Aslında bahsedeceğimiz zat-ı muhterem Osmanlı padişahlarından çok daha öte bir kişilik hatta biz yani Allah’ın cc yarattıklarından daha da üstün bir yaratık olması muhtemel, dolayısıyla bırakın ‘ahali’ yi ifade eden kişi kelimesini, üç kıtada at koşturmuş, çağ açıp çağ kapamış, mısır çöllerini geçip fetihler yapmış, costantiniyeyi islambol yapmış, halifeliğe fetihlerle malik olmuş (öyle van minit bile diyememiş) ve imparatorluğu 33 sene yönetip 22 milyon metrekareden kurabiye parçası kadar toprak parçası dahi koparılmasına izin vermemiş ve daha burada yazmakla bitiremeyeceğimiz kadar çok ve bir o kadar da küçük-basit işlere imza atmış Osmanlı imparatorluğunun başındaki ‘kişi’ lerin sıfatlarıyla sıfatlandırmak (padişah demek) bile doğru değil. Daha üstün bir sıfat bulamamamın acizliğinden olsa gerek yazımızın başlığını ‘padişahım çok yaşa’ gibi zat-ı muhteremin şanına, şöhretine yakışmayacak şekilde olduğu için siz ‘ahali’den özür diliyorum.

Öyle bir zat-ı muhteremden bahsediyoruz ki sadece üç beş cümleyle girizgah yapmak yazarın acizlikte sınır tanımamazlığından başka bir şey olmayacağından zat-ı muhteremin şahsına münhasır özellik ve güzelliklerinden biraz daha bahsetmek daha doğru olacaktır.

Ahaliden edindiğim şahsi kanaatim odur ki peygamberlik müessesesi devam ediyor olsaydı, bir başka deyişle Hz. Muhammed s.a.v. efendimizin son peygamber oluşu kur’an-ı kerim ile sabit olmasaydı şu anda laikliği Allah’tan cc gelen yeni bir din olarak çoktan tasdik etmiştik. Çoktan diyorum çünkü; ahalimiz zaten görüntü olarak laiklik denen o müthiş! buluşa adapte olmuş durumdadır.

Özellikle son on senedir var olan bu zahiri duruma maalesef ve maalesef bir türlü adapte olamayışımdan dolayı rabbimden gelen bir ceza! olsa gerek ahali içinde hep bir dışlanmışlık, huzur bozucu mahluk, 1432 yıllık bir fosil statüsünde hayat seyrimi devam ettirmekteyim.

Peygamberlik müessesesindeki kadro doluluğundan olacak ki bu müthiş zat-ı muhteremin ahalice şimdilik halifelik makamına uygun görülmesi bence de uygun görülmüştür. Şimdilik diyorum çünkü; ahalinin önderleri, alimleri, şeyhleri, vesaireleri ruhbanlık yolunda emin adımlarla ilerlemektedirler. Bu durum hayatımızın itikadi bir çok noktasında yapmış oldukları değişiklik-reformlarla sadece fende değil dinde de muasır medeniyetler seviyesinde ilerleme yolunda insanlık dışı gayret (Bu insanlık dışı gayreti kalbinizi fesatlayıp’ belhüm adal’ olarak algılamayın, bir insanın güç yetiremeyeceği bir iş olarak algılamakta yüce isa aşkına fayda vardır) sarfetmekte olan önderlerimizin özellikle de alimlerimizin varacağı noktanın bilinmesinin mümkün olmamasındandır.

Kıymet bilmemezlik – Nankörlük…

Bazen kendi kendimi siğaya çekiyorum…. Bazen..

Geçmişte zat-muhteremimizin kıymetini bilemedim, ben sadece zamanın değiştiğini düşünürdüm.

Hiç unutmam Refah Partisi zamanında yeşil gözlümüz seçimi kazanmıştı da sonra ehli batıl ‘bizim atın başı ters tarafa baktı’ bahanesiyle seçim kuruluna yaptığı itirazla yenilenen seçim neticesinde ‘küfür tek millettir’ gibi birleşen batıl cephesi seçimi kazandığı gece zat-ı muhteremimiz jet-gem’in önünde merdivenlerde ‘üzülmeyin, kazananlar her zaman hakkın yanında olanlardır’ demişti.

Meğer zaman insanı da değiştirirmiş beraberinde…

Zaten feraset sahibi olsaydım nasıl bir mucize-kerametle milletvekili, başbakan olduğunu idrak edebilirdim. 10 senede onlarca keramet, düşünsenize içinde bulunduğum ahalinin %99’unun gördüklerini göremedim. Acaba görmezler duymazlar işitmezler ayetinin muhatabı ben miyim diye düşünüyorum ve zat-ı muhteremi aracı kılarak rabbime beni bu ayetin muhatabı olmaktan muhafaza etmesini istiyorum.

Artık her şey bende de net ahalinin %99’unun baktığı pencereden bende bakabiliyorum ve mucizeleri kerametleri görebiliyorum.

Mesela ferasetimin kapalı olduğu yani %99’unun baktığı pencereden bakmadığım zamanlarda hep şunları düşünürdüm;

- Dedeleri firavunlar olan Avrupalıların mensup olduğu bir birliğe girmek için niçin didinip dururuz bizim şanlı tarihimiz varken derdim ama sonradan anladım ki bizim dedelerimiz onların dedeleri gibi tanrılık iddiasında değillerdi, bizim dedelerimiz kendilerini insanlığın hakimi değil insanlığın hadimi olarak görürlerdi, sonradan düşününce hak verdim benim dedem bir hizmetçi parçası! Olamaz dedim ve mucizeyi gördüm, koştum geldim…

- Sonra ‘konjektürel şart’ mucizesini anlamam çok zor oldu ama anladığımda kalbimdeki ve beynimdeki birçok düğümü çözmüş oldum. Önceleri ‘konjektürel şart’ ı münafıklığın daniskası olarak bilirdim ama baktığım pencereyi değiştirdim mucizeyi gördüm ve vizyon sahibi oldum.

Konjektürel şartın gereği dost ve müttefik ülke İsrail’i ilk tanıyan rahmetli! başbakanımızı yine dost ve müttefik hatta can ve canan olan Amerika ile Irak’ta Abdullah’ın kanı, Hatice’nin ırzı üzerine 1 koyup 3 almanın anlaşmasını yapan rahmetliyi! şimdi çooook daha iyi anlıyorum.

…Ve bizim zat-ı muhteremimiz… yukarıda örneğini verdiğim soyun sopu olduğunu her fırsatta dile getiren müstakbel rahmetliyi! de yapmak istediklerini de gayet anlamlı ve uygun buluyorum. Bu soyun varlığının kıyamete kadar var olacağını kur’an-ı kerim ile sabitliyorum. Çünkü; Allah cc nurunu tamamlayacaktır.

Bütün bu yazdıklarım ve yazamadıklarımdan sonra, ‘boynuz kulağı geçer’in gereğince icraatlarıyla yukarıda zikrettiğim her iki rahmetliye de rahmet okutan zat-ı muhteremi bırakın islam dünyasını tüm dünyada itibarının tavan yapması en büyük mucizelerinden biri hatta en büyüğü olduğunu gördüm.

Ormanlar kağıt, okyanuslar mürekkep olsa zat-ı muhteremin yaza yaza bitiremeyeceğimiz mucizelerine burada son verelim ki bizde israfta tavan yapmayalım.

Son olarak;

Ne diyelim, bizi 1432 sene evvelki asr-ı saadet penceresine hapsedenler utansın!!!… İşte bende bu cümlemle zat-ı muhteremi bile solda sıfır bırakan pencere değiştirmedeki sınır tanımazlığımı tavan yaptırarak halifeliğe talip oluyorum ve konjektürel şartçıların oylarını bekliyorum….

Not : Yine yazacaklarımı yazamadım… gündemimi sansürleyen gündemden şikayetçiyim.