2 / 2 İlkİlk 12
34 sonuçtan 21 --- 34 arası gösteriliyor

Konu: 1- Tasavvufun İslam'daki yeri. (Bir kurum olarak İslam'a nisbet edilmesini Delilleri)

  1. #21
    Yulkar ki cavabı gönderen Ömer Çelik kardeşe aslında teşekkür etmeliyim, zira işin başından beri sözü dolaştırmamın sebebini kendisi ifade etmiş...Yani kavramlarımızın birbirini tutmadığı yine ortaya çıkmış. Ehli sünnet ile eşari veya maturidiyi birbirinden ayrı görmek,
    önce ehli sünnetin ne olduğunu ve kimler bu tarife girdiğini iyice bilmediğimizi gösterir.
    Yani net bir tarif olarak : Hadisi şerifin beyan ettiği fırkayı naciye olarak belirtilen topluluktur, "yani ben ve ashabımın hali üzere olanlar."
    Ashabı kiramın sorusuna karşılık verilen bu Nebevi cevabla, ehli sünnetin şumulü veciz bir şekilde ortaya çıkmıştır. Bu tarifin kapsamına giren kimler olursa olsun aynı hükümdedirler onların belli bir imama tabi olması (eşari, maturidi, hanefi maliki şafii v.s.) değişik isimlerle tanınması, genel hükümleri olan ehli sümnnet tarifinden onları hariç bırakmaz. zira ehli sünneti ehli sünnet yapan temel kurallar vardır. Ancak ismi geçen kitab ve müellifinin şahsi hususi bir noksanlığı varsa onu da kabul etmeyiz, ama size gönderdiğimiz alıntı kısmında ehli sünnet guruplarının tasnifi, kitablara böyle geçmiştir, malumat cihetinden büyük bir topluluğun bildiği bir konudur, belki işinize yarar diye gönderdik, ama işin altından ehli sünneti tam olarak anlamadığınız ve bilmediğiniz çıktı.
    Bir de ismi zikredilen alimini sizce bir değeri olmadığı da anlaşıldı, zaten evvelki açıklamalarımda da buna değinmiştim de siz güya alimleri kabul ettiğinizi söylemiştiniz. Şu ismi geçen alimin temel aldığı kaynaklar nedir? Kitab sünnet, icma ve kıyastır, ehli sünnetin kaynaklarıdır. Bunun açıkladığı bahisler her halde kendi kafasından hevasından öıkan şleyler değildir.
    Ehli sünnetin diğerlerinden farkı, Allahu teala ve sıfatlarını kadim bilirler, sıfatların zat ile birlikte kadim olduğuna nanırlar, ashabın tamamını severler, en efdal olan Ebu Bekir r.a. sonra Ömer r.a Sonra Osman sonra Ali r.a. diye sıralamayı zikrederler. Efendimizin s.a.v haber verdiği hükümlerin tamamını kabul ederler. Allahu tealanın ahırette görüleceğine cennet ve cehennemin ebedi olduğuna, mizan, sırat, mahşer meselelerine iman ederler....
    Bu ve daha nice temel kaideleri kabul eden herkes ehli sünnettir. özel isimle anılsa da. önce bu ortak noktayı yakalamamız lazım.....
    Bismillahi Subhanehu ve Teala!

    Allah azze ve celle'ye hamd, O'nun Resulü'ne salat ve selam olsun.

    Bundan sonra;

    Değerli İlim adamı Ali Hoca!
    Evet, sizlerle "ehli sünnet" tanımı ve mahiyeti de dahil olmak üzere onlarca mes'elede ihtilaf halindeyiz. Bu konularda da aramızda müşrereklerimizden delil olmadıkça, birimiz diğerinin görüşünü sahiplenip ittifak halinde olmayacağı da muhakkaktır.

    Ehli Sünnet'in tanımı ve mahiyeti konusunda dilerseniz bir konu açarız. Orada bunu tafsilatıyla inceleriz inşaAllah. Şayet siz isterseniz. Yalnız bunun yeri, bu konu değildir.

    Allah azze ve celle kendisinin ruhunu kutsasın ve onu rahmetiyle kuşatsın, Şeykh Abdulkahir el-Bağdadi'nin kitabı yada onun ilmi hakkında söz söylemek bizim haddimiz değildir. Birşey bilmesek de, bu konuda haddimizi biliriz. Şeykhlerimiz hakkında kötü söz söylemekten Allah azze ve celle'ye sığınırız.

    Şeykhimizin, "el-Farq beynel Firak" adlı "mezhepler tarihi" niteliğindeki kitabından alıntıladığınız kısım, hiçbir muteber alim nezdince delil olarak kabul edilemez. Şeykhimiz, kendince bir tasnifte bulunmuştur. Bunu da kitabının hiçbir yerinde de delillendirmemiştir. Dolayısıyla bizim de Şeykhimizin bu sözünü delil olarak alıp da "tasavvuf, Ehli Sünnet'in sınıflarından biridir" diyemeyiz.

    Lütfen, defalarca ifade ettiğim, ve artık ifade etmekten usandığım edilleyi erba' ile geliniz. "el-farq", dört delilden biri değildir. Yoksa biz, Şeykhimizin bu kitabı hakkında kötü söylemiyoruz. Ancak hakikaten inkar edilemeyecek kadar ortada. Bu kitap dört delilden biri değildir. Üstelik, bu tasniflerini de dört delil ile istidlal etmemiştir. İnşaAllah bu konuda daha fazla kelama girmeyip, ilmi bir şekilde ve konuyu sağa sola çarpıtmadan ilme yakışır bir şekilde devam ederiz.

    Allah azze ve celle, sizleri ve bizleri dosdoğru yolundan ayırmasın.


    üstelik çok yerde tasavvuf yerine tarikat kelimesi kullanılır, halbuki tarikat lügatta yol manasındadır ama ıstılahta tarikat bir şeyhin gözetiminde belli zikirler ve virdlerle meşgul olunan bir usul olarak anlaşılır.

    Hangi ıstılah eserinde "bir şeyhin gözetiminde belli zikirler ve virdlerle meşgul olunan bir usul" gibisinden bir tanım mevcuttur.

    Istılah, Şeriatın kavramlara verdiği özel anlamlardır. Peki, "tarikat" kelimesi, ıstılahta, yani Şer'i terminolojide sizin ifade ettiğiniz şekilde nerede anlamlandırılmaktadır? Bunu bize ispat eder misiniz? Lütfen, ıstılah eseri olmayan kitaplardan alıntı yapmayınız.


    Sofu –zahid- manasında kullanıldığını kabul edersek, takva olan herkese de sofi denir, takva olmaya çalışanlara da mutasavvıf denebilir.
    Siz ispat yükümlüğü içeren çok ağır kelimeler sarfettiniz.
    Muttaki olan kimselerin (şayet sofu kelimesini zahid olarak kullanırsak) aynı zamanda sofi olduğunu söylediniz. Vallahi çok ağır bir söz söylediniz.

    Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'in güzide ashabı (RadiAllahu Anhum)'ndan hangisi "sofi" adıyla adlandırılmıştır? Halbuki onlar, insanların en faziletlileriydiler. Onlar takvada ileriydiler. Onlara, ne Allah (Azze ve celle), ne de O'nun resulü (Sallalllahu Aleyhi ve Sellem) "sofi" ismini vermemişken, peki siz neyi kendinize delil alarak böyle ağır bir iddiayı ortaya atıyorsunuz?

    Diğer taraftan, ashab (RadiAllahu Anhum), takvalı olmaya çalışıyorlardı. Fakat Onlara hiç kimse, "mutasavvıf" demeye cüret edememiştir.




    İmam Gazali –il munkızu mined dalal sahf: 30 – 31 şöyle diyor:
    Sovf kelimesinden geldiğini iddia edenlere göre tasavvuf, yün giyindiği zaman denir, bu da bir izahtır, fakat bu topluluk yün giyinmeye tahsis edilmemişlerdir.
    Bunlar Muhammed’in s.a.v mescidinin suffasına mensubturlar, diyenlere gelince, suffaya mensub olmak, sarf itibarıyla sofiy üzere gelmez.
    Bazıları da sâfi lafzındadır derler. Sofi lafzının bundan türetilmesi, lügat itibarıyla uzaktır.
    Baılzrı da saff kelimesinden türemiştir der, sanki onlar kalbleriyle ilk saftadırlar, manen ilahi huzurdadırlar der. Bu, mana itibarıyla sahihtir, ama lügat manası bu mananın ilk saff mensub olmasını gerektirmez.
    Kuşeyri risalesi sahibi bütün bu görüşleri eleştirir; buy durumda tasavvuf kelimesinin iştikakını kabul etmez. Şöyle der: Bu lafız –tasavvuf- şu taife üzerine çok kullanımla artık isim olmuştur. Sofi kişi, sofi cemaat şeklinde kullanıldı. Bunlara tabi olanlara da, mutasavvıf kişi denir.
    Bu lafız için Arapçada iştikak yoktur, açık olan bu lafız –tasavvuf-, bu topluluğa lakap gibi olmuştur. (El munkızu mined dalal –İmam Gazali r.a. tahkik: D. Abdul halim Mahmud sahf:31)
    İşin hakikati, Hüccetil İslam'ın açıklamaları ve el-Kuşeyri'den naklettikleri yeterince açıktır. "tasavvuf" kelimesinin arapça bir kökeni yoktur. "suf", "suffa", "ehli suffe" "saff" vs kelimelerin hiçbiri, türetildiğinde "tasavvuf" kelimesi ortaya çıkamaz. Arapçada böyle birşey mümkün değildir.

    Hüccetul islam'ın ve el-Kuşeyri'nin söyledikleri de , bu kelime arapça olmadığı ancak, arapçalaştığı yönündedir.


    Asıl itibarıyla tasavvuf: Tezkiyettün nefistir, bu da bir çok ayetle emredilen bir husustur, bu genel manaya itibarla tasavvuf/nefsi tezkiye etmek/nefsi arındırmak her Müslüman üzerine gerekli olan bir yükümlülüktür.
    “Muhakkak nefsini tezkiye eden felah buldu” (A’la suresi 14)
    “Muhakkak onu/nefsini arındıran felah buldu.” (Şems:10)

    Bu ve benzeri emirlerle, bütün Müslümanların nefis terbiyesi ile uğraşması, sonunda nefsi mutmeinne olarak rabbisine razı olup dönmesi lazım gelen en mühim bir vazifedir.
    Herkesin de ma'lumu olduğu üzere, "nefis tezkiyesi" meşru birşeydir. Müslüman olduğunu iddia eden hiçbir kimse de bunu inkara cüret edemez.

    Tezkiye kelimesi varken, neden "tasavvuf" gibi birşeyi kullanıyorsunuz ki? Allah azze ve celle bizlere "nefis tezkiyesi"ni söylemiş. Allah'ın bizlere söylediği kavramlar yetmiyor mu da bizler yeni yeni ve üstelik arapçada bile olmayan şeyler üretiyoruz? İslam, bu konuda aciz midir? Yani İslam'ın kavramları kısıtlıdır da, biz mi onu tamamlamaya çalışıyoruz?


    Bize, Resulullah’tan s.a.v silsile ile ulaşan tasavvuf erbabının, zikirleri fikirleri itikadları yaşantılarının, islama ve sünneti seniyyeye tamamen uygun olduğuna inanıyoruz ve bunu iddia ediyoruz, başkalarının bunu kabullenmesine de gerek yok. Bizim mensub olduğumuz Nakşi yolu, asla bid’ati kabul etmez. Sünnetten taviz vermez.
    Yaptığımız vazifelerin, ayet ve hadisi şeriflere, ashaba ve onların yolundan gelenlere uygun olduğunu size açıklarsak, yolumuzun hak olduğu ve sünnete uygun olduğunuzu, iman dolu kalbiniz mutlaka anlayacaktır.
    Muğlak ve mesnedsiz sözler bunlar. Hiçbir ilmi değeri yok. Duygulara göre değil, delillere ve nakillere itibar ediyoruz.

  2. #22
    Ömer Çelik beyin açıklamalarına cevabımız…..
    Allahın selamı rahmet ve mağfireti, rızası üzere olana ve olmaya çalışan tüm kardeşlerimiz üzerine olsun. Habibine ve yolunu izleyenlere de salat ve selamlar..

    Ömer Çelik şöyle demiş:::
    <<Değerli İlim adamı Ali Hoca!
    Evet, sizlerle "ehli sünnet" tanımı ve mahiyeti de dahil olmak üzere onlarca mes'elede ihtilaf halindeyiz. Bu konularda da aramızda müşrereklerimizden delil olmadıkça, birimiz diğerinin görüşünü sahiplenip ittifak halinde olmayacağı da muhakkaktır.>>
    Ömer Çelik beyin cevabına kısaca değineyim, zira konumuz tasavvuftur..
    Yukarki cevabına deriz ki: Din hususunda ihtilaf etmek asla doğru değildir, ulemanın ihtilafı rahmettir, bizim gibi nakısların ihtilafı zahmettir. O halde demek istediğimiz, bir mezheb veya meşrebin asırlardır takip ettiği yol, beslendiği kaynaklar ve temeller farklı olunca, cemaatler ve guruplar, artık necburen birbirlerini olduğu gibi kabullenmek zorundadırlar. Herkes kendini haklı görürse, o zaman ihtilafı körüklemiş oluruz.

    Tasavvuf erbabı olarak kimseye bize gelin, demeyiz, sadece sünneti seniyyeye en uygun yaşantı böyle olur, diye açıklama yaparız, dileyen tabi olur, dileyen başka bir zata tabi olur.

    Tasavvufun veya mezhebimizin halkı olduğunu kabul ettirmek gibi bir derdimiz yok, sizler delil istediğiniz için bu yola başvurduk, yoksa İslam eserleri bir çok alim tarafından yazılmış ve savunanlar ile red edenlerin görüşleri o kitablarda serdedilmiştir, biz de açıklamada bir katkımız olsun istedik, yoksa kimseyle cedelleşip ona üstün gelmek derdimiz değildir, böyle biline.

    <<Hangi ıstılah eserinde "bir şeyhin gözetiminde belli zikirler ve virdlerle meşgul olunan bir usul" gibisinden bir tanım mevcuttur.

    Istılah, Şeriatın kavramlara verdiği özel anlamlardır. Peki, "tarikat" kelimesi, ıstılahta, yani Şer'i terminolojide sizin ifade ettiğiniz şekilde nerede anlamlandırılmaktadır? Bunu bize ispat eder misiniz? Lütfen, ıstılah eseri olmayan kitaplardan alıntı yapmayınız.>>
    Keşşafı ıstılahatı funun 1133-1134 tarikat maddesinden….

    Tarikat: Sofiyyenin ıstılahında Allaha ulaştıran yoldur. Nasıl ki şeriat cennete ulaştıran yol olduğu gibi.
    Tarikat, şeriattan daha hususi olmuş olur, zira tarikat, şeirat hükümlerini ihtiva eder (onun cüzüdür) ki, bedenle alakalı Salih ameller, umumi mekruh ve haramlardan sakınmak, hususi kalbi amellerle ilgilenmek, Allahtan gayrı her şeyden uzak olmaktır.
    Hasılı kelam tarikat, Allah tealaya ulaşmak isteyen saliklerin hususi siyretidir, bir takım amelleri, riyazatları, özel bağları ve şeriat hükümlerini ihtiva eder.

    Lataiful lugat’ta şöyle der: Sofiye ıstılahında tarikat, Allaha giden saliklere has olan nebevi bir siyrettir, bir takım menzilleri jkat etmek ve makamlara yükselmektir.

    Mecmaus sulük’te der: şeriat muamelelere riayettir, tarikat batını hususi beşeri kötü bulanık huylardan tezkiye etmektir. İnsan üç cüzdür, nefis kalb, ruh. Şeriatın kapısı nefistendir, tarikat kalb kapısındandır, hakikat ruh kapısındandır.
    Bazıları: Tarikat tevhittir, şeriat ahkamdır der. Hakilkat ölümle bitmez, ahkam ölümle biter.
    Kuşeyride şöyle der: şeriat ubudiyeti iltizamdır, hakikat rububiyyeti müşahededir. Hakikatle takviye edilmeyen şeriat makbul olmaz. Her hakikat ki şeriatla teyit edilmez, ondan bir şey hasıl olmaz. Zira hakikat ancak şeriatla hasıl olur.
    Şeriatın kaviller, tarikatın fiiller, hakikatın haller olduğunu bilince, her bir salik için mutlaka elzem olan şeriat hükümlerini öğrenmek gerekli oldu. Hakikat nurunun hasıl olması için, tarikat ilminde gerekli olan her şeyi tatbik etmesi gerekli olur.
    Her kim Resulullah s.a.v in emrettiği ahkam ile gelirse, o kişi şeriat ehlidir. Her kim Resullah s.a.v in yaptığı şeyler ile kaim olursa o tarikat ehlidir. Her kim Resulullah s.a.v in gördüğünü görürse o, hakikat ehlidir. (Keşşafı ıstılahatı funun 2.cilt sahf: 1133-1134)
    Bu eserin açıklamaları her halde itibarınıza uyar, sözü fazla uzatmayayım.


    <<Siz ispat yükümlüğü içeren çok ağır kelimeler sarfettiniz.
    Muttaki olan kimselerin (şayet sofu kelimesini zahid olarak kullanırsak) aynı zamanda sofi olduğunu söylediniz. Vallahi çok ağır bir söz söylediniz.

    Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'in güzide ashabı (RadiAllahu Anhum)'ndan hangisi "sofi" adıyla adlandırılmıştır? Halbuki onlar, insanların en faziletlileriydiler. Onlar takvada ileriydiler. Onlara, ne Allah (Azze ve celle), ne de O'nun resulü (Sallalllahu Aleyhi ve Sellem) "sofi" ismini vermemişken, peki siz neyi kendinize delil alarak böyle ağır bir iddiayı ortaya atıyorsunuz?

    Diğer taraftan, ashab (RadiAllahu Anhum), takvalı olmaya çalışıyorlardı. Fakat Onlara hiç kimse, "mutasavvıf" demeye cüret edememiştir.>>
    İslami eserlerin özellikle tabakat kitablarının ifadelerini hiç görmediniz mi? Ashabtan ibadete düşkün olanları anlatırken (Bilhassa Ebu Zeri Gıfari r.a hakkında) ….sofu zahid idi, hakkı söylemekten çekinmezdi….
    Bu şekilde tabirleri bir çok makbul siyer ve tabakat kitabında görebilirsiniz. Sofu kelimesinin umum manada –dünyadan elini eteğini çekmiş zahid kimse- anlamında kullanılması, asrı saadette böyle bir kelimenin kullanılmamasına zıt olmaz. Zira nice tabirler varki sonradan ortaya çıkmıştır ve kimse bunu inkar etmez.

    Ömer Bey’e şunu sormalıyım…. Sofu veya mutasavvıf veya tasavvuf- kelimelerinin İslam dışı bir akımdan kaynaklanıp islama sokulan bir akımdır, gibi bir sözü mü söylemek ve bize kabul ettirmek istiyor????
    Bu gibi bir martavala kimse kulak asmaz. Bu gibi bir saplantı, son dönem yeni ilim erbabı denen bir takım zevatın iddiasıdır ki, hiçbir zaman kabul görmemiştir. Aksine kendilerinde bir çok bid’at sözler varki hiçbir ilim ehli onları kullanmamıştır. Biz onların sözlerinin dışına bakmayıp, asıl murad manalarını değerlendirerek yine de o gibi kişileri dışlamıyoruz, sadece ilmi şekilde tenkit ediyoruz….
    O halde sofu, mutasavvıf gibi kelimelerin altında başka bir mana aramaya gerek yoktur. Dünyadan soğuyup ahıret amellerine yönelen, nefsini tezkiye eden herkese bu kelimeyi kullanmak makbuldur….

    <<Tezkiye kelimesi varken, neden "tasavvuf" gibi birşeyi kullanıyorsunuz ki? Allah azze ve celle bizlere "nefis tezkiyesi"ni söylemiş. Allah'ın bizlere söylediği kavramlar yetmiyor mu da bizler yeni yeni ve üstelik arapçada bile olmayan şeyler üretiyoruz? İslam, bu konuda aciz midir? Yani İslam'ın kavramları kısıtlıdır da, biz mi onu tamamlamaya çalışıyoruz?>>
    Evvela şunu söyleyelim, biz bu kelimeyi kendi meşrebimizde kullanmıyoruz. Nakşi ehli arasında Farsça veya Osmanlıca kaynaklı –Derviş- kelimesini kullanırlar. Bu da aynı manayı ifade eder. Ayrıca biz kendimize özel isimler takarak ayrımcılık veya üstünlük hedeflemiyoruz, Allahu teala kibirden, enaniyyetten cümlemizi muhafaza eylesin.
    Bu gibi tabirlerin mezheb ve meşreblerde söylenmesi, artık zaruri bir hal almıştır, zira kişilerin tanışması nasıl memleket ve kabile ile oluyorsa, Müslümanların tanışması ve birbirlerini kırmaması için de, herkesin belli ortak noktalarda buluşması gerekli oluyor. Ortak noktamız -ehli sünnettir- Daha sonra –hanefiyiz-, daha sonrasını soran olursa, sessizce -Nakşi yolundanız- deriz ve reklam yapmayız….

    “O, sizi Müslüman olarak isimlendirdi..” ayetini de aklımızdan çıkartmamaya çalışıyoruz…..
    Şunu da bilelim ki pek çok siyer ve rivayetlerde ashabı kiram için –Muhammedîler- tabirinin kullanıldığı malumunuzdur. Bununla islamdan başka bir mananın kasdedilmediği de malumdur…..

    Netice: Sofu olsun mutasavvıf olsun veya derviş olsun, Nefsinin tezkiyesine gayret eden ve bu yolda bir alime tabi olan herkes, Allahın, Resulünün ve ashabı kiramın yolunun yolcusudur, güzel ahlak sahibidir…..


    <<Siz ispat yükümlüğü içeren çok ağır kelimeler sarfettiniz.
    Muttaki olan kimselerin (şayet sofu kelimesini zahid olarak kullanırsak) aynı zamanda sofi olduğunu söylediniz. Vallahi çok ağır bir söz söylediniz.
    Evvela şu kaideyi külliyeyi bilelim.

    MECELLEYİ ADLİYYENİN 3. MADDESİ:
    اَلْعِبْرَةُ فِى الْعُقُودِ لِلْمَقَاصِدِ وَ الْمَعَانِى َلا لِْلاَلْفَاظِ وَ الْمَبَانِى
    Akitlerde itibar edilen kasıt ve manalaradır, lafız ve kalıblar değildir.
    Yani; islamda kişiler arasında cari olan akitlerde (muamelelerde) itibar edilen, onlardan anlaşılan manalar ve kasdedilen şeylerdir.
    Bu kaideden anlaşılan, akit anında şahısların lafızlarına bakılmaz, belki kelamlarından anlaşılan hakiki maksadlarına bakılır. Ancak lafızları tamamen boşa çıkarmamak mümkünse buna dikkat edilir.
    misal: Bir şahıs bakkaldan bir şey satınalsa ve bakkalcıya, 'Bu mal, yanında bir saat emanet olarak kalsın, ben parasını getireyim' diyerek malı bırakıp gitse; o mal bakkalın yanında emanet olmaz, belki rehin hükmünde olur. Bakkal malı yanında tutup ücreti almadan onu satıcıya vermeme hakkına sahiptir. Eğer emanet olsaydı, müşteri gelip istediğinde malı geri vermesi lazımdı.

    misal: Bir şahıs, başkasına 'Şu arabayı sana 5 bin liraya hibe ettim' veya 'Şu daireyi sana 50 bin liraya hibe ettim' dese, bu akit satış muamelesi olur, hibe muamelesi olmaz. Bunda satış hükümleri işler. Mesela satılan şey taşınmaz mülk ise, orda şuf'a (komşunun alma) hakkı ortaya çıkar.
    MİSAL Bir kişi arkadaşına 'Şu arabayı sana emanet olarak verdim, 10 lira karşılığında bununla Üsküdar'a gidersin' dese, bu akit kiralama aktidir, emanet değildir. Çünkü burdaki kullanımda ücret konulmuştur, emanetlerde ise kullanım ve istifadeler ücretsiz olur.

    Evvelki cevabımızda İmam Gazalinin el Munkız mined Dalal eserindeki görüşleri serdederken, sofi kelimesi hakkında şöyle bir ifade geçmişti:
    <<Bazıları da sâfi lafzındadır derler.>>
    Ordaki değişik kullanımlara göre sofi–sofu–mutasavvıf- kelimelerinin kullanımı-nın yaygın olduğunu ve derviş taifesine lakap olduğunu yazmıştık.
    Şimdi sofi kelimesinin sâfi manasında kullanıldığı birkaç yeri zikredelim de bu kelimenin bizce itibar edilen anlamını iyice anlayalım… Zira 3. külli kaidede, itibar lafızlara değil manalaradır, diye zikredildi.
    Dürül mensur 8/252 Şöyle dediği rivayet edildi: “Ben, Allahın safisi Yakub oğlu Yusuf oğlu Allahın kurbanı İshak,oğlu Allahın dostu İbrahim Aleyhisselam.”
    10/526 da:
    Hakim Enes’ten r.a. tahriç edip sahihlediği şu rivayette Nebi s.a.v buyurdu:
    “İmran oğlu Musa, Allahın safisidir.”

    Tefsiri Sa’lî 4/45

    Allahın safisi Musa a.s. ölümü kerih gördü ona zor geldi. Kerih görünce, Allahu teala ona ölümü sevdirmek ve hayatı kerih göstermek istedi…..
    Âdem safiyyullah, İbrahim Halilullah, Musa neciyyullah, İsa ruhullah, ben habibullahım…. (a.g.e 6/51)


    Süneni Daremi: 1/26
    “Ben bir söz söylüyorum, fakat övünmüyorum. İbrahim halilullahtır, Musa safiyyullahtır, ben habibullahım, kıyamet gününde hamd sancağı benimledir….”

    İbni Mace Süneni şerhi: 1/457

    Semure’den, o babasından, o da ceddinden rivayetle, Allahın safisi – onun ve âlinin üzerine selam olsun- şöyle derdi: “Sizden biri namaz kılınca (duada) şöyle desin: Allahım! Benimle hatam arasını, meşrıkla mağrib arası gibi uzak eyle.”

    Şimdi konuyu bağlayalım:
    İslamda, sahih kullanımı olan bir kelimenin ıtlakına kimse muhalefet etmez. O lafız isterse asrı saadette olsun isterse daha sonra şuyu’ bulsun fark etmez. Mesele islamın özüne temel kaidelerine muhalif olmasın yeterlidir.
    Sofi veya safi kelimesinin arınmış, sırf Allah için tertemiz olmuş, zahiren ve batınen safileşmiş manalarını ashaba veya başka bir büyüğe ıtlak etmek gayet güzeldir, üstelik işte şu gördüğümüz rivayetlerde, Yüce peygamberlere ıtlak edilmiştir.

    Bazılarının kafaya taktığı ve yunan felsefecilerine ait olan –sofestaiyye- kelimesi, -safsata- dan gelir ve yaldızlı süslü söz demektir. Bu gibi saçma temeli olan bir kelimeye tasavvufu yakıştırmak akıl ve iz’an sahiblerine yakışmaz…..
    ,nşaallah terimler kargaşasını bırakalım da tasavvuf ehlinin delil olarak kabul ettiği ayet ve hadisi şerifleri zikredelim…..vesselam…

    Ali Kara hoca
    Mahmud Efendi:4000'den fazla sünnet var,en fazla 3 tanesine uymadığımı görürseniz bana tabi olmayın

  3. #23
    TASAVVUF EHLİNİN SÖZ VE ESERLERİNDE ZİKREDİLEN DELİLLER – 2
    TEVBE SURESİ AYET: 119


    “Ey İman edenler, Allah’a karşı gelmekten sakının ve sadıklarla beraber olun.”



    Tarikat ehli, bu ayeti kerimeyle tasavvufun ve rabıtanın islamdaki yerini isbat etmişlerdir.

    İlk delilimizde, Allaha ulaşmakta vesile arama emrinin umumu altına, Allahın rızasına götüren her şeyin girdiği ve bununla da tasavvufun, Allaha yakınlık için lazım olduğu hasıl olmuştu. Şimdi yazdığımız ayeti kerime ile de, sadıkların yolu olan zühd ve takva, zikir ve tefekkürün de islamda büyük bir yeri olduğu, bunun da gerçek manada ancak Salihlerle her an birlikte olmakla hasıl olduğu anlaşılacaktır…İnşaallahu teala.



    DÜRRÜ-L MENSUR 7/581

    “Sadıklarla beraber olun..” Muhammed s.a.v ve ashabıyla ile beraber. İbni Cerir, Said ibni Cübeyr’in şu ayet hakkında şöyle değini tahriç etti: Ebu Bekirle ve Ömerle birlikte olun(r.anhuma)



    KEŞF VE BEYAN – TEFSİRİ SA’Lİ 5/109

    Ali bin Ebi Talib ve arkadaşlarıyla birlikte olun.

    Cabir’den, oda Ebi Cafer’den rivayetle şöyle dedi: Âli Muhammed s.a.v ile birlikte olun.

    İbni Abbas’tan rivayette: Niyetleri sadık olanlarla, kalbleri ve amelleri istikamet üzere olanlarla, Resulullah s.a.v ile birlikte Tebuk savaşına gidenlerle, ihlas ve niyetle birlikte olun.

    Katade:
    Niyette sıdktır. Veya gece gündüz, gizli aşikar sadakat üzere olun.



    İBNİ KESİR TEFSİRİ 4/234

    Dahhak derki: Ebu Bekir, Ömer ve arkadaşlarıyla beraber olun.

    Haseni Basri derki: Sadıklarla beraber olmayı istersen, dünya hakkında züh üzere olmaya yapış.



    Tefsiri ibni Ebi Zemin 1/265

    Allahu teala bu ayet ile, Medineye hicret etmeyenlere hitab etikti onlar da hicret etsinler.



    BEYZAVİ TEFSİRİ 1/ 178

    “Sadıklarla beraber olun.”
    İmanlarında ve ahitlerinde. Veya Allahın dininde, niyet söz ve amel bakımından beraber olun. Tevbelerinde ve inabelerinde –yönelmelerinde- sadık olanlarla beraber olun. Bu takdirde murad, savaştan geri kalan üç kişi ve benzerleri olur.



    SİRACI MÜNİR TEFSİRİ 1/519

    Denildiki: Günahlarını itirafta sadık olanlar, yalan batıl özürlerle özür beyan etmeyenler. Denildiki –beraber- kelimesi, -min- kelimesi manasınbdadı, mana: Sadıklardan olun.


    SA’Dİ TEFSİRİ 1/355

    “Sadıklarla beraber olun.”
    Sözlerinde, fiillerinde, hallerinde sadık olanlar ki; bunların sözleri amelleri ve halleri ancak doğru olur, tembellikten ve gevşeklikten uzak olur, kötü maksatlardan arınmış olur, Salih niyet ve ihlasa şamiş olur. Zira doğruluk –birre- takvaya götürür, takva da cennete götürür.



    SÜLEMİ TEFSİRİ 1/291

    Bazıları derki: Hak yol üzere mukim olanlarla birlikte olun. Bazıları da şöyle dedi: Gizlide, aşikarede, zahirde ve batında halleri razı olunmuşlarla birlikte olun.

    Ebu Süleyman derki: Sıdk ve safa üzere sohbet –arkadaşlık-, sadakat yolu üzere sabit ve kaim oldukları müddetçe, arkadaşlık yapanlardan bütün illetleri giderir. Zira Allahu tealşa “Sadıklarla beraber olun” buyurdu.



    ŞA’RAVİ TEFSİRİ 1/3765


    “Sadıklarla beraber olun”
    Yani: Onlara katılın, onların beraberinde olursunuz, onlarla beraber olduğunuzda, sizden sonra gelenler sizi de sadıklarla beraber bulurlar.


    TABERİ TEFSİRİ 14/558

    Kelamın manası: Dünyada Allahtan sakınmakla, ahırette sadıklarla beraber olun.



    FAHRUR RAZİ TEFSİRİ – TEFSİRİ KEBİR 1/2308

    İlk mesele: Allahu teala mü’minlere sadıklarla birlikte olmayı emretti. Sadıklarla beraber olmak ne zaman vacib olur. O halde mutlaka sadıkların her vaiktte mevcut olması gerekli oldu. Bu durum da herkesin batıl üzerine ittifakını imkansız kılar. Herkesin batıl üzerine ittifakı mümkün olmadığı kesinleşince, o takdirde üzerinde ittifak ettikleri şeyin hak olması gerekli oldu. Bu da içma-ı ümmetin huccet olmasına delalet eder.

    Şöyle denilirse: “Sadıklarla beraber olun” kavlinden maksad, -sadıkların yolu üzere olun- manası murad edilmesi niçin caiz olmasın?

    Cevab: Şu emir, sadıklara muvafakat emridir, onlardan ayrı olmaktan mendir. Bu ise, sadıkların mevcudiyetini gerektirir. Vacibin ancak kendisiyle tamam olduğu şey de vacibtir. Bu ayet, sadıkların mevcut olduğuna delalet eder.

    Sadece onların yolu üzere olmak yeterlidir denilirse, deriz ki bu, delil olmadığı halde ayetin zahirinden dönmektir.

    Bu emir sadece Nebi s.a.v zamanına aittir denirse, bu iddia birkaç yönden batıldır deriz:

    Evvela: Tevatürle sabittirki Muhammed s.a.v in dinindeki emirler kıyamete kadar bakidir. O halde bu emir de bakidir.

    İkincisi: Emir sıygası bütün vakitlere tenavul eder. Zira ondan bazısını istisna edebilmek sahihtir.

    Üçüncüsü: Ayetin lafzında muayyen vakit zikredilmeyince, ayeti bazısına hamletmek kalanlara hamletmekten daha evla olmadı. Hiçbir vakte hamletmezsek boşa gitmiş olurki bu da batıldır. Veya tüm vakitlere hamledilir ki asıl matlub budur.

    Bu emirle muayyen kişi ve zaman kasdedilmediği sabit olunca, sadıklarla birlikte olma manasının her yönde umumi olması da sabit olur.



    KUŞEYRİ TEFSİRİ 3/180

    Şu halde ey iman edenler sadık Müslümanlardan olunuz ki, halinizin sonu da sadıklarla birlikte olsun. İmanda sadakat üzere daim olunuz ki, yarın ahırette cennette sadıklarla beraber olursunuz. Denildiki sadıklar, evvelki sabikundur (öne geçenler), onlar da Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali r.anhum ve diğerleridir.

    Denildi ki; sıdk hallerin nihayetidir. Bu ise sırrın ve aleni olanın eşit olmasıdır.

    Sıdk sözlerde olduğu gibi hallerde de olur, bu sıdkın en tamam kısmıdır.



    NİSABURİ TEFSİRİ 4/217

    Bazı alimler derki, emrin zahiri vucub için olmasıdır. Bütün mü’minler üzerine sadıklarla beraber olmak vacib oldu. Bu da ancak musahabe –arkadaşlık- ile olur. Bir şeyle birlikte olmak, o şeyin mevcut olması ile şartlıdır. Dolayısıyla mutlaka sadıkların mevcut olması lazım gelir.

    Bundan sonra deriz ki, Muhammed s.a.v in dininde tevatürle sabit oldu ki, Kur’anda zikredilen teklifler kıyamete kadar ebedidir. Bu emir, sadece Resullullah s.a.v ve ashabı ile savaşlarda beraber olmaya da has kılınmaz, bilakis bundan daha umumidir.

    Ekseri müfessirler derki: Sadıklar, Allahın dininde sadık olanlardır. Taatten söz verdikleri şeylerde niyet, söz ve amel cihetinden sadık olanlardır.


    RUHUL BEYAN 5/29


    “Sadıklarla beraber olun”
    Birlikte olmak ya suret iledir, bu da sıdk ehline mülazemet (yanlarında olmak) onlarla birlikte oturmak şeklinde olur.

    Bir de manevi birliktelik olur ki bu, sırları almak, manevi münasebet elde etmekle olur. O halde sadıklardan biriyle mutlaka irtibat kurmak lazımdır.

    RUHUL BEYAN 5/29

    “Sadıklarla beraber olun” Sadıklar cümlesinden olun, onlarla arkadaş olun. Bu sebeble şöyle denildi;kişi için dinen en güzel kalıcı şeyleri tercih etmesi lazımdır, taki sadık kardeşlerle yardımlaşmış olsun.



    RUHUL MEANİ – ÂLÛSÎ TEFSİR 11/56

    “Sadıklarla beraber olun”
    Niyet, söz ve fiil bakımından sadık olanlarla. Yani, sıdktan vasıflandıkları şeyle vasıflanmakla. Onlara karışın ki onlar gibi olasınız, yakın olan yakın olduğuna tabi olur.



    BU AYETİ AÇIKLAYAN HADİSİ ŞERİFLER VE DİĞER RİVAYETLER



    RİYAZUS- SALİHİN ŞERHİ 1/62

    Sıdk iki kısımdır: Allah ile beraber sıdk, Allahın kulları ile beraber sıdk.



    MİRKATUL MEFATİH 8/21


    1-Hadisi kudsinin açıklamasında: “Onlar meclis arkadaşlarıdır, onlarla oturan mahrum olmaz” Zikir ehli ile musahabet edenlerin arasında, o niyetle bulunmayanların dahi mağfire-te nail olacağı bildirilmiştir.

    Sonra şu rivayet zikredildi: Bazı arifler deki: “Allah ile beraber olun. Şayet buna güç yetiremez seniz, Allah ile beraber olanlarla birlikte olun.”


    Denildiki hayırlılarla musahabet hayrı getirir, şerlilerle musahabet şerri getirir. Rüzgar gibi ki, hoş koku üzerine eserse hoş kokar. Leş üzerine eserse kötü kokar.

    Hasılı kelam musahabet tesir eder, bu yüzden Allahu teala “Sadıklarla beraber olun” buyurmuştur. (a.g.e. 14/307)



    2-Hazreti Ali’den r.a., Nebi s.a.v in şöyle söylediği rivayet edildi:

    “Kişi sevdiği ile beraberdir.” (Ebu Davud)

    İbni Kesir pek çok huffaza göre mütevatir olduğunu söyledi.

    İbni Kesir başka bir hadiste “Kim bir kavmi sever, onlarla haşrolunur” demiştir. (3/521)



    Risale-i Küşeyri: 1/145


    Allah için mahabbet edenler, dünya ve ahıret şerefini alıp götürdüler. Zira Nebi s.a.v buyurdu: “Kişi sevdiği ile beraberdir.” Onlar Allah ile beraberdirler.

    Yahya ibni Muaz r.a derki: Mahabbetin hakikatı, cefa ile noksanlaşmaz, iyilikle artmaz. Denildiki: mahabbetini iddia edip hadlerini muhafaza etmeyen kişi sadık değildir.

    Kişinin sevdiği ile beraber olması, onun gibi yüksek derecede amel etmesini de gerektirmez. Zira bedevinin –kıyamet nezaman kopacak?- sorusuna –onun için ne hazırladın?- buyuran Resulullaha s.a.v, şöyle cevab verdi. “Allah ve resulünün sevgisi”.

    Bunun üzerine “Sen, sevdiğinle berabersin.” Diye cevab vermiştir.

    Bunu rivayet eden Enes r.a şöyle demiştir: Müslümanları bu hadisten daha fazla sevindiren bir şey olmamıştır. (İbni Kesir: 8/246)


    Riyazus-Salihin üzerine (deliler) 1/372


    3- Ebu Hureyre r.a Nebi s.a.v ‘den şöyle rivayet etti:
    “Ben, beni zikredenin celisiyim (meclis arkadaşıyım).” (Deylemi)
    “Kulum beni zikredib dudaklarını zikrimle hareket ettirdiğinde, ben onunla birlikteyim.”


    (Zerkeşi Durer’de, Beyhakinin rivayet ettiğini söyledi.)



    NOT: Dikkat edilirse yukardaki tefsirler ve diğer eserlerin açıklamaları, nerdeyse tamamen zahir ulemasının beyanlarıdır, aynı şekilde birinci delilimizde de böyle yapmıştık. Yani delil olarak zikrettiğimiz ve zikredeceğimiz diğer ayet ve hadisi şerifleri genel olarak İslam aleminde makbul eserlerden aktarıyoruz ki kendimize ait özel eserlerden seçtiğimiz söylenmesin. Tasavvuf ehlinin bu ayet ve hadisi şeriflere çok daha derin ve özel manalar verdiğini, onların eserlerinden bulabilirsiniz. Biz ortak noktaya dikkat çekerek tasavvufi hal ve düşüncelerin tamamen ayet ve hadisi şerif kaynaklı olduğunu ortaya koyalım. Bu temel kaynaklara tabi olup sadık kaldıktan sonra, bunun üzerine tafsilatlı işaret manalarını anlamak kimsenin itirazına mahal olamaz.

    “Her ilim sahibi üzerinde, daha iyi bilen biri vardır.” Ayetini unutmayalım. Her mana herkese açılmaz. Anlaşılamayan hususların düşünmeden inkarı da yakışmaz….
    Bu delilimle de salih kişilerden olan Allah dostlarıyla, bedenle veya kalbi -ruhi- beraberlikle birlikte olmaya çalışmak islamın bir emridir. Bu beraberliği sürekli yapma haline rabıta denir. Allahın sevdiğine gönlünü bağlayanın elbette sevdiği ile birlikte olacağı aşikaredir....
    Ali Kara hoca
    Mahmud Efendi:4000'den fazla sünnet var,en fazla 3 tanesine uymadığımı görürseniz bana tabi olmayın

  4. #24
    TASAVVUFUN DELİLLERİNDEN BİR HADİSİ ŞERİF – 3

    Ebu Hureyre r.a. rivayet etti: “İlim ikidir. Lisan üzere olan ilim ki bu, Allahu tealanın halkı üzerine huccetidir. Kalbte olan bir ilim ki bu, menfaatli olan ilimdir.”
    (Tirmizi, Hakim, İbni Abdil Berr sahih isnadla Hasen’den Murseldir dedi. Hatıb, tarihinde Hasenin Cabir’den olan isnadıyla... İhya’nın Hadislerini Tahriç 1/136)

    Başka bir rivayette: “İlim ikidir. Kalbte olan ilim. Bu ilim, menfaat vericidir. Lisan üzere oılan ilim. Bu, Allahın ademoğulları üzerine huccetidir.” Şeklinde geldi.
    (Hakim, Hasen’den mürsel olduğunu söyledi. Hatıb, cabirden rivayet etti. Fethul Kebir 2/239)

    (Ayrıca İbni Bişran, Emali’de bunu tahriç etti. 1/248/22.cilt)


    Menavi’nin Camius Sağir şerhinde: Kalbteki ilim, haşyet –Allah korkusu- iras eden ilimdir, bu sahibi için faidelidir, dedi. (Camius Sağir 2/305)

    Feyzul Kadir de: Kalbte sabit olan ilim, haşyet iras eder (ortaya çıkartır), açıkca büyük günahtan uzak eder, der.

    Bu manaya takviye olan diğer bir hadişi şerif:

    Ebu Hureyre r.a. der: “Resulullah s.a.v den iki kab hıfzettim (doldurdum), birini size açıkladım. Diğerine gelince, şayet onu açıklarsam şu boğazımı kesersiniz.” (Buhari) (Mişkatul Mesabih 1/812)

    Bir hadisi şerifte “İnsanlarla, akılları takatınca konuşun” buyruldu. Buna göre her hakikatın açıklanması her zaman uygun olmamaktadır. O halde hakikatler asrı saadette mevcut olup vakti gelince ehline açıklanmaktadır, bunda da şeriata muhalif bir durum yoktur, zira şeriatın tüm hükümleri tamam olmuştu. Daha sonra zamanla elde edilen kemalatların, aslında Resulullah’ta s.a.v ve bazı ashabında meknun olduğu ve ehline işaretle ilhamla akıtıldığı ehli sünnetin artak kabul ettiği değerlerdendir. Bu yüzden keramet, huccet olmadığı halde inkar da edilemez.

    BU İLİM HANGİSİDİR?İbni Abbas’tan r.anhuma rivayet edilen şey bunu biraz açıklar “Kişi bildiği ile amel ederse, Allahu teala bilmediğini ona öğretir.” Yani, ledünni ilim. Veya Allahu tealayı bilmedeki ziyade marifet, nefsin ve şeytanın hilesi, dünyanın aldatması, ilmin afetleri gibi hususları bilmesi murad edilir. (Menavi’nin Camius Sağir şerhi 2/303)

    “İnsana bilmediğini öğretti.” (Alak: 5)
    İlmi ledünniye işarettir. Umdetul Kari, Buhari şerhi 1/158)

    “Muhakkak ona, tarafımızdan ilim vermiştik.” (Kehf: 65)


    Bütün ilimler Allahın katından olmasıyla birlikte böyle buyurdu, zira bazı ilimler halkın talimi vasıtasıyla olur. Buna ledunni ilim denmez. Bilakis ilmi ledunni, hariçten telif edilmeyen ve sebeb olmaksızın hasıl olan alemin sırrının açıldığı ilimdir. (Feyzul Kadir 2/11)

    Aynı eserin 4/510 da: “Kim öğrendiği ile amel ederse, Allahu teala ona bilmediğini öğretir” İlmi ledunnidir ki, Allahu teala tarafından hibe edilmiştir. Kul bununla nefsin hazlarını ve garazlarını idrak eder. Hak ve hukuktan olan farzları anlar. Nefsin hazlarını terk eder, hak ve hukukları eda için kaim olur. Bazılarının, -Bundan murad ilhamdır- sözünün manası da budur.

    “Allahu teala bilmediğini ona öğretir.”
    Allahu tealayı bilmedeki ziyade marifet, nefsin ve şeytanın hilesi, dünyanın aldatması, ameldeki afetler gibi hususları bilmesi murad edilir. Riya ucub (amelini beğenme hali) ve kibir hali, nefsin riyazatları onu arındırmak, kazanın acılığına sabra tahammul, nimetlere şükür, vaad edilene güven, Allaha tevekkül, halkın eziyetlerine tahammul gibileri. Muhakkak sabittirki, sofiyyenin ilimlerinin inceliklerinden biri de ilahi hibeler ve hususi ikramlardır. Bunlar sırf taleble elde edilmez, bunların elde edilmesi vechine riayet lazımdır. Birincisi takatınca amel etmeli. İkincisi himmeti miktarınca Allaha sığınmalı. Üçüncüsü ehli sünnete rucu ettiğinde, anlayış hasıl olması ve hatadan korunması için, manalara bakışı mutlak (yorumsuz-tevilsiz) bırakmalı.
    Cüneydi Bağdadi bu hususta şöyle dedi: tasavvufu, kîl u kâl den, gösteriş ve cidalden almadık; bilakis açlık hali, seherlere kadar uykusuzluk ve amel işlemekten aldık.

    Mişkatul Mesabih 2/90 dan:İlim mü’minin kalbinde bir nurdur, Nübüvvet kandilinden iktibas edilmiştir. Muhammedin kavlinden, Ahmedi fiillerden, Mahmudi hallerden elde edilmiş olup onunla Allaha, sıfatlarına, fillerine ve ahkamına vasıl olunur. Şayet ilim beşer vasıtasıyla olursa buna kesbi ilim denir. Böyle değilse ledunni ilimdir. Bu da vahiy, ilham ve firaset kısımlarına ayrılır.

    Vahiy, ilahi kelamdır ki onu peygamberinin kalbine indirir.

    İlham, lügatte bildirmektir. Hak ilimdir, Allahu teala bunu gaybtan kullarının kalbine atar. “Deki Rabbim, hakkı atar…” (Ğafir: 15)

    İbni Kesir r.a bunun açıklamasında şöyle der:
    Allahu teala, yer ehlinden olan kullarından dilediğine meleği gönderir. O, bütün gaybları bilir. Göklerde ve yerde hiçbir şey ona gizli kalmaz.

    Beyzavi şöyle dedi: Kullarından seçtiğinin üzerine onu atar ve indirir.
    Fahrur Razi: Kalblere atar. Dilediğine dilediği şeyi verir.


    Firaset ilmi: “Mü’minin firasetinden sakının, zira o, Allahın nuruyla bakar.” Hadisi şerifinin ifade ettiğidir. İlhamda gaybi şeylerin keşfi vasıtasız olur. Firasette ise bazı eserleri teferrus ile olur. İlham, vahye tabidir. Tersi olmaz.

    Vahidinin Vecizi 1/667
    “Ona, tarafımızdan ilim öğrettik.”
    ( Kehf: 66) Gayb ilminden ona ilim verdik.
    Bu kıssanın Musa a.s. ile Hızır a.s. arasında olduğunu inkar edenlere karşı ibni Mes’ud r.anhuma : Allahın düşmanı yalan söyledi…. Dedi.

    İbni Kesir derki: Bu ayetin nüzül sebebi Musa a.s. ın, sözüdür. (En iyi bilen kimdir veya daha iyi bilen varmı?)
    Allahu teala vahyetti:
    Allahın kullarından biri var, iki denizin bitiştiği yerde bulunuyor. Onun yanında Musa’nın bilmediği ilimler var. Musa onun yanına gitmeyi sevdi…. (5/173)

    Bu Hızır a.s dır, sahih hadisler buna delalet eder. (İbni Kesir 5/175)

    Hazin Tefsiri: 4/223

    “Ona, tarafımızdan ilim öğrettik.” İlham olarak batın ilmi… Hızır a.s. ekseri alimlere göre nebi değildi.

    Bu manayı kuvvetlendiren başka bir rivayet
    Nebi s.a.v buyurdu: “Allahu teala göğsüme/kalbime, hangi şeyi dökmüşse, muhakkak onu Ebu Bekrin r.a kalbine döktüm.” (Razi Tefsiri: 1/1673)

    Aynı rivayet Nisaburi Tefsiri 4/149 da, Ruhul Beyan 3/397 de, Garaibul Kur’an 3/471 de, Muğni, anil Huffaz vel Kitab 1/36 da, zikredilmiştir.

    Hafız Iraki’nin tahriçli Ihya-ı ulumuddin 1/183 te bununla alakalı şöyle der: “Allah, elbette Muhsinlerle birliktedir.” Bu (mana) son derece kıymetli bir cevherdir ki, sıdıklar ve mukarreblerin imanının gayesidir. Bu sırra “Ebu Bekrin kalbine akıtılan” şeyle işaret edildi. Zira bununla hakla üstün oldu, şu sırlar ona açıldı, bilakis şu sırlar onun için, mücahedesi miktarınca derecelerdir. Batının dereceleri, Allah’tan gayrı şeylerin temizlenmesi ve arındırılmasındadır.
    İbni Cevzi, Mevzuatında 1/319

    Musannif (Cevzi) derki; Ebu Bekrin r.a. fazileti hakkında rivayet edilen pek çok hadisi şerifi zikretmedim, bunlardan bir çoğu mana itibarıyla sahihtir, fakat menkul olarak (şu ibare ile) sabit değillerdir. Avamın işitmekte daim olduğu şey de bundandır: Şöyle derler: Nebi s.a.v buyurdu: “Allahu teala göğsüme/kalbime, hangi şeyi dökmüşse, muhakkak onu Ebu Bekrin r.a kalbine döktüm.” Cevzi birkaç rivayet daha zikrettikten sonra şöyle der: Eserde sahih olduklarını veya mevzu olduklarını görmedik. Bu gibi şeylerde sözü uzatmanın faidesi yok.

    Diğer bazı tahriç eshabı bu rivayete mevzu demiştir. Ancak saydığımız makbul eserler mana cihetine baktıklarından rivayeti kitablarına almışlardır.

    Netice olarak deriz ki yukardaki rivayetlerle ledunni ilmin olduğu, bu ilmin şeriat ilminden başka olduğu, bir takım özel kimselere bu ilmin akıtıldığı anlaşılmış oldu.
    Biz de zaten bunu iddia ediyoruz. Manevi ilimler, tasavvufi incelikler, ehlinin kalbine akıtılır, nesil nesil kıyamete kadar devam eder. Bunu inkar etmek, güneşi inkardan beterdir. Lafızların yanıltması, sapıkların kötü halleri hak yol üzere daim olanlara zarar vermez, zira hak sahibi olan, hakikat üzere olan, başkalarının yanlışından gocunmaz. Onların yanlışlarını bize isnad edemezler. Bizim bulunduğumuz yol, asla bid’atı kabul etmez. Ehli sünnete muhalefeti red eder.

    Dikkat ederseniz zikrettiğimiz delillerin açıklamalarının nerdeyse tamamını, tasavvuf kitablarından getirmedik ki, belki kabulünüze daha yakın olur, yoksa zaten bizim için bu kardar uğraşmaya gerek yok, tasavvuf kitablarımız bunları uzun uzun anlatır ve gönül verenleri mutmeinne eder.
    Zemahşeri (Mutezilenin ileri gelenlerinden) bir beldeye gelecekmiş. Bütün halk meşhur müfessir geliyor diye telaşlanmış. İhtiyar bir nine: Ne oluyor? Demiş. Büyük bir alim geliyor, Allahın varlığına yüzlerce delil getiriyor, demişler. Nine, ne olmuş yani, Allahın varlığında benim delile ihtiyacım yok ki…. Diğer delillere devam edeceğiz….
    Ali Kara hoca
    Mahmud Efendi:4000'den fazla sünnet var,en fazla 3 tanesine uymadığımı görürseniz bana tabi olmayın

  5. #25
    TASAVVUF EHLİNİN DELİLLERİ. REHBANİYYET AYETİ- 4

    Tasavvuf ehli, Hadid 27 ayetini, bir çok eserlerinde zikrederler ve bununla övülen bir fiilin bu ümmete zikredilmesini, aynı şartlara riayetle kabul görmesi olarak delil görürler. Yoksa rehbaniyyeti asla kasdetmezler. Bu farkı anlamayan bazı zahir erbabı, sanki tasavvuf ehlinin de ruhbanlar gibi, bir takım helalleri haram ederek Allaha şirk koştuğunu zırvalarlar. Halbuki daha evvelki delillerimizde de söylediğimiz gibi hak üzere olan tasavvuf ehli, asla sünneti seniyyeye muhalif olamaz. Şimdi ayeti kerimenin manasını ve makbul tefsirlerden açıklamalarını ve alakalı bir çok hadisi şerifi zikredelim.
    “Ona uyanların kalplerine şefkat ve merhamet vermiştik. İcat ettikleri ruhbanlığa gelince, onu biz yazmadık. Fakat kendileri Allah rızasını kazanmak için yaptılar. Ama buna da gereği gibi uymadılar. Biz de onlardan iman edenlere, mükâfatlarını verdik. İçlerinden çoğu da yoldan çıkmışlardır.” (Hadid: 27)

    Beyzavi Tefsiri:1/304
    (Rehbaniyyeti icat ettiler. Bu ibadette riyazatlarda ve insanlardan kesilmede mübalağadır. Rehban’a mensub demektir. Bu, korkuda ileri derecede olandır. Bu kelimenin çoğulu rahib gelir.) (Bunu onların üzerine yazmamıştık, ) (lakin onlar bunu kendi taraflarından icat ettiler) (sahihi imanı olanlara ecrini verdik, bunlar Muhammed s.a.v e iman edenlerdir. Haklarını muhafaza edenlerdir.)

    Tefsiri Teysir: 2/129
    “Bunu onlar üzerine yazmamıştık” Bununla onlara, kulluk vazifesi yüklememiştik.

    İbni Kesir Tefsiri: 8/31
    Enes ibni Malik’ten r.a rivayetle Nebi s.a.v buyurdu: “Her nebi için rehbaniyyet vardır. Bu ümmetin rehbaniyyeti, Allah azze ve Celle yolunda cihattır”

    Celaleyn Tefsiri 1/723
    (Ona hakkıyla riayet etmediler.) Zira ekserisi onu terk etti ve İsa a.s ın dinine küfretti. Sultanlarının dinlerine girdiler. Bir çoğu da, İsa’nın a.s. dini üzere kaldılar. Sonra Nebimiz s.a.v e iman ettiler.

    Taberi Tefsiri: 23/202
    Onlar üzerine şu rehbaniyyet farz adilmemişti. Lakin onlar, Allahın rızasını elde etmek için bunu ihdas ettiler.
    Rehbaniyyete hakkıyla riayet etmeyenler hakkında müfessirler ihtilaf etti. Bazıları derki: O yolu ihdas edip onun üzerine kaim olmayanlardır. Lakin onlar yolu değiştirdiler, İsa’nın a.s. gönderildiği hak dine muhalefet ettiler; Nasrani ve Yahudi oldular.
    Diğer bazıları da der: Daha sonra gelen bir topluluktur, evvelkilerin yaptığı gibi yapacağız dediler… Fakat Allahu teala onların yolu değiştirdiğini beyan etti.

    Fahrur Razi Tefsiri: 1/ 561
    İşte bu sebeble Efendimiz s.a.v buyurdu: “Ümmetimin rehbaniyyeti, mescitlerde oturmalarıdır.” (İbadet için..)

    Fahrur Razi derki: Hadisi şerifte “İslamda Rehbaniyyet yoktur” buyrulmakla birlikte, Allahu teala onları niçin medh etti? Denirse; deriz ki: Bu medih, Yahudilerin kasavet ve aşırı küfürleri karşılığında Hıristiyanların bir takımlarını medih kabilinden oldu. Bundan dolayı, mutlak olarak Hıristiyanların mehdi lazım gelmez, zira onların da nice sözleri var ki, Yahudilerden daha beterdir. (A.g.e 1/1697)

    Fahrur Razi 1/4419 da şöyle der:
    Bunlar hakkında bir takım sözler var: evveli: Rehbaniyyeti icat edenler ona hakkıyla riayet etmediler, teslis ve ittihadı kattılar. Onlardan bir kısmı ise, İsa’nın a.s. dini üzere yaşayıp Nebimiz s.a.v e iman etti.
    İkinci söz: Rehbaniyyet onlara farz edilmemişti, kendileri Allahın rızasına tevessül için bunu ihdas ettiler. Sonra o filleri işlediler ama, Allah rızası için değil. Yani dünyalık talebi, riyaset ve gösteriş için.
    Üçüncü söz: Üzerlerine kendileri lazım getirince zemmedildiler, zira kendileri kendi üzerlerine bunu vacib etmişlerdi, vacibin terki zemmi gerektirdi.
    Dördüncü söz: Hakkıyla yola riayet etmeyenler, Muhammedi s.a.v idrak edip, ona tabi olmayanlardır. Hadisi şerif “Bana iman edip tasdik edenler, bana tabi olanlar, ona (rehbaniyyete) hakkıyla riayet edenlerdir. Bana iman etmeyenler de, işte helak olanları onlardır.” İki gurubu açıklar.
    Beşinci söz: İsa’nın a.s. kavminden olan Salihler, rehbaniyyeti icat ettiler ve onun üzerine yaşayıp tükendiler. Sonra peşlerinden gelen bir topluluk sadece lisan da onlara tabi oldu, amelde onlara tabi olmadılar. İşte hakkına riayet etmeyenler onlardır.

    Ata’ r.a. derki: Havarilerin riayet ettiği gibi o yola raiyet etmediler.
    “Onlardan ekserisi fasıklardır” ayetinin bu kısmı, bazısının rehbaniyyete sadık kaldığını, ekserisinin fasık olup şu yolu (tefsirin tabiri şöyle: Şu tarikatı) zahiren ve batınen terk ettiğini beyan eder. (a.g.e Cüz 29 sahif: 477)

    Kurtubi Tefsiri: 17/263
    Kurtubi r.a. kelimenin irabını ve nereye atfedildiğini inceledikten sonra şöyle der:
    Bu izahlara göre Mana: Allahu teala onlara bu yolu (rehbaniyyeti) verdi, onlar yolu değiştirdiler ve içine bid’atleri soktular.
    264. sayfada şöyle der: Her ihdasın bid’at olduğuna ayeti kerime delalet eder. Hayrı icat eden için, onun üzerine devam etmek lazımdır. Onun zıttına dönmemeli, aksi halde ayetin içine dahil olur.

    Ebi Umame el Bahili’den şöyle rivayet edildi: Ramazan gecelerini (teravihle) kaim olmayı ihdas ettiniz, size farz edilmemişti. Ancak size oruç farz edildi. O halde geceyi kıyama devam edin. O halde bunu yapın ve terk etmeyin, zira Beni israilden bir topluluk, Allahın kendilerine yazmadığı bir bid’ati ihdas etmişlerdi, Allahın rızasını taleb etmek için ihdas etmişlerdi, fakat hakkına riayet etmediler. Bu terkleri yüzünden Allahu teala onları ayıpladı….
    Devamla: Ayette, insanlardan uzlet edip evlere ibadet hanelere çekilmeye delalet vardır. Bu durum, zamanın fesadında, dostlar ve kardeşlerin değiştiği zamanda (hele bu zamanda) mendubtur. Bu hususta Ahmed’in Müsnedinde Umame el Bahili r.a. nin rivayet ettiği hadisi şerif zikredilmiştir. (evvelinde geçti)

    Âdâbuş Şeria- İbni Muflih (veya Mufellih): 2/35


    İbni Cevzi derki: İslamda belli bir yere seyahat yoktur. Bu hususta hadisi şerif vardır. İmamı Ahmed r.a derki: Seyahat islamda (makbul) bir şey değildir. Nebilerin ve Salihlerin fiili değildir. Ayrıca sefer kalbi dağınık yapar, müridin sefere çıkması doğru değildir, ancak ilim talebi için veya kendisine tabi olunan bir şeyhi müşahede (buluşmak) için olur.

    Terğib ve Terhib: 3/341
    Ebu Said’ten r.a rivayetle adamın biri gelip Resulullaha s.a.v dedi: Ya Resulellah! Bana vasıyet (tavsiye) et.
    Buyurdu: “Allahtan sakın, zira takva, bütün hayırları cem eder. Allah yolunda cihada sarıl, zira o, müslümanın rehbaniyyetidir. Allahın zikrine sarıl, Kur’an okumaya sarıl, zira bu senin için yeryüzünde nurdur, senin çin gökte zikirdir. Lisanini hayırdan başka şeylerden koru. Zira bununla şeytana galib olursun.” (Taberani Ebu Şeyh merfu olarak)

    Durrul Mensur: 5/429
    Resulullah s.a.v buyurdu: “Ya Osman! Rehbaniyyet bize yazılmadı (farz edilmedi), benim örnek olmam sana yetmezmi? Allaha yemin olsun ki, içinizde Allahtan en çok korkanınız benim, onun hadlerini en iyi şekilde koruyanınız benim.”
    Resulullah s.a.v buyurdu: “Muhakkak ben, kolay hanif dini üzere gönderildim. Ben, bid’at olan rehbaniyyet üzere günderilmedim. Dikkat edin! Bir takım kimseler rehbaniyyeti icat ettiler, üzerlerine farz edilmemişti, fakat hakkına tam olarak riayet etmediler. Dikkat edin! Et yeyin, hanımlarınıza varın, oruç tutun, iftar edin, namaz kılın, uyuyun, zira ben bunlarla emredildim.”

    Netice: Şu ayetin kimler hakkında olduğunu, hangi fiillerinin medhe layık, hangisinin zemmedildiği gördükten sonra, hadisi şerifler ve alimlerin açıklamalarıyla hayırlı bir işin farz olmadığı halde yapılarak adet edilmesi ve ona devam edilmesinin makbul olduğunu da bildikten sonra; itikad ve amel cihetinden islama sünnete muhalif olmayan işlerin reddedilemeyeceği aşikar olmuştur.
    O halde Müslümanların kıldığı gibi kılan, kıblesine yönelen, kestiklerini yiyen kişinin Allah ve resulünün zimmetinde olduğunu da bildiğimize göre, Müslümanların asırlarca güzel gördüğü bir yolu kim inkar edebilir ve islamda yeri yoktur diyebilir.
    Terikat/tasavvuf erbabı; itikadı ehli sünnettir. Namazı cemaatle kılar. Nafilelere düşkündür. Çok zikreder. Sadaka verir. Güzel söz söyler. Akraba ve komşu hakkını gözetir. Sevdiğini Allah için sever. Geceleri teheccüd kılar, gündüzleri oruç tutar, evlenir hayırlı evlat yetiştirir, İslami hizmetlere katılarak mal ve canla cihad eder, nefsini tezkiye için bir Allah dostuna bende olur.
    Bid’atlere dalmış olan tarikatleri red ederiz. Raks ve deveran eden, tasavvuf musikisi deyip ney kaval def çalan, zikirde sallanıp hareket eden, babadan oğula post devreden, yani temeli ehli sünnete dayanmayan yolları biz de kabul etmiyoruz….
    Aradaki farkı anlamak için Nakşibend, k.s. İmamı Rabbani k.s. Halidi Bağdadi k.s. gibi önemli şahsiyetlerin itikad ve amelini açıklayan eserlere bakmanız yeterlidir, her ne kadar tasavvufi ve manevi konuları anlamasanız da, inkar etmenize de sebeb yok, zira kişi anlamadığı şeyi ekserde inkar eder…. Selamlar… devam edecek….


    Ali Kara hoca
    Mahmud Efendi:4000'den fazla sünnet var,en fazla 3 tanesine uymadığımı görürseniz bana tabi olmayın

  6. #26
    TASAVVUF EHLİNİN DELİLLERİNDEN 5.

    – RASİHUN AYETİ – RABBANİ OLANLAR- MUKARREBLER

    Kur’anı Kerimde zikredilen bu üç tabir, normal sıradan bildiğimiz ilim ehli hakkında zikredilmemiştir. Birazdan göreceğimiz gibi, hadisi şerifler ve diğer alimlerin açıklamaları, bunların gerçekten ilim ve takvada çok ilerde olduklarını, asırlarında tüm mü’minlerin önderi olacak ve tabi olunacak şahsiyetler olduklarını gösteriyor. Yani Allahın rızasına ulaşmakta vesile edinilebilecek kimseler olduklarını açıkça göreceğiz.

    “İlimde Rasih (derinleşmiş) olanlar, ona iman ettik, hepsi rabbimizin katındandır, derler…” (Âli İmran :7)

    Bu ayatte bahsedilen Rasihler kimlerdir? Bu hale nasıl ulaşmışlardır?

    Durul mensur 3/461

    Taberani, Enes, Ebi Umame, Vasile ibnil Eşka’ ve Ebi Derda’dan rivayetle Nebi s.a.v. den -ilimde Rasihler- soruldu. Buyurdu: “Yeminini muhafaza edendir, dili sadık olandır, kalbi dosdoğru olandır, karnını ve fercini koruyandır.” Yani, bu amellerle o hale ulaşılır.

    İbni Cerir, Rebi’den tahriç ederek şöyle dedi: İlimde Rasihler, müteşabihlerin tevilini bilir, ona iman ettik derler. (a.g.e 3/462)

    İbni Kesir Tefsiri 2/11İbni Ebi Necih, Mücahit’ten şöyle dediğini rivayet etti: İlimde Rasih onlalar, müteşabihlerin tevilini bilirler ve ona iman ettik derler. Rebi’ ibni Enes’te aynısını söyledi.

    İbni Kesir Tefsiri 2/12
    “İlimde Rasih (derinleşmiş) olanlar” Onlar, şu itibarla ne ile hitab edildiklerini bilirler ve anlarlar; her ne kadar eşyanın künhüne vakıf olmasalar ve hakikatını kuşatmasalar da.

    Tefsiri Tusteri 1/67
    Ali’den r.a şöyle rivayet edildi: Allahu teala onları hidayet ettiği şeyle, ilimlerin hazinelerinden gaybi sırlar üzere onları şereflendirmesiyle şöyle derler: “ona iman ettik, hepsi rabbimizin katındandır”
    Bunun üzerine Allahu teala onlara teşekkür etti, onları rusuh ehli yaptı, tarafından ziyadelikle onları ilimde ileri derecede kıldı.
    Sehl derki: Allahu teala ilimde Rasih olanları istisna etti: “Hepsi rabbimizin katındandır” dediler. Yani, nasih mensuh, muhkem müteşabih. Bunlar, üç ilmi keşfedenlerdir. Zira ulema üç türlüdür. Rabbaniyyun, nuraniyyun, zatiyyun. Bundan sonra dört şey bilinir: Vahiy, tecelli, indî, ledunni. (Şu mertebeleri elde etmek her halde sıradan ilim ehlinin işi değildir.)

    Tefsiri Razi 1/1094İlk mesele: Rusuh lügatta, bir şeyde subuttur.
    Bilki ilimde Rasih, Allahın Zat’ını, sıfatlarını yakini kati delillerle bilendir. Yakini delillerle bilir ki Kur’an Allahın kelamıdır. Müteşabih bir şey görünce, kati delillerin bunun zahirinin Allahın muradı olmadığını bilnce, bu durumda katiyen bilirki Allahın muradı, şunun zahirinin delalet ettiğinden başka bir şeydir ve o murad haktır. Zahiri de red edilmez, zira bu durumda Kur’anın sıhhatine dil uzatma şüphesi vardır.

    Tefsiri ibni Ebi Hatim 7/2177“Dilediğimizi dereceler bakımından yükseltiriz, her ilim sahibi üstünde bir bilen vardır.” İşte böylece ilim, Allah azze ve celleye ulaşır, ondan zuhur etti, ona döner varır.

    Hasen derki: Evet! Allaha yemin olsun ki, her ilim sahibi üstünde bir bilen vardır, taki ilim geldiğine döner, o, Allahtır.

    İbni Kesir de aynı ayet hakkında: Taki ilim, Allaha varır. Ondan zuhur etti, alimler öğrendi ve ona döner. (4/402)

    İbni Abbas r.anhuma dedi: Şu, filandan daha iyi bilir, şu filandan daha alimdir… Allah, her alimin fevkındadır. (Taberi: 16/192)

    KONUYU BAZI HADİSİ ŞERİFLERLE TAKVİYE EDELİM
    “Alimlere ikram ediniz, zira onlar, nebilerin varisleridir.” Amil olanlar… (Menavi, Camius sağir şerhi 1/408)

    “Alimler, yeryüzünün kandilleridirler- İlmiyle amil olanlar. Yani, onların nuruyla cehalet karanlıklarından aydınlığa kavuşurlar. –nebilerin halifeleridirler- ümmetleri üzerine –benim ve nebilerin varisleridirler-” benim tarafımdan…
    “Alimler, nebilerin varisleridir.” Zira miras, yakınlara intikal eder. Din nisbetinde ümmetin en yakınları, dünyadan yüz çeviren ve ahırete yönelen alimlerdir.
    “Denizdeki balıklar onlar için istiğfar eder.” Zira onlar, nebiler yerine, insanlara ihsanı ve diğer gerekli şeyleri öğretmeye varis olunca, mükafat olarak Allahu teala bütün eşyaya, onlar için istiğfar etmelerini ilham etti. (İbni Neccar Enes’ten r.a. a.g.e. 2/302)

    Zerkani Şerhi 4/552
    Muhakkak alimler, nebilerin varisleridir. Onlar altın veya gümüşe varis olmadılar. İlme varis oldular. Kim onu (ilmi) alırsa, bol nasib almış olur.

    Feyzul Kadir 3/333 “ilmi sekine ve vakar için öğrenin.” Sekinet, sukun ve mutmeinne hali. Veya rahmet. Zira alim için, gizli ve açık her halde, Allahı murakebe etmesi lazımdır. Sukunet, vakar, huzu, huşu ve korku halini, bütün hareketlerinde, sekenatında, sözlerinde, fillerinde muhafaza etmelidir. Zira alim, kendisine ilimden verilen şey üzere emindir.
    “ilim aldığınız kişilere tevazu edin.” Zira ilim ancak, tevazu ve kulak vermekle elde edilir. Talebenin şeyhine/hocasına tevazusu, yüksekliktir izzettir. Huzusu/boyun eğmes, övgüye layıktır. Rebi derki: Allaha yemin olsun ki, Şafii r.a bakarken su içmeye cesaret edemedim.

    Bu açıklamalarla Rasih olan alimlerin, sıradan ilim ehli olmadığını anlamış oluyoruz. O dereceye ulaşmak elbette ahlaken, edeb ve takva yönünden de büyük farklılıklar gerektirir. Evvelki imamlar ilimde meşhur olmadan evvel, takvada meşhur olmuşlardı, halkın gözünde peygamber varisi olma hüviyetine ulaşmışlardı.

    Hicri 1000 de yaşamış olan büyük alim ve müceddit imamı Rabbani k.s Rasih ulemasını bakın nasıl tanıtıyor:
    Râsih Âlimlerin alametinden (bir nebze) beyan edelim ki; her bir zahir âlim, kendisinin râsih olduğunu iddia etmesin; nefs-i emmaresini mutmainne zannetmesin.
    Râsih âlim o şahıstır ki, kitap ve sünnetin müteşabih olanının te'vilinden onun nasibi vardır; Kur'an surelerinin başındaki kesik harflerin sırlarından hissesi vardır. Müteşabihatın te'vili kapalı sırlar cümlesindendir.
    "El" gibisini kudretle, "vech" gibisini zatla te'vil etmek, bu (kapalı sırlar cümlesinden olduğu) zannedilmesin. Çünkü bu (şekilde yapılan) te'vil, zahir ilimden ortaya çıkar. Sırlarla (bunun) bir alâkası yoktur. Bu sırların ashabı, Peygamberlerdir. (Üzerine salât ve selâm olsun.) Bu rumuzlar, onların (Peygamberlerin) muamelesine işarettir. Bu büyük devletle, şu büyüklere (peygamberlere) tabî olmak ve varis olmak sebebiyle, kendisi için bu devlet irade edilen herkes şereflendirilir.
    Mutâbaattan olan bu derecenin hasıl olması ki, bu mutâbaat mutmeinne nefse bağlanmıştı, şeriatın sahibine (salât-selâm olsun) hakiki ittibaya etmeye bağlanmıştır. (Mektubatı Rabbani 2. cilt-54. mektub tan)

    RABBANİ ALİMLER:

    “Rabbaniler olun…” (âli İmran 79)
    Fukaha ve ulemadır. (Buhari şerhi ibni Battal 1/151)
    İbni Mes’ud r.anhuma: Hukema ve ulemadır.
    Mücahid r.a. : Rabbaniler, fukaha ve ulemadır.
    Said inbi Cübeyr ra: Hukema ve etkıyadır. (Durul mensur 3/644)

    İbni Hatem Tefsir: 2/691
    Hasen’e r.a.; Rabbanilerden soruldu. “İbadet ehli olun, Allah için takva ehli olun.” Dedi.

    İbni Kesir Tefsiri 2/66
    Hasen’den r.a. aynı şekilde, yani ibadet ve takva ehli olduğu rivayet edildi.

    Beyzavi Tefsiri 1/56
    Rabbani, rabbe mensub demektir. Bu, ilim ve amelde kamil olandır. Kitabı öğrenmeniz ve aranızda ders edinmeniz sebebiyle. Zira talim ve teallüm, hakkı bilmektir, itikad ve amelde hayra ulaşmaktır.

    Taberi Tefsiri: 6/544
    Mücahid r.a. derki: Rabbaniler, ahbardan üstündür. Zira ahbar, alimlerdir. Rabbani, ilim ve fıkhı cem edenlerdir. Siyasi basıretli, tebasının işlerini tedbir ve kıyamda mahir, dünya ve ahıret işlerinde maslahatlarına uygun olanı bilirler.

    Razi Tefsiri 1/1183İkinci mesele. Rabbani kelimesinin tefsirinde birkaç söz zikredildi.
    Sibeveyh derki: Rabbani Rabbe mensubtur. Yani, onu bilici olması, taati üzere devam etmesidir. Kişi için –filan kişi ilahi adamdır- yani kişi Allahı bilmeye ve ona taate yöneldiği zaman böyle denir.
    Sibeveyhin sözüne göre rabbani, rabbe mensubtur, yani rabbi bilmek ve ona ibadet etmekte hususileşmiştir.
    Müberrid: ilim erbabıdır, demiştir. İbni Zeyd, rabbani insanları terbiye edendir.

    Hasılı kelam ilim, talim ve tedris, sahibini rabbani yapmayı gerektirir. Rabbabi olmak, alim olmaya, muallim olmaya, derse okutmaya devam edici olmaya zıt bir manadır. Buda ancak, teallümü Allah için olandır, talim ve diraseti de Allah için olandır. Sözün özü, buna götüren bütün fiillerin neticesi Allah rızasıdır.

    Kurtubi: 4/123
    Hasen dedi: İlminizle hukema ve ulema olunuz.

    Ruhul Meani 3/208
    Ali kerremallahu vechehu, ibni Abbas r. anhuma, Rabbani olmayı, alim olan fakih ile tefsir ettiler. Katade ve Sudiyy r.aleyhima, Hakim olan alim diye tefsir ettiler. İbni Cübeyr r.a Takva olan alim dedi. İbni Zeyd, insanların işlerini tedbir edendir dedi. Bu sözlerin hepsi de manları bir birine yakındır. Sahih olan bu kelime Arapçadır, Süryanice değildir.

    Ruhul Meani 3/221 de…
    Rabbani olun…. Yani Rabbe mensub olun. Bundan murad, ilim ve amelle, taatlere devamla, razı olunmuş abidlerden olun ki, Rabbin nurları sizleri esrara galib etsin.
    Bunun manasınca çok ibareler vardır.
    Şibli derki: Rabbani, ilmi ancak Rabbinden alır, her şeyde ancak ona müracaat eder.
    Sehl derki: Rabbine karşı hiçbir hali tercih etmez.
    Kasım derki: İlim ve hikmet bakımından Rabbinin ahlakıyla ahlaklanandır.

    MUKARREBLER “Sabikun varya sabikun, onlar mukarreblerdir….” (Vakıa 10-11)

    Mescide ilk giren ve ordan en son çıkanlardır. (Durul Mensur 14/179)
    Sad ibni Cübeyr: Bunlar tevbeye ve hayırlı amellere sür’at edenlerdir. (Sa’lebi Tefsiri: 9/202)

    Tüsteri Tefsiri: 1/58
    Bu ümmette mukarreblerin alametleri açıktır. Karib/yakın olan, Allah’tan ikram ve keramet bulur. Uzak olan, Allah’tan azab ve ceza bulur. Uzak olan, Allah’tan hicab/perde ve kesiklik bulur. Yakın olan Allah’tan lika/ona kavuşma ve ziyade/cemalini müşahede bulur.
    Onlar için gece gündüz uyku yok, karar yok. Bu vasıflar Suheyb ve Bilale mahsustu. Rivayet edildiki Suheyb r.a. şöyle dedi: Ateşi hatırlayınca uykum kaçıyor, cenneti hatırlayınca şevkim geliyor. Allahı hatırlayınca şevkim uzuyor.

    Fahrur Razi Tefsiri : 1/657“Onlardır mukarrebler” Ayeti kerimenin bu kısmı hasrı ifade eder, yani Allaha ancak sabikun/öne geçenler yakın olur. Buda, faziletin kemalinin müsabakaya bağlı olduğunu gösterir.

    Ruhul Beyan Tefsiri: 9/260
    Mukarrebler, rızanın, seçilmiş olmak ve safi olmanın kemalidir. Onların nimet cennetlerinde ulaşma sırları vardır. Devamlı sohbet, müşahede, muayene halindedirler. Hakkın veçhinin tecellisi ve mutlak cemalin bekası onlar içindir. Onlar, cemal ve celal veçhine yönelmiş kemal erbabıdır.

    İbni Kesir Tefsiri: 7/519
    Resulullah s.a.v buyurdu: “Ümmetimin misali yağmur gibidir, evvelimi yoksa sonumu hayırlıdır bilinmez” Bu hadisin isnadının sahih olduğuna hükmettikten sonra; şu manaya hamledebiliriz: nasıl ki bu din, ilk asırda, sonra gelenlere ulaştırılmaya muhtaç olmuştu, aynı şekilde sonunda da onunla kaim olanların bulunmasına, sünnet üzere insanları sabit kılmaya, rivayete ve açıklamaya muhtaçtır. Fazilet önde olanlar içindir.
    (Yani, ümmetin evvelindeki kamiller gibi, ümmetin sonunda da kamiller bulunur. Ama asıl fazilet öncekilerindir.)

    “Ebrarin haseneleri, mukarreblerin seyyiesidir.”
    Denilmiştir. (İbni Kesir 7/60 – Hazin 1/549 - Siracı Münir Tefsiri 3/40 Razi Tefsiri 1/385)

    “Ebrarin haseneleri, mukarreblerin seyyiesidir. Mukarreblerin hasenesi, nebilerin seyyiesidir.”
    (Ruhul Meani 3/27)

    İbni Teymiyye, bu sözün hadis olmayıp bazılarının sözü olduğunu söyledi. (Ehadis-il kasas 1/106)
    Sahavi derki: Bu, Ebu Said el Harraz’ın sözündendir. İbni Asakir rivayet etti. (Sahih olmayan Hadisler 1/7 - Keşful Hafa’da 1/357 aynı açıklama var.)

    NOT: Ebrar olan, sürekli hayırlı işler yapmakla meşgul olanların hedefi mükafat ve cennettir. Bunların filleri makbul olmakla birlikte, Mukarreblere göre noksandır, zira mukarreblerin hedefi ise sırf Hakka kulluk, ona yakınlık, müşahede ve rıza halleridir.
    İşte yukardan beri zikrettiğimiz üç sınıfın, sıradan ilim ve amelle uğraşan mutlak veli manasındaki mü’minler olmadığı açıktır. Bu kemal mertebesine nasıl olaşılır? Bununla alakalı hadisi kudsiyi, delillerin en sonunda zikredeceğiz ve sizleri de onu iyi düşünmeye davet edeceğiz…..
    Şu zikredilen ayetler, hadisi şerifler ve alimlerin açıklamaları, umum Müslümanlar içinde, hususi fiillerle kurbiyyet elde etmeye çalışanların olduğunu bize bildirir. O halde, rasihun, rabbaniyyun ve sabikun / öne geçenlerden olmanın hiçbir engeli olmamalıdır. Bu yarış kıyamete kadar devam edecektir, Allah dostları bu yarışta herkesten öndedirler, zira onlarda ilim ve marifet zirveye ulaşmıştır. (Yine söyleyelim, bizim Allah dostu dediğimiz, ilim-amel- ihlas sahibi olanlardır. Sıradan veli diye zikredilenler değildir, zira ilmi olmayan Müslümanlar da veli de olabilir.)

    Nebi s.a.v buyurdu: “Kim güzel bir yol ihdas ederse, kıyamete kadar onun ve onunla amel edenlerin ecri bu kişiye verilir.”

    Bu kaideye göre, sünnete uygun olan bütün ilmi, ameli, fikri çalışmalar makbuldür. O halde tarikat erbabının yolunu neden dışlarız…

    Ali Kara hoca
    Mahmud Efendi:4000'den fazla sünnet var,en fazla 3 tanesine uymadığımı görürseniz bana tabi olmayın

  7. #27
    MUTMEİNNE AYETLERİ - 6

    “Ey mutmeinne olmuş nefis….” (Fecr: 15)
    Allaha mahabbet eden nefis. (Durul mensur 15/429
    Allahın vaad etiğine tatmin olmuş nefis. Salihler arasına gir, cennetime gir. (a.g.e 15/430)

    Bu, zikrullah ile tatmin olmuş nefistir. (Beyzavi 1/490)

    Mücahit: Rabbisine mutmeinne olmuş mahabbet eden nefis. (Mücahid Tefsiri: 2/757)

    İbni Keysan derki: Burada mutmeinne, halas bulmuş olan nefistir. (Kurtubi: 20/57)

    Ata’ derki: O ariftirki, O’nsuz göz kırpması kadar bir ana sabredemez. Denildiki: Allahın zikri ile mutmeinne olan nefistir. Zir şu ayet bunu beyan eder:
    “Onlar iman edenlerdir, kalbleri zikrullah ile mutmeinne olmuşlardır.” (Ra’d: 28)
    (Kurtubi: 20/58)

    Mutmeinne: son derece yakini olandır. İbrahim a.s. “lakin kalbim mutmeinne olsun için….” (Bakara: 260) Dedi. Bu, iman üzerine zait olan bir derecedir. Bu, nefis için yakinde, elde edeceği başka bir talebin kalmamasıdır. (Muharreri Veciz 5/453)

    “…Dikkat edin, ancak zikrullah ile kalbler mutmeinne olur.” (Ra’d: 28) Kalbler sukun bulur. Ancak zikrullah ile birbirinizi seversiniz. (Durul Mensur 8/435)

    Zikrullah ile kalblerinin tatmin olması, onların sıfatındandır. (İbni Kesir: 5/409)

    Zikrullah, mü’min ile münafık arasında furkandır. Münafığın sıfatı, ancak az olarak Allahı zikretmektir. Şeytan insana, ancak zikrullahtan gafil olunca galib olur. Zikrullah, insanı şeytanın hilesinden koruyan en muhkem kaledir. Şeytan insana Allahı zikretmeyi unutturmayı sever. Saadet yolu zikirdir. Ayeti kerime (Ra’d 28) de bunu ifade eder. O hlade devamlı olarak zikretmek lazımdır. Zira cennet ehli, dünyada zikirsiz geçirdiği saatlerden başka bir şey üzerine hasret etmeyecektir.
    Devamlı zikir, Allah ile devamlı bağlantıdır.
    Nevevi derki: Ulema kalb ve dil ile zikrin, abdestsiz, cunub, hayızlı ve nifas olanlara caiz olduğunda ittifak ettiler. Bu da, tesbih, tekbir, tahmid, tehlil ve salat okumak ve dua ile olur.
    (1000 Sünnet 1/28)

    “Şayet (Yunus a.s.) tesbih edenlerden olmasaydı. Elbette balığın karnında dirilme gününe kadar kalırdı.” (Saffat 143-144)
    Nebi s.a.v buyurdu: “Dikkat edin! Melikiniz (Rabbiniz) katında amellerinizin en hayırlısını, en temizini, derece bakımından en yüksek olanını, sizin için altın ve gümüş infak etmekten daha hayırlı olanını, düşmanlarınızla karşılaşıp onların boyunlarını vurmanızdan (gazi olmanızdan) ve sizin boynunuzu vurmalarından (şehit olmanızdan) daha hayırlısını haber vereyim mi? Evet! Ya Resulellah! dediler.
    Buyurdu: Zikrullahtır.”
    (Zikir ve Tezkire 1/7)

    “Kalbleri tatmin olur…” Ondaki sarsıntı ve ızdırap gider. Kalbte bunun yerine unsiyet, ferah ve rahat oluşur. “Ancak zikrullah ile kalbler tatmin olur” ayeti de bunu bildirir. (Zikir ve dualar: 1/17)

    İlk mes’ele: Saidlerin vasfı, zikrullah anında onlar için korku ve ürpertiden bir nevi hasıl olur. “Allahı zikrettiklerinde kalbleri ürperir.” (Hacc:35) ayetinde bildirildiği gibi. Sonra bu hal kuvvetlenince, Allahın zikrinde kalbleri mutmeinne olur. Şu ayette bildirildiği gibi: “Allahın zikri ile kalbleri mutmeinne olur.” (Ra’d:28)
    Eşkiyanın vasfı, dünya sevgisinde ve lezzetlerini elde etme meşgalelerinde kalblerinin tatmin olmasıdır. Kalblerinden korku yok olur, ayetleri duyduklarında ölü gibidirler.
    (Razi Tefsiri: 1/2341)
    Bu ayetler ve açıklamalar da zikrullahın önemini ve hasıl ettiği bazı mertebeleri bize bildirir. Tarikat ehlinin en mühim işi olan zikrullah, bu ve diğer bir çok hedefi hasıl eder. O halde bunun neresi islama muhalif??? Neresi bid’at??? Neresi şirk???
    Tarikat büyüklerinin eserlerinde, mutmeinne olmanın derceleri anlatılır, o konuya girmiyoruz. Mutmeinne olan ile nefsi emmarede kalanın arasında açık farkı anlamak ve meseleyi kabullenmek lazımdır.

    Ali Kara hoca
    Mahmud Efendi:4000'den fazla sünnet var,en fazla 3 tanesine uymadığımı görürseniz bana tabi olmayın

  8. #28
    TASAVVUF ERBABININ EN MÜHİM DELİLİNDEN BİRİ – ALLAHA YAKINLIK – 7

    Daha evvel yazdığımız birkaç ayeti kerime ve bir çok hadisi şerifler ve açıklamaları, iman ve ameli Salih üzere olan Müslümanların, asırlarca daha fazla ibadet ve zikirle iştigal ederek belli mesafeleri kat’etmek, böylece yaradanına daha layık kul olmak için gayretlerini, bir çok eser yazar. Biz bunlara girmeyip sadece herkes tarafından bilinen konuları ortak noktaları zikrederek, tasavvufu kabul etmeyenlere hatırlatıyoruz ki, bazı kötü niyetlilere aldanarak şu büyük yolu ve ehlini inkar etmesinler.
    Şimdi zikredeceğimiz hadisi şerif, asla zahir ilimle izah edilebilecek ve kolay anlaşılabilecek bir mesele değildir. Herkes önce makbul eserlerini izahlarını incelemeli sonra gönünle gelen doğru anlayışla, islamın temellerine muhalif olmadan itikad ve amelini düzenlemelidir.

    İbni Kesir Tefsiri 4/590 da Buharide sahih olarak zikredilen şu kudsi hadisi şerif:
    Ebu Hureyre r.a. , Resulullah s.a.v den şöyle rivayet etti:
    “Allahu teala buyurdu: Kim benim bir veli kuluma düşmanlık ederse, muhakkak benimle savaşa girmiş olur. Kulum bana, üzerine farz ettiğim (amellerle) yanaştığı gibi hiçbir şeyle yakınlaşamaz. (En çok farzlarla yakınlık olur.)
    Kulum bana yakınlaşmakta, nafilelerle (farzdan başka amelleri işlemekle) daim (yakınlaşmış) olur, taki onu severim. Ben onu sevince, işittiği kulağı olurum, gördüğü gözü olurum, tuttuğu eli olurum, yürüdüğü ayağı olurum. (Bunlar müteşabihattandır, murad manalarını Allah en iyi bilir.) Şayet benden bir şey isterse, elbette ona veririm. Şayet bana dua ederse, elbette ona icabet ederim. Şayet bana sığınırsa, elbette onu sığındırırım.”


    İbni Kesir derki: Hadisi şerifin manası: Kul, taatleri ihlasla yapınca, bütün fiilleri Allah için olur. O zaman ancak Allah ile işitir, ancak Allah ile görür. Yani, meşru ettiğini. Ancak Allahın meşru ettiği şeyi tutar ve O’na taat olan şeye gider. Bunların hepsinde Allah ile istiane eder. Başka bir rivayette (sahih olmasa da) şöyle geldi: Benimle işitir, benimle görür, benimle tutar, benimle yürür. (İbni Kesir: 4/590)

    Hazin Tefsirinde şu şekildedir: “Allahu teala buyurdu: Kim benim bir velime ihanet ederse, muhakkak benimle muharebeye kalkışmıştır. Muhakkak ben, aslanın avına kızdığı gibi velilerim için gazablanırım….” (6/125)

    Siracı Münir’de şu şekildedir: “Kulumu sevdiğim zaman, onun için kulak olurum, göz olurum, kalb olurum, lisan olurum, el olurum, ayak olurum. Benimle işitir, benimle görür, benimle konuşur, benimle yürür.”
    (2/290)

    Nevevi’nin erbain şerhi: 1/100 “Kulum bana yakınlaşmakta, nafilelerle daim olur, taki onu severim…” Zira nafilelerle yakınlık, farzların edasının peşinden olur, ne zaman kul nafileleri eda etmekle yakınlaşırsa, bu durum onun Allah tarafından sevilmesine götürür. Sonra, “Kulumu sevdiğim zaman, onun için kulak olurum, göz olurum...” işte bunlar Allah dostlarının alametleridir. Kim Allah için olursa, muhakkak (Allah ta) onu sever. Bunun manası, işitilmesine şeriatın izin vermediği şeyi işitmez, şeriatın bakılmasına izin vermediği şeye bakmaz. Şeriatın tutlmasına izin vermediği şeye elini uzatmaz. Şeriatın yürünmesine izin vermediği şeye yürümez.



    Riyazus Salihin şerhi: 1/444
    Bu hadisi şerifte, Allahu tealaya mahabbetin sebebi, nafileleri çok yapmak olduğuna işaret vardır. Yani, kulaklarına sed olur, ancak Allahın razı olduğu şeyleri işitir. Gözüne sed olur, ancak Allahın razı olduğu şeyleri görür….. neticede istediğini ona veriri. İşte bu da Allahın mahabbetinin semeresidir. Yani istediğini ona verir, sığınırsa onu korur.

    Bu hususta başka rivayetler de vardır. “Allahu teala bir şahsı sevince, Cebraile nida eder. Ben filancıyı sevdim, sen de sev. Cebrail onu sever. Sonra sema ehline nida eder, Allahu teala filancıyı sevdi siz de sevin der. Sema ehli de sev erler. Sonra yeryüzüne, o kişinin sevgisini kabul konur da yer ehli de onu severler….”
    İşte insan için yer ehline kabul verilmesi de, Allahın kulunu sevmesinin alametlerindendir.

    Erbain şerhi Fethul Kaviyyul Metin: 1/115
    Mahabbet hasıl olunca, tasarruflarında Allahın yardımına ulaşır. Ancak hak olanı işitir, ancak hak olanı görür, ancak hak olana ulaşır, ancak hak olana gider. Allahu teala duasına icabetle ona ikram eder. Sakınacağı şeyden onu korur.
    Bu hadisten anlaşılan hükümler:
    1- Allah dostlarının fazileti, onlara düşmanlığın çok tehlikeli olduğu.
    2- Allah dostluğu farzları ve nafileleri eda etmekle hasıl our.
    3- Allaha yakınlıkta en çok sevilen şeyler farzlardır.
    4-Allah için mahabbet sıfatı sabit oldu.
    5- Allahın sevgisinde, amellerin farklı dereceleri olduğu.
    6- Nafileler, farzlardan sonra yapılırsa Allahın mahabbetini celbeder.
    7- Allahu teala, mahabbetine nail olanın, gözünü kulağını elini ayağını korur.
    8- Allahın mahabbeti, kulun duasının icabetini ve korunmasını getirir.

    Mahabbet Hakkında Üç Risale: 1/8
    Allahın kuluna mahabbetinin sebeblerinden, Kur’an okumayı çok yapmasıdır. Tefekkürle ve tedebbürle okur. Özellikle Allahın isimlerine sıfatlarına ve açık fiillerine şamil olan ayetleri. Bunlara olan mahabbeti, kulun Allaha mahabbetini gerektirir, Allahın da ona mahabbetini gerektirir.
    Mahabbet sebeblerinden biri de, Kitab ve sünnetin haber verdiği cennette Allahın görülmesi ve onu ziyareti, ziyade günlerinde toplanmalarını hatırlamaktır. Zira bu, Allah için mahabbeti celbeder.

    İbni kayyım r.a Allahın kuluna, kulun Allaha mahabbetini celb eden şeyleri on tane saydı:
    1- Manalarını tedebbür ederk Kur’an okumak.
    2- Farzlardan sonra nafilelerle Allaha yakınlaşmak. Hadisi kudsi bunu ifade eder..
    3-Dil ile, kalb ile, ameller ve hali ile devamlı olarak Allahı zikir. Mahabbetten nasibi bunun miktarıncadır.
    4- Heva galib geldiğinde O’nun mahabbetini kendi mahebbetine tercih etmen.
    5- Kalbinin, O’nun isimlerini, sıfatlarını mutalaa etmesi. Onları müşahede etmesi, şu marifetler bahçeleri ve meydanlarında dolaşması.
    6- Zahir, Batıni iyilikleri ve ihsanlarını müşahede etmen.
    7- En acaibi de, O’nun huzurunda kırık kalbli olmak. (Mahcub- hüzünlü)
    8- Gecenin son vaktinde, nüzülü anında O’nunla baş başa kalmak.
    9- Muhibler ve sadıklarla birlikte oturmak, sözlerinin neticelerini kapıp almak. Sözde bir maslahat olmadıkça (huzurlarında) konuşmamak.
    10- Kalbin ile Alah arasına giren (engel olan) her şeyden uzaklaşmak.
    Bu on sebeble,sevenler, mahabbet menzillerine vasıl olurlar ve Habibin huzuruna girerler. (Medaricus salikin 3/17-18)

    İşte kardeşler, şu izahlar meşhur zahir ulemasının açıklamalarıdır. Tasavvuf ehlinin bu hadisi kudsiden anladığı sadece sözde kalmayıp o hallere vasıl olmaktır. O hale ulaşamayanlar, onlara mahabbet ederse, “Kişi sevdiği ile beraberdir” hadisi şerifine göre mahrum olmazlar. Ama inkar ederlerse, burada da beyan edildiği gibi, Allahın dostuna düşmanlık eden, Allaha karşı savaşan gibi akılsızdır, acizdir.
    Tasavvufu, özellikle Nakşi yolunu bilmeyenler, lütfen başka tarikatlara bakarak, sahte şeyhlere kıyaslayarak hakkı inkar etmesinler.

    Nakşi yolunda zikir var, tefekkür var, mahabbet var, büyüğe saygı hürmet var, nafileleri çok yapmak var, Allahın dinini aziz etmek için gayret var, fuzuli işlerden sakınmak var, dünyadan soğumak ahırete yönelmek var. Bunları öğreten ve tavsiye eden zatı canından çok sevmek var…. Bunların hangisi İslam dışı??? Hangisi bid’at??? Hangisi hurafe???? Allah için doğru sözlü olalım, hakkı kabul edelim, Allahın sevdiklerini sevelim….
    Bu kadar yeterlidir herhalde…. Muhalif olan varsa yazsın da bakalım neremiz yamukmuş???
    Selamlar….
    Ali Kara hoca

    BİTTİ buyrun.
    Mahmud Efendi:4000'den fazla sünnet var,en fazla 3 tanesine uymadığımı görürseniz bana tabi olmayın

  9. #29

    Sahih Delillerle, Batıl Murad Etmeyin

    SAHİH DELİLLERLE BATIL MURAD ETMEYİN - 1


    Bismillahi Subhanehu ve Teala!

    Allah (azze ve celle)'ye hamd, Resul'üne salat ve selam olsun.

    Bundan sonra;

    Allah (azze ve celle),bizleri sahih delillerle sahih istidlale ulaşıp, buna uyan kullarından etsin. Fasid olan, meseleye delaleti kat'i olmayıp zanni olan delillerle yapılan istidlalin fasidliği ve batıllığı ise usulil fıkh alimlerince ma'lumdur.

    Sayfalarca "delil" olarak öne sürdüğünüz, fakat "delillendirme" adına en ufak birşey olmayan bir yazısını buraya eklediniz.

    Delil olarak öne sürdüğünüz şeylere gelince, inşaAllah buna esastan inceleyip, göreceğiz.

    "Tasavvufun delilleri"ni 7 maddede topladınız.
    1-Vesile olma ve Vesile(ler) Arama
    2-Sadıklarla Olma/Sadıklardan Olma.
    3-Kalb İlmi/Ledün İlmi
    4-Ruhbanlık
    5-Rabbanilik,Muqarreblik,Rasihlik.
    6-Zikrullah
    7-Allah'a Yakın olma (yakınlık)



    Bu saydığınız maddelerden çoğunluğunun içeriği hakkında bir itirazımız yoktur. Bunu bilmeniz gerekir.

    Vaktin Cuma'ya yaklaşmış olmasından ötürü konuya daha sonra devam edecem.

    Sonra vakit buldukça İnşaAllah konuya tafsili bir şekilde bakacam, inceleyecem, araştıracam ve sahih istidlallere tabii olup, öyle olmayanları da açıklayacam inşaAllah.

    Ömer ÇELİK
    (12.03.2010)

    DEVAM EDECEK İNŞAALLAH

  10. #30
    Ömer bey kardeşimizin cevabına baktım ve başlığından ilk anlaşılan bizim tuttuğumuz yolun batıl olarak görülmesi.... Zaten asıl nokta budur. yazdığımız deliller ve açıklamalarının ekserisi makbul kitabların açıklamalarıdır, arada bizim bir kaç sözümüz olmuştur.
    Şunu tekrar hatırlatalım, biz tasavvufun asr-ı saadetten beri devam eden manevi bir yol olduğunu, İslamın zahirinden asla ayrı olmayıp iç içe olduğunu, bunun için delillerin delaleti veya işareti (yani zanni) olması da yeterli olacağını beyan ediyoruz, nafilelerin subutunda illa da kati delile bakılmaz. O yüzden bizim isbat etme gibi bir sıkıntımız yok, zaten asırlardır tevatür olmuş bir olayı ancak nasibsizler kabul etmez, kalbinde manevi bir meyil olan herkes bu yolu anlar ve kabul eder......

    Delillere bakmak istiyorsanız çok kolay, şamile arapça 85000 kitablık siteyi kurun verdiğim adreslere bakın.....


    Ali Kara hoca
    Mahmud Efendi:4000'den fazla sünnet var,en fazla 3 tanesine uymadığımı görürseniz bana tabi olmayın

  11. #31
    Alıntı Kaynak Gösterme Metodu tafarından gönderildi
    cc-Tefsir, Akaid, Fıkıh gibi kitaplardan: "Kitap adı", Yazar adı, (Varsa) Muhakkiki, Yayınevi, Basım tarihi, Baskı Yeri, Cilt/sayfa numaraları. Örneğin; "el-Cami Li Ahkamil Kur'an", Kurtubi, Buruc Yayınları, 1996, 4/275. yada "el-Mecmuul Fetava", Ahmed ibni Teymiyye, Tahkik: Enver el-Baz/Amir Cezzar, Darul Vefa, H. 1426/M.2005, 1/81

    b-İktibas Yoluyla

    aa-Hadisler:
    Bir kitaptaki, geçen hadisin kaynağında verilenleri, kaynak olarak kullanma. "Alıntı yapılan Kitabın adı", Yazarın adı, Baskı Tarihi, Baskı Yeri, Cilt no/Sayfa No; "naklen" denilerek ilgili "Hadisin geçtiği Hadis Kitabının adı", (alıntılanan kitapta yazıyorsa) Bölüm adı, hadis no.

    cc-Matbu yada El Yazması eserler: "Alıntı yapılan kitabın adı", Yazarın adı, Baskı Tarihi, Baskı Yeri, cilt no7/sayfa no; "Naklen" denilerek ilgili "eserin adı", Yazarın adı, (Varsa) Muhakkiki'nin adı, Cilt No/ Sayfa no.

    Siz delil olarak sıraladığınız şeyleri, yukarıda ittifak ettiğimiz metoda göre vermediniz. Üstelik bir de karşıma geçip şamileyi indir bak mı diyorsunuz?

    Hayır, siz yukarıdaki yazılanlarda eksik ne varsa tamamlayın. Baskı tarihi, baskı yeri, yayınevi, varsa muhakkik adı..

    Merak etmeyin, hepsinin asıllarına bakacam inşaAllah. Ancak her baskıda farklı nüshalar olabiliyor.

    Şayet bana istediğim şekilde kaynakları vermezseniz, bu sizin usûlünüzü gösterir.

    Konuya daha cevap yazmadım ki, neden bu kadar acele edip de söyleyeceklerimi zan yoluyla bilmeye çalışıyorsunuz. Bilmediğiniz şeylerin ardına düşmeyin. Ben siz konuşurken hiç araya girmedim. "bitti buyrun" yazısını bekledim. Ya siz? Usûl bu mudur?

  12. #32
    Ömer Bey kardeşimiz, söylediğimiz zan değil şu başlığınızdır:

    SAHİH DELİLLERLE BATIL MURAD ETMEYİN - 1
    Şu başlığınız ne demektir? Önce bunu anlayalım ozaman.
    Demek istersiniz ki: Siz getirdiğiniz ayetler, hadisi şerifler ve kitabların açıklamaları sahihtir, makbuldur, ama sizin yolunuza davanıza (tasavvuf için) delil olmaz....
    Önce şunu diyelim, ilim erbabının kabul ettiği şeyi başkalarının veya bir diğer ilim erbabının kabul etmemesi , ilim erbabının kabulünü iptal etmez. yani içtihad başka bir içtihadla bozulmaz kaidesi usulu fıkıhta meşhurdur.
    saydığımız delillerden, nefis tezkiyesi, kalbin tatmin olması, çok zikir ve tefekkürün (yani tasavvuf mesleğinin) isbatı varsa ki, bu durum açıktır, o halde bu isbatı başkalarının red etmesi asla geçerli değildir. o yüzden gönderdiğimiz açıklamaların isterseniz arapçalarını göndereyim, siz tercüme edin, benim tercümeme güvenmediyseniz siz deneyin ve bize de gönderin.
    Ama şunu bilin ki, takva ulema olarak bilinenlerin kahır ekserisi tasavvufu kabul etmiştir ve yaşamaya çalışmışlardır. Son dönemdeki birkaç alim denen zahiri ilim sahibinin inkarı veya başka manaya tevili hiç bir işe yaramaz....
    Boşuna zaman öldürmeyin de, makbul ulemanın anladığı gibi anlayıp hakkı teslim edin...
    Selam, hidayete tabi olup Muhammed s.a.v in yoluna ittiba edenlere olsun....

    Ali Kara hoca

    Not: Mevcut kurallara saygımız var fakat sunulan delillere karşı yorum yaptınız Ali hocamızda cevap buyurdular. Bu görüşmelerden sonra sizin delilleri tek tek değerlendirmeniz gerekicek, bu münazaramızın da en başından beridir öne sürdüğümüz formattır yani birbirimizi anlamaya çalışacağız. Size o yüzden son iki yorumu yapmak zorunda kaldık. Kurallara ısrarınızı anlıyoruz ve saygılıyız fakat burada kuralların esnetilmesi bu gibi açıklamalar için geçerli olması lazımdır. Çünkü meseleye delil talep ettiniz verildi tümünü değerlendirmediniz bu değerlendirmeleri sizden bekliyoruz sonra üstteki başlıklamı yoksa hak kabul edeceğiniz başlıklarmı yorumlar yapacaksınız ona göre bizde bir şekillendirme yaparız münazaramıza. Önce deliller üzerine yapacağınız çalışmaları görelim ondan sonra hakmı bu deliller batılmı yorumunuzu alalım.
    Samimiyetinizden şüphe etmiyoruz ve münazarada bu açıklamayı ihtiyaç buluyoruz. Ve kimseninde bu münazaraya müdahale etmesini istemiyoruz özelden de olsa!

    ismail KAPLAN
    Mahmud Efendi:4000'den fazla sünnet var,en fazla 3 tanesine uymadığımı görürseniz bana tabi olmayın

  13. #33
    SAHİH DELİLLERLE BATIL MURAD ETMEYİNİZ -1 (DEVAMI)

    Bismillahi Subhanehu ve Teala

    Allah (azze ve celle)’ye hamd, Resulü’ne salat ve selam olsun.

    Bundan sonra;


    "Tasavvufun delilleri"ni 7 maddede topladınız.
    1-Vesile olma ve Vesile(ler) Arama
    2-Sadıklarla Olma/Sadıklardan Olma.
    3-Kalb İlmi/Ledün İlmi
    4-Ruhbanlık
    5-Rabbanilik,Muqarreblik,Rasihlik.
    6-Zikrullah
    7-Allah'a Yakın olma (yakınlık)


    Öncelikle yazdıklarınızla alakalı usuli bir takım şey söyleyeceğim inşaAllah. Sonrasında ise sunduğunuz delillerinizle alakalı konuşacağız inşaAllah.


    Yazdıklarınızla Alakalı Usuli Kısa Bir Açıklama

    A-) Biz sizden Tasavvufun delillerini istemişken sizler bize Tasavvufu oluşturan unsurları bize delil olarak sundunuz. Halbuki sizler de bizler de çok iyi bilmekteyiz ki, bir şeyin aslı ile faslı farklıdır. Mesela, namazın delillerini sunmak demek secdenin, rukunun delillerini anlatmakla olmaz. Secdenin, rukunun delillerini anlatmak ancak, namazın içerisinde secde ve ruku olduğunu ispatlar, namazı değil. Halbuki namazı nasıl ispatlarız? “salat” kelimesinin “dua” anlamından farklı olarak, nassın siyakı sibakıyla uyum içerisinde olanıyla ispatlarız. Vesair yöntemlerle.

    B-) Sonrasında konuşmamız gereken konuları, daha münazaranın ilk konusu olan “tasavvufun islamdaki yeri”nde söylemek yersizdir. Merak etmeyin, bizler taassup ehli kimseler değiliz. Asılda yada furudaki meselelerde, delillendirme sahih olduğunda ikrarımızı ve vacipse ittibamızı sunarız. Bu konuda hiç kimsenin en ufak bir tereddütü dahi olmasın. Zira bizim, önceki halimizi terk edişimiz de sahih delillere ittibamızın bir göstergesidir. Dolayısıyla, siz önce tasavvufun unsurlarını değil, tasavvufun kendisini ispat etmelisiniz.

    C-) Size sadece bir örnekle, tasavvuf kelimesinin kökenini sordum. Siz ise bana “salat-namaz” ile kıyaslamaya çalıştınız. Halbuki bu kıyaslamanız birbiriyle uzak şeylerdir. Ma’lumunuzdur ki kıyasın şartlarında birisi kıyas edilen ile edilecek olanın illetlerinin birbirine eşit yada denk olmasıdır. Salat kelimesi, Arapça bir kelimedir. Birçok anlamı vardır. Allah (azze ve celle) buna kime yerlerde “dua” anlamını vermiştir, kimi yerlerde de “namaz” adını vermiştir. Bu konu hepimizin ma’lumu olduğu için tafsilata girmiyorum. Gelelim kıyaslamanıza. Tasavvuf kelimesinin Arapça bir kelime olup olmadığı hususunda sarf-nahiv alimleri arasında bilindik bir ihtilaf vardır. Halbuki “salat” kelimesinin Arapça olduğuna dair ihtilaf yoktur. Allah (azze ve celle) yada onun Resulü (sallallahu Aleyhi ve selem) bu kelimeyi Arapça olmasa dahi hiç kullanmışlar mıdır? Şayet bunlardan birisi varsa, kıyasınız sahihtir. Halbuki bunlardan ikisi de yok. Yani illette eşitlik yok. Kıyasınız batıl ve fasid bir kıyastır. (Ayrıntılı bilgi için fıkıh usulü kitaplarının “Kıyas” bablarına bakınız.)

    Allah (azze ve celle) müsaade ederse, yazı dizimize 2. maddeden devam edeceğiz. Lütfen yazılarımız bitmeden cevap verilmesin.

    Ömer ÇELİK
    (20.03.2010)

    not: Özelden aldığınız mesajlar beni alakadar etmiyor İsmail Ağabey. Ben buradan sorumluyum. Burada size hiçbir laf ettirmem Allah'ın izniyle. Ama ben özele karışamam..

  14. #34
    Müsadeyle inşaAllah küçük parantez ile Ali hocamız bir hatırlatmada bulundular bu arada siz bu hatırlatmaya binaeyn çalışmanıza devam etmenizi rica ederiz. Çünkü bizden delil isteniz onca çalışmalar yapıldı fakat bu çalışmaların ta en baştan yanlış anlaşılmasıyla birlikte yapabileceğiz çalışmalar ne kadar da sağlıksız çıkabileceği olasılığına karşılık karşılıklı anlayışı ve orta yolu bulmak açısından bu hatırlatmayı size yapmayı uygun buluyoruz. Bu bir münazaradır bu münazara karşılıklı delillendirmeler yönünde mutabakat sağlandı ve birtakım kurallar konuldu münazaranın disiplini açısından ve bunda anlaştık ve talep ettiğiniz bir takım deliller konuda Ali hocamız tarafından paylaşıldı ve bu paylaşımları değerlendirmeniz gerekicek bu değerlendirmelerin en başında sizin Ali hocamızın sunduğu delillerde yanlış anladığınızı sandığımız bir takım noktalara dikkat çekmek ve yapacağız çalışmayı daha sağlıklı oluşturmanız açısından Ali hocamızın son mesajınıza vermiş olduğu hatırlatmayı size arz ederim.

    Bu hatırlatmaya göre yapacağınız çalışmayı şekillendirmenizi ve dikkate almanızı da rica ederim.
    Nazik ve anlayışlı davranışlarınızdan ötürüde bizzat teşekkürlerimi sunarım aziz kardeşim Ömer Çelik'e...

    Gerekirse bu mesajımı siz ya da ben silerim hatırlatmayı okuduktan sonra önemli değil ama bu mesajı size iletmem münazaramızın sağlıklı devam etmesi açısından önem arzetmektedir.

    Buyrunuz Ali hocamızın son mesajınıza verdiği cevabındaki bir takım hatırlatmalar:

    << 4-Ruhbanlık>>
    selamun aleykum... bu tabirini değiştirsin, biz ayetteki şekilde söylemiştik yani <Rehbaniyyet> aynen düzeltsin. kendisine iletisiniz.
    tasavvuf kelimesinin nerden geldiğini lakap olduğunuda yazmıştık. Ömer Çelik kardeşimize söylemek lazım, tasavvuf kelimesine takılırsa işin içinden çıkamaz, zira biz daha çok Nakşi büyüklerinin yolu tabitini kullanıyoruz, çünkü onların hedefi sünneti seniyyeye ittibadır. başkalarının tasavvuf lafzında ısrarı bizi ilgilendirmez. kaldıki arapça olması veya olmaması vakıayı değiştirmez, şu an mevcut olan hak tasavvuf yolunun islamda olduğu gün gibi aşikardır ve onlarca delille isbat edilir. biz kendisine salat kelimesiyle kıyas yapmadık, aradaki inceliği anlamıyacak kadar zeki değillerse ne için uğraşıyoruz??? halbuki arapça olmadığı halde bir çok kelime arapçalaştırılmış olarak kullanılıyor, tasavvuf kelimesinin aslı ne olursa olsun müslümanların büyük bir kesimi bunu makbul bir işte kullanıyorlar, o halde müslümanların güzel gördüğünü kabullenmek lazım, sözü başka tarafa çekmeyelim.. ama yine ısrar ederlerse biz hazırız, kırıcı olmadan münazaraya (hakkı isbat için) hazırız..... selamlar.

    ***
    Allah razı olsun, verdiğim notları Ömer beyin sitesine yerleştirmişsin, yine de soralım illada tasavvuf kelimesinin kökenini soruyorsa elimdeki yüzlerce kitabı taradım ve birçok alimin açıklamasını gördüm, kitabların adıyla baskı isimleriyle sayfasıyla yazabilirm inşaallah... Ömer Bey kardeşimize çok selamlar ve sabırlar diliyorum, zira farkında olmadan hepimiz bir çok faideye sebeb oluyoruz galiba....

    Devamında şu açıklamamızda tasavvufun ismi hakkında delillendirilebilir, iki adet pdf. dosyası var elimizde ama siteye ekleyemedik onlarda da deliller mevcuttur.


    İbni Haldun mukaddimesinden yaptığımız alıntı, tasavvuf isminin nasıl ortaya çıktığını bize göstermektedir.




    İmamı Malik’in r.a şu meşhur sözünü de unutmayalım: Kim fıkıh elde etmeden tasavvufa dalarsa muhakkak zındık olur. Kim fıkıh elde eder de tasavvufa dalmazsa muhakkak fasık olur. Kim her ikisin cem ederse muhakkak (hakikatle) tahakkuk etmiştir.

    Ali Kara hoca
    Mahmud Efendi:4000'den fazla sünnet var,en fazla 3 tanesine uymadığımı görürseniz bana tabi olmayın

2 / 2 İlkİlk 12

Yer İmleri

Gönderme Kuralları

  • You may not post new threads
  • You may not post replies
  • You may not post attachments
  • You may not edit your posts
  •