Âh Bu Şarkıların…

Uzun zamandır yazmayı hayal ettiğim bir yazıydı bu. İnsanımızın ahlaki düşüşü, inanç dünyasındaki tahribatı, maddi ve manevi değerlerinden kopuşunu, şarkıların şahitliğinde anlatabilir miyim, diye hep düşünürdüm... Ne zaman bu eskimeyen şarkılarımızı dinlesem, gönlüme bir takım ilhamlar doğar ve kendi içimde bu sorunun cevabını arardım. Aslımızı inkâr ediş hastalığımız acaba şarkılarımıza da sirayet etmiş miydi? Bu sorunun cevabını en kısa şekliyle “tabii ki!” diye vermek mümkünse de bunu şarkıların diliyle anlatmak acaba mümkün olur muydu? Yazının birinci bölümünde klasik müzik eserleri kendi içinde kıyaslanacak, ikinci bölümde ise yıllara meydan okuyan klasikler, günümüzün ucubeleriyle mukayese edilecektir.

Bir Eser Kalmamış Eski Hâlinden

Her bir şarkı ayrı bir sevdayı terennüm ederken bu meselede bizim de ilk hareket noktamız tabii ki aşk olacak.

“Âh yine neş’e-i muhabbet dîl ü cânım etti şeydâ” diye başlayan Dede Efendi’nin şarkısında “Âh sana cân u dil fedâdır gönül andelîb gûyâ” diyen âşığın canını sevgilisine adayışı “ehl-i aşkı ihyâ” ededursun, “Aşka gönül vermem aşka inanmam” diyen başka bir şarkı acı veren şu sorularla karşılaşırsınız:

Nasıl olsa sonu gelmeyecek mi?
Her güzel şey gibi bitmeyecek mi?
Bırakıp da bizi gitmeyecek mi?

Dede Efendi;
Hâsılı bunca dem
Ben senin bendenem
Gel gel ey gonca fem
İltifat et bana
diyen nağmeleriyle inlerken, artık zamâne âşıkları bambaşka tellerden çalmaktadırlar.

Hani bendim yedi renk, hani tende can idim.
Hani gündüz hayalin, geceler rüyan idim.
Demek ki senin için aşk değil, yalan idim.
Acırım heder olan o en güzel yıllara

Bakın bu da başka bir şarkı:
Bilmem kaç yıl aradım seni bulana kadar
Ayıkladım içimi tek sen kalana kadar
güftesiyle gönlünde sevgiliden başka ne varsa hepsini söküp atanlar “Artık sevmeyeceğim / bütün kabahat benim” pişmanlığıyla hüsran içindedir. Şu şarkı da bu hüsranın başka bir ifadesi değil midir: “Paydos mutluluğa paydos artık.”

“Üç günlük ömrümü bir günde yitirdim” diyen âşıklar artık “Dün akşam bütün meyhanelerini” dolaşmış “İstanbul’un”, “kadehlerdeki dudak izlerinde” sevgilisini aramıştırArtık bundan sonrası “Mahmûr-i hülyâyım câm-ı lebinden” terennümüyle ifade edilen aşk sarhoşluğu değildir… Bildiğiniz, bayağı içki sarhoşluğudur:

“Meyhanelerde akşam olunca beni ara”
İnsanlar sevgilisini meyhanede arayınca daha ne beklenir ki? Tabii ki “aşkların en şâhânesi en dîvânesi” “Agora meyhanesi”nde yaşanacaktır.

Sevgiler bir kere ayağa düşmeye görsün. Ayaklar yolunu bir kere şaşırmaya görsün!
Bizlerin nereden nereye geldiğini, düştüğümüz içler acısı hâli en güzel ifade eden nağmeler de bence şu mısralarda saklıdır:

Ateşe benzerdin küle dönmüşsün!”
Bir eser kalmamış eski hâlinden,
Yazık geçmez akçe, pula dönmüşsün!
Hayâl mi gerçek mi gördüğüm bilmem?
Elden ele gezen güle dönmüşsün…

Daha ne olsun ki! İnsanlar için, “Yıldızların altında ibadet ne güzel şey” iken; yahut bu diyarın sakinleri “Dua ettim her gece avuç açıp göklere” diye, neyi kimden isteyeceğini bilirken; artık ne istediğini dahi bilemeyip “Seninle cehennem ödüldür bana, sensiz cennet bile sürgün sayılır…” demeye ve diyenleri dinlemeye başlamıştır…

“Kimseye etmem şikâyet ağlarım ben hâlime” denirken bir zamanlar… “Şikâyet bilmeyen gönüller” artık “kader sen ne çabuk harcadın beni” diyerek kadere isyan etmektedir.

“Rabbim yaratırken onu bir hayli özenmiş.” diyen âşıkların akl u fikri şarapla harab olup isyan bataklığına saplanıp kaldı ya artık: Mevlâ diye Leylâ’ya tapmaz mı ya insan! “Mihrabım diyerek sana yüz vurdum…”

Gönül mihrabı talan edilen zavallı âşık! Tüm sevgilerin ve güzelliklerin menbaı olan çok yüce bir sevgili, gün gelir seni, ettiğin şu sitemlerin aynısıyla gönlünden avlayıverirse hüsranını hangi nağmelerle anlatabilirsin ki:

Gönlünde sevgime yer vermedin de
Yaban güllerini hep derledin de
Ellerin ismini ezberledin de
Bir benim adımı öğretemedim

Âh Bu Şarkıların Kökü Kurusun!
Avni Anıl’ın “Ah bu şarkıların gözü kör olsun” diye bir şarkısı vardır. Bana sorarsanız bu çok erken yapılmış bir sitemdir. Günümüz şarkılarıyla kıyaslarsanız, bir âyin edasıyla dinlediğiniz o şarkıların insana ilâhî bir vecd hâli verdiğini görürsünüz. Lâkin bu gün piyasaya müzik diye sürülen “kökü kuruyasıca” saçmalıkları Allah’tan korkmadan, kuldan utanmadan, yüzünüz kızarmadan dinleyebiliyorsanız, inanın bu size kabahat olarak yeter de artar bile…

Ruhsârına aybette nigâh ettiğimi
Gözyâşı döküp nâle vü âh ettiğimi
Ey Pâdişeh-i hüsn terahhum çağıdır
Affeyle ki bilmişem günah ettiğimi

Sevdiği güzelin gül yüzüne baktığı için duyduğu pişmanlıkla “ayıplama beni” diyerek sevgilisinden özür dileyen, “Ettiğim hatayı, günahımı bağışla ey güzellik Sultanı”, diye tevbe eden âşıkın sâfiyetiyle, şu çirkin nağmelerin pespâyeliği aynı milletin evlatlarından sadır olmuş olabilir mi?

Doya doya seviş benimle hadi
Açık saçık konuş benimle hadi
Buram buram yaseminler tüterken
Alev alev tutuş benimle hadi
Bu edepsizliğe buram buram tüten yâseminler şahitlik ederken,Münir Nureddin’in nağmelerinde çılgın bir bülbülün îlân-ı aşkına muhatap olup da utanarak solan bir gül bulursunuz:

Dil uyur mest olarak yâr-ı dilârâ söyler
Gül solar şerm ederek bülbül-i şeydâ söyler”
“Koklamaya kıyamam benim güzel manolyam” iltifatına muhatap olan bir güzeli düşlediğiniz de Tarkan’ın şu şarkısına muhatap olan şu arsız sizi tiksindirmez mi?

Takmış koluna elin adamını.
Beni orta yerimden çatlatıyor.
Ağzında sakızı şişirip şişirip.
Arsız arsız patlatıyor.

“Severse soldan silerse sağdan inersin hobba” diyor bak bir tanesi de… Hani insan sormadan edemiyor: “Sen taksi misin?”

Ne zaman şu şarkıyı dinlesem, içimde derin bir tahassür uyanır:

Bir bahar akşamı rastladım size
Sevinçli bir telaş içindeydiniz
Derinden bakınca gözlerinize
Neden başınızı öne eğdiniz

Sakın bu şarkıyla coşan hissiyatınıza kapılarak güzel bir bayanın gözlerine derinden bakmaya kalkmayın! Zira alacağınız cevapla kendi derinliğinizde boğulabilirsiniz. Mesela şuna ne dersiniz:

Hiç bana bakma olmaz oğlan
Başkasına yuvarlan

İnsanlar yuvarlanıp gidiyor ya artık, ha o, ha diğeri… Zaten “hepsi bir” değil mi? Ah dili sesi büzüşesiceler…

Benim bir numaram buram buram şeriat kokan bu şarkıdır:
Kapat gözlerini kimse görmesin
Yalnız benim için bak yeşil yeşil
Gözlerin kimseye ümit vermesin
Yalnız benim için bak yeşil yeşil

Bir zamanlar güzeller “bir özge can”mış. Buyurun şarkının devamını bir de benden dinleyin:
Âşıklar levend olsa
Sevdâlar kemend olsa
Birbirine bend olsa
Ele geçmez o âhu

Lâkin “yollarını gözlenen yürekten özlenen” o “ele geçmeyen” güzellerin yerine bakın neler gelmiştir:

Elimi sallasam ellisi
Biri gider gelir birisi
Ne sanmış bu kız kendini
Bulamam mı zannetti
Bulurum bulurum söyle
O kıza selam söyle …

Sevgilisini bir kereden başka görememenin elemiyle sitem edip en azından rüyada bile görmeye razı oluşa bir bakın;

Gelmedin bir kereden mâdâ neden?
Başka hiçbir şeyle gönlüm dolmuyor…
Razıyım rüyada görsem, gelmesen,
Aşk yanan gözlerde gün hiç solmuyor.
Uykusuz gözlerde rüya olmuyor…

Bir de şu şarkıdaki bomboş hislere bakın:
“Aramazsan arama yar aramazsan arama
Zaten merhem olmazsın sen benim gönül yarama”

Bu ne saçma sapan bir umursamazlıktır ki, seven hiçbir insana yakışmaz kardeşim...
Âşığın içinde çırpınıp durduğu şu tereddüt hâlinin güzelliğine bir bakar mısınız? Sevgilisine bir şey söyleyecek; ama açıkça söylemeye cesareti yoktur. Nazından çekinir, hiddetinden korkar. Güzel kız insafsızdır “ya kızar konuşmazsa!...” Fakat içindeki ıstıraba yenik düşer ve sevgilisine ancak şunu söyleyebilir:

Desem ki ben seni peeek çoook… Sakın gücenme emi!
Sakın gücenme eğer anladınsa sevdiğimi…

Şu şarkıda “hiç kimse dolduramaz kalbimdeki yerini” diyen âşıkın ayrılıktan duyduğu utancı hissedersiniz:

Söyleme bilmesinler bu aşkın bittiğini,
Neden beni bırakıp terk edip gittiğini,

Bu da “sevgilisine titreyerek sarılıp” sabahı zor eden İlhan Şeşen’in ayrılık sonrası hissiyatının dile gelişidir. (Zannedersiniz ki iki iş ortağı ayrılıyor…)

Gideceksen eğer gelirim diyerek,
Bir daha geri gelme!
Elde ne varsa sende kalsın.

Umurumda değil eller alsın!
O kadar zararım olsun varsın...

Geri hiçbir şey verme!
Bir daha geri gelme

Neymiş? Umurunda değilmiş, eller alsınmış! Hâlbuki bu heriften bir nesil önce Necmi Rıza “Hangi kitap yazıyor ben sevem eller ala! Ölürem yâr yetîmem yâr garîbem yâr” diye göz yaşı döküyordu sevdiğinin ardından. İnsanımız bu kadar “kitapsız” kalmadı hiçbir zaman.

Belki de insanlar gerçekten sevmiyordur. Sadece şu şarkı bile artık sevenlerin maksadının asılmak ya da sarkıntılık olduğunu ispata kâfidir:

Bana ah çektirme aşk
Eline düştüm elimle
Nasıl güzelsin öyle
Asılı kaldım sende
(Vay asalak vay! Daha insan olamadın mı sen zigot?!)

Şimdi ben, şu soruma cevap isterim. Sevgilisini bu denli seven ve kıskanan bir insan hayatını günümüz çağdaşlık anlayışıyla nasıl devam ettirebilir ki?

Saçın yüzüne değse telini kıskanırım
Birine söz söylesen dilini kıskanırım
Kıskanırım seni ben kıskanırım kalbimden
Bu nasıl aşk Allah’ım öleceğim derdimden

Bir başka kıskançlık şarkısında âşığın temennilerini gözden geçirdiğinizde ona şu tavsiyeyi yapasınız gelir: “Kardeş siz astronot olun, gidin ayda kendinize mutlu bir uzay üssü kurup mesut ve bahtiyar bir ömür sürün. Bu dünyada size yer yok.”

Aha da size güfte:
Gözlerinin içine başka hayal girmesin!
Bana ait çizgiler dikkat et silinmesin!
İstersen yum gözlerini tıpkı düşünür gibi.
Benden evvel başkası bakıp seni görmesin!

Güzellerin sadece rüyalarda görüldüğü öyle bir zamanda kim bilir rüyalar ne kadar güzeldi? Zekai Tunca’nın şarkısına inat, güzellerin sokağa düştüğü, teknolojinin nimetleriyle piyasa edildiği bir zamanda hayat bile artık eskisi kadar güzel değil…

Yıldızlara baktırdım fallarda çıkmıyorsun
Seni görmem imkânsız rüyalarım olmasa
Pencereden bakmıyor yollara çıkmıyorsun
Seni görmem imkânsız rüyalarım olmasa…

Hâlbuki İsmail YK gibi “İnternet kafeye” gidip “Facebook sayfasına” girse “Adını çılgın diye” verip “üye” olsa pek âlâ Zekâi Bey’de internetten bir güzel bulamaz mıydı?

Eskinden “gözlerinin rengi kadar kalbi güzel” olan “kız”ların bu gün artık “arabası var”dır, fakat “maalesef ruhu yok”tur. Zavallılar “kudur kudur baby” şarkısını dinleye dinleye çoktan kudurmuştur.

Geldiğiniz bu seviyesizliği ne kabullenebilir ne de inkâr edebilirsiniz. Ya bu şarkıları söyleyenler, dinleyenler, beğenenler bu milletin evlâdı olamaz, yahut da “Bana bir aşk masalından şarkılar söyle” isimli şarkı Türk Müziği repertuarından çıkarılmalıdır artık:

Seni sevdim diyebilsem ölürüm inan
O güzel gözlere baksam eririm bir an

Alın size gönlünüzü kanatacak son bir şarkı daha:

Üzülme sen meleğim gün olur kavuşuruz
Ecel ayırsa bile mahşerde buluşuruz

Sizler bu nağmelerin hatırlattığı mahşerde gerçekleşecek bir vuslat ümidiyle kendinizi teselli ederken; şu şarkının mısralarını yazan insanın hangi insani hislere sahip olabileceği sorusuna bir cevap bulabilir misiniz? Bakın insanlar sevdiklerine neler deyip bir de bunu dillerine şarkı edinebiliyormuş:

Seni çöpe atacağım, poşete yazık!
Bir sigara yakacağım, ateşe yazık!

Söyleyebileceğimiz son söz de şu olsa gerek:
“Maziye bir bakıver neler neler bıraktık!”


Harun KIRKIL
Mayıs 2011