Erbakan hocamız Hakk'ın rahmetine intikal ettikten sonra ardından medyada yapılan değerlendirmelere bakıyorum. Bir kısım yazarlar, merhumun ruhunu incitmeme endişesiyle kurulduğu hemen belli olan cümlelerden örülü bir nezaheti tercih ederken, bir kısmı "o kadar da değil; sağlığında şu şu hataları yapan o değil miydi" edasında. Sanki kendileri hatadan masun ve masummuş gibi, sanki insan olup da hata yapmayan varmış gibi!..

Maamafih, bu yazıda bunları konu etmeyeceğim. Değinmek istediğim başka bir husus var.

Vefat edenlerin ardından sadece iyiliklerini konuşmak, onları hayırla anmak sadece bir "kültür" değildir. Bu ümmetin Allah Teala nezdindeki değeri ve "özel"liği ile ilgili bir husustur bu. Bu ümmetin, hakkında hüsn-i şehadette bulunduğu bir insana cennetin vacip olacağını müjdeleyen hadis sebebiyle biz ölülerimizi hep hayırla anarız. Yine bu ümmet bir kimse hakkında aleyhde şahitlik ettiği zaman da o kimseye cehennem vacip olur. [1]

Bu sebeple cenaze namazı kılındıktan sonra imam efendi "merhumu nasıl bilirsiniz?" diye sorar ve yine bu sebeple cemaat hep bir ağızdan –anlaşmış gibi– "iyi biliriz" diye karşılık verir. Yeni Müslüman olan bir kimse, iman dairesine, "şahitlik" eylemini deklare ederek girer. Biz, iman ettiğimiz hususlara "şahitlik eden" bir ümmetiz..

Burada herkesin kendisine sorması gereken soru şudur: Acaba hatayla malul insan olarak ben de öldüğümde Erbakan hocanın mazhar olduğu gibi bir teveccühe ve hüsn-i şehadete mazhar olabilecek miyim?

Erbakan hocanın cenazesinde müşahede ettiğimiz olağanüstü katılım ve ilgiyi tek saike indirgemek mümkün olsaydı, ben, "hüsn-i şehadetle uğurlanmayı ve hayırla anılmayı hak etmiş kişi olduğunun düşünülmesi" derdim.

Son tahlilde önemli olan da bu değil midir? Bu hayatta, "öldükten sonra nasıl anıldığımın önemi yok" diye düşünen çıkar mı bilmem, ama bir noktayı iyi biliyorum: Bu kubbede hoş bir sada olarak anılmak sadece sıradan insanların arzusu değildir. Yüce Kitabımızda Hz. İbrahim (a.s)'ın, "Bana, sonrakiler arasında yad-ı cemil(le anılmayı) nasip eyle"[2] diye dua ettiği haber verilir.

Bu ayette geçen "lisân-ı sıdk" ifadesini müfessirlerin pek çoğu, hatta çoğunluğu "yad-ı cemil" (güzelce anılmak, övgüyle hatırlanmak ve yad edilmek) olarak anlamış ve tefsir etmiştir. Yine burada geçen "âherîn" kelimesi, sadece İbrahim (a.s) vefat ettikten sonra geride kalanları değil, O'ndan sonra gelecek olan nesilleri de içine alır.

Nitekim Allah Teala O'nun bu duasını kabul buyurmuş ve kendisine kıyamete kadar devam edecek olan bir yad-ı cemil ihsan etmiştir. Bu sadece tarihin kaydettiği bir husus olmayıp, bizzat Kur'an'ın açıkça haber verdiği bir hakikattir: "Sonra gelenler arasında O'na (bir yad-ı cemil) bıraktık."[3]

Şurası açık ki, sonrakiler arasında yad-ı cemille anılmak her faniye nasip olmayan bir bahtiyarlıktır ve Erbakan hoca bu bahtiyarlığa nail olmuştur. Elbette insan bu dünyada yapıp ettiklerini, geride kalanlar tarafından övgüyle anılmak için yapıp etmez. Hatta bu, insan için en büyük felaketlerdendir. Ancak şu da bir gerçek ki, sürekli olarak hayırla anılmak, "iman edip salih ameller işlemek" şeklinde özetleyebileceğimiz mü'min hayatının hem tabii yansımalarından, hem de –tabir yerindeyse– mükâfatlarından biridir. Zira mü'minler tarafından hayırla anılmak ve mü'minlerin duasını almak, yukarıda işaret ettiğim hadis-i şerifte bildirildiği gibi kişiye cenneti vacip kılan müstesna bir mazhariyettir…

Ne mutlu onu elde edebilenlere…


[1] el-Buhârî, "Cenâiz", 84; Müslim, "Cenâiz", 60…

[2] 26/eş-Şu'arâ, 84.

[3] 37/es-Sâffât, 108.



EBUBEKİR SİFİL
Milli Gazete - 5 Mart 2011