Gönlümün aynasında bir yazar: Mustafa Kutlu

Dile gelse de söz aramızdaki yolculuğu anlatsa… Taşhan'dan yola çıksa… Yüzü bedirli aynalardan geçse, amber kokulu çarşılardan bir de… Sabahı çan sesleriyle uyandıran buzcuların dağdan inişine tanıklık etse şu gözlerimiz… İnce belli bardaklarda çaylarımızı yudumlarken sebilli kahvede, bir çağ dervişi gibi çıkıp geldiğini görürüm onun. Suskunluk, elem, hüzün ve tesadüfler çağına adım atışının sesini getirir bakışları... Mustafa Kutlu'yu düşünürken, Erzurum gelir akılma. Bir de Taşhan'dan çıkıp kente karışan, hikâyesini gözlerinde taşıyan bir adamı, adam gibi bir adamı düşünürüm hep.


Öykülerinde bir bakışın, bir hayatın değiştirdiği zamanı bize sunan Mustafa Kutlu'nun o efsunlu anlatı dünyasına adım atmak için nereden başlamalı? Bir yanımıza Yoksulluk İçimizde'yi alıp, diğer bir yanımıza Uzun Hikâye'yi koyduğumuzda; anlatısının sırrına erebilmek için başka bir sesine dönmek kaçınılmaz olacaktır! "Kimdir bize hayatı böylesine hikâye eden bu anlatıcı," diye

bir soruyu soracağızdır kaçınılmaz biçimde. Öyleyse, onun bakışının izine düşmek için, hayatın baktığımız, ama hiç mi hiç görmediğimiz yüzlerine bizi yolculuklara çıkaran o benzersiz denemelerine göz atmalı önce, derim.


Örneğin; Yoksulluk Kitabı'nı başa alabilirsiniz. Sizi Hayat Güzeldir'in o iyimser bakışlı öykülerine taşıyacak Kutlu anlatısının sırlı kapılarından geçmek istiyorsanız, bir de Ya Tahammül Ya Sefer'e dönmelisiniz derim. Benim için Mustafa Kutlu'nun asıl "açılış anlatısı" Yokuşa Akan Sular'la başlar. Okura derim ki; bir yurt haritasında gezinir gibi Mustafa Kutlu'yu okumak için birkaç koldan başlamak en iyisi. Kronolojik okuma yerine böyle başlama noktaları belirlemeli. Eminim ki birkaç adım sonra o uzun anlatılarının sırrına döneceksiniz yüzünüzü.


Bir hikâye anlatıcısı olarak Mustafa Kutlu'nun anlatılarını yurt coğrafyasının renklerine, insanlarının duygularına, mekânlarının diline benzetirim. Öyle ki oradan ağıp gelen her bir olay/durum, yansıtılan atmosfer, dile getirilen gerçeklik yaşadığımız zamanların ruhunu anlatır bize. Kutlu, hayatın kıyısından bakmak insana, bir yere; insanın ve bir yerin doğasını içgözünün kavrayışıyla görür algılar dönüştürerek anlatır. Aslında o dönüşme eylemi dediğimiz şey dili kullanma biçimi, anlatıcılığının kıvamıdır. Bunu bir tür zenginleştirme hali olarak algılamak gerek.


Öykülerinde yarattığı zaman tanıklığını yaptığı insanın yaşadığı yerin/mekânın gerçekliğini taşır bize. Modernleşen bir toplumda yoksullaşan yanımız yitirilen değerlerin yerini alanların cenderesinde nasıl ufalanır, çözülenler karşısında insanın ne duruma geldiği onun gözlemci gerçekçi anlatılarının en belirgin yanlarını oluşturur. Yabancılaşma, değer yitimi bu çözülmenin en başat yanlarıdır. Kutlu, 2000'lerin Türkiyesi'nin gerçekliğine bu pencereden bakınca insanlık durumlarını öyküsünün gündemine taşır. Göç ve çözülmeyle gelen her değişim sarmalının insanı nelerle yüzleştirdiğini de uzun öykülerinde dillendirir.

Anadolu edebiyatı anlatı geleneğinin beslediği bir hikâye anlatıcı olan Kutlu, Sait Faik ile Sabahattin Ali duyarlığını buluşturan bir öykücü kimliğiyle karşımızdadır. Sözlü geleneğin kaynaklarından taşır anlatısının rengini, anlatım dilinin tınısını. Sürüklenen insanın sürüklendiği yerde/coğrafyada yüzleştiklerine, sıradanlaşan hayatların sağıntısındaki hiçleşme serüvenlerine, yaşadıkları ikilemlere, dönüştükleri durumlara hep bu pencereden bakar: Değişim yıkar, çözer, dönüştürür.


Mustafa Kutlu her bir anlatısında yurt coğrafyasından taşıdığı renklerle öykü dünyamızın sınırlarını genişletmiş bir anlatıcıdır. Bir yerin dilini anlama anlatmadaki başarısını da insan sıcaklığını elden bırakmamasına, insana olan inancını yitirmemesine verebiliriz.


"İnsandan umut kesilmez," sözünü, eğer bir söylem olarak alırsak, onun anlatılarının neredeyse ortak paydası budur da diyebiliriz. Onun öykücülüğünü Ortadaki Adam ‘dan (1970) Hayat Güzeldir'e (2011) getiren çizginin belki de değişmeyen tek yanıdır bu.

Feridun ANDAÇ - Dünya Gazetesi