Şimdiki aşklar


“Aşkım” sıfatını çoğu kere kullanmışızdır. Hatta gündelik yaşantımızda sürekli kullandığımız kelimelerin başında gelir. Sevgilisi olan olmayan özellikle bayanlar, arkadaşlarıyla aşkım, bebeğim, bir tanem diye konuşur olmuş. Hâlbuki ergenlik çağlarımızdan itibaren bize anlatılan büyük aşk hikâyelerinde her bir söz kalpten söylenirmiş. Her kelimeye ayrı bir anlam yüklenir ve kalpten en samimi şekilde dillendirilmiştir.

Biraz düşününce hep aklıma aynı sorular geliyor. Bu Ferhat, benim gibi iki eli, iki ayağı, iki gözü olan insan değil miydi? Ferhat nasıl bir aşk ile Şirin’e bağlandı da o dağları deldi? Peki ya Mecnun? Ona ne demeli! Sevdiğine kavuşamayınca kendini çöllere atması normal mi? Benden/bizden ne farkı vardı Mecnunun? Sanki Kerem de, Ferhat ile Mecnunla yarışırcasına Aslı’yı bütün Anadolu da aralıksız, yılmadan aramış. Bu aşk hikâyelerini okuyunca ben hiç sevmemişim, ben hiç âşık olmamışım diyorum kendimce. Doğrusuda bu beklide. Bırakın büyük aşk ile bağlanmayı biz sevgilim dediğimize bağlanmayı, teslim olmayı öğrenememişiz. Belki de onların en büyük artısı o dönemde menfaat ilişkisi yoktu. Belki biraz ağır olacak ama bence o dönemde “Aşk” kalplerde yaşanıyordu. Şimdiki Aşklar fiziki hayranlıktan ibaret, şimdiki aşklar nefes nefese bir heves uğruna yaşanır olmuş.

Siz bu duruma teknolojinin hayatımızdaki etkisi dersiniz, ben bu duruma gösteriş için ucuza gitmek derim. Özellikle “sosyal ağ” diye tabir edilen ancak bana göre insanları asosyal yapan internet siteleri bu duruma çanak tutmuştur. Yaşadığımız aşklar ya ilk dürtmelerle başlıyor, yada basit bir “retweet” ile başlar olmuş. Kalplerimiz bir özel alandan ziyade yolgeçen hanına dönmüş. Biz dürtmeden sevemez miyiz? Biz twitsiz de âşık olamaz mıyız? Neden bu teknolojiyi hep nefsimizin isteklerine göre hayatımıza uygular olduk ki? Aşk denilen duygu bu kadar basit olsaydı, ne uğruna şarkılar yazılır, ne dağlar delinir nede çöllere düşülürdü. El birliğiyle AŞK denilen duyguyu bel altına indirdik.

Şimdiki aşklarda hayal kurulan erkekler beyaz atlı prensler değil. Artık o beyaz atlı prenslerin yerini, kırmızı spor arabalar, cüzdanlara sığmayan paralar ve lüks rezidanslar almış. Aşk yerini ihanete bırakmış artık. Küçük küçük yalanlarla, doyumsuzluğumuzla aşk denilen duyguyu da bel altına indirdik el birliğiyle. O kadar çok seçeneğimiz var ki insan ne yapacağını şaşırır olmuş, ne istediğini bilmez olmuş, 1 günlük eğlence için, gözündeki para hırsı için nelerinden vazgeçer olmuş. Kendini arı sanıp her çiçekten bal almaya çalışan insanlar ortalıkta, fok balığı gibi ne konuştuğu belli olmayan kızlar lüks mekânlarda sevgili avına çıkmış. Sözüm ona “seven bir kalp” arıyor herkes. Nasıl bir kalp sizin aradığınız?

Övgüyle kirlenmiş tüm kalpler.

Ne sevdiğimizi bekleriz, ne de sevdiğimiz için her şeyimizden vazgeçeriz biz. Bizim işimiz “sevmek”. Bizim sevgimiz bu kadar, fazla dillendirmeden payımıza düşeni alıp, ufak ufak ilerlemek. Sıradaki hedefe kirlenmek, küçük kaçamaklarla hayatımızı renklendirmek olmuş. En lüks mekânlara gidip iki tane resim çekip aşkımızı sosyal ağlardan pazarlamak olmuş amacımız. O buna abone olmuş, o bunu dürtmüş, o bunu favorilerine eklemiş, derdimiz bu olmuş.

Aşk utanma ve çekinmenin olduğu yerde vardır. [Montaigne]