+ Konuyu Yanıtla
6 sonuçtan 1 --- 6 arası gösteriliyor

Konu: Bizim eksik yanımız...

  1. #1
    _ALBAY_ SİTE BAŞKANI Tevfik YAZICILAR kullanıcısının Görüntü Resmi
    Giriş
    Thu May 2006
    Konum
    İstanbul
    İletiler
    8,606
    Blogdaki Konular
    5

    Bizim eksik yanımız...

    Bizim eksik yanımız, 'Sarı Hoca'larımız...

    Neredesin Sarı Hoca… Sana o kadar çok ihtiyacımız var ki…

    Bayramlar sılâ-i rahim ile bir başka güzeldir. Aileye akrabaya yakın olmak, birlikte zaman geçirmek, yaşanan anı paylaşmak… Bende Kurban Bayramı vesilesi ile Balıkesir’in Şamlı Belediyesine bağlı Kamçıllı Mahallesindeydim. Bakmayın adının mahalle olduğuna. Asıl Kamçıllı Köyünde geçirdim bayramı. Her biri birbirinden sıcakkanlı köylüler, akrabalarım ve anılarla sarmaş dolaş geçen günler çabuk sona erdi ve dünyanın başkenti İstanbul’a geri döndüm. Tabi heybem boş dönmek olmaz deyip sizlere dinlediklerimi aktarmak istedim.

    Ünlü ressam Numan Küçük’le birlikte Kurban Bayramı günü Cuma Namazından çıkıp kısa bir köy gezintisinin ardından köyün kahvesinin önünde oturan hani o piri fani beyaz sakallı amcalar vardır ya işte onlardan biri ve masasında oturan köyün ileri gelenleri ile biraz lafladık.

    Ferdun Aga diyorlardı aksakallı güler yüzlü delikanlıya. Asıl adı Ferudun Şavaş’mış, Hacı Feridun’da diyenlere rastladım sonra. Yanında Gara İsme Dayı diye seslenilen İsmail Cansel. Ve iki güzel insan daha. Kim bilir biz yanlarına gelene kadar ne konuşuyorlardı, biz konuyu değiştirdik te köydeki Laz evlerine getirdik. Sahi ne arıyordu ki Balıkesir’de Lazların elinden çıktığı belli olan bu asırlık evler.

    Ferdun Aga, Çaykaralı çalışkan bir çocuğun köye bakır kalaylamaya gelmesi ve ardından çalışması ve hizmetleri takdir görerek köyün ileri gelenlerinden birinin kızını alması ile başlayan yolculukta II. Abdülhamit zamanında yapılan köy evlerinden, Kurtuluş Savaşında Yunan ve Rum çetecilerine karşı Kuvvacılık (Kuva-i Milliye) Hareketi’ni kuran bu yiğit delikanlının çocuklarına kadar onlarca eski hatırayı bir solukta paylaştı bizimle.

    Birde Sarı Hoca’dan bahsetti.

    İlk kez orada duydum Sarı Hoca’yı. Bir coğrafyayı imanla yetiştiren, kalpleri yumuşatan, ilim ve irfan sahibi Sarı Hoca…

    Gara İsme dayı öyle anlattı ki Sarı Hoca’yı görmeden yanımda hissettim. Ferdun Aga öyle bir içini çekerek aktardı ki sarı Hoca’yı, bugünlerde ne çok Sarı Hocalara ihtiyacımız olduğunu hissettim. Sözü fazla uzatmayayım da onların dilinden aktarayım Sarı Hoca’yı.

    Sarı Hocanın babası Bosna’dan kalkıp gelir ülkeye. Osmanlının ihtişamını görmüş, edep ve adap ile yetişmiş mübarek insan, Bosna’da bir hırsızlık olayına şahit olunca –Artık buralarda yaşanmaz, Bursa’ya göçme vakti gelmiştir. Diyerek yollara düşmüş ve Osmanlıya başkentlik yapmış olan Bursa’ya gelmiş. Bir müddet burada yaşayan Sarı Hoca’nın babasını iyice yaşlandığında bir düşünce almış.

    Ferdun Aga, o dönemde Osmanlı’da insanlar yaşlandığında varlıklarını vakıflara bağışlarlar, vakıflar sayesinde de öldükten sonra da sevaba nail olurlardı diyordu tamda bu noktada. Sarı Hoca’nın babası ise varlıklı bir insan olmadığından öldükten sonra neyi vakfedeceği kara kara düşünür olmuş. Ve sonunda karar vermiş.

    -“Ben de bir oğlumu vakfedeceğim” diyerek Sarı Hoca’yı Allah yolunda vakfetmiş. Dönemin ve bölgenin ulemasından dersler aldırmış küçük oğluna. Ve eğitimini tamamlayarak İslam’a hizmet etmesini tembih etmiş, kendisinden başkada bir hizmet beklemeden. Sarı Hoca ders verebilecek seviyeye gelince önce birkaç ilçe gezmişler. Ama hepsinde Sarı Hoca’nın babası –Burası benim Allah yoluna vakfettiğim oğlumu koruyup kollamaz. Diyerek vazgeçmiş oğlunu bırakmaktan. Ve sonunda Dursunbey’e gelindiğinde -İşte burası, oğlumu emanet edeceğim ve İslam’a hizmet edeceği yer burası diyerek bırakmış Sarı Hoca’yı.

    Dursunbeyli Sarı Hoca. Dursunbey’in iklimini değiştiren Sarı Hoca. İnönü devrinin zulümlerine göğüs geren ve imanlı bir gençlik yetiştiren Sarı Hoca…

    Hemen başlamış vazifesine Sarı Hoca. Dursunbey’in güler yüzlü çocuklarını bir bir toplamış etrafına. Kuran okuyana, kuran okutana zulmün aşikâr olduğu Zalim İnönü devrinde gözlerden ırak bir bölgede 50 tane Kuran öğrenmeye niyetli talebesiyle çekilmiş derslerini yapmaya. Hem öğrenmiş, hem öğretmiş Kuran’ı, Kelam’ı, Tefsir’i, Siyer’i. Yıllarca zorluklara, kahpeliklere direnmiş ve 50 mücahit yetiştirmiş. İlmek ilmek işlemiş Dursunbey’in 50 yağız delikanlısını. İliklerine kadar pisliğe batmış bir İnönü Zulmünde iliklerine kadar İslam’ı yaşayan 50 delikanlıyla boy vermiş filizlenmiş Sarı Hoca…

    Türkiye’nin üzerine karabasan gibi çöken Kuran’sız, ezansız günlerde Sarı Hoca yetiştirdiği 50 delikanlıya –Artık sizinde dininizi anlatma ve insanlara faydalı olma zamanınız geldi. Haydi, yollara düşme vaktidir. Diyerek her birini ayrı bir köyde İslam’ı anlatmaya göndermiş.

    Dursunbey ve çevresindeki her bir köyde Sarı Hoca’nın her bir öğrencisi başlamış öğrendiklerini onar yirmişer delikanlıya, köylüye anlatmaya. Halkalar kurulmuş, dersler başlamış. Bir milletin topyekûn dirilişi başlamış.

    Sarı Hoca’yı hep atının üstünde andı Ferdun Aga. Dağ bayır, dere tepe öğrencilerini teftiş eden sarı Hocayı anlatırken sanki bir küheylan kükredi köyün arka yamacından. Adeta Sarı Hoca yine atına binmişte yanımıza geliyordu.

    At sırtında dolaşmış tüm talebelerini. Feridun Aga’nın bir dostu da Sarı Hocanın talebelerinden birinin talebesiymiş. Onun dilinden de aktardı Sarı Hoca’yı.

    -Ben talebeydim. Hocam bir gün dersteyken bizimle, kapıda at sırtında birisi belirdi. Hocamı dışarı çıkardı ve geldi oturdu. Sonra hepimizi tek tek sorguya çekti, teftiş etti. Usul sordu, fıkıh sordu, kelam sordu, siyer sordu… Talebesini, talebelerine neler öğretip neler öğretmediğinden hesaba çekti. Eksiklerimizi giderdi, bizlere bilgiler verdi.
    Talebesinin talebesi aktarıyor bunları bizlere. At sırtında bir âlim… Dursunbey’in manevi iklimine imzasını koymuş bir âlim. Yılmadan üşenmeden, bir kişiyle olmaz diyenlere inat. Bir kişinin tebliğ vazifesini yerine getirebileceğini ortaya koymuş Sarı Hoca.

    İsme Dayı diyor ki sohbet etmek için köy köy gezerken bir sohbet evinde CHP’nin milletvekillerinden biri ile karşılaşmış Sarı Hoca. Sohbet ededursun vekil ayağa kalkıp kükremiş. – Sen neler yapıyorsun. Hoca hoca bilmez misin? Senin gibileri İsmet Paşa sakalından tutup kellesini kesiyor. Sarı Hoca hiç bozmamış sohbetini ve usulca kaldırıp başını – Biz bu başı sahibine feda ettik, kesilse ne kesilmese ne, diyerek devam etmiş kaldığı yerden.

    Sarı Hoca… Dursunbey’i ve çevresini İslam’a hadim insanlar eyleyen Sarı Hoca… Seni görmedim, seni dinlemedim ama senin hakkında hüsnü şahadet edenlerin sözlerini dinledim. Rabbim sana rahmet eylesin, bizleri de senin gibi biri 50 olan, 50’si 500’ü bulan bu dava hizmete can atan insanlardan eylesin.
    Sana ve senin yolunda giden nice Sarı hoca’lara bugün daha çok ihtiyacımız…


    Tevfik YAZICILAR
    07 Kasım 2012







    Kaynak : İVEDİHABER
    Gün gelecek bütün dünya Hocama selam duracak!

  2. #2
    Sarı Hoca'yı unutamadık, unutamayız!

    Dursunbeyli Sarı Hocayı (Mehmet Ruhi Turan) tanıyanlara sorduk

    Balıkesir civarında Hoca denildiğinde dört isim akla gelir. İmam-ı Birgivi (929-1523), Hasan Basri Çantay (1384-1964), Gönenli Mehmet Efendi (1411-1991) ve Mehmet Ruhi Turan (Sarı Hoca Efendi) (1889-1981). Son üç alim Osmanlıyı Cumhuriyete taşıyan alimlerdir.

    Sarı Hoca Efendi aile itibarı ile Saraybosna'dan gelip, Bursa-İnegöl'de doğmuştur. Ailesi daha sonra Bursa-Orhaneli'ne taşınmıştır. Sarı Hoca Efendi İlköğretim ve Medrese eğitimini burada yapmıştır.

    Sarı Hoca, kırk yaşından sonra Balıkesir-Dursunbey ilçesine yerleşmiştir. Asıl hizmetlerini burada yapmış ve Sarı Hoca lakabını burada almıştır. Sarı Hoca Dursunbey'de Mollaoğlu Camiinde imamlık yapar ve babasının vasiyeti üzerine talebe yetiştirir. Dursunbey'de 1940-1950 yılları arasında müsait olan camilerde görev yaparak talebe okutmaya ağırlık verir. Bu dönemde din eğitimine gerekli önem verilmez ve okutacak yeterli hoca bulunmaz. Sarı Hoca Efendi kendine üç köy seçer. Bunlar: Bayıryüzü Güney Köyü, Karyağmaz Köyü ve Delice Köyü’dür. Köylerde verdiği eğitimleri köy odaları ve camilerde yapardı.

    Dursunbey'de çok iyi tanınan ve sevilen bir din alimi olmuş. Dursunbey halkının saygı ve sevgisine mazhar olmuş bir hocadır. Sarı Hoca Efendiyi tanıyanlara sorduk ve hatıralarını anlattılar. Bize de bunları aktarmak düştü.

    Sabri Akkuş (TCDD' den Emekli Memur)
    1972 yılı Ekim ayında Dursunbey'e dostlarla buluşma vesilesi ile seyahat etmemiz gerekmişti. Mezkûr seyahatimize o günün saygın esnaflarından Rıfat Turan (Merhum olmuştur) Bey de katılmıştı.

    Öğlen namazı vakti Dursunbey'e vardık. Dursunbey'de öğle namazını eda ettikten sonra, buluşacağımız Zatı Muhterem bizi cami çıkışı bahçede karşıladı. Hoş beşten sonra çay ikramı için kahvehaneye davet etti. Beraber kahvehaneye girince ev sahibimiz "Aman ne iyi tevafuk, Hoca Efendi de buradaymış, buyurun beraber çay içelim." deyince ben de usulca "Kim bu hoca efendi?" diye sordum. Usulca " Sarı Hoca bu dedi."

    Ben o ana kadar bu zatın ismini, namını duyuyordum ama daha evvel hiç görmemiştim. Biz de hemen biraz merak ve edep ile Hoca Efendinin yanına masaya iliştik.

    Bu ara bir yandan çayımı içiyor, bir yandan da Hoca Efendiyi tanımaya gayret ediyorum. Gördüğüm kadarı ile Sarı Hoca 1.85 cm. boylarında uzunca sarı sakallı, sarışın tenli, geniş omuzlu heybetli görünüşlü idi. Daha sonra orada bazı kişilere sorduğumda yanılmıyorsam kendisinin Boşnak olduğunu söylemişlerdi.

    Çaylarımızı bitirirken, birer daha çay içeriz diyerek çayları sipariş ettiler. Aklıma o anda hazır böyle bir Zatı Muhteremi, tabiri caiz ise, yakalamış iken kafamda o anda oluşan güncel bir soruyu sorma ihtiyacını hissettim. Artık müsait bir zaman kolluyordum. Acemilikten olsa gerek zamanlamayı beklemeden bütün cesaretimi toparlayarak pat diye sordum. "Hocam dedim, biliyorsunuz bu günlerde televizyon diye bir alet her eve, her yere girmeye başladı, yakında bizim de evlerimize gireceğe benziyor. Halimiz ve durum böyle olursa ne yapmamız gerekiyor, bunun için ne dersiniz?" dedim.

    Ben sorumu bitirince Sarı Hoca mütebessim bir çehre ile bana dönerek, şöyle söze başladı: "Bak delikanlı, şimdi sana yaşanmış bir olayı anlatayım, hem senin soruna cevap olur, ne demek istediğimi anlamaya çalış." dedi ve anlatmaya başladı. Biz de pür dikkat kesilerek ayrıntıları kaçırmamaya, anlatılacak olanı anlamaya kendimizi hazırladık.

    Sarı Hoca Efendi anlatmaya başladı: Bundan bir ay kadar önceydi, yine bir mekânda yatsı namazından sonra çay içiyordum. Cami cemaatinden sevdiğim iki kişi yanıma geldiler, biraz sohbetten sonra, "Hocam bir meselemiz var, bize bu konuda yardımcı olursanız çok memnun olacağız" dediler. Ben de buyurun sorun bakalım dedim. "Hocam biz biraz evvel namazdan önce bu Hacı arkadaşım ile kahvehanede televizyonda haberleri dinledik.", daha sonra namaz için dışarı çıktık, camiye doğru yöneldiğimizde bu Hacı kardeşim, "Arkadaşım abdestleri tazeleyelim" dedi ben de cevaben, "Benim abdestim var." dedim. O da bana dönerek, "Arkadaşım bir saattir televizyon seyrediyoruz abdest mi kalır?" dedi.

    O gitti abdest almaya, ben de namaz için camiye girdim. Namazdan sonra bana "Abdestsiz namaz kıldın, namazı iade etmen gerekir." dedi. Biraz münakaşa ettik ama anlaşamadık, size bunu sormak için geldik, bizim durumumuza ne diyorsunuz.” dediler.

    Ben de onlara şöyle dedim, abdest almadan camiye giren Hacı Efendiye dönerek, “Bu sana, abdestin yok abdest al dedi mi?" Evet Hocam aynen öyle dedi. "Bak Hacı Efendi Kardeşim, bu kardeşin sana iyi ki abdest al demiş, iyi ki sana gusül abdesti al dememiş.” diye sorularını cevapladım dedi ve bana dönerek "Senin soruna bunun içinde cevap var, daha fazla açıklamaya gerek var mı?" dedi.

    Ben de, “Evet Hocam anladım, Allah sizden razı olsun.” diyerek ve ellerinden öperek oradan ayrıldık.

    Daha sonra Balıkesir'de Paşa Camisi’nde kendisini uzaktan gördüm ama, kalabalıktan yanına ulaşamadım. Allah Rahmet eylesin, mekanı cennet olsun. Kabri nurla dolsun.


    Mustafa Çaltı (Memur)
    17 yaşında Lise 1.sınıf öğrencisi iken Konya'dan Dursunbey'e konferans vermek üzere gelen Harun Aytaç'la, evinde hasta olduğunu öğrendiğimiz Sarı Hoca Efendiyi Dursunbey eşrafından bir kişi daha alarak evinde ziyaret ettik. Hoca Efendi bizi karşıladı ve evin küçük bir odasına aldı ve içeride bir yer döşeği vardı. Muhtemelen hasta olduğu için orada yatıyordu. Yanında bir rahle ve üzerinde yazılarını yazdığı defteri vardı. Kendisinin deftere Osmanlıca notlar aldığını gördük. Biraz sohbetten sonra dışarı çıkıp eşinden misafirlere kahve yapmasını istedi.

    Biraz sonra kapı çaldı ve kahveleri Sarı Hoca Efendi kapıdan alarak, kapının sağından ve benden ikrama başlayınca itiraz ettim, büyüklerden ve misafirden başlamasını söylediğimde, Sarı Hoca Efendi "Yok yok sen al, Peygamber Efendimiz her şeye sağdan başlardı." diyerek kahveyi almamı istedi. Sırası ile sağdan devam ederek diğer misafirlere de ikramda bulundu.

    Sarı Hoca Efendi’nin gördüğüm kadarı ile son derece sakin, insanın adeta ruhunu okşayan, güler yüzlü bir kişiliği vardı. Gençlik çağımızda Hoca Efendinin değerini anlamakla beraber zaman zaman Çarşı Camii’nde vaazlarını dinleme fırsatı buluyordum. Hoca Efendi’nin hitabet yeteneği çok fazla idi. Vaaza başladığında tüm cemaati hemen etkisi altına alır ve vaazın bitmesini hiç kimse istemezdi. Hoca Efendi çok güzel konuya uygun hikâyeler anlatıp, kısa ve özlü bir şekilde anlatmak istediğini dinleyenlere verirdi.

    Dursunbey'de Çarşı Camisinin yanında bulunan bir kahvehanede sık sık Hoca Efendiyi görürdük. Herkes rahatlıkla Hoca Efendiye yaklaşır, derdini anlatabilirdi. Dini konularda anlamadıklarını sorar, en içten ve hiç üşenmeden cevaplar verirdi.
    Sarı Hoca Efendi Dursunbey'e, Bursa'dan gelmiştir. Ancak Hoca Efendinin Dursunbey'e gelmesinden sonra halkın inancı ve sosyal hayatı üzerinde büyük bir etkisi olduğu gözlenmiştir.

    Örneğin; alkol tüketiminde çok büyük azalma olmuş, insanların bir birine olan saygı ve sevgisi artmıştır. Herhangi bir anlaşmazlık söz konusu olduğunda halk tabiri ile Sarı Hocaya gidelim ve sorunumuzu halledelim denilmiştir. Sarı Hoca Efendinin Dursunbey halkı üzerinde büyük etkisi olmuştur.

    Sarı Hoca Efendiye Allah’tan rahmet diler, mekânının cennet olmasını niyaz ederim.

    Hüseyin Tokmak sordu ve yazıya döktü






  3. #3
    MEHMED RUHİ EFENDİ ( SARI HOCA)
    HİZMETE ADANMIŞ BİR ÖMÜR

    Sarı Hoca lakabıyla anılan Mehmet Ruhi(Turan) hocaefendi,1899 yılında İnegöl’de dünyaya gelir.Ataları aslen Saray Bosnalı olup,babası Durak Begoviç soyundan Süleyman Bey’in oğlu Derviş Selim Bey’dir.

    1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında ailesi Anadolu’ya gelip Bursa’nın İnegöl İlçesine yerleşir.Babası Derviş Selim Bey’in İnegöl’e geldiğinde hanımı vefat eder.Bu olaydan sonra Derviş Selim Bey yine Bosnalı olan Çarıkçı Salih Ustanın kızı Habibe ile evlenir.1899 yılında Habibe Hatundan Mehmed Ruhi dünyaya gelir.Mehmed Ruhi’nin babası İnegöl’de saatçilik mesleğini yapar.

    Küçük Mehmed Ruhi,ilk olarak İnegöl’de Murat Hoca’nın oğlu Ahmet Hoca’dan temel dini bilgileri öğrenir.

    Bir gün dükkanlarının önünde bir hırsızlık olayı olur.Bu olaydan sonra tasavvuf ehli olan babası Derviş Selim Bey;”Buralarda durulmaz artık”diyerek 1905 yılında Orhaneli’ye hicret eder.Küçük Mehmed Ruhi henüz 6 yaşındadır.Çocukluğu ve gençliği Orhaneli’de geçer.

    Mehmed Ruhi,Orhaneli’de önce ibtidaiyi bitirdikten sonra yine ilim tahsili için Orhaneli’de bulunan medreseye gider.Hafız Ali Efendi’den ders alır ve bir yıl zarfında Kur’an-ı Kerimi ezberleyerek hafızlığını bitirir.15 yaşına kadar medrese tahsiline devam eder fakat I.Dünya Savaşının çıkması üzerine eğitimine ara vermek zorunda kalır.Zira yaşı gelen medrese talebeleri askere alınmaya başlar.Mehmed Ruhi de yaşı tutmadığından askere gitmez,kendi kendine ilim tahsil etmeye başlayıp çeşitli fıkhi ve tasavvufi kitapları okur.Hacı Yusuf’tan da tasavvufi bilgiler öğrenir.İki yıl sonra 17 yaşında iken Fatih müderrislerinden olan Murat oğlu İbrahim’in başkanlığındaki bir heyet tarafından imtihana tabi tutulur.İmtihanı başarıyla geçer ve böylece icazet almış olur.

    Mehmed Ruhi,askerliğini Bursa’da yapar.Askerlik bitiminde Büyükorhan merkez camiinde görev alır ve imamlığa başlar.Hem gençlere hem de ihtiyarlara kur’an ve dini bilgiler öğretir,halka da vaaz-ı nasihat eder.Babasının vasiyeti üzerine talebe yetiştirmeye büyük önem verir.

    Muhsine hanımla 16 yıl süren bir evlilik yapar.İlk hanımından 6 çocuğu dünyaya gelir.ilk hanımı vefat ettiğinde çocuklarına valideleri bakar.1939 yılında Büyükorhan’dan ayrılarak Balıkesir’in Dursunbey ilçesine yerleşerek Mollaoğlu Camiinde imamlığa devam eder. Mehmed Ruhi,Dursunbey’de Hacı Mehmed Hocanın kızı Hatice ile ikinci evliliğini yapar.Bu evlilikten de 4 çocuğu dünyaya gelir.

    Mehmed Ruhi,halk arasında “Sarı Hafız Hoca” adıyla anılmaya başlanır. Dursunbeyin başta Bayıryüzü Güney, Karyağmaz ve Delice köylerinde bir çok talebe yetiştir.1951 yılında Balıkesir’de vaaz vermeye başlar.Resmi belgesi olmadığından şikayet konusu olur ve Ankara’ya çağrılır.Burada Diyanet İşleri Başkanlığınca imtihan edilir.İmtihanı geçer.Kendisine Diyanette çeşitli makam ve mevkiiler ihsan edilir fakat O kabul etmeyip talebe okutmaya ve yetiştirmeye devam eder.Kütahya’nın Bölcek köyünde de imamlık yapar ve burada da bir çok talebe okutur.Yetiştirdiği talebelerle birlikte insan eğitimine çok büyük önem verir.İzmir’den Kütahya’ya kadar olan bölgede binlerce talebe yetiştirmiş olup halen halk arasında hayırla yâd edilmektedir.

    Mehmed Ruhi Efendi(Sarı Hafız Hoca),1981 yılında Ramazan ayında vefat etmiştir.Allah(cc) kendisinden razı olsun.

    Ömer Faruk Dinçel
    Tarih Öğretmeni

  4. #4
    _ALBAY_ SİTE BAŞKANI Tevfik YAZICILAR kullanıcısının Görüntü Resmi
    Giriş
    Thu May 2006
    Konum
    İstanbul
    İletiler
    8,606
    Blogdaki Konular
    5
    ARİF ÇAĞAN

    Arif Çağan, 1922 Edremit doğumlu. Dedesi, Müderris Nasuh Efendi Fatih medreselerinden icazetli müderris. Babası Ali Efendi Bulgaristan ile Romanya arasındaki Usturumca’dan 93 harbinde Edremit’e hicret etmiş.

    Otuz yıldır, şehirde dört sayfalık gazete çıkaran kendi ifadesiyle solcu olduğunu söyleyen adamla dost olduk.

    Onu bir Cuma günü aldım, beraber camiye gittik. Ben vaaz verdim. Namazdan sonra gazete idarehanesine geldik, “Hoca, bundan sonra her Cuma geleceğim. Benim buraya gelip giden solcuların hepsini camide gördüm. Bana hiç namazdan bahsetmezlerdi” dedi. (Not: bu kırk yıllık gazetecinin 19.07.2003 tarihinde 69 yaşında öldüğünü dün üzülerek öğrendim. Allah rahmet eylesin)

    Bir gün yine yanına vardığımda yanında iki tane tanımadığım insan vardı. Gazetenin sahibi beni onlara şehrin vaizi diye tanıttı, onları da bana istihbarattan diye tanıttı.

    Onlardan biri “Hoca efendi, biz Hacı hakkında araştırma yapıyoruz. Vakıf için topladığı paraları zimmetine geçiriyor mu geçirmiyor mu? Senin bu konuda kanaatin veya bilgin nedir?”

    Ben, “Siz bu gazetenin sahibine inanırsınız. Ben buna bir soru soracağım ve siz onun cevabını benim cevabım olarak alın” dedim ve Gazetenin sahibine döndüm “Sen söyle, bu hacı, bu tür hizmetlere girmeden öce mi daha zengindi, yoksa şimdi mi daha zengin?”

    Gazeteci “Hacı bu şehrin en zengini idi. Bu tür hayır hizmetlerine girince her işleri bıraktığı gibi elindekileri de satıp bu hayır işine verdiğini duyuyoruz. Hacının şimdi zenginliği yok. Her şeyi dağıttı” dedi.

    Ben “Aldınız mı cevabı, tamam mı” dedim. “Çok net ve delilli bir şekilde temizliğini bize anlattınız teşekkür ederiz” dediler.

    1922 doğumlu olan hacı, on dört yaşından itibaren pazarlarda limon satmaya başlar. Askere gidince 1942 yılında Cumhurbaşkanlığı muhafız alayında askerliğini tamamlar.

    Kur’an okutmanın yasak olduğu o yıllarda o, İsmet İnönü’nün pencerelerinin baktığı muhafız alayında bir askerden dini bilgilerini alır.

    Asker dönüşü, 1945 yılında küçük bir dükkân açar. O günlerde Dursunbey’li Sarı hocayla tanışır. Sarı hoca yasak filan dinlemez yer değiştirerek derslerine devam eder.

    O fakirlik yıllarında Sarı hoca buna “Oğlum, her gün kazandığın paranın üçte birini şehrin fakirlerine dağıt, eve öyle git” der. O da bu nasihatı tutar. Her geçen gün işleri büyür. Şehrin orta zenginleri arasına girer.

    Bir gün Sarı hoca gelir ve “Yirmi boş teneke alalım, senin Jeep’le on tane köye koyalım ve köylü kadınları birer kepçe zeytinyağı versinler, bunlarla öğrencilerin ihtiyacını karşılayalım” der.

    Hacı, “Hocam, yirmi teneke zeytinyağını ben kursa kadar getireceğim” der ama Sarı hoca kabul etmez ve “Bana bak, bu on köyden üç yüz kadar kadın, bu tenekelere birer kepçe zeytinyağı koyarak Kur’an’a hizmetin sevabını alacak, aynı zamanda yardım ettiği yere sahip çıkacak. Sen onların sevabına nasıl engel olursun?” der.

    “Tamam hocam nasıl isterseniz” diye cevap verir.

    O yine kazancın üçte birini dağıtmaya devam eder.


    Askerliğini o şehirde yapan bir tarih öğretmeni anlatmıştı, “Asker mektuplarını okudum. Askerlerimden birinin arkadaşı, benim askerime hanımının maddi durumunun çok kötü olduğunu, ekmeğe muhtaç olduklarını yazıyordu. Ben mektubu askerime vermedim ve bu hacıya gittim bu acıklı mektubu verdim okudu, kasayı açtı “Sen, dilediğin kadar al” dedi. Ben de aldım, askere bir haftalık izin ayarladım, parayı eline verdim ve memleketine gönderdim” demişti.

    Kazancın üçte birini vermekle kazanç, her geçen gün artıyor. Sarraf bir dostu arada bir, bir kiloluk altın getirip hacıya satıyor. Bankaya para yatırmak yerine yağlı yağ tenekesinin içine altını atıveriyor.

    1971 yılında Sarı hocayla beraber değerli bir hocaefendinin va’zını dinlerler. Vaaz veren hocayı çok sever, ama 27 yıldır nasihatini dinlediği hocasının fikrini alır.

    Sarı hoca “Bu hocaefendinin ki, Hak vergisi. Bu, Allahın hoparlörü. Bundan ayrılma” der.

    İşte o günden itibaren kazandıklarının üçte birini değil, tamamını hayır hizmetlerine dağıtır.

    Şehre gelen hizmet ehli kişiler, hangi meşrepten hangi mektepten olursa olsun, onlara yardımcı olmaya devam ederken o hoca efendinin hizmetlerine daha fazla yardım eder.

    Üç çocuğunun her birine dörder daire, birer araba verir. Geri kalan on sekiz daire, on dükkân ve zeytinyağı tenekesinin içindekileri hayır hizmetlerine dağıtır.

    Oturmakta olduğu evi de ölünceye kadar oturmak kaydıyla vakıfa devreder.

    “O kadar malım olsaydı ben de verirdim” diyenler, bu gün inşaatta çalışırken kazandığınız günlük on milyon liranın üçte birini bir verin bakalım. Veya maaşın üçte birini bir verin.

    “Bu dünyaya çıplak geldim, çıplak gideceğim” diyen bu zat, Hz. Ebubekir’lerin yok olmadığının en canlı örneklerinden biridir.


    Kaynak

    Tanıdığım Ünsüzler-Mahmud Toptaş- Cantaş Yayınları
    Gün gelecek bütün dünya Hocama selam duracak!

  5. #5
    _ALBAY_ SİTE BAŞKANI Tevfik YAZICILAR kullanıcısının Görüntü Resmi
    Giriş
    Thu May 2006
    Konum
    İstanbul
    İletiler
    8,606
    Blogdaki Konular
    5
    Bir Sarı Hocaefendi vardı...

    Edremitli Arif Çağan ağabeyin sıkça bahsedip kendisinden misâller verdiği Sarı Hocaefendi’nin hayatı ibretlerle doludur.

    Anlattığına göre; bu hocamızın resmi bir vazifesi olmamıştır; yeryüzünde dikili bir ağacı yoktur; kimseden de asla kendisi için bir şey istememiştir. Ama hiç geçim sıkıntısı çekmeden yaşamıştır. Çünkü bu zât kendisini Allah rızası için hayır hizmetlerine adamıştır. Geniş bir alanda irşad ve tebliğ vazifesi yapan ve tesirli vaaz ve nasihatleri ile halka hizmet veren bu bilge şahsiyet pek çok cami ve Kur’an kursunun yapılmasına ve çocukların mukaddes kitapları Kur’an’ı ve dinlerini öğrenmelerine de vesile olmuştur. Onun için de köy köy, ev ev dolaşıp, camide vaaz ettikten sonra teker teker insanları hayır yapmaya ve evlatlarını din, iman ve ahlak konusunda eğitmeye teşvik ve ikna ediyordu. Böylece Bediüzzaman Hazretleri’nin dediği gibi bir fert olduğu halde yaptığı irşadlar, talimler, ıslahlar gibi vazifelerle sanki bir nev hükmüne geçiyordu.

    Arif Çağan ağabey, onun o yaşlı halinde köy köy dolaşıp insanlarla muhatap olmasından üzülerek dedi ki: “Hocam, yaşlandınız... İnsanların çoğu sizi anlamıyor. Bazan da kaba davranıp kalbinizi kırıyorlar...

    Verecekleri birkaç zeytin ve bir avuç zeytinyağı için bunlara katlanmanıza dayanamıyorum. Siz, bir senede bu cami ve Kur’an kursları için ne kadar yağ ve zeytin topluyorsanız onların miktarını bana söyleyin ben de size o kadar vereyim. Siz oturup sadece vaaz ve nasihat edin ve ders verin.” Sarı Hocaefendi gülümsedi ve “Evladım sen yine ver; fakat ben bunu terk edemem. Çünkü, ev ev gidip teker teker ben onları dinlerinden ve vazifelerinden haberdar etmekle bir vazife yapıyor, bir hatırlatmada bulunuyorum. Ayrıca onlar hem azıcık bile olsa verdikleriyle hayır yapmış oluyorlar. Hem de o iyilikleri ile Allah’ın dinine sahip çıkmış bulunuyorlar. Çünkü insan maddi katkıda bulunduğu bir şeye kendine ait gibi sahip çıkar. Onun için bu büyük ve külli hayır ve neticeler için ben bu işi ne pahasına olursa olsun asla terk etmem. Sen yine büyük ve geniş imkanlarınla hayır ve hasenat yapacaksan yap. O da çok güzel!” diyerek çok yerinde bir ders verdi.

    Aslında her şeyini Allah’a verip her şeyiyle Allah’ın olanın bütün kâinat kadar manevi bir varlığı olur. Zaten iman bir intisap ve mensubiyettir... Bir ağaca bağlı ve ona mensup bir meyve kopmadığı müddetçe bütün ağaçla ve ağaçta bulunan her bir meyve ile bir birliği ve bütünlüğü vardır. Sanki bütün ağaç kadar bir varlığa sahiptir... Allah’ın hizmetlerine girerek O’na mensubiyeti şeref bilenlere, Allah’ın yarattığı her şey de hizmet eder. Efendimiz (sas)’in mektubunu götüren sahabenin karşısına çıkan arslan, ona dokunmamış, hatta kaybettiği yolunu buldurmuştur. Peygamber Efendimiz (sas)’in mucizeleri içinde mevcut bir olaydır. Bu bakımdan hayatını, böyle ulvî güzelliklere vakfeden Sarı Hoca’mızın hayatı bir ibret vesilesidir.

    Kıyamet kopmadan dünyanın doğularına ve batılarına ulaşacağı yine Efendimiz (sas) tarafından müjdelenen İslâmi Mesaj’ın taşıyıcıları da birer Sarı Saltuk ve birer Sarı Hocaefendi gibi, her kapıyı çalacak, her gönülde sevgiden bir ışık uyandırmaya gayret edeceklerdir. Onların destekleyicisi ve dayanma noktası da Cenab–ı Erhamürrâhimîn’in hikmet ve rahmetidir. O yüce Kudret, onlar için hem maddi ve mânevi imkanları hazırlayacak hem de mânileri def edecektir... Burada mühim olan adanmış ruhların tam bir ihlas ve sadakat içinde bulunmalarıdır. O muhabbet fedaisi gönül erlerinin üzerine dünyanın bütün şer odakları ifnâ ve itlaf edici stratejileriyle de gelseler, devamlı karşılarında Deyyan olan Kahhar ve Cebbar–ı Zülcelâl’i bulacaklar, eninde sonunda da müzmahil olacaklardır. Uzak ve yakın tarih, onların acınacak âkıbetlerinin hikayeleriyle doludur. Bizim de şâhit olduğumuz ve bir insan olarak üzüldüğümüz olaylar vardır. Ama yine de bize düşen kabahati kendimizde bulup “Kendimizi tam olarak onlara tanıtamadık, gönlümüzü olduğu gibi şerh edemedik.” demek olmalıdır. Nasıl olsa şu fani dünyadan bir gün imtihan bitince hepimiz de çekileceğiz...

    31.08.2003
    ABDULLAH AYMAZ
    Zaman Gazetesi
    Gün gelecek bütün dünya Hocama selam duracak!

  6. #6
    _ALBAY_ SİTE BAŞKANI Tevfik YAZICILAR kullanıcısının Görüntü Resmi
    Giriş
    Thu May 2006
    Konum
    İstanbul
    İletiler
    8,606
    Blogdaki Konular
    5
    Allah bu millete zeval vermesin

    Kur'an'ın okunmasının yasak olduğu dönemlerde evlerinin bir odasını Kur'an kursu yapan, oğlunun birini her gün köyün dışındaki kayanın üzerinde nöbetçi tutup Jandarmanın gelip gelmediğini kontrol ettiren insanlarımız sayesinde dinin unutulması engellenmiş.

    Güneydoğu medreselerinde Sadrettin Yüksel merhumu, Halil Gönenç hocamı yetiştirenler bu yasaklara direnen değerli hocalarımızdırlar.

    Edremit'e terleşen bir mal müdürü, o günlerde Dursunbey'li Sarı Hocanın Kur'an okuttuğunu haber alan ama bir türlü suçüstü yapamayan Balıkesir valisi, mal müdürüne; "Sen namaz kılan birisin Hoca senden şüphelenmez, Cuma günü Balıkesir'e geliyormuş, sen onunla temas kur ve durumu bana bildir" dedi.

    "Ben de bir Cuma günü Zağnos paşa camiinde farz namazı kılarken safta kendimi hocanın yanına denk getirdim.

    Namazdan sonra elini öptüm, kendimi tanıttım ve Pazar günü akşamına kadar Balıkesir dışına çıkmak dinlenmek istediğimi bildirdim. O da "bizimle gel" dedi ve beraber onun kaldığı köye gittik.

    Ama giderken o nasıl sinyal verdiyse vardığımız evde ondan başka kimsenin kalmadığını gördüm ve dönüşte hiçbir şey görülmüyor raporunu verdim" demişti.

    O günlerden her il ve ilçeye Kur'an kursu, yurdu, İmam-hatip okulu ve yurdunun açıldığı günlere geldik.

    Kendini entel kabul edenleri, bu milletin yüzde altmışı aptal diyenleri sulu dereye götürüp de susuz getirecek kadar akıllı olan bu millete Allah zeval vermesin.


    Mahmut TOPTAŞ
    Milli Gazete
    31 OCAK 2012
    Gün gelecek bütün dünya Hocama selam duracak!

+ Konuyu Yanıtla

Tags for this Thread

Yer İmleri

Gönderme Kuralları

  • You may not post new threads
  • You may post replies
  • You may not post attachments
  • You may edit your posts
  •