12 / 2 İlkİlk 123456789 ... SonSon
240 sonuçtan 21 --- 40 arası gösteriliyor

Konu: Kuranı kerimdeki surelerin inme (nüzul)sebepleri

  1. #21
    _ALBAY_ SİTE BAŞKANI Tevfik YAZICILAR kullanıcısının Görüntü Resmi
    Giriş
    Thu May 2006
    Konum
    İstanbul
    İletiler
    8,612
    Blogdaki Konular
    5
    018 - KEHF SURESİ

    Adı: Bu sure adını, içinde "el-Kehf" ismi geçen 9. ayetten alır.
    Nüzul Zamanı: Bu sure, Mekke döneminin üçüncü aşamasında indirilen ilk surelerden biridir. Hz. Peygamber'in (s.a) Mekke'de yaşadığı dönemi, En'am Suresi'nin giriş bölümünde dört aşamaya ayırmıştık. Bu ayrıma göre üçüncü aşama peygamberliğin beşinci yılından onuncu yılına kadar sürmüştür. Bu aşamayı ikinci ve dördüncü merhalelerden ayıran nokta şudur: İkinci aşama boyunca Kureyşliler, İslâmı hareketi bastırmak için Peygamber (s.a) ve müminlerle alay ettiler, onları tehdit ettiler, onlara karşı itirazlarda bulundular. İftiralar attılar. Fakat üçüncü aşamada aynı amaçla işkence araçları, ekonomik baskı ve kaba kuvvet kullanmaya başladılar. Öyle ki müslümanların büyük bir kısmı Habeşistan'a hicret etmek zorunda kaldı, geride kalanlar ise, Peygamber (s.a) ve ailesi ile birlikte Şi'bi Ebi Talib'de (Ebu Talib Mahallesinde) muhasara altına alındı. Bunun ötesinde onlara tam anlamıyla sosyal ve ekonomik bir boykot uygulandı. Tek teselli verici nokta Ebu Talib ve Hz. Hatice (r.a) gibi önemli şahıslar nedeniyle Kureyş'in büyük ailelerinin onlara yardım etmesiydi. Fakat Peygamberliğin gelişinin onuncu yılında bu iki önemli şahıs öldüğünde, Peygamber (s.a) ve tüm sahabenin Mekke'den hicret etmesine neden olan çok ağır işkenceler dönemi olan dördüncü merhale başladı.
    Bu surede ele alınan konulardan, surenin üçüncü merhalesinin başlangıcında yani işkencelere rağmen henüz Habeşistan'a hicretin gerçekleşmediği dönemde indirildiği anlaşılmaktadır. İşte bu nedenle, işkence gören müminleri teselli etmek onları cesaretlendirmek ve onlara mümin insanların geçmişte imanlarını nasıl koruduklarını göstermek amacıyla bu surede Ashab-ı Kehf (Mağarada uyuyanların) hikayesi anlatılmıştır.
    Anafikir ve Konular: Bu sure Ehli Kitapla birlik olup Hz. Peygamber'i (s.a) imtihan etmek için üç soru soran Mekke'li müşriklerin sorularına bir cevap olarak gönderilmiştir. Bu sorular şunlardı: 1) "Mağarada uyuyanlar" kimlerdir? 2) Hızır'ın gerçek hikayesi nedir? 3) Zü'l Karneyn hakkında ne biliyorsun? Bu üç soru, Hıristiyanların ve Yahudilerin tarihiyle ilgili olduğu ve Hicaz'da bilinmediği için Hz. Peygamber'in (s.a) gayb bilgisine sahip olup olmadığını imtihan etmek üzere sorulmuştur. Allah, bu üç soruya sadece cevap vermekle kalmamış, aynı zamanda hikayeleri o dönemde Mekke'de İslâm'la küfür arasında süren çatışmada kafirlerin aleyhine bir tarzda ele almıştır.
    1) Soru soranlara "Mağarada uyuyanların da Kur'an'ın tebliğ ettiği aynı Tevhid'e inandıkları ve onların durumunun da aynı işkence çeken Mekkeli müminlere benzediği söylenmektedir. Diğer taraftan "Mağarada uyuyanlar"a işkence yapanlar onlara, aynen Kureyş müşriklerinin müslümanlara davrandığı gibi davranıyorlardı. Bunun yanı sıra müslümanlara, bir mümine zalim bir topluluk tarafından işkence edildiğinde, bâtıla boyun eğmemesi ve gerekirse Allah'a güvenerek oradan hicret etmesi gerektiği öğretilmektedir. Aynı zamanda Mekkeli müşriklere "Mağarada uyuyanlar"ın kıssasının ahiret inancının açık bir delili olduğu söylenmektedir. Çünkü bu, Mağarada uyuyanlar da olduğu gibi, Allah'ın uzun süre ölüm uykusunda kaldıktan sonra bile dilerse bir kimseyi diriltme kudretine sahip olduğunu göstermektedir.
    2) Mağarada uyuyanlar kıssası, yeni oluşmuş küçük İslâm toplumuna işkence eden Mekke'nin ileri gelenlerini de uyarmaktadır. Aynı zamanda Hz. Peygamber'e (s.a) işkence edenlerle hiç bir uzlaşmaya girmemesi ve onları kendisine uyan fakir ve zayıflardan daha önemli görmemesi söylenmektedir. Diğer taraftan Mekke'nin ileri gelenlerine şu anda yaşadıkları dünyanın geçici zevklerine aldanmamaları ve ebedi nimetleri kazanmaya çalışmaları tavsiye edilmektedir.
    3) Hızır ile Hz. Musa'nın hikayesi kafirlerin sorularını cevaplamak ve müminleri de teskin etmek için bu şekilde ele alınmıştır. Bu kıssadan alınacak ders şudur: "Allah'ın mülkünde Allah'ın dileğine uygun olarak meydana gelen şeylerin hikmetine tamamen iman etmelisiniz. Gerçeklik sizden gizli olduğu için siz meydana gelen şeylerin hikmetini anlayamazsınız. Bazen de bu olaylarda size göre bir terslik varmış gibi görünür ve "bu neden oldu, nasıl oldu?" diye sorular sorarsınız. Gerçek şu ki, görünmeyenin (gayb) perdesi kaldırılsa, o zaman meydana gelenin, yaşananın en iyi olduğunu siz de anlayacaksınız. Bazen bir şeyin sizin için kötü olduğu izlenimine kapılsanız bile, sonunda onun sizin için bazı iyi sonuçlara yol açtığını görürsünüz."
    4) Aynı şeyler Zü'l-Karneyn kıssası için de geçerlidir. Çünkü bu kıssa da soruları yöneltenleri uyarmaktadır. "Ey gururlu ve kendini beğenmiş Mekke uluları! Zu'l-Karneyn'den ders almalısınız. Zü'l-Karneyn, büyük bir kral, büyük bir fatih ve büyük kaynaklara ve yeteneklere sahip bir insan olmasına rağmen, yine de yaratıcısına teslim oldu. Oysa siz onunla karşılaştırıldığında küçük ve önemsiz birer lider olmanıza rağmen Allah'a isyan ediyorsunuz. Bunun yanısıra Zü'l-Karneyn korunma için en güçlü duvarlardan birini inşa etmiş olmasına rağmen yine de gerçek güvencesi Allah'tı. "duvar" değil. O duvarın ancak Allah dilediği sürece kendisini düşmanlarından koruyabileceğine ve Allah dilerse onda çatlakların, deliklerin oluşacağına inanıyordu. Oysa siz onunla karşılaştırıldığında önemsiz ve küçük bazı bina ve evlere sahip olduğunuz halde, tüm felaketlere karşı kendinizi emin ve korunmuş sanıyorsunuz."
    Kur'an bu sûrede Peygamber'i (s.a) safdışı bırakmaya çalışanların oyunlarını yine kendine çevirmektedir. Fakat surenin sonunda başlangıçta belirtilen ilkeler yine tekrarlanmaktadır: "Tevhid ve Ahiret haktır, gerçektir ve sizin iyiliğiniz içindir. Bunları kabul etmeli, buna göre gidişatınızı düzeltmeli ve bu dünyada, ahirette Allah'a hesap vereceğinizin farkında olarak yaşamalısınız. Aksi takdirde hayatınızı mahvedersiniz, yaptığınız şeylerin değeri de bir hiç olur."
    Gün gelecek bütün dünya Hocama selam duracak!

  2. #22
    _ALBAY_ SİTE BAŞKANI Tevfik YAZICILAR kullanıcısının Görüntü Resmi
    Giriş
    Thu May 2006
    Konum
    İstanbul
    İletiler
    8,612
    Blogdaki Konular
    5
    019 - MERYEM SURESİ

    Adı: Sure adını 16. ayetten alır.
    Nüzul Zamanı: Bu sure Habeşistan'a hicretten önce nazil olmuştur. Sahih hadislere göre, Hz. Cafer (r.a) , Necaşi, muhacirleri sarayında topladığı zaman onun huzurunda bu sûrenin 1-40. ayetlerini okumuştur.
    Tarihsel Arka-Planı: O dönemin şartlarına Kehf Suresi'nin giriş bölümünde de kısaca değinmiştik. Burada daha çok bu ve benzeri surelerin anlamını kavramamıza yardımcı olacak ayrıntılara yer vermek istiyoruz. Kureyş'in ileri gelenleri İslâmî hareketi alay ve küçümseme ile, tehditler yaparak, iftiralar atarak bastıramayacaklarını anlayınca işkence, maddi baskı ve ekonomik kısıtlamalara baş vurdular. Yeni müslümanları kabilelerinden ayırıyor, onlara işkence yapıyor, onları açlığa mahkum ediyor, hatta İslâm'dan vazgeçmeleri için onlara fiziksel baskı ve acı uyguluyorlardı. Bu işkencenin en zavallı kurbanları ise fakirler, köleler ve Kureyş'e sığınan yabancılardı. Örneğin, Bilal, Amir bin Füheyra, Ummi Ubeys, Zinnire, Ammar bin Yasir ve onun anne-babası. Bu zavallı insanlar dövülüyor, hapsediliyor aç ve susuz bırakılıyor ve Mekke'nin kaynar kumları üzerinde sürükleniyorlardı. Çoğu kimse vasıflı işçileri çalıştırıyor ve yaptıkları işin karşılığını vermiyordu. Buna örnek olarak Buhari ve Müslim'de yer alan Habbab b. Eret olayını gösterebiliriz.
    "Mekke'de demircilik (nalbantlık) yapıyordum; bir keresinde As ibn Vail'in bir işini yaptım. Paramı almaya gittiğimde "Muhammed'den vazgeçmedikçe sana ücretini ödemeyeceğim" dedi.
    Aynı bağlamda Habbab derki: "Bir gün Nebi (s.a) Kabe'nin gölgesinde oturuyordu. Ona gittim ve "Ey Allah'ın Rasûlu! İşkence son sınırına ulaştı. Niçin Allah'a dua etmiyorsun?" Nebi (s.a) buna çok kızdı. Dedi ki: "Sizden önce geçen müminler sizden daha çok acı çektiler. Onların kemikleri demir taraklarla tarandı, başları testere ile kesildi, fakat yine de imanlarından dönmediler. Seni temin ederim ki, Allah dinini tamamlayacaktır ve öyle bir zaman gelecek ki bir kimse Sana'dan Hadramut'a kadar yolculuk yapacak ve Allah'dan başka korkulacak hiçbir kimse ile karşılaşmayacaktır. Fakat siz sabırsızlığa düşüyorsunuz." (Buhari)
    Şartlar artık dayanılmaz hale geldiğinde, Peygamber (s.a) Peygamberliğinin 5. yılının Recep ayında ashabına şöyle bir tavsiyede bulundu: "Habeşistan'a hicret edebilirsiniz, çünkü orada hiç kimsye haksızlık yapılmasına izin vermiyen bir kral vardır. Onun ülkesinde hayır vardır. Allah size bu beladan bir kurtuluş verinceye kadar orada kalabilirsiniz."
    Bundan sonra ilk planda 11 erkek ve 4 kadın Habeşistan'a doğru yola çıktılar. Kureyşliler onları sahile kadar takip etti, fakat müslümanlar şans eseri olarak Şuaybiye limanında hemen Habeşistan'a gidecek olan bir gemiye rastladılar ve kurtuldular. Birkaç ay sonra bir grup mümin daha Habeşistan'a hicret etmiş ve sayıları, Kureyş'ten 83 erkek ve 11 kadın, Kureyşli olmayanlardan da 7 kişiye ulaşmıştı. Bundan sonra Mekke'de Peygamber'le (s.a) birlikte sadece 40 kişi kalmıştı.
    Bu hicretten sonra Mekke'de "onları yakalayın" diye büyük bir feryat başladı. Çünkü Kureyşli her aile bu olaydan olumsuz bir şekilde etkilenmişti. Bir oğul, bir damat, bir kız, bir kızkardeş veya bir erkek kardeş kaybetmeyen hemen hemen hiç bir aile yoktu. Mesela, muhacirler arasında Ebu Cehil'in, Ebu Süfyan'ın ve müslümanlara yaptıkları işkencelerle meşhur Kureyş'in diğer ileri gelenlerinin yakın akrabaları da vardı. Örneğin Ebu Cehil'in kardeşi, Selma bin Hişam ve yeğeni Hişam bin Ebi Huzeyfe, Ayyaş bin Ebi Rabeyye, Ümmü Seleme, Ebu Süfyan'ın kızı Ümmü Habibe, Utbe'nin oğlu ve Hind'in kardeşi Ebu Huzeyfe, Suheyl bin Amr'ın kızı Sehile vs. Bu nedenle bazılarının İslâm'a düşmanlığı daha da artarken, bazıları bundan etkilenerek İslâmı kabul ediyordu. Mesela bu hicret Hz. Ömer üzerinde çok derin etkiler yaratmıştı. Onun akrabalarından biri olan Hasme'nin kızı Leyla şöyle anlatıyor: "Kocam Ambr b. Rebia gitmişti, ben de hicret için eşyalarımı hazırlıyordum. O sırada Ömer geldi ve ben yolculuk için hazırlanmakla meşgulken beni seyretmeye başladı.
    Sonra "Sen de mi hicret edeceksin?" dedi. Ben de: "Evet, Allah'a andolsun siz bize çok işkence ettiniz. Fakat Allah'ın geniş arzı bizim için açıktır. Şimdi Allah'ın bize barış ve huzur ihsan edeceği bir yere gidiyoruz." diye cevap verdim. O zaman Ömer'in yüzünde o güne dek görmediğim bir duygu ifadesi gördüm. Sadece "Allah sizinle beraber olsun" dedi ve gitti."
    Hicretten sonra Kureyşliler toplantılar yaptılar ve Ebu Cehil'in üvey kardeşi Abdullah ibni Ebi Rebia'yı ve Amr b. As'ı Necaşi'yi muhacirleri Mekke'ye geri iade etmeye ikna etmek üzere değerli hediyelerle Habeşistan'a göndermeye karar verdiler. Hz. Ümmü Seleme (Nebi'nin hanımlarından biri) muhacirler arasındaydı ve olayın bu kısmını şöyle anlatmıştır: "Kureyş'in bu iki akıllı sözcüsü Habeşistan'a ulaştıklarında değerli hediyeleri Necaşi'nin sarayındaki adamları arasında dağıttılar ve onları Necaşi'yi muhacirleri geri vermeye teşvik etmeleri için ikna ettiler. Daha sonra Necaşi'nin huzuruna çıktılar, ona da değerli hediyeler verip: "Şehrimizden bazı akılsız insanlar ülkenize sığınmış, liderlerimiz bizi, bu insanları geri iade etmenizi rica etmek üzere size gönderdiler. Bu sapıklar bizim inancımızdan döndüler, sizin dininize de girmediler, fakat yeni bir din icad ettiler," dediler. Onlar konuşmalarını bitirir bitirmez, saray adamları onları destekledi ve: "Biz onları memleketlerine geri göndereceğiz, çünkü kendi kavimleri onları daha iyi bilir. Onları burada barındırmamız doğru değil. "Kral buna sinirlendi ve yeterli bir araştırma yapmadan onları geri vermeyeceğim. Bu insanlar başka bir ülkeye değil de benim ülkeme sığındıkları ve buraya barınmaya geldikleri için onlara ihanet etmeyeceğim. İlk önce onlara haber gönderip daha sonra bu insanların onlar hakkında öne sürdükleri suçlamaları araştıracağım. Sonra son kararımı vereceğim" dedi. Bundan sonra Kral Peygamber'in (s.a) ashabına haber gönderdi ve onları sarayına çağırdı.
    Muhacirler Kral'ın gönderdiği haberi duyunca toplandı ve Kral'a ne söyleyeceklerini tartıştılar. Sonunda şu karara vardılar: "Kral'a Peygamberimizin (s.a) öğrettiklerini, ona hiçbir şey ekleyip eksiltmeden, bildirelim ve bizi ülkesinde barındırma veya dışarı atma kararını ona bırakalım." Saraya geldiklerinde Kral hemen onlara şu soruyu yöneltti: "Kavminizin dininden çıkıp, ne benim inandığım dine, ne de varolan dinlerden hiçbirine girmediğinizi biliyorum. İnandığınız bu yeni dinin ne olduğunu bilmek istiyorum." Bunun üzerine Cafer ibn Ebi Talib Muhacirler adına önceden hazırlanmadığı bir konuşma yaptı.
    "Ey Kral! Biz cehalete batmış ve sapıtmıştık. İşte o zaman Muhammed (s.a) bize Allah'ın Rasûlü olarak geldi ve bizi islah etmek için elinden geleni yaptı. Fakat Kureyşliler ona uyanlara işkence etmeye başladılar. Bizde bu işkence ve acılardan kurtulmak amacıyla sizin ülkenize geldik." Bu konuşmadan sonra Kral: "Allah tarafından sizin peygamberinize gönderilen vahiyden bir bölümünü oku!" dedi. Bunun üzerine Cafer, Meryem suresinin Yahya ve İsa (a.s) ile ilgili kıssayı anlatan bölümünü okudu. Kral bunu dinledi ve ağlamaya başladı, o denli ağladı ki sakalları gözyaşından ıslandı. Cafer (r.a) okumasını bitirdiğinde: "Muhakkak bu söz İsa'ya indirilen aynı kaynaktan geliyor. Allah'a andolsun sizi bunların eline teslim etmeyeceğim" dedi.
    Ertesi gün Amr b. As, Necaşi'ye gitti ve şöyle dedi: "Onlara bir haber daha gönder ve onların Meryem oğlu İsa ile ilgili inançlarını sor, çünkü onlar onun hakkında kötü şeyler söylüyorlar." Kral tekrar muhacirlere haber gönderdi. Muhacirler o zamana kadar Amr'ın düzenini öğrenmişlerdi. Tekrar bir araya geldiler ve Kral, Hz. İsa ile ilgili soruyu sorduğunda ne cevap vereceklerini tartıştılar. İçinde bulundukları durumun çok kritik olmasına ve hepsinin de bundan korkmalarına rağmen, bu konuda Allah'ın ve Rasûlü'nün kendilerine öğrettiği gerçekleri söylemeye karar verdiler. Saraya gittiklerinde, Kral onlara Amr İbn As'ın teklif ettiği soruyu sordu. Bunun üzerine Cafer b. Ebi Talib ayağa kalktı ve hiç tereddüt göstermeden cevap verdi: "O Allah'ın bir kulu ve elçisiydi. O bir Ruh ve Allah'ın Meryem'e ilka ettiği bir kelimesi idi" Kral yerden bir çöp aldı ve "Allah'a andolsun! İsa, sizin söylediğinizden ancak şu çöp kadar farklıdır" dedi. Bundan sonra Kral, Kureyş'in gönderdiği elçilere döndü ve: "Ben rüşvet kabul etmem", dedi. Daha sonra muhacirlere dönerek: "Burada huzur ve güvenlik içinde kalabilirsiniz." dedi.
    Anafikir ve Konular: Bu tarihsel arka-planı göz önünde bulundurursak, bu surenin muhacirlere Habeşistan'a yapacakları yolculuk için bir "erzak" olarak indirildiği anlaşılmaktadır. Surede sanki onlara şöyle denilmektedir: "Siz işkence çeken muhacirler olarak kendi ülkenizi bırakıp bir Hıristiyan memleketine sığınıyorsunuz. Fakat buna rağmen sahip olduğunuz bilgilerden hiçbirini gizlememelisiniz. Bu nedenle Hz. İsa'nın, Allah'ın oğlu olmadığını, Hıristiyanlara apaçık ilan etmelisiniz."
    (1-40) ayetler, İsa (a.s) ve Yahya (a.s) kıssaları anlatıldıktan sonra (41-50) ayetlerde İbrahim'in (a.s) kıssasına değinilmektedir. Bu da muhacirlere bir teselli sunmaktadır, çünkü İbrahim de (a.s) onlar gibi babası, ailesi ve kavmi tarafından yapılan işkencelerle memleketinden ayrılmaya zorlanmıştır.
    Bu bir taraftan muhacirlerin Hz. İbrahim'in izinden yürüdükleri ve aynı o Peygamber gibi iyi bir akibete kavuşacakları anlamına gelmektedir. Diğer taraftan bu Mekke'li müşriklere, kendilerinin müslümanların ataları ve liderleri olan İbrahim'e (a.s) işkence yapan insanların konumunda oldukları, oysa müminlerin Hz. İbrahim'in konumunda oldukları söylenmek istenmektedir.
    Daha sonra (51-65) ayetlerde Hz. Muhammed'in (s.a) daha önce peygamberlerin getirdiği aynı hayat tarzını tebliğ ettiğini fakat onlara uyanların sonradan sapıttıklarını vurgularcasına diğer bazı peygamberlere de değinilmektedir.
    Son bölümde (66-98) Mekkeli müşriklerin kötü tavırları sert bir şekilde eleştirilirken, müminlere hak düşmanlarının tüm çabalarına rağmen kendilerinin başarılı olacakları ve insanların en çok sevileni olacakları konusunda müjde verilmektedir.
    Gün gelecek bütün dünya Hocama selam duracak!

  3. #23
    _ALBAY_ SİTE BAŞKANI Tevfik YAZICILAR kullanıcısının Görüntü Resmi
    Giriş
    Thu May 2006
    Konum
    İstanbul
    İletiler
    8,612
    Blogdaki Konular
    5
    020 - TÂ-HÂ SURESİ

    Adı: Bu sure adını ilk kelimesi olan "TÂ-HÂ"dan alır. Bu surenin adı da diğer birçok surede olduğu gibi sadece semboliktir.
    Nüzul Zamanı: Nazil olduğu zaman Meryem Suresi ile aynı döneme rastlar. Habeşistan'a hicret sırasında veya hemen ondan sonra nazil olması muhtemeldir. Ne olursa olsun, bu surenin Hz. Ömer'in (r.a) müslüman olmasından önce nazil olduğu kesindir.
    Çok iyi bilinen sahih bir hadise göre Hz. Ömer, Peygamber'i (s.a) öldürmek için yola çıktığında bir adama rastladı. Adam ona: "Sen herşeyden önce kızkardeşinin ve eniştenin müslüman olduğunu bilmelisin" dedi. Bunu duyan Ömer (r.a) doğruca kızkardeşinin evine gitti. Orada kardeşi Fatıma ve eniştesi Said ibn Zeyd'i Habbab b. Eret'den bir kağıt parçasında yazılı olan bir şeyler öğrenir buldu. Fatıma onun geldiğini görünce kağıt parçasını hemen bir yere sakladı, fakat Hz. Ömer (r.a) okunanları duymuştu, bu yüzden sorular sormaya başladı. Daha sonra eniştesini dövdü ve kocasını korumaya çalışan kızkardeşini de yaraladı. Sonunda her ikisi de "Evet müslüman olduk, ne yaparsan yap" diye itiraf ettiler. Hz. Ömer kızkardeşinin başından akan kandan etkilendiği için "okuduğunuz şeyi bana gösterin." dedi. Kızkardeşi ondan kağıdı yırtmayacağına dair yemin aldı ve "Temizlenmeden ona dokunamazsın" dedi. Bunun üzerine Ömer (r.a) yıkandı. Ve bu surenin yazılı olduğu kağıdı okumaya başladığında "Ne mükemmel bir şey!" diye bağırmaktan kendini alamadı. Bunu duyan Habbab, onun ayak seslerini duyduğunda gizlendiği yerden çıkarak: "Allah'a andolsun, Allah sana Peygamberinin davetini tebliğe hizmet ettirecek.
    Çünkü dün Peygamber'in (s.a) : 'Rabbim, ya Ebul Hakem b. Hişam (Ebu Cehil) , ya da Ömer b. Hattab ile İslâm'ı destekle' diye dua ettiğini duydum. Ey Ömer Allah'a dön, Allah'a dön!" dedi. Bu sözler o denli ikna edici idi ki Ömer (r.a) Habbab'la birlikte, İslâm'ı kabul etmek üzere Peygamber'in (s.a) yanına gitti. Bu olay, Habeşistan'a hicretten kısa bir süre sonra meydana gelmişti.
    Anafikir ve Ele Alınan Konular: Bu sure, Kur'an'ın indiriliş amacını beyan ederek başlar: "Ey Muhammed, bu Kur'an senin güçlük çekmen için indirilmedi, bu Kur'an senden, inatçı kafirlerin kalbine imanı sokman gibi imkansız bir şeyi de istemiyor. Bu sadece Allah'dan korkan ve kendilerini O'nun azabından korumak isteyenleri doğru yola ulaştırman için bir öğüttür. Bu Kur'an yerlerin ve göklerin yaratıcısının kelamıdır. Ve ilâhlık, hükümranlık sadece O'na mahsustur. İnsan inansa da, inanmasa da bu iki nokta ebedi bir gerçektir."
    Bu girişten sonra sure birdenbire görünürde hiçbir ilgisi yokken ve o dönemin olaylarına uygulanabilirliğine bir işaret belirtmeksizin Hz. Musa (a.s) kıssasının anlatılmasıyla devam eder. Ama satır aralarını da okursak bu bölümün tamamen Mekkelilere de uygulanabileceğini anlarız. Fakat bu bölümün gizli anlamını açıklamaya geçmeden önce Arapların, genelde Hz. Musa'yı bir peygamber olarak kabul ettiklerini belirtmekte fayda vardır. Bunun nedeni, Arapların çevrelerindeki Yahudi topluluklarından ve komşu Hıristiyan krallıklarından etkilenmiş olmalarıdır. Şimdi bu hikayenin satırları arasında gizli olan noktaları ele alalım:
    1) Allah bir peygamberi, davullar eşliğinde yapılan bir tören sonucu, şu şu kimseyi peygamber ilan ettiğini söyleyerek seçmez. "Biz şu kimseyi bugünden itibaren Peygamber yaptık" diye bir beyanatta bulunmaz. Tam tersine, Musa kıssasında olduğu gibi Peygamberliği dilediği kuluna gizlice lutfeder. Bu nedenle Hz. Muhammed'in (s.a) birden bire ve hiçbir kamuoyu açıklaması yapmaksızın peygamber seçilmesine şaşırmamalısınız.
    2) Hz. Muhammed'in (s.a) tebliğ ettiği ana ilkeler tevhid ve ahiret Musa'nın (a.s) kendi gönderildiği dönemde tebliğ ettiği ilkelerin aynısı idi.
    3) Hz. Muhammed (s.a) Kureyşliler arasında hiçbir maddi varlığı olmaksızın Hakk'ın tebliğinin tek sorumlu taşıyıcısı idi. Aynı şekilde Hz. Musa'ya da Firavun gibi zalim bir krala gidip isyankarlığından vazgeçmesini tebliğ etme görevi verilmiştir. Bunlar, Allah'ın hayret verici işleridir. O, Medyen'den Mısır'a doğru yola çıkan bir yolcuyu durdurur ve ona: "Git ve zamanın en büyük zalimi ile savaş" der. Ona görevi için gerekli olan silahlar ve ordular vermez. Onun yaptığı tek yardım, Hz. Musa'nın isteği üzerine kardeşi Harun'u kendisine yardımcı tayin etmesidir.
    4) Ey Mekkeliler, sizin Hz. Muhammed (s.a) aleyhine yaptığınız şeylerin -saçma itirazlar, suçlamalar ve vahşice işkenceler- hepsini Firavun'un da Musa'ya (a.s) uyguladığını iyi bilmelisiniz. Allah'ın Peygamberinin büyük ordulara ve güçlü silahlara sahip olan Firavun'u yenilgiye uğrattığını da bilmelisiniz. Burada sözle olmasa da müslümanlar Kureyşlilerle savaşmaktan korkmamaları konusunda teskin ve teselli edilmektedirler. Çünkü Allah'ın desteklediği bir hareket en sonunda zafere ulaşır. Aynı zamanda müslümanlar, Firavun'un canice işkence tehditlerine rağmen imanlarında sebat eden sihirbazların örneğini takip etmeye teşvik edilmektedirler.
    5) Yalancı tanrı ve tanrıçaların putlaştırılmasının nasıl saçma ve basit bir şekilde başladığı ve Allah'ın peygamberlerinin en ufak putperestçe uygulamaya bile izin vermediklerini göstermek için İsrailoğulları tarihinden bir olay anlatılmaktadır. Aynı şekilde Hz. Muhammed (s.a) 'de şirke ve putperestliğe karşı çıkmada diğer peygamberlerin yolundan gitmektedir.
    O halde, Musa (a.s) kıssası, Hz. Muhammed'e (s.a) Kureyşliler arasındaki tartışmalarla ilgili meselelere ışık tutmak amacıyla kullanılmıştır. Daha sonra kıssanın sonunda Kureyşliler şu şekilde uyarılmaktadırlar: "Kur'an sizin iyiliğiniz için kendi dilinizde indirilmiştir. Eğer onu dinler ve verdiği öğüte uyarsanız, bunu kendi iyiliğiniz için yapmış olursunuz. Fakat eğer reddederseniz kötü sonla kendiniz karşılaşacaksınız."
    Bundan sonra Adem (a.s) kıssası ele alınmakta ve sanki Kureyşlilere şöyle denmektedir: "Sizin takip ettiğiniz yol şeytanın yoludur, oysa bir insana layık olan atası Adem'in yolundan gitmektir. O, şeytanın aldatmasına kanmıştı, fakat hatasını anlayınca hemen ondan pişman oldu, tevbe etti ve tekrar Allah'a ibadete geri dönüp onun rızasını kazandı. Diğer taraftan eğer bir insan şeytanın yolundan gider ve bütün uyarılara rağmen inatla hatasında ısrar ederse, aynen şeytan gibi sadece kendisine zarar vermiş olur."
    En sonunda Peygamber'e (s.a) ve müslümanlara, kafirlerin yaptıkları işkencelere karşı sabırlı olmaları tavsiye edilmektedir: "Onları Allah'a bırak. O, onları hemen cezalandırmaz, bir süre mühlet verir. Bu nedenle sabırsızlanmamalı, fakat işkencelere sabırla göğüs germeli ve İslâmı tebliğe devam etmelisiniz."
    Bu bağlamda, müminlerde, o dönem için hakkı tebliğde çok değerli olan sabır, dayanıklılık, Allah'ın dileğine tevekkül , gönül rahatlığı ve teslimiyet gibi yüce karakter özellikleri yaratmak için namaza (salat) çok büyük önem verilmiştir.
    Gün gelecek bütün dünya Hocama selam duracak!

  4. #24
    _ALBAY_ SİTE BAŞKANI Tevfik YAZICILAR kullanıcısının Görüntü Resmi
    Giriş
    Thu May 2006
    Konum
    İstanbul
    İletiler
    8,612
    Blogdaki Konular
    5
    021 - ENBİYA SURESİ

    Adı: Bu surenin adı, içindeki bir ayetten alınmamış, fakat birçok peygamberin (enbiya) kıssasına değindiği için "Enbiya" adını almıştır. Bununla birlikte yine de sembolik bir isimdir.
    Nüzul Zamanı: Hem surede ele alınan konu, hem de üslûbu, surenin Hz. Peygamber'in (s.a) Mekke hayatının üçüncü safhasında indirildiğini göstermektedir. (Bkz. En'am Suresi'nin giriş bölümü) .
    Konu ve Başlıklar: Sure, indirildiği dönemde Hz. Peygamber (s.a) ile Mekke'nin ileri gelenleri arasında gündemde olan çatışmaları ele alır ve peygamberler, tehvid ve ahiret ile ilgili şüphe ve itirazları cevaplandırır. Surede aynı zamanda Mekke'nin ileri gelenleri de Peygamber'e (s.a) kurdukları tuzaklar nedeniyle azarlanmakta ve kötü amellerinin sonuçları ile uyarılmaktadırlar. Onlara davete karşı takındıkları ilgisiz ve sert tutumdan vazgeçmeleri tavsiye edilmektedir. Surenin sonunda ise onların "bela ve felaket" diye niteledikleri kimsenin onlara "bir rahmet" olarak geldiği söylenmektedir.
    Anafikirler: 1-47. ayetlerde özellikle aşağıdaki konular ele alınmaktadır:
    1) Kafirlerin, bir insanın peygamber olamıyacağı, bu nedenle de Hz. Muhammed'i (s.a) peygamber olarak kabul edemiyecekleri konusundaki itirazları reddedilmektedir.
    2) Kur'an'a ve Peygamber'e (s.a) karşı yönelttikleri birbirine karşıt ve çok çeşitli itirazlar nedeniyle, kafirler sorguya çekilmektedir.
    3) Onların hayat hakkındaki yanlış fikirlerinin asılsız olduğu ortaya konmaktadır. Çünkü onların Peygamber'in (s.a) davetine karşı ilgisiz ve sert bir tavır takınmalarının asıl sorumlusu bu hayat görüşüdür. Onlar, hayatın sadece bir oyun ve eğlence olduğuna, bunun ötesinde ve öncesinde hiçbir amacının olmadığına ve hesaba çekilme, ceza veya mükafat görme gibi bir şeyin sözkonusu olmadığına inanıyorlardı.
    4) Kafirlerle Peygamber (s.a) arasındaki çatışmanın en büyük sebebi onların şirkte ısrar etmesi ve Tevhid'e karşı çıkmalarıydı. Bu nedenle burada şirk reddedilmekte ve Tevhid güçlü ve etkili delillerle desteklenmektedir.
    5) Kafirlerin hatalı anlayışlarından birini daha düzeltmek için ikna ve uyarı delilleri kullanılmaktadır. Onlar, Hz. Muhammed'in (s.a) yalancı peygamber ve onun Allah'ın azabı konusundaki uyarılarının boş tehditler olduğunu zannediyorlardı. Çünkü Peygamber'i (s.a) inkarda ısrar etmelerine rağmen hâlâ onlara bir azab gelmemişti. 48-91. Ayetlerde, Allah tarafından gönderilen peygamberlerin hepsinin insan olduğunu ve peygamberlere özgü bazı özellikler dışında, hepsinin her insanda bulunan niteliklere sahip olduğunu vurgularcasına peygamberlerin hayat hikayelerinden önemli kıssalar anlatılmaktadır. Onların ilâhlıkta hiçbir payları yoktur ve her ihtiyaçları için Allah'dan yardım dilemek zorundadırlar.
    Bunların yanısıra iki noktaya daha değinilmektedir:
    1) Bütün peygamberler, zorluk ve engellerle karşı karşıya gelmek zorunda kalmışlardır, düşmanları da onların görevlerini engellemek için ellerinden geleni yapmışlardır. Fakat buna rağmen onlar Allah'tan gelen olağanüstü bir yardımla zafere ulaşmışlardır.
    2) Bütün Peygamberler, Hz.Muhammed (s.a) tarafından sunulan aynı "hayat tarzı"nı (DİN) tebliğ etmişlerdir. Tek doğru hayat tarzı budur ve sapık insanlar tarafından uydurulup icad edilen tüm diğer yollar yanlıştır.
    92-106. ayetlerde, Allah'ın hükmü sonunda sadece doğru yola uyanların kurtuluşa erecekleri ve o yoldan sapanların kötü bir akibetle karşılaşacakları bildirilmektedir.
    107-112. ayetlerde insanlara, Allah'ın gerçeği bildirmek üzere kendilerine bir peygamber göndermesinin büyük bir lütuf olacağı ve onu rahmet olarak değil de, bir bela ve felaket olarak kabul edenlerin büyük bir aptallık içinde oldukları bildirilmektedir.
    Gün gelecek bütün dünya Hocama selam duracak!

  5. #25
    _ALBAY_ SİTE BAŞKANI Tevfik YAZICILAR kullanıcısının Görüntü Resmi
    Giriş
    Thu May 2006
    Konum
    İstanbul
    İletiler
    8,612
    Blogdaki Konular
    5
    022 - HACC SURESİ

    Adı: Bu sure adını 27. ayetten alır.
    Nüzul zamanı: Bu sure hem Mekkî hem de Medenî surelerin özelliklerine sahip olduğu için, müfessirler surenin nazil olduğu zaman konusunda farklı görüşler öne sürmüşlerdir. Fakat gerek üslubu gerekse ele aldığı konuları gözönünde bulundurarak biz surenin ilk bölümünün (1-24) Peygamber'in (s.a) Mekke hayatının son döneminde, diğer bölümünün ise (25-78) Medine hayatının ilk döneminde nazil olduğu sonucuna vardık. İşte bu nedenle bu sure, hem Mekkî hem de Medenî surelerin özelliklerini taşımaktadır.
    25. ayetten itibaren üslupta göze çarpan ani değişiklik, 25-78. ayetlerin büyük bir ihtimalle Hicret'in birinci yılında Zil-Hicce ayında nazil olduğunu göstermektedir. Bu görüşün dayanağı 25-41. ayetlerde yer almakta ve 39-40. ayetlerin nazil oluşu ile desteklenmektedir. Zil-Hicce ayı Muhacirlere vatanları Mekke'yi hatırlatmış, onlar da Kutsal şehirlerini, oradaki hac ibadetini düşünüp müşrik Kureyşlilerin kendilerini Mescid-i Haram'ı ziyaretten alıkoymalarına üzülmüş olmalılar. Bu nedenle kendilerini yurtlarından çıkaran, Allah'ın Evi'ni ziyaret etmelerini engelleyen ve onların İslam'ı uygulamalarını zorlaştıran bu zalimlere karşı savaş açmak için Allah'ın iznini bekliyor ve bunun için dua ediyor olmalılar. İşte bu ayetler böyle bir psikolojik ortamda nazil olmuştur. Bu nedenle Mescid-i Haram'ın inşa ediliş amacına özellikle değinilmektedir. Haccın yalnızca bir tek Allah'a ibadet için emredildiği açıkça belirtilmektedir.
    Ne yazık ki sonraları Mescid-i Haram şirke dayalı ibadetler için kullanılmaya başlanmış ve bir tek Allah'a ibadet edenlerin onu ziyaret etmeleri engellenmiştir. Bu nedenle bu zalimleri oradan çıkarıp hakkı hakim kılmak ve bâtılı yeryüzünden silmek için, doğru hayat tarzını ikame etmek için onlara karşı savaş açma izni verilmiştir. İbn Abbas, Mücahid, Urve bin Zübeyir, Zeyd bin Eslem, Mukâtil bin Hayyan, Katade ve diğer büyük müfessirlere göre 39. ayet, müslümanların savaş açmasına izin veren ilk ayettir. Hadis ve siyer kitapları, bu izinden sonra savaş hazırlıklarının başladığını ve H.2. yılın Sefer ayında Kızıldeniz sahiline Veddan veya El-Ebva seferi olarak bilinen bir sefer düzenlendiğini söyler.
    Anafikir ve Konular: Bu sure, 1) Mekkeli müşriklere 2) Kararsız müslümanlara, 3) Gerçek müminlere hitap etmektedir. Müşrikler korkutularak şöyle uyarılmaktadırlar: "Siz inatla ve ısrarla cahiliye fikirlerinin üzerinde duruyor, hiç bir güce sahip olmadıkları halde, Allah'a değil, put ve ilahlarınıza güveniyor ve Allah Rasulü hakkında kötü şeyler yayıyorsunuz. Siz de, daha öncekilerin akibeti ile karşılaşacaksınız. Elçimizi inkar etmekle ve kendi kavminizin en iyilerine işkence etmekle kendi kendinize kötülük yapıyorsunuz. Taptığınız bu ilâhlar sizi Allah'ın gazabından kurtaramayacaktır." Aynı zamanda müşrikler, tekrar tekrar şirke karşı uyarılmakta ve tevhid ve ahiretle ilgili sağlam fikir ve deliller öne sürülmektedir.
    İslâm'ı kabul eden, fakat henüz bu yolda karşılaşacakları zorlukları göğüslemeye hazır olmayan kararsız müslümanlar da şöyle uyarılmaktadırlar: "Sizin bu imanınız nasıl bir iman? Bir taraftan zenginlik ve barış ortamı içinde olduğunuzda Allah'a inanmaya ve O'nun kulu olmaya hazırsınız, diğer taraftan O'nun yolunda herhangi bir güçlük veya engelle karşılaştığınızda Allah'ı bir tarafa bırakıp O'nun kulu olmaktan vazgeçiyorsunuz. Bilin ki, sizin bu kararsız tutumunuz, Allah'ın sizin için tayin ettiği kayıp ve şanssızlıkları sizden uzaklaştıramaz."
    Gerçek müminlere gelince, onlara iki şekilde hitap edilmektedir: 1) Arabistan'daki herkesi kapsayacak kadar genel bir tarzda ve 2) sadece onları kasteden özel bir şekilde:
    1) Müminlere, müşriklerin onları Mescid-i Haram'ı ziyaretten alıkoymaya asla hakları olmadığı söylenmektedir. Onların kimseyi Hac'dan alıkoymaya hakları yoktur. Çünkü Mescid-i Haram onların özel mülkü değildir. Bu karşı çıkış sadece ispatlanmakla kalmayıp aynı zamanda Kureyş'e karşı siyasi bir silah olarak kullanılmaktadır. Çünkü bu itiraz diğer Arap kabilelerini de şöyle bir soru sormaya yöneltmektedir:
    Kureyşliler Mescid-i Haram'ın sadece bağlıları mı, yoksa onun sahipleri mi? Eğer Kureyşliler hiçbir tepki görmeksizin müslümanların Haccını engelleyebiliyorsa, gelecekte Kureyş'le ilişkileri kötüye giden herhangi başka bir kabilenin de hacccetmesini engelleme cesaretini kendilerinde bulabilirlerdi. Bu noktayı vurgulamak için, Mescid-i Haram'ın Allah'ın emri ile Hz. İbrahim tarafından inşa edildiğini ve onun tüm insanları Kabe'ye haccetmeye çağırdığını göstermek üzere Mescid-i Haram'ın inşa ediliş tarihi anlatılmaktadır. İşte bu nedenle başlangıçtan beri orada yaşayanlarla, haccetmeye gelen diğer insanlar eşit haklara sahiptirler. Burada Kabe'nin şirke dayalı ibadetler için değil, bir tek Allah'a ibadet için inşa edildiği de açıkça belirtilmektedir. O halde, orada putlara açıkça tapılınırken Allah'a ibadetin yasaklanması apaçık bir zulümdü.
    2) Müslümanların, Kureyşlilerin bu zulmüne karşı koyabilmeleri için savşamalarına izin verilmektedir. Fakat oraya hakim oldukları zaman hak ve adalete dayalı bir tutum takınmakla da emrolunuyorlar. İnananlara resmen "Müslüman" adı verilmiş ve onlara şöyle denmiştir: "Siz İbrahim'in gerçek varislerisiniz ve tüm insanlar katında Hakkın şahitleri olarak seçildiniz. Bu nedenle doğru hayat tarzının birer timsali olabilmeniz için namaz kılın, zekatı verin ve Allah'ın kelamını tebliğ etmek için cihad edin." (41, 77, 78. ayetler)
    Bu sureyi okurken Bakara ve Enfal surelerinin giriş bölümlerini gözönünde bulundurmak faydalı olacaktır.
    Gün gelecek bütün dünya Hocama selam duracak!

  6. #26
    _ALBAY_ SİTE BAŞKANI Tevfik YAZICILAR kullanıcısının Görüntü Resmi
    Giriş
    Thu May 2006
    Konum
    İstanbul
    İletiler
    8,612
    Blogdaki Konular
    5
    023 - MÜ'MİNÛN SURESİ

    Adı: Sure adını ilk ayetindeki "el-Mü'minûn" kelimesinden almaktadır.
    Nüzul Zamanı: Surenin gerek üslûb, gerekse ele aldığı konu onun Risalet'in Mekke döneminin ortalarında indirildiğini ortaya koymaktadır. Ayetleri okurken, işkenceler daha henüz vahşet derecesine ulaşmamışsa da, Hz. Peygamber'le (s.a) Mekkeli kâfirler arasında çetin bir mücadelenin başlamış olduğunu seziyoruz. Sure'nin sahih rivayetlere göre Risalet'in ortalarında meydana gelen 'kıtlık' senesinde indiği anlaşılıyor. Öte yandan, Urve bin Zubeyr'den rivayet edilen bir hadise göre, surenin indiği günlerde İslâm'a girmiş olan Hz. Ömer (r.a) şöyle demiştir: "Bu sure indiğinde ben de Hz. Peygamber'in (s.a) yanındaydım ve onun durumunu gözlüyordum. Vahy hali bittiğinde Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurdular: "Şimdi bana on ayet geldi ki, onlara uyan kesinlikle Cennete girecektir." Sonra da Sure'nin başlangıç ayetlerini okudular." (Ahmed ibn Hanbel, Tirmizî, Neseî, Hakim.)
    Ana Tema ve Konular: Sure'nin ana teması, Hz. Peygamber'in (s.a) getirdiği mesajı kabul ve izlemeye çağrı olup, tüm sure bu tema çerçevesinde dönmektedir.
    ÖZET
    1-11 Hz. Peygamber'in (s.a) mesajını kabul edenlerin bu tür soylu karakter niteliklerini kazanmış olması Mesajın doğruluğunun pratik kanıtıdır.
    12-22 Bu bölümde, insan da içinde olmak üzere, tüm kainatı; insanları tevhid ve ahiret inancına çağıran Hz. Peygamber'in (s.a) mesajının gerçekliğinin açık bir delili olduğunu vurgulamak için insanın ve kaniatın yaratılışına dikkat çekilmektedir.
    23-54 Sonra, önceki rasullerle kavimlerinin hikayeleri anlatılarak mesajın doğruluğuna tarihi deliller getirilmekte ve şu gerçekler vurgulanmaktadır:
    (a) Düşmanların Hz. Muhammed'in (s.a) mesajına karşı yükselttikleri itirazlar ve şüpheler yeni değildir. Aynı itiraz ve şüpheler bizzat Allah'ın elçileri olarak kabul ettikleri önceki peygamberlere karşı da yükseltilmiştir. Bu yüzden, tarihten bir ders almalı ve peyamberlerin mi, yoksa onlara karşı çıkanların mı doğru yolda olduklarına karar vermelidirler.
    (b) Hz. Muhammed'in (s.a) getirdiği tevhid mesajı ve ahiret inancı öteki rasullerin de getirdiği şeyin aynısıdır, bu durumda kabul edilmemeleri için gerçekçi bir durum yoktur.
    (c) Mekkeli müşrikler, peygamberlerin mesajını reddetmiş bulunan toplumların karşılaştığı sonuçlardan ders almalıdırlar.
    (d) Bütün peygamberler Allah'dan tek ve aynı dini getirmişlerdir ve hepsi de tek ve aynı ümmetin üyeleridir. Başka tüm dinler, bizzat insanların kendileri tarafından uydurulmuş olup, Allah'tan gelme değildir.
    55-67 Rasullerin hikayeleri anlatıldıktan sonra temel bir ilke ortaya konmaktadır: Dünya hayatındaki başarı ve mutluluk, Allah katındaki kurtuluş ve başarı için bir ölçü değildir. Eğer bazı kişiler veya herhangi bir kişi dünyada zengin, güçlü ve refah içindeyse, bu hiçbir zaman bu kişi veya kişilerin Allah'ın sevgilileri olduğu anlamına gelmez. Aynı şekilde, diğerlerinin yoksulluğu ve başlarına gelen felaketler, Allah'ın onlardan razı olmadığının bir delili değildir. Gerçek ölçü iman (veya küfür) ve takva (veya zıddı) dır. Hz. Peygamber'in (s.a) düşmanları, zenginlikleri dolayısıyla Allah'ın ve tanrılarının kendilerinden razı oldukları inancına kapılan Mekke ileri gelenleri (ve onların izleyicileri) olduğundan, bu açıklama gerekliydi. Öte yandan Hz. Muhammed (s.a) ve izleyicileri yoksul ve çaresiz bir durumda oldukları gerçeğinden hareketle, Allah'ın onlardan razı olmadığını ve tanrılarının da kendilerini lanetlediğini iddia ediyorlardı.
    68-77 Bu bölümde, müşrikler, Hz. Muhammed'in (s.a) Allah'ın gerçekten peygamberi olduğu konusunda ikna etmek için çeşitli deliller sıralanmaktadır. Sonra da, kıtlığın (ayet 75-76) yalnızca bir uyarı olduğu anlatılmakta ve "iyisi mi, yolunuzu doğrultun, yoksa korkunç bir azaba uğratılacaksınız" denmektedir.
    78-95 Müşrikler, Hz. Peygamber'in (s.a) mesajının açık delilleri olması nedeniyle, yeniden kainattaki ve bizzat kendilerindeki "ayetler"i gözlemeye çağrılmaktadırlar.
    96-97 Hz. Peygamber'e (s.a) düşmanların kötü davranışlarına misilleme olarak herhangi yanlış bir yola girmemesi ve şeytanın dürtmelerine karşı korunması söylenmektedir.
    98-118 Bu son bölümde, gerçeğin düşmanları ahirette hesap verecekleri ve müminlere yaptıkları işkencelerin sonuçlarına katlanacakları, dolayısıyla yollarını düzeltmeleri konusunda uyarılmaktadırlar.
    Gün gelecek bütün dünya Hocama selam duracak!

  7. #27
    _ALBAY_ SİTE BAŞKANI Tevfik YAZICILAR kullanıcısının Görüntü Resmi
    Giriş
    Thu May 2006
    Konum
    İstanbul
    İletiler
    8,612
    Blogdaki Konular
    5
    024 - NUR SURESİ

    Adı: Sure adını 35. ayetten almaktadır.
    Nüzul Zamanı: Bu surenin Beni Mustalık Gazası'ndan sonra indiğinde icma (görüş birliği) vardır ve bu icma, gaza dönüşü meydana gelen "İfk-İftira' olayıyla ilgili 11-20'nci ayetlerle desteklenmektedir. Fakat, bu gazanın H. 5'inci yılda Hendek Savaşı'ndan (Bu savaş Ahzab gazvesi diye de bilinir) önce mi, yoksa sonra H. 6'ıncı yılda mı olduğu konusunda görüş ayrılığı vardır. Bu surenin mi, yoksa Kur'an'da kadınların örtünmesiyle ilgili hükümleri içeren tek diğer sure el-Ahzab'ın mı önce indiği sorununu çözmek bir hayli önemlidir. Ahzab Suresi'nin Hendek Savaşı münasebetiyle indiği açıktır. Bu durumda, eğer bu savaş daha önce olduysa, örtünmeyle ilgili ilk hükümler Ahzab Suresi'yle bildirilmiş ve ardından bu suredeki hükümlerle tamamlanmış demektir. Yok, eğer Mustalikoğulları Gazası daha önce olduysa, örtüyle ilgili hükümlerin tarihi sırası tersine dönecek ve hükümlerin anlam ve hikmetini kavramak zorlaşacaktır.
    İbn Sa'd'a göre Müstalikoğulları Gazası H. 5'inci yılın Şaban ayında Hendek Savaşı ise aynı yılın Zi'l-Ka'de ayında meydana gelmiştir. Bu görüş, 'İfk Olayı'yla ilgili Hz. Sa'd b. Ubade ile Hz. Sa'd b. Muaz arasında geçen bir tartışmanın söz konusu edildiği Hz. Aişe'den gelen bazı rivayetlere dayanmaktadır. Hz. Sa'd bin Muaz, sahih rivayetlere göre Hendek Savaşı'nın hemen ardından gelen Kureyzaoğulları Seferi'nde vefat etmiştir. Bu bakımdan H. 6'ıncı yılda İfk Olayıyla ilgili bir tartışmada bulunması düşünülemez.
    Öte yandan, Muhammed İbn İshak, Hendek Savaşı'nın 5. yılın Şevval ayında, Mustalıkoğulları seferininse 6. yılın Şaban ayında meydana geldiğini belirtir. Hz. Aişe ve daha başkalarından gelen pek çok sahih rivayet bu görüşü desteklemektedir. Bu rivayetlere göre 1) Örtünmeyle ilgili hükümler İfk olayından önce Ahzab Suresi'nde gelmiştir 2) Hz. Peygamber (s.a) Hz. Zeyneb'le H.5'inci yılda Hendek Savaşı'ndan sonra evlenmiştir, 3) Hz. Aişe Hz. Zeyneb'in rakibi olduğundan Hz. Zeyneb'in kızkardeşi Hanne İfk-İftira'nın yayılmasında başı çekenler arasında yer almıştır. Bütün bunlar Muhammed İbn İshak'ın görüşünü desteklemektedir.
    Bu iki görüşe şimdi biraz daha yakından bakalım: Birinci görüşün lehindeki tek delil, "İfk Olayı"'yla ilgili bir tartışmada Sa'd bin Muaz'ın taraf olduğunun anılmasıdır. Fakat, bu delili, yine Hz. Aişe'den gelen, ama bu kez Hz. Sa'd b. Muaz'ın yerine Hz. Üseyd b. Hudayr'ın adının geçtiği başka rivayetler zayıflatmaktadır. O halde, rivayetler aktarılırken isimlerde bir karıştırma olsa gerektir. Öte yandan, salt Sa'd İbn Muaz'ın adı geçiyor diye ilk görüşü kabul ettiğimizde, bu kez çözülmesi imkansız daha başka güçlüklerle karşılaşıyoruz. Sözgelimi, bu durumda örtüyle ilgili hükümlerin inişiyle, Hz. Peygamber'in Hz. Zeyneb'le evlenişinin Hendek Savaşı'ndan önce meydana geldiğini kabul etmek zorunda kalacağız. Fakat, bu iki olayın da Hendek Savaşı ve Kureyzaoğulları Seferi'nden sonra olduğunu Kur'an'dan ve pek çok sahih rivayetlerden öğreniyoruz. Bu nedenle, İbn Hazım, İbn Kayyım ve daha bazı seçkin alimler Muhammed İbn İshak'ın görüşünü doğru kabul etmişlerdir, biz de aynı görüşe katılıyoruz. O halde sonuç, Ahzab Suresi'nin kendisinden aylarca sonra H. 6'ıncı yılın ikinci yarısında vahyolunan Nur Suresi'nden önce indiği şeklinde olmaktadır.
    Tarihsel Arka-Plan: Şimdi de surenin iniş zamanındaki şartlara bir göz atalım. Surenin nüzul sebebini oluşturan "İfk" olayının İslâm'la kâfirler arasındaki çatışmayla yakından bağlantılı olduğu hatırda tutulmalıdır.
    Bedir zaferinden sonra İslâmî hareket her geçen gün daha bir güçlenmeye başlamıştı. O kadar ki, Hendek Savaşı'nın olduğu zamana gelindiğinde, düşmanın sayısı onbine varan birleşik kuvvetlerinin kıramayıp, Medine kuşatmasını bir ay sonra kaldırmak zorunluluğuna düşecekleri bir güç düzeyine ulaşmıştı. Her iki tarafın iyice farkına vardığı şekilde, kâfirlerin yıllardır sürdüregeldiği saldırı savaşının artık sona ermesi demekti bu. Nitekim, bu savaştan sonra Hz. Peygamber (s.a) de bu durumu şöyle ifade etmişlerdi: "Bu yıldan sonra Kureyş bir daha size saldırmayacaktır, hücum sırası sizi geçmiş bulunuyor" (İbn Hişam, cilt: 3, sh: 266)
    Kâfirler, İslâm'ı savaş alanında yenemeyeceklerini anlayınca, çatışmayı sürdürmek için ahlâk cephesini seçtiler. Bu taktik değişiminin bilinçli danışmaların ürünü mü, yoksa düşmanın elde edilebilir tüm güçlerinin toplandığı Hendek Savaşı'ndaki onur kırıcı yenilginin kaçınılmaz bir sonucu mu olduğunu kestirmek zordur. İslâm'ın yükselmesinin müslümanların sayı gücüne, üstün silahlarına, cephanesine ve daha büyük maddi kaynaklarına bağlı olmadığını, tersine bütün bu cephelerde müslümanların büyük dezavantajlarla savaştıklarını düşman çok iyi biliyordu. Başarılarını manevi ve ahlâki üstünlüklerine borçluydu müslümanlar. Düşmanları, Hz. Peygamber'in (s.a) ve ashabının temiz yaşayışları ve soylu karakterlerinin halkın kalblerini fethettiğini ve kendilerini disiplinli bir toplum haline getirmekte olduğunu kavramıştı. İşte bu yüzden müşrikler ve Yahudiler hem savaş, hem de barış cephesinde yenilgiye uğruyorlardı.
    Dikkat edilecek olursa, ahlâken bozulmuş insanlar, genellikle rakiplerinin üstün meziyetleri karşısında, kendilerini düzeltecekleri yerde, rakiplerini karalamaya çalışırlar.
    Sözünü ettiğimiz bu şartlar altında kâfirlerin kötü plan ve niyetleri, kendilerini Hz. Peygamber (s.a) ve müslümanlara karşı, düşmanlarını yenmede müslümanlara büyük yardımı olan ahlâk ve mânâ siperini yıkmak için bir karalama kampanyası başlatmaya sevketti. Bu amaçla, Hz. Peygamber (s.a) ve ashabı aleyhinde iftiralarda bulunmak için münafıkların yardımlarını sağlama yolunu seçtiler. Böylece, müşrikler ve Yahudiler, müslümanların arasına ayrılık tohumları ekmek ve disiplinlerini bozmak için bu iftiraları kullanacaklardı.
    Bu şekilde oluşturulan yeni stratejinin uygulamaya konması için ilk fırsat, Hz. Peygamber'in (s.a) evlatlığı Zeyd b. Harise'den boşanmış bulunan Cahş kızı Hz. Zeynep'le evlendiği H. 5'inci yılın Zi'l-Ka'de ayında doğdu. Ancak Hz. Peygamber (s.a) bu evliliği kişinin bizzat kendi öz oğlunun hakkı olan statünün aynısını evlatlığa da tanıyan cahilî âdete bir son vermek için yapmıştı. Ne var ki içerde münafıklar, Hz. Peygamber'i (s.a) karalamak için bu olayı bulunmaz bir fırsat olarak gördüler. Dışarda da Yahudiler ve müşrikler kirli bir iftira kampanyasıyla Hz. Peygamber'in (s.a) yüce adına kara çalmak amacıyla bu olayı istismar etmeye başladılar. Hayali hikâyeler, uydurulup olabildiğince yayıldı:
    "Neymiş, bir gün Muhammed (s.a) evlatlığının karısını görmüş ve ona aşık olmuş, onun boşanmasını sağlamış ve sonunda onunla kendisi evlenmiş." Ne kadar saçma bir uydurma da olsa, bu hikâye ustalıkla yayıldı ve amacına ulaştı. O kadar ki, bir takım müslüman hadisçi ve tefsirciler bu hikâyenin bazı bölümlerine eserlerinde yer verdiler ve müsteşrikler de Hz. Peygamber'i (s.a) karalamak için bunları kullanıp durdular. Oysa Hz. Peygamber (s.a) Hz. Zeyneb'e rastgele bir kez görüp de hemen ilk bakışta aşık olacak kadar yabancı değildi. Hz. Zeynep, Hz. Peygamber'in (s.a) halası Abdülmuttalib kızı Ümeyme'nin kızıydı. Hz. Peygamber (s.a) kendisini çocukluğundan beri tanıyordu. Daha bir yıl önce, Kureyşlilerle azatlı kölelerin insan olmak bakımından eşit olduklarını uygulamada göstermek için, Hz. Zeyneb'i istememesine rağmen Hz. Zeyd'le evlenmeye bizzat kendisi ikna etmişti. Oysa Hz. Zeyneb'in kardeşi Abdullah bin Cahş bu evliliğe karşı çıkıyordu. Nitekim Zeynep bir azatlı köleyle evlenmeyi bir türlü içine sindiremediğinden kocasıyla geçinememiş ve boşanmak zorunda kalmışlardı. Bu olup bitenleri herkes biliyordu, buna rağmen iftiracılar propagandalarında o ölçüde başarılı oldular ki, bugün bile İslâm'ı lekelemek için bu olayı istismar edenler vardır.
    İkinci iftira kampanyası, Mustalıkoğulları Seferi dönüşü meydana gelen bir olay üzerine Hz. Peygamber'in (s.a) hanımlarından Hz. Aişe'nin namusuna karşı başlatıldı. Bu kampanya birincisinden daha yaygın ve daha geniş boyutlu olup, bu surenin de bel kemiğini oluşturduğundan, daha ayrıntıyla ele alacağız.
    Önce, bu kampanyada rollerin en alçakçasını oynayan Abdullah b. Übeyy hakkında birkaç söz söyleyeyim. Hazrec kabilesinden olan bu adam Medine'nin en önde gelenlerinden biriydi. Hz. Peygamber'i (s.a) hicretinden önce halk kendisini kral yapmaya niyetlenmiş, fakat Hicret'le birlikte değişen şartlar bu niyetin gerçekleşmesine engel olmuştu. Her ne kadar İslâm'a girmişse de, kalben münafık olarak kalmıştı. Münafıklığı o kadar belliydi ki, kendisine "Münafıkların reisi" deniliyordu. Öcünü almak için, İslâm aleyhinde atılabilecek hiçbir iftira fırsatını kaçırmazdı.
    H. 6'ıncı yılın Şaban ayıydı. Hz. Peygamber (s.a) Mustalıkoğullarının müslümanlara karşı bir savaş hazırlığında olduklarını ve bu amaçla diğer kabileleri de toplamaya çalıştıkları haberini almış ve daha önce davranarak düşmanı ansızın bastırmıştı. Kabile halkını ve mallarını ele geçirdikten sonra, bölgedeki su kaynaklarından Müreysi kıyısında konaklanılmıştı. Bir gün, kaynaktan su alma konusunda, Hz. Ömer'in bir hizmetçisiyle Hazrec kabilesinin bir müttefîki arasında tartışma çıkmış, bu tartışma Muhacirlerle Ensar arasında kavgaya yol açmış, fakat hemen bastırılmıştı. Ne var ki, çok sayıda münafıkla birlikte sefere katılan Abdullah b. Übeyy'in stratejisine yaramamıştı bu. Bu nedenle, hemen "Siz bizzat kendiniz bu Kureyşlileri Mekke'den getirdiniz, mülkünüze ve servetinize ortak yaptınız, şimdi de sizin rakipleriniz oldular ve üzerinizde egemenlik kurmak istiyorlar. Şimdi bile desteğinizi onlardan çekseniz, hemen şehrinizden ayrılmak zorunda kalacaklardır" diyerek Ensarı kışkırtmaya başladı. Sonra da yemin edip, "Medine'ye varır varmaz, şerefliler rezilleri şehirden çıkaracaktır" diye ilan etti."
    Bu sözü duyar duymaz Hz. Ömer, "onu katlet ya Rasûlullah" dedi. Hz. Peygamber (s.a) ise "Ya Ömer, böyle yaparsak herkes, Muhammed kendi arkadaşlarını öldürüyor demez mi?" diye karşılık vermiştir.
    Hz. Peygamber (s.a) bu durum üzerine hemen hareket ve Medine'ye geri dönüş emrini verdi. Cebrî (zorunlu) yürüyüş hiç mola vermeksizin ertesi gün öğleye kadar sürdü ve herkes yorulduğundan boşboğazlığa da zaman kalmadı. Useyd bin Uzeyr, Rasûlallah'a, "Ya Rasûlallah sizi böyle acele hareket etmeye sevkeden nedir?" diye sordu. Hz. Peygamber (s.a) "Arkadaşınızın ne söylediğini duymadın mı?" diye cevap verince o, "Hangi arkadaştan bahsediyorsunuz?" dedi. Hz. Peygamber, (s.a) "Abdullah bin Ubey" deyince, Useyd bin Uzeyr. "Onu hoşgör ya Rasûlullah, siz Medine'ye gelmeden önce biz onu kral yapmaya karar vermiştik. Siz gelince o kral olamadı ve bu yüzden sizden nefret ediyor" dedi.
    Hz. Peygamber'in (s.a) bu akıllı kararı ve çabuk hareketi fitnenin istenmeyen sonuçlarını önlediyse de, Abdullah b. Übeyy'in eline çok daha ciddi ve çok daha büyük bir fitne için önemli bir fırsat geçti. Hz. Aişe'ye iftira atmaktı bu yeni fitne. Eğer Hz. Peygamber (s.a) ve ona içten bağlı olanlar gerekli akıllılığı, bunu karşılamada gerekli sabır ve olağanüstü disiplini göstermemiş olsalardı, genç İslâm Ümmetini iç savaşa sürükleyebilecek bir fitneydi bu. İftira olayına yol açan hadisleri anlamak için, olup bitenleri Hz. Aişe'nin kendi ağzından dinleyelim:
    "Hz. Peygamber (s.a) ne zaman bir sefere çıksa, hanımlarından hangisinin kendisine eşlik edeceğini belirlemek için kura çekerdi.
    Buna göre, Mustalıkoğulları seferinde kendisine ben eşlik edecektim. Dönüşte Hz. Peygamber (s.a) geceleyin yolda son olarak bir yerde konakladı. Vakit henüz geceydi ki, yürüyüş için hazırlıklara başladılar. Ben de rahatlamak için kampın dışına çıktım. Dönüp de kaldığım yere yaklaştığımda gerdanlığımın bir yerlerde düşmüş olduğunu farkettim. Aramak için geri döndüm, fakat bu arada kervan hareket etmiş ve ben de arkalarında yalnız kalmıştım. Hevdeci taşıyan dört kişi, boş olduğunun farkına varmadan onu deveye yüklemişlerdi. O günlerde yiyecek kıtlığından dolayı zayıf olduğumdandı bu.
    HARİTA - X
    Beni el-Mustalık'e karşı kampanya
    Çarşafıma bürünüp geride kaldığım anlaşılır da gelir beni götürürler ümidiyle yere uzandım. Bu arada uyumuşum. Sabahleyin Safvan bin Muattal Sülemî yoldan geçerken, örtüyle ilgili hüküm inmeden önce beni birkaç kez görmüş olduğundan beni gördü ve tanıdı, devesini durdurdu ve bağırdı: "İnna lillahi ve inna ileyhi raciun! Hz. Pey-gamber'in hanımı burada kalmış!" Bu ses üzerine birden uyandım ve çarşafımla yüzümü kapadım. Başka bir şey demeden devesini çöktürdü ve kenarda durdu, ben de deveye bindim. Deveyi yularından tutuyordu, öğle sıraları tam durduğu zaman kervana yetiştik ve kimse benim geride kaldığımı farketmemişti. Sonradan bu olayın bana iftira atmak için kullanıldığını ve Abdullah b. Übeyy'in iftiracıların başını çektiğini öğrendim. (Daha başka rivayetlere göre, Hz. Aişe Safvan'ın yedeğindeki deve üzerinde orduya yetişip de geride kaldığı anlaşılınca, Abdullah b. Übeyy "Allah'a yemin olsun, artık o iffetli ve temiz değildir. Bakın bakın, Peygamberimizin karısı geceyi birlikte geçirdiği adamın çektiği deve üzerinde ve açık olarak geliyor" diye bağırmıştır.)
    Medine'ye varınca hastalandım ve bir aydan daha fazla yatakta kaldım. Olanlardan bütünüyle habersiz idiysem de, 'iftira haberi şehirde bir skandal halini almış ve Hz. Peygamber'in (s.a) kulağına da ulaşmıştı. Eskiden olduğu gibi hastalığımla ilgilenmediğini görüyordum. Geliyor, bana hiçbir şey söylemeden başkalarından nasıl olduğumu öğreniyor ve gidiyordu. Bir şeyler dönüyor diye aklım çatlıyordu nerdeyse. Rasûlullah'tan izin aldım ve daha iyi bakım için annemin evine gittim.
    Ben orada kalırken, bir gece babamın yeğeni olan Mistah'ın annesiyle rahatlamak için şehrin dışına çıktım. (Hz. Ebubekir,Mistah ve ailesinin geçimini üstlenmişti.) Oradan buradan konuşurken bir şeye takılıp sendeledi ve aynı anda bağırdı; "Yok olsun Mistah!" "Sen nasıl annesin ki, Bedir Savaşı'na katılmış olan oğlunu böyle lânetliyorsun?" dedim. "Sevgili kızım" diye cevap vermeye başladı ve şöyle devam etti: "Onun ne skandal heveslisi olduğundan haberin yok mu?" Ardından bana iftira kampanyasıyla ilgili herşeyi anlattı. (Münafıkların yanısıra, bazı gerçek müslümanlar da bu kampanyaya katılmışlardı. Mistah, İslâm'ın ünlü şairi Hassan b. Sabit ve Cahş'ın kızı Hz. Zeyneb'in kızkardeşi Hamne bunların önde gelenleriydi.) Bu korkunç hikâyeyi duyunca kanım dondu, hemen eve dönüp, gecenin kalan kısmını ağlayarak geçirdim.
    Ben yokken Hz. Peygamber, (s.a) Ali ve Üsame b. Zeyd'le bu konuyu konuşmuş. Üsame hakkımda güzel sözler söylemiş, "Ey Allah'ın Rasûlü" demiş. "hanımında iyilikten başka bir şey görmedik. Onun hakkında yayılan her şey yalan ve iftiradan ibarettir." Ali ise, "Ey Allah'ın Rasûlü, kadın kıtlığı yok, istersen bir başkasıyla evlenebilirsin. Bununla birlikte, meseleyi araştırmak arzusundaysan kadın hizmetçisini çağırt ve ondan sor" görüşünde bulunmuş. Hizmetçi çağırıldığında O, "Seni Hakkla gönderen Allah'a yemin ederim ki, onda kötü hiçbirşey görmedim, ancak, kendisine ben yokken yoğrulmuş hamura bakmasını söylediğimde uyuyakalır ve bir keçi gelip onu yer." demiştir.
    "Aynı gün Hz. Peygamber (s.a) minbere çıkıp halka sesleniyor ve şunları söylüyor: "Ey müslümanlar, karıma iftira atarak bana zarar vermede hiçbir sınır tanımayan adamın saldırılarına karşı içinizden kim benim şerefimi koruyacak? Allah'a yemin olsun ki, ben iyice araştırdım ve ne onda, ne de adı iftiraya karışan kişide kötü hiçbir şey bulamadım." Bunun üzerine Üseyd bin Hudayr (veya, bazı rivayetlere göre, Sa'd bin Muaz ayağa kalkıp, "Ey Allah'ın Rasûlü, eğer bu adam bizim kabilemize mensupsa onu biz öldürelim, yok eğer Hazrec kabilesine mensupsa, eğer emredersen yine öldürelim" diyor. Bunu duyan Hazrec kabilesinin reisi Sa'd bin Ubade ayağa kalkarak, "Yalan söylüyorsun, onu asla öldüremeyeceksin. Bu adamın bizim kabilemize ait olduğunu bildiğinden böyle konuşuyorsun" diye karşılık veriyor. Hz. Üseyd, "Sen bir münafıksın, bu nedenle de bir münafığı koruyorsun" cevabında bulunuyor. Bunun üzerine mescidde, Hz. Peygamber (s.a) orada olmasına rağmen bir ayaklanmaya dönüşebilecek derecede genel bir kargaşalık çıkıyor. Fakat, Hz. Peygamber (s.a) öfkelerini bastırıyor ve minberden iniyor."
    Olayın kalan ayrıntılarını sonunda Hz. Aişe'yi onurluca temize çıkaran ayetleri yorumlarken vereceğiz. Fakat, burada Abdullah bin Übeyy'in çıkardığı, fitnenin büyüklüğüne işaret etmek istiyoruz. Şöyle ki: (1) Bu, Hz. Peygamber (s.a) ve Hz. Ebu Bekir Sıddık'ın şerefine ve namusuna karşı bir saldırıydı. (2) İslâmi hareketin en büyük serveti olan yüksek manevi üstünlüğü sarsmaya yönelikti. (3) Muhacirlerle Ensar ve ensarın iki kabilesi olan Evs'le Hazrec arasında bir iç savaş çıkarma amacını da taşıyordu.
    Tema ve Konular: Bu sure ve (adeta bir tamamlayıcısı olduğu) Ahzab Suresi'nin 23-73'üncü ayetleri, münafıkların saldırısının ana hedefi olan maneviyat cephesini güçlendirmek için inmiştir. Ahzab Suresi'nin 28-73'üncü ayetleri Hz. Peygamber'in (s.a) Hz. Zeynep'le evlenmesiyle ilgili olarak, Nur Suresi de ikinci saldırı üzerine (İfk Olayı) İslâm ümmetinin birliğinde ortaya çıkan çatlakları onarmak için gönderilmiştir. Her iki sureyi incelerken bu noktayı gözönünde tutarsak, örtünmeyle ilgili hükümlerin altında yatan hikmeti anlayabiliriz. Maneviyat cephesini güçlendirmek ve korumak ve Hz. Zeynep'le evlenme olayının yol açtığı propaganda fırtınasını karşılamak için Allah aşağıdaki talimatları indirmiştir:
    1. Hz. Peygamber'in (s.a) hanımları kendi gizli ve özel odalarında kalacaklar, süslerini göstermekten kaçınacaklar ve başkalarıyla konuşmalarında dikkatli ve tedbirli olacaklardır. (32-33) .
    2. Diğer müslümanlar, Hz. Peygamber'in (s.a) özel odalarına girmeyecekler ve istediklerini perde arkasından sorup söyleyeceklerdir. (53) .
    3. Mahrem ve mahrem olmayan yakınlar arasına bir sınır çizilmektedir. Ancak mahrem olanlar, yani evlenmeleri yasak olacak ölçüde yakınlığı bulunanlar Hz. Peygamber'in (s.a) hanımlarının odalarına girebileceklerdir. (55) .
    4. Peygamber'in (s.a) hanımlarının müslümanlara kendi öz anneleri gibi haram olduğu ilan edilmekte, dolayısıyla her müslümanın onlara en temiz niyetlerle bakması emrolunmakatdır. (53-54)
    5. Müslümanlar, eğer Hz. Peygamber'e (s.a) eziyet verirlerse Allah'ın lanet ve azabını çekecekleri konusunda uyarılmaktadırlar. Aynı şekilde, herhangi müslüman bir erkek veya kadına iftira etmek, onurunu rencide etmek de büyük bir günahtır. (57-58) .
    6. Evlerinden dışarı çıkmak zorunda olduklarında, tüm müslüman kadınlar örtüleriyle başlarını ve yüzlerini örteceklerdir. (59) .
    "İftira" olayı üzerine, bu olayın korkunçluğuyla sarsılan İslâm toplumunun manevi örtüsünü güçlendirmek ve duruluğunu korumak için bu sure indirildi. Kur'an'ın ahlâki, manevi ve sosyal ölçülerin benimsenmesiyle ümmeti ıslah etmek için psikolojik bir durumdan nasıl yararlandığının anlaşılması için aşağıda ilgili hüküm ve talimatların bir özetini veriyoruz:
    1. Sosyal bir suç olduğu daha önce açıklanmış bulunan (Nisa: 15-16) zinanın burada ceza gerektirici bir suç olduğu ve yüz sopayla cezalandırılacağı ilan edilmiştir.
    2. Zina eden erkek ve kadınlardan uzaklaşılması emredilmiş ve müslümanların böyleleriyle evlilik ilişkisi kurmaları yasaklanmıştır.
    3. Başkasını zina etmekle suçlayan, fakat dört tanık getiremeyen seksen sopayla cezalandırılacaktır.
    4. Kocanın karısına zina suçu yüklemesi durumunda "lian" yasası getirilmiştir.
    5. Müslümanlara, "şerefli ve iyi ad sahibi kişiler zina yüklenmesi durumunda oldukça titiz davranmalı ve bunu yaymak şöyle dursun, hemen bastırmalı ve reddetmelisiniz" denircesine, Hz. Aişe'yle ilgili "ifitra" olayından ders almaları emredilmiştir. Bu bağlamda, şöyle bir genel ilke konmuştur: Temiz erkeğe gereken eş, temiz bir kadın olmalıdır, çünkü o uzun süre kirli bir kadınla geçinemez, aynı şekilde temiz bir kadının eşi de, temiz olmalıdır. Kur'an bu noktada adeta şöyle demektedir: "Hz. Peygamber'in (s.a) temiz bir insan, hem de insanların en temizi olduğunu bilip dururken, nasıl oldu da, kirli bir kadınla mutlu olabileceğine ve bu kadını hanımları içinde en çok sevdiği olacak şekilde yüceltebileceğine inandınız? Açıktır ki, kirli bir kadın yapmacık tutumuyla Hz. Peygamber (s.a) gibi temiz bir erkeği ne yapsa aldatamaz. Hem, suçlanılan temiz bir kadın olduğu halde, suçlayanın alçak birisi olduğunu da gözönüne almanız gerekirdi. Bu, suçlamanın dikkate değer olmadığına, hatta düşünülemez olduğuna yeterli bir nedendi.
    6. İslâm ümmeti içinde asılsız haber ve kötü söylentiler yayanlar ve kötülüğü propaganda edenler yüreklendirilmeye değil, cezalandırılmaya layıktırlar.
    7. İslâm ümmetinde ilişkilerin zan ve şüpheye değil, sağlam inanç ve imana dayanması genel ilkedir, suçlu olduğu kesinleşmedikçe herkese suçsuz muamelesi yapılacaktır.
    8. Kimse bir başkasının evine dilediği şekilde ve izin almadan giremez.
    9. Hem erkekler, hem de kadınlar karşılaştıklarında bakışlarını indirmeli ve birbirlerine bakmamalıdırlar.
    10. Kadınlar evlerinin içinde bile başlarını ve göğüslerini örtmelidirler.
    11. Kadınlar, hizmetçileri ve evlenmelerinin haram olduğu yakınlarının dışında kimseye karşı süs eşyalarını da takmamalıdırlar.
    12. Bekârlar genelde iffetsizliğin yayılmasında önayak olduklarından, köle ve cariyeler için bile evlenme teşvik edilmelidir.
    13. Kölelik kurumu hoş görülmemekte ve köle sahipleri ve daha başkalarına mükâtebe kanunuyla özgürlüklerini kazanmaları için kölelere mali yardımda bulunmaları emredilmektedir.
    14. İlk bakışta, cariyelerin fuhuş yapması yasaklanmaktadır, çünkü Araplar'da fahişelik yalnızca bu sınıfa özgüydü. Bu da fahişeliğin yasaklanması demektir.
    15. Hizmetçiler ve evin küçük çocukları dahil, ev hayatında gizlilik esastır ve kutsaldır. Çocuklar, izin almadan özellikle sabahları, öğleleri ve geceleri hiçbir erkek veya kadının özel odasına giremezler.
    16. Yaşlı kadınlar evlerinde başörtülerini takmayabilirler, fakat süslerini göstermekten kaçınmalıdırlar. Hatta başörtülerini takmaları daha iyidir.
    17. Kör, sakat, topal ve hasta olanlar başkalarının evlerinden izinsiz yiyecek herhangi bir şey alabilirler, çünkü bu, kabul edilir suçlardandır, hırsızlık ve kandırma sayılmaz.
    18. Bütün bunlardan ayrı olarak, müslümanların yemeklerini bir arada yiyerek karşılıklı ilişkileri geliştirmeleri çok iyidir. Çok yakın akrabalar ve samimi dostlar resmi davete gerek olmaksızın birbirlerinin evlerinde yemek yiyebilirler. Gelecek herhangi bir fitne ve kötülüğü karşılamak için böylece aralarındaki ilişkilerde daha bir yakınlaşma, içtenlik ve sıcaklık doğar. Bu hüküm ve talimatlarla birlikte, her müslüman seçebilsin diye müminlerle münafıkların açık nitelikleri de ortaya konmaktadır. Ayrıca, ümmet disipline edici ölçülerle daha bir güçlendirilmekte, bireyler birbirlerine daha bir yaklaştırılmakta ve böylece düşmanların fitne çıkarma heves ve cesaretleri kırılmaktadır.
    Hepsinin üstünde, surede ortaya çıkan en açık görüntü, böylesi saçma ve utanmazlık örneği saldırıları izlemesi kaçınılmaz olan keskin ve yaralayıcı ifadelerin yer almayışıdır. Bu kışkırtma karşısında gazaba gelmek yerine, surenin dili bir takım yasa ve düzenlemeler geticiri, yapıcı hükümler koyucu ve ümmetin eğitim ve öğretiminin gerektiği bir zamanda akıllıca talimatlar verici niteliktedir. Böylesi kışkırtıcı fitneleri nasıl soğukkanlılıkla ve akıllıca karşılamamız gerektiğini de öğretiyor bize. Aynı zamanda, Kur'an'ın Hz. Muhammed'in (s.a) değil, tüm insanî durum ve şartları en yüksek düzeyden gözleyen ve hiçbir kişisel önyargı, duygu ve eğilim olmadan insanlığa yol gösteren bir Varlığın sözü olduğunun apaçık bir delilidir de bu. Eğer Hz. Peygamber'in (s.a) sözü olmuş olsaydı, bütün yumuşaklığına ve gönül yapıcılığına rağmen, içinde ufak tefek acılıklar da herhalde bulunurdu. çünkü, ne kadar soylu da olsa, bir insanın şerefine böyle alçakça saldırıldığında kızması, sadece insanî bir tavırdır.
    Gün gelecek bütün dünya Hocama selam duracak!

  8. #28
    _ALBAY_ SİTE BAŞKANI Tevfik YAZICILAR kullanıcısının Görüntü Resmi
    Giriş
    Thu May 2006
    Konum
    İstanbul
    İletiler
    8,612
    Blogdaki Konular
    5
    025 - FURKAN SURESİ

    Adı: Sure "Furkan" adını birinci ayetten alır. Daha pek çok surenin adları gibi, bu ad da sembolik olmakla birlikte, ana konuyla yakından ilişki içindedir.
    Nüzul Zamanı: Üslup ve konusundan, bu surenin de Müminun Suresi gibi, Mekke'nin ortasında indiği anlaşılmaktadır. İbn Cerir ve İmam Razi, Dahhak İbn Müzahim'den bu surenin Nisa Suresi'nden sekiz yıl önce indiği rivayetinde bulunurlar. Bu da, sure ile ilgili nüzul zamanı konusundaki görüşümüzü doğrulamaktadır. (İbni Cerir, XIX: 28-30; Tefsiru'l Kebir, VI: 358) .
    Ana ve Yan Konular: Sure, Mekke kâfirlerinin Kur'an, Hz. Muhammed'in (s.a) peygamberliği ve getirdiği öğretilere karşı yükselttikleri şüphe ve itirazları ele almaktadır. Her itiraza uygun cevap verilmekte ve halk gerçeği reddetmenin sonuçları hakkında uyarılmaktadır. Surenin sonunda, Müminun Suresi'nin başında olduğu gibi, müminlerin ahlâkî-manevî üstünlükleri tasvir edilerek sanki şöyle denmektedir: "Gerçekle sahteyi ayırmanın ölçüsü buradadır. Bunlar Rasûlullah'a inanan ve öğretilerini izleyen insanların soylu nitelikleridir ve bu insanlar, Rasûlullah'ın yetiştirmeye çalıştığı tiplerdir. O halde, bu insanların Mesaj'ı henüz kabul etmemiş ve "cahiliye" de kalıp gerçeği yenmek için ellerinden geleni yapan insanlarla karşılaştırabilir ve değerlendirebilirsiniz. Sonra da, kendi adınıza hangi tarafı seçeceğinize karar verebilirsiniz." Bu sorun, bu kadar çok sözle ifade edilmiyorsa da, hissedilir şekilde Arap'ın önüne konmaktadır. Bir kaç yıl sonra bu soruya verilen pratik cevabın, çok az istisna dışında, İslâm'ı kabul şeklinde olduğunu belirtmeliyiz.
    Gün gelecek bütün dünya Hocama selam duracak!

  9. #29
    _ALBAY_ SİTE BAŞKANI Tevfik YAZICILAR kullanıcısının Görüntü Resmi
    Giriş
    Thu May 2006
    Konum
    İstanbul
    İletiler
    8,612
    Blogdaki Konular
    5
    026 - ŞUARA SURESİ

    Adı: Sure adını, "şuara" kelimesinin geçtiği 224. ayetten alır.
    Nüzul zamanı: Konu, üslup ve ilgili rivayetler, surenin Mekkî dönemin ortalarında indiğini gösteriyor. İbn Abbas'a göre önce Ta Ha Suresi, sonra Vakıa suresi, ardından da Şuara Suresi nazil olmuştur. (Ruhu'l-Meani, C. XIX. S. 64) . Ta Ha Suresi'nin Hz. Ömer'in (r.a) İslâm'a girmesinden önce indiği bilinmektedir.
    Konular: Surenin temelinde, Mekke kafirlerinin şu veya bu bahaneyle Hz. Peygamber (s.a) tarafından tebliğ edilen İslâm Mesajı'nı ısrarla reddedişleri yatmaktadır. Zaman oluyor ki, Hz. Peygamber'in, (s.a) peygamberliğini isbat için kendilerine "ayet" getirmediğini (mucize göstermediğini) söylüyorlar; zaman oluyor, ona şair ve kahin etiketi vuruyorlar ve mesajıyla alay ediyorlar, zaman oluyor, onun peşinden gidenlerin bir-kaç akılsız genç, ya da yoksullar ve köleler olduğunu, buna karşılık misyonun halk için gerçekten bir değeri olmuş olsaydı, soyluların ve ileri gelenlerin onu öncelikle kabul etmesinin sözkonusu olduğunu söyleyerek, misyonunu eğlenceye alıyorlardı. Sonuçta, bir yanda Hz. Peygamber (s.a) , kendilerine inançlarının hatalarını akli delillerle ve tevhid ve ahiret akidesini kanıtlama çabalarıyla yorulur ve yıpranırken, kafirler beri tarafta, birbiri ardısıra, inatlarını çeşitli biçimlerde sergilemekten bıkmıyorlardı. İşlerin bu şekilde gitmesi, Hz. Peygamber'e (s.a) büyük acı ve üzüntü veriyordu.
    Sûre'nin indiği dönemde Mekke'de durum buydu. Dolayısıyle Sûre, anlam bakımından şu ifadelerle Hz. Peygamber'i (s.a) teselli ederek başlamaktadır: "Onlar adına niye kendini tüketirsin? Eğer bu adamlar sana inanmıyorlarsa, bu hiç bir "ayet" görmediklerinden değil, inatlarından dolayıdır. Onlar, akla ve mantığa kulak vermez, başlarını aşağılık içinde eğmelerini gerektirecek bir "ayet" görmek isterler. Zamanı gelip de bu ayet gösterilmeye başlayınca, o zaman onlar şimdi kendilerine sunulanın gerçek olduğunu kavrayacaklardır."
    Bu girişin ardından 191. ayete kadar sürekli olarak tek bir konunun üzerinde durulmakta ve şöyle denmektedir: "Yeryüzü, gerçeği arayan kimseyi kendisine götürecek "ayet"lerle doludur. Fakat, dikkafalı ve yanlış yolda olanlar, ister tabii olgular olsun isterse peygamberlerin mucizeleri olsun, "ayetler"i gördükten sonra da inanmamışlardır. İlâhî ceza kendilerini yakalayıncaya kadar, bu sapık insanlar, yanlış akidelerine saplanıp kalmışlardır." Bu gerçeği örneklemek için, Mekke kafirleri gibi, küfürlerinde inat eden yedi eski kavmin tarihi anlatılmaktadır. Bu bağlamda aşağıdaki hususlar vurgulanmaktadır:
    1) Ayetler iki türdür:
    a) Yeryüzünün her yanına dağılmış halde bulunup akıllı bir kişinin görmesiyle Hz. Peygamber'in (s.a) sunduğunun gerçek olup olmadığına karar verebileceği ayetler,
    b) Firavun ve kavmine, Nuh kavmine, Ad kavmine, Semud ve Lut kavmi ile Eykelilere gösterilen ayetler. Artık, hangi tür ayetleri görmek istediklerine karar vermek, kafirlere kalmış bulunmaktadır.
    2) Çağlar boyu, kafirlerin zihin yapıları hep aynı olagelmiştir. Tartışma biçimleri, karşı çıkışları ve inanmamak için ileri sürdükleri bahane, özürleri ve sonunda kaderleri de aynı olmuştur. Aynı şekilde, her çağda peygamberler hep aynı öğretileri sunmuşlar; kişisel karakterleri, akıl yürütmeleri ve muarızlarına karşı ileri sürdükleri deliller de aynı olmuş ve hepsi de Kadir Allah'ın rahmetiyle nimetlenmiştir. Bu iki davranış modelinin ikisi de tarihte görülmekte olup bizzat kafirler de, kendilerinin hangi, Hz. Peygamber'in (s.a) hangi modele ait olduğunu görebilirler.
    3) Allah aynı zamanda hem Kadir, hem Rahim, hem de güçlüdür. Tarih, O'nun rahmeti gibi, gazabına da şahitlik etmektedir. Bu durumda, Allah'ın rahmetine mi, yoksa gazabına mı müstehak olmaya karar vermek, insanların kendilerine kalmış bulunmaktadır.
    4) Son olarak sure şöyle bir özetle bitmektedir: "Ey kafirler! Eğer illâ ayet görmek istiyorsanız, neden eski toplumları helâk eden korkunç ayetleri görmemekte ısrar ediyorsunuz? Neden, kendi dilinizde okunan Kur'an'ı görmüyorsunuz?
    Neden Hz. Muhammed'i (s.a) ve Ashabını görmüyorsunuz? Kur'an'ın ayetleri cin veya şeytan işi olabilir mi? Kur'an'ın kendisine nazil olduğu Peygamber (s.a) hiç kahine benziyor mu? Hz. Muhammed (s.a) ve Ashabı şairlerden ve hayranlarından farklı değiller mi? Neden küfürden vazgeçmiyor ve onları yargılarken kalbinize danışmıyorsunuz? Kalbinizin derinlerinde Kur'an'ın kehanet ve şiir olmadığına inandığınız halde, ona karşı çıkmakla zalim ve gaddar olduğunuzu bilin ve yine bilin ki, zalim ve gaddarlar için hazırlanan acı sonu mutlaka göreceksiniz."
    Gün gelecek bütün dünya Hocama selam duracak!

  10. #30
    _ALBAY_ SİTE BAŞKANI Tevfik YAZICILAR kullanıcısının Görüntü Resmi
    Giriş
    Thu May 2006
    Konum
    İstanbul
    İletiler
    8,612
    Blogdaki Konular
    5
    027 - NEML SURESİ

    Adı: Sure adını, bu surenin karınca kıssasının anlatıldığı bir sure olduğunu ima eden 18. ayetteki "vadi'in-neml" ibaresinden alır.
    Nüzul zamanı: Surenin konu ve üslubu Mekke döneminin ortalarında inen surelere çok benzer. Bu benzerlik bazı rivayetlerle de desteklenmektedir. İbn Abbas ve Cabir bin Zeyd'e göre "Sözkonusu surelerden önce Şuara, sonra Neml, ondan sonra da Kasas Suresi indirildi."
    Anafikir ve konular: Bu sure iki bölümden meydana gelir. Birinci bölüm baştan 58. ayetin sonuna kadar devam eder. İkinci bölüm ise 59. ayetle başlayarak son ayetle son bulur.
    Birinci bölümün anafikri şudur: Yalnız Kur'an'ın getirdiği gerçekleri kainat konusunda temel hakikatler olarak kabul eden ve hayatını bu gerçeklere itaat ve teslimiyet içerisinde sürdüren kimseler bu Kitap'ın hidayetinden faydalanabilir ve dolayısıyla vaadedilen mükafatlara layık olabilir. Ne var ki, böyle bir hayatı sürdürmenin en büyük engeli ahireti inkar etmektir. Çünkü bu inançsızlık kişiyi sorumsuz, bencil ve dünya hayatına aşırı derecede bağlı duruma getirir. Böyle bir kimsenin Allah'a teslim olabilmesi, hırs ve arzularını sınırlama yoluna gidebilmesi mümkün değildir.
    Bu girişten sonra ortaya üç insan tipi konulur. Birinci tipin özellikleri Firavun, Semud kavminin ileri gelenleri ve Lut kavminin soyluları ile karakterize edilmektedir. Sayılanların tümü ahiret sorumluluğuna aldırmayan ve bunun sonucu olarak da dünyaya kul olmuş kişilerdir.
    Bu insanlar mucizeleri gördükten sonra inanmamakta direnmişlerdi. Dahası iyiliğe ve salih olmaya çağıranların aleyhlerine dönmüş ve onlara düşman kesilmişlerdi. Aklı başında her insanın nefretle karşıladığı çirkin davranışlarını ısrarla sürdürmüşler, kendilerini helak eden Allah'ın azabı gelip kapıya dayandığında bile uyarılara kulak vermemişlerdi.
    İkinci tip Hz. Süleyman'ın (a.s) kişiliğinde sergilenir. Allah Hz. Süleyman'a (a.s) Mekkeli kafirlerin ileri gelenlerinin hayal bile edemeyeceği bir derecede zenginlik, mülk ve ihtişam bağışlamıştı. Ne var ki, Allah önündeki sorumluluk bilincinden ve sahip olduğu herşeyin yalnızca Allah'ın bir lütfu olduğu duygusunu taşıdığından tam bir teslimiyet içinde olmuş ve kendini beğenmişlik onun kişiliğini lekelememişti.
    Üçüncüsü ise Sebe melikesinin karakterize ettiği tiptir. Sebe melikesi Arabistan tarihinin en zengin ve ünlü insanlarını yönetmiştir. Bir insanı kibir ve gurura sevkedecek her türlü imkana sahipti. Kureyş'in sahip olduğu mal-mülkten çok daha fazla bir zenginliğe sahipti. Gene de "şirk" içinde olduğunu kabul ve itiraf etti. "Şirk", onun sadece atalarının hayat tarzı olmakla kalmıyor, ayrıca bir idareci olarak durumunu sürdürebilmek için takip etmek zorunda olduğu bir hayat biçimiydi de. Bundan dolayı "şirk"i terketmesi ve "tevhid" yolunu benimsemesi sıradan bir müşrikin kabulünden daha güçtü. Buna rağmen gerçek apaçık ortaya çıkınca, hiçbir şey onu kabulden alıkoymadı. Aslında onun sapıklığı tutku ve arzularına kul olmaktan değil, müşrik bir çevrede doğup yetişmesinden ileri geliyordu. Yine de vicdanı Allah önünde sorumluluk duygusundan yoksun değildi.
    İkinci bölümün hemen başlarında evrenin çok açık, gözle görülebilen bazı gerçeklerine dikkat çekilmiş ve Mekke kafirlerine ardı ardına şu anlamda sorular yöneltilmiştir: "Bu gerçekler, halen sizin takip etmekte olduğunuz "şirk" inancını mı, yoksa Kur'an'ın sizi davet ettiği "tevhid" gerçeğini mi doğruluyor?" Bundan sonra kafirlerin asıl şu gerçek hastalığına işaret edilerek şöyle denilmektedir: "Gözleri kör eden ve her türlü apaçık gerçeğe karşı onları taş gibi duygusuz hale getiren ahireti inkar etmeleridir. bu inkarları onlara hayatın her konu ve meselesini önemsiz ve gayri ciddi kılmaktadır. Onlara göre herşey bütünüyle yok olacağına, hayattaki tüm çabalar sonuçsuz kalacağına, bütün gayeler, hedefler anlamsız olacağına göre, hak ve bâtıl eşittir ve birbirine benzer şeylerdir. Hayat mücadelesi tümüyle gayesiz ve varacağı bir hedef yoktur. Böyle olunca, kişinin hayat sistemini hak veya bâtıl temeller üzerine dayandırma meselesi tümüyle önemini yitiriyor.
    Yukarıda ana hatlarıyla belirttiğimiz bu bölüm Hz. Peygamber (s.a) ve müslümanları, asi ve imansız kimseleri "tevhid"e davet etmekten caydırma amacı gütmüyor. İşin doğrusu bu bölümde güdülen amaç onları uyuşukluk ve uykudan uyandırmaktır. Bu nedenle 67-93. ayetleri arasında insanlarda ahiret duygusunu oluşturmak, onları inançsızlığın sonuçları konusunda uyarmak ve onları ahireti gözleriyle görüyormuşçasına inandırmak için belli şeyler tekrar tekrar vurgulanmıştır.
    Sonuç olarak Kur'an'ın gerçek daveti, yani yalnız tek bir ilâha kul olma çağrısı kısa fakat mucizevi bir şekilde sunulmaktadır. Bunu kabul etmenin kendi yararlarına, reddetmenin de kendi zararlarına olacağı hususunda insanlar uyarılmıştır. Kabul ve teslimiyetten başka bir seçenek bırakmayan Allah'ın ayetlerini görünceye kadar imanlarını ertelemeleri durumunda -ki o zaman kıyamet gelip çatmış demektir- artık inanmalarının bir yararı olmayacağı unutulmamalıdır.
    Gün gelecek bütün dünya Hocama selam duracak!

  11. #31
    _ALBAY_ SİTE BAŞKANI Tevfik YAZICILAR kullanıcısının Görüntü Resmi
    Giriş
    Thu May 2006
    Konum
    İstanbul
    İletiler
    8,612
    Blogdaki Konular
    5
    028 - KASAS SURESİ

    Adı: Bu sure, adını, 25. ayetinde geçen "el-Kasas" kelimesinden alır. "Kasas", lugatte, olayları uygunluk sırasına göre zikretmektir. Dolayısıyla bu anlamla oluşan bakış açısına göre de, "Kasas" kelimesi sure'ye uygun düşen bir ad olabilmektedir; zira surenin içinde Hz. Musa'nın (a.s) kıssası ayrıntılarıyla anlatılmaktadır.
    Nüzul Zamanı: Daha önce Neml Suresi'nin girişinde de zikredildiği gibi, İbn Abbas ve Cabir b. Zeyd'in rivayetine göre; Şuara, Neml ve Kasas sureleri birbiri ardınca nazil olmuştur. Dil, uslûb ve konuları da bu üç surenin vahiy dönemlerinin hemen hemen aynı olduğunu göstermektedir. Aralarındaki benzer özelliklerin diğer bir sebebi, Hz. Musa'ya (a.s) ait kıssanın, bu surelerde hikayenin bütününü oluşturan muhtelif yerlerinde zikredilmiş olmasıdır. O, Şuara Suresi'nde risalet görevini kabul etmemesi hakkında şöyle bir mazeret ileri sürüyordu: "Firavun'un kavmi bana bir suç isnadında bulunuyor, bu yüzden beni öldürmelerinden korkuyorum." Daha sonra Firavun'un huzuruna çıktığında Firavun şöyle diyecekti: "Biz seni bir çocukken evimizde alıp büyütmedik mi? Hayatının bir çok yılını aramızda geçirdin, sonunda yapacağını yaptın." Bu surede başka hiç bir şey zikredilmemiştir, oysa Kasas Suresi'nde kıssaya ait diğer ayrıntılar da mevcuttur. Aynı şekilde Neml Suresi'nde de kıssa apansız biçimde Hz. Musa'nın (a.s) ailesiyle birlikte seyahate çıktığı ve birden biraz ötede bir ateş gördüğü zamandan başlayıverir.
    Bu surede de seyahatin mahiyeti yahut nereden geldikleri veyahut da nereye vardıkları başlarına neler geldiği konusunda hiçbir şey zikredilmez, oysa Kasas Suresi tüm gerekli ayrıntıları ihtiva etmekedir. Şu halde bu üç sure birlikte okunduğunda Hz. Musa'nın (a.s) kıssası tamamlanmış olmaktadır.
    Konu: Anafikir, Hz. Muhammed'in (s.a) peygamberliği karşısında çoğalan şüphe ve itirazları bertaraf etmek ve kendisine iman etmemek için ileri sürülen mazeretleri geçersiz kılmaktadır.
    Bu amaçla ilkin, Musa'nın (a.s) kıssasının vahyediliş dönemi, telmih ve temsilen anlatılmakta, böylece dinleyenlerin zihninde şu noktalar kendiliğinden uyandırılmış olmaktadır.
    a) Allah irade buyurduğu her vasıta ve saiki, idrak edilemeyen yollarla devreye sokar. Allah aynı şekilde nesne ve olayları öyle ayarlamıştır ki, Firavun'u iktidarından uzaklaştıran çocuk, bizzat Firavun'un evinde beslenip, büyümüş ve Firavun, kimi beslediğini bilememiştir. Şu halde kim Allah ile savaşabilir ve O'nun planlarıyla başedebilir?
    b) Peygamberlik bir kimseye gökler ve yerlerden yayınlanan bir bildiriyle, şenlikler içinde kutlanarak bahşedilmez. Sizler Hz. Muhammed'in (s.a) nasıl olup da beklenmedik bir şekilde peygamberlikle müjdelendiğine akıl erdiremiyorsunuz, oysa bizzat kendinizin bir peygamber olarak kabul ettiğiniz (48. ayet) Hz. Musa (a.s) da umulmadık bir zamanda peygamber olmuştur; bir seyahatte Sina Dağı'nın ıpıssız eteğinde hiç kimsenin ne olacağını bilmediği zamanda... Hatta bizzat Hz. Musa (a.s) bile peygamberlikle müjdelendiği anın bir öncesine kadar durumu bilmiyordu. Aslında bir parça ateş getirmeye gitmiş ve fakat, peygamberlik bağışıyla dönmüştü.
    c) Allah'ın, bir görevi yerine getirmesini istediği kimse, ordusuz, zırhsız, görünürde bir destek yahut arkasında bir kuvvet olmadan, çok güçlü ve çok donanımlı muhaliflerini yenilgiye uğratır. Hz. Musa'nın (a.s) kuvvetleri ile Firavun arasındaki güç farkı, Hz. Muhammed (s.a) ile Kureyş arasındakinden çok daha belirgindi ve şimdi ise bütün dünya, sonunda kimin galip geldiğini, kimin yenildiğini bilmektedir.
    d) Siz Hz. Musa'dan (a.s) tekrar bahisle, "Niçin Musa'ya verilen asa, parlayan el... vs. gibi mucizelerin aynısı Muhammed'e verilmedi?" diyorsunuz. Hz. Musa'nın Firavun'a gösterdiği türden mucizeler size de gösterildiğinde hemencecik inanıvercekmişsiniz gibi (!) ... Peki, kendilerine mucize gösterilenler buna mukabil nasıl karşılık verdiler, biliyor musunuz? Onlar mucizeleri gördükten sonra bile inanmamış ve yalnızca şöyle demişlerdi: "Bu sihirdir"; zira hakikate karşı düşmanlık beslemekte ve ayak diretmekteydiler.
    Aynı hastalık bugün sizi de yakalamış. Siz de sadece aynı türden mucizeler gösterildiğinde mi inanacaksınız? Öyleyse mucizeleri gördükten sonra inanmayanların akibetini biliyor musunuz? Onlar Allah tarafından helâk edilmişlerdi. Şimdi inatla mucize isteyerek aynı felaketle karşılaşmayı mı istiyorsunuz?
    Bütün bunlar, bu kıssayı dinleyen Mekke'nin putperest çevresine mensup herkesin zihninde kendiliğinden vurgulanmış oluyordu. Zira bir zamanlar Hz. Musa (a.s) ile Firavun arasında vuku bulan çatışmanın benzeri şimdi Mekke müşrikleri ile Rasûlullah (s.a) arasında cereyan ediyordu. Musa'ya (a.s) ait kısssanın anlatılmasının sebeb-i hikmeti buydu ve böylece Mekke'de hüküm süren şartlarla Hz. Musa (a.s) döneminde mevcut olan şartlar arasındaki benzerlik, ayrıntılara varıncaya kadar kendiliğinden belirtilmiş oluyordu. 43. ayetten itibaren ise surenin içeriği asıl anafikre yönelmeye başlamaktadır.
    Hemen girişte Rasûlulah'dan (s.a) iki bin sene önceki tarihî olayların, bu denli sarih biçimde anlatılmasının nedeni Rasûlullah'ın (s.a.) risaletine delil teşkil etmesi içindir. Zira o bir ummiydi. Gerek hemşehrileri, gerekse kabilesi bunun pek iyi farkındalardı ki, Hz. Muhammed'in (s.a) böyle ikibin yıllık bilgileri alabileceği bir kaynak, bildikleri kadarıyla bulunmuyordu.
    Dahası, onun bir peygamber olarak tayin edilmesi, Allah'ın kendilerine bir lutfu olarak değerlendirilmelidir. Zira onlar gafildiler ve Allah bu icraatı onlar hidayet bulsun diye yapmaktaydı. Böylece onların sık sık tekrarladıkları "Niye bu peygamber Musa'nın getirdiği mucizeleri getirmiyor?" itirazları da cevaplanmış oluyordu. Şöyle ki: "Sanki siz -bizzat tasdik ettiğiniz gibi- Alllah'dan mucizeler getiren Musa'ya (a.s) inanmış mıydınız da, bu Rasûl'den mucize istemekte haklı olasınız? Şehvet ve heveslerinize tapmadığınız sürece hâlâ hakikatı görme şansınız var. Fakat bu hastalıktan kurtulamadığınız takdirde, size ne tür mucize gösterilirse gösterilsin hakikati asla göremezsiniz.
    Sonra Mekke müşrikleri uyarılmakta ve o günlerde vuku bulan bir hadisenin hatırlatılmasıya utandırılmaktadırlar. Olay şudur: Bir grub Hıristiyan Mekke'ye gelmiş ve Rasûlullah'dan (s.a.) Kur'an'ı işitince müslüman olmuştu. Mekkeliler bundan bir ders almak yerine öylesine feveran ettiler ki, Ebu Cehil'in öncülüğünde hepsine fena muamelede bulundular.
    Surenin son bölümü müşriklerin Rasûlullah'a (s.a.) neden inanmadıkları yolundaki mazeretlerini ele almaktadır. Korktukları şey şuydu: "Eğer biz Arapların çok tanrılı itikadından vazgeçip de, onun yerine tevhid inancını benimsersek, bu bizim dinî, siyasî ve ekonomik alandaki üstülüğümüzün sonu olur; çünkü aksi durumda Arabistan içinde en etkili kabile olma statümüzü kaybederiz; üstelik ülkede gidebileceğimiz hiçbir yer kalmaz." Kureyş ileri gelenlerini, hakikate düşman olmaya iten temel neden buydu; bunun dışındaki şüphe ve itirazları yalnızca halkı aldattıkları birer bahaneden ibaretti. Allah (c.c) surenin sonunu tamamen bunlara ayırarak her birinin gerçek yüzünü, hikmetli bir şekilde sergilemiş ve Hak ile batıl'ı ayırmada yalnızca dünyevî çıkarları ölçü alanların bu temel hastalığına çözüm teklif etmiştir.
    Gün gelecek bütün dünya Hocama selam duracak!

  12. #32
    _ALBAY_ SİTE BAŞKANI Tevfik YAZICILAR kullanıcısının Görüntü Resmi
    Giriş
    Thu May 2006
    Konum
    İstanbul
    İletiler
    8,612
    Blogdaki Konular
    5
    029 - ANKEBUT SURESİ

    Adı: Bu sure adını, "Ankebut" (örümcek) kelimesinin geçtiği 41. ayetten alır.
    Nüzul Zamanı: 56'dan 60'a kadar olan ayetler, bu surenin Habeşistan'a hicretten çok kısa bir süre önce nazil olduğunu göstermektedir: Bu görüşü ele alınan konunun özelliği de desteklemektedir. Bazı müfessirler, surede münafıklardan bahsedildiği ve münafık sorunu Medine'de ortaya çıktığı için ilk on ayetin Medine'de geri kalanlarının ise Mekke'de nazil olduğu görüşündedirler. Oysa burada münafıklığından bahsedilen kişiler, kafirlerin müslümanlara uyguladığı baskı ve işkencelerden korktukları için ikiyüzlü bir tutum benimseyen kimselerdi. Bu nedenle bu tür bir iki yüzlülük Medine'de değil ancak Mekke'de meydana gelmiş olabilir. Aynı şekilde bazı müfessirler de, bu surede müslümanların hicrete teşvik edildiğini görerek bu surenin Mekke'de nazil olan son sure olduğunu kabul etmişlerdir. Bu görüşler hiçbir rivayete dayanmamakta, fakat surenin ele aldığı ana konulardan kaynaklanmaktadır. Surenin değindiği ana konular tüm olarak gözönünde bulundurulduğunda, bunların Mekke'deki son döneme değil, Habeşistan'a hicretten hemen önceki şartlara işaret ettiği anlaşılır.
    Ana Fikir ve Konular:
    Sure ayrıntılı bir incelemeye tabi tutulduğunda, nüzul zamanının müslümanların Mekke'de en şiddetli işkenceye maruz kaldıkları dönem olduğu görülür. Kafirler, İslâm'a tamamen karşı çıkıyor ve yeni dine girenler en şiddetli baskılara maruz bırakılıyorlardı. Allah, samimi müslümanları cesaretlendirmek, güçlendirmek ve iman zayıflığı gösterenleri utandırmak için bu sureyi indirdiğinde şartlar böyleydi. Bunun yanısıra Mekkeli müşrikler, her çağdaki Hak düşmanlarının uğradığı akibeti kendi kendilerine davet etmemeleri için uyarılmaktadırlar.
    Bu bağlamda, o dönemde birkaç gencin karşılaştığı sorunlara da cevap verilmektedir. Mesela bu gençlerin aileleri onlara Hz. Muhammed'i (s.a) bırakıp, atalarının dinine dönmeye zorlayarak şöyle diyorlardı: "Sizin iman ettiğiniz Kur'an, ana-baba haklarını en üst seviyede tutuyor. O halde bizim söylediklerimizi dinleyin. Aksi taktirde dininizin emirlerine karşı gelmiş olursunuz." Buna, surenin 8. ayetinde cevap verilmektedir.
    Aynı şekilde bazı kabile üyeleri de İslâm'a yeni girenlere şöyle diyorlardı: "Azab ve sevap gibi şeyler bizim olsun. Bizi dinleyin ve bu adamı bırakın. Eğer Allah sizi ahirette hesaba çekerse biz ortaya çıkıp şöyle diyeceğiz: "Rabbimiz, bu insanlar masumdur, onları imandan dönmeye biz zorladık. bu nedenle bizi cezalandır." Bu konu da 12-13. ayetlerde ele alınmıştır.
    Bu surede değinilen kıssalar da çoğunlukla şu aynı noktayı vurgulamaktadır. "Onlar büyük zorluklar çektiler ve uzun yıllar boyunca eziyete uğradılar. En sonunda Allah'ın yardımına mazhar oldular. Bu nedenle cesur ol: Allah'ın yardımı mutlaka gelecektir. Fakat bir deneme ve sıkıntı dönemi yaşanmalıdır." Müslümanlara öğretilen bu dersin yanısıra kafirler de şöyle uyarılmaktadır: "Eğer şimdi Allah tarafından hemen cezalandırılmıyorsanız, hiçbir zaman cezalandırılmayacağınız gibi bir zehaba kapılmamalısınız. Helak olmuş eski ümmetlerin izleri gözlerinizin önündedir. Bakın onlar nasıl bir akibete uğramışlar ve Allah peygamberlerine nasıl yardım etmiş."
    Daha sonra müslümanlara şöyle bir talimat verilmektedir: "Eğer işkenceler dayanamacağınız hale geldiyse, imanınızı terketmek yerine memleketinizi terkedin. Allah'ın arzı geniştir; rahatça Allah'a ibadet edebileceğiniz yeni bir yer bulun."
    Bütün bunların yanısıra kafirler de İslâm'ı anlamaya teşvik edilmektedirler. Tevhid ve ahiret ile ilgili güçlü deliller öne sürülmekte, şirk reddedilmekte ve onların dikkatleri evrendeki çeşitli ayetlere çekilerek, tüm bu ayetlerin peygamberin onlara sunduğu öğretiyi teyit ettiği söylenmektedir.
    Gün gelecek bütün dünya Hocama selam duracak!

  13. #33
    _ALBAY_ SİTE BAŞKANI Tevfik YAZICILAR kullanıcısının Görüntü Resmi
    Giriş
    Thu May 2006
    Konum
    İstanbul
    İletiler
    8,612
    Blogdaki Konular
    5
    030 - RUM SURESİ

    Adı: Sure, Rum adını, içinde "ğulibet'ir-Rum" ifadesi geçen ikinci ayetten alır.
    Nüzul Zamanı: Bu surenin nüzul zamanı, surenin başlangıcında değinilen tarihsel olaylar gözönünde bulundurularak tespit edilebilir. Surede "Rumlar en yakın bir yerde yenildiler" denilmektedir. O günlerde Arabistan'a yakın Bizans yönetimindeki ülkeler Ürdün, Suriye ve Filistin'di ve bu ülkelerde MS. 615'de Bizanslılar İranlılar'a yenilmişlerdi. O halde büyük bir kesinlikle bu surenin o yıl nazil olduğu söylenebilir ki, bu Habeşistan'a hicret edildiği yıldı.
    Tarihsel Arka-Plan: Bu surenin ilk ayetlerinde verilen gaybi bilgiler, Kur'an'ın Allah kelamı ve Hz. Muhammed'in (s.a) Allah'ın Rasûlü olduğunun apaçık delilleridir. Şimdi bu ayetlerle ilgili tarihsel arka-plana bir göz atalım.
    Hz. Muhammed'in (s.a) peygamber olarak ortaya çıkışından sekiz yıl önce Phokas, Bizans İmparator'u Maurice'i tahtından indirip onun yerine kendisini İmparator ilan etti. Phokas, ilk önce İmparatorun beş oğlunu onun gözleri önünde öldürttü, daha sonra İmparatoru da öldürttü ve başlarını Konstantinopol (İstanbul) caddelerinde dolaştırdı. Bundan birkaç gün sonra da İmparatoriçe ve üç kızını öldürttü.
    Bu olay, İran'ın Sasani Kralı Hüsrev Perviz'e, Bizans'a saldırması için iyi bir fırsat vermiş oldu. Çünkü İmparator Maurice, Hüsrev'in dostuydu, Hüsrev onun yardım ve desteğiyle tahta geçmişti. Bu nedenle Kral Hüsrev, tahtı gaspeden Phokas'tan manevî babasının ve onun çocuklarının intikamını alacağını ilan etti. Bunun üzerine MS. 603'de Bizans'a karşı savaş açtı. Ve birkaç yıl içinde Phokas'ın ordularını peşpeşe yenilgiye uğratarak bir taraftan Anadolu'da Edessa'ya (bugünkü Urfa) , diğer taraftan Suriye'de Halep ve Antakya'ya kadar ilerledi. Bizanslı yöneticiler Phokas'ın ülkeyi kurtaramayacağını görünce, Afrika valisinden yardım istediler. O da oğlu Herakliyus'u kuvvetli bir ordu ile Konstantinopol'a gönderdi. Phokas hemen tahttan indirildi ve Herakliyus imparator ilan edildi. Herakliyus, Phokas'a aynen onun eski İmparator Maurice'e davrandığı gibi davrandı. Bu olay, Hz. Muhammed'e (s.a) peygamberliğin geldiği MS. 610 yılında vuku buldu.
    Hüsrev Perviz'in savaş açma sebebi, Phokas tahttan indirilip öldürüldükten sonra artık geçerli değildi. Eğer bu savaşın asıl sebebi dostunu öldürdüğü için Phokas'tan intikam almak olsaydı, Hüsrev, Phokas'ın ölümünden sonra yeni İmparatorla anlaşma yapardı. Fakat o savaşa devam etti ve savaşa Mecusilik (ateşperestlik) ve Hıristiyanlık arasındaki bir anlaşmazlık niteliği kazandırdı. Yıllardan beri resmi kilise yetkilileri tarafından afaroz edilen ve zulmedilen (Nasturî ve Yakubî gibi) Hıristiyan mezhepleri de Mecusileri desteklediler. Yahudiler de onlarla birlik oldu. Hatta Hüsrev'in ordusundaki Yahudilerin sayısı 26.000'e ulaşıyordu.
    Herakliyus bu güçlü saldırıyı durduramadı. Tahta geçtikten sonra doğudan aldığı ilk haber, Antakya'nın İranlılar tarafından işgal edildiği oldu. Bundan sonra MS. 613'de Şam düştü. MS. 614'de Kudüs'e giren İranlılar Hıristiyan dünyasını da yerle bir ettiler. Doksanbin Hıristiyan öldürülmüş ve Mescid-i Aksa tahrip edilmişti. Hıristiyan inancına göre Hz. İsa'nın (a.s) üzerinde öldürüldüğü kutsal haç yerinden sökülmüş ve Medyen'e taşınmıştı. Baş rahip Zekeriya esir alınmış, şehrin bütün önemli kiliseleri yerle bir edilmişti. Hüsrev Perviz'in bu zafer nedeniyle nasıl böbürlendiği, Kudüs'ten Herakliyus'a yazdığı bir mektuptan anlaşılabilir: "Bütün tanrıların en büyüğü ve tüm dünyanın hakimi Hüsrev'den onun zavallı ve aptal kuluna: "Sen rabbine güvenip, dayandığını söylüyorsun. O halde rabbin neden Kudüs'ü benden kurtarmadı?"
    Bu başarıdan sonra bir yıl içinde İran orduları, Ürdün, Filistin ve tüm Sina Yarımadası'nı geçip Mısır sınırlarına ulaştılar. O günlerde Mekke'de daha büyük tarihî sonuçlara yol açacak başka bir çatışma devam ediyordu.
    Bir tek Allah'a inananlar, Hz. Muhammed'in (a.s) önderliğinde, Kureyş'in ileri gelenlerinin yönetimindeki müşriklere karşı varolma savaşı veriyorlardı. MS. 615 yılında bu savaş öyle bir dereceye ulaşmıştı ki, müslümanlardan oldukça büyük bir grup, yurtlarını terkedip o günlerde Bizans'ın müttefiki olan Hıristiyan Habeş Krallığına sığınmak zorunda kalmıştı. O günlerde Sasanilerin Bizanslılara karşı zafer kazanması, Mekke'de çok konuşulan bir konu idi. Müşrikler bu olaya çok seviniyor ve müminlerle şöyle alay ediyorlardı: "Bakın, İran'ın ateşperestleri zafer kazanıyor ve vahye, peygamberliğe inanan Hıristiyanların kökü kurutuluyor. Aynı şekilde biz de Arabistan putperestleri olarak sizi ve dininizi kökten yok edeceğiz."
    Bu sure nazil olduğunda şartlar böyleydi ve surede şöyle bir gaybî haber veriliyordu: "Rumlar en yakın bir yerde yenildiler, fakat bu yenilgiden kısa bir süre sonra zafere ulaşacaklardır. İşte o gün müminler Allah'ın lütfettiği zafere sevineceklerdir." Burada bir değil iki gaybî haber verilmektedir. Birincisi Rumlar zafer kazanacaklar, ikincisi aynı zamanda müslümanlar da bir zafer kazanacaklardır. Görünür şartlar dahilinde bu iki müjdenin de gerçekleşmesi imkansız gibiydi. Bir taraftan Mekke'de ezilen, işkence gören bir avuç müslüman vardı ve bu müjdeden sonra sekiz yıl boyunca bile müminlerin zafer kazanma şansları yokmuş gibi görünüyordu. Diğer taraftan Rumlar her geçen gün toprak kaybediyorlardı. MS. 619'da Mısır'ın tamamı Sasanilerin eline geçmiş ve Mecusi orduları Trablusgarb'a kadar ulaşmışlardı. Anadolu'da Rumları Boğaziçi'ne dek sürmüşler ve MS. 617'de Konstantinopol'un tam karşısındaki bölgeyi (bugünkü Kadıköy) ele geçirmişlerdi. İmparator bunun üzerine Hüsrev'e bütün şartları kabul etmek üzere bir barış yapmaya hazır olduğunu bildiren bir elçi gönderdi. Fakat Hüsrev şu cevabı verdi: "İmparator, zincirlenmiş halde önüme getirilmedikçe ve çarmıha gerilmiş tanrısından vazgeçip ateş tanrısına tapmadıkça ona eman vermeyeceğim." Bu yenilgiden çok üzüntü duyan imparator en sonunda Konstantinopol'den Kartaca'ya (bugünkü Tunus) gitmeye karar verdi. Kısacası, İngiliz tarihçi Gibbon'un da dediği gibi, Kur'an'ın bu müjdeyi vermesinden sekiz yıl sonra bile hiç kimse, Bizans imparatorluğu'nun tekrar İran'ı yenilgiye uğratacağını hayal bile edemezdi. Hatta değil İran'ı yenmek, hiç kimse bu şartlar altında İmparatorluğun hayatını idame ettirebileceğine ihtimal vermiyordu.
    Bu ayetler nazil olduğunda, Mekkeli müşrikler bunlarla çok alay ettiler ve Ubeyy bin Halef, Hz. Ebu Bekir'le (r.a) Romalılar üç sene içinde zafer kazanması şartıyla on deve üzerinde bahse tutuştu.
    Hz. Peygamber (s.a) bu bahsi duyunca şöyle dedi: "Kur'an, Bid'i Sinin- ifadesini kullanıyor. Arapça "Bid" kelimesi, ona kadar olan sayıları kapsar. O halde bahsi on seneye, develerin miktarını da yüze çıkarın." Bunun üzerine Hz. Ebu Bekir (r.a) , Ubeyy'le tekrar konuştu ve bahis on yıl ve yüz deve üzerinden yapıldı.
    MS. 622'de Hz. Peygamber (s.a) Medine'ye Hicret ettiğinde, İmparator Herakliyus gizlice Konstantinopol'dan ayrılıp Trabzon'a, oradan da Karadeniz'e gitti ve İran'a arkadan saldırma hazırlıklarına girişti. Bunun için Kilise'den para yardımı istedi. Papa Sergius ona Hıristiyanlığı, Ateşperestliğe karşı koruması için Kilise hazinesinden faizle borç para verdi. Heraklius karşı saldırısına M.S 623'de başladı. Ertesi yıl MS. 624'de Azerbeycan'a girdi ve Zerdüşt'ün doğum yeri olan Cloromia'yı yerle bir edip İran'ın en önemli ateş tapınağını yıktı. Allah'ın kudreti ne kadar da büyük! Aynı yıl müslümanlar da Bedir'de müşriklere karşı ilk defa zafer kazandılar. Böylece Rum Suresi'nde verilen iki gaybî haber de on yıl içinde gerçekleşmiş oldu.
    Bizans kuvvetleri İranlıları püskürtmeye devam ettiler ve Ninova'daki çarpışmada (MS. 627) onlara en büyük darbeyi vurdular. "Dastagerd"i ele geçirip, o günlerde İran'ın başkenti olan "Ctesiphon" taraflarına kadar ulaştı. MS. 628'de bir iç ihtilâlde Hüsrev Perviz hapsedildi, on sekiz oğlu gözleri önünde öldürüldü ve birkaç gün sonra da kendisi hapishanede öldü. Bu, Kur'an'ın "büyük zafer" diye ifade ettiği Hudeybiye Anlaşmasının imzalandığı yıldı. Aynı yıl Hüsrev'in oğlu II. Kubâd, işgal edilen Rum topraklarından çekildi. Hakiki çarmıh'ı (Hıristiyanlara göre Hz. İsa'nın (a.s) üzerinde öldürüldüğü çarmıh) restore edip monte etmek üzere Kudüs'e gitti ve aynı yıl Hz. Muhammed (s.a) , Hicret'ten sonra ilk defa "Umret'ül-kaza" yapmak için, Mekke'ye girdi.
    Bundan sonra artık Kur'an'ın önceden bildirdiği gaybî haberlerden kimse şüphe edemezdi. Bu olay birçok Arap putperestin İslâm'ı kabul etmesine neden oldu. Ubeyy bin Halef'in varisleri bahsi kaybetmişlerdi ve Hz. Ebu Bekir'e yüz deve vermek zorundaydılar. Hz. Ebu Bekir, bahisten kazandığı develeri Hz. Peygamber'e getirdi. Hz. Peygamber (s.a) , bahsin henüz kumar ve şans oyunlarının yasaklanmadığı bir dönemde yapıldığını, fakat şimdi bunlar yasaklandığı için develerin sadaka olarak verilmesi gerektiğini söyledi. Bu nedenle cedelci kafirlerle girilmiş olan bahisten elde edilen malın alınması kabul edilmiştir, fakat elde edilenin kişisel harcamalarda kullanılmayıp sadaka olarak harcanması konusunda da talimat verilmiştir.
    Ana Fikir ve Konular:
    Sure, Rumların yenilgiye uğradıklarını ve dünyadaki bütün insanların imparatorluğun yıkılacağını düşündüklerini, fakat birkaç yıl içinde durumun tersine dönüp yenilenlerin zafer kazanacaklarını bildiren bir bölümle başlamaktadır.
    Bu giriş, insanların sadece görünürde ve yüzeyde olanları görmeye yakın oldukları gibi büyük bir gerçeği vurgulamaktadır. İnsan görünenin ve yüzeyin ötesindekilerden haberdar değildir. Hayatın önemsiz meselelerinde, bu sadece yüzeyde olanı görme alışkanlığı, insanı yanlış anlama ve hesaplamalara yöneltebilir. Ve insan "yarın ne olacağı" konusunda bilgisinin eksikliği nedeniyle yanlış tahminler yapmaya yatkınsa, bütün hayatını, sadece görünürde varolanları gözönünde bulundurarak yönlendirdiğinde hatasının ne kadar büyük olacağını tahmin etmek zor değil.
    Daha sonra, Bizansla İran arasındaki savaşın ardından konunun yönü ahiret inancına çevrilmiştir. Yirmiyedinci ayete dek insana, çeşitli şekillerde ahiretin zaruri ve makul olduğu kadar mümkün de olduğu anlatılmaktadır. İnsanın hayat düzenini, dengeli ve istikrarlı bir şekilde devam ettirebilmesi için bugünkü hayatını ahiret inancına göre düzenleyip planlaması gerekmektedir. Aksi takdirde sadece görünürde ve yüzeyde varolan şeylere dayananların düştüğü hataya o da düşecektir.
    Bu bağlamda, ahiret inancını ispatlamak için delil olarak sunulan kainattan ayetler, aynı zamanda tevhid inancını da desteklemektedir. O halde, 28. ayetten itibaren tevhidin tasdiki ve şirkin reddi konu alınmakta ve insan için en fıtrî hayat tarzının sadece bir tek Allah'a ibadet olduğu vurgulanmaktadır. Şirk insanın fıtratına olduğu kadar, kainatın doğasına da aykırıdır. Bu nedenle insan ne zaman bu sapıklığı seçtiyse, fesat ve fitne ortaya çıkmıştır. Yine burada iki büyük güç arasındaki savaşın neden olduğu karışıklığa dikkat çekilmekte ve bu karışıklığın da, şirkin bir sonucu olduğu, insanlık tarihinde fitne ve karışıklık çıkaranların hepsinin de müşrikler olduğu söylenmektedir.
    Sonuç olarak, insanlara, ölmüş olan toprak Allah'ın indirdiği yağmur suyuyla nasıl birdenbire canlanıp bitkilerle kaplanıyor ve yeşeriyor ise, ölü insanların da aynı şekilde tekrar dirilip canlanacaklarını anlatan bir misal gösterilmektedir. Allah rahmetini (yağmur) vahiy ve risalet şeklinde gönderir, bu da insanlara yepyeni bir hayat verir ve onların gelişip serpilmelerini sağlar. O halde: "Eğer siz bu fırsatı değerlendirirseniz Arabistan'ın verimsiz çölleri Allah'ın rahmetiyle verimli hale gelecek ve bütün avantajlar sizin lehinize olacaktır. Aksine bu fırsatı değerlendiremezseniz sadece kendinize zarar vermiş olacaksınız. O zaman pişmanlığın hiçbir faydası olmayacak ve size değerlendirmeniz için fırsat verilmeyecektir."
    Gün gelecek bütün dünya Hocama selam duracak!

  14. #34
    _ALBAY_ SİTE BAŞKANI Tevfik YAZICILAR kullanıcısının Görüntü Resmi
    Giriş
    Thu May 2006
    Konum
    İstanbul
    İletiler
    8,612
    Blogdaki Konular
    5
    031 - LOKMAN SURESİ
    GİRİŞ
    Adı: Bu sure 12-19. ayetlerinde, oğluna verdiği tavsiyeleri zikredilen Lokman el-Hakîm vesilesiyle bu adı almıştır.
    Nüzul Zamanı: Konu dikkatle incelendiğinde görülür ki, bu sure, İslâm'a daveti önlemek ve bastırmak için zulmün başladığı ve bu amaçla her türlü entrikanın devreye sokulduğu ancak şiddetin zirvesine ulaşmadığı bir dönemde inzal edilmiştir. Genç mühtedilere, her ne kadar anne-baba hakkı Allah'a itaatten hemen sonra geliyorsa da, eğer onlar kendilerini İslâm'ı kabulden menedip, şirk ve putperestliğe avdet etmeleri için zorluyorlarsa onları dinlememeleri gereğinin anlatıldığı 14-15. ayetlerle bu durum ihsas ettirilmektedir. Aynı şeyin Ankebut Suresi'nde de zikredilmesi bu iki surenin aynı dönemde inzal edilmiş olduğunu gösteriyor. Ancak iki sure üslup ve konusu bütünüyle araştırıldığında Lokman Suresi'nin daha önce indirilmiş olduğu görülür. Çünkü bu surenin arka planında "şiddet" belirtilen herhangi bir işaret görülmezken Ankebut Suresi, vahyedildiği dönemde müslümanlara açıkça zulmedildiğini, şiddet gösterildiğini iyice ihsas ettirebilmektedir.
    Konu: Bu surede şirkin anlamsızlık ve saçmalığı, tevhid'in aklîlik ve gerçekliği anlatılmakta; insanlar körükörüne atalarını taklitten vazgeçmeye, Hz. Muhammed'in (s.a) alemlerin Rabbinden gelen talimatını salim kafayla düşünme ve âfak enfüste bulunan ve mesajın hakikatına delâlet eden apaçık ayetlere dikkatle bakmaya davet edilmektedir.
    Bu çerçevede bir başka şeye daha işaret edilmektedir: Bu, dünyada yahut Arap ülkesinde ilk kez sunulmuş olan ve insanların ilk kez duyduğu yeni bir öğreti değildir. Geçmiş asırların bilgili ve hakim kimseleri Hz. Muhammed'in (s.a.) öğrettiği bu şeyin aynısını söylediler, öğrettiler. Yani, "Ey insanlar kendi ülkenizde Lokman Hakîm isminde bir adam yaşadı. Onun hikmeti tarafınızdan gayet iyi bilinmekte, vecize ve hikmetli sözleri günlük konuşmalarınızda zikredilmekte, şair ve hatipleriniz tarafından sık sık iktibas edilmektedir.
    Gün gelecek bütün dünya Hocama selam duracak!

  15. #35
    _ALBAY_ SİTE BAŞKANI Tevfik YAZICILAR kullanıcısının Görüntü Resmi
    Giriş
    Thu May 2006
    Konum
    İstanbul
    İletiler
    8,612
    Blogdaki Konular
    5
    032 - SECDE SURESİ

    Adı: Sure, 15. ayette ifadesini bulan secde (teslimiyet ve acziyet ifadesi olarak yere kapanmak) teması münasebetiyle bu ismi almıştır.
    Nüzul Zamanı: Sure'nin üslûbundan, onun Mekke döneminin ortalarında, daha da tahsis edilirse, bu dönemin başlangıç safhasında nazil olduğu açıkça anlaşılmaktadır; zira okuyucu sonraki safhalarda nazil olan surelerde ifadesini bulan şiddetli baskı ve zulme bu surenin arka plânında rastlamamaktadır.
    Konu: Surenin ana fikri insanların tevhid, ahiret ve risaletle ilgili şüphelerini gidermek ve onları bu üç hakikate davet etmektir. Mekke müşrikleri Rasûlullah'la (s.a.) özel olarak görüştükten sonra birbirlerine şöyle diyorlardı: "Bu adam acaip şeyler uyduruyor. Bazen ölümden sonrasına ait haberler veriyor ve şöyle diyor: "Toprak olduktan sonra hesab vermeye çağrılacaksınız, Cennet olacak, cehennem olacak..." Bazen şöyle diyor: "Yalnızca bir olan Allah ilahtır." Bazen de şunları söylüyor: "Size okuduğum bu sözler kendi sözlerim değil. Allah'ın kelamıdır. İşte ortaya attığı hep böyle acaip şeyler." Bu şüphe ve endişelere verilen cevap Sure'nin ana fikir ve temel konusunu oluşturmaktadır.
    Bu bağlamda müşriklere şu söylenmektedir: "Kesinlikle bu Allah kelâmıdır; risaletin rahmet ve bereketinden mahrum kalmış gaflet içine gömülmüş insanları uyandırmak için inzal edilmiştir. Allah'tan geldiği apaçık ve âşikar iken ona nasıl uydurma diyebiliyorsunuz?"
    Sonra onlara şöyle sorulmaktadır: "Akl-ı seliminizi kullanın, Kur'an'la gelen şeylerin acaip, işitilmedik şeyler olup olmadığına kendiniz karar verin. Göklerin ve yerin yönetimine bakın, kendi bünye ve hilkatiniz üzerine düşünün. Bu şeyler Rasûl'ün Kur'an'da size sunduğu öğretiye tanıklık etmiyor mu? Kâinattaki nizam tevhid'e mi, yoksa şirke mi delâlet ediyor? Tüm bu nizamı ve kendi yaradılışınızı düşündüğünüzde, size şimdi varoluşu bahşeden bir varlığın sizi tekrar yaratamayacağına aklınız hükmediyor mu?"
    Sonra ahiretten bir sahne tasvir ediliyor, imanın semeresi ve küfrün kötü sonuçları sergileniyor ve insanlar azap günleriyle karşılaşmadan önce küfürden vazgeçmeye, ahirette kendilerinin yararına olacak Kur'an öğretisini kabule teşvik ediliyorlar.
    Sonra kendilerine şunlar söyleniyor: "Sonsuz rahmetinden ötürü Allah, insanları hatalarından dolayı tek ve nihaî bir kararla hemen cezalandırmaz; onları ufak tefek problem, zorluk, felaket, kayıp ve ters durumlara maruz bırakarak belki kendilerine gelip öğüt dinlerler diye, önceden uyarır."
    Daha sonra şu söylenir: "Bu, Allah'tan insana gönderilen, kendi türünde ilk kez görülüp duyulmuş bir kitap değildir. Hepinizin bildiği gibi, önce Musa'ya da kitap gönderilmişti. Bunda garipsenecek hiçbir şey yok. Emin olun ki, bu kitap Allah'tan nazil olmuştur ve iyi bilin ki, bir zamanlar Musa zamanında olanlar şimdi de vuku bulacaktır. Liderlik şimdi de İlahi Kitab'ı kabullenenlere bahşedilecek, reddenlerse helâk olacaktır."
    Akâbinde Mekke müşriklerine şu tavsiyede bulunulmaktadır: "Ticarî seyahatleriniz esnasında harabelerinin yanından geçip durduğunuz helâk olmuş eski kavimlerin akibetlerine bakın. Siz de aynı akibete uğramak ister misiniz? Dış görünüşe ve yüzeyde olana bakıp aldanmayın. Bugün hiçkimsenin birkaç genç adam, bazı köleler ve zavallılar dışında Muhammed'i (s.a) dinlemediğini ve O'nun her taraftan kendisine yönelen çirkin davranışların ve sövgülerin hedefi olduğunu görmektesiniz. Sonra bundan, O'nun risaletinin yürümeyeceği gibi yanlış bir izlenime kapılıyorsunuz. Fakat bu, gözlerinizin bir yanıltmacası sadece. Oysa günlük hayatınızda yaşadığınız şeydir! Önce çıplak olan toprak, bir yağmur çiselemesiyle üzeri bitki örtüsüyle yeşermeye başlayıverir.
    Daha önce toprağın altında bulunan şeylerin böyle bir yeşillik ve bitki zenginliğini gizlediği hiç kimsenin aklından bile geçmiyordu."
    Sonuç bölümünde, Rasûlulah'ın şuna dikkati çekiliyor! "Bu insanlar söylediğin şeyleri, bu kesin zafere ulaşacağın haberini alaya alıyorlar. Onlara de ki: "Sizin ve bizim hakkımızda son hüküm geldiğinde, artık size hiç yararı olmayacak. İnanacaksanız, şimdi inanın, yok eğer son hükmü bekleyecekseniz, bekleyin bakalım dilediğiniz gibi!.."
    Gün gelecek bütün dünya Hocama selam duracak!

  16. #36
    _ALBAY_ SİTE BAŞKANI Tevfik YAZICILAR kullanıcısının Görüntü Resmi
    Giriş
    Thu May 2006
    Konum
    İstanbul
    İletiler
    8,612
    Blogdaki Konular
    5
    033 - AHZAB SURESİ

    Adı: Sure el-Ahzab adını 20. ayetten alır.
    Nüzul Zamanı: Sure üç önemli olayı ele alır: H.5. yılın, Şevval ayında meydana gelen Hendek Savaşı (Ahzab: Hizipler) ; H.5 yılının Zil-Kade ayında yapılan Beni Kurayza gazvesi ve yine H.5. yılının Zil-Kade ayında meydana gelen Peygamberimizin (s.a) Zeynep ile evlenmesi olayı. Bu tarihi olaylar, bu surenin nüzul tarihini bildirmektedir.
    Tarihsel Arka-plan: Hz. Peygamber'in (s.a) tayin ettiği okçuların hatası yüzünden İslâm ordusunun Uhud'daki geri çekilişi (H.3) , Arap putperestlerin, Yahudilerin ve münafıkların moralini o denli yükseltmişti ki, en sonunda İslam'ı ve Müslümanları tamamen ortadan kaldıracakları ümidine kapılmaya başladılar. Onların bu moral yüksekliği, Uhud'dan bir yıl sonra meydana gelen olaylardan da anlaşılabilir. Henüz iki ay geçmişti ki, Necd'den Beni Esad kabilesi Medine üzerine sefer hazırlıklarına başladı. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a) , onlar üzerine Ebu Seleme kumandasında küçük bir ordu göndermek zorunda kaldı. H.4. yılın sefer ayında Adel ve Kâre kabilelerinden bazı adamlar, Peygamber'den (s.a) kendilerine İslâm'ı öğretecek kimseler göndermesini istediler. Bu amaçla sahabeden altı kişi onlarla birlikte gönderildi. Fakat Raci'ye (Râbiğ ve Cidde arasında bir yer) ulaştıklarında Hudayl'ı onların üzerine gönderdiler. O da sahabeden dördünü şehit etti, diğer ikisini de (Hz. Hubeyb bin 'Adiy ve Hz. Zeyd bin ed-Desihne) Mekke'ye götürüp düşmana sattı.
    Yine Safer ayı içinde Beni Amir'den bir kabile reisinin isteği üzerine Hz. Peygamber (s.a) Ensarın gençlerinden oluşan 40 kişilik (bazılarına göre 70) bir tebliğci grubu da Necd'e gönderdi. Fakat onlar da kandırılmışlardı. Beni Süleym kabilesinin Useyye, Ri'l ve Zekvân kollarından bir grup adam onları Bi'r Mauna'da aniden sarıp şehit ettiler. O sırada Medine'deki Yahudi kabilesi Beni Nadir cesaret alarak anlaşmalara ihanet etmeye devam ediyordu. O denli ki, H.4. yılın Rabi'ul- Evvel ayında Peygamber'e (s.a) bizzat bir suikast girişiminde bulundular. H.4. yılın Cemaziyel-Evvel ayında Beni Gatafan kabilelerinden Beni Sa'lebe ve Beni Muharib, Medine'ye saldırı hazırlıklarına giriştiler ve Hz. Peygamber (s.a) onları cezalandırmaya gitmek zorunda kaldı. Yani, Uhud'daki yenilgiden sonra Müslümanlar, yedi veya sekiz ay boyunca sürekli geri tepen bir durum içinde yaşadılar. Bununla birlikte Hz. Peygamber'in (s.a) hikmeti ve kararlılığı ve sahabenin büyüklerinin fedakârlık ruhu, bu ters şartları kısa bir süre içinde değiştirdi. Arapların uyguladığı ekonomik boykot, Medinelilerin hayatını zorlaştırıyordu. Medine çevresindeki bütün müşrik kabileler isyan ediyorlardı. Medine içinde de Yahudiler ve münafıklar fitne çıkarıyorlardı. Fakat bir avuç samimi Müslümanın, Hz. Peygamber'in (s.a) önderliğinde ardı ardına aldığı önlemler, Arabistan'da İslâm'ın gücünü tekrar eski haline getirmekle kalmadı, aynı zamanda bu gücü artırdı.
    Hendek Savaş'ından Hemen Önceki Gazveler
    Böyle bir girişim Uhud Savaş'ından hemen sonra yeralmıştı. Savaşın hemen ertesi günü, Müslümanların büyük çoğunluğunun yaralandığı, hemen hemen her evin bir şehid vermesi nedeniyle üzüntü içinde bulunduğu ve Hz. Peygamber'in (s.a) hem yaralı, hem de amcasının şehadeti nedeniyle üzgün olduğu sırada, Peygamber (s.a) , samimi İslâm erlerini, putperestlerin Medine'ye geri dönüp saldırmamaları için takibe çağırdı. Hz. Peygamber'in (s.a) bu tahmini tamamen doğruydu. O, Kureyşlilerin kazandıkları zaferin avantajını kullanmadan geri çekilmiş olmalarına rağmen, konakladıklarında bu akılsızlıklarından pişman olacaklarını ve yolculuk sırasında meseleyi soğukkanlılıkla ele alıp tekrar Medine'ye saldıracaklarını biliyordu. Bunun üzerine Kureyş ordusunun peşinden gitmeye karar verdi ve hemen Müslümanlardan 630 kişi gönüllü olarak ona katıldılar. Mekke yolu üzerindeki Hamra- El-Esed'e varıp orada üç gün boyunca konakladıklarında Hz. Peygamber (s.a) dost bir gayri- müslimden Ebu Süfyan'ın 2978 kişilik bir ordu ile Medine'ye 36 mil uzaklıkta olan Ravha'da kaldığını öğrendi.
    Kureyş ordusu yaptığı hatadan pişman olmuştu ve Medine'ye tekrar saldırı planları yapıyordu. Fakat Peygamber'in (s.a) bir ordu ile peşlerinden geldiğini duyduklarında cesaretlerini yitirdiler ve bu planlarından vazgeçtiler. Bu hareketle sadece Kureyşliler safdışı bırakılmakla kalmamış, aynı zamanda Medine çevresinde yaşayan diğer düşmanlar da, Müslümanların, kararlı, bilgili ve tecrübeli bir şahıs tarafından yönetildiğinin ve Müslümanların onun emriyle her an onların güvenliklerini sarsmaya hazır olduklarının farkına varmışlardı. (Ayrıntılar için bkz. Ali İmran Suresi giriş bölümü ve an: 122)
    Daha sonra Beni Esed, Medine'ye sefer hazırlıklarına girişir girişmez, Hz. Peygamber'in (s.a) gizli ajanları hemen onların bu niyeti hakkında ona bilgi ulaştırdılar. Böylece Beni Esed henüz Medine'ye saldıracak gücü toplayamadan Hz. Peygamber (s.a) , onları bastırmak üzere Ebu Seleme (Hz. Seleme'nin ilk hocası) kumandasında 150 kişilik bir ordu gönderdi. Müslüman ordusu, Beni Esed'i ansızın bastırdı. Beni Esed bu şaşkınlıkla tüm mallarını Müslümanların eline geçecek şekilde geride bırakarak kaçtı.
    Bundan sonra sıra Beni Nadir kabilesine gelmişti. Onların Peygamber'e (s.a) suikast düzenledikleri ve bu sırrın ortaya çıktığı gün, Hz. Peygamber (s.a) onlara on gün içinde Medine'yi terk etmelerini söyledi ve bu sürenin sonunda hâlâ gitmeyenlerin öldürüleceğini bildirdi.Münafıkların lideri Abdullah bin Ubeyy onlara bu teklifi kabul etmemelerini ve Medine'den ayrılmamalarını söyledi. Hatta onlara 2000 kişi ile yardım edeceğine dair söz verdi ve Necd'den Beni Gatafan'ın da yardımlarına geleceğini temin etti. Bunun üzerine Beni Nadir, Hz. Peygamber'e (s.a) ne yaparsa yapsın Medine'den çıkmayacaklarına dair haber gönderdi.
    On günlük süre sona erer ermez, Hz. Peygamber (s.a) Beni Nadir'i kuşatma altına aldı, fakat hiçkimse onları kurtarmaya gelmedi. En sonunda Beni Nadir'liler, üç kişiye bir deve olmak üzere istedikleri kadar mal yükleyip, diğer mallarını geride bırakmak ve böylece Medine'den ayrılmak şartıyla teslim oldular.
    Böylece Beni Nadir'in bütün evleri, bahçeleri ve diğer malları Müslümanların eline geçti ve bu hain kabile Hayber, Vad il-Kur'a ve Suriye'ye dağılarak yerleşti.
    Daha sonra Peygamber (s.a) dikkatini, Medine'ye bir saldırı hazırlığı içinde olan Beni Gatafan'a çevirdi. 400 Müslümanı yanına alıp onlara Zat-ür-Rika'da baskın yaptı. Gatafanlılar o denli şaşırmışlardı ki hiç savaşmaksızın evlerini bıraktılar ve dağlara sığındılar.
    Bundan sonra, H.4. yılın Şaban ayında Hz. Peygamber (s.a) , Ebu Süfyan'la savaşmak üzere Bedir'e gitti. Uhud Savaşı'nın sonunda Ebu Süfyan Müslümanlara ve Hz. Peygamber'e (s.a) şöyle meydan okumuştu: "Sizinle bir yıl sonra tekrar Bedir'de karşılaşalım. " Cevap olarak Peygamber (s.a) sahabeden birine şöyle söylemesini emretmişti: "Tamam, bu teklifinizi kabul ediyoruz." Bu nedenle kararlaştırılan vakitte Peygamber (s.a) 1500 kişilik Müslüman ordusuyla Bedir'e gitti. Diğer taraftan Ebu Süfyan 2000 kişilik bir orduyla Mekke'den yola çıktı. Fakat Merr'ez-Zehran'dan (şimdiki Vad-i Fatıma) öteye ilerleme cesaretini gösteremedi. Hz. Peygamber (s.a) sekiz gün boyunca Bedir'de Ebu Süfyan'ın ordusunu bekledi. Bu sırada Müslümanlar bir ticaret kervanı ile çok kârlı alışverişler yaptılar.Bu olay, Uhud'da kaybedilen güçlülük imajını Müslümanlara tekrar kazandırdı. Aynı zamanda bütün Arabistan'ın, Kureyş'in artık tek başına Hz. Muhammad'i (s.a) durdurmaya güç yetiremeyeceğini farketmesini sağladı. (Ayrıca bkz. Al-i İmran an: 124)
    Müslümanların bu güçlü itibarı başka bir olayla daha da desteklenmiş oldu. Dumat'ül-Cendel (Şimdiki Yauf) , Suriye-Arabistan sınırında önemli bir merkezdi. Güneyde Irak ile Kuzeyde Suriye ve Mısır arasında ticaret yapan Arap kervanları, oradan geçtiklerinde yerliler tarafından soyulup yağmalanıyorlardı. H.5. yılın Rebi-ül-Evvel ayında, Hz Peygamber 1000 kişilik bir ordu ile bizzat onları cezalandırmaya gitti. Dumet-ül-Cendeliler ona karşı çıkıp savaşma cesareti gösteremediler ve orayı terkedip kaçtılar. Bu, bütün Kuzey Arabistan'ın, İslâm'ın gücünden korkmaya başlamasına neden oldu ve kabileler Medine'de doğan bu büyük gücün dehşet verici olduğunu ve artık bir veya iki kabile tarafından durdurulamayacağını farkettiler.
    Hendek Savaşı
    Hendek Savaşı meydana geldiğinde şartlar böyleydi. Aslında bu savaş, Medine'de doğan yeni gücü ortadan kaldırmak isteyen birçok Arap kabilesinin ortak bir saldırısıydı. Savaş, Medine'den çıkarıldıktan sonra Hayber'e yerleşen Beni Nadir Yahudileri tarafından teşvik edilmiştir. Beni Nadir Yahudileri Kureyş, Gatafan, Hudayl ve daha birçok kabileyi dolaşarak onlara tüm güçlerini birleştirip hep birden Medine'ye saldırmayı teklif etmişlerdi. Böylece H.5. yılın Şevval ayında, Arap kabilelerinden oluşan büyük bir ordu, Medine üzerine yürüdü.Kuzeyden, Medine'den sürüldükten sonra Hayber ve Va'dil-Kura'ya yerleşen Beni Nadir ve Beni Kaynuka Yahudileri geliyordu. Doğudan Gatafan kabileleri -Beni Süleym, Fezare, Mürre, Aşca, Sa'd, Esed, vs- Güneyden ise müttefikleri ile birlikte Kureyşliler geliordu.
    HARİTA -III -
    Hz. Peygamber döneminde Arap kabileleri
    HARİTA - IV -
    Hendek Savaşı
    Eğer bu ani bir saldırı olsa sonu felaket olabilirdi. Fakat Hz. Peygamber (s.a) Medine'de bundan habersiz değildi. Onun her kabilede düşmanın hareketlerini hemen kendisine haber veren adamları ve İslâmî hareketin sempatizanları vardı. Düşman şehre ulaşmadan önce Müslümanlar altı gün içinde Medine'nin kuzey-batısına bir hendek kazmışlar ve Sel Dağı'nı arkalarına alarak hendeği 3000 kişilik bir ordu ile korumaya hazır hale gelmişlerdi. Medine'nin güneyinde birçok bahçeler vardı (bugün de hâlâ vardır.) ve o taraftan saldırı olamazdı. Doğuda ise büyük bir ordunun geçmesini imkansız kılan kayalıklar vardı. Güney-batı tarafı için de aynı şey söz konusuydu. Bu nedenle sadece Uhud'un doğu ve batısından saldırı yapılabilirdi ve Hz Peygamber (s.a) buraları da bir hendek kazdırarak emniyete almıştı. Kafirler Medine'nin dışında bir hendekle karşılaşacaklarından habersizdiler. Böyle bir savunma stratejisi Araplara yabancıydı. Bu nedenle hazırlanmadıkları halde kış mevsiminde uzun bir kuşatmaya katlanmak zorundaydılar.
    Bundan sonra kâfirlere sadece bir seçenek kalıyordu:Şehrin güney doğusunda oturan Yahudi kabilesi Beni Kurayza'yı ihanet ve isyana teşvik etmek. Müslümanlar, Yahudilerle şehre bir saldırı olduğunda onu birlikte savunacaklarına dair bir anlaşma yaptıkları için o tarafta hiçbir önlem almamışlar, hatta ailelerini güney-doğudaki korunmalı evlere yerleştirmişlerdi. Saldırganlar İslam savunmasındaki bu zayıflığın farkına vardılar. Beni Nadir'in lideri Huyay bin Ahtab'ı anlaşmayı bozup savaşa katılmaları için Beni Kurayza ile konuşmaya gönderdiler. Başlangıçta Beni Kurayzalılar bu teklifi kabul etmediler ve anlaşmaya tamamen sadık kalıp hiçbir şekilde ona ihanet etmeyen Muhammad''le (s.a) anlaşma halinde olduklarını söylediler. Fakat İbn Ahtab onlara: "Bakın, ona karşı bütün Arabistan'ın gücünü birleştirdim. Bu ona bir son vermek için mükemmel bir fırsat. Eğer bu fırsatı kaçırırsanız bir daha böylesi elinize geçmez." deyince İslâm düşmanı, Yahudi kafası bütün ahlâkî sorumlulukları unuttu ve Beni Kurayzalılar anlaşmayı bozmaya ikna oldular.
    Hz. Peygamber (s.a) bununla ilgili haberleri aldı. Bunun üzerine Ensar'ın ileri gelenlerinden Sa'd ibn Ubade, Sa'd ibn Muaz, Abdullah bin Revaha ve Havvat bin Cübeyr'i gerçeği araştırmak üzere gönderdi. Onlara eğer Beni Kurayza'nın hâlâ anlaşmaya bağlı olduğunu tespit ederlerse, gelip gerçeği bütün İslâm ordusu önünde açıkça söylemelerini, yok eğer onların anlaşmaya ihanet ettiklerini tespit ederlerse, Müslümanların moralinin bozulmaması için gerçeği sadece kendisine söylemelerini emretti. Oraya vardıklarında sahabîler Beni Kurayzalıları ihanete dalmış buldular. Onlar sahabîlere açıkça şöyle dediler: "Bizimle Muhammed arasında ne anlaşma, ne de bir sözleşme vardı." Bunun üzerine sahabîler Peygamber'in (s.a) yanına döndüler ve "Adel ve Kare" dediler. Yani "Kurayzalılar, Adel ve Kare'nin Reci'de İslâm tebliğcilerine yaptıklarını yaptılar." dediler.
    Bu haber Müslümanlar arsında yayıldı ve büyük bir dehşete neden oldu, çünkü her taraftan sarılmışlardı ve şehirleri hiçbir savunma önlemi almadıkları, hatta ailelerini korunmak üzere gönderdikleri taraftan tehdit ediliyordu. Bu münafıkların cesaretini ve faaliyetini artırdı ve Müslümanların moralini yıkmak için psikolojik saldırıya geçtiler. Birisi şöyle diyordu: "Ne garip ! Bize Sezar'ın ve Kisra'nın topraklarını ele geçireceğimiz söyleniyor, oysa burada hiç birimiz kaçıp kendini kurtaracak halde bile değil." Başka birisi de Hendek'teki görev yerini bırakıp tehlikede olan kendi evini savunmaya gitmek için izin istiyordu. Bir başkası da gizlice şöyle bir propaganda yapıyordu: "Saldırganlarla meselenizi kendiniz halledin ve Muhammed'i onlara teslim edin." Bu, kalbinde ufak bir parça da olsa nifak taşıyan herkesin kendini eleverdiği çok kritik bir andı. Sadece hakikî ve samimi Müslümanlar bağlılık ve fedakârlıklarında sebat edip dayandılar.
    Bu kritik anda Hz. Peygamber (s.a) Beni Gatafan ile barış görüşmeleri yaptı ve savaştan çekilmelerine karşılık onlara Medine hurma hasadının üçte birini kabul ettirmeye çalıştı. Fakat Ensarın ileri gelenlerinden Sa'd bin Ubade ve Sa'd bin Muaz'a barış şartları ile ilgili fikirlerini sorduğunda onlar şöyle dediler: "Ey Allah'ın Rasulü ! Bu senin fikrin mi, yoksa Allah'ın emri mi? Yoksa bu teklifi sadece bizi düşmandan korumak için mi yapıyorsunuz?" Hz. Peygamber (s.a) şu cevabı verdi: "Bunu sadece sizi kurtarmak için teklif ediyorum. Bütün Arabistan'ın size karşı ortak bir cephe oluşturduğunu görüyorum. Bu nedenle düşmanı bölmek istiyorum." Bunu üzerine iki sahabe şöyle dediler: "Efendimiz, eğer bunu bizim için yapıyorsanız, hemen unutun. Bu kabilelere, müşrik olduğumuz dönemlerde haraç vererek boyun eğmedik. Şimdi Allah ve Rasulüne iman ile şereflendiğimiz halde, bu rezilliğe boyun mu eğeceğiz ? Allah aramızda hüküm verinceye dek kılıç aramızda hakem olacaktır." Bu sözlerin ardından henüz imzalanmamış olan anlaşma metnini yırttılar.
    O sırada Gatafan kabilesinin Asça koluna mensup olan Nuaym bin Mesud Müslüman olmuş, Hz. Peygamber'in (s.a) huzuruna gelip şöyle demişti: "Benim Müslüman olduğumu henüz kimse bilmiyor. Sana dilediğin şekilde hizmette bulunabilirim." Buna karşılık Peygamber (s.a) : "Git ve düşman arasına ayrılık tohumları saç." dedi. Bunun üzerine Nuaym dost olduğu Kurayzalılara gitti ve şöyle dedi: "Kureyşliler ve Gatafanlılar kuşatmadan sıkılabilir ve bırakıp gidebilirler ve hiçbir kayıpları olmaz, oysa siz burada Müslümanlarla birlikte yaşamak zorundasınız. Eğer böyle olursa, durumunuzun nasıl olacağını bir düşünün. Dışarıdan kuşatanlar size bazı önemli şahısları rehin vermedikçe düşmanla işbirliği yapmamanızı tavsiye ederim." Bu, Beni Kurayzalılar üzerinde istenen etkiyi yaptı ve kuşatma için birleşmiş olan kabilelerden rehine istemeye karar verdiler. Nuaym daha sonra Kureyş ve Gatafan liderlerine gidip: "Beni Kurayzalılar, gevşek ve kararsız görünüyorlar. Belki de sizden bazı rehineler isterler ve Muhammed'le (s.a) aralarını düzeltmek için bu rehineleri ona teslim ederler. Bu nedenle onlarla olan ilişkilerinizde çok dikkatli ve ihtiyatlı olun." dedi. Bu, kuşatma için birleşen cephenin Beni Kurayzalılardan şüphelenmesine neden oldu ve onlara şöyle bir mesaj gönderdiler: "Bu uzun kuşatmadan bıktık, artık karşılıklı bir çarpışma olsun. Bu nedenle her iki taraftan ortak bir saldırı yapalım." Beni Kurayzalılar da şu cevabı verdiler: "Bize ileri gelen önemli adamlarınızdan rehineler vermedikçe savaşa katılamayız." Kureyş ve Gatafan kabileleri Nuaym'ın söylediğinin doğru olduğuna kani oldular. Rehine göndermeyi reddettiler. Diğer taraftan Beni Kurayzalılar da Nuaym'ın kendilerine iyi bir tavsiyede bulunduğu inancına vardılar. Yani uygulanan strateji işe yaramış, düşmanı bölmüştü.
    1Bu olay sırasında Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştu: "Savaşta hile caizdir."
    Kuşatma 25 günden fazla sürdü. Mevsim kıştı. Yiyecek, içecek ve hayvan yemi stoku gün geçtikçe azalıyor ve taraflar arasındaki ayrılık kuşatıcıların moralleri üzerinde büyük bir baskı yaratıyordu. O sırada bir gece aniden gökgürültüsü ve şimşekle beraber bir rüzgar fırtınası çıktı. Soğuk ve karanlığa bir de bu eklenmişti. Rüzgâr çadırları yerinden söküyor ve düşmanı rahatsız ediyordu. Tabiatları icabı bu kadar şiddete dayanamazlardı. Bu nedenle henüz sabah olmadan savaş alanını terkedip evlerine döndüler. Müslümanlar sabahleyin uyandıklarında, savaş alanında bir tek düşman askerinin bile kalmadığını gördüler. Savaş alanını tamamen boş bulan Hz. peygamber (s.a) şöyle dedi: "Kureyş bundan sonra size hiçbir zaman saldıramayacak şimdi sıra sizde."
    Bu, durumu çok doğru değerlendiren bir sözdü. Sadece Kureyşliler değil, diğer bütün düşman kabileler de İslâm'a karşı son saldırılarını yapmışlar ve başaramamışlardı. Artık Medine'yi işgal etmeyi düşünemezlerdi bile, şimdi saldırı sırası Müslümanlardaydı.
    Beni Kurayza Gavzesi
    Hz. Peygamber (s.a) Hendek'ten döndüğünde, öğlen vakti Cebrail (a.s) geldi ve Müslümanların silahlarını bırakmayıp Beni Kurayza sorununu da halletmelerini söyleyen ilahi emri getirdi. Bu emri alan Peygamber (s.a) şöyle dedi: "İtaatinde sabit olan hiçkimse Beni Kurayza topraklarına varıncaya dek ikindi namazını kılmasın." Bundan hemen sonra Hz. Peygamber (s.a) Hz. Ali (r.a) kumandasında küçük bir bölüğü öncü kol olarak Beni Kurayza'ya gönderdi. Öncü kol oraya ulaştığında, Yahudiler çatılara çıkıp Peygamber (s.a) ve Müslümanlar hakkında iyi sözler söylemeye başladılar, fakat yaptıkları hareketler onları ihanetlerinin kötü akibetinden kurtaramadı. Onlar, savaşın en kritik anında anlaşmaya ihanet etmişler, düşmanla işbirliği yapmışlar ve bütün Medinelileri tehlikeye atmışlardı. Beni Kurayzalılar Hz. Ali'yi (r.a) öncü birliği sandılar. Fakat Hz. Peygamber'le (s.a) birlikte bütün İslâm ordusu gelip etraflarını kuşatınca büyük bir dehşete kapıldılar. Bu kuşatmaya iki veya üç haftadan fazla dayanamadılar. En sonunda haklarında Evs'in lideri Sa'd ibn Muaz'ın (r.a) hüküm vermesi şartıyla teslim oldular. Hakim olarak Sa'd ibn Muaz 'ı (r.a) seçmişlerdi, çünkü İslâm-öncesi dönemde Evs ve Kurayza müttefikti ve bu eski bağların, daha önce Beni Kaynuka ve Beni Nadir Yahudilerinde olduğu gibi, kendilerinin Medine'yi terketmelerini sağlayacağını umuyorlardı. Evs kabilesi mensupları da Sa'd'ın (r.a) eski müttefikleri olan Kurayzalılara yumuşak davranmasını istiyorlardı. Fakat Hz. Sa'd (r.a) , daha önce Medine'den ayrılmalarına izin verilen Yahudi kabilelerinin, Medine çevresindeki diğer kabileleri nasıl savaşa teşvik ettiklerini ve nasıl Müslümanlara karşı on-oniki bin kişilik birleşik bir cephe oluşturduklarını görmüş ve bizzat yaşamıştı. Bu son Yahudi kabilesinin de, şehrin dışarıdan saldırıya maruz kaldığı ve bütün nüfusunun hayatının tehlikede olduğu kritik bir anda nasıl haince davrandığından haberdardı. Bu nedenle Beni Kurayza'nın bütün erkeklerinin öldürülmesi, kadın ve çocuklarının esir alınması ve mallarının Müslümanlar arasında dağıtılması hükmünü verdi. Ceza adil bir şekilde yerine getirildi. Müslümanlar, Yahudilerin evlerine girdiklerinde, bu hainlerin savaşa katılmak için 1500 kılıç, 300 zırh, 2000 mızrak ve 1500 kalkan toplamış olduklarını gördüler.
    Eğer Müslümanlara Allah'ın yardımı ulaşmamış olsaydı, bütün bu silahlar, kâfirler Hendek'ten toplu bir saldırı yaptığı sırada Müslümanlara karşı arkadan kullanılmış olacaktı. Bu ortaya çıktığında, Hz. Sa'd'ın (r.a) bu insanler hakkında verdiği kararın tamamen yerinde olduğu anlaşıldı.
    Sosyal Düzenlemeler (Reformlar)
    Uhud Savaşı ile Hendek Savaşı arasında geçen iki yıllık dönem, bir rahatsızlık ve karmaşa dönemiydi. Peygamber (s.a) ve ashabı rahat ve barış içinde bir gün bile geçirmemişlerdi. Buna rağmen bir bütün olarak reforma ve İslâm toplumunun yeniden inşasına hiç ara verilmeksizin devam edildi. İşte bu dönemde evlilik ve boşanma ile ilgili İslâm kuralları kondu, miras hukuku belirlendi, içki ve kumar yasaklandı, ekonomik ve sosyal hayatın diğer yönlerini kapsayan birçok kural ve düzenlemeler getirildi.
    Bu hususta, düzeltilmesi gereken en önemli şey, evlat edinme olayı idi. Araplarda evlat edinilen çocuk gerçek bir oğul gibi kabul ediliyordu. Mirastan pay alıyor, evlat edinen anne onu gerçek bir oğul, kızı da onu öz kardeş gibi kabul ediyordu; evlat edinilen oğul,evlat edinen kişinin kızıyla veya ölümünden sonra onun dul karısıyla evlenemezdi. Evlatlık öldüğünde veya karısını boşadığında da aynı şey sözkonusuydu. Evlat edinen kişi, evlatlığının karısını gerçekten öz gelini imiş gibi kabul ediyordu. Bu gelenek, Bakara ve Nisa Surelerinde Allah tarafından ortaya konulan miras, nikah ve boşanma kuralları ile çatışma halindeydi. Bu gelenek aslında mirasta hiç hak sahibi olmayan bir kişiye mirastan hak veriyordu. Evlenmesi helâl olan kadın ve erkeğin evlenmelerini yasaklıyor ve herşeyin ötesinde İslâm Kanunlarının ortadan kaldırmaya çalıştığı ahlâksızlıkların yayılmasına yardım ediyordu. Çünkü ne kadar meşru ve kutsal kabul ederse etsin, hiçbir zaman evlatlık kız,evlatlık edinenin kızı gibi olmaz. Geleneksel meşruiyet ile izin verilen suni akrabalık ilişkileri serbestçe gerçek akrabalık ilişkileri ile karışırsa, bu ancak kötü sonuçlar doğurur. İşte bu nedenle İslâm'da boşanma ve nikâh hukuku, miras hukuku ve zinanın yasaklanmasını gerektiren hukuk kuralı, evlatlığı gerçek öz oğul gibi kabul etme gelenek ve fikrinin tamamen silinmesini gerektirmiştir.
    Fakat böyle bir fikir sadece sözle: "Evlatlık, öz oğul gibi değildir" demekle zihinlerden silinemez. Yüzyılların getirdiği önyargı ve batıl inançlar sadece sözle değiştirilemez. İnsanlar bu ilişkilerin gerçek akrabalık ilişkisi olmadığını kabul etseler bile, evlatlık oğul ile evlat edinen annenin, evlatlık ile üvey kardeşinin, baba ile evlatlık kızın ve evlat edinen kişi ile evlatlığının karısının evlenmelerine hâlâ çirkin ve uygunsuz bakabilirler.
    Bunun yanısıra hâlâ ilişkiler arasında bir karışıklık olmaya devam edebilir. Bu nedenle bu geleneğin bir uygulama ile ve Peygamber'in (s.a) bizzat kendisi tarafından kaldırılması zorunluydu. Çünkü hiçbir Müslüman; Peygamber'in (s.a) bizzat ve Allah'ın emri ile yaptığı bir şeyi çirkin ve iğrenç bulamazdı. Bu nedenle, Hendek Savaşı'ndan bir müddet önce, Hz. Peygamber (s.a) Beni Kurayza kuşatması sırasında bu emri yerine getirdi. (Emir ile uygulama arasında belirli bir zaman geçmesinin sebebi, henüz Zeyneb'in iddetinin dolmaması ve Peygamber'in (s.a) o sırada savaş hazırlıklarıyla meşgul olması olabilir.)
    Hz. Zeyneb'in Evliliği Üzerine Çıkan Söylentiler
    Evlilik gerçekleşir gerçekleşmez, Hz. Peygamber (s.a.) aleyhine bir yığın söylentiler yayılmaya başladı. Müşrikler, Yahudiler ve münafıkların hepsi onun ardı ardına kazandığı başarıları kıskanıyorlardı. Uhud'dan sonraki iki yıl içinde, Hendek Savaşı'nda ve Kurayza meselesinde aşağılanıp yenik düşmeleri onları çok sarsmıştı. Savaş alanında onu yenme ümitlerini de yitirmişlerdi. Bu nedenle bu evlilik meselesini Allah tarafından gönderilmiş bir fırsat bildiler ve bu olayın, onun asıl güç ve kudretini oluşturan ahlakî üstünlüğüne bir son vereceğini düşündüler. Bu nedenle Hz. Peygamber'in (s.a) -Allah korusun- gelinine aşık olduğu, oğlunun da bunu öğrenince karısını boşadığı ve onun da gelini ile evlendiği şeklinde hikayeler uydurdular. Fakat bu söylenti çok saçmaydı. Hz. Zeyneb, Peygamber'in (s.a) halasının kızıydı. Ve onu çocukluğundan beri tanıyordu. Bu nedenle onu bir kez görüp aşık olması sözkonusu olamaz. Bunun yanısıra onun Zeyd'le evlenmesine, Zeyneb'in ailesinin karşı çıkmasına rağmen bizzat kendisi önayak olmuştu. Ailesi Kureyşin soylu bir ailesine mensup olan kızlarını, azat edilmiş bir köleye vermek istememişlerdi. Hz. Zeyneb de bu evlilik teklifinden hoşnut olmamıştı. Fakat herkes kendisini Hz. Peygamber'in (s.a.) emrine uymak zorunda hissediyordu. Evlilik gerçekleştirildi ve bununla Arabistan'da İslâm'ın azatlı bir köleyi Kureyşli bir soylunun statüsüne çıkardığını gösteren bir örnek ortaya konmuş oldu. Eğer Hz. Peygamber (s.a) , Hz. Zeyneb'i (r.a) istemiş olsaydı, onu Zeyd'le (r.a) evlendirmez, kendisi onu nikahlayabilirdi. Fakat bütün bunları öyle abartıp yaydılar ki, bazı Müslümanlar bile bu uydurma haberlere inanmaya başladılar.
    Tesettürle İlgili İlk Emirler
    İslâm düşmanları tarafından uydurulan dedikodu ve söylentilerin, Müslümanlar arasında da sohbet konusu teşkil etmesi, toplumdaki şehvet unsurunun her tür sınırı aştığını gösteren apaçık bir işarettir. Eğer bu illet bulunmasaydı, insanlar, Hz. Peygamber (s.a) gibi temiz ve ahlâklı bir kişiyle ilgili böyle saçma ve iğrenç hikayelere önem atfetmezlerdi. Bu olay, İslâm toplumunda Hicap veya tesettürle ilgili düzenleyici emirlerin verildiği zamanı belirlemektedir. Bu sosyal düzenlemelere ilk önce bu surede bir giriş yapılmış, bir yıl sonra Hz. Aişe'ye (r.a) iftira atılması olayı üzerine nazil olan Nur Suresi'nde bu emirler tamamlanmıştır. (Daha fazla izah için bkz. Nur, Giriş bölümü)
    Hz. Peygamber'in (s.a) Aile Hayatı ile İlgili Meseleler
    Bu dönemde çözümlenmesi gereken iki sorun daha vardı. Gerçi bunlar Peygamber'in (s.a) sadece kendi aile hayatını ilgilendiren sorunlardı, fakat Allah'ın Dinini yüceltmek uğrunda çaba sarfeden ve gece gündüz bu büyük görevle meşgul olan bu büyük şahsın zihinsel ve ailevî huzuru için bu sorunların çözümlenmesi şarttı.
    Birinci sorun, Peygamber'in (s.a) , o sıralarda ekonomik sıkıntılar içinde olmasıydı. İlk dört yıl boyunca Hz. Peygamber'in (s.a) hiçbir gelir kaynağı yoktu. H.4. yılda Beni Nadir kabilesinin sürgün edilmesinden sonra, onların topraklarından bir kısmı, Allah'ın emri ile Hz. Peygamber'in (s.a) kullanımına ayrıldı, fakat bu da onun ailevî gereksinimleri için yeterli değildi. Diğer taraftan peygamberlik görevi o kadar ağırdı ki, bedeninin, zihninin ve kalbinin tüm enerjisi ile zamanının tümünü harcamasını gerektiriyordu. Hayatını kazanacak zaman ve enerjisi kalmıyordu. Ekonomik zorluklar nedeniyle eşlerinin kendisini huzursuz ettikleri böyle durumlarda Hz. Peygamber (s.a) kuşkusuz kendisini iki yönden sıkışmış hissediyordu.
    Diğer sorun ise şuydu: Hz. Peygamber (s.a) Zeyneb'le (r.a) evlenmeden önce dört hanımı daha vardı; Hz. Sevde, Hz. Aişe, Hz. Hafsa, Hz. Ümmü Seleme, Hz. Zeyneb beşinci hanımı oluyordu. Bunun üzerine İslâm düşmanları, başkalarının aynı anda dörtten fazla kadınla evli olamazken Peygamber'in (s.a.) nasıl olup da beşinci bir kadınla evlendiği şeklinde karşı çıkmaya, Müslümanlardan bazıları da şüphe duymaya başladılar.
    Anafikir ve konular
    Bunlar Ahzab Suresi nazil olduğu dönemde Hz. Peygamber'i (s.a.) ve Müslümanları meşgul eden sorunlardı ve bu sorunlara verilen cevaplar surenin ana fikrini teşkil etmektedir.
    Anafikir ve arka-plan dikkatle okunduğunda surenin bir konuyu ele alan bir tek bölümden oluşmadığı, bilakis, dönemin önemli olaylarıyla bağlantılı olarak birbiri arkasına indirilen emir ve konulardan oluştuğu ve daha sonra bu konuların surede bir araya getirildiği anlaşılır. Birbirini takip eden bölümlerin her biri diğerinden farklıdır:
    1) 1-8 ayetler Hendek Savaşı'ndan önce indirilmiş olmalıdır. Bu ayetler, arka-plan da gözönünde bulundurularak okunduğunda, bunlar nazil olmadan önce Hz. Zeyd'in (r.a.) Zeyneb'i boşamış olduğu anlaşılır. Hz. Peygamber (s.a.) evlatlık ile ilgili cahiliye inanç, gelenek ve önyargılarının ortadan kaldırılması gerektiğini hissediyordu ve kendisi bizzat bir önlem almazsa, insanların evlatlık ilişkileri ile ilgili sadece duygusal temellere dayanan hassas ve ince hislerinin ortadan kaldırılamayacağını da hissediyordu. Fakat aynı zamanda, Hz. Zeyd'in boşadığı karısı ile evlendiğinde, İslâm'a karşı bir propaganda fırsatı arayan münafıklar, müşrikler ve Yahudilerin fitne çıkaracağından endişe duyarak bu konuda tereddüt ediyordu. 1-8 ayetlerin müzul sebebi işte bu olaydı.
    2) 9-27. ayetlerde Hendek Savaşı ve Beni Kurayza Gazvesi ile ilgili bir değerlendirme yer almaktadır. Bu da, bu ayetlerin bu olaylardan sonra nazil olduğunu göstermektedir.
    3) 28-35. ayetlerde ele alınan konu iki bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde Allah, zor koşullardan sabırsızlığa düşen Peygamber'in (s.a.) hanımlarına dikkat çekerek şöyle demektedir. "Bu dünya hayatı ve nimetleri ile, Allah ve Rasûlü ve ahiret arasında seçiminizi yapın. Eğer birincisini seçerseniz, açıkça söyleyin; bir gün bile zorluk içinde bırakılmayacaksınız, güzellikle salıverileceksiniz.
    Eğer ikincisini seçerseniz, Allah ve Rasûlü ile birlikte olmalı ve sabırla göğüs germelisiniz. İkinci bölümde, kafaları İslâmi görüş açısı ile şekillenen kişilerin zorunluluğunu hissetmeye başladıkları sosyal reformlarla ilgili ilk adımlar atılmaktadır. Bu hususta reform Peygamber'in (s.a.) kendi evinden başlamış ve onun hanımlarına islam öncesi zamanlardaki gibi davranıp hareket etmekten sakınmaları, vakarla evlerinde oturmaları ve diğer erkeklerle konuşurken dikkatli olmaları emredilmiştir.
    4) 36-48. ayetler Hz. Peygamber'in (s.a.) Hz. Zeyneb'le (r.a.) evlenişi ile ilgilidir. Bu bölümde İslâm düşmanlarının bu evliliğe itirazlarına cevap verilmekte, Müslümanların zihninde beliren şüpheler ortadan kaldırılmakta, Müslümanlara Hz. Peygamber'in (s.a.) kanun ve statüsünün ne olduğu öğretilmekte ve Hz. Peygamber'e de (s.a.) kâfir ve münafıkların yaptığı karşı propagandaya sabretmesi söylenerek teselli verilmektedir.
    5) 49. ayetle, boşanma (talak) hukukunun bir hükmü ortaya konulmaktadır. Bu ayet, büyük bir ihtimalle aynı olaylarla ilgili bir mesele üzerine indirilmiş tek bir ayettir.
    6) 50-52. ayetler de, Peygamber'in (s.a.) evlilikle ilgili Müslümanlara uygulanan sınırlamalardan müstesna olduğunu işaret eden ve sadece Peygamber'in (s.a.) evliliğini kapsayan özel bir hüküm yer almaktadır.
    7) 53-55. ayetlerde sosyal reformla ilgili ikinci adım atılmaktadır. Bu adım şu emirlerden oluşur; diğer erkeklerin, Hz. Peygamber'in (s.a.) hanımlarının evlerini ziyaretinin sınırlanması; ziyaret ve davetlerde İslâmî adabı muaşeret kurallarının konulması, Peygamber'in (s.a.) hanımlarını evlerinde sadece yakın akrabalarının ziyaret edebilmesi; diğer erkeklerle perde arkasından konuşmaları, Peygamber'in (s.a) ölümünden sonra onlarla kimsenin evlenememesi.
    8. 56-57. ayetlerde Hz. Peygamber'in (s.a) evliliği ve aile hayatı konusundaki eleştirilerin kesilmesi ile ilgili bir uyarı yer almakta ve Müslümanlara, İslâm düşmanları gibi sürekli kusur aramayı bırakıp Peygamberleri için Allah'tan rahmet ve salat dilemeleri emredilmektedir. Ayrıca onlara, değil Peygamber'in şahsiyeti ile ilgili, birbirleri arasında bile asılsız ve yanlış suçlamalardan kaçınmaları emredilmektedir.
    9) 59. ayette sosyal reform ile ilgili üçüncü adım atılmaktadır. Bütün Müslüman kadınlara, evlerinden zaruri bir ihtiyaç için çıktıklarında dış kıyafetlerini örtmeleri ve yüzlerini de örtmeleri emredilmektedir.
    Bundan sonra surenin sonuna dek, münafıklar ve diğer anlayışsız kimseler, o dönemde İslâm'a ve Müslümanlara karşı yaptıkları kötü propaganda nedeniyle azarlanmaktadırlar.
    Gün gelecek bütün dünya Hocama selam duracak!

  17. #37
    _ALBAY_ SİTE BAŞKANI Tevfik YAZICILAR kullanıcısının Görüntü Resmi
    Giriş
    Thu May 2006
    Konum
    İstanbul
    İletiler
    8,612
    Blogdaki Konular
    5
    034 - SEBE SURESİ

    Surenin Adı: Bu sure adını, içinde Sebe kelimesi geçen 15. ayetten alır. Bu da surede Sebe'den (yani Sabiî'lerden) bahsedildiğini belirtmektedir.
    Nüzul Zamanı: Surenin kesin nüzul zamanını bildiren sahih rivayetler yoktur. Fakat surenin üslubu Mekke döneminin ilk zamanlarında veya ortalarında nâzil olduğunu göstermektedir. Eğer Mekke döneminin ortalarını kabul edersek, henüz işkencelerin çok ağırlaşmadığı ve İslâmî hareketin sadece alay, küçümseme, söylenti ve dedikodular yayma ve insanların düşüncelerini yanlış yönlendirme gibi araçlarla bastırılmaya çalışıldığı zamanlarda indirilmiş olması muhtemeldir.
    Konu ve Anafikir: Sure, kafirlerin Hz. Peygamber'e (s.a) çoğunlukla alay ederek ve küçümseyerek itirazlar yönelttikleri tevhid, ahiret ve Hz. Muhammed'in peygamberliği gibi konuları ele almaktadır. Bu itirazlara bazan, itirazın kendisine değinilerek, bazan da hiç değinilmeksizin cevap verilmekte ve konunun akışı cevaplanan itirazın ne olduğunu göstermektedir. Cevaplar genellikle talimat, öğüt verme ve delil getirme, tartışma şeklinde olmakta, fakat bazı yerlerde kafirler inatçılıklarının yol açacağı kötü akibet ile uyarılmaktadır. Bu hususta Sabiîlerin, Davud ve Süleyman Peygamberlerin kıssaları onlara şu dersi vermek için anlatılmaktadır: "Sizden önce bu iki grup insan da yaşadı. Bir tarafta Allah'ın kendilerinden önce hiç kimseye nasip etmediği büyük güçler, şöhret ve zafer ihsan edilen Davud ve Süleyman Peygamberler var. Bu nimetlere rağmen onlar kibir ve gurura kapılmayıp Rabblerine şükreden kullar olarak yaşadılar. Diğer tarafta ise Allah'ın kendilerine lütuflar ihsan ettiğinde kibre kapılan ve bu yüzden sadece efsanelerde ve destanlarda hatırlanacak şekilde ortadan kaldırılıp helak edilen Sebe' halkı var. Bunları göz önünde bulundurarak kendiniz için hangi hayatın daha hayırlı olduğuna karar verebilirsiniz. Tevhid'e ve ahiret inancına ve Allah'a karşı şükredici bir tavır takınmaya dayanan bir hayat mı, yoksa küfür, şirk ve ahireti inkara ve dünyaya tapmaya dayanan bir hayat mı?
    Gün gelecek bütün dünya Hocama selam duracak!

  18. #38
    _ALBAY_ SİTE BAŞKANI Tevfik YAZICILAR kullanıcısının Görüntü Resmi
    Giriş
    Thu May 2006
    Konum
    İstanbul
    İletiler
    8,612
    Blogdaki Konular
    5
    035 - FATIR SURESİ

    Adı: İlk kelimesi, sureye ad olarak verilmiştir. Bu surenin ikinci adı birinci ayette geçen el-melaike'dir.
    Nüzul Zamanı: Surenin ne zaman nazil olduğu ancak muhtevasından tahmin edilebilmektedir. Bu sure, muhtemelen Mekkeli müşriklerin şiddete başvurdukları, aynı zamanda İslam davetini önlemek ve Allah'ın Rasûl'ünü (s.a) mağlub edebilmek için, hiçbir hileden geri kalmadıkları dönemde, yani Mekke döneminin ortalarında nazil olmuştur.
    Konu: Bu sure şöyle özetlenebilir: Allah, Mekke toplumunun ileri gelenlerini davete karşı olan tutumlarından dolayı ikaz etmekte ve onlara bir nasihatçı, bir öğretmen gibi hitab etmektedir; "Ey akılsızlar! Bu peygamber iyiliğiniz için sizlere İslam'ı anlatmaya çalışırken siz ona kızıyor ve onu çeşitli hilelerle yalanlamaya kalkışıyorsunuz. Bu davetin size bir zararı mı var? Oysa siz ona zarar veremezsiniz. Peygamber'in (s.a) size ne anlatmaya çalıştığını hiç düşündünüz mü? O halde bunda tuhaf olan nedir? O size şirkten kaçınmanızı söylemektedir. Biraz düşünün, bu kâinat nizamında şirke yer var mıdır? Fakat sizler Allah'a şirk koşuyorsunuz. Peygamber (s.a) size Allah'ın birliğini tebliğ ediyor, biraz düşünün, yeri ve göğü yaratan Allah'tan başkası bu sıfatları taşıyabilir mi? O, size bu dünyada başıboş bırakılmadığınızı, sonunda Allah'a döneceğinizi ve yaptıklarınızdan hesaba çekilerek, hesabın sonunda ceza ve mükâfat göreceğinizi söylemektedir.
    Bunda şaşıracak ne var? Kâinatta herşeyin aslına rücu ettiğini görmüyor musunuz? O halde sizin dönüşünüz niçin mümkün olmasın? Allah sizi bir damla sudan, nutfeden meydana getiriyorken, sizi ölümünüzden sonra diriltmesi niye zor olsun? İyilik ve kötülüğün bir olmaması gerektiği, akla daha yatkın değil midir? Düşünün bir kere; iyi bir kimseye mükâfat, kötü bir kimseye ise ceza vermek mi daha makuldur, yoksa ölümden sonra toz olarak hiçbir karşılık görmemek mi? İşte size bu gerçekleri anlatan Peygamber'i (s.a) reddetmekte ısrar eder, sahte tanrılara tapmakta ve sorumsuzca hayat sürmekte devam ederseniz, zararlı çıkacak olan yine sizler olursunuz. Peygamber (s.a) için hiçbir zarar sözkonusu değildir. Çünkü onun vazifesi sadece tebliğ etmektir ve o da bu görevini yapmıştır."
    Burada Allah, Rasûlüne (s.a) "üzülme senin görevin sadece tebliğ ve nasihat etmektir" diye hatırlatmaktadır. "Sen inkarında ısrar eden kimseleri düzeltmekle mükellef değilsin. Sen üzülmeden tebliğine devam et, hidayeti kabul eden ve tebliğe kulak verenlere yönel."
    Bu surede müminlere, "İmanları artsın ve böylece Allah'ın vaadettiklerine olan güvenleri daha da sağlamlaşsın" diye, hakikatler tekrar tekrar bildirilmektedir.
    Gün gelecek bütün dünya Hocama selam duracak!

  19. #39
    _ALBAY_ SİTE BAŞKANI Tevfik YAZICILAR kullanıcısının Görüntü Resmi
    Giriş
    Thu May 2006
    Konum
    İstanbul
    İletiler
    8,612
    Blogdaki Konular
    5
    036 - YASİN SURESİ

    Adı: Birinci ayette geçen "Yasin" kelimesi surenin adı olmuştur.
    Nüzul Zamanı: Bu surenin muhtevasından, Mekke döneminin ortalarında veya sonlarına doğru nazil olduğu anlaşılmaktadır.
    Konu: Kısaca bu surede, Hz. Muhammed'in (s.a) peygamberliğini inkar etmenin, alay ve zulüm ile karşı koymanın korkunç sonuçlarıyla Kureyşli müşrikler korkutulmaktadır. Her ne kadar deliller öne sürülerek açıklamalar yapılıyorsa da bu surede "İnzar" esastır ve ağır basmaktadır.
    Üç hususta deliller öne sürülmüştür.
    1) Tevhid hakkında delil olarak, kâinatta cerayan eden hadiselere işaret edilerek, insanın aklına hitab edilmiştir.
    2) Ahiret hakkında ise, kâinat, insan yapısı ve her akıl sahibinin düşünebileceği hususlar delil olarak ileri sürülmüştür.
    3) Risalet hakkında şunlar delil olarak verilmiştir: Hz. Peygamber (s.a) İslam'ın tebliği dolayısıyla çektiği meşakkatlerden ötürü, sizlerden hiçbir surette ücret istemez. Çünkü, o bunları karşılıksız yapmaktadır. Ayrıca Rasûlullah'ın (s.a) tebliğ ettiği mesaj akla uygundur ve bu mesajı kabul etmek sizlerin yararınadır.
    Burada, kalplerdeki kilitlerin kırılması ve kalbinde az çok duygu bulunan hiçbir kimsenin etkilenmekten hali kalmaması için, kuvvetli bir üslûbla tehdit ve tenbih gayet şiddetli bir şekilde tekrarlanmıştır.
    İmam Ahmed, Ebu Davud, Nesaî, İbn Mace ve Taberani, Hz. Muakkıl b. Yesar'dan, Rasûlullah'ın (s.a) şöyle bir hadisini rivayet etmişlerdir: "Yasin Suresi Kur'an'ın kalbidiir." Fatiha Suresi hakkında, adeta Kur'an'ın bir özeti olduğundan nasıl "Kitab'ın anası" denmişse, Yasin suresi için de "Kur'an'ın çarpan kalbi" denmiştir. Sureye böyle denilmesinin nedeni, onun etkileyici bir üslûbta ruhları harekete geçirmesi ve onları durgunluktan kurtarmasıdır.
    Yine Hz. Muakkıl b. Yesar'dan İmam Ahmed, Ebu Davut ve İbn Mace, Rasûlullah'dan şöyle bir hadis rivayet ederler: "Ölmekte olanlara Yasin Suresi'ni okuyun." Hadisin maksadı, ölüm yaklaştığında, İslam'ı toplu bir şekilde hatırlatmak ve İslam akidesinin zihinlerde tazelenmesini sağlamaktır. Böylece sözkonusu kişinin gözü önünde ahiret manzarası canlanacağı için, öbür dünyada ne gibi sahnelerle karşılaşacağını bilir ve kendisini buna hazırlar. Bunun bir faydası olabilmesi için kişi Arapçayı bilmiyorsa da, zikrin amacına ulaşabilmesi bakımından mealini okuması gerekir.
    Gün gelecek bütün dünya Hocama selam duracak!

  20. #40
    _ALBAY_ SİTE BAŞKANI Tevfik YAZICILAR kullanıcısının Görüntü Resmi
    Giriş
    Thu May 2006
    Konum
    İstanbul
    İletiler
    8,612
    Blogdaki Konular
    5
    037 - SAFFAT SURESİ

    Adı : Sure adını ilk kelimesi olan "saffat"tan almıştır.
    Nüzul Zamanı : Muhtevasından surenin Mekke dönemi ortalarında veya sonlarına doğru nazil olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim surenin üslûbundan Hz. Peygamber'in (s.a.) ve ashabının şiddetli bir muhalefet ile karşı karşıya bulundukları belli olmaktadır.
    Konu: Mekkeli müşrikler, "Sizler Rasûlullah'ın (s.a) tebliğ ettiği tevhid ve ahiret akidesini, alayla karşılıyor ve onun peygamberliğini inkâr ediyorsunuz. Ancak reddettiğiniz bu peygamber kısa bir süre içinde sizleri hüsrana uğratacak ve kendinizi Allah'ın askerlerinin ayakları altında bulacaksınız" şeklinde ikaz edilmektedir. (171,179) . Bu ültimatom, Rasûlullah'ın (s.a.) zafere ulaşacağı ile ilgili hiçbir belirti dahi bulunmadığı ve Allah'ın "ordu" biçiminde vasıflandırdığı müslümanların, günlerini baskı ve zulüm altında geçirdiği bir dönemde verilmişti. O dönemlerde müslümanların dörtte üçü, ülkelerini terk ederek hicret etmek zorunda kalmışlardı. Rasûlullah (s.a) ile birlikte Mekke'de kalan 40-50 müslüman ise, her bakımdan çaresizlik içinde oldukları halde, her türlü zulüm ve işkenceye de hâlâ dayanmaktaydılar. Böyle bir ortamda, Rasûlullah'ın (s.a) ve bir avuç çaresiz müslümanın zafere ulaşacaklarını hiç kimse tahmin dahi edemezdi. Hatta çoğu insan bu hareketin Mekke dağları arasında yok olup gideceğini sanıyordu. Fakat daha 15-16 yıl bile geçmeden Mekke fethedildi ve oradaki müşrikler Allah'ın önceden bildirdiği gibi kendilerini Allah'ın askerlerinin ayakları altında buldular.
    Bu bölümde, sadece ikaz ve tehdit ile yetinilmemiş, kafirlerin idrak edebilmeleri için nasihat yoluyla tevhid ve ahiret hakkında da deliller öne sürülmüştür. Ayrıca onlar bâtıl düşüncelerden ötürü eleştirilerek bunun kötü sonuçlarından haberdar edilirken, müminlere de salih amellerinin güzel sonuçları hakkında müjde verilmiştir. Bunların yanısıra geçmiş kavimlerin, kıssaları aktarılmak suretiyle, Allah'ın peygamberlerine nasıl yardım ettiği, peygamberlerini yalanlayanları nasıl helâk ettiği ve kendisine itaat eden kullarını nasıl mükâfatlandırdığı beyan edilmiştir.
    Burada beyan edilen kıssalardan en dikkati çekeni Hz. İbrahim'in (a.s) kıssasıdır. Hz. İbrahim'in (a.s) bir işaret aldıktan hemen sonra Allah'ın emrini yerine getirmek üzere, biricik oğlunu kurban etmeyi göze alışının zikredilmesi, sadece kendilerini Hz. İbrahim'e (a.s) nisbet etmek suretiyle övünen kafirlere yönelik bir uyarı değildir. Ayrıca müslümanlara, mümin bir kimsenin Allah'ın rızası için herşeyi nasıl göze aldığı örneği verilerek, İslâm'ın gerçek ruhu öğretilmek istenmiştir.
    Surenin son ayetlerinde yalnız kafirlere uyarıda bulunulmakla kalınmıyor, ayrıca Rasûlullah (s.a) ile birlikte güç bir dönem geçirmekte olan müminlere de müjde veriliyor. Onlara şöyle denilmektedir. "Yolun başında çektiğiniz meşakkatlerden ye'se kapılmayın, sonunda mutlaka sizler galip geleceksiniz. Şimdi bu kafirler belki galip durumda gözükmekdedirler ama aynı kimseler çok geçmeden sizlere mağlup olacaklardır." Gerçektende bir kaç yıl sonra, Allah'ın bildirdiklerinin bir teselliden ibaret olmadığı ve O'nun iman edenlerin kalplerini sağlamlaştırmak için verdiği haberlerin kesin birer gerçek olduğu ortaya çıkmıştır.
    Gün gelecek bütün dünya Hocama selam duracak!

12 / 2 İlkİlk 123456789 ... SonSon

Yer İmleri

Gönderme Kuralları

  • You may not post new threads
  • You may not post replies
  • You may not post attachments
  • You may not edit your posts
  •