2 sonuçtan 1 --- 2 arası gösteriliyor

Konu: Din dilimiz nereye gitti?

  1. #1

    Din dilimiz nereye gitti?

    Din dilimiz nereye gitti?

    Bir yerlerden okumuştum: Modern zamanların müslümana yaptığı en büyük kötülüklerden biri, onlara "din dili"ni kaybettirmek oldu. Elmalılı Tefsiri kaçıncı kere sadeleştirildi? Niçin? Yeni nesiller anlamıyorlar diye... Oysa bu tefsir Kur'an-ı Kerîm’i Türkler de anlasınlar diye yazılmamış mıydı? O zaman bu yeni nesil Türk değil mi? Ne oldu da Türk çocukları Türkçe bir dînî eseri anlayamaz hâle geldiler? İşte olan bu... "Din dilimiz"in vurguna ve talana uğraması... Malumunuz "Türkçe din dili"nin en mühim unsurları Arapça ve Farsça kelimelerdir. Bir yazar "Türkçenin bel kemiği Arapça kelimelerdir" demişti. Çünkü bu kelimeler Kur'an'dan geldikleri ve Kur'an da yüzyıllardan beri en ince nüanslarına kadar üzerinde çalışılmış bir ilâhî kitap olduğu için bu kelimelerin mânâları tam oturmuş, arzı sağlam kılmak için bağrına dağların çakılması gibi Türkçe toprağına çakılmışlardır. Bu kelimeler özlerindeki sağlamlık ile Türkçeyi de karşılıklı anlaşmayı tam sağlayabilecek, kendisiyle ilim yapılabilecek, en ince fikir ve hisleri ifade edebilecek bir sağlamlık ve seviyeye getirmiş ve öylece de tutmaktaydılar.

    Ama 1935'te başlatılan dilimizdeki Arapça ve Farsça kelimeleri tasfiye hareketi yeni nesilleri yukarıda sözünü ettiğimiz acıklı hâle getirmiş, bir cehâlet çölüne bırakıvermiştir. Bu tasfiyecilik hareketinin de gayesi, Müslüman milletimizin dilini sekülerleştirmekti. Yani bin yılda ancak teşekkül etmiş "din dilimiz"den koparmak… Bu, her sahada gerçekleştirilmek istenen sekülerleştirmenin dile akseden yönüydü. Ve bu çok iyi plânlanmış bir sinsilikti; çünkü dil, şuur altı ile direkt alâkalı bir varlıktı ve dilin sekülerleştirilmesi diğer bütün alanlardaki sekülerleştirmeyi çok çok kolaylaştıracak, hatta tek başına temin edecek bir faaliyetti. Dinimize yapılan ile dilimize yapılan arasında gaye bakımından kıl kadar fark yoktu.

    Sonraki yıllarda ve günümüzde tasfiyeciliğin en büyük müdafileri CHP zihniyetliler ve solcu-komünistler oldu. Dinsiz bir ideolojileri olduğu için yaptıkları tutarlıydı; hedefleri açısından doğru saf tuttular. Fakat bu hususta tutarsızlıkları şuydu: Aslen beynelmilelci oldukları halde dilde ırkçılık yapmak... Hareketi başlatan, "Türkçeyi yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarmak" gibi bir hedef göstererek başlatmıştı bu işi... Tabii bu, kocaman bir yalandı. Maksat birilerine hoş gelecek retorikler kullanarak asıl gayeyi saklamaktı. “Türkçeyi yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarmak”ta samimi olsalardı Batı dillerinden gelen kelimeleri de tasfiye etmeleri îcâp ederdi; ama bunu yapmadıkları gibi o kelimelere şapka çıkardılar. (Bakınız: C. Yakup Şimşek’in tyb.org.tr’deki yazıları) Asıl hedefin Arapça/Farsça kelimelerin şahsında, onların varlıklarıyla hep hatırlattıkları mâzîmiz, yani İslâm olduğunu anlamak için çok zekî olmak gerekmez.

    Peki müslüman entelektüeller doğru saf tutabildiler mi? Ne gezer! Onlar zâlimlerinin yanında saf tuttular maalesef.

    Bu fecaatle en büyük mücadeleyi -ilginçtir- milliyetçiler verdi. Belki yaptıklarının ne kadar doğru olduğunun da şuurunda olmadan... (Şu anda onlar da bırakmış hâldeler) Oysa bu dâvâ müslümanların ve -sözümona İslâmcıların- omuzları üstünde olmak gerekmez miydi?

    Solcularla mücadele nispeten kolaydı. Çünkü onların gayelerini deşifre etmek daha zahmetsiz ve sade bir işti. Ama "din dilimiz"e asıl darbe İslâmcılardan geldi. İslâmcı yazarlar gerek ırkçılığa karşı çıkıyoruz tafrasıyla (sağlam bir Türkçe tutuculuğu ırkçılık olarak anlaşılabilirdi çünkü), gerekse zamanın diliyle konuşmak safsatasıyla ve gerekse de solcuların kelime hazinesiyle konuşarak sözlerini değerli kılmak kompleksiyle o uydurma seküler dili rahatça ve tepe tepe kullandılar. (Çünkü entelektüellik solcuların tekelindeydi ve onların tasdikini almadan entelektüel olmak mümkün değildi. Kendilerini akredite ettirebilmek için mezkûr kelime hazinesini "dilleri" yaptılar) Tam Bâkî'nin dediği gibi:

    Bâtıl hemîşe bâtıl-ı bî-hûdedir, ve lî

    Müşkil budur ki sûret-i haktan zuhûr ede

    İşte o zaman yeni Müslüman nesillerde tespihin ipi koptu. Okudukları İslâmcı ağabeylerin (Burada isim verip kimsenin canını sıkmayalım) mâzîden, yani İslâm’dan boşanmış dili ister istemez şuur altlarına yerleşti. İşte şimdi Elmalılı Tefsiri'nin, Ömer Nasuhi Bilmen İlmihali'nin bilmem kaçıncı kere sadeleştirilmesinin ve buna rağmen yeni nesillerce hâlâ anlaşılamamasının en mühim sebebi budur. Oysa yapmamız gereken bir haltercinin hedefine, ağırlığı kilo kilo artırarak yürümesi gibi yeni nesillere kocaman bir mâzînin mîrâsı olan o güzelim “din dili”ni adım adım öğretmekti. Öyle ki liseyi bitirmiş bir gencimiz rahatlıkla Elmalılı Tefsiri’ni anlayabilmeliydi. Heyhat! Şimdi ilâhiyat mezunları bile anlamıyor.

    Sâdeleştirmek! Tembelliğimizin kılıfı… “Çıkamadım, ineyim bari” zavallılığı…

    Her kitap için geçerli: Sadeleştirme, kitabı katletmektir. Yazar için de okuyucu için de cinâyet ve ihânettir. Bizi yükseklere uçuracak kitabı kendi çukurumuza çekmek…

    Cehâletin hâkimiyeti karşısında mağlûbiyetin mahcup kaçamağı… Teslim bayrağı… Harp meydanından firar… Pabuç yalama… Vazife kaçkınlığı… Palan sıyırma…

    İstikbâl mutlaka bir gün yakamızdan tutup silkelemeyecek, hesap sormayacak mıdır? “Bu pırlanta nesli nasıl mahvettiniz?”

    İslâmcı yazarlar lâfa geldiğinde bu tasfiyeciliği tenkid ederler; ama iş tatbike geldiğinde hemen o seküler dile dönerler. Belki de bilmediklerinden... Şaşırtıcı bir husus da şu: Bu İslâmcı ağabeylerin yazılarında solcuları bile hayrete düşürecek uydurma kelimelerle bir arada günümüz nesillerinin anlamakta çok zorlanacağı Arapça kelimeler de kullanılır. Bu garip hâli neye bağlasak acaba?

    İslâmcı entelektüel ağabeyler şu garâbeti çok düşünmeliler ve doğru cevaplar bulmalıdırlar: Seküler bir kelime dağarcığı ile İslâmî ilimler nasıl konuşulacak, insanlar arasında nasıl tedavüle sokulacak?...

    Teşhis tamamsa tedaviye başlayabiliriz. Teklifim, Necmettin Türinay Hoca’nın teklifidir: Gençliğe Mehmed Âkif’in Safahat’ının kelime hazînesini kademe kademe ezberletelim. Öyle ki lise mezûnu her gencimiz bu kelime hazînesini hem öğrenmiş olsun hem rahatça kullanabilsin.

    Son olarak… Okuyucularımız bir kitap tavsiye etmeme izin verirler sanırım: Kadir Mısıroğlu- Bin Uydurma Kelimeyi Boykot. Bu kitapta "tasfiyecilik-uydurmacılık"ın sebebi yutkunmadan, çok net ve güzel anlatılmış, en çok kullanılan bin uydurma kelimeyi ve asıllarını veren bir lûgatçe eklenmiş. Okumadıysanız okuyuveriniz; bilgi zarar vermez


    Ahmet Tâlib ÇELEN
    Türkiye YAZARLAR BİRLİĞİ

  2. #2
    Dili korumak, tasavvuru korumaktır

    İnsan tasavvur dünyası ya dinîdir ya seküler ya da bu ikisinin sentezi. Bir milletin konuştuğu dil, tasavvur dünyasının rengini yansıtır. Bu yüzden de kullanılan dil izleğinden yola çıkarak bir milletin kainat tasavvuruna dair bir okuma yapmak gayet mümkündür.

    Bunun böyle olduğunu bilen müdrik insanlar da bir cığlık sadedinde soruyorlar; "Din dilimiz nereye gitti?" diye. Bu sorunun altında, toplumun sekülerleşen idrak dünyasına bir itirazın yattığı açıktır.

    Osmanlı sonrası dilimizin üzerinden yıkıcı bir kasırga geçti. Cumhuriyet devrimleri sonrası yapılan dil devrimi, Müslüman toplumun geçmişle ilişkisini kesmeye matuftu. Ülkenin istikbalinin yolu geçmişinden kesiliyordu..

    Asırların imbiğinden süzülerek vücut bulmuş günlük konuşma, ilim ve sanat dili bahusus İslâm dünya görüşünün anlam dünyasına yaslanıyordu. Bu zeminde istikrar bulmuş kelime ve kavramlar bu dünya görüşünün farklı katmanlarını açan anahtar niteliğindeydi. Tasavvuru bu kavramlarla oluşmuş insanın sezgileri de buna paralel hareket ederdi.
    Toplumu dünden; dünün yerleşik değer yargılarından koparmak ve onu özüne yabancılaştırıp yeni bir dünya görüşüne adapte etmek bu dille olan ilişkisini kesmekten geçerdi. Böyle düşünüyordu yönetimi ele geçirmiş Batıcı elit tabaka. Ve nihayetinde öyle de yaptılar...

    Genelde Selçuklu/Osmanlı İslâm medeniyetinin birikimiyle, özelde de dinî literatürle ilişki kurmanın en sıhhatli yolu olan müşterek dili değiştirdiler. Böylece dünle ilişki kurmanın biricik imkânını olan dili tahrif ederek medeniyetimizi yeniden üretmenin imkânını dinamitlediler.

    Tamamıyla bir sosyal mühendislik projesiydi yapılan. Batılılaşmayı hızlandırmanın ve sonrasında onu toplum idrakinde içselleştirmenin en kestirme yolu buydu, bu nedenle tercih edilmişti.

    Bugün üniversite mezunlarımızın dahi 50 yıl önce yazılan metinleri anlamakta zorluk çekmesini (yoksa anlamaması mı demeliydim?) dünyanın hiçbir yerinde anlatamazsınız. İngilizlere, Fransızlara, Almanlara veya Araplara, Maleylere toplum olarak iki kuşak önceki dedelerimizin yazdıklarını anlayamıyoruz acı gerçeğini anlatmayı bir deneyin derim.
    Bunu bizzat kendi tecrübelerimden biliyorum. Farklı coğrafyalardan kaç insana anlattıysam anlamakta zorluk çektiler çünkü.

    Toplumsal hafızadan bahsediyorum. Bu hafıza kendisini en çok da kullanılan dilde gösterir. Dilde yapılan devrim toplumsal hafızamızı tahrif etti. Sonuç olarak kısmen şizofrenik bir toplum hâlini aldık. Buna direnenler oldu elbette. Ancak dil ve harf devrimi ile hedeflenen önemli ölçüde başarıldı.

    Bu olanlardan sonra bugün ne yapacağız? Toplumun içselleştirdiği yeni dile bigâne kalmak mümkün mü? Toplumun kullandığı dili kullanmayacak mıyız?

    Bütün olanlara rağmen elbette toplumun konuştuğu dille konuşacağız. Konuşacağız ama bunu yaparken iki şeye de dikkat edeceğiz.

    İlki, unutturulmuş ve özellikle de yeni dilde tam karşılığı olmayan kavramlarımızı yazı ve konuşma dilinde tekrar ihya edip kullanmak. Düşünceyi derinleştirmek için bu şart. Fikrin asâletini ve İslâm'la ilişkisini sürdürmek için de elzem.

    İkincisi, 'dil üzerindeki tahrif farklı vasıtalar üzerinden hâlâ devam ediyor'. Bu gerçeği unutmamak ve unutturmamak. İslâm dünya görüşünün muarızlarının surda gedik açma sadedinde sürekli uydurma kelime ve kavramlar icat edip varolanları da elimizden almalarına izin vermeyeceğiz.

    Bir dil uzmanı değilim ben. Meseleyi uzmanlarının gündemine sokup yol göstermelerini sağlamak gerek. Çünkü unutuyoruz. Zaman zaman yazıp konuşurken farkında olmadan entelektüel despotizme yenik düşüyoruz. Sağlıklı olan, yeni dille medeniyet dilimiz arasında hakiki geçişler yapmanın imkânlarını onların bize göstermesidir.

    Serdar Demirel - Yeni Akit

Tags for this Thread

Yer İmleri

Gönderme Kuralları

  • You may not post new threads
  • You may not post replies
  • You may not post attachments
  • You may not edit your posts
  •