Bu günlerde gazetecilik birçok kişiye kolay geliyor. Sanal ortamın hayatımızın içerisine kadar girmesi galiba gazeteciliğin kolay olduğunu düşündürmeye başladı. Ama emin olun iş o kadar kolay değil. Büyük gazetecileri büyük yapan, algılarındaki farklılıkları. Yani haber okuma dilleridir. Herkesin normal baktığına -neden? Diyerek sorgulayıcı bir yaklaşımla yaklaşanlar büyük oluyorlar. Bunun güzel bir örneğini geçenlerde gittigidiyor.com sitesinden 1 TL ye aldığım bir kitabın sayfalarında rastladım.

Emin ÇÖLAŞAN tarafından Milliyet Yayınlarında Ocak 1985 tarihinde yazılan "24 Ocak Bir Dönemin Perde Arkası" adlı kitabın 150. sayfasında gerçekten de büyük gazeteci nasıl olunurun dersi vardı. Kendisi de gazetecilikte büyükler arasına girmiş olan Çölaşan bir başka gazeteci olan Cüneyt Arcayürek'in gazetecilikteki başarını ortaya koymuş kitabın şu bölümümde.

İşte o satırlar: "Genelkurmay Başkanı ile uyarı mektubunu imzalayan Kuvvet Komutanları, 1 Ocak günü, herkes yılbaşı gecesinin mahmurluğunu yaşarken yeniden Çankaya Köşkü’ne çıktılar ve Korutürk’ten Demirel ve Ecevit’i çağırarak mektubu kendilerine tebliğ etmesini istirham ettiler.

Yılın ilk günü yapılan bu ziyareti ve bundan önceki gelişmeleri hiç kimse bilmiyordu. Türkiye Radyolarının saat 19’ da ki haber bülteninde bu konuyla ilgili bir tek protokol cümlesi okundu.

“Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren ve Kuvvet Komutanları, Cumhurbaşkanı Korutürk’ü ziyaret ederek bir süre görüştüler.” Haber bu kadardı.

Yılların gazetecisi Cüneyt Arcayürek, evinde radyodan dinlediği bu haberden kuşkulandı ve sağı solu aramaya başladı. Yılın ilk günü resmi tatildi. Bu ziyaret niçin yapılmıştı? Bunun bir anlamı olmalıydı? Genelkurmay Başkanının Çankaya Köşkü’ne, beraberinde Kuvvet komutanlarını da alarak gitmesini gerektiren bir durum yoktu. “kokuyu alan”, ancak sivil kesimde hiç kimseden bu konuda bilgi sağlayamayan Arcayürek, en sonunda iki komutanla görüşmeyi başardı.

.....
………

2 Ocak 1980 Çarşamba günü, Arcayürek’in haberi Hürriyet Gazetesinde “Ordu Uyarı Mektubu Verdi” başlığı altında patladı. Demirel ve Ecevit’te dahil olmak üzere bütün Türkiye bu haberi o gün Cüneyt Arcayürek’in kaleminden duymuş oldu. Sy: 105"


Gördünüz mü gazeteci olmanın ne demek olduğunu. Hadi şimdi her gün üzerimize pompalanan haberleri bir de bu filtreyle takip edelim. Bakalım neler yakalayacağız.. Ne dersiniz?
"Aman petrol, canım petrol
Artık sana sana muhtacım petrol..." diyordu bir zamanlar Ajda Pekkan bu ülkede. Petrol savaşlarına mankenlik yapmış bir ülkede yaşıyoruz biz. Kuyruklarda petrol bekleyen, parasızlıktan, petrole ulaşamayan ve petrole şarkılar yazan bir milletiz.

Birkaç ay önce Milli Gazete ’de manşete çekmişti; AKP Hükümeti petrol arama haklarımızı bile yabancılara peşkeş çekti demişti. Hani dört bir tarafımızdan fışkıran ve her ne hikmetse bizim topraklarımızda bir türlü bulunamayan petrolü bulma ve çıkarma iznini sonunda yabancılara vermiştik.

Biz bulamıyoruz gelin artık şu petrol bulma işini size devredelim de ülkeden petrol fışkırsın demiştik hani. Nede olsa "bizim beceriksizliğimiz üstümüzde", "hem biz ne anlarız ki" asıl önemlisi "bize izin vermezler" gibi abudik gubidik bahanelerle bir türlü çıkaramadığımız petrol rezervlerimizi AKP hükümeti resmi gazetede yayınladığı 6491 nolu kanunun 27. maddesinin a. bendinde apaçık bir şekilde yabancılara açtı.

Hani şu geçenlerde Barzani, Şivan, Tatlıses şowu vardı ya, hep bu yasanın yansımasıydı aslında. Petrol anlaşmalarının kamufle yüzünü bize açılım diye yutturdular orada da.

Neyse nereden mi geldim ben buraya. Bu ülkeden bir Turgut Özal geçti hatırlarsanız. Hani bugün Başbakan Erdoğan'ın adım adım takip ettiği adam. O adamın 1983 de Emin Çölaşan'ın kitabına konu olan sözleri getirdi beni bu konuya. Ne diyor Özal o satırlarda

" Özal daha sonra sözü, Türkiye’nin petrol politikasına ve milli petrol kuruluşu olan TPOA’ya getirdi.

–“ Eğer birkaç yıl içerisinde kendi petrolümüzü bulamazsak ya buna tahammül etmek zorunda kalacağız, ya da ……….

Türkiye’de petrol mutlaka vardır ve bunun çıkarılması lazımdır. Milli petrol politikası solcuların sloganları gibi TPOA demek değildir. Petrolümüzü bulsun da kim bulursa bulsun. Hatırlarsanız, sloganlar yüzünden mobil şirketini kaçırdık. Bu bize çok pahalıya gelmiştir.

Bu alanda tekrar söylüyorum, milli politika TPOA’yu değil, memleketi güçlendirmek olmalıdır. Yabancı petrol şirketlerini gücendirmek için bugüne kadar yapılanları bundan sonra yapmamayı öğrenmeliyiz. Bu gibi sebeplerle yerli petrol üretimi giderek azalmamaktadır. TPOA bütün sahaları kapatmış ve üstüne yatmış durumdadır. Arama yapmadığımız her alanı yabancılara açmalıyız. "

Adam 30 yıl önce ne dediyse bugün Başbakanımız aynen uyguluyor maşallah. Neymiş bu ülkede petrol mutlaka varmış. neymiş yabancıları gücendirmemek gerekirmiş. Neymiş heryeri yabancılara açmalıymışız. neymiş biz çıkartamazmışız ve yabancılara bu işi verirsek olur muş...

Sahi Başbakan "Türkiyeyi Küçük Amerika yapacağım" diyen Özal'ı hayli hayli geçip Türkiyeyi Amerikanın eyaleti yaptı ama olsun. Ne de olsa yakışıklı başbakanımız var demi...
O ne yaparsa işini bilir. Çok yaşa Başbakanım çok yaşa....
Özal ve Demirel; bir dönem bu ülkenin en çok konuşulan iki ismi.

Özal'ı sevenler Demirel'e bi kamyon laf eder, Demirelciler de Özal yandaşlarını heç sevmezlerdi. Sanki iki ayrı siyasi anlayış varda, o gün onlar yarışıyorlardı, tablosu vardı. Tabi biz geçmişi unutan bir milletiz. Bugün Özal’lı Demirel’i unuttuğumuz gibi dün de Demirel’li Özal’ı unutmuştuk. Emin Çölaşan 24 Ocak Kararları kitabında bize bu unuttuklarımızı da hatırlatıyor.

"Demirel ve Özal birbirlerini 1950’li yıllardan beri tanırlar, sayarlar ve severlerdi. O dönemde her ikisi de, Elektrik İşleri Etüd idaresinde proje mühendisliği yapmışlar, inşaat yüksek mühendisi Süleyman Demirel ile elektrik yüksek mühendisi Turgut Özal ilk kez burada, iki teknisyen olarak tanışmışlar ve beraber görev almışlardı. Daha sonra, Demokrat Parti’nin Devlet Su işleri genel müdürü olan Demirel ile Özal’ın yakın ilişkileri hiç bozulmadı. Kader, bu iki dostu 1960’lı yılların başında bu kez askerlik görevinde bir araya getirdi. 27 Mayıs ihtilalinden sonra yeni kurulan Devlet Planlama Teşkilatında Demirel ve Özal birlikte askerlik yaptılar. Daha doğrusu uzman olarak çalıştılar. Demirel bu yıllarda siyasete atılıp önce AP genel başkanlığına seçildi ve daha sonra da başbakan olunca 1966 yılında Turgut Özal’ı DPT Müsteşarlığı görevine getirdi. İki dost, 1971 yılı 12 mart muhtırasına kadar uyum içerisinde bir çalışma götürdüler."

İşte bunların siyasi rakiplikleri bu kadardır. Hani Merhum Liderimizin dediği gibi " Türkiye'de 60 tane siyasi parti yok. İki tane parti var. Biri Saadet partisi yani Milli Görüş ve Diğerleri..."
Heee bir de Demirel demişken hatırlatmakta yarar var. Demirel her şeyi bilir de işine gelmediği için uygulamaz. Ben desem buna inanan pek çıkmaz ama bakın ne diyor Emin Çölaşan kitabında : “Demirel, CHP’nin hükümet olduğu günlerde bazı işadamları ve gazeteciler tarafından Intercontinental otelinde onuruna verilen bir yemekte sözü IMF’ye getirmiş ve şöyle demişti:
- Bakın beyler, size açık söyleyeyim, IMF diye bir şey yoktur. Eğer Amerika göz kırparsa IMF verir. Bu işler IMF’ye değil, Amerika’ya bağlıdır. Sy: 30”
Nasıl ama… Bu Demirel değil mi bizi yıllarca IMF kapısında süründüren. Bu Demirel değil mi ülkenin başına milyonlarca çorap ören… Bakın nasılda biliyor gerçekleri…. Ama maksat Türkiye 70 cente muhtaç kalsın….
“70 cent'e muhtacız” Çocukluğumda çok sık duyardım bu sözü büyüklerimden. Hani şu gazetelerin ekonomi haberlerini 3.sayfa haberlerinin arasına bir iki kuple ile sıkıştırdığı zamanlarda. Çevremdeki esnaf, muhabbet eden yaşlılar, n zaman daralsalar dudaklarından bu cümle dökülürdü "70 cent'e muhtacız". O gün ne demek istediklerini anlamak okuduğum 24 Ocak Kararları kitabında geçen bir paragrafla nasip oldu. Emin Çölaşan kitabının 74. sayfasında bu olayı şöyle nakletmiş:

" 1977 yılında ikinci MC hükümetinin Başbakanı Demirel, Türkiye’nin 70 cent’e muhtaç olduğunu daha o zaman açıklamış, ancak işin üstesinden gelememiş ve daha sonra hükümeti bırakmak zorunda kalmıştı. ( Demirel’in 1977 yılında söylediği “70 cent’e muhtacız” sözü şuradan geliyordu:

Hacı adayları için döviz aranırken, bunlara devlet ancak 35 – 40 milyon dolar verebildi. Ancak döviz alamayan ve bu yüzden hacca gidemeyecek olan hacı adayları Merkez Bankası’nı bastılar ve Ankara’da hükümeti protesto yürüyüşü düzenlediler.

Aynı günlerde Merkez Bankası tarafından yabancı bir bankaya verilen 70 cent tutarındaki bir ödeme emri, karşılığı olmadığı gerekçesi ile geriye çevrildi. Durum çok gizli tutuldu ve sadece Başbakana, işin ciddiyetini anlatmak için duyuruldu.

Hacı adaylarının davranışını kınayan Demirel o zaman bir hatırlatma yaptı ve Türkiye’nin 70 cent’e muhtaç olduğu bir dönemde hacılara milyonlarca dolar döviz verilmesinin çok önemli bir olay olduğu vurgulandı ".

Vay be ne günler yaşanmış değil mi? Tıpkı bugün gibi o zamanda insanlar yokluk çekiyorlardı. Bu gün memuruna %2 zammı çok gören anlayışla o gün ülkeyi 70 cent'e muhtaç eden anlayış arasında temelde hiçbir fark yok.

Okumak geçmiş anılarımızı tazeler… Ama okuduklarımızdan ders almazsak hiçbir işe yaramaz. Rabbim bizleri okuyan ve okuduklarından ders alanlardan eylesin….