NECMETTİN ERBAKAN
Basın toplantılarını en keyifle izlediğimiz lider, Milli Selamet Partisi(MSP) Genel Başkanı Necmettin Erbakan’dı. 12 Eylül öncesinde, nerdeyse 3 ayda bir hükümet değişiyordu. Adalet Partisi, Milli Selamet Partisi’nin dışarıdan desteğiyle bir azınlık hükümeti kurmuştu. Erbakan Hoca, bu hükumetten memnun görünmüyordu. Hemen her hafta, düzenlediği basın toplantılarında masaya büyük bir kadayıf tepsisi koyuyor, ’’Arkadaşlar, kadayıfın altı kızarmak üzeredir. Kadayıfın altı kızardığında, hükümetten desteğimizi çekeceğiz. Öküz ölecek, ortaklık bozulacaktır.’’ diyordu. Her hafta aynı şov, aynı keyifli kahkahalar! Mübarek nasıl bir kadayıfsa, altı bir türlü kızarmak bilmiyordu.
Uzun yıllar sonra, Can Dündar, bir yazısında o günleri şöyle anlatacaktı:
’’ Güneri Cıvaoğlu, geçenlerde bir yazısının satır arasında öyle bir anı aktardı ki, okuduğuma inanamadım.
Anlattığı anı 1980’lere ait… O yıllarda, Demirel’in azınlık hükumeti, Erbakan’ın ’kerhen’ desteğiyle sürüyordu. Hoca, kadayıf tepsili basın toplantılarında ,’Kadayıfın altı kızarınca desteği çekeceklerini’ söyleyip duruyordu.
Ben de ozamanlar mesleğin ilk basamaklarında bir gazeteci olarak parti kapılarında sonuçsuz lider zirvelerini ’izliyor’ , ’ acaba ne çıkacak’ ’Erbakan desteği ne zaman çekecek’ hükümet ne olacak’ sorularına yanıt arıyordum.
Sonra o tarihi görüşme kapıya dayandı. Başbakan Demirel, Erbakan’la görüşecekti ve bu görüşme, hükumetin kaderini belirleyecekti. İki lider başbaşa bir odaya kapandılar. Ve bir gazeteci ordusu da kapıda beklemeye koyuldu. Tam üç saat süren bir ’görüşme maratonu’ndan sonra, Demirel, bunalımın aşıldığını, Erbakan’ı ikna ettiğini, desteğin süreceğini açıkladı.
(….)
İşin aslı tam 15 yıl sonra ortaya çıktı. Bakın, Erbakan, 15 yıl önceki görüşmenin perde arkasını Güneri Cıvaoğlu’na nasıl anlatmış:
’’Aslında çok şey konuşmadık. Süleyman içeri girdi. ’Necmettin, çok yorgunum, şöyle bir uzanayım’ dedi. Odamda uzun bir kanape vardı. Ayakkabılarını çıkardı, uzanıp yattı. Biraz uyukladı. Sonra şurdan, burdan konuştuk. İki eski arkadaş, güzel bir sohbet ettik. Birkaç saat böyle geçti. ’Hay Allah razı olsun, biraz açıldım’ dedi. Ayakkabılarını giydi, öpüştük, çıktı.’’
Sonraki yıllarda avukatlık yapan Erbakan’ın basın danışmanı Şener Battal, samimi ve gazetecilerle sıcak ilişkiler kurabilen bir kişiydi. Şimdiki Akit gazetetsi yazarı Abdurrahman Dilipak da Erbakan’ın danışmanları arasındaydı. Ancak, soğuk yapısı nedeniyle meslektaşları tarafından sevilmeyen biriydi. MSP ve Erbakan ile ilişkilerimizi Şener Battal üzerinden yürütüyorduk. Bugün de insancıl yaklaşımlarını saygı ile andığım Şener Battal, bütün gazetecilerle dostça ilgilenir, onlara her konuda yardımcı olmaya çalışırdı. Bir gün, gülerek bana, ’’ Ali, sen bir de namaz kılmaya başlasan, tam bizim partiye göre bir adamsın!’’ dediğini anımsıyorum…
Necmettin Erbakan’la Doğu Karadeniz Bölgesinde bir geziye katılmıştık. Hoca, haberlerini özenle yazalım diye bize sıcak ilgi gösteriyor, özellikle bayan meslektaşlarımızla şakalaşarak iltifatlar yağdırıyordu. Akşam yemeklerinde bizi yakınındaki bir masaya oturuyor, bizimle uzun uzun sohbet ediyordu. Bazı arkadaşların, akşam yemeklerinde, bir kaç duble votka gibi rengi ve kokusu belli olmayan içecekler almalarına göz yumuluyordu. Bir akşam, bir de baktık ki, Erbakan Hoca, tarlayı, takımı ayırmış, gazetecilerin masasını kendisinden uzağa, ta kapının arkasına atmış. Önce hiçbir şey anlayamadık tabii. Nedenini araştırırken, bir de öğrendik ki, Bir önceki akşam, Hoca, bizimle sohbet ederken, densiz gazetecilerden biri, dalgınlığından yararlanarak onun önündeki su bardağını, votka bardağıyla değiştirmiş… Hoca, bardağı kafasına diktikten sonra işin farkına varmış. Erbakan, o gezi boyunca bir daha hiç yüzümüze bakmadı…
12 Eylül sonrasıydı. Gazeteciler, siyasi yasaklı olan Necmettin Erbakan’la çok zor görüşüyorlardı.
Yazar Erol Toy’un yönetiminde İstanbul’da haftalık olarak çıkan Somut gazetesinin Ankara temsilcisi Gülşen Özbey, arkadaşımdı. Gülşen, Ankara’da, Yaratım Sanat Galerisi’nin de sahibiydi. Günlerce uğraşmasına karşın, Somut gazetesi adına Erbakan’la röportaj yapmak için randevu almayı başaramamıştı. Benden yardım istedi. Şener Battal’ı telefonla aradım. Konuyu biliyordu. ’İşin içinde sen varsan olur; ancak, röportaja birlikte gelin!’’ dedi. Arkadaşımla, Hocan’nın Ayrancı’daki evine gittik. Ben bir kenarda röportajı sessizce izliyordum. Soru ve yanıtlar tamamlandı. Tam ayrılacağımız sırada, arkadaşım, Erbakan’a galerinin kartvizitini uzattı. Kartviziti inceleyen Hoca, birden kükredi, ’’ Hanımefendi, olmaz böyle şey; olmaaaz! Bakın buraya Yaratım Sanat Galerisi yazmışsınız.. Bu olmaaaz! ’Yaratmak’ , sadece Allah’a mahsustur; lütfen bu adı değiştirin!’’ İkimiz de, neye uğradığımızı bilemedik. Yanından ayrıldıktan sonra kahkahalar atarak uzaklaştık!…


ALI HAYDAR NERGIS