Birinci Bölüm

Filistin

Toprağın sahibi ile toprağın işgalcisinin savaş alam... Çatışmalar, tuzaklar, baskınlar, yıkımlar ve suikastler diyarı... Acının ve sevincin, ölümün ve hayatın yan yana gezdiği mekân... Zulmün asude bir şekilde kol gezdiği mazlumlar ocağı... Mazlum ve yetim kalmış bir milletin ahıdı... Gönüllerin ve ümmetin kanayan yarası...

Filistin'deki her yer gibi boynu büküktü Kudüs'ün. Bağrında utancını taşıyordu kirli ellerin. Oluk oluk dökülen kanlarıyla sararmıştı Mescid- i Aksa'nın kubbesi... Can çekişiyordu olanca celadetiyle; direniyordu bütün gücüyle. Esen her lodos; güneyden İsra ve Mirac'ın Sahibi'nden nefes üflerdi hayat damarlarına. Can bulurdu, kan bulurdu beti benzi. Âdem misali dirilirdi; tekrar direnmek için lanetli Çıfıt zulmüne.

Toprağı; acıyla dost olmuş, acıya bağışıklık kazanmış bir milletin toprağı... Direnişi; ümmetin semaya açılan elleriyle dua dua güç kazanan, dua dua direnen bir direniş...

Bitti denince dirilen; dirildikçe boy boy gelişen; işgalci Yahudi'nin kalbine korku salan bir direniş, bir diriliş yaşıyordu Filistin. Canlar, kanlar fedaydı. Gönüllere hakim olan, özgürlüğün ilahi aşkıydı.


•


22 Mart 2004 Pazartesi!

Filistin yasta, Filistin matemdeydi bugün. Şehirde büyük ve acı bir haberin hüznü gözlerden billur billur akarken; öfkeler dillerde, öfkeler ellerde yumruk yumruk slo¬ganlara dönüşmüştü:

"Kahrolsun İsrail!"
"Kahrolsun Siyonist düzen!"
"Kahrolsun katil Şaron!"
"Şaron cehennemin kapılarım açtı!"
"İslami Direniş Hareketi engellenemez!"
"Lailahe illallah, Allah-u Ekber!"


Gazze'de başlayan öfke seli el- Halil, Ramallah, Nablus, Cenin derken sıçramıştı tüm Filistin'e. Sokaklarında kin, sokaklarında öfke vardı Filistin'in. İntikam yeminleri çınlıyor¬du Filistin sokaklarında. Yumak yumak yüreklere çöken acı, tüm direniş gruplarını sarmıştı.

Şehid edilen, ŞEYH AHMED YASİN'di. Özelde İslami Direniş Hareketi HAMAS'ın, genelde tüm direniş gruplarının manevi lideri!.. Bir öncü insan!.. Tüm yeminler, tüm in¬tikam ahitleri onun içindi.

Fakat Gazze farklıydı bugün. Dün sabah namazından beri Filistin'i sarsan bu haber, Gazze'yi ayağa kaldırmıştı. Şehirde dolaşan araçların hoparlörlerinden bir ses yükseliyordu sokak sokak, cadde cadde: "BİZ BU YOLU SEÇTİK.
ARZUMUZ ŞEHİTLİK VE ZAFER İLE SON BULACAK!..
"
Kasetlerden, hoparlörlerden dalga dalga yayılan bu ses, Şeyh Yasin'in kaydedilmiş sesiydi. Gönülleri yakan, acılara acı katan bir ses!...
Sabra Mahallesinden Şati Mülteci Kampı'na ve tüm Gazze'ye varana dek gökyüzü siyahlara bürünmüştü. Yakılan lastikler değil; sokaklardan, caddelerden taşan sinelerdeki öfkeydi.

Gazze'nin felç olan hayatı, Batı Şeria'nın genel grevleri, tüm kamu kurum ve kuruluşlarının tatil edilmeleri, cezaevlerindeki mahkûmların isyanları, mülteci kampla¬rındaki galeyanlar, gösteriler... Felç olmuştu Filistin'in sos¬yal hayatı.

Gazze'nin kalbinde yüz binlerce insan yürüyordu Şifa Hastanesi'ne doğru. Dün sabah namazı sonrası şehid edilen Şeyh Yasin'in cenazesi alınırken yüz binlerin gözlerinde hüzün, gönüllerinde elem vardı. Kalpler kırgındı. Nefret duygularını anlatmaya kelimeler kifayet etmiyordu.

Şifa Hastanesi'nden, yüzleri maskeli mücahitlerce alınan Şeyh Yasin'in cenazesi, eller üstünde Sabra Mahallesi'ne, evine götürüldü. Halime Hatun, gocukları, damatları, torunları... kirpiklerinden hüzün bulutları damlıyordu.

Bir baba sevgisi, bir aşk, bir sevdaydı dudaklardan dö¬külen:

- Allah'a hamd olsun! Babam, sonunda isteğine kavuştu, dedi kızı Meryem.

- İsteğine ulaştı, dedi hanımı Halime. Onunla geçirdiğim bu kadar zaman içinde hayırlı yönünden başka bir şey hatırlamıyorum.

- Onu tanıdığım günden beri bizi gücendirecek bir kelime bile işitmedim, dedi gelini Ümmü Hüsam.

Daha sonra yüz binlerin omuzunda taşman cenaze, şehir merkezindeki el- İmare Camii'ne götürüldü. Eller, öğle namazı ardından cenaze namazı için saf saf bağlandı. Dualara kimi ağlamaktan kurumuş, kimi de nemli gözlerle eşlik etti.
"Şehitler Kabristanlığı" bir misafiri ağırlıyordu bugün. Şehadete yaraşır bir hayat geçiren bir misafiri... bir şehidi... Şeyh Ahmed Yasin'i ...

Gözyaşları sel olan yüz binler "EY HAMAS LİDERİ ELVEDA!" diyordu; sloganlarla, intikam yeminleriyle. Zılgıtlar çeken kadınların çocuk, yaşlı, genç herkesin dudaklarında ortak bir hüznün adı dolaşıyordu: Şeyh Ahmed Yasin!
Uzatılan mikrofonlara konuşan biri vardı o gün. Elem dolu haberi duyduğundan bu yana acısı, kederi; kocamış saçma, sakalına tel tel ağanp yansımıştı. Mahzundu, üzgündü sesi Abdulaziz Rantisi'nin:

- Onlar, dedi mikrofonlara; peygamberlerin katilleridirler. Bugün İslami bir sembolü şehid ettiler. Bu İslam'a açılmış bir savaştır. Bu cinayetle İsrailliler, Filistin davasını öldürmek istiyorlar. Yasin, bir ulusun içinde adam, adamın içinde ulustu. Bu ulusun intikamı bu adamın boyutlarında olacaktır. Eylem göreceksiniz, söz değil!

•

Gazze!

Yarasına tuz basmış deniz kokulu şehir... Yahudi/Çıfıt zulmünden her gün nasip alan bir şehir... Kıyısı; çocuk kovalamacalan, kuş cıvıltıları ve cevelan yeri... Bağrı; kan ve gözyaşı pınarı...
Bir yanında fakir gecekondu mahalleleri; bir yanında zengin, kocaman evler, geniş yolları ve meyve bahçeleri...

Sıcak ve nemin egemenliğini, esen meltemin kararlılığı kırardı bu şehirde. Tıpkı direniş güllerinin esen kararlı kokusu gibi... Ümit muştulayan kokular gibi... Kan ve baru¬tun hüznü her gün yankı bulurdu gözlerde. Her kurşun bir tohum olurdu gönüllerde direniş direniş büyüyen. Her can bir adımdı şehadetle süslenen.
Dallarını her haneye uzatan; fakir- zengin demeden her ocakta bir canla, bir kanla sulanan direniş fidanı yeşermişti Gazze'de... Boy boy özgürlük fidanı... Sokak sokak, mahalle mahalle, şehir şehir... Yaşanan ve yarım asrı geçen bu meş'um zulmün bir adı vardı dillerde: Lanetli Çıfıt zulmü! Sabra Mahallesi/Şati Mülteci Kampı!..

Mazlum iklimin süsten uzak derme çatma evleri... Yahudi işgali ve zulmünden kaçışın nihai noktasıydı bu mülteci kampı, birçok kamp gibi... Fakirlik ve yoksulluğun buram buram tüttüğü mekân... Kimi evlerin dış cephesi dö¬külmüş yahut sıvasız, kiminin de içi... Kiminin inşası lalettayin, kimi de kapısız, penceresiz... Hepsinde ortak nokta: zulümden nasipli olmak!
Sadece insanlar değildi bu topraklarda zulümden inleyen. Evler de insanlar gibi can çekişir, ağlar, sızlardı işgalci İsrail askerlerinin kontrolündeki yıkımlardan. Canavar misali homurdanan demir azmanı tankların, buldozerlerin eseri okunurdu kamplarda.

Bu evlerin incila mermer merdivenleri, arkaik sütunları, simetrik korkulukları, uzun koridorları, gömme küvetli banyoları, porselen muslukları, alafranga helaları, panjurlu pencereleri, halkari süslemeleri, geniş meyveli bahçeleri, çevresi hercai çiçeklerle donatılmış havuzları ve konforu yoktu. Ama kendileriyle aynı kaderi paylaşan mazlumiyet-leri, umutları ve özgürlük davasına adanmış kurbanlık sahipleri vardı.

Başını sokacak bir hanesi olan, şanslı değildi bu topraklarda. Her şey olabilirdi her an. Zulüm rüzgârının /tufanının ne zaman, nereden eseceği meçhuldü. Her an varlık yokluğa, hayat ölüme dönüşebilirdi.

•

20 Mart 2004 Cumartesi gecesi!

Suikastten üç gün önce... Sabra Mahallesinde bir ev... Filistinlilerin yaşadığı fakir gecekondulardan biri... Telaş ve endişe okunuyordu yüzlerde. Keder ve gam dolu bakışlar vardı gözlerde. Hüzün rüzgârları esiyordu yüreklerde.
Temiz örtüsü altında Halime Hatun'un kocası yatıyordu hasta yatağında. Halime üzgün, Halime endişeliydi. Yılların çilesi dantel dantel örülmüştü alnına. Bir şey yapama¬manın, çaresizliğin ezikliğini yaşıyordu. Fakat mütevekkil ve teslimiyetçiydi Halime Hatun.

Gözleri çocuklarına takıldı bir ara. Her yüzde tasa, her çehrede gam okudu. Metanetli görünmeli, güçlü ve iradeli olmalıydı. Nice badireler atlatmıştı kocasıyla. Bunu da atlatacaktı. Allah'a sığındı; yardımını diledi.
"Ya Safi! Ya Kafi! Ya Muafi!" yüce isimleri döküldü dudaklarından. Beyaz başörtüsünün ucuyla göz pınarlarını sildi, kaçamak kaçamak.
Kocasına baktı. Durumu oldukça ağırdı. Yıllardır onu terk etmeyen hastalıklardan muzdaripti. Yaşlı olması rahatsızlığını artırıyordu.
Yarım saat önce aniden rahatsızlanmış, tekerlekli sandalyesinden düşmüştü. Sık sık nefes alıp veriyor, zorlukla konuşuyordu. Muhabbetle baktı yaşlı kocasına; gözleri ka¬palı, dudakları hareketliydi. Belli ki Rabbini zikrediyordu.
Alnında biriken damlaları fark etti. Bir bezle usulca kuruladı. Yaşlı Şeyh gözlerini açtı. Bir ara başucunda duran eşine belli belirsiz gülümsedi; kendinden geçti.

Siması nur yumağıydı. Yıllar, çilesini gergef işler gibi çizgi çizgi nakşetmişti anlına. Kaşları gürdü. Gözleri mananın derinliklerine dalan bir gizeme sahipti. Gözlerinin altındaki halkalar ve yüzündeki çizgiler, kutsal bir davanın çile¬sini yansıtıyordu. Kemerli bir burnu vardı. Beyaz kılları siyahlarından çok olan sakalı, kısa bıyıklarıyla bir başka çekicilik katıyordu sempatik yüzüne.

Başındaki beyaz kefiyesi, heybetini daha bir artırıyordu. Başucundaysa zaman zaman giydiği kuzguni renkli, buğday nakışlı aplik sakosu asılıydı.
Boynundan aşağısı tutmayan, buram buram direniş, buram buram Filistin kokan 66 yaşındaki bu mütebessim, sevimli ihtiyar, bu PîR-İ İNTİFADA; Filistin halkının umudu, Filistin İslami Direniş Hareketi HAMAS'ın manevi lideri Şeyh Ahmed Yasin'di. Aynı kaderi paylaşıyordu Filistin'le: İkisi de mefluç... Ama biri, diğeri için umudun adıydı.

Bu fakir gecekondu semtinde yaşıyordu Şeyh Yasin. Komşularının dertleriyle dertlenir; yetim çocuklar ve dul kadınlar dahil şehitlerin ailelerine sahip çıkardı. Hem yiyeceğini, hem giyeceğini onlarla paylaşırdı. Sahiplenmeyi, yardımlaşmayı severdi.

İşgalci İsrail'i, tüm teçhizat ve imkânlarına rağmen, dudaklarından dökülen bir sözle tir tir titreten biriydi. Gücü¬nü iman dolu yüreğinden alan,ve sadece Allah'a dayanan, yüzü; çevresine her zaman tebessüm sadakaları dağıtan bu ihtiyarı, yıllar yorgun düşürmüştü. Bitkin ve hastaydı. Kesik kesik soluyordu.
Bir ses duydu, yüreği yaralı Halime Hatun. Bir serçenin ürkekliğiyle geri döndü aniden. 26 yaşlarındaki oğlu Abdulgani'ydi. Diğer oğlu Abdulhamid ise tedirgin görünüyordu.

- Anne! Babam kendinden geçti. Hastaneye kaldıralım. Islak gözlerle çocuklarını onayladı. Gelini Ümmü Hüsam ve kızlarından Meryem'in de yardımıyla hemen hazırlıklara başladılar. Şeyh Yasin'i özenle giydirdiler. Herkes telaş ve endişe içinde yardım ediyordu.

Hazırlıklar bitince, güçlü kollarıyla Abdulgani babasını kucakladı. Kapıda bekleyen korumaların bakışları arasında usulca taksiye yerleştirdi. Arabanın bagajına babasının te¬kerlekli sandalyesini de koydu lazım olur diye. Annesi arka koltuğa oturdu. Kocasının başını kucağına aldı. Abdulgani ve Abdulhamid öne geçtiler. Peşlerinden kene ilerini takip eden koruma arabası, gönüllü fedailerle doluydu.

Fakirliğin kol gezdiği, mazlumiyet kokan Sabra'nın gecekondu sokaklarından geçen otomobil, hastane yoluna çıktı. Endişe dolu yüreklerle hızla yol alırken, karanlıkta bir çift 'lanetli göz'ün kendisini izlediğinden habersizdi.