+ Konuyu Yanıtla
5 / 1 12345 SonSon
93 sonuçtan 1 --- 20 arası gösteriliyor

Konu: Numan Kurtulmuş kimdir

  1. #1
    _ALBAY_ SİTE BAŞKANI Tevfik YAZICILAR kullanıcısının Görüntü Resmi
    Giriş
    Thu May 2006
    Konum
    İstanbul
    İletiler
    8,442
    Blogdaki Konular
    5

    Numan Kurtulmuş kimdir

    NUMAN KURTULMUŞ



    Prof.Dr.
    kurtulmus@saadet.org.tr



    PARTİ BİLGİLERİ :

    Genel Başkan Yardımcısı, Siyasi İşler Başkanı
    Kurucular Kurulunda

    GÖREV :

    Görevi : GİK Üyesi, Kurucular Kurulu Üyesi
    Eski Görevleri : İl Başkanı, Genel Başkan Yardımcısı - Ekonomik ve Sosyal İşler Başkanı
    Gün gelecek bütün dünya Hocama selam duracak!

  2. #2

    Prof. Dr. Numan Kurtulmuş kimdir?

    Doç. Dr. Numan Kurtulmuş (1959 - …. )



    [B]İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesi’nden 1982 yılında mezun oldu. 1984 yılında, yine aynı Fakülte’de yüksek lisansını tamamladı. 1988-1989 öğretim yılında ABD’'de Temple University School of Business & Management’da lisansüstü çalışmalarını sürdürdü. Kasım 1990 ile Haziran 1993 tarihleri arasında ABD’'de Cornell University New York State School of Industrial & Labor Relations’nda Misafir Öğretim Üyesi olarak bulundu. Yazarın, sosyal siyaset, işçi-yönetim ilişkileri, yönetim ve organizasyon, sendikalar ve sendikacılıkta yeni trendler ve insan kaynakları yönetimi konularında yayınlanmış makaleleri vardır. Ayrıca, çeşitli uluslararası ve yerli kuruluşların sempozyum ve seminerlerinde tebliğler sunmuştur.

    “Stok Yönetiminin Data Base Yaklaşımıyla Entegre Edilmesi”ve “Model İnsan Tipi Açısından Endüstri İlişkilerindeki Değişim”konularında yüksek lisans ve doktora tezleri ile “Post-Endüstriyel Dönüşüm”ve “Japon Sisteminde İşçi-Yönetim İlişkileri”isimli doçentlik çalışmaları mevcuttur. 1992 yılında İktisat Doktoru, 1994 yılında Çalışma Ekonomisi Anabilim dalında Doçentlik ünvanı almıştır. 2004'te profesörlük ünvanı aldı. Sanayi Ötesi Dönüşüm adlı eseri yayınlanmıştır.

    Bir ara İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde öğretim üyesi olarak çalışmalarını sürdüren Kurtulmuş, halen fiili siyasetle meşgul olup Fazilet Partisi İstanbul İl Başkanlığı görevini sürdürdü.

    FP'nin Anayasa Mahkemesi'nce 22 Haziran 2001'de kapatılamsından sonra kurulan Saadet Partisi'nin GİK'nda görev aldı. Ve Saadet Partisi Genel Başkan Yardımcısı. 2004'ten bu yana İstanbul Ticaret Üniversitesi öğretim üyesi../B]

  3. #3
    _ALBAY_ SİTE BAŞKANI Tevfik YAZICILAR kullanıcısının Görüntü Resmi
    Giriş
    Thu May 2006
    Konum
    İstanbul
    İletiler
    8,442
    Blogdaki Konular
    5
    ASKON'un yıldızı Numan Kurtulmuş'tu! RESUL TOSUN
    Geçen Cumartesi günü kısa adı ASKON olan Anadolu Aslanları İşadamları Derneği'nin ikinci olağan genel kurulu vardı. Dostlarımızdan teşekkül eden bu derneğin davetine icabet etmemek yakışık almazdı.
    Genel Kurulu, divan başkanlığına seçilen aziz dostumuz Ümraniye Belediye Başkanı Mehmet Bingöl bey idare etti. Her zamanki centilmenliği yine üzerindeydi.
    Açılışın hemen ardından bir multivizyon gösterimi seyrettik. Bir işadamları derneğinin hazırladığı multuvizyondan genelde dünyanın özelde ülkedeki iş dünyasının içinde bulunduğu durumu özetleyen ve derneğin önerilerini sıralayan bir muhteva beklenirdi. Ama öyle olmadı multivizyon, fikri ve siyasi ağırlıklı söylemlerle doluydu. Belli ki bir ekonomist ya da iş dünyasının içinden biri tarafından hazırlanmamıştı.
    Multivizyonun bu eksiğini dernek başkanı değerli kardeşim Rağıp Gültekin tamamlamaya çalıştı. Küreselleşmeden, yapısal sorunlara, verimlilik ve üretimden AB konusuna kadar temel meselelere parmak bastı. Erken seçimin lüzumuna da değinen Gültekin ASKON üyelerine, teşebbüs ruhu, tasarruf bilinci ve sivil toplum faaliyetlerini ülkeye yararlı biçime sokma tavsiyelerinde bulundu.
    Genel Kurul'a gelen misafirlerin yanı sıra bazı köşe yazarları gazetelerinin adı anılarak anons edildiği halde hatta yazmayan bazı yazarlar anons edildiği halde genel kurula katılan Yeni Şafak yazarlarının anons edilmemesine bir anlam veremedim!
    Genel Kurul'da konuşan misafirler arasında Filistin temsilcisi İbrahim Harun, HAK-İŞ Genel Sekreteri Agah Kafkas, MÜSİAD Genel Başkan Yardımcısı Ömer Bolat, Ehl-i Beyt Vakfı Başkanı Fermani Altun, AKP Grup Başkanvekili M. Ali Şahin, AKP milletvekili Mahmut Göksu, SP Genel Başkan Yardımcısı T. Rıza Güneri, DYP İst. İl Başkanı ve SP Genel başkan yardımcısı ve İst. İl başkanı Numan Kurtulmuş vardı.
    Hepsi konuştu ancak itiraf etmek ve kabul etmek gerekir ki günün en orijinal konuşmasını Numan Kurtulmuş yaptı. Dünyanın ve ülkemizin bugünkü fotoğrafını çok güzel ve net bir şekilde okudu. Siyaseti de ekonomiyi de gerçekçi rakamlarla anlaşılır bir dille izah etti. 20. yüzyılın başında bütün imparatorlukların çöktüğü, çöken imparatorluklar yerine güçlü devletlerin çıktığı sadece Osmanlı'nın yerine güçlü bir Türkiye ikame edilemediği tespitindeki ufuk turu mükemmeldi. Pratiğini bilmem ama fikri düzeydeki siyaseti çok iyi öğrendiği görülüyordu. Evet Numan Kurtulmuş hakikaten günün göz dolduran ilk konuşmacısıydı.
    Kürsüye son çağrılan ise 54. Hükümetin Başbakanı Prof. Dr. Necmettin Erbakan'dı. Bir sene önce verdiği konferanstakinden daha dinç ve zinde görünüyordu. Meselelere hakimiyetini kaybetmemişti. ASKON'un kuruluşunu, amacını ve ehemmiyetini başkanından daha güzel anlattı. Mesela ASKON amblemi üzerindeki 7 halkanın 7 bölgeyi temsil ettiğini ben de orada öğrendim.
    Saadetin şartlarının huzur, hürriyet, adalet, refah ve itibar olduğundan başlayarak ülkenin içinde bulunduğu durumu tahlil etti. Sözü 54. hükümete getirerek o zaman haklı zenginlikten yola çıkarak nasıl kaynak oluşturduklarını gayet sade ve anlaşılır bir dille ortaya koydu. Ülkedeki ekonomik sıkıntıların haksız zenginliklerden kaynaklandığını ve 54. hükümette ülkenin kendi kaynaklarıyla kimseye el açmadan ekonomiyi nasıl düzlüğe çıkardıklarını anlattı.Umut verdi, dinleyenleri heyecanlandırdı.
    Ülkenin içinde bulunduğu ekonomik sıkıntıların reçetesini afaki olarak değil, bizzat tedavi etmiş tecrübeli bir devlet adamı olarak açık açık söylüyordu.
    Ama burası Türkiye meselelere çözüm getirecek olan ve bunu icraatlarıyla ehliyetini ispat etmiş bulunan şahsiyetler başta Erbakan olmak üzere siyasetten yasaklılar. Yasaklı olmayan ve icraatlarıyla başarısını ispat etmiş olan diğer dürüst siyasetçilerin yasaklanması için sarf edilen çaba maalesef ülkeyi batıranları cezalandırmak için edilmiyor.
    Hakikaten bu ülkede başarısızlıklar değil başarılar cezalandırılıyor. Başarısızlıkların değil başarıların hesabı soruluyor.
    Ve biz toplum olarak sadece seyrediyoruz.
    Nasılsak, neye layıksak öyle idare ediliyoruz. Biz millet olarak doktorların iki saatlik toplantıya bile katılma izni vermedikleri turp gibi sağlam işinin başındaki Ecevit'e layıkız.

    12 Haziran 2002
    http://www.yenisafak.com.tr/arsiv/20...12/rtosun.html
    Gün gelecek bütün dünya Hocama selam duracak!

  4. #4
    _ALBAY_ SİTE BAŞKANI Tevfik YAZICILAR kullanıcısının Görüntü Resmi
    Giriş
    Thu May 2006
    Konum
    İstanbul
    İletiler
    8,442
    Blogdaki Konular
    5
    Doç. Dr. Numan Kurtulmuş, SP'nin Genel Başkanı Olmalı!..

    Merhum Necip Fazıl Kısakürek'in dizeleri, sanki AKP'yi ısrarla takip eden, büyüteç altında tutan eski "Milli Görüş" ekolünün duygularına tercüman olmuş gibi:
    "Seni korkutacak geçtiğin yollar
    Arkandan gelecek hep ayak sesim
    Sarıp vücudunu belirsiz kollar
    Enseni yakacak ateş nefesim"
    Saadet Partisi'nin sonbaharla birlikte, yurt çapında mitingler, salon toplantıları, paneller, konferanslar, seminerler düzenleyerek, eski MNP - MSP- RP- FP çizgisindeki siyasi akrabalarını kendi ekseni etrafında toplamaya çalışacağı söylentileri, AKP tarafından dikkatle izleniyor.
    Erbakan Hoca'nın bilinen şartlar nedeniyle genel başkan olamaması, Kutan'ın da tüm iyiniyetli çabalarına karşın, yeterli performansı gösteremeyişi , yeni bir "veliaht" arayışını galiba zorunlu kılıyor. Bu bağlamda akla ilk gelen isim, RP sürecinin İstanbul İl Başkanı Numan Kurtulmuş!
    Bir akademisyen.. İktisat doçenti. Yakın süreçte profesör olacak bir öğretim üyesi. Üstelik, siyasette yüzünü eskitmemiş bir isim. "Camia"nın içinde çok önemli ve saygın bir "mümin" olarak biliniyor, seviliyor. Kurtulmuş'un Saadet Partisine genel başkan olması, taze bir kan olarak siyasete de dinamizm getirebilir.
    Kurtulmuş, çok iyi bir hatip.
    İktisadi analizleri tutarlı.
    Siyasi deneyimi var.
    Erdoğan'ın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adaylığı sırasında büyük özveriler sergilemiş olduğu biliniyor.
    RP'nin İstanbul İl Başkanı olduğu süreçte, gençlik ve kadın kolları ile istişareli "ev toplantıları" yöntemiyle üye sayısını milyona yakın bir rakama ulaştırmayı başarmış.
    Üstelik, Erbakan'ın en yakın kurmay heyeti içinde olmasına karşın, adı hiçbir "akçeli" işe bulaşmamış.
    "Kayıp trilyon" davasının birçok sanığı AKP'de siyaset yapabiliyor. "Dokunulmazlık" zırhına bürünmüş olarak.
    Doç.Dr.Numan Kurtulmuş'un ise hiçbir siyasi ya da iktisadi kamburu yok!
    Onurlu ve erdemli bir kariyer süreci.
    Kişilikli ve dürüst bir parti yöneticiliği.
    Birikimi var.
    Deneyimi var.
    Yabancı dili var.
    Ruhunun güzelliği de yüzüne yansımış gibi.
    Pırıl, pırıl bir lider adayı!
    Kurtulmuş "Genel Başkan" olursa, Saadet Partisi'nin trendini seyreyleyin!

    01.02 2005
    http://www.ozgurkocaeli.com.tr/artic...;nin_Genel_Baş...
    Gün gelecek bütün dünya Hocama selam duracak!

  5. #5
    _ALBAY_ SİTE BAŞKANI Tevfik YAZICILAR kullanıcısının Görüntü Resmi
    Giriş
    Thu May 2006
    Konum
    İstanbul
    İletiler
    8,442
    Blogdaki Konular
    5
    Nûman Kurtulmuş

    Eskiler "nâsiyesi temiz" derlerdi ya? Sanki bu söz, karşımda oturan akranım siyasetçi için söylenmiş. Nâsiyesi temiz. Duruşu insana itimat telkin ediyor. Politikacılarda sık rastladığımız o arsızlık ve ukalalıktan eser yok. Aksine, kendisine ve muhatabına olan saygısını hal ve tavırlarında görebiliyorsunuz. Ağırbaşlı, içten ve nazik.
    Kendinden emin ve dingin bir kişilikle karşı karşıya olduğunuz izlenimini alıyorsunuz. Bir müddet konuşunca, bu izlenimlerinizin giderek doğrulandığına tanık oluyorsunuz.
    Nûman Kurtulmuş'tan söz ediyorum.
    İnsanoğlunun bir görüşte tanınamayacak kadar girift ve muamma bir varlık olduğunu biliyorum. Onun için de, öyle bir kez buluşup görüşmeyle insanı tanımanın kâbil olacağı kanaatinde değilim.
    Bu yüzden birini tanıdığını söyleyenlere karşı ihtiyatlıyımdır. Ayaküstü bir kez gördüğü insanları, "Ha o mu, tanıyorum ben onu canım!" diyenlerden hazzetmem. Böylelerinin tabldotuna garnitür olmamak için, onlara bu fırsatı vermemeye çalışırım.
    İnsanların tanışmaya yüklediği anlamın, insana verdiği değerle doğru orantılı olduğunu düşünürüm. Buna göre bir görüşte insanın tanınacağını düşünen biri, insanı çok hafife alıyor demektir.
    Ama ben Numan Kurtulmuş'u siyasete atıldığından beri uzaktan izliyorum. Refah-Yol döneminde, yazan düşünen insanlarla siyasetçileri buluşturma teşebbüsleri olmuştu. Bunlardan birinde ben de bulundum. Orada Numan Bey hakkında edindiğim izlenim, yıllar içerisinde pekişti.
    Numan Bey gibi kişilik ve kimlik sahibi insanların siyasete atılmaları, sadece içinde bulundukları siyasal yapılar için bir kazanım değil. Bu aynı zamanda git gide yoksullaşan ve irtifa kaybeden Türk siyaseti için de bir kazanım. Türkiye'de siyaset alanının daraltılmasında en büyük pay, siyaset dışı kurumların, yani üniformalı bürokratların zırt-pırt siyasete müdahale etmesidir. Bu doğru. Fakat, bunun bir de siyasetçiye dönük yüzü var. Bu yüze baktığımızda durum hiç de parlak gözükmüyor.
    40 yıldır tanıdığımız siyasetçiler yüzünden siyasetin itibarı sıfırın altında bir yerlerde. Öyle ki, "kötü emsal olmaz" dense de, siyasette kötü emsal değil adeta siyasetin standardı oldu. Klasik siyasetçi tipi halkın gözünde aşağı yukarı şöyle şekillendi:
    Mutlaka kravatlı. Göbeği ve gerdanı sarkanı makbul. Utanmayan, kızarmayan cinsten kösele gibi bir surat şart. Sözünün üçte biri yalan, üçte biri demagoji, üçte biri de palavra olmalı. Yalan söylediğini hatırlatana "dün dündür" gibi inciler saçacak kadar da hazır cevap. Akşama kadar öten bir boru olmalı. Fakat hiçbir şey söylememeyi de başarmalı. Kendisini sorumluk altına sokacak bir soru geldiğinde topu taca atan, hassas konularda işi muzipliğe vurarak savuşturduğunu sanan "Cingöz Recâi" tipi.
    Ama hiç bilgi vermeyen. Zaten verecek bir bilgiye de sahip olmayan. Fakat hep çok bilmiş bir edayla burnunu havaya diken. Konuşmayı kendisine, dinlemeyi de karşısındaki vacip sayan. Kazara karşısındaki konuşursa onu çenebazlıkla, o da olmazsa hırçınlıkla susturan. Hele sorgulayandan, uyarandan, hatırlatandan besmele duymuş şeytan gibi kaçan...
    Halkın tasavvuruna kazınmış klasik Türk siyasetçisi portresi, işte böyle bir şey.
    Peki bunda halkın hiç mi suçu yok?
    Olmaz mı? Hz. Peygamber boşuna mı söylemiş "Kemâ tekûnû yuvellâ aleykum: Siz nasılsanız, öyle idare olunursunuz" diye? Seyircisi olmayan hiçbir oyun devam edemez. Siyaset adı verilen bu kara mizaha halk iltifat etmeseydi, bunca yıl sürebilir miydi? Üçüncü sınıf bir ortaoyununda kavuklu ve pişekar rolüne soyunan bu siyaset bezirganlarını, ortaoyunu çadırına yollamak yerine meclise yollayanlar çok mu masum?
    Nûman Kurtulmuş gibi yetkin insanlar siyasette çoğaldıkça, yukarıda portresini çizmeye çalıştığımız siyasetçi tipinin yerini, yeni tür sorumlu siyasetçi tipi alacaktır. Bundan hiç kuşkunuz olmasın.
    Nûman Bey de "siyasette toplam kalite" sorununun farkında. Fakat ümitsiz de değil. İstanbul'da bir semt toplantısının ardından yaşlı bir amca yanına yaklaşarak "Bize bilgi verdiğiniz için teşekkür ederim" demiş. Buna haklı olarak seviniyor ve ümit verici bir gelişmenin işareti olarak görüyor.
    Fakat Cem Uzan'ın o berbat diksiyonla yaptığı kof vaatlerin topladığı müşteriye bakınca, ben halkın kalite anlayışından o kadar emin olamadım.

    Sözün özü, Nûman Kurtulmuş gibi kimlik ve kişilik, bilgi ve sorumluluk sahibi politikacılar mutlaka Meclis'e girmeli. Yoksullaşmış Türk siyasetine katma değer olacak isimler Meclis dışı kalmamalı.
    Belki bu sayede, siyaset "pratik ahlaksızlık" olmaktan çıkarılıp, Aristo'nun ifadesiyle "pratik ahlak" haline gelir.

    03-09-2005
    http://www.mustafaislamoglu.com/maka...&Makale_id=716
    Gün gelecek bütün dünya Hocama selam duracak!

  6. #6
    _ALBAY_ SİTE BAŞKANI Tevfik YAZICILAR kullanıcısının Görüntü Resmi
    Giriş
    Thu May 2006
    Konum
    İstanbul
    İletiler
    8,442
    Blogdaki Konular
    5
    Saadetli Prof. Dr. Numan KURTULMUŞ : Batı kendisine baksın

    Saadet Partisi Genel Başkan Danışmanı Prof. Dr. Numan Kurtulmuş, dünyada yaşananların sadece bir askeri savaş ve güç mücadelesi olmadığını, bunun bir medeniyet krizi olduğunu belirterek, " 21. yüzyılın hemen başında bir büyük medeniyetin büyük krizleriyle karşı karşıya kaldık. Irak'ta camide yatan masum bir vatandaşa ateş eden bir Amerikalı asker, aslında sadece o masum insana ateş etmiyor, bir büyük medeniyetin temellerine dinamit koyuyor. Mevcut ve dünyada hakim olan medeniyetin çökmekte olduğunu ifade ediyor" dedi.

    Batı'nın İslâm dünyasını terör hengâmesinin içine sokmaya çalıştığını ifade eden Prof. Dr. Numan Kurtulmuş, "Burada hiç de özür dilemeci bir tavrın içine girmeden, başımız dik olarak bütün tarihsel değerlerimize sahip olacağız, bunları savunacağız. Ve hiç de, daha düne kadar birbirlerini boğazlayan insanların gelip bize medeniyet dersi, dinlerarası diyalog dersi vermesine müsaade etmeyeceğiz. Biz bu topraklarda Ermenisiyle, Yahudisiyle barış içinde yaşadık. Burada soğuk savaştan sonra yeni bir gerilim ortaya çıkarmaya çalışan güçler, bizim medeniyetimizi dünyanın yeni cadısı olarak ortaya koymaya çalışıyor" diye konuştu.

    Atatürk Kültür Merkezi'nde önceki akşam gerçekleştirilen Ordulular Gecesi'ne katılan Prof. Dr. Numan Kurtulmuş, dünyada yaşanan gelişmeleri değerlendirdi. İslâm dünyasının çok büyük bir küresel baskı altında olduğunu belirten Kurtulmuş, özellikle Türkiye'nin IMF, Dünya Bankası, ABD ve Avrupa Birliği tarafından kıskaç altına alındığına dikkat çekti.

    "Milletler kendi varlıklarını ve benliklerinin farkında olurlarsa, büyük güç olurlar" diyen Kurtulmuş, "Bizim son zamanlarda en çok kaybettiğimiz şey; ne şu kadar dolar dış borcumuzun olmasıdır, ne şu kadar uluslararası problemlerle uğraşıyor olmamızdır. Kaybettiğimiz en büyük şey 'büyük millet' olma refleksini kaybetmemizdir. Yeniden büyük milet, büyük devlet olma refleksini kazanmalıyız. Başka çaremiz yok" şeklinde konuştu.

    Prof. Dr. Numan Kurtulmuş, toplumların bugün Batı modern düşüncesinin getirmiş olduğu olumsuzluklar sonucu, bir yozlaşma süreci yaşadığını belirterek şunları söyledi: "Batı modernizminin sonucu olarak, yalnızlaşmış bireylerden oluşan toplumlar ortaya çıkmıştır. Bir taraftan lezbiyen ve eşcinselliğin teşvik edilmesi ve diğer taraftan aile hayatının çözülüşü. Öte yandan dinin ve geleneklerin soysuzlaşma sürecini yaşıyoruz. Bugün Avrupa için kilise dediğiniz şey sadece mimarı bir yapıdan ibaret. Tüm bunların sonuçlarından olarak, büyük bir moral kirizi yaşıyoruz. Herkese aynı hayat tarzını yaşamanın propagandası yapılıyor. Psikologlar, '4 yaşındaki bir çocuk televizyonda izlediği bir şeyi algılama yaşına girer' diyor. Yapılan araştırmalara göre bir Türk vatandaşı bugün günde ortalama 5 saat televizyon izliyor. 1980 doğumlu olanra göre 20 yılı hesapladığımız zaman 36 bin 500 saati buluyor. Türkiye de bugün 1980 doğumlu olan gençlerimiz 36 bin 500 saat televizyon izlemiş. etkisi altında kaldığı televizyon neyle meşgul Amerika'nın Hollywood yapımlarını izliyor."

    21.09.2005, 14:21
    http://www.delikanforum.net/haberler...ne-baksin.html
    Gün gelecek bütün dünya Hocama selam duracak!

  7. #7
    _ALBAY_ SİTE BAŞKANI Tevfik YAZICILAR kullanıcısının Görüntü Resmi
    Giriş
    Thu May 2006
    Konum
    İstanbul
    İletiler
    8,442
    Blogdaki Konular
    5
    Çay servisi yapan Milli Görüşçü'nün evinde pizza ve krep yeniyor


    Ben Fatihliyim. Numan Kurtulmuş da Fatihli.
    Yaklaşık 80 yıllık bir aile apartmanında oturuyor. Dedesinin, babasını büyüttüğü evde şimdi o, iki oğlunu ve kızını büyütüyor.
    Oldukça mütevazı bir ev.
    Numan Kurtulmuş’un adı, Saadet Partisi’nin Nisan 2006’daki kongrede gönüllerdeki ‘prens’ olarak geçiyor. Ayrıca, Erbakan’ın veliahdı olduğu da söylentiler arasında. Ben de, müstakbel Saadet Partisi başkanına ‘hayırlı olsun’ demek üzere hafta sonu evine gittim. İyi ki gitmişim.
    Kendisini ilk Fazilet Partisi İstanbul İl Başkanı olduğunda tanımıştım.
    İnsana güven telkin eden saygın bir duruşu var. Sempati uyandıran bir saygınlık onunki. Kendisiyle konuşurken cümleleri seçme ihtiyacı hissetmiyorsunuz.
    Eşi Sevgi Hanım’ın yaptığı zeytinyağlı sarmaları, pizzaları, krepleri yiyip çayımı yudumlarken gayet rahat hissettim kendimi.
    İstediğinizi konuşabilir, sorabilirsiniz.
    Anlatmak istediğim; ne yapmak istediğini bilen, kendisiyle barışık ve kompleksiz biri.
    Eşine çayları getirmekte yardımcı olan ‘adam’!
    Eşi Sevgi Kurtulmuş, tam bir hanımefendi. İmrenilecek bir aile onlar.
    O kadar kaptırdım ki kendimi, normalde çok fazla içmemem gereken çayların haddi hesabı olmadı. Dış politikadan ekonomiye, politik çekişmelerden Milli Görüş çizgisine kadar pek çok şeyi konuştuk. Numan Bey, geçmişten birtakım dersler çıkarmış görünüyor. Fazilet Partisi döneminde, partinin kimliğinden uzaklaştığını ve ‘ne yaptığını bilmez’ bir hale düştüğünü ve “FP’nin kapatılabileceğini ya da bölünebileceği” tespitlerini o zamanlar parti içerisinde yaptığını, açık yüreklilikle ifade etti.
    Öyle yoğun bir siyaset yazısı yazacak filan değilim.

    Bunları not ettim...

    * İslami hassasiyeti yüksek söyleminde iddialı görünüyor Numan Bey, “Biz Müslüman’ız ve bundan hiçbir zaman vazgeçmeyeceğiz” diyor.
    * İslam dünyasının amiral gemisinin Türkiye olduğuna ısrarla vurgu yapıyor ve “Bırakın başbakanı, cumhurbaşkanını, Dışişleri Bakanı bile çıkıp dolaşsa, Ortadoğu halklarını bir araya getirmek mümkündür” diyor.
    * Necmettin Erbakan’ın başlattığı -ve kimilerince hoş karşılanmayan- D-8 projesini önemsiyor ve o dönemde başlatılan çalışmaların sümenaltı edilerek unutulmaya terk edildiğini söylüyor.
    * İmam hatip ve başörtüsü konularında yine ‘sistemi’ ya da ‘seçkinci elit sınıfı’ haksız buluyor: “İmam hatipler devletin bir kuruşuna dokunulmadan, çocuklarını okutmak için daha güvenli mekânlar arayan halkın yaptığı okullardır. Bu okullara yönelik tepkinin arkasında, aslında seçkinci elitin sancısı var. Seçkinci siyasi elit, artık yönetime talip olan ‘halkın çocukları’ndan rahatsızlık duyuyor. Oysa onları hep hizmetçi, fabrikada işçi, kendisinden hep bir şeyler dilenen ikinci sınıf insanlar olarak görmek istiyorlar. Mesele imam hatip meselesi değil, siyasal elitin sancısıdır. Bunu konuşmak lazım” diyor.
    * İmam hatip ve başörtüsü meselesi, iyi niyet gösterilirse bir haftada çözülecek” diyor. İyi niyetten kastın ne olduğunu sordum, ama net cevap alamadım.
    * Saadet Partisi’nin yeni siyaset dili oluşturacağını ve bunun iki temel ayağı olduğunu ifade ediyor; “Birincisi, Türkiye’de siyaset ortamını küresel güçlerin etkisinden kurtarmak, ikincisi de ülke içinde yönetme alanı olarak siyasetçiye bırakılan küçük payı artırmak, siyasetin etki alanını genişletmek. Çünkü ülkemizde hükümetin yönetim alanı kısıtlıdır” diyor.
    * AKP’nin üç yıl içinde kendisine verilen krediyi tükettiğine inanıyor: “AKP’yi iktidar yapan millet şu üç şeyi istedi: Ekonomik pastadan bana da pay ver, özgürlük alanlarını genişlet ve statükoyu değiştir. Ancak AKP bunların hiçbirisinde başarılı olamadı.”
    * “AKP konjonktür değiştiğinde dağılıverir, çünkü konjonktürel desteği önemsiyor. Halk desteğini değil” görüşünde.
    * “Biz küresel köyün kavalcısı olamayız” diyor.
    * “3 Kasım seçimlerinde AKP % 20’lerde kalsaydı, bugün Tayyip Erdoğan diye birisi olmayacaktı. O zaman Abdullah Gül olacaktı. Fakat ciddi bir oy alınca, konjonktürel destek güçlü partinin liderini dışarıda bırakmamak için Siirt seçimlerini iptal ederek partinin başına liderini getirdi” analizinde bulunuyor.

    Erbakan'ın veliahdı, Erdoğan'ın alternatifi olabilir mi?

    Saadet Partisi’nin, Numan Kurtulmuş’un liderliğinde yoluna devam etmesi halinde AKP’nin oylarını etkileyeceği çok net. Erken seçimle birlikte Numan Kurtulmuş’un Meclis’e girmesi durumunda, Meclis’in bir hayli hareketleneceğini de es geçmemek lazım. Bana göre AKP’nin rahatlığı Numan Kurtulmuş ile bozulacak gibi.
    Tayyip Erdoğan da Numan Kurtulmuş da aynı tabandan geliyor. Aralarında farklar elbette var. Tayyip Erdoğan partinin içinden gelen birisi. Numan Kurtulmuş ise partiye 1998 yılında dahil oldu.
    İkisi de karizmatik ve yakışıklı. İkisi de genç.
    Erbakan, Saadet tabanı için çok önemli bir isim, ama şu bir gerçek; Erbakan, aristokrat kişiliği ve şatafatlı yaşamı nedeniyle hiçbir zaman halkın içine giremedi, hep uzağında oldu. Tayyip Erdoğan’ı da başbakanlığa taşıyan önemli çoğunluk yine Saadet Partisi tabanıydı. Yani, Meclis’e kendilerinden birini gönderdiler.
    Erbakan’ın alternatifi Erdoğan oldu.
    Erdoğan’ın alternatifi ise Numan Kurtulmuş gibi geliyor bana.
    Erbakan’la ilgili sorularımı kışkırtmak için sormadığımı, gerçekten öyle düşündüğümü söylesem de şunu fark ettim ki, Numan Kurtulmuş, Erbakan’a karşı derin bir saygı besliyor.
    Adeta oğlun babasına duyduğu bir saygı.
    Kolay değil Erbakan’ın veliahdı olmak.

    Onun da başörtüsü davası var

    Numan Kurtulmuş’un eşi Sevgi Hanım da başörtülü. Ayrıca, Strazburg’da sessiz sedasız devam eden bir davası var. Sevgi Kurtulmuş, 1998’de Kemal Alemdaroğlu tarafından üniversiteden uzaklaştırılan bir öğretim görevlisi.
    Ancak, başörtüsüyle ilgili Avrupa’daki havanın olumsuz gelişmekte olduğunu görerek davayı şimdilik bekletmeye almışlar, avukatlarının isteği üzerine. “Çünkü örnek teşkil edeceğinden dikkatli adım atmamız gerekiyor” diyor.
    Hayrunnisa Gül’ün başörtüsü için açtığı davayı sonradan eş durumundan geri çekmesi geliyor aklıma. Soruyorum, gülümsüyor sadece.
    “Neler yaparsınız” diyorum, başlıyor anlatmaya:
    Pakistan’da yetim çocuklara sıcak bir yuva yapılması için Hidiv Kasrı’nda bir grup hanımla birlikte organize ettikleri yemekten. O yemekte toplanılan 160 bin dolardan...
    Açe için düzenledikleri kermesten...
    Sevgi Kurtulmuş oldukça faal. Neredeyse hiç boş durmayan birisi, ama yüzünde en küçük yorgunluk belirtisi yok.
    Sanki o kadar koşuşturmayı yapan o değil.
    O kadar çok şeylerden bahsetti ki. Aklıma gönüllere taht kuran Leydi Diana geldi.
    İçimden şu geçti.
    Eğitimiyle, şık giyimiyle, kültürüyle o tam bir leydi.

    Elif ÇAKIR tempo dergisi 26.12.05
    http://www.tempodergisi.com.tr/kose/elif_cakir/09594/
    Gün gelecek bütün dünya Hocama selam duracak!

  8. #8
    _ALBAY_ SİTE BAŞKANI Tevfik YAZICILAR kullanıcısının Görüntü Resmi
    Giriş
    Thu May 2006
    Konum
    İstanbul
    İletiler
    8,442
    Blogdaki Konular
    5
    Saadet'teki kapışma işten etti


    Erbakan'ın televizyonu olarak bilinen TV5'in yayın yönetmeni Yusuf Kaplan, görevinden alındı. Neden olarak, Kaplan'ın, Saadet Partisi'nin 9 Nisan'da gerçekleştirilmesi beklenen Kongresi'nde başkan adayı olarak Numan Kurtulmuş'u desteklemesi gösteriliyor. İddialar göre Oğuzhan Asiltürk, Kurtulmuş'un aday olmasını istemiyor. Bu nedenle Kaplan'ın, TV% ile bağlarını koparttı.
    Erbakan Hoca’nın kanalı TV5’te yaklaşık on beş gündür sular durulmak bilmiyor. Sebebi ise 9 Nisan kongresi. Ne alakası var demeyin. Sürekli ertelenerek yılan hikâyesine dönen kongre arifesinde, Yusuf Kaplan’ın TV5’ten şık olmayan bir tavırla gönderilmesi, tam da bununla alakalı.

    Şık olmadığını ise Yusuf Kaplan’ın Yeni Şafak gazetesindeki köşesinde, ‘TV5 ile İlgili Bir Açıklama’ başlıklı yazısında okudum. Yusuf Kaplan’ı arayarak geçmiş olsun dediğimde, “Geçmiş olsun demeyin ve üzülmeyin, benim için çok iyi oldu” gibi sözler sarf etse de, kendisine yapılan bu davranışa kırıldığı her halinden belliydi.

    İki yıl önce TV5 ilk kurulduğunda, Yusuf Kaplan’ın yayın yönetmeni olması vesilesiyle ziyaretine gittiğimde, kendisine, “Sizin Saadet Partisi’yle uzaktan yakından bir ilginiz yok, burası ise bir parti kanalı, projelerinizi gerçekleştirebileceğinize cidden inanıyor musunuz?” diye sormuştum. Zira Yusuf Kaplan, İslami kesimde ‘Medeniyet Projesi’yle tanınan önemli bir isim. İslami kesimin film, görüntü ve imajdan yeterince yararlanamadığından hareketle, yeni bir iletişim dili kuracağı iddiasıyla işe koyuldu. Hatta son görüşmemizde, “Mevlânâ bugün yaşasaydı film yönetmeni olurdu” demişti. Mevlânâ’nın anlatım tekniğini oldukça sinematografik buluyordu.

    Fakat Yusuf Kaplan, TV5’te, göreve başladıktan sonra Milli Görüş çizgisine kanal içinde geçit vermemesiyle dile dolanmaya başlamıştı. Dolayısıyla parti teşkilatıyla arası hep gergin oldu. Son dönemde de, partinin yeni genel başkan seçimi hengamesinde Numan Kurtulmuş’tan yana tavır alınca, genel merkezdeki ihtiyar kurmayların hışmına uğradı. Çünkü Saadet Partisi’nde örgütün tepe noktasında Oğuzhan Asiltürk’ün olduğuna inanılıyor ve kimse ona laf söylemeye cesaret edemiyor. Asiltürk’ün adayı da Mete Gündoğan. Partideki diğer kurmaylar da Asiltürk’ten çekiniyor. Asiltürk’ün tanımlanamayan bir gücü var.

    Her ortamda Numan Kurtulmuş’un aday olması halinde ortalığı silip süpüreceği söylenirken, aylardır kongrelerin ertelenmesi, tabanda, Oğuzhan Asiltürk’ün, Numan Kurtulmuş’u istememesi şeklinde yorumlanıyor.

    Geçen günlerde ilçe ve il başkanlarının bulunduğu bir toplantı yapıldı. Erbakan Hoca toplantıda, kongreye tek bir adayla girilmesi gerektiğini söyledi. Bu istek, Saadet Partisi’ne genel başkan olacağını düşünen diğer adayları ve o adayları destekleyen parti büyüklerini hareke geçirdi. Kongre sürecinin hareketli ve çekişmeli geçeğini biliyordum ama bu hareketliliği kendi televizyon kanallarına kadar taşıyacaklarını düşünmemiştim.

    Ben Tempo’da yazmaya başladığım ilk haftalarda Numan Kurtulmuş’u evinde ziyaret etmiş ve izlenimlerimi yazmıştım; bütün Saadet Partililerin, parti teşkilatlarının görmek istedikleri genel başkan Numan Kurtulmuş’tu. Hadi daha ileri gidelim; Kurtulmuş’a, Erbakan’ın veliahdı olarak bakılıyordu. Erbakan’ın da çeşitli ortamlarda Numan Kurtulmuş’a yeşil ışık yaktığını da biliyorum.
    Şimdi bütün bunların Yusuf Kaplan’la ilgisi nedir ki diye soracaksınız.
    Şöyle ki...
    Erbakan Hoca’yı ikna ederek Yusuf Kaplan’ı TV5’in başına getiren, Milli Nizam’dan bu yana Hoca’nın kurmayları arasında kendine yer bulan ve TV5’in resmi sahibi olarak görünen Teoman Rıza Güneri, bu kez Yusuf Kaplan’ın görevden alınmasını sağladı. Belki de bir görevi yerine getirdi. Çünkü Yusuf Kaplan, parti kurmaylarının istediği yönde hareket etmedi. Televizyon macerası da böylece bitmiş oldu.

    Merakla beklenen soru şu: TV5’in yayın yönetmenini işinden eden kongre sürecinde kazanan kim olacak?
    Son bir not: Parti içindeki karışıklıklardan dolayı 9 Nisan’da kongre yapılamayacağı bile söylentiler arasında!..

    “Ayıp ve kayıp ettiler”
    “TV5’le ilişkim bitmiştir. Şık olmayan bir muamele söz konusu olmuştur. Ayıp etmişlerdir. Kayıp etmişlerdir. Ben, TV5’te çok zor şartlara rağmen, bir ekip yetiştirmeye çalıştım. Bu ekip, önümüzdeki 10 yılda büyük işlere imza atacaktır. Ben her şeye rağmen, yine alçak gönüllüğü gösteren taraf olmayı tercih ediyor; TV5’te bir ekibin yetişmesi imkânı verildiği için teşekkür ediyorum.” Yusuf Kaplan


    24.03.06
    Elif ÇAKIR Tempo Dergisi
    http://www.tempodergisi.com.tr/kose/elif_cakir/10166/
    Gün gelecek bütün dünya Hocama selam duracak!

  9. #9
    _ALBAY_ SİTE BAŞKANI Tevfik YAZICILAR kullanıcısının Görüntü Resmi
    Giriş
    Thu May 2006
    Konum
    İstanbul
    İletiler
    8,442
    Blogdaki Konular
    5
    SP'li Kurtulmuş çözüm önerdi!

    Saadet Partisi Genel Başkan Yardımcısı Numan Kurtulmuş; Osmanlı’nın çıkış modelini kurtuluş reçetesi olarak önerdi.
    Kurtulmuş yaptığı açıklamada, “Osmanlı’nın çıkış modeli, entegrasyonu yani bütünleşmeyi sağlıyordu” dedi.
    “Yani insanlığın tamamını kucaklayan bir anlayış ortaya koyuyordu” diyen Kurtulmuş, son 200 yılda dünyada etkin olan modern Batı uygarlığının bütün gücüne rağmen insanlığa huzur, saadet ve refah getiremediğini söyledi.
    Kurtulmuş, şöyle konuştu:

    “İslam dünyası artık Batı medeniyetinin gerçek yüzünü gördü. Şimdi bu bölge yeni bir kalkınmanın eşiğindedir. İşte bu noktada Türkiye’ye çok önemli görevler düşmektedir. Türkiye, İslam ülkelerinin ve bölgenin öncüsü olabilecek bir konumdadır. Ancak Türkiye’nin İslam ülkelerine önderlik etmesi işbirlikçi bir anlayışla mümkün değildir. Bu ancak kendi değerlerine bağlı şahsiyetli bir anlayışla mümkündür.

    Osmanlı’nın çıkış modeli, entegrasyonu yani bütünleşmeyi sağlıyordu. Yani insanlığın tamamını kucaklayan bir anlayış ortaya koyuyor. Şimdi bu bölge yeni bir kalkınmanın eşiğindedir. İşte bu noktada Türkiye’ye çok önemli görevler düşmektedir. Türkiye, İslam ülkelerinin ve bölgenin öncüsü olabilecek bir konumdadır.” (ANKA)

    25-10-2006
    http://www.turkforum.net/showthread.php?t=495796
    Gün gelecek bütün dünya Hocama selam duracak!

  10. #10
    _ALBAY_ SİTE BAŞKANI Tevfik YAZICILAR kullanıcısının Görüntü Resmi
    Giriş
    Thu May 2006
    Konum
    İstanbul
    İletiler
    8,442
    Blogdaki Konular
    5
    AK PARTİ'DE NUMAN KURTULMUŞ SÜRPRİZİ!..

    Siyasette seçim hazırlıkları hız kazanırken AKP sürpriz bir transfer atağına girdi. AKP yönetimi, “Erbakan’ın prensi" diye nitelenen Saadet Partisi Genel Başkan Yardımcısı Prof.Dr. Numan Kurtulmuş’u saflarına katmak için girişim başlattı.

    Siyasette seçim hazırlıkları hız kazanırken AKP sürpriz bir transfer atağına girdi. AKP yönetimi, “Erbakan’ın prensi" diye nitelenen Saadet Partisi Genel Başkan Yardımcısı Prof.Dr. Numan Kurtulmuş’u saflarına katmak için girişim başlattı.
    ANKA’nın edindiği bilgiye göre Numan Kurtulmuş’un seçimler öncesi partiye kazandırılmasına ilişkin girişimler gizli bir şekilde yürütülüyor. AKP yönetiminin Numan Kurtulmuş’un AKP’ye katılması yolundaki girişimleri, Başbakan Erdoğan’ın da böyle bir transfere çok sıcak bakması üzerine başlatıldı. Erdoğan’ın FP’nin kapatılması sürecinden bu yana, Kurtulmuş’u partisinin vitrininde istediği belirtiliyor.
    Kurtulmuş’a da AKP’de siyaseti sürdürmesine yönelik tekliflerin iletildiği ancak şu ana kadar Kurtulmuş’un AKP’ye katılıp katılmama konusunda kesin bir karar vermediği öğrenildi. Erbakan’ın babasının yakın dostu olması ve “zor dönemde Saadet Partisi’ni bırakmama"gibi nedenlerle Kurtulmuş’un AKP’ye geçme konusunda karar vermekte zorlandığı da kulislerde dile getiriliyor.
    Kurtulmuş ismi ilk kez Refah Partisi’nin kapatılma ve Fazilet Partisi’nin kurulma aşamasında sahneye çıktı. FP döneminde İstanbul il başkanlığı yapan Kurtulmuş, Abdullah Gül liderliğindeki yenilikçi muhalefete karşı Erbakan ve Recai Kutan’a destek verdi. Kurtulmuş için o dönemde, geleceğin genel başkanı gözüyle bakıldığı için “Erbakan’ın prensi"nitelemeleri yapıldı. Kurtulmuş, FP’nin kapatılmasının ardından yapılan tüm tekliflere karşın Erdoğan liderliğindeki AKP yerine yine Erbakan’a destek vererek Saadet Partisi’ni tercih etti. Parti içinde geçtiğimiz yıl yapılan büyük kongre öncesi Kurtulmuş’un genel başkan olması talepleri yükseldi. Kurtulmuş da ilk kez genel başkanlık için olumlu sinyaller verdi. Aynı dönemde Kurtulmuş’un Saadet Partisi Genel Başkanı olması durumunda 20-30 AKP milletvekilini peşinden sürükleyebileceği de konuşuldu. Ancak Erbakan’ın Recai Kutan’da ısrar etmesi nedeniyle Kurtulmuş aday olmadı. Kurtulmuş halen Saadet Partisi Genel Başkan Yardımcısı olarak görev yapıyor.

    ANKA

    24 Şubat 2007 Cumartesi 10:24
    http://www.habervitrini.com/haber.asp?id=264089
    Gün gelecek bütün dünya Hocama selam duracak!

  11. #11
    _ALBAY_ SİTE BAŞKANI Tevfik YAZICILAR kullanıcısının Görüntü Resmi
    Giriş
    Thu May 2006
    Konum
    İstanbul
    İletiler
    8,442
    Blogdaki Konular
    5
    Numan Kurtulmuş neye karar verdi?

    Birkaç gün önce Başbakan Erdoğan ile görüşen Saadet Partisi Genel Başkan Yardımcısı Numan Kurtulmuş kararını verdi mi?
    Ankara kulislerinde Saadet Partisi Genel Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Numan Kurtulmuş ile ilgili çeşitli iddialar konuşuluyor.Kurtulmuş'un Saadet Partisi'nden istifa ettiği ve AKP'den Milletvekili adayı olacağı belirtiliyor. Bütün bu iddialar şu anlık esrarıını korurken doyurucu açıklama Numan Kurtulmuş'tan gelecek. Bu arada Saadet Partisi de son durumla ilgili bir basın açıklaması yapmaya hazırlanıyor. Gelişmeleri aktarmaya devam edeceğiz..

    HABER5.COM ÖZEL HABER 16 Mayıs 2007 14:11
    http://www.haber5.com/haber.php?haber_id=281744
    Gün gelecek bütün dünya Hocama selam duracak!

  12. #12
    _ALBAY_ SİTE BAŞKANI Tevfik YAZICILAR kullanıcısının Görüntü Resmi
    Giriş
    Thu May 2006
    Konum
    İstanbul
    İletiler
    8,442
    Blogdaki Konular
    5
    NUMAN KURTULMUŞ, AK PARTİ'NİN ADAYLIK TEKLİFİNİ GERİ ÇEVİRDİ

    Necmettin Erbakan'ın Prensi Olarak Tanınan Saadet Partisi (Sp) Genel Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Numan Kurtulmuş, AK Parti'nin Milletvekili Aday Adaylığı Teklifini Geri Çevirdi.
    Necmettin Erbakan'ın prensi olarak tanınan Saadet Partisi (SP) Genel Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Numan Kurtulmuş, AK Parti'nin milletvekili aday adaylığı teklifini geri çevirdi.
    Red kararını yazılı bir açıklama ile duyuran Kurtulmuş, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile görüştüğünü de doğruladı. Görüşmenin Başbakan Erdoğan'ın daveti üzerine Başbakanlık Resmi Konutu'nda gerçekleştiğini belirten Kurtulmuş, "Aleni bir görüşmedir. Elbette ki, bizimle görüşmek isteyenlerle görüşüp fikirlerimizi aktarmamız son derece doğaldır. Ülke meseleleri ve siyasi gelişmeler üzerinde durulmuş olan bu görüşme, bir siyasi transfer görüşmesi değildir" dedi. Siyasete girdiği günden bu yana yakın hedefler için değil yüksek idealler uğruna siyaset yapmayı tercih ettiğinin altını çizen Kurtulmuş, 'SP ile yola devam' mesajı verdi. Kurtulmuş açıklamasında şu ifadelere yer verdi:
    "Türkiye'nin, bölgemizin ve İslam coğrafyasının amiral gemisi ve bu amiral gemisinin kaptan köşkünün de, bizim yıllardır dile getirdiğimiz siyasal irade ve iddia olduğunun bilincindeyiz. Bu irade, meşruiyetini tarihinden, medeniyetinin değerlerinden alan ve milletin egemenliğini esas kabul eden bir iradedir. Küresel ölçekte, bölgemizde ve ülkemizde yaşanan gelişmeler, özgün olmayan anlayışların sorunları çözemediğini ve tespitlerimizde ne kadar haklı olduğumuzu bir kez daha ortaya koymuştur. Mücadelemiz,
    hiçbir zaman kişisel hırs ve arzuları önceleyen bir mücadele olmamıştır ve olmayacaktır. Siyaseti samimi, ilkeli ve çizgisinden sapmadan millete hizmetin bir aracı olarak gördük. Bu şekilde görmeye de devam edeceğiz. Bu bağlamda, yeniden büyük Türkiye ve yeni bir dünya hedefini gerçekleştirmek için yılmadan çalışacağız. Çünkü biz Türkiye'nin hem birikiminin hem de geleceğinin yeniden inşaasının adresiyiz."
    (DA-MAY-OK-Y)
    (İhlas Haber Ajansı) 17.05.2007 18:41 [81977

    http://www.haberler.com/numan-kurtul...lifini-haberi/
    Gün gelecek bütün dünya Hocama selam duracak!

  13. #13
    _ALBAY_ SİTE BAŞKANI Tevfik YAZICILAR kullanıcısının Görüntü Resmi
    Giriş
    Thu May 2006
    Konum
    İstanbul
    İletiler
    8,442
    Blogdaki Konular
    5
    Numan Kurtulmuş AK Partili mi SP’li mi?

    Biliyorsunuz, Sayın KURTULMUŞ, Sayın Başbakanın “Numan sana bizim ve ülkenin ihtiyacı var, seni partime davet ediyorum, önereceğin isimlerin listesini de hemen verebilirsin” şeklindeki her faniye nasip olamayacak davetine geçtiğimiz Perşembe günü hayır demişti.
    Kurtulmuş’un hayır demesinden sonra duyduk ki, Sayın Başbakan inat etmiş, hırs yapmış ve kurmaylarına “Numan Kurtulmuş’u istiyorum, gerekeni yapın” demiş.
    “Başbakan, Kurtulmuş’a kendi yerini veriyor” veya “Kurtulmuş’a Başbakan yardımcılığı teklifi yapıldı” şeklindeki haberler de sanırım bundan dolayı basında yer aldı.
    Bu konu daha çok su kaldırır mı bilmiyorum ama KURTULMUŞ’un basın açıklamasından bu tekliflere şimdilik kapalı olduğunu anlamak zor değil, belki de en açık konu bu gibi.
    SP tabanından bazılarının “Numan beyin açıklamasında Milli Görüşün ismi bile yok, onun için AK Parti’ye geçme ihtimali bitmedi, hatta iş tamammış” şeklinde ortaya çıkan tahminleri doğru değil.
    Kurtulmuş’un basın açıklamasında Milli Görüş’ün, SP’nin, Erbakan’ın adının geçmemesi başka bir anlamı olabilir mi?
    Evet olabilir. O anlam üzerinde kısaca tahmin yürütelim şimdi.
    KURTULMUŞ’un siyasete girdiğinden beridir yaptığı tüm konuşmaları incelediğinizde karşınıza çıkacak siyasi çizgi aslında onun bugünkü SP ile tam da aynı çizgide olmadığını ortaya koyuyor.
    Peki, Kurtulmuş’un fikirleri AK Parti ile uyuşuyor mu? Bu sorunun cevabı da “hayır”.
    Kurtulmuş, dikkat edilirse konuşmalarında ve söyleşilerinde iki vurguyu önemsiyor: 69 ruhu ve Milli siyaset.
    İşte onu bugünkü SP’de olmasını sağlayan şeylerden biri de bu, yani 69 ruhu.
    Kurtulmuş 69 ruhu ile öncelikle, sokağı, Anadoluluğu, yerelliği, cami cemaatini, bağımsızlığı önemsediğini; halk, sokak, cami, üniversite, sermaye denklemini kurmuş parti ile de bunların mümkün olduğunu vurguluyor.
    Kurtulmuş’un Milli Görüş veya SP yerine sık sık “69 ruhu, MSP, Milli Siyaset” demesi aslında bundandır. Bu konudaki söylemi Erbakan’ın söyleminden bile ileridedir. Dikkat edilirse Erbakan’ın konuşmalarında daha çok Refah dönemi vurgusu ağır basar.
    şimdi tahminlerimizi sıralayalım.
    - Kurtulmuş, artık SP’yi 69 ruhuna tekrar kavuşturmanın artık iyice imkânsızlaştığını düşünmüş olabilir.
    - Kurtulmuş, AK Parti içinden yeni bir 69 ruhu – Milli Siyaset ekibi kurmanın mümkün olup olmadığının yoklamış olabilir.
    - Kurtulmuş, Başbakanın davetini Erbakan ile detaylı şekilde paylaşarak, Hocanın Milli Görüşle ilgili bundan sonraki süreçte ne düşündüğünü test etme, anlama gayreti içinde olmuş olabilir. Sürecin uzaması da biraz buna işaret sayılabilir.
    - Kurtulmuş seçim sonrası için “işaret fişeği” atmış olabilir
    KURTULMUŞ konusunda yazılabilecek başka şeyler de var. Ancak şimdilik yeter diyerek bu konuyu kapatıyorum. Ancak Sayın Kurtulmuş’un daha uzun süre siyasi gündemimize ani giriş ve çıkışları olacağı kesin.
    NEDİM İLKAY

    Mayıs 24, 2007 serzenisler.com
    http://64.233.183.104/search?q=cache...ient=firefox-a
    Gün gelecek bütün dünya Hocama selam duracak!

  14. #14
    Numan Kurtulmuş: Milletin iradesi kimsenin cebinde değil
    Ekim 18, 2008
    Numan Kurtulmuş

    Röportaj: İBRAHİM ALTUNCU




    Uzun yıllardır ilgiyle takip ettiğim Sayın Numan Kurtulmuş bugün itibarıyla Saadet Partisi Genel Başkanlığına ittifakla aday gösterildi. Türkiye’nin siyasi geleceği açısından büyük değer taşıdığına inandığım Sayın Kurtulmuş ile mayıs ayında Haber Ajanda dergisi için bir söyleşi gerçekleştirmiştim. Ancak dağıtım sorunları nedeniyle okurlara ulaşamayan bu söyleşi belli bir çevre dışında ses getirmemişti. Şimdi bu söyleşiyi okurlarıma yeniden sunuyorum.



    Türk siyaseti 2002’den sonra esaslı bir değişim sürecine girdi. Türkiye’nin son 30 yılına damga vuran partiler ve liderleri kapsamlı bir tasfiye yaşadılar. Kimilerine göre bu restorasyon dünyanın yeni şekli ile ilgiliydi. Değişen uluslararası dinamikler ve çağın ruhu bunu gerektiriyordu. Türkiye dünya ile entegre, esnek, liberal, uzlaşmacı bir yapıya ihtiyaç duyuyordu ve bunun adresi belliydi: Adalet ve Kalkınma Partisi.


    2007’ye kadar hemen her şey yolunda gitti. Dünya Türkiye’nin ekonomide kazandığı başarıları alkışlıyor, paralize olmuş iç muhalefet ise şaşkın şaşkın etrafına bakınıyordu. Cumhurbaşkanlığı seçimi yaklaştıkça Türkiye’ye bir haller oldu. Ekonomi yaklaşan kargaşanın ipuçlarını vermeye başlıyor, “özel organizatörlerin” ateşlediği kitleler meydanlara itiliyordu. Sistemin son kalesi diye nitelendirdikleri Köşk’ün anahtarını vermemeye ant içmiş yüz binlerin “kırmızı-beyaz devrim” çığlıkları sokaklara taşıyordu. Ama umduklarını bulamadılar, hem Köşk gitti, hem seçimlerde kallavi bir sille daha yediler. O zaman “demokrasi ile çözemiyorsan, yargı var” siyasi atasözüne kulak verildi. Türkiye yeniden bir parti kapatma davası ile karşı karşıya bırakıldı.


    2008 yılına geldiğimizde Türk siyasi hayatında lider ve potansiyel lider adaylarının tamamı yok edildiler. Zemin köklü bir hafriyat ile tesviye edildi ve Türkiye için tek bir lider bırakıldı, o da Recep Tayyip Erdoğan. Şimdi açılmış bir dava ile bu lider de kayıtlardan düşürülmeye çalışılıyor.


    İşte geldiğimiz bu tarihi dönemeçte, Türk siyasetini sarmalayan kargaşayı “toz bulutları içinde ışıltısı fark edilen taze bir yıldız” ile konuştuk. Prof. Dr. Numan Kurtulmuş geniş halk kitlelerinin henüz yeterince tanımadığı, siyaset mahfillerinde ise esatiri bir isim. Türkiye ve dünyayı nasıl gördüğü, siyasi emelleri, demokrasi ve millet anlayışı kuşkusuz bizim için de merak konusuydu. Yaklaşan Saadet Partisi kongresi, Sayın Başbakan ile yaptıkları önemli görüşme, kapatma davasına bakışı, bölgedeki gelişmeler ve Milli Görüş’ün geleceği gibi herkesin ilgi alanındaki birçok hususu Numan Kurtulmuş ile derinlemesine konuşma fırsatı bulduk. Kontrollü ve ketum, ama siyasetin ihtiyaç duyduğu bilgi, dürüstlük ve samimiyeti fazlasıyla bünyesinde barındıran bir şahsiyet ile karşı karşıyayız. Artık siyaset kendisinden proaktif, daha hızlı, agresif adımlar bekliyor. Görünen köy kılavuz istemiyor, Sayın Kurtulmuş’u “siyasi liderler ligine hoş geldin” diyerek, okurlarımızla baş başa bırakıyoruz.



    Türk seçmeni siyaseti bir efsane dolayımından geçerek algılamayı seviyor. Türkiye’de bir gizli gündem daima var. Kamuoyunda isminiz bir efsane havası içinde algılanıyor. Bu nedenle herkes sizi merak ediyor. Öncelikle bu efsanenin rasyonel bir fotoğrafını çekmek istiyoruz.


    Türkiye sıradan bir ülke değil, bu topraklarda 1100 senedir var olagelen bir medeniyet geleneğinin temsilcisi olan bir ülke. Bu anlamda da Türkiye’de yapılması gereken siyaseti sıradan, alışılagelmiş basmakalıplarla yapılabilecek bir siyaset olarak algılamıyorum. Sahip olduğumuz medeniyet değerlerini kuşatan ve bütün bir mirasın tarihsel ağırlığını da sırtında hisseden bir kararlılıkla siyaset yapmamız gerektiğini düşünüyorum. Bunun için de, Türkiye siyasetinde söz söyleyecek olanların mutlaka bir büyük iddianın sahibi olmaları gerekir. Bu iddia, Türkiye’nin içinde bulunduğu şartları iyileştirerek, yeniden büyük Türkiye’yi kurma iddia ve iradesi olmalıdır. Üstad’ın dediği gibi ‘sağına soluna kim var kim yok diye bakmadan Türkiye’yi yeniden büyük Türkiye haline getirme irade ve kararlılığına sahibiz’ cesaretiyle, donanımıyla, birikimiyle ortaya çıkabilmemiz lazım.


    Siyasetimizin temel bakış açısı medeniyetimizdir


    Türk siyasetinde bir ufuk eksikliği, bir vizyon eksikliği görüyorsunuz yani.


    Kuşkusuz Türk siyasetinin birtakım yapısal sorunları var. Türkiye siyaseti bilgiye dayalı olmaktan ziyade, ne yazık ki gerilimler, vehimler üzerinden cereyan ediyor. Bu gerilim siyaseti taraflara başlangıçta oy kazandırıyor gibi görünüyor, ama bundan Türkiye kaybediyor.


    Türkiye bir büyük küresel mücadelenin tam ortasında bulunuyor. Benim tabirimle bu bölgenin amiral gemisi olan bir ülke Türkiye. Dolayısıyla burada alışılmış gerilimlerden, vehimlerden, karşıtlıklardan siyaset oluşturma devrinin geride kalmış olması gerekir. Türkiye bunu 12 Eylül öncesinde yaşadı.


    Siyasetimizin temel bakış açısının medeniyet olması gerektiğini ifade ediyorum. Bir büyük medeniyetin vârisi olarak varız. Bütün küresel gelişmeleri bileceğiz, ama bu küresel gelişmelerin rüzgârına kapılıp ait olduğumuz medeniyetin temel değerlerini, dünya ve Türkiye için bunun ne ifade ettiğini asla unutmayacağız.


    Darbeler ülkeyi küçük düşürüyor


    12 Eylül örneğini verdiniz. Türkiye’de siyaset bugün bir çıkmaz içinde, bu açıdan yeniden bir darbe bekliyor musunuz?


    Ümit ederiz ki Türkiye darbeci geleneği artık çok geride bırakmış olsun. Türkiye’de hiçbir darbe millete yaramamıştır. Tam tersine, darbeyi yapanların bile niyetlerinin zıddına bir gelişme ortaya koymuştur. 1960 darbesi ortadadır. Demokrat Parti’ye yapılmış, ama onun devamı olan Adalet Partisi’ni ortaya çıkarmıştır. 12 Eylül darbesi kapattığı dört partiyi yeniden daha güçlenmiş olarak karşısında bulmuştur. Darbeler ülkeyi küçük düşürüyor, demokrasinin gelişmesinin önüne geçiyor. Dolayısıyla bırakın darbeyi, demokrasi dışı gelişmeleri tasvip etmenin, teşvik etmenin, bunları mümkün görmenin artık Türkiye demokrasisi açısından ciddi bir ayıp olduğunu ortaya koymamız gerekir.


    Bir medeniyet krizi ile karşı karşıyayız


    Siyasi fikirlerinizin gerektirdiği genel tespitleri ve eğilimleri biliyoruz, ancak paradigmatik bakış açılarıyla çözümlenemeyecek hususlar da var. Dünya bir süredir ağırlığı giderek artan bir küresel ekonomik kriz olgusu ile karşı karşıya. Öte yandan gıdada gelecekte patlaması öngörülen fırtınanın ilk rüzgârları esmeye başladı. Bir başka temel sorun ise enerji çatışması. Dünya giderek küresel bir çatışmaya doğru mu ilerliyor? Bu krizler küreselleşme ekseninde bir kırılma noktası mıdır? Tarih küresel finans akımlarının fiktif ve sanal karakterine karşı üretimin ve üretime bağlı yapıların bir devrim hazırlığına tanıklık edebilir mi? Numan Kurtulmuş’un yaşadığımız kürenin cehennemi siyaseti ile ilgili yorumlarını almak istiyoruz.


    Son altı-yedi yıllık konferanslarımda tam da bu konuyu anlatmaya çalışıyorum. Bugün modern batı değerleri üzerinde yükselen ve son üç asırdır dünyaya hakim olan medeniyet ortaya koyduğu bütün değerleriyle bir çöküşe, bir duraksamaya girmiştir. Bu kriz sadece ekonomik, askeri, politik değildir, adı doğru konması gerekirse bir medeniyet krizinden ibarettir. Bunun temelleri de 1970’lerin başındaki petrol krizleriyle şekillenmiştir.


    Sanayi kapitalizmi orta direk üzerinden bir refah toplumu oluşturdu. Bu refah toplumu bütün dünyaya yayıldı. Bütün büyük uygarlıkların işler çok iyi gidiyor zannettiği bir anda gelip duvara tosladığı bir tarih vardır, o dönem de batı kapitalizmi için birinci ve ikinci petrol krizleridir. Bir anda üretim maliyetleri iki-üç katına yükselmiştir. O krizden sonra batıdaki stratejlerin üzerinde durduğu iki soru var. Birincisi, bundan sonra dünyanın hangi bölgelerinde bize alternatif küresel bir medeniyet çıkar? Üç bölgeye işaret etmişlerdir; birisi İslam coğrafyasıdır, yani Türkiye’nin amiral gemisi olduğu coğrafya. Bir diğeri o tarihte uyuyan bir dev olan Çin Halk Cumhuriyeti’dir. Bir diğeri Asya-Pasifik kaplanları dediğimiz Japonya’nın öncülüğündeki ülkelerdir. Bu medeniyet havzalarının her birisinin üzerine baskıların yoğunlaştırılması stratejileri de geliştirildi. Özellikle bizim amiral gemisi olduğumuz, tam dünyanın orta yerinde Endonezya’dan Fas’a kadar uzanan coğrafya birinci derecede ilgilerini çekti. Büyük Ortadoğu Projesinin temelleri o zamanlar atılmıştır. Sizin dediğiniz küresel krizle ilgili söyledikleri de şuydu: bu süreç kapitalist sistemin, sanayi kapitalizminin krizini ortaya çıkarıyorsa bundan kurtulmanın yolu ne olabilir? İki cevap buldular. Bunlardan birisi küreselleşme, ikincisi ise ileri teknolojilerin üretilmesiydi.


    Yerkürede servet belli ellerde toplandı


    Sanayi kapitalizmi 1970’lerden beri çok ciddi bir yapısal sorunla karşı karşıyadır. İleri teknolojilerle bu süreci biraz geciktirdiler. Ama bugün geldiğimiz noktada sanayi ötesi dönemin yeni krizleri ortaya çıkmıştır. Benim bir iktisatçı olarak kanaatim gıda, enerji, su krizi gibi büyük krizler ortaya çıkacaktır ve sanayi ötesi dönemin petrol krizleri de bunlar olacaktır. Hatta daha ağır krizler olacaktır. Sanayi kapitalizmi refahı toplum kitlelerine yaydı, ama sanayi sonrası dönem ya da finans-kapitalizm dediğimiz dönemde neo-liberal politikalar uygulanarak yerkürede servet belli ellerde toplandı. Birleşmiş Milletler’in 2005 dünya raporu da çok açık ifade ediyor, dünyadaki en önemli sorunlardan birisi sermayenin artık sonraki nesillere dahi devredilemeyecek şekilde belli ellerde toplanmasıdır. Dünyada birkaç yüz şirket bütün ulus devlet ekonomilerinin önüne geçti. Hatırlayacaksınız, geçtiğimiz aylarda ABD’de bu finansal kriz ortaya çıktığı zaman Amerikan Merkez Bankası’nın başkanı Bernanke ilginç bir laf etti. Dedi ki, “Amerikan ekonomisinin en büyük sorunu artık milli bir ekonomi olması vasfını kaybetmiş olmasıdır.”


    Bugün dünyada 3,5 milyar insan günde 2 doların altında bir gelirle geçiniyor. ABD’de 35 milyon insan yoksulluk sınırının altında yaşıyor. İnsanlık tarihinin hiçbir döneminde; firavunlar, Nemrutlar döneminde dahi bu kadar gelir eşitsizliği olmamıştır. Bu finans-kapitalizmin ve batı medeniyetinin değerleri içinde asla çözülemeyecek bir sorundur. Bütün dünyada çok büyük kırılmalara, yeni gelişmelere gebe olan bir sorundur.


    Kuzey-güney ayrımı dünya gündemini belirleyecek


    Aslında dünyayı doğu-batı olarak değil de, değindiğiniz şekilde kuzey-güney diye, hatta diyagonal bir çizgiyle ayırmak lazım artık.


    Öyle görünüyor. İslam coğrafyası onun için çok önemli. Dünyayı ikiye bölün, kuzeyinde zengin ülkeler AB, Rusya, ABD, Kanada, Japonya, Çin’in gelişmiş bölgelerini oraya koyun, giderek daha zenginleşecek olan bir bölgedir. Giderek daha fakirleşecek olanlar ise güney ülkeleri. Böyle bir kuzey-güney ayrımı önümüzdeki on yıllarda dünya gündemini belirleyecek çok ciddi sıkıntılardan biri olacaktır.


    Finans-kapitalizmin en önemli problemlerinden birisi reel üretimden uzaklaşmasıdır. Bugün dünyadaki beş büyük gıda üreticisi şirket dünya borsalarının en çok oynayan, en çok kazanan aktörleridir. Sadece gıda sektöründe spekülasyon yapmıyor, aynı zamanda buradan kazandığı paralarla bütün dünya piyasalarındaki finansal marketlere girerek spekülasyonlar gerçekleştiriyor. Dünyada bugün yeni, güçlü sektörlere bakın; bankacılık, finans, reklam, turizm sektörü. Bunlar ne üretiyor, diye baktığımız zaman; bankacılık parayı zamana karşı satıyor, zamanı pazarlıyor; sigortacılık riski satıyor; reklamcılık imajı satıyor; turizm ise boş vakit satıyor. Bunların hiçbirisi reel bir üretim değil. Dünya ekonomisinin ciddi sıkıntılarından birisi de bu. Şu anda iğneden uzay aracına kadar üretimin 12-13 katı daha büyüklükte reel olmayan üretim var.


    Neo-liberal politikaların sonu geliyor


    Amerika’da ve diğer borsalarda kâğıtların değerinin düşmesini üretimin bir baskısı olarak nitelemek mümkün mü? Üretimin başkaldırısından, bir milli ekonomi akımından söz edebilir miyiz?


    Artık neo-liberal politikaların sonu geliyor. Bu politikaların küresel anlamda uygulanabilirlik imkânı yoktur. Çünkü çok büyük kitleleri karşısına alıyor. Bu kadar geniş kitleleri karşısına alan bir ekonomik sistemin devam edebilmesi için iki şey yapması lazım. Birincisi, karşısındakilerin elindeki bütün güçleri kendi elinde toplaması, yani iktisadi sömürü; bir diğeri ise silahla kafalarını ezmesi, o da ülkelerin işgalidir, daha fazla savaş demektir.


    70’li yıllardaki birinci ve ikinci petrol krizlerinden söz ettiniz. Bu senenin sonunda petrolün 200 dolarlar seviyesine çıkmasından söz ediliyor. Bu sizce savaş mı demek?


    Dünya ekonomisi 200 dolarlık petrol fiyatlarına nasıl ve kaç ay dayanacaktır? Bu ciddi bir sorudur. Ama öyle görünüyor ki, artık petrole bağımlı olmayan yeni enerji kaynakları üretilmiştir, batı bunları üretmiştir. Şu anda ekonomik olarak dünya piyasalarına süremiyor. Zannediyorum önümüzdeki dönemde yeni teknolojileri ortaya süreceklerdir. Petrol fiyatlarının bu kadar yükselmesinin arkasındaki bir başka gerekçenin de bu olduğu anlaşılıyor.


    Silah satışı soğuk savaş döneminin üstünde


    Amerika’nın Ortadoğu’da bulunmasının sebeplerinden biri petrol teminini kolaylaştırmak değil de, petrol arzını yönetmek olabilir mi?


    Birinci Irak savaşı ile başlayan süreç aslında Genişletilmiş Büyük Ortadoğu Projesi denilen sürecin de fiilen uygulanmaya başladığı bir dönemdir. Bu dört ortaklı bir konsorsiyumdur. Bunlardan biri ABD, İsrail, İngiliz eksenidir. Bu eksen genişletilmiş bir alanda bu savaşı sürdürerek sadece petrol savaşı ya da ülkelerin kontrolünü eline alma savaşı yürütmüyor, konsorsiyumun büyük ortakları olan bu üçlü uzun dönemli bir strateji savaşı için bölgedeler. Bu coğrafyada küresel anlamda alternatif bir uygarlığın, sesin, soluğun, yeni iddianın ortaya çıkmamasını sağlamak üzere bu bölgedeler. Özellikle ABD’nin bakışı bu.


    İkinci ortak İsrail de büyük İsrail projesini gerçekleştirmek istiyor. İşte son Golan Tepeleri pazarlığında görüyorsunuz. İsrail Filistin davasından Arap dünyasının vazgeçmesi karşılığında Golan’dan çekilme pazarlığını gündeme getirdi. Irak da bir güç olarak ortadan kaldırıldı. Şimdi Nil’den Fırat’a kadar olan coğrafyada İsrail karşısında büyük güç, bir alternatif bırakmama planını sürdürüyor.


    Konsorsiyumun üçüncü ortağı dünyanın yedi büyük petrol şirketidir. Dördüncü ortak da silah tüccarlarıdır. Bu dört ortağın üçü kendi amaçlarına kavuşmuş durumdadır. Dünyada silah satışı soğuk savaş döneminin üstüne çıkmıştır.


    ABD istediklerini aldı. Bu bölgeye yerleşti. Evet, zorlanıyor, sıkıntıları var, ama sonuç itibarıyla burada uzun süreli kalma iradesini de gösteriyor. İsrail büyük mesafe almış görünüyor. Geriye kala kala petrol şirketleri kalıyor. Şu anda bu konuda konsorsiyumun kendi payına düşeni en az alanları petrol şirketleridir. Irak’taki petrol yasası ve Türkiye’de çıkarılan petrol yasası da bu petrol şirketlerinin çıkarlarını maksimize etmek için atılmış adımlardır.


    Şu anda petrolü çıkarma şansları çok zayıf ama.


    Evet, ama istikrarlı bir durum olmadığı için. Sonuçta unutmayalım ki, bu adımların arkasındaki ortaklardan biri de o şirketlerdir. O şirketler de önümüzdeki dönemde bir şekilde paylarını almak isteyeceklerdir.


    Olaylar tarihi misyonunu Türkiye’ye hatırlatıyor


    Suriye’nin Golan karşısında Filistin davasından feragat etmesinden söz ediyorsunuz. Sayın Başbakan’ın Başdanışmanı Ahmet Davutoğlu’nun da o görüşmelerde rolü olduğu söyleniyor. Bunu nasıl değerlendirmek lazım?


    Türkiye Hakkâri’nin, Diyarbakır’ın, Ankara’nın, İzmir’in problemlerinin çözümünü sadece buraların problemlerinin çözümü olarak göremez. Olaylar tarihi misyonunu Türkiye’ye hatırlatıyor. Türkiye’nin önünde bir imkân açılıyor. Bir taraftan ciddi bir sıkışıklığın içine giriyor, ama diğer taraftan çok büyük bir jeopolitik ve jeokültürel bir imkâna kavuşuyor. O anlamda Türkiye Kudüs’ün, Şam’ın Kerkük’ün, Musul’un, Batum’un, Bakü’nün meselesini kendi meselesi olarak görmedikçe asla kendi sorunlarını çözemeyecektir.


    Kudüs sorununun gerçekten çözülmesi Türkiye’nin Diyarbakır sorununu çözmesi demektir. Bu perspektife sahip olmayan bir bakış açısıyla Türkiye bölgede ayakta duramayacaktır. Türkiye Ortadoğu barışında yer almak ve sorunu gerçekten çözmek istiyorsa, bunu öncelikle kendisi için yapması gerekir. Onun vazgeçilmez koşulu İsrail’in 1967 sınırlarına çekilmesi ve BM kararlarında, Oslo süreçlerinde ortaya konulmuş, başkenti Kudüs olan bir Filistin devletinin kurulmasıdır. İsrail şu anda Gazze şeridinde, Batı Şeria’da her türlü baskıyı kullanıyor. Filistin halkının bu şekilde vurulması, Filistin parlamentosunun, başkanlık sarayının, seçilmiş hükümetinin yok sayılması altında yapılacak bir barışın ne anlamı olabilir ki? Türkiye bu bölgede sorunu çözmek istiyorsa bütün dünyanın kabul edeceği âdil, kalıcı, Filistinlilerin de, İsraillilerin de kabul edeceği bir barışın öncülüğünü yapmak zorundadır. Türkiye asla ABD-İsrail ekseninin öngördüğü şekilde, “bir de Filistin meselesini başımıza dert etmeyelim, çözüm için Golan’ı ver, Filistin’i al” şeklinde bir pazarlığın öncüsü olmamalıdır.


    Sayın Kurtulmuş ile İstanbul Fatih'teki ofisinde görüştük


    Bu Osmanlı’nın tasfiye sürecidir


    İsrail’in bu süreçte Suriye ile yaptığı anlaşmanın amacının doğu ve kuzey sınırlarını güvenlik altına almak, yaklaşmakta olan bir İran operasyonun karşı kendini korunaklı hale getirmek olduğu da söyleniyor. Siz ufukta bir İran operasyonu görüyor musunuz?


    Üç-dört senedir bu tehlikeye dikkat çekiyoruz. Öyle görünüyor ki, bu bölgede Şii kalkanına karşı bir Sünni ekseni oluşturma çabaları var. Ümit ediyorum ki, hükümetteki arkadaşlar bu tehlikenin farkındadırlar. İran, Lübnan, Suriye, hatta Körfez ülkelerinin bazılarındaki Şii nüfusu dolayısıyla yarım hilal şeklinde bir Şii coğrafyası vardır bölgede. Buna karşılık da Türkiye’nin öncüsü olduğu Suudi Arabistan, Ürdün ve diğer ülkelerin de içine katıldığı bir Sünni ekseni. Bir ucunda İran’ın, bir ucunda Türkiye’nin olduğu bir gerilim bu bölgeye yapılacak en büyük ihanettir. Türkiye inşallah böyle bir maceranın içine sürüklenmez. Türkiye bütün bölge ülkeleri ile kalıcı bir barışı tesis edecek iradeyi ortaya koymalıdır. Bu bölgede olan olaylar bir asır evvel yarım kalmış hesabın devamıdır. Yani bu Osmanlı’nın tasfiye sürecidir. Büyük güçler buraları bir daha bölmek, parçalamak istiyor. Bunu söylediğiniz zaman, “hadi canım komplo” deniliyor. Bugün Irak üçe bölünmüştür, Afganistan bölünme sürecindedir, Pakistan bir iç türbülansın içine sokulmuştur. Türkiye bölünme senaryosunun içine doğru yaklaştırılmaktadır. İran için aynı şey mevzubahistir. Türkiye’nin üzerine düşen bu bölgenin daha fazla dağılması değil, mümkün olan bütün araçları kullanarak daha fazla derlenip toparlanmasını sağlamaktır.


    Bağdat’ı çözemeyen Musul’u çözemez


    Irak’ta bir direniş var ve bu direniş kendisini Irak Milli Direnişi olarak tanımlıyor. Türkiye uzun zamandır Irak’ta belli birtakım konularda yoğunlaştı, Türkmenler, Kerkük, Erbil gibi, yani Kuzey Irak olarak olayı tanımladı. Fakat bu politikaların da Türkiye’ye pek bir şey kazandırdığı gözükmüyor. Türkiye orada arzu ettiği etkinliği sağlamış değil. Türkiye Irak’ı yeterince okuyabiliyor mu? Irak’ı sadece Kuzey Irak’tan ibaret mi görüyoruz, yoksa sınırlarımızda başlayıp Körfez’de biten bir ülke, zamanında bizim tarihe emanet ettiğimiz bir ülke olarak mı görüyoruz? Yani doğru okuyabiliyor muyuz orayı?


    Şimdiye kadar bu konularda ciddi yanlışlıkların yapıldığı âşikârdır. Türkiye dış politikası uzun yıllar aktif tarafsızlık gibi, ‘ne etliye, ne sütlüye karışırız’ politikası yürütmüştür. Uzun yıllar Irak meselesini hep kendi topraklarının güvenliği bağlamında görmüştür. Sadece bir grubun güvenliği açısından değerlendirmiştir. Bağdat’ın sorununu çözemiyorsanız Musul’un sorununu çözemiyorsunuz. Süleymaniye’deki Kürt de, Musul’daki Türkmen de, Basra’daki Şii de, Lübnan’daki Maruni de, Erivan’daki Ermeni de, Batum’daki Gürcü de sizin. Böyle bakmadığınız takdirde asla sorunlarınızı çözemeyeceksiniz.


    Nerede o eski günler demiyorum, kimsenin bir karış toprağında gözümüz yoktur. Ama oralardaki sorunları çözecek iradeyi koymazsak, okyanus ötesinden gelenler bölge halklarının tamamının aleyhine olacak iradeyi ortaya koyuyorlar. Benim kastettiğim şey budur. Türkiye Irak’ın toprak bütünlüğünü koruyabilmek iradesini ortaya koyabilirse, buna taraftar bulabilirse, bu doğrultuda her türlü siyasal riski alarak bir oyun gerçekleştirebilirse bunu başarabilir. Irak’ın toprak bütünlüğünün korunması demek Türkiye’nin bütünlüğünün korunması demektir.


    Son Milli Güvenlik Kurulu toplantısında Irak’taki bütün gruplarla ilişkilerin canlandırılması ve sürdürülmesi kararı çıktı. Bütün gruplar denince Türkiye’de şöyle anlaşılıyor, işte Barzani ile görüşecekler. Halbuki orada Barzani güçlerden sadece biridir, birçok güç vardır. Türkiye’nin bu attığı adımı yeni bir politik açılım olarak algılayabilir miyiz?


    İnşallah öyledir. Türkiye’nin Bağdat’ta hangi mezhep, meşrep, etnik yapıdan kim yaşıyorsa hepsine bizim insanımız gözü ile bakması gerekir. Bölgenin sorunlarını bu şekilde çözmeye katkıda bulunmakla yükümlüdür.


    Yenildiğini hissedenler gitsinler evlerine


    Tekrar ülkemizin sorunlarına dönelim. Türkiye’nin en temel yapısal sorunları sizce neler? Bunları siyasi gramatiğe göre ayrımlandırsaydınız nasıl bir portre oluştururdunuz? Türkiye’nin bugününde yaşadığı sorunlar bir yana, yer yer pıtrak veren ve gelecekte karşılaşacağı sorunlar nelerdir? Bugün acısını hissetmediğimiz toplumsal, ekonomik, siyasi yaralarımız var mı? Bir siyasetçi olarak toplumu bu konuda nasıl uyarmak istersiniz?


    Türk siyasetinin belki iki asırdır en temel sorunu bizim batı uygarlığı karşısında yenildiğimizin hissedilmiş olmasıdır. Türkiye’de bazı entelektüeller, bazı siyasetçiler, ‘batı karşısında yenildik, bizim bunlar karşısında yapacak neyimiz var ki’ demişlerdir. Yenildiğini hissedenlerin politik olarak yapacak hiçbir şeyleri yok, gitsinler evlerinde otursunlar.


    Türk siyasetinde son zamanlarda bu hastalık bir kere daha nüksetmiştir. Bu zihinsel bir sorundur. Aynı zamanda entelektüel bir çabayı, karşı koyuşu, hem kendimizle, hem dünyamızla hesaplaşma yürekliliğini gerektirir. Buna sahip olmadan Türkiye’de siyaset yapmanın da imkânsız olduğu kanaatindeyim. Aksi takdirde yenildik psikolojisi ile yapılan şey, Osmanlı’nın son döneminde olduğu gibi, aydınları da, siyasetçileri de paralize eder ve yapacak hiçbir şeyleri olmaz.


    Günümüze geldiğimiz zaman, dört yapısal sorun olduğu kanaatindeyim. Bunlardan birincisi, Tanzimat’tan bu yana süren millet ve seçkinler ayrışmasının ortaya koyduğu bir sistematik yanlıştır. Buna bürokratik oligarşi diyoruz. Yani Türkiye’de sistem demokratik gibi görünse de, esas itibarıyla bürokratik oligarşi vardır. 1960 ihtilalinde hukuk sistemi Parlamentonun, yani milletin denetimi dışına çıkarılmıştır. 1980 Anayasası ve ondan sonraki süreçte YÖK vasıtasıyla Türkiye’nin yüksek öğrenimi Parlamento denetimin dışına çıkarılmıştır. Daha sonra 2000 yılında yürürlüğe giren 17. IMF Protokolü ile de ekonomi politikaları tamamen denetim dışına çıkarılmıştır. Bugün 43 tane üst kurul var. Bunların çoğu bakanlardan daha yetkilidir. Dolayısıyla Türkiye’de sivil ve askeri bürokrasinin var olduğu bürokratik adacıklar mevcuttur. Bu adacıkları millet denetleyemiyor, millete hesap vermiyorlar ve milletin bunlar üzerinde en ufak bir yaptırım gücü yok.


    Bu oligarşik demokrasidir


    İkincisi, siyasal partilerin yapısı ve siyasal temsil meselesidir. 3 Kasım’da Parlamentoda seçmen nüfusunun yüzde 65’i temsil edildi. Şimdi Parlamento biraz daha iyidir, yüzde 80’i temsil ediliyor. Ama 550 milletvekilinin seçilmesi, neredeyse birkaç parti yöneticisinin ağzından çıkan sözlerle olmuştur. İstanbul’un 70 milletvekili var, iddia ediyorum İstanbul’da 7 milletvekilinin ismini söyleyecek kişi seçmenin yüzde 1’i dahi değildir. Niye Türkiye d’hondt sistemini kullanıyor da, milli bakiye sistemini kullanmıyor? Niye Türkiye’de siyasal partiler ön seçimlerle adaylarını belirlemiyorlar da, merkez yoklaması ile belirliyorlar? Niye Türkiye dar bölge seçim sistemine gitmiyor da, genel olarak adaylar il listeleri şeklinde oluşuyor? Bu aslında oligarşik demokrasidir. Hiçbir tercih Parlamentoya yansımıyor. Mesela milli bakiye sistemini uyguladığımız dönemlerde çok daha güçlü parlamentolar ortaya çıkmış, Türkiye İşçi Partisi’nin, Milli Selamet Partisi’nin içinde bulunduğu parlamentoda olduğu gibi.


    Üçüncü sorun ise, bizim siyasetimiz vehimler ve karşıtlıklar üzerinden yapılıyor. Bilgiye dayalı, Türkiye 2030 yılında nerede olacak, Türkiye-AB ilişkileri nasıl evrilecek gibi stratejik sorunlarını bilerek, bunlara göre adımlar atan bir siyaset yok ne yazık ki. Karşıtlıklar üzerinden kısa günün kârını elde etmek üzerine kurulu bir siyaset anlayışı var.


    Hacivat-Karagöz de tezat üzerine oynarlar. Dolayısıyla Türk siyaseti de bir perde oyunudur, bir tuluat sahnesidir.


    Anayasa Mahkemesi’nin önünde duran dava bizi üzen, rencide eden, belli oranda da kaygılandıran bir süreçtir. Burada hâlâ geç kalınmış değildir. Adalet ve Kalkınma Partisi Anayasa’dan başlayarak, Siyasi Partiler Yasası, Seçim Yasası… bütün bunların demokratikleşmesini sağlayacak bir Anayasa değişikliğini yapabilir. Sistemi demokratikleştirmeyi liderlerin kişisel tercihleri olmaktan çıkarıp sistemin zorunluluğu haline getirebilirler.


    Dördüncü sorun ise, ne yazık ki, Türk siyaseti uzun süredir dışa bağımlı hale gelmiştir. Üzülerek ifade ediyorum, Türkiye’nin AB sürecinde attığı demokratik adımlara bakın, yapılan anayasa değişikliklerinin tamamı ya askeri darbeler sonrası olmuştur ya da AB emretti diye yapılmıştır. Barosso geldi, Türkiye’nin her yerinde şu konuşuldu: Acaba Barosso parti kapatma davası konusunda ne diyecek, nasıl müdahale edecek? Bunlar ayıp şeylerdir. Biz nasıl Türkiye’de demokratikleşmenin önündeki her türlü engelin kaldırılmasını istiyorsak, kusura bakmasınlar, başkalarının da Türkiye’ye müdahale etmesine asla razı olmayız.


    Türkiye’de siyasal gelenek yok


    Bir tabir var aydın sapması diye, aynen bunun gibi Türkiye’de bir siyaset sapması var. İnsanlar siyasete başlarken bir şey söylüyorlar, sonra başka şeyler söylüyorlar. Hatta giderken birçok değişiklikler olabiliyor, yollar çatallanabiliyor, tekrar aynı yere çıkabiliyor. Bu siyasi sapmaları, siyasi şizofreniyi nasıl değerlendiriyorsunuz?


    Bunun Türkiye siyasetine belli aralıklarla yapılan müdahalelerden kaynaklandığını düşünüyorum. 12 Eylül’de düdük çalındı. Dört büyük sosyolojik parti kapatıldı. Bundan sonra Türkiye’de 20 küsur sene merkez sağ, merkez sol nasıl birleşir onu tartıştık. Bugün partilerin birçoğunun programı neredeyse birbiri ile benzeşir hale gelmiştir. Son seçimde, düşünün, hayatının önemli bir kısmını sağ kesimde geçirmiş insanlar gidip merkez sol partiden, solda temayüz etmiş olanlar da gidip merkez sağdan aday oldular. Avrupa’da bir sosyal demokrattan bahsettiğiniz zaman, size 200 yıllık bir gelenek içinden konuşuyor. Bir Hıristiyan demokrat 150-200 yıllık bir gelenek içinden konuşuyor. Hatta yeni sayılan Yeşiller’in bile 50 yıllık bir geçmişi var. Türkiye’de siyasal partilerin siyasal gelenekleri yok. İsim vermek istemiyorum, ama şu anda var olan koca koca partilerin nereye oturduğunu kim nasıl izah edebilir. En temel problem budur ve Türkiye’nin olağanüstü dönem şartlarına sürüklenmesinin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır.


    Sosyolojik partiler ortadan kalkınca bu sefer konjonktür partileri dediğimiz partiler ortaya çıkıyor. Bunlar da konjonktürün ortaya çıkardığı imkânlardan bir müddet istifade ederek devam ediyorlar, hatta iktidar oluyorlar ve ondan sonra şartlar ortadan kalkınca varlıkları da son buluyor. Örneği Anavatan Partisi’dir. İki dönem iktidar olmuş, içinden cumhurbaşkanı çıkarmış olan bir siyasi parti bugün Türk siyasetinde sadece isim olarak var.


    Bir diğer sorun da seçim yasalarından kaynaklanıyor. İsmini vermeyeyim, bir milletvekili vardı defalarca parti değiştirdi. Türk siyaseti böyle şeyler de gördü. Bir gecede 28 Şubat’ta iktidar ortağı olan partiden 50 kişi istifa ettirildi, başka partilere geçirildi. Seçin bakalım milletvekilini kendi seçim bölgesinden erkekse istifa etsin, partisini değiştirsin.


    Türk siyaseti sosyolojik tabanı, fikriyatı, geleneği güçlü siyasal partileri ne yazık ki sürdüremiyor, yaşatamıyor. Siyaset bu tür partilerin üzerinden olmadığı için de çok rahat program sapmaları, fikir sapmaları, hatta 90 derece fikir değiştirerek siyaset yapma gibi hastalıklar ortaya çıkabiliyor.


    Halkı özgürleştirerek refahını artırmalıyız


    Türkiye’de siyasi gelenek diye bizim algıladığımız şey aslında bir çatışma geleneği. Bir iktisatçı olarak Türkiye’de belki Genç Osman’a kadar uzatılabilecek bu siyasi çatışmanın ekonomik temellerine ilişkin düşünceleriniz nedir? Modernleşmenin kılıçların gölgesinde doğmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Patrona Halil çizgisinin ekonomi-politik bir yorumu nasıl yapılmalı?


    Türkiye’de öteden beri bir siyasi elit zümre var. Bunların partileri, kendilerini tanımladıkları yerler, kullandıkları araçlar farklı olabilir, ama ‘Türk siyasetini perde arkasından biz yönetiyoruz’ diyorlar. Bir de iktisadi elit var. Siyasal elitle işbirliği yaparak ekonomik çıkarını çoğaltan ve bu pastadan millet çoğunluğuna pay vermek istemeyen bir elit kesim. Osmanlı’nın çözülüş döneminden bu yana varlar. Dolayısıyla Türkiye’de zaman zaman karşımıza farklı politik kimliklerle çıkıyor olabilirler. Türkiye siyasal ve ekonomik elitin perde arkasındaki işbirlikleri ile siyasal sistemin içerisine millet çoğunluğunun sokulmak istenmediği bir politik yapıyla karşı karşıya kalıyor. Onun için biz baştan beri şunu söylüyoruz: Türkiye’de halktan yana olan bir siyasi iktidarın yapacağı iki maddelik bir programdır. Bir, halkı özgürleştirmek; iki, halkın refahını artırmak. Halkı özgürleştirmekten kastımız, bütün bu siyasal sistemin zorluklarını aşarak, halkı siyasetin paydaşı haline getirmektir. Diğeri de ekonomik pastadan millet çoğunluğunun yararlanmasını sağlayacak bir ekonomi programı ortaya koyabilmektir. Evet, özellikle kendisini merkezde gören, büyük oylarla iktidara gelmiş olan partiler zaman zaman bunları yapmaya yeltenmişlerdir, ama sonuçta ‘milletin oyu nasılsa cebimizde’ diye düşünerek, daha çok siyasal ve ekonomik elitin tercihlerine göre yönelişler içine girmişlerdir.


    Biraz da günümüze gelelim. AK Parti’ye açılan kapatma davasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Davanın açılma nedenlerini tahlil eder misiniz? Bu adımı küresel siyasetin yansıması olarak değerlendirebilir miyiz? Yoksa iç dinamiklerin bildik siyasi senaryosu mu bu? Gerçekten de AK Parti ve Başbakan Erdoğan şeytani bir müsellesin ortasına mı atıldı? Tasfiye edilmek istenen AK Parti mi, yoksa Türkiye’nin bölgesindeki rolü mü?


    Perde arkasındakileri bilmiyoruz. Ama şunu net bir şekilde ilk günden beri söylüyoruz, Türkiye’de artık hiçbir siyasi partinin kapatılmayacağı bir düzenlemenin yapılması zorunludur. Bu parti eylemlerinden değil, bazı söylemlerinden dolayı kapatma davası ile karşı karşıya gelmiştir. Siyasi partilerin özgürleştirilmesi, fikrin özgürleştirilmesi demektir. Türkiye’de hiçbir siyasal fikrin suç olmaması gerektiğini düşünüyorum. Kısıt yok mu, var; şiddeti önermeyecek, halkı etnik, dini, mezhebi bir çatışmanın içine sürüklemeyecek, başka fikir, inanç ve siyaset mensuplarına hakaret etmeyecek, ülkenin bölünmesini alenen tebliğ etmeyecek. Bu dört şartın dışında siyasi fikrin önünde hiçbir engel olmaması lazım. Siyasetin yapması gereken şey de bütün bu söylediğimiz fikir özgürlüklerinin önündeki engelleri de kaldırıp partilerin kapatılmasını zorlaştıracak bir iradeyi ortaya koymaktır.


    Cumhurbaşkanlığı seçiminde uzlaşma sağlanmalıydı


    AK Parti hükümetinin bu sürece giden yolda hataları olmuş mudur? Türk demokrasisinde Menderes ve Özal’ın ardından üçüncü aort patlamasını gerçekleştirmiş bir hükümetin bugün yaşadığı bu derin kriz neye dayanıyor? Türkiye’de bazı mahfiller nezdinde millet iradesi mi bir şey ifade etmiyor, yoksa bu irade yerli yerinde mi kullanılamıyor?


    Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde Türk siyasetinin bir gerilim içine gireceğini ve bu gerilime kilitleneceğini önceden görüyor ve söylüyorduk. Gönül arzu ederdi ki, cumhurbaşkanlığı seçimi bir gecikme olmaksızın geçirilebilseydi. Biliyorsunuz Sezer’in görevi bittiği halde bir süre daha devam etmiştir. Kısa bir dönem de olsa, bu Türk siyasetinde bir olağanüstü hal anlamına gelmektedir. Keşke bu kilitlenme durumu hiç yaşanmamış olsaydı. Maalesef cumhurbaşkanlığı seçiminde CHP’nin de çok önemli negatif katkılarıyla Türkiye bir kriz ortamına sürüklenmiştir. Biz o zaman da dedik, cumhurbaşkanının eşi başörtülü mü, değil mi, o tartışmayı yapmıyoruz; hangi vasıflarda birisinin cumhurbaşkanı olması gerektiğinin üzerinde durmamız lazım. CHP de bu gerilimi arttırmıştır, Parlamento kilitlenmiştir. Bu gerilimin iktidar partisinin oylarını fazlasıyla arttıracağını söylüyorduk ve ülkeyi demokrasi bakımından bir olağanüstü döneme sürükleyeceğini biliyorduk. Zaten 27 Nisan bildirisi olağanüstü bir süreçti, Sayın Cumhurbaşkanı’nın süresinin uzatılması ikinci bir olağanüstü süreçti. Bu süreçte yapılabilen tek doğru şey Anayasa değişikliği ile cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesinin getirilmiş olmasıdır. Onu da Hükümetin bir başarısı olarak ifade etmeyi bir borç biliyorum. Doğru yapılmış bir şeydir.


    Şimdi kapatma davasında sanık durumuna düşürülmüş olan bir cumhurbaşkanı var. Türkiye demokrasisinde hiç de hoş olmayan bir görüntü ortaya çıkmış oluyor. Uzlaşma sağlanmadan yapılan bir cumhurbaşkanlığı seçimi bütün bu süreçleri tetikleyen bir gelişme olmuştur.


    AK Parti’nin de bu gerilime katkıda bulunduğunu ve bunun bugün yaşadığı sıkıntılara da bir anlamda yol açtığını düşünebilir miyiz?


    Topyekûn bir gerilim süreciydi. Keşke Türkiye bunları hiç yaşamamış olsaydı. Bugün böyle bir kapatma davası ile karşı karşıya kalmayacağımızı da ifade etmek istiyorum.


    Biraz da içinde bulunduğunuz siyasi yapı ile ilgili konuşmak istiyorum. Milli Görüş’ün kesintiye uğratılmış bir siyasi hareket olduğunu düşünüyor musunuz? Çeşitli söyleşilerinizde çok uzun yıllardan beri süren bir mücadeleden söz ediyorsunuz ve hareketin kendini yenileyerek tekrar millet önünde temsil edilmesi gerektiğini de ekliyorsunuz. Misyonu bitmemiş olabilir, ama kadrosu bitap düşmüş görünen Milli Görüş çizgisinin geleceğini nasıl görüyorsunuz?


    Milli Görüş kırk yıl değil, Türkiye’de iki asırdır devam eden bir siyasi fikrin ifadesidir. Demin de söyledim, ‘biz batı karşısında yenildik’ diyenlere; ‘hayır, yenilmedik, o bir süreçtir, yeniden kendi medeniyet değerlerimiz üzerinde güçlü, büyük Türkiye’yi oluştururuz’ demektir. Bir medeniyet iddiasıdır. Türk siyasi hayatında iki dönem başarılı olmuştur; onlardan birisi, 1960’lı yılların sonlarında başlayan süreçtir. ‘Hep siz yönettiniz, bırakın biraz da biz yönetelim’ diyordu insanımız. MSP Anadolu insanının bu talebine siyasal liderlik yapabilmiş ve 70’li yıllarda başarılar elde etmiştir.


    İkinci çıkış da 90’lı yıllarda yaşanmıştır. 24 Ocak ile gelen neo-liberal politikalar şehirlerde büyük varoş kitleleri ortaya çıkarmıştır. İnsanlar kasabalarından, köylerinden kalkıp büyük şehirlere geldiler, baktılar ki bir iktisadi gelişme var, ama bundan kendilerine pay düşmemiş. Dediler ki, ‘bu gelişmeden biz de pay almak istiyoruz, biz de adaletle yönetilmek istiyoruz’. Refah Partisi 90’lı yıllarda bu çıkışa siyasal liderlik yaptığı için büyük bir başarı göstermiştir.


    Milli Görüş üçüncü çıkışını yapacak


    Yeniden böyle bir başarı imkânı görüyor musunuz?


    Objektif olmaya çalışarak şunu söylemek istiyorum; ABD, AB, IMF, Dünya Bankası politikalarının altında bunalmış olan Türkiye için, önümüzdeki dönem, Milli Görüş’ün üçüncü çıkışını yapma imkân ve ihtimalini ortaya koyuyor.


    Önümüzdeki dönemde dört önemli politik gelişmenin Türkiye’yi yönlendireceğini düşünüyorum. Bunlardan biri, kendi medeniyet değerleri ile barışık olmak. Biz onu “önce ahlak ve maneviyat” sözüyle ifade ediyoruz. İkincisi, yerli ve milli olmak. Üçüncüsü, adalet ve özgürlükten yana olmak. Dördüncüsü, antiemperyalist olmak. Bunların dördünü birden sentezleyen bir siyasal çizgi Türkiye’nin bundan sonraki siyasal geleceğini temsil edecektir. Tarihsel misyonu itibarıyla da Milli Görüş böyle bir çizgiye oturuyor.


    Sadece doğru fikirlerle siyaset yapılmıyor. Doğru fikirlerin toplum tarafından benimsenmesini sağlamanız lazım ve toplumun önüne düşüp siyasal liderlik yapmanız lazım. Bu anlamda Milli Görüş önümüzdeki dönemde bu dört unsur etrafında bir siyasal liderliği ortaya koyabilirse üçüncü çıkışını gerçekleştireceğine inanıyorum Bu anlamda bizim yapmak istediğimiz şey yeniden bu temel iddialar etrafında Milli Görüş ile toplumu buluşturma çabasını ortaya koymaktır.


    Ödünç fikirlerle siyaset yapılmaz


    Şunu biliyoruz ki, dünyada bir şey olduğu zaman onun yansıması Türkiye’ye geliyor. Bir şey dünyada yoksa onun Türkiye’de yansımasını görmek, nevzuhur bir şey çıkarmak mümkün değil. Milli Görüş hareketini dünyadaki bu kaotik çatışmanın sonuçlarından biri olarak, belki milli ekonomilerin, belki üretimin bir atağı olarak Türkiye’ye yansıması şeklinde algılamak imkânımız var mı? Bunun dışında nasıl bir şey olabilir? Yani bunun evrensel bir karşılığı olması gerekmiyor mu?


    Zaten milli görüşü olmayan herhangi bir millet yoktur. Başkalarından ödünç alınacak görüşlerle, fikirlerle siyaset yapılamaz. Bu duvarlarımızı dünyadaki gelişmelere kapatalım demek değil. Tam tersine, Türkiye’de hakikaten milli görüşe sahip olmak demek, dünyadaki bütün gelişmeleri iyi takip ediyor olmak demektir. Bütün bunlara karşı sadece kendisi için değil, bütün insanlık için çözüm üretebilecek bir performans ortaya koymaktır. Bunu ortaya koymadığınız zaman ya işbirlikçilik yapacaksınız ya da zalimlerin eli kolu olacaksınız demektir.


    Özgürlük, adalet ve refah


    Şöyle bir şey de var. Türkiye’yi bir anda içine kapanmış bir Kuzey Kore haline de getirebilmek mümkün. Dünyada karşılığını nasıl bulacağız bunun, ben bunu sormak istiyorum. Numan Kurtulmuş’un da içinde yer aldığı Milli Görüş’ün dünyadaki karşılığı nedir?


    Bugünkü dünyaya hakim olan paradigma çerçevesinden bakarsak, tabii ki, hakim olan paradigmanın ‘ya bana uyacaksınız ya da yok olacaksınız’dan başka dünya milletlerine sunduğu bir teklif yoktur. Bunu sadece politik anlamda söylemiyorum. Bütün bu değerlerimize, rasyonel düşünceye, bireyselliğe, kâr maksimizasyonuna, dünyayı kendinizin mülkü olarak görme anlayışına uyacaksanız, o zaman size de bir parça var burada, değilse yok olacaksınız. Hakim paradigmaya karşı çıkmadan dünyada varlığınızı sürdürebilmek mümkün değildir. İnsanlık Âdem Aleyhisselam’dan itibaren üç şeyin peşinde koşuyor: özgürlük, adalet ve refah. Özgürlük, adalet ve refaha ulaşımı kendi siyasal anlayışınızın merkezine koyduğunuz andan itibaren de zaten mevcut paradigmayı külliyen karşınıza almış oluyorsunuz ve onu değiştirmeyi teklif ediyorsunuz. Kimin için? Amerika’nın, Belçika’nın, İngiltere’nin, Afrika’nın yoksulları için, mağdur ve mazlum bırakılmış herkes için.


    Finans-kapitalizmin krizleri önümüzdedir. Bu krizler petrol krizlerinden çok daha büyük etkiler oluşturursa, zaten batılı entelektüeller yeni bir çıkış yolu arıyorlar, onların önüne birçok çıkış yolları koyma imkânı vardır. Israrla ve inatla söylüyorum, batılı paradigmalar içinde kalınarak mevcut sorunların çözümü asla mümkün değildir. Mutlaka alternatif bir paradigmayı ortaya koymak lazımdır. Burada en şanslı olan da Türkiye’dir, çünkü Türkiye iki denizin birleştiği yerdir. Doğu ile batının, Müslüman coğrafyası ile Hıristiyan dünyasının, modern ile gelenekselin birleştiği yerdir. İnşallah yeni bir medeniyete çıkış da buradan olacaktır.


    “Nerede kalmıştık” diyeceğiz


    Yıllar evvel, 2001’de Ayşe Arman’a bir yenilikçi-gelenekçi kavgasının yaşanmayacağını söylüyorsunuz ve ekliyorsunuz: “Yakın bir zamanda bütün bu arkadaşlarımızla birlikte tabiri caizse ‘nerede kalmıştık?’ diyeceğiz.” AK Parti’nin önüne çıkarılan kapatma davası siyasetin içinde yer aldığınız kanadında yeni açılımları da beraberinde getirebilir mi?


    Ben o gün de, bugün de aynı kanaatteyim. Demin söylediğim dört temel unsur, Milli Görüş dediğimiz fikriyatın özeti, bunları benimseyen arkadaşlarımızın hepsi ile “evet, nerede kalmıştık diyeceğiz ve yolumuza devam edeceğiz”. Hayatının bir gününü dahi bu fikirler için harcamış olan herkes bu yolun tabii yolcusudur.


    Sayın Başbakan ile görüştük


    22 Temmuz seçimlerinden önce Sayın Başbakan sizi ısrarla partisine davet etti. Hatta ne kadar doğrudur bilemiyorum ama size belli bir kontenjan bile teklif ettiği söyleniyor. Siz de kendisinden düşünmek için süre istemişsiniz. Daha sonra da reddetmişsiniz. Sizin düşünmek için süre istemeniz bile Saadet Partisi’nde infiale yol açmış. Bunlar kulis bilgileri tabii. Sayın Başbakan ile böyle bir görüşme yaptınız mı, öncelikle bunu sormak istiyorum.


    Tabii, böyle bir görüşme oldu. Ama size ulaşan şeylerin bir kısmı hayali senaryolardır. Sayın Başbakan davet etti, biz de içinde bulunduğumuz fikri farklılıkları ifade ederek teşekkür ettik. Siyasi nezaket içinde bu görüşmeyi tamamladık. Ondan sonra spekülasyonlar yapıldı. Ben prensip olarak, kendi hakkımda çıkan şeylere kendi ağzımdan çıkmadığı, kendi elimle yapmadığım bir iş olduğu sürece asla cevap vermiyorum. Bunlar speküle edildi, ama geçti gitti. Böyle bir görüşme oldu, çok açık bir görüşme idi, kendisine teşekkür ettik.


    Bu görüşmede Sayın Başbakan ile bir Türkiye değerlendirmesinde bulunma imkânınız oldu mu?


    O günkü genel hava daha çok seçime yönelikti, Türkiye’nin içinde bulunduğu atmosfere yönelik değerlendirmeler geçti.


    Sonuçta kapatma davasını da düşünürsek, iki arkadaş birbirine “nerede kalmıştık” diyebilir mi? Böyle bir süreç içinde bunun olma ihtimali var mı?


    Ben siyasette kişilerden daha çok, o kişi ben olsam dahi, fikirlerin üzerinde konuşmanın daha doğru olduğu kanaatindeyim ve fikirlerin kalıcı olduğunu düşünüyorum. Hiç kuşkusuz siyaset kişilerle yapılan bir şey. Siyasal liderliklerin, siyasal öncülüklerin çok önemli olduğu da âşikârdır, ama sonuçta mühim olan sosyolojik olarak güçlü, kalıcı olan siyasal hareketleri oluşturmak. Bunları güçlendirmek için de kişilerin üzerinden değil, fikirlerin üzerinden hareket etmektir asıl olan. Ben buna gayret ederim. Ama sonuçta siyaset, tabii ki, kişilerle yapılıyor, toplum önüne çok güçlü siyasal liderlikleri koyabildiğiniz oranda da toplum söylediğiniz fikirlere daha fazla itibar ediyor.


    Hükümet ile ciddi fikir ayrılıklarım var


    AK Parti’ye katılmama fikrine o görüşmeden sonra nasıl ulaştınız?

    Bu kendi açımdan bir iç muhasebenin sonucuydu. Birçok fikirlerimden de bunu anlıyorsunuz, ipuçlarını görüyorsunuz. Hükümetin yaptığı icraatlarla ilgili çok ciddi fikir ayrılıklarımın olduğu ortadadır. Bu muhasebeyi yaptık tabii. O muhasebemiz Avrupa Birliği süreçleri, IMF, Büyük Ortadoğu Projesi ile ilgili. Somut olarak söylemek gerekirse, pek çok noktada fikri farklılıklarımızın olduğu açıktır.


    Sürekli mağdur üretmenin anlamı yok


    Sayın Başbakan’ın bu dava sürecinde geleceğini nasıl görüyorsunuz?


    Başta söylediğimi ifade edeyim. Bu dava inşallah en kısa zamanda olumlu anlamda sonuçlanır. Tayyip Bey siyasi yasaklı olarak seçime girdiği bir süreçte nihayetinde mazlum psikolojisi üzerinden çok ciddi oy almıştır. Allah rızası için, 22 Temmuz seçimlerinden geriye kalan bir tane slogan var mı? Bunlar çok kötü şeyler. Türkiye’de sürekli mağdur üretmenin bir anlamı yok ki.


    Ülkemizde devlet adamları, devlet temsilcileri dayak yiye yiye Türkiye’yi modernleştirdiler, siyasiler de dayak yiye yiye, yasaklana yasaklana daha ileriye gidiyorlar. Dolayısıyla bazı mahfillerde Sayın Başbakan ile ilgili şu yorum da yapılıyor: Bu Tayyip Bey için belki bir çıkış olacaktır. Belki bu süreç Tayyip Bey’i cumhurbaşkanlığına taşıyacaktır. Böyle bir imkân ve ihtimal görüyor musunuz? Yasak süresine baktığımızda cumhurbaşkanlığı seçimlerine denk geliyor aşağı yukarı.


    Bu spekülasyonların üzerinde durmaya gerek yok.


    Ama bunlar Türk siyasetinin yapısı, siyaseti bu yapıyor işte.


    Bırakın Tayyip Bey de diğer bütün siyasiler gibi şu ya da bu şekilde engellenmemiş, şu ya da bu biçimde önü açılmamış olarak siyasi yarışın içinde olsun. Doğrusu budur. Bu bir spekülasyondur tabii, oyu artsın için veya bir hayat öpücüğü olsun için yapıldı mı yapılmadı mı, onu yapanlara sorun. Eğer böyle bir süreçte böyle bir sonuç alınıyorsa yapanlar da bir kere daha kendilerini gözden geçirsinler.


    Yakın hedefler ve yüksek idealler…


    Biraz da kişisel siyasi hikayenizle ilgili konuşmak istiyorum. Kulislerde, eş-dost mahfillerinde hep şu söyleniyor, acaba Numan Bey niçin bekliyor, niçin bekletiliyor? Erbakan Hoca ne düşünüyor, Numan Bey ile ilgili kafasından ne geçiyor? Önümüzde birtakım örnekler var, mesela İlhan Kesici. Bunlar zamanında Türk siyasetinin lider adaylarıydı. Ama şu anda tamamı çok trajik biçimde silinip gittiler. Bu nekahet dönemi nedir, nasıl değerlendiriyorsunuz?


    Şimdi beni şahsım hakkında konuşturmayın. Allah şahittir, şimdiye kadar hiçbir lafımı tekzip eden bir cümle söylemedim ve hiçbir zaman da şahsım için, yakın hedefler uğruna siyaset yapmadım. İlk konuşmamdır, hatta 2000 yılındaki ilk kongre konuşması, Abdullah Bey ile Recai Bey’in aday olduğu kongrede şunu söyledim: ‘insanlar iki şey için siyaset yaparlar; yakın hedefler ve yüksek idealler’. Ben yüksek idealler uğruna siyaset yapmanın doğru olduğu kanaatindeyim. O şekilde siyaset yapmayı da siyasette olduğum sürece sürdüreceğim. Yüksek idealler nedir; yeniden büyük Türkiye’yi kurmaktır, yeni ve güçlü, âdil bir dünya sisteminin kurulmasına katkıda bulunmaktır. Medeniyetimizi yeniden yeryüzünün güçlü ve örnek medeniyeti haline getirme mücadelesidir. Bunun dışında bir siyasetin içinde niye olayım ki. Makamlar, mevkiler, paralar, rantlar, şöhret… bunlar gelip geçici şeyler. Bunun için siyaset yapmam.


    Ben Ali’nin yolundan gidiyorum


    Başından beri şunu söyledim, İslami gelenekte iki tür siyaset tarzı var. Bir Hazreti Ali gibi siyaset yapmak, bir de Yezit gibi siyaset yapma tarzı var. Ben kendime mümkün olduğu kadar Ali’nin yaptığı ilkeli siyaseti, kendi aleyhine olsa bile ilkelerden taviz vermeyen siyaseti örnek aldım. Yezit’in siyaseti ise saltanat üzerine, sulta üzerinedir. Kim kazandı? Baktığınız zaman dünyaya Ali kazandı şüphesiz. Üç Müslüman’dan birinin adı Ali’dir, birininki Hasan, birininki de Hüseyin. Kimse çocuğuna Yezit ismi koymuyor. Bu ilkelerle siyaset yapmayı sürdürmek lazım. Ama bu, Numan Kurtulmuş’un siyasete ilişkin bir iddiası yok demek değil. Hayır, tam tersine, eğer yeniden büyük Türkiye’yi kurabileceğiz, bu memleketi yeniden güçlü ve muktedir hale getireceğiz iddia ve iradesine sahip olmasaydım asla siyasetin içinde olmazdım.


    İddiam var diyorsunuz.


    Hiç şüphesiz. Biz bu memleketi yönetmeyeceksek, biz medeniyetimizin çıkışını yeniden sağlayacak katkıda bulunmayacaksak, yerkürede yeni ve âdil bir sistemin kurulması için mücadele etmeyeceksek, muktedir şekilde siyaset yapmanın kararlılığı içinde olmayacaksak niye bu işin takipçisi olalım? Aksi takdirde kendi köşemizde bu sözleri söylemeye devam ederdik.


    Mücadeleyi sürdürmekte kararlıyım


    Haziran’da adaysınız o zaman, o gözüküyor.


    Bunu bu kadar somut olarak söylemekten ziyade, biz Türkiye’yi yeniden büyük Türkiye yapmak mücadelesinde milletin önüne düşüp liderlik yapmaya adayız. Bu irade ve kararlılıkta kim varsa onun için söylüyorum. Tek başına kalsak bile bu mücadeleyi sürdürmekte kararlıyız.


    Siyaset kadrolarla yürütülüyor. Yeni bir kadro ile Türkiye’ye yeni bir soluk getirilmesi gerektiğini, Saadet Partisi’nin bu anlamda kadrolarını yenileştirmesi gerektiğini düşünüyor musunuz, bu konuda hazırlığınız var mı?


    Hiç kuşkusuz. Her halükârda, bu zor şartlarda Saadet Partisi’nin içinde kalmış bütün arkadaşlarım son derece değerli insanlardır. Hepsi zoru tercih ederek burada kalmış insanlardır. Ayrı ayrı hepsini tebrik etmek lazım.


    Şimdi Saadet Partisi, daha doğrusu Milli Görüş’ün bu anlamda önündeki problem toplumun yeniden Milli Görüş ile bütünleştirilmesidir. Bunun için de sözün sadece doğru olması önemli değil, dört tane doğrunun bir araya gelmesi önemlidir: Sözün doğru olması, doğru bir üslupla söylenmesi, doğru bir zamanda söylenmesi ve doğru adamlar tarafından söylenmesi. Bu dört doğruyu bir araya getirdikten sonra adı ne olursa olsun, Saadet Partisi bugün var, yarın yok, ama Milli Görüş siyasetinin önü açıktır. Sözü doğru söylüyoruz. Bu sözün milletimiz tarafından anlaşılması lazım. Biz daha 3 Kasım seçimlerinden itibaren söylüyoruz, bu memleketin çok büyük bir kısmı bizimle birlikte siyaset yapabilecek potansiyele sahiptir. Yeri gelmişken şu hatıramı da anlatayım. Siyasi hayatımın en anlamlı hatıralarından birisidir. Amerika Irak’ı işgal etmiş. İstanbul’da solun düzenlediği bir panel vardı, ben de konuşmacı olarak oradaydım. Salon büyük oranda sol kitle tarafından doldurulmuştu. Beş-on arkadaşımızla gittik. Soru-cevap faslında birisi: “Sayın başkan, güzel konuşuyorsunuz, bu kadar antiemperyalist laflar ediyorsunuz, bunların hepsine katılıyoruz. Ama biz bu kadar çok gösteri yapıyoruz, paneller düzenliyoruz, nerede sizin Müslümanlar?” dedi. Döndüm panele katılan o sol partilerin, derneklerin liderlerini göstererek, salondakileri göstererek: “Arkadaş, sen Müslümanları nerede arıyorsun? Bak bizim Müslümanlar salonda. Hepsi geldiler, burada sabahtan beri konuşuyoruz” dedim. Salonda beş-on saniyelik buz gibi bir sessizlik oldu, sonunda candan bir alkış geldi. Alkışlasınlar diye değil, ama insanlara kendi değerlerini hatırlatmak durumundayız. Kendisini en uzak hisseden insanların bile bizimle mutlaka bir ortak noktası, bir ara kesiti vardır. Ayrıştıran, farklılaştıran bir üslupla değil, birleştiren, bütünleştiren bir üslupla görüşlerimizi, doğru sözümüzü söylemeyi başarabilirsek toplumda Milli Görüş’ün yalnızlaşmasının önüne geçmiş olacağız, Milli Görüş’ü toplumla uzlaştırmış ve buluşturmuş olacağız.


    Siyaset sonuçta fırsat gerektiriyor. Bu fırsatı insanların size vermesi gerekiyor. Nasiptir veya değildir. Diyelim ki siz bu fırsatı yakaladınız, ne yapacağınız belli. Simgesel konuşmayı da bırakarak şöyle söyleyeyim, önümüzdeki Saadet Partisi kongresinde aday oldunuz ve genel başkan olamadınız diyelim. Bu durumda ‘Milli Görüş hareketinin önü açıktır’ derken bir partileşmeye gitmeyi mi kastediyorsunuz? Yani Numan Kurtulmuş Türkiye için sözü olan bir insandır ve bu sözünü kati surette söyleyecektir iddiasına sahip misiniz, değil misiniz?


    Yine Numan Kurtulmuş hakkında konuşuyoruz. Ama şunu söyleyeyim, dalga geçmiyoruz, spor olsun diye bu görüşleri söylemiyoruz, gençlik heyecanı içinde değiliz, bir iddia ve iradenin temsilcileri ve takipçileriyiz. Bu can bende olduğu, bu fikir bende olduğu müddetçe, bu fikirlerin bu toplumda gerçekleşmesi için elimizdeki bütün imkânları kullanacağız. Sağlığımız elverdiği müddetçe bu mücadeleyi yapacağız. Bunu yaparken de bütün milletimizi toparlayacak, milletimizin ara kesitlerini bulacak, toplumun önüne bir siyasal önderliği koyacak perspektifle bu çalışmaların yapılması gerektiği kanaatindeyim.
    hayat;iman ve cihattır. Bu iki değer ve dinanizme, kim sahip olursa, zaferi onlar kazanacaktır.

  15. #15
    _ALBAY_ SİTE BAŞKANI Tevfik YAZICILAR kullanıcısının Görüntü Resmi
    Giriş
    Thu May 2006
    Konum
    İstanbul
    İletiler
    8,442
    Blogdaki Konular
    5
    Numan Kurtulmuş, Boyut Haber’e konuştu

    Boyut Haber Türkiye’nin önemli aydınlarından ve Saadet Partisi Genel Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Numan Kurtulmuş ile derinlikli bir söyleşi yaptı. Boyut Haber’den Necip Fazıl Kurt ve Ali Öztürk güncel siyasetten Büyük Ortadoğu Projesine, Başbakan Erdoğan ile gerçekleştirdikleri görüşmeden gelecek siyasi planlarına kadar pek çok başlığı konuştu.
    Boyut Haber: Siz Türkiye’nin önde gelen aydınlarından ve siyasetçilerindensiniz. Her iki şapkanızla da cevap vermenizi istesek, Türkiye şu an nerededir?
    Prof. Dr. Numan Kurtulmuş: Şimdi tabii önce bir medeniyet olarak Türkiye nerede, sorusunu sormak lazımdır. Türkiye esas itibariyle uzunca bir süredir, yani en az 200 yıldır, kendisini Batı uygarlığının karşısında mağlup hissediyor. Aydınları, siyasetçileri, entelektüelleri ve diğer bazı kesimleri yenilmişlik psikolojisi içindedirler. Maalesef bu psikolojinin de etkisiyle çözümü Batıya entegre olmak olarak algılıyor. Bu anlamda kendi medeniyet değerlerini, kendi geçmişini, kendi kültürel imkanlarıyla, öykündüğü Batının kültürel kodları arasında bocalayıp durdu. Bu anlamda eski tabirle “beynel kıbleteyn” bir özellik taşıyor.
    Boyut Haber: Bir zamanların o ünlü “Doğu-Batı Sorunsalı” bir anlamda..
    Prof. Dr. Numan Kurtulmuş: Evet öyle bir şey içinde bocalayıp duruyor. Tam bu bocalama süreçleri devam ederken karşımıza yeni bir durum daha çıkmış görünüyor. O da, özellikle 1990’lardan sonraki “Yeni Dünya” düzeni tezleri ve bu tezlerden kaynaklanan uygulamalar. Bakıldığında, Batı uygarlığının 200 yıllık modern değerleri üzerine oluşmuş olan dünya, kimsenin beklediği, umduğu gibi bir şekilde çıkmıyor karşımıza. Dünya da belki en belirgin gelir dağılımı adaletsizliklerinin olduğu , en büyük zengin-yoksul ayırımlarının olduğu , savaşların alabildiğince arttığı, soykırımların, katliamların, dinsel çatışmaların yaşandığı bir zaman dilimi bu süreç.
    Herkesi tehdit eden bir küresel ısınma ve dünyanın çölleşmesi problemleriyle karşı karşıya kalıyoruz. Toplumlar zenginliklerine rağmen içten içe çözülüyor. Aile değerleri çözülüyor ve toplumların kendi iç dayanışmaları ortadan kalkıyor. Sonuçta öyle bir dünya ki ortadaki, değerleriyle ve 200 yıldır dünyaya hâkim olan düzeniyle insanlara vaad ettiği gibi özgürlüğü, adaleti ve refahı sağlayabilmiş değil.
    Boyut Haber: Cenneti yeryüzüne indirme vaadinde bulunmaktaydı oysa Batı uygarlığı…
    Prof. Dr. Numan Kurtulmuş: Ama hiç de böyle olmadığı ortaya çıkıyor. Her uygarlığın bir altın çağı vardır. Bugün için modern Batı uygarlığının altın çağını yaşadığı söylenebilir. Fakat bu altın çağda, özellikle 1990’dan, yani Yeni Dünya düzeni denilen tasarının hayata geçirilmesinden, Doğu blokunun çözülmesinden sonra durum iyice vahim bir hal aldı. Artık tek uygarlığa endeksli var. Ve bu uygarlığın liderliğini de ABD üstlenmiş durumda.
    Özellikle bu son 16 yıllık performansına baktığımız zaman dünya sistemi tam bir felakettir. Katlanılmaz bir şekilde çifte standartların hüküm sürdüğü bir dönemdeyiz. Ve burada bütün dünyada artık küresel anlamda yeni bir takım değerlerin ortaya çıkması söz konusu. Az önce de ifade ettiğim gibi ve aslında bunlar bütün insanların peşinden koştuğu ortak değerlerdir. Özgürlüğün herkes için sağlanması adaletin herkes için kurulması en azından bütün insanlar için mümkün olan bir şekilde.
    Şimdi bu anlamda modern Batı uygarlığının bu sorunları çözebilme imkanı artık kalmamıştır. Dolayısıyla bu küresel anlamda çözüm olabilecek, bu gereksinimlere cevap verebilecek yeni bir medeniyete, yeni bir paradigmaya ve yeni bir tasavvura ihtiyaç vardır. Bu anlamda baktığımız zaman, özellikle Türkiye’yi bu bölgenin amiral gemisi olarak, doğu batı arasındaki bu gerilimler azaltabilecek dünyadaki bu medeniyet çelişkilerini ortaya koyabilecek bir ülke olarak görebiliriz. Bu bağlamda, Türkiye’nin aydınlarına siyasetçilerine büyük sorumluluklar düşüyor. Ben bu küresel anlamda alternatif olma potansiyeline sahip en önemli ülkelerin başında Türkiye’nin geldiğine inanıyorum.
    Boyut Haber: Orta Doğu’ya yönelik Amerikan saldırısı ortada. Burada sizin de belirttiğiniz gibi Türkiye’nin, düğümü çözecek ülkelerden birisi sayılıyor. “Türkiye, dünyadaki herhangi bir ülke değildir” deniliyor. Bakıldığında bu bir imkandır. Bu imkanı kullanmak için Türkiye ne yapmalı?
    Prof. Dr. Numan Kurtulmuş: Şimdi buradaki esas nokta, az önce de ifade ettiğim gibi bir yenilgi psikolojisinin etkisinde olunması. “Yapacak bir şey yok” diye düşünüyor bu psikolojinin etkisi altındakiler. Dolayısıyla öncelikli olarak, hem aydınların hem siyasetçilerin “Evet biz bunu yapabiliriz.” Demelerinin zorunlu olduğunu düşünüyorum. Bu özgüvene sahip olmamız lazım. Kültür, jeo-strateji, ne derseniz deyin dünyanın bütün ciddi avantajları hep Türkiye’nin lehinedir. Örnek olarak söyleyeyim; Saray-Bosna’da Ayvaz Dede şenliklerinde oradaki insanlar –Boşnaklar- Türkiye’nin bayrağını açarak bu şenliklere katılıyorlar. Açe’de de durum benzer. İnsanlar orada yerel bayraklarını -ki ay yıldızdan oluşur- sallayarak karşılıyorlar bizi. Başka hiçbir ülkenin bu kadar kültürel nüfuzu yoktur. Bu kadar önemli bir stratejik gücü yoktur. Ki bunun farkında olmamız lazım. Az önce ilk sorunuza cevap verirken geldi hatırıma. Bazen bize Türkiye’nin nereye dönmesi gerektiğini soruyorlar: Doğuya mı dönsün, Batıya mı? Bizim verdiğimiz cevap şudur: Türkiye’nin kendisine dönmesi lazımdır. Türkiye’nin temel sıkıntısı kendisine dönemiyor olmasıdır. Kendisine dönmesi lazımdır derken kapılarını kapatıp dünyadan irtibatını kopartsın demek istemiyorum. Türkiye kendisine döndüğü zaman o geçmiş birikimi bulacaktır Orada Batı kültürü var. Orada Doğu kültürü var. Türkiye’nin problemi buraya dönmektir. Türkiye gücünün farkına varırsa sorunları çözecek iradeye de sahip olacaktır diye düşünüyorum. Bir de şeyi hatırlamakta fayda var diye düşünüyorum. Mesela 1 Mart tezkeresi öncesinde “Türkiye ne yapabilir ki?” diyorlardı. Oysa bakıyoruz bugün, bu kadar büyük gücüne rağmen, kırk bin kişilik savaş gemileri olmasına rağmen ABD, 4 yıla yakın bir süredir Irak’ta istediği sonucu elde edip oradan çıkamıyor. Bunun çok önemli nedenlerinden birisi, Türkiye’nin kendi topraklarını Amerika’ya kullandırmamış olmasıdır. Her ne kadar o tezkereye rağmen, işte bir takım hava ikmalleri bir takım lojistik destekler, Türkiye tarafından sağlanmış ise de ABD’nin istediği izin verilmemiştir.
    Prof. Dr. Numan Kurtulmuş: Batı petrol krizinden bu yana stratejik olarak Doğu’da yeni dönemde öneme sahip İslam coğrafyalarına gözünü dikmiş vaziyette. Ve bu andan itibaren de Türkiye önlerinde parlayan bir yıldız konumunda. Mesela Çin Halk Cumhuriyeti de Batılı müttefikler tarafıından değerlendiriliyor ve dikkatle izleniyor. Şimdi bu anlamda özellikle İslam coğrafyası hem küresel iddialar bakımından hem de bölgenin sıcak şartları dolayısıyla tüm dünya tarafından yeni bir hedef olarak görülüyor. Özellikle neo-conların İslam dünyasının önemli kritik bölgelerinde yeni dünya düzenine alternatif bir medeniyet projesi doğmaması için bu bölgeleri baskı altında tutmak gerektiğine inanıyor. Ne zamandan beri? 1970’ten beri. Ve dikkat ederseniz İslam dünyasından 1970’lerden beri yaşanan hadiseler hep bu tezi doğrular niteliktedir. Ve Türkiye bu projenin eş başkanlığını yürütmektedir. Bu maalesef tam bir teslimiyettir. Ancak Türkiye kendisini bölmeye matuf bir projenin eş başkanlığını asla yapamaz ve yapmamalıdır. Örneğin sayın Dışişleri bakanı Kudüs’ün tapuları bizde diyor. Kudüs’ün, Kerkük’ün, Musul’un tapuları sizdeyse eğer, o halde gerçekten sizdeymiş gibi hareket edin. Türkiye bunu yapamadı. Sebebi de genel anlamda BOP’a uygun hareket etmeleridir. Şu yakın dönemin en önemli dış politika hatasıdır.
    Boyut Haber: Peki BOP’u boşa çıkarmak mümkün müdür?
    Prof. Dr. Numan Kurtulmuş: Biz BOP’u boşa çıkarabilecek potansiyele sahibiz. Örneğin son altı yedi yıldır mesela İKÖ ile ilgili olarak gazetelerde haberlere hiç rastlamıyoruz. Halbuki genel sekreteri sayın Ekmeleddin İhsanoğlu. Balkan konferansı D-8ler KEİ ile ilgili bir şeyler görüyor muyuz? AB’nin genişleme politikalarıyla ilgili alternatif tezlerimizi okuyor muyuz? İddia ediyorum Türkiye birçok ülkeden daha fazla dış politika alternatifine sahip bir ülkedir.
    1 Mart tezkeresine bakın. Dünya yeniden Türkiye’nin büyük bir ülke olduğunu fark etti. Eğer elinizde alternatif dış politika kartları varsa ve siz bu kartları kullanmıyorsanız bu kartlar elinizi yakar. Türkiye son zamanlarda kendisini maalesef ABD ve AB’nin bölge politikalarına mahkum etmektedir. Türkiye hep edilgen konumdadır. Gelinen noktada, şahsiyetli, aktif ve çok taraflı bir dış politika yürütmek zorundayız. Türkiye, tarihi mirası dolayısıyla bölge ülkeleri için en güvenilir ülkedir. Ancak problem, Türkiye’nin ABD’nin şer cephesinde bulunduğuna ilişkin izlenimdir. Biz tüm bölge ülkeleriyle dost olabiliriz. Yine dünyayı ve bölgemizi Amerikancı bir yaklaşımla tanımlarsak, bu bizim açımızdan en büyük hata ve kayıp olur. Biz kendi dostlarımızı ve düşmanlarımızı kendimiz tayin edecek güçte büyük bir ülkeyiz.
    Boyut Haber: Bu çizdiğiniz manzaraya bakarak şunu sormak istiyorum, Türkiye neden bu oyundan çıkamıyor ve bunda mevcut hükümet olarak AKP’nin payı var mı? AKP’nin sorumluluğu olup olmadığını sormamın sebebi, AKP’nin de belli dönemlerde veya daha alt düzey propagandalarında bu sözlere benzer söylemlere başvurması..
    Prof. Dr. Numan Kurtulmuş: Tabi ki tüm bu olanlardan AKP sorumludur. Ancak bilinmelidir ki, bu noktaya bir günde gelinmedi. Bunu da tespit etmek lazım. Buraya gelişimizin birkaç temel sebebi var. Birincisi yönelim problemimiz ve yenilmişlik psikolojisi ile Batılıların bizi gördüğü şekilde kendimizi tanımlamamızdır. Bu bir medeniyet tasavvuru eksikliğidir. AB bizim için bir medeniyet projesi olmadığı gibi hiçbir Avrupa ülkesi için de bir medeniyet projesi değildir aslında. AB ancak bir standartlar manzumesidir. Durum ABD için de benzerdir. ABD güçlüdür, o halde ona boyun eğelim denilmesi affedilemez bir hatadır.
    Boyut Haber: Ancak bir durumu da belirtmek istiyorum. Bugün AB sürecine veya ABD ile ilişkilere mesafeli ve temkinli yaklaşılması gerektiğini söyleyenlere karşı, “Türkiye’yi yalnızlaştırmak isteyen kimseler” olarak bakma eğiliminde bir kesim var. Fakat anladığım kadarıyla siz, belli öncelikleri yok saymamak koşuluyla ABD ve AB ile ilişkiye hayır demiyorsunuz.
    Prof. Dr. Numan Kurtulmuş: doğru olan yol budur. Hatta daha geniş dış politika imkanlarını kullanmalıyız. Türkiye dış politikasını ABD ve AB konseptine hapsetmemelidir. Bizim Avrupa ülkeleriyle birebir ilişkilerimiz elbette olacaktır. Bundan daha tabii bir durum yoktur. Bugün Avrupa’da toplamları bir Avrupa ülkesi kadar olan büyük bir Türk nüfûs yaşamaktadır. Biz coğrafya olarak zâten Avrupalıyız. Ancak medeniyet tasavvuru olarak bambaşka bir yerde durmaktayız.
    Üstelik AB süreci dolayısıyla yoğun olarak gündeme gelen bir diğer sorun da sözde Ermeni Soykırımı ile ilgili bahistir. AB ülkeleri sözde soykırım iddiası üzerinden Türkiye’yi hırpalamaktadır. Buna müsaade edemeyiz. Yine bir diğer önemli husus da Rusya ile olan ilişkilerimizdir. Türkiye hiçbir ilişkisini, AB sürecine bağlanarak ihmal etme konumunda olamaz. Bu bağlamda, Türkiye’nin Rusya ile olan ilişkilerini geliştirmesi zorunludur.
    Boyut Haber: İsterseniz biraz da iç siyasete ilişkin konuşalım. Bir süredir Türkiye siyasal anlamda belli gerginlikleri yaşıyor. Ve Türkiye gittikçe içine kapanıyor. Bu gerginliğin Cumhurbaşkanlığı seçimine yönelik olduğu da söylenmekte. Siz nasıl okuyorsunuz süreci? Türkiye’nin siyasal yapısı bağlamında neler söyleyebilirsiniz?
    Prof. Dr. Numan Kurtulmuş: Türkiye’de geçerli olan sistem için bürokratik oligarşi tanımı yapabiliriz. Bu durum, 1961 Anayasasıyla ortaya çıkmış bir durumdur. Anayasal kurumlar milletin denetiminde değildir. Hukuk, eğitim ve millî güvenlik gibi stratejik alanlarda üst kurullar hâkimdir. Bizim en baştan beri söylediğimiz, bu kurumların, demokratik süreçler işletilerek halka hesap verir konuma getirilmeleridir.
    Bu yapıyı bilen bir hükûmetin bu işleyişi tersine çevirmesi gerekirdi. Millet bu hükûmeti seçerken 3 şey söyledi:
    1) Ekonomik pastadan bana düşen payı artır
    2) Özgürlük alanlarını genişler
    3) Bürokratik oligarşiyi millet lehine değiştir
    Ancak ne yazık ki, AKP bunların hiçbirisini gerçekleştirememiştir. Ben hükûmetin bu mesajları anlayamadığını düşünüyorum. Anlayamamış olmalılar ki, İhsan Doğramacı gibi bir isme, Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün hazır bulunduğu bir törenle Meclis Başkanı Bülent Arınç “TBMM Onur Ödülü” verdi. Bu anlaşılmaz bir şeydir. Hem YÖK’ten şikayet edeceksin, hem de YÖK’ü tesis eden bir isme bu ödülü vereceksin.
    Bu iktidar maalesef sağcı refleksler vermektedir. Bu ödül, bu refleksin en güzel örneğidir. Zamanında Doğramacı bazı muhafazakar ve sağ eğilimli rektörlerin atamasını yaptığı için, bazı AKP mensupları kendilerini YÖK safında görmektedir. Halbuki iktidarın yapması gereken, üniversiteleri mâlî ve bilimsel bakımdan özerk hâle getirmektir.
    Boyut Haber: Yâni siz YÖK kanununda alelusül değişikliklerden ziyâde, mâlî ve bilimsel bakımdan özerk bir üniversite yapısı kurmayı vaad ediyorsunuz..
    Prof. Dr. Numan Kurtulmuş: Evet kesinlikle. Zâten olması gereken de budur.
    Boyut Haber: Peki Cumhurbaşkanlığı seçimine dönecek olursak..
    Prof. Dr. Numan Kurtulmuş: görülmektedir ki, Türkiye’nin siyasal elitleri cumhurbaşkanını halka seçtirmek istemiyorlar. AKP ise bir anayasa değişikliği ile bunu aşmaya çalıştı. Ancak bu kadar dar bir vakitte olmamalıydı bu değişiklik. Bir yıl öncesinden bu değişikliğin hazırlıkları yapılmalıydı. Bakın, sayın Abdullah Gül ile Sayın Sezer’in aday gösterilmeleri süreci arasında hiçbir fark yok. İsimlerin son anda ilan edilmesi bakımından hiçbir fark bulunmamaktadır.
    Artık bir seçime gitmekteyiz. Ancak daha önce de ifade ettiğimiz gibi, millet seçimi değil cumhurbaşkanlığı meselesini konuşmaktadır hâlâ. Süreci göz önüne getirdiğimiz zaman şunu sormak lâzım: Allah aşkına, millet bu cumhurbaşkanlığı seçiminin ve tüm tartışmaların neresinde? Durum tam bir parlamento içi elitler savaşı olarak cereyan ediyor. Tabi ki burada bir önemli nokta daha var. Bazıları halk seçmesin, milletvekilleri seçsin diyor. Peki milletvekillerini halk mı seçiyor gerçekten? İşte bu nokta, siyasal sistemimizin ciddi sorunlarından birisi olarak durmaktadır. Bakın listeler açıklandı. Halk mı belirledi bu listeleri? Millet adını hiç duymadığı insanları karşısında buluyor. Büyük siyasetler, milleti paydaş haline getirme iddiasında olmalıdır. Halk siyasetin karar mercii haline gelmelidir.
    Boyut Haber: Sormadan geçemeyiz. E-muhtıraya bakışınız?
    Prof. Dr. Numan Kurtulmuş: Siyaset ve demokrasimizde sıkıntılar var. Parlamentonun onurunu korumak her aydının ve siyasetçinin namus borcudur. Parlamento içindeki partiler bunu yapmasala bile, bizim bunu yapmamız gerekir. En kötü parlamenter sistem, en iyi diktatörlükten evladır. Gerçi yayımlanan bu bildir tam bir muhtıra niteliliği taşımamaktadır. Fakat biz, kaynağını milletten almayan her türlü girişimin karşısındayız.
    Boyut Haber: Peki ya muhtıra sonrasında Millî Gazete’nin tavrı? Yani muhtırayı görmedi yönünde eleştiriler yöneltildi Millî Gazete’ye.
    Prof. Dr. Numan Kurtulmuş: Kendi takdirleridir.
    Boyut Haber: Peki hedefi neydi bu muhtıranın sizce?
    Prof. Dr. Numan Kurtulmuş: Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecine yönelik mesajlar var orada. Elbette belirtmeliyiz ki, sürecin bu noktaya gelmesinde hükûmetin de kusurları var. Mâdem cumhurbaşkanını parlamentoya seçtireceksin, o halde neden ana muhalefet partisine kapıları kapatıyorsun? Hükûmetin bu tavrını siyasî etik bakımındandan uygun bulmuyorum. Ne yazık ki bu süreçte hükumet pek çok yanlış yapmıştır. CHP de hükûmeti kışkırtmıştır. Hükûmetin yaptığı en doğru iş, seçim kararını almasıdır.
    Boyut Haber: Ya son dönemde gerçekleştirilen Cumhuriye Mitingleri?
    Prof. Dr. Numan Kurtulmuş: Türkiye’de insanları din üzerinden ayrıştırmak büyük hatadır. Erzurum’da bayrakla toplananla İzmir’de bayrak ile toplanan birbirine düşman gösterilemez. Laik-antilaik gibi bir kutuplaşmayı körüklemek fevkalade yanlıştır. Burası Türkiye. Türkiye kısır kalıplara hapsedilemez. Halk bu kalıpların dışındadır. Burası ABD değildir. Türkiye’de halk her yerde siyaset konuşur.
    Boyut Haber: İşte tam bu noktada sormak istiyoruz: Peki Başbakan Tayyip Erdoğan ile Prof. Dr. Numan Kurtulmuş, Başbakanlıkta neler konuştular?
    Prof. Dr. Numan Kurtulmuş: Böyle bir talep vâki oldu.
    Boyut Haber: Yani görüşmeyi talep eden Tayyip Erdoğan oldu?
    Prof. Dr. Numan Kurtulmuş: Evet, talep sayın Başbakan’dan geldi. Biz Türkiye’de siyaset yapıyoruz. Siyasetin içinde, fikri ve duruşu olan herkesle her platformda görüşürüz. Bu görüşme, basına yansıtıldığı gibi gizli kapaklı bir görüşme de değildi üstelik. Sayın Başbakanla memleket meselelerini görüştük. Fikirlerimizi aktardık karşılıklı olarak. Sayın Başbakan bizim kendisine yardımcı olmamızı istedi.
    Boyut Haber: Fakat bu yardım teknik bir yardım değil herhalde. Tayyip Bey, yardım derken sizin AKP saflarında siyaset yapmanızı istiyor yani. Teklif ettiği budur değil mi?
    Prof. Dr. Numan Kurtulmuş: Evet. Biz de, siyasî nezâket içerisinde bu öneriye sıcak bakmadığımızı ifade ettik.
    Boyut Haber: Peki Tayyip Erdoğan’ın sizi Abdüllatif Şener’in yerine düşündüğü şeklinde yapılan yorumlara ne diyorsunuz?
    Prof. Dr. Numan Kurtulmuş: Bunlar tamamen spekülasyon. Başka bir şahısla böylesi bir kıyaslamaya konu olmayı doğru bulmuyorum. Biz şu anda, Yeniden Büyük Türkiye için, adil ve müreffeh bir dünya kurulması amacıyla mücadele ediyoruz.
    Boyut Haber: Yine bir başka merak edilen konuyu sormak istiyoruz size. Adınız Saadet Partisi Genel Başkanlığı için geçiyor sürekli. Fakat siz geçen kongrede aday olmadınız. Neden böyle bir tercihte bulundunuz?
    Prof. Dr. Numan Kurtulmuş: Biz bu dünyaya birleştirmek için geldik. Bölmek, parçalamak, küçültmek, ufaltmak bizim işimiz değil. Biz Millî Görüş hareketinin bütün geçmişine sahip çıkarak ve geleceğini kucaklayarak ilerlemek istiyoruz. Biz siyasetimizi kişiler ve isimler üzerinden değil, yüksek idealler için yapıyoruz. Bu millet büyük bir millet. Mücadelemiz, bu milleti yeniden büyük bir millet olarak sahneye çıkarmaktır.
    Bizim siyasetimiz, Hz. Mevlana’nın pergel örneğini andırır. Bir ayağımız kendi değerlerimizde sabitken, diğer ayağıyla da memleketi dolaşan, bir yandan da milleti kucaklayan bir anlayışımız var bizim. Eğer pergelin sabit ayağını kaydırırsanız çok oy alırsınız, ancak ortaya kıymetsiz bir tablo çıkar. Fakat diğer ayağı ihmal ederseniz, bu sefer de milleti kucaklayacak siyasetleri geliştiremezsiniz. Oysa Millî Görüş bir fikir kulübü gibi işleyemez. Millî Görüş, eskiden beri devam ettirdiğimiz bir alışkanlık olamaz. Millî Görüş atılımcı ve kucaklayıcı bir harekettir, öyle olmalıdır. Bu hareket Türkiye’nin çekim merkezi olmak zorundadır. Bizim mücadelemiz budur. Son kongrede de ifade ettiğim gibi, yaptığımız kongre, Millî Görüş’ün yeniden inşasının başlangıcıdır. Bu uğurda da çalışmalarımızı sürdürüyoruz.
    Boyut Haber: Güncel bir konu da AKP listelerindeki tasfiyeler. Bu konuyu nasıl değerlendiriyorsunuz?
    Prof. Dr. Numan Kurtulmuş: Bu başka bir partinin iç meselesi. Girmeyi doğru bulmuyorum. Ancak şu kadarını da söylemeden geçemeyeceğim, büyük siyasi tecrübeleri olan bu arkadaşlarımızın büyük Türkiye ideali için çalışmalarını arzu ederim. Siyaseten kaybedilmiş değerler olmalarını asla istemem. Çünkü bir kısmı hala hayatlarının en verimli dönemlerindeler.
    Boyut Haber: Bir diğer soru da şahsınıza yönelik bazı eleştirilerle ilgili. Geçtiğimiz hafta Mehmet Bekaroğlu sizinle ilgili bazı eleştirel değerlendirmelerde bulunmuştu. Bu eleştirileri okuyabildiniz mi Boyut Haber’den?
    Prof. Dr. Numan Kurtulmuş: Evet takip ettim. Tabiî ki bu eleştiriler sayın Bekaroğlu’nun kendi takdirleridir. Onun zaviyesinden öyle görünüyorsa, söyleyecek bir şey yok. Bekaroğlu, birlikte çalıştığımız, hislerinde samimi olan ve bunları açıkça ifade eden bir arkadaşımız. Dolayısıyla sayın Bekaroğlu böyle düşünüyorsa neden böyle düşünüyor, diyemeyiz. Kendi takdirleridir.
    Boyut Haber: Peki son bir soru. Peki siz, Türkiye’de siyasetin önemli ve yapacakları merakla beklenen bir ismi olarak, “Türkiye’yi yöneteceğim. Bu ülkeyi yönetme iddia ve iradesine sahibim.” diyor musunuz? Bunu ilan eder misiniz sizi takip edenlere?
    Prof. Dr. Numan Kurtulmuş: Evet, elbette. Zaten siyaseti iddia ve irade ile yapmayan kişi siyaset yapmamalıdır. Biz yakın hedefler için değil, yüksek idealler için siyaset yapıyoruz. Ve elbette, bu yüksek ideallerin gerçekleşmesi için Türkiye’yi yönetmeye talibiz.
    BOYUT HABER

    Bu yazının yayınlanma tarihi: Haziran 11, 2007 7:22 am ve kategorisi: Saadet Partisi, Siyasi Haber, Siyasi Partiler, Siyasi Yorum.
    http://netsiyaset.wordpress.com/2007...abere-konustu/
    Gün gelecek bütün dünya Hocama selam duracak!

  16. #16
    _ALBAY_ SİTE BAŞKANI Tevfik YAZICILAR kullanıcısının Görüntü Resmi
    Giriş
    Thu May 2006
    Konum
    İstanbul
    İletiler
    8,442
    Blogdaki Konular
    5
    Numan Kurtulmuş'tan AKP yorumları

    Saadet Partisi Genel Başkan Yardımcısı Numan Kurtulmuş, AKP ile ilgili çarpıcı değerlendirmelerde bulundu. İşte, Kurtulmuş'un çarpıcı tespitleri:
    'AKP merkezi inşa edemedi. Bunu söylemek ağır ama AKP iktidarı neredeyse, YÖK Başkanı tarafından terbiye edildi'
    Kapatılan RP Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ın gözdesi ve Saadet Partisi Genel Başkan Yardımcısı Numan Kurtulmuş, VATAN’a AKP’yi değerlendirdi.
    Başbakan Erdoğan’ın adaylık teklifi götürdüğü Kurtulmuş, “AKP’ye hayır dememin iç dünyamda doğru olduğunu biliyorum” diyor. Kurtulmuş, sorularımızı şöyle yanıtladı:
    Tayyip Erdoğan’dan adaylık teklifi aldınız. Erdoğan’la bir görüşme yaptığınız ama AKP’ye gitmediniz, ne oldu?
    Başbakan’ın daveti üzerine görüştük. Bir partinin genel başkan yardımcısıyım. Başbakan, “Bizim yardıma ihtiyacımız var, bizimle birlikte ol. Türkiye’nin bugünkü şartlarında yardımınıza ihtiyacamız var” dedi. Ben de teşekkür ettim, teklifi kabul etmedim.
    Ancak AKP Genel Merkezi’ne gitmeniz biraz kafaları karıştırdı. Genel merkeze gitmeden de ’Hayır’ diyebilirdiniz...
    Nezaket çerçevesinde ’Hayır’ dedim. Kafam hiç karışmadı. Siyasal meseleleri de konuştuk. İç dünyamda bu kararın doğru olduğunu biliyordum. Sonraki tepkilerden de kararın ne kadar doğru olduğunu anladım.
    Cumhurbaşkanlığı seçim süreci nasıldı size göre? Abdullah Gül haksızlığa uğradı mı?
    Cumhurbaşkanlığı seçim sürecinde en kazançlı çıkan CHP olmuştur. Bu süreçte CHP ne kadar gererse gersin, iktidar CHP’yle de görüşmeliydi. Halkta, AKP Hükümeti’ne karşı beklentilerimizi yapamadı düşüncesi var. Elim kırıldaysı da oy vermeseydim demiyorlar ama hayal kırıklığı var. AKP 1.5 -2 yıl önceden gerekli Anayasa değişikliğini yaparak işi buraya getirmeyebilirdi. Ve sandığı halkın önüne getirecek fırsatı bulurdu.
    Peki şimdi yapılan Anayasal değişiklik gerçekçi değil mi?
    Kaosu çözmek için yapılmak istenen bir değişiklik. Şimdi halk Cumhurbaşkanını seçerse sadece kaos çözülür. Mesele “hanımı başörtülü olan mı, olmayan mı? 367 mi, 184 mü?” tartışmaları değildi ki. Bunların tamamı topu taca atmaktı. Yani kimse kalkıp da “Cumhurbaşkanı’nın kendisini seçiyoruz, eşini seçmiyoruz” demedi. Tabii ki Anayasa’da belirtilen özellikler var. Bunlar hukuki olarak seçmek için yeterli şartlardır.
    AKP merkezin partisi oldu mu ?
    AKP merkezi inşaa edemedi. Mesela YÖK’le olan ilişkilerine bakın. Ben de üniversite içinden gelen biriyim. Üniversitede sağcı, solcu, liberal herkes hem YÖK’e karşıydı, hem de YÖK’ün yönetimine karşıydı. Millet YÖK konusunda iyileştirme yapmalarını istedi. Birkaç kere adım attılar. Ama hep geri adım atarak. Hatta neredeyse YÖK Başkanı tarafından terbiye edildiler. Bu lafı söylemek ağır geliyor ama böyle oldu.
    Tayyip Erdoğan, “Milli Görüş gömleğini çıkardım” diyor. Milli Görüş gömleği hemen çıkartılıp, atılır mı?
    Siyasetin böyle kostümler üzerinde değerlendirilmesinden ziyade, fikriyat üzerinden gidilmesinden yanayım. AB kuyruğuna takılmış bir Türkiye’nin ABD’nin büyük Ortadoğu Projesi’nin eksenine sıkışmış bir Türkiye’nin yeniden büyük Türkiye idealine sahip olmayan bir dış politikanın asla yanında olmayız ve savunmayız.
    Türban meselesinde AKP nasıl bir tutum aldı?
    5 yıl öncesiyle şimdi ki arasında en ufak bir iyileşme sağlanamadı. Türban AKP’nin gündeminden kalkmış gibi görünüyor. Bu alanda hiçbir adım atılamadı. Türkiye’de türban ciddi bir sorundur.
    Türbanlı adaylarınız var bu bir gerginlik yaşatmaz mı?
    Bunun sorun olacağını sanmıyorum. Geçmişteki şey siyasi bir krizdi. Hukuki bir kriz değildi. Hukuk olarak başörtülü birinin milletvekili seçilmesini engelleyecek bir durum yok. Bir özgürlük meselesine işaret çekmek için bu arkadaşlar aday yapıldı. Yoksa asla bir gerilim olsun diye değil.
    Ali Müfit Gürtuna’nın eşi Reyhan Gürtuna’nın türbanını çıkarmasını nasıl değerlendiriyorsunuz. Davaya başkoyanlara ihanet mi var sizce?
    Kendi tercihidir. Kişisel olarak bir şey söylemem doğru değil. Ancak dün başörtülü olmanın prim yaptığı bir zamanda, hem de başörtüsü mücadelesi veren binlerce inanan insanın sırtında yükselttiği bir siyasi hareketten gelip, önemli bir kadroyu işgal edip, bugün başörtüsü olmayanların prim yaptığı bir dönemde böyle bir tavır içine girmelerini asla anladığımı söylemem. Siyasette din istismarı işte budur. Cebinde yol parası olmadığı halde, Gürtuna’nın seçim kampanyalarına katılan bir sürü insanı biliyorum. Üniversite kapılarından atılan kızların gelip, bu insanlara destek verdiğini hatırlamayanlara üzüldüğüm için söylüyorum.
    Ayla Özcan – Vatan

    17 Haziran 2007 11:16
    http://www.haber5.com/haber.php?haber_id=284208
    Gün gelecek bütün dünya Hocama selam duracak!

  17. #17
    _ALBAY_ SİTE BAŞKANI Tevfik YAZICILAR kullanıcısının Görüntü Resmi
    Giriş
    Thu May 2006
    Konum
    İstanbul
    İletiler
    8,442
    Blogdaki Konular
    5
    Numan Kurtulmuş'un asaleti Yazar : Hakan ALBAYRAK

    Fikir ve inanç özgürlüğünü kararlılıkla savunuyorlardı. Kayıtsız şartsız demokrasiden yana tavır koyuyorlardı. Statükoya, oligarşiye isyan ediyorlardı. Başörtüsü düşmanlığını şiddetle telin ediyorlardı. AK Parti'nin maruz kaldığı anti-demokratik, laikçi, faşizan baskılara karşı çıkıyorlardı… Derken, Abdullah Gül'ün cumhurbaşkanlığına aday gösterilmesiyle birlikte, AK Parti'yi, anti-demokratik güç odaklarının dümen suyunda gitmediği için eleştirmeye başladılar!

    Açıkça 'AK Parti bu güç odaklarına boyun eğsin' demediler tabii. Toplumu germekten filan dem vurdular. Toplumun bazı hassasiyetlerini göz ardı ettiği, eşi başörtülü olan bir cumhurbaşkanı adayı çıkararak toplumsal çalkantılara yol açtığı gerekçesiyle AK Parti'ye alabildiğine yüklendiler. Tek parti döneminden beri hüküm süren taassuplarla mücadelenin çetin bir iş olduğunu, Türkiye'ye zaman ve enerji kaybettiren saçma sapan dogmaları sisteme ve dahi toplumun bir kısmına rahatsızlık vermeden aşmanın mümkün olmadığını, ülkenin ufkunu aydınlatmak için bunu göze almak gerektiğini bal gibi bildikleri halde (veya biliyor olmaları gerektiği halde) “Gül'ün cumhurbaşkanlığına aday gösterilmesi yanlıştır” deyip durarak, darbe tehditleri savuran malum zevata 'lojistik destek' verdiler.

    Bu ani dönüşün sebebi neydi? Darbe söylentileri ayyuka çıkınca demokratik cesaretleri mi kırılmıştı? Cumhurbaşkanlığına aday gösterilmesini bekledikleri bir arkadaşlarının 'harcanmasına' mı isyan etmişlerdi? AK Parti'nin 'köylülüklerine' gösterdikleri müsamaha yüzünden sosyeteye rezil olduklarını düşünüp 'fırsat bu fırsattır, yol yakınken dönelim' mi demişlerdi? Yoksa, milli irade düşmanlarının çarkını en ufak bir risk bile almadan durdurmanın bir yolunun bulunabileceğine gerçekten inanıyorlar mıydı? Bilemiyoruz.

    Sonuçta kendilerinden bekleneni yapmadılar. Dik durmadılar. 'Hukukun canına okuyan entrikalar, komplolar, müdahaleler kabul edilemez!' diye kestirip atmadılar. AK Parti'nin bunları kaçınılmaz kıldığı yolunda laflar ettiler. Böyle lafları o gün bugündür her fırsatta ediyorlar.

    AK Parti'nin kapatılması için Anayasa Mahkemesi'nde açılan davayla ilgili sözleri/yazıları da bu meyanda. Dava hoş değilmiş, ama AK Parti'nin buna zemin hazırladığı gerçeğini de göz ardı etmemek gerekirmiş… Cumhurbaşkanı seçiminde hata yapılmış, sağda-solda tuhaf beyanatlar verilmiş, Başbakan'ın üslubu çok sertmiş, bilmem neymiş de bilmem neymiş… Sorsanız, AK Parti'yi bunlara istinaden kapatma fikrini saçma bulduklarını söyleyeceklerdir; ama AK Parti'ye şu veya bu sebepten ötürü duydukları tepkiyi, hıncı veya kırgınlığı işe karıştırmadan 'Böyle bir dava kabul edilemez!' demeyi beceremiyorlar işte. İçinden 'oh olsun' diye geçirdiğini faş eden bir tavır sergilemekten kendini alamayanlar bile var.

    Ayıptır!

    Bir kendi tavırlarına, bir de Numan Kurtulmuş'un tavrına baksınlar. Baksınlar ve kendilerinden utansınlar.

    Saadet Partisi, AK Parti'nin fikriyatını ve icraatlarını yerden yere vuruyor. Milli Görüş'çü geçmişleriyle ilgili nahoş açıklamalarda bulunan AK Parti kadrolarına 'kişisel bir kırgınlık' da duyuyor. Bu, Saadet Partisi'nin, AK Parti'ye açılan kapatma davasını elini ovuşturarak seyretmesini veya buna kayıtsız kalmasını, yasak savmak babından göstermelik bir tepkiyle yetinmesini mi gerektirir? Tabii ki hayır. Nitekim Saadet Partisi Genel Başkan Yardımcısı Numan Kurtulmuş, esteksiz-kösteksiz bir beyanatla AK Parti'nin hukukunu en üst perdeden savundu. Dedi ki: "Kapatma davaları siyasete olağandışı müdahalelerdir. AK Parti'ye açılan davayı kabul etmemiz mümkün değildir. Anayasa Mahkemesinin AK Parti'ye açılan kapatma davasını daha baştan reddetmesi milletimize yapılacak en büyük iyilik olacaktır. Yasalar, statükonun elinde kullanılan araçlar olmamalıdır. Demokraside partileri millet yükseltir, millet düşürür veya tasfiye eder. Bunun da yolu seçimdir, sandıktır."

    O kadar!


    * * *
    Numan Kurtulmuş'un, 'AK Parti kapatılırsa bundan Saadet Partisi kârlı çıkar' yolundaki yorumlarla ilgili asil çıkışı da kayda değer:

    “Bunu ahlaki bulmuyorum. Biz hiçbir partinin zaafı üzerine siyaset yapmayız, hesaplarımızı da hiçbir partinin eksikleri üzerine kurmayız.”

    21.03.2008
    http://www.ihmed.com/KoseYazi.asp?kose=goster&kosene=92
    Gün gelecek bütün dünya Hocama selam duracak!

  18. #18
    _ALBAY_ SİTE BAŞKANI Tevfik YAZICILAR kullanıcısının Görüntü Resmi
    Giriş
    Thu May 2006
    Konum
    İstanbul
    İletiler
    8,442
    Blogdaki Konular
    5
    Numan Kurtulmuş Başkanlık İçin Aday mı?

    3 Kasım 2002 seçimlerinden sonra Mehmet Bekaroğlu ile beraber istifa etmesi beklenirken, O Erbakan Hoca ile yaptığı görüşmeden sonra Parti’de kaldı.
    ERBAKAN HOCA’YA SADAKATİNDEN TAVİZ VERMEDİ
    Etrafında pek çok kimsenin ‘Sana genel başkanlık yakışır’ sözlerine O hep ‘Lider ne derse o’ diye cevap vererek, Erbakan Hoca’ya olan sadakatinden taviz vermedi. Erbakan Hoca ve Genel Başkanı Recai Kutan’ın sözünden hiç çıkmadı. Saadet lideri Kutan bir ara genel başkanlığı bırakacağını söylerken, tekrar O’nun adı geçti genel başkanlık için.
    22 Temmuz seçimlerinden önce AK Parti’den teklif aldığı ancak O’nun bunu reddettiği söylendi. Saadet Partisi bugünlerde ilçe kongrelerini sürdürürken, ismi yeniden büyük kongrede aday olarak geçiyor.
    www.habervaktim.com sitesinin sorularını cevaplayan Prof. Dr. Numan Kurtulmuş birbirinden ilginç mesajlar verdi
    AMACIMIZ BU ÜLKEYİ ADALET, ÖZGÜRLÜK VE KARDEŞLİK YURDU YAPMAKTIR
    Yaz aylarında gerçekleşmesi düşünülen Saadet Partisi Kongresi’nde genel başkanlık için aday olacağınız söyleniyor. Siz gerçekten kongrede aday olacak mısınız?
    Saadet Partisi Türkiye’de aslında sosyolojik anlamda var olan bir siyasi akımı temsil ediyor. Yeniden güçlü ve büyük bir Türkiye’nin ve adil bir dünyanın kurulması idealini temsil ediyor. Ama ne yazık ki, son seçimlerde aldığı oy oranı dikkate alındığında temsil ettiği siyasi düşünce ile milletin teveccühü arasında doğrusal bir ilişki olmadığı ortadadır. Şu anda gelinen noktada, Türkiye siyasetinin nasıl şekilleneceği ve içine düşmüş olduğu bu krizi nasıl aşacağı sorunu demokrasimiz açısından hayati önem taşımaktadır. Bizim siyasal çizgimiz herkes için adalet, özgürlük ve toplumsal refahı sağlamayı ilke edinmiştir. Dolayısıyla amacımız bu ülkeyi adalet, özgürlük ve kardeşlik yurdu yapmaktır. Siyaset yapma nedenimiz de budur. Amacımız bu fikriyatı Türkiye siyasetinin yeniden siyasal çekim merkezi haline getirmektir. Amacımız, siyasetinin, dünya siyasetinin nasıl şekilleneceğini çok iyi tahlil ederek, millete mal olmuş bu fikriyatın yeniden millet tarafından desteklenebilir hale gelmesini sağlamaktır. Bu çerçeveden bakılınca Saadet Parti’sinin asıl meselesi kimin genel başkan olacağı değil bu topluma yeniden nasıl siyasal önderlik yapabileceğini ortaya koymasıdır. Bu siyasal önderliği milletimiz beklemektedir ve bizlerin sorumluluğu da bu siyasal liderliği topluma sunmaktır.
    ‘PARTİ, YEREL SEÇİMLER ÖNCESİ KENDİSİNİ MUTLAKA YENİLEMELİ’
    Şu an bir kişinin genel başkan adaylığından çok daha önemli noktadayız. Saadet Partisi’nin yerel seçimlerden önce kendisini yeniden yapılandırması zaruridir. Ancak böyle yaptığımız takdirde siyasette halkın benimsediği, oy verdiği bir alternatif haline geleceğiz. Milli Görüş, sadece 40 yıllık bir geçmişten ibaret değil. Bu topraklarda çok uzun yıllardır mücadelesi verilen bir fikriyat... Bu fikriyatın yeniden hâkim olması için, Saadet Partisi önümüzdeki yıl yapılacak olan yerel seçimler öncesi kendisini mutlaka yenilemeli ve daha güçlü bir şekilde halkın karşısına çıkmalıdır.
    ‘HER MİLLETİN BİR MİLLİ GÖRÜŞ’Ü VARDIR’
    Daha önceki konuşmalarınızda Milli Görüş’ün üçüncü çıkışının gerçekleşeceğini söylemiştiniz. Ancak geçmişte Refah Partisi’nin başına gelenler şimdi AK Parti’nin başına geliyor ve AK Parti’nin daha da güçleneceği iddia ediliyor. Siz yine aynı görüşte misiniz? Milli Görüş’ün üçüncü çıkışının gerçekleşeceği konusundaki düşüncenizde bir değişiklik var mı?
    Türkiye siyasetinin 12 Eylül’den sonra en önemli problemi, siyasete yapılan müdahaleler neticesinde sosyolojik tabanlı siyasetin değiştirilmesi hatta darmadağın edilmesidir. Türkiye’de millete uzak, millete tepeden bakan ve esas itibariyle Osmanlı’nın özellikle son döneminden bu yana süregelen bir siyasal eğilim var. Bu eğilim kurtuluşumuzun Batı’yı taklit etmekten ibaret olduğunu düşünüyor. Peki, Milli Görüş ne demek? öncelikle, Milli Görüş’ü olmayan bir millet düşünülemez. Her milletin bir Milli Görüş’ü vardır. Milli Görüş üç temel esasa dayanmaktadır. Birincisi “önce ahlak ve maneviyat” ilkesi... Yani kendi medeniyet değerlerimiz üzerinde yükselmek... İkincisi, Türkiye’nin uluslararası paylaşımda kendisine verilen rolü oynamayı reddeden ve sahip olduğu medeniyetin takipçisi olan bir ülke olduğunu gösterebilmesidir. Bu, “Yeniden Büyük Türkiye” idealidir. üçüncüsü ise, yeni ve adil bir dünya kurmak idealidir. Bu üç ilke, ideal, Türkiye’nin Milli Görüş’ü dediğimiz şeydir. önümüzdeki dönem, yürekten inanıyorum ki, Türkiye bu fikirler ışığında yeniden güçlü bir ülke olacaktır.
    TÜRKİYE'DE DEMOKRASİ DEĞİL “BÜROKRATİK OLİGARŞİ” VAR
    AK Parti’nin önünde bir kapatma davası var. Siz bu kapatma davasıyla ilgili ne düşünüyorsunuz?
    Türkiye, parti kapatma meselesini ortadan kaldırmalıdır. Türkiye siyasal sisteminin dört temel problemi vardır. Bunlar aşılmadığı sürece siyasal sorunlarımız çözülemez. Bunlardan birincisi, Türkiye’deki siyasal sistem demokratik görünümlü bir bürokratik oligarşidir. Yani, aslında parlamento olmasına rağmen, politikalar çoğunlukla bürokrasi tarafından yönlendirilmektedir. 1960 darbesi Türk hukuk sistemini milletin denetiminden çıkardı. 1980 darbesinde de YöK aracılığıyla eğitim kurumları milletin denetiminden çıkarıldı. 2000 yılında yürürlüğe giren 17. IMF protokolü ve devam eden süreçte hükümetlerin -AK Parti hükümetleri dâhil- ekonomide karar verme yetkisi büyük oranda parlamentonun elinden alınıp, üst kurullara verilmiştir. Bugün ülkemizde 43 tane üst kurul var ve bunlar yasalarla oluşturulmuş. Yetkileri itibariyle bakanlıklardan daha etkin konumda bulunuyorlar. Dolayısıyla bir parlamento var ama parlamento milleti ilgilendiren konulara ya karışmıyor ya da karıştırılmıyor. Bu problemin ortadan kaldırılması gerekir. Yani her şeyin milletin denetimine açılması lazım.
    SİYASET GERİLİMLER ÜZERİNDEN YAPILIYOR
    İkincisi siyasal partilerin yapısı; Parlamento 550 milletvekilinden oluşuyor. Bu milletvekillerinin seçilmesinde birkaç kişinin dahli var. Yetmiş milyonu ilgilendirmeyen bir demokrasiden bahsediyoruz. örneğin kendi partisinin İstanbul milletvekillerini tanıyan çok az kimse bulabilirsiniz. Böyle bir demokrasi topal bir demokrasidir. Nasıl bürokratik oligarşi diyorsak, bu da aslında oligarşik bir demokrasidir. Dolayısıyla seçme seçilme biçiminin yeniden düzenlenmesi lazım. Bunlarla ilgili anayasal değişiklikler yapılması lazım.
    TüRKİYE’NİN İHTİYACI BİLGİYE DAYALI SİYASETTİR
    üçüncü problemimiz, siyasal sistem ne yazık ki bilgiye dayalı değildir. Her partinin AR-GE departmanları var ama stratejik bilgi üreten partilerimiz yok. Bilgiye dayalı bir siyaset yapılmayınca, siyaset, vehimler ve karşıtlıklar üzerinden yapılıyor. Adalet ve Kalkınma Partisi ile Cumhuriyet Halk Partisi arasındaki gerilim, kısa vadede bu iki partiye belki bir kazanç sağlıyor ama uzun vadede Türkiye kaybediyor. 1980 öncesi Demirel ve Ecevit gerilimi yüzünden Türkiye’de kamplaşmalar oldu. Gerilim üzerinden siyaset yürütmek, kavgalara ve kaosa izin vermektir.
    TÜRK SİYASETİ DIŞ GÜÇLERİN ETKİSİNDEDİR
    Dördüncü temel problem ise; Türk siyasal sistemi büyük oranda dış güçlerin etkisi altında kalmıştır. Bugün mesela, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin kapatılması ile ilgili basındaki yorumları okuyorum. “Acaba Amerika’nın, AB’nin bu davadaki etkisi ne kadar olacaktır?” diye yorumlar yapılıyor. Bunlar sadece basında yapılan yorumlar değil, Ankara’nın herhangi bir kahvehanesine gidin bunlar tartışılıyor. Türk siyaseti, uzun bir zamandır dış güçlerin etkisi altındadır. Tabii ki her ülkenin, dünyayla ilişkisi olacaktır. Bundan doğal bir şey olmaz. Ama geriye doğru baktığımızda Türkiye yaptığı bütün anayasa değişikliklerini ya askeri vesayet altında yapmıştır ya da Avrupa Birliği’nin talepleri doğrultusunda yapmıştır.
    SİYASETTE FİKİR SUÇU DİYE BİRŞEY OLMAMALI
    Bu dört temel yapısal sorunun düzeltilmesi lazım. Uluslararası normlara uygun bir hukuk sistemi getirilerek siyasal partilerin kapatılması önlenmelidir. Kişilerin hatası yüzünden parti kapatılmaz. Kişilerin hataları da mutlaka mahkeme kararlarıyla ortaya çıkarılmalıdır. İnsanın suçu sabit olmalıdır ve o suçlardan dolayı yargılanabilmelidir. Asla fikir suçu olmamalıdır. Ki siyaset zaten fikirler üreterek millete çözüm sunma kurumudur. Şiddeti bir yöntem olarak benimsemeyen, önermeyen, terörü reddeden; din ve etnik kimlik üzerinden toplumsal ayrışmaya ve çatışmaya yol açmayacak her türlü fikir serbest olmalıdır. Siyasal partilerin kapatılması ülkemizin gündeminden artık çıkarılmalıdır.

    08/04/2008 ( 20:28 )
    http://www.haberalemi.net/haber_deta...haber_id=44877
    Gün gelecek bütün dünya Hocama selam duracak!

  19. #19
    _ALBAY_ SİTE BAŞKANI Tevfik YAZICILAR kullanıcısının Görüntü Resmi
    Giriş
    Thu May 2006
    Konum
    İstanbul
    İletiler
    8,442
    Blogdaki Konular
    5
    Numan KURTULMUŞ yeni partinin genel başkanı mı ?

    AKP alternatifi kurulacak partinin başına Erdoğan’ın eski siyaset arkadaşı Prof. Numan Kurtulmuş mu getirilecek?

    ‘Gerçek Gelecek’ programı ile derinliklerdeki gölgelere dalan Verso’nun sahibi Erhan Göksel…
    Sistem, bazılarını kısmen ya da tamamen susturdu.
    Stratejik tavırlarıyla müthiş ilgi gören ancak zaman zaman “Nereden alıyor, kimin adamı, hangi projenin adamı?” sorularını akla getiren Göksel “Ben Türkiye‘de hiç bir siyasi lider veya grupla çalışmıyorum…
    Türkiye siyasi ve ekonomik açıdan batıyor…
    Çoluk çocuğumuzun yaşayacağı bir ülke istiyorum.
    Doğruları ve yanlışları sergiliyorum” diyor.
    Göksel önceki akşamki programında yine ‘bombaladı’; AKP’nin savcıya cevabının Erdoğan tarafından okunmadığını ve uyutulduğunu, AKP‘nin kapatılmasından sonra Gül’ün, Ali Babacan’ı Başbakan olarak atayacağını, Orgeneral İlker Başbuğ’un Genelkurmay Başkanlığı’nın tehlikede olduğunu, AKP alternatifi kurulacak partinin başına Erdoğan‘ın eski siyaset arkadaşı Prof. Numan Kurtulmuş‘un getirileceğini söyledi.
    Numan Kurtulmuş ismi
    - AKP kapanınca yeni parti için Prof. Numan Kurtulmuş‘un ismi var.
    Tayyip Erdoğan bu kapanmayı kabullenmiş gibi…
    Numan Kurtulmuş, SP içinde kuvvetli bir isimdir.
    Aktif görevdedir. (AKP kurulurken Erdoğan‘ın davetini kabul etmedi. FP İl Başkanlığını ve Genel Başkan Yardımcılığını yürüttü.
    Erbakan tekrar partiye dönünce de danışman oldu.
    Kutan gelince Genel Başkanlık Yardımcılığını kabul etti.
    SP‘nin yerel seçimlerden önce büyük kongresini yapmasını isteyen Kurtulmuş ve partili arkadaşlarının geçen hafta İspanya’da bir haftalık tatil yapmaları dikkat çekti. Recai Kutan ise arkadaşları ile birlikte Umre‘deydi.)

    Serzenisler.com By admin in Güncel on May 13th, 2008

    http://64.233.183.104/search?q=cache...ient=firefox-a
    Gün gelecek bütün dünya Hocama selam duracak!

  20. #20
    _ALBAY_ SİTE BAŞKANI Tevfik YAZICILAR kullanıcısının Görüntü Resmi
    Giriş
    Thu May 2006
    Konum
    İstanbul
    İletiler
    8,442
    Blogdaki Konular
    5
    SP'de 'Numan Kurtulmuş' sesleri

    Numan Kurtulmuş'un ilk kongrede Saadet Partisi'nin liderliğine getirilmesi gündemde
    Saadet Partisi'nde bir türlü gidilemeyen lider değişikliğinin, 2008 yazında yapılması muhtemel kongrede gerçekleşeceği belirtiliyor.

    Kulislerde; "emanetçi liderlik" sıfatından bir türlü kurtulamayan Recai Kutan'ın, kongrede koltuğu Numan Kurtulmuş'a bırakacağı konuşuluyor.

    Numan Kurtulmuş'un bir kaç aydır İstanbul Fatih"teki bir büroda genel başkanlık için çalışma yaptığı ve Sadet Partisi'nin finansörlerinin Kurtulmuş ismine çok sıcak baktığı ifade ediliyor.

    'Hoca'ya rağmen' girmeyecek

    Dava sonucuna göre AKP'deki Milli Görüş kökenlilerin Saadet Partisi çatısında toplanması için Kurtulmuş'un yeni bir ümit olabileceği belirtiliyor. Kurtulmuş'un liderliği, bugüne dek "Erbakan'ın vize vermemesi" nedeniyle gerçekleşmemişti. Kurtulmuş'un yine "Hoca'ya rağmen" hareket etmeyeceği, liderliğe ancak rızası dâhilinde soyunacağı da dile getiriliyor.

    Daha önceki kongrede Kurtulmuş ve ekibi Genel Başkanlık için ciddi çalışma yapmışlar fakat Erbakan'ın "Kulisçilik Yunan geleneğidir" sözüne takıldıkları için daha fazla ileri gidememişlerdi.

    Kurtulmuş"un akademik kariyeri, etkili hitabeti, ve yeni neslin gözündeki karizması nedeniyle ilgi odağı olması bekleniyor.

    Milli Gençlik Vakfı ile arası açıktı

    Saadet Partisi'nin İl Başkanlığını yaptığı yıllarda Erbakan"a tereddütsüz bağlılığı ile bilinen ve Hoca"nın her zaman büyük önem gösterdiği Milli Gençlik Vakfı ve Anadolu Gençlik Derneği"ne uzak durduğu görülen Kurtulmuş"a AGD gençliğinin sıcak bakmadığı öteden beri biliniyor.

    AGD"nin düzenlediği programlara genelde Saadet Partisi"nin genç ve etkili ismi Genel Başkan Yardımcısı Doç Dr. Mete Gündoğan"ın davetli olması da bu söylentiyi doğrular nitelikte.

    AK Parti"nin geçireceği evrenin Saadet Partisi"nin kongresini nasıl etkileyeceği ilerleyen günlerde daha da netlik kazanmış olacak.

    Etkin medya görmezden gelse de, Saadet Partisi"nin gelecekte siyaset sahnesini bir hayli hareketlendireceği konuşuluyor.

    15 Mayıs 2008 Perşembe 13:31

    http://www.hurhaber.com/news_detail.php?id=123653
    Gün gelecek bütün dünya Hocama selam duracak!

+ Konuyu Yanıtla
5 / 1 12345 SonSon

Tags for this Thread

Yer İmleri

Gönderme Kuralları

  • You may not post new threads
  • You may post replies
  • You may not post attachments
  • You may not edit your posts
  •