+ Konuyu Yanıtla
18 sonuçtan 1 --- 18 arası gösteriliyor

Konu: Atatürk’ün milli siyaset anlayışı ve günümüzde alınacak dersler

  1. #1
    Sessiz DEVRİM! Fatih KANLI kullanıcısının Görüntü Resmi
    Giriş
    Sun Feb 2008
    Konum
    istanbul
    Yaş
    38
    İletiler
    3,669
    Blogdaki Konular
    1

    Atatürk’ün milli siyaset anlayışı ve günümüzde alınacak dersler

    -I-


    Giriş

    Atatürk dönemi milli siyaset uygulamalarını incelemeden önce, cumhuriyetten önce Osmanlı Devletinin genel bir durumunu incelememiz ve bunu iyi analiz etmemiz Cumhuriyet döneminde ki uygulamaları ve ondan sonraki dönemde ki uygulamaları daha iyi anlamamızı sağlayacaktır.

    Avrupa da sanayini devriminin başlamasıyla birlikte gelişen ve hızla büyümekte olan Avrupa devletlerinin ekonomik ve askeri açıdan ciddi anlamda büyüme göstermişlerdir. Ardından yaşanan 1789 Fransız Devriminin yaymış olduğu milliyetçilik fikirleri ile birlikte Avrupa da kurulan Milli Devletler, çok geniş bir coğrafyaya sahip olan Osmanlı Devletini çok büyük sıkıntılara sokmuş peyderpey toprak kaybetmesine sebep olmuştur.

    Bu süreç içerisinde gelişen tehlikelerin farkına çok geç varan Osmanlı Devleti bunun için bir dizi önlemler almak istemiştir. Bunların en bariz örneklerinden biri Tanzimat Fermanıdır. Yâda diğer adıyla Gülhane Hatt-ı Hümayunu...3 Kasım 1839 tarihinde Abdülmecit döneminde hazırlanan Tanzimat Fermanı Gülhane bahçesinde okunduğu için Gülhane Hatt-ı Hümayunu olarak da adlandırılır. Tanzimat Fermanı dönemin şartları gereği Devlet idaresinde bir takım değişikliklere, yeniliklere gidilmiştir. Hukuk, Maliye, Ekonomi, Askeri ve Eğitim alanlarında ciddi anlamda yenilikler yapılmıştır.

    Bu yapılan yenilikler, devletin genelinde rahatsızlıklar doğurmuştur. Özellikle Hukuk ve Askeri anlamda yapılan yenilikler Osmanlıya bağlı bir takım valileri ciddi anlamda rahatsız etmiştir. Hukuk alanında ki Müslüman ve gayr-i Müslimlerle birlikte Hıristiyanların içerisinde ki farklı mezheplere mensup olanların arasında da eşitlik getirilmesi özellikle Hıristiyan âlemi içerisinde önemli bir konuma sahip olan Ortodoksları rahatsız etti. 1840 yılında hazırlanan Ceza Kanunnamesi, 1850 yılında hazırlanan Ticaret Kanunnamesi, Laiklik kurallarına göre işleyen Nizamiye Mahkemelerinin kurulması ve buralara Müslüman hâkimler ile birlikte gayrimüslim hâkimlerin atanması ve cinayet davalarına gayrimüslimlerinde şahitlik yapılabileceği uygulaması getirilince Osmanlıda ki dini tebaa tarafından “gâvurlaşma” ya da “Frenkleşme” olarak nitelendirildi.

    Askeri alanda yapılan yenilikler; Bahariye Nezaretinin kurulması, Avrupa da ki mevcut bulunan donanmalar model alınarak çok güçlü bir donanma kurulması, askerliğin zorunlu bir devlet görevi haline getirilmesi ve askerlik süresinin 4 yıl olarak belirlenmesi Osmanlıya bağlı bir kısım başıbozuk, kafasına göre hareket eden kimi valileri ciddi anlamda rahatsız etti. Ve gayrimüslimlerin Albaylık rütbesine kadar çıkabilmesine yönelik değişiklik ise Müslümanları ciddi anlamda rahatsız etmiştir.

    Diğer alanlarda yapılan yenilikler, özellikle Sanayi alanında yapılan yenilikler Osmanlıda ekonomik anlamda ciddi bir değişimi hedeflemiş Avrupalı Devletlerle yarışır bir noktaya gelinmek istenmiştir. Yedikule ve Küçükçekmece arasında sanayi parkının kurulması, Zeytinburnu’nda demir işleme ve makine imalathanesi kurulması ve buralarda çalışacak teknik eleman yetiştirilmesi için meslek okullarının açılması ve Hereke de pamuklu dokuma fabrikasının kurulması ekonominin ayağa kaldırılması adına yapılan yeniliklerdir.

  2. #2
    Sessiz DEVRİM! Fatih KANLI kullanıcısının Görüntü Resmi
    Giriş
    Sun Feb 2008
    Konum
    istanbul
    Yaş
    38
    İletiler
    3,669
    Blogdaki Konular
    1
    -II-

    Maliye alanında ki yeniliklerde ise özellikle 1841–1842 yılında gelir ve harcamalara göre hazırlanan planlı bütçe bu anlamda yapılan yeniliklerden bir tanesidir.

    Bütün bu gelişmelere rağmen Osmanlı Devleti kendini toparlayamamıştır. Aksine daha fazla gerileme göstermiş, Avrupa’ya karşı bağımlılık artmıştır. Tanzimatın asıl hedefi dağılmakta olan Osmanlı Devleti içerisinde Osmanlıcılık fikrinin yayılması ve bunun sayesinde parçalanmayı durdurmaktı. Ancak işler böyle gelişmemiş tam aksine Osmanlı Milli Politikalarından hızla uzaklaşmak durumunda kalmıştır. Bu süreç içerisinde 1838 yılında İngiltere ile imzalanan Balta Limanı Antlaşması ekonomik anlamda Osmanlının aleyhine olmuş ve dışa bağımlılığı artırmıştır. Bunun yanı sıra; sanayinin gelişmesi için sanayi makinelerinin sürekli dışarıdan ithal edilir olması, yerli üretime geçilmemesi dışa bağımlılığı artıran bir diğer faktör olmuştur. Etnik anlamda da yapılan kimi yenilikler zaman zaman gayrimüslim tebaayı zaman zaman da Müslümanları(ulemayı) rahatsız etmiş Devlet hiçbir tarafı memnun edememiştir.

    Osmanlı Devlet yönetimi, tanzimattan itibaren 1915 yılında Çanakkale Savaşının başlamasına kadar ki (2.Abdülhamit Devri hariç) süreci iyi yönetememiş gelişmelere tam anlamıyla vakıf olamamış ve Devletin çöküşünü engelleyememiştir.

    Osmanlı Devleti, maceraperest İttihat Terakki yöneticileri Enver, Talat ev Cemal Paşaların yüzünden 2.Dünya Savaşına hiçte hazırlıklı olmadığı halde girmek zorunda kalmıştır. İttihat Terakki Hükümeti 2 Ağustos 1914 tarihinde Almanya ile kimsenin haberinin olmayacağını düşünerekten bir gizli antlaşma imzalamıştır. Ve böylece Osmanlı Devleti savaşa katılacağını resmileştirmiş ve İttifak Devletlerinin yanında gireceğini belirtmiştir. Bu yapılan antlaşma hiçte zannedildiği gibi gizli kalmamış İngiltere Osmanlıya vermek üzere olduğu iki tane zırhlıyı vermekten vazgeçmiştir. Bunun üzerine Almanya İstanbul’a iki tane zırhlısını (Yavuz ve Midilli) yollamıştır. Bu zırhlılara Osmanlı bayrağı çekilerek Karadeniz’e gönderilmiş ve 29 Ekim günü Rus limanları durduk yere bombalanarak Osmanlı Devleti gereksiz yere savaşa sokulmuştur. İttihat Terakkinin bu marifetinden Osmanlı Padişahı 5.Mehmet ve Sadrazam Sait Halim Paşanın ancak ertesi günü haberi olmuştur. Ancak iş işten geçmiş geri dönülmez yola bir kere girilmiştir.

    Osmanlı Devleti, ekonomisi çökmüş, dış borçları devasa noktalara gelmiş, askeri gücü bitme noktasına gelmiş ve topraklarının büyük çoğunluğunu kaybetmiş durumdaydı. Osmanlı Devleti bu durumdan çıkmanın mantıklı ve makul yollarını aramak yerine kaybedilen topraklarını geri almak ve ekonomisini düzeltmek için, olmayacak hayaller kurup, saçma sapan bir savaşın içine girip; 1,5 milyondan fazla askerin ölmesine ve tam bir felaket olan Mondros Mütarekesinin imzalanmasına sebebiyet vermiştir. İşte tam bu noktada Ulu önder Mustafa Kemal ATATÜRK’ÜN “Milletimizin güçlü, mutlu ve sağlam bir düzen içerisinde yaşayabilmesi için, devletin bütünüyle milli bir siyaset gütmesi ve bu siyasetin iç teşkilatımıza tam uyumlu ve dayalı olması gerekmektedir.

    Milli siyaset demekle anlatmak istediğim şudur: Milli sınırlarımız içinde, her şeyden önce kendi gücümüze dayanarak varlığımızı koruyup milletin ve yurdun gerçek mutluluğuna ve bayındırlığına çalışmak; gelişi güzel, ulaşılamayacak istekler peşinde millet uğraştırmamak ve zarara sokmama; uygarlık dünyasının uygarca ve insanca davranışını ve karşılıklı dostluğunu beklemektir.”
    bu sözünü anımsamamak elde değil. Bu söz ulu önderin ne kadar ileri görüşlü ve ne kadar akıllı, deha sahibi bir devlet adamı olduğunu ortaya koyuyor.

  3. #3
    Sessiz DEVRİM! Fatih KANLI kullanıcısının Görüntü Resmi
    Giriş
    Sun Feb 2008
    Konum
    istanbul
    Yaş
    38
    İletiler
    3,669
    Blogdaki Konular
    1
    -III-


    1.Kurtuluş Savaşı

    30 Ekim 1918 tarihinde Mondros Ateşkes Antlaşmasının imzalanması ile Osmanlı adına savaş sona ermiştir. Savaş sonrası Osmanlı toprakları işgale uğramaya başlamış, yaklaşık 2 yıl sonrada 10 Ağustos 1920 tarihinde Sevr Antlaşması Osmanlı Devletine imzalattırılmak zorunda bırakılmıştır. Sevr’in imzalanmasıyla beraber Anadolu karış karış işgale uğramaya başlamış, bu durumdan rahatsız olan Anadolu insanı irili ufaklı birlikler halinde işgallere karşı koymaya çalışmışlardır. İzmir’de Hasan Tahsin, Antep’te Şahin Bey bunun birkaç örneğidir. Ancak bu irili ufaklı direnişlerin tek başına çok fazla etkili olamayacağını gören Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK, Anadolu insanı tek bir çatı altında toplamak için Sultan Vahdettin’in emri ile 19 Mayıs 1919 ta Samsuna çıkmıştır. Gazi, Samsuna ayak basar basmaz halkı işgallere karşı ayaklanmaya teşvik etmiş, yurdun dört bir tarafında mitingler düzenlenmesini isteyerek Anadolu insanın milliyetçi duygularını harekete geçirmek istemiştir. Atatürk’ün başlatmış olduğu bu hareket kısa sürede karşılığını bulmuş halk işgallere karşı ayağa kalkmış Mustafa Kemal’in etrafında toplanmaya başlamıştır.

    21–22 Haziran 1919’da Amasya’da, 23 Temmuz-7Ağustos 1919’da Erzurum’da, 4–11Eylül 1919’da Sivas’ta Kongreler düzenleyerek Kurtuluş Savaşının fitilini ateşlemiş akabinde “Müdafaa-i Hukuk Cemiyetini” kurmuş ve bu Cemiyetin başına geçmiştir. Mustafa Kemal ATATÜRK, 21–22 Haziran tarihlerinde yayınladığı AMASYA genelgesinde: “Yurdun bütünlüğü, milletin bağımsızlığı tehlikededir. Milletin bağımsızlığını yine kesin kararı ve direnişi kurtaracaktır.” ifadesi ile mücadelenin şeklini belirtmiş milletine karşı olan sonsuz güvenini belirterek halkı işgale karşı harekete geçirmesini bilmiştir. ATATÜRK, işte bu doğrultuda 28 Mayıs’ta Havza’dan valilere, bağımsız mutasarrıflıklara, Erzurum’daki 15. Kolordu, Ankara’daki 20. Kolordu, Diyarbakır’daki 13. Kolordu Komutanlıkları’na ve Konya’daki Ordu Müfettişliği’ne bir genelge göndermiştir. Bu genelge aynen şöyledir:

    İzmir’in ve maalesef bunun arkasından da Manisa ve Aydın’ın işgali, gelecekteki tehlikeyi daha açık olarak sezdirmiştir. Yurt bütünlüğümüzün korunması için, milletçe gösterilen tepkinin daha canlı ve sürekli olması gerekir. Yaşayışımızda ve milli bağımsızlığımızda gedikler açan işgal ve ilhak gibi olaylar, bütün millete kan ağlatmaktadır. Izdıraplar dindirilememiştir.

    Sindirilmesi ve katlanılması mümkün olmayan bu duruma derhal son verilmesinin bütün medeni milletlerle büyük devletlerin adalet ve nüfuzundan sabırsızlıkla beklendiğini göstermek maksadıyla, önümüzdeki hafta içinde ve çeşitli illere göre, Pazartesi başlayıp Çarşamba günü müracaatın arkası alınmak üzere, büyük ve heyecanlı mitingler yapılarak milli gösterilerde bulunulması, bunun bütün kasaba ve köylere kadar yaygınlaştırılması, bütün büyük devletlerin temsilcileriyle Bab-ı Âli’ye etkileyici telgraflar çekilmesi, yabancıların bulunduğu yerlerde yabancılarda etki altına alınmakla birlikte, düzenlenen milli gösterilerde terbiye ve ağırbaşlılığın titizlikle korunması, Hıristiyan halka karşı saldırı, gösteri ve düşmanlık gibi tavır ve davranışlardan saklanılması zarurîdir.

    Yüksek şahsiyetinizin bu konularda duyarlı ve etkili bulunmaları dolayısıyla işin iyi idare edileceğine ve başarıya ulaşacağına bendenizin tam bir güveni vardır. Sonuçtan haberdar etmenizi rica ederim.


    Ardından toplanan Erzurum Kongresinde alınan kararlar ise milli bir siyasetin somut örneğidir: “a)Milli sınırlar içerisinde bulunan yurt parçaları bir bütündür, birbirinden ayrılamaz, b) Ne türlü olursa olsun, yabancıların topraklarımıza girmesine ve işlerimize karışmasına karşı ve Osmanlı hükümetinin dağılması durumunda millet, birlikte direnecek ve yurdunu savunacaktır, c) Milli gücü etken ve milli iradeyi egemen kılmak, temel ilkedir.”

    Atatürk, Müdafaa-i Hukuk Cemiyetini kurduktan sonra, Ankara’ya dönmüş, İstanbul un İngilizler tarafından işgal edilip Meclis-i Mebusan’ın dağıtılmasıyla 23 Nisan 1920 de kurulan Büyük Millet Meclisi tek yetkili olmuş ve ATATÜRK Meclis Başkanlığına getirilmiştir. Atatürk Meclis Başkanlığına getirildikten sonra bağımsızlık hareketlerine hız vermiş ve bunu şu sözleri ile ifade etmiştir: “Temel hedef: Türk milletinin onurlu ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır. Bu ancak tam bağımsız olmakla sağlanabilir. Ne kadar zengin ve refah içerisinde olursa olsun, bağımsızlıktan yoksun bir millet, uygar insanlık karşısında uşak durumda kalmaktan kendini kurtaramaz. Oysa Türk’ün onuru ve yetenekleri çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir millet esir yaşamaktansa yok olsun, daha iyidir. Öyleyse, ya istiklal ya ölüm!” İşte ulu önderin bu sözleri ve ardından Kuvâyı Milliye birliklerinin birleştirilip düzenli bir orduya geçilmesi ile Kurtuluş Savaşı Anadolu’nun tamamına yayılmış ve Lozan’ın imzalanmasıyla tüm dünya Türkiye Cumhuriyetini tanımak zorunda kalmıştır.

  4. #4
    Sessiz DEVRİM! Fatih KANLI kullanıcısının Görüntü Resmi
    Giriş
    Sun Feb 2008
    Konum
    istanbul
    Yaş
    38
    İletiler
    3,669
    Blogdaki Konular
    1
    2.Türkiye Cumhuriyetinin Kurulması


    23 Nisan 1920’de Büyük Millet Meclisinin kurulmasının ardından 20 Ocak 1921 tarihli anayasada “Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir.” ifadesi eklenmiş cumhuriyet daha ilan edilmeden bu maddeyle cumhuriyetin ilan edileceği belli edilmişti. Cumhuriyet idaresi halk egemenliğine dayanan bir yönetim şekli olduğundan ilerde ilan edilecek cumhuriyetin önündeki en büyük engel “Saltanattı”. Çünkü devlet idaresi ikili bir yapıya müsait değildi, bunun için 1 Kasım 1922 de Saltanat kaldırıldı. Böylece resmen ilan edilmesi beklenen Cumhuriyetin önündeki en büyük engelde kaldırılmış oluyordu.

    “Bu aşamalardan sonra, ulu önderin en büyük projesi olan Cumhuriyet 29 Ekim 1923’te kurulmuş yeni devletin adı Türkiye Cumhuriyeti olmuştur. “Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir. İdare usulü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına dayanır. Türkiye Devletinin hükümet şekli cumhuriyettir.” Esasına dayalı olarak Cumhuriyet ilan edilmiştir. Hemen ardından dış âlemdeki politik güvencesi olan Lozan Anlaşmasına imza koyuldu.

    Lozan Antlaşmasına imza koyulurken devletin temel niteliği de belirtilmiştir: “Ülkesi ve Ulusuyla bölünmez bir bütün oluşturan Türkiye’de yaşayan ve Türk devletine vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes eşit ve aynı haklara sahip Türk ulusunu oluşturmaktadır.”


    Cumhuriyetin ilanından sonra cumhurbaşkanlığı seçimine geçildi ve mecliste yapılan gizli oylamada 158 milletvekilinin tamamının oyunu alan Mustafa Kemal, TBMM tarafından yeni Türk Devletinin ilk cumhurbaşkanı seçildi. Hükümetin kurulma şekli yeniden değişti. Buna göre; cumhurbaşkanı başbakanı atayacak, başbakan da bakanlarını seçip cumhurbaşkanının onayına sunacaktı. Bu uygulama ile meclis hükümeti sistemi yerine parlamenter rejime geçilmiş oldu. Böylece Türkiye Cumhuriyetinde yeni bir sayfa açılmış oldu.

  5. #5
    Fatih kardeşim emegine saglık
    İnsan bu su misali,kıvrım kıvrım akarya ...

  6. #6
    Sessiz DEVRİM! Fatih KANLI kullanıcısının Görüntü Resmi
    Giriş
    Sun Feb 2008
    Konum
    istanbul
    Yaş
    38
    İletiler
    3,669
    Blogdaki Konular
    1

    3.CHP ve Çok Partili Hayata Geçiş Denemeleri


    Vatanın kurtuluş ve bağımsızlık mücadelesinde Anadolu’nun çeşitli yörelerinde kurulmuş olan dernekler 4 Eylül 1919 tarihli Sivas Kongresi’nde Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti adı altında birleşerek ülkenin geleceğini tartışmış ve ayrıca CHP’nin kuruluşuna uzanan ilk kurultay olarak kayıtlara geçmiştir.

    İlk kurultayını Sivas’ta yapan CHP, Atatürk tarafından Cumhuriyet Halk Fırkası adı altında 9 Eylül 1923’te kuruldu. Daha sonra 20 Kasım 1923’te de, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri, Cumhuriyet Halk Fırkasının bünyesine katıldı. Cumhuriyet Halk Fırkası, Türk devletinin ilk siyasi partisidir. Mustafa Kemal ATATÜRK, ülkeyi biran evvel demokrasi ile yöneten özgür bir meclis oluşturmak istiyordu. Bunun için iki kere çok partili siyasal düzene geçilmek istenmiştir. Çünkü siyasi partiler Demokrasinin vazgeçilmez unsurlarıdır. Demokrasilerde iktidar partisinin icraatını denetleyen muhalefet partileri bulunur. Bunu çok iyi bilen Mustafa Kemal, çok partili siyasal düzene geçilmesini istemiş CHP’nin karşısına farklı siyasi partilerin çıkmasını desteklemiştir. Ancak dönemin şartları gereği bu çok uzun sürmemiş kurulan siyasi partiler çıkan bir takım isyanların sorumlusu olarak gözüktüklerinden ötürü kapatılmışlar, ömürleri fazla uzun süreli olmamıştır.

    Bu partiler; Ali Fuat CEBESOY, Kazım KARABEKİR, Refet BELE, Rauf ORBAY ve Adnan ADIVAR’IN öncülüğünde kurulan cumhuriyet tarihinin 2.Partisi olan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ve yine ATATÜRK’ÜN isteğiyle Paris Büyükelçisi Fethi OKYAR Bey’in kurmuş olduğu Serbest Cumhuriyet Fırkasıdır.

    a) Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası: Milli egemenlik, kişisel özgürlükler ve dini inançlara saygı ilkelerini benimseyen ve bu şekilde siyasi hayata başlayan bir partiydi. Kurulan Cumhuriyet rejimini bir türlü içine sindiremeyen bir takım zümre ya da kişiler partinin içine sızdılar. Parti, genel karakteri itibariyle böyle bir duruma müsaitti. Çünkü yapılan yeni inkılâplar konusunda, Mustafa Kemal Paşa ile yakın arkadaşları anlaşmazlığa düştüler. Kurtuluş Savaşının kazanılmasında çok büyük emekleri dokunan Kazım Karabekir Paşa ve arkadaşları, inkılâplara olumsuz tepki verdiler. Buna binaen mecliste bir grup oluşturdular. Bu kurulan siyasi partinin kurucu milletvekilleri aynı zamanda askerde olduğu için, ATATÜRK, partiyi kuran komutanlara “ya siyaseti bırakmalarını ya da orduda ki görevlerini bırakmalarını” istedi. Çünkü ATATÜRK Türk halkının gözbebeği olan Türk Ordusunun politikaya müdahale etmesini ve bu sebepten ötürü yıpranmasını istemiyordu. Komutanlarda görevlerinden istifa ederek aktif siyasetin içine dâhil oldular. Demokrasilerin muhalefetsiz olamayacağını bilen ATATÜRK bu duruma çok sevindi.

    Az öncede belirttiğim gibi, partinin içine sızan bazı mihraklar, Cumhuriyet rejimi din düşmanı gibi göstererek, din ile cumhuriyetin bağdaşabileceğini, cumhuriyetin din düşmanı olmadığını bilmeyen halk, böyle bir eğitimden mahrum bırakılan halk bu söylenenlere inanmak durumunda kaldı. Akabinde ülkemizin doğu kısmında cumhuriyet rejimini tehdit edecek ciddi manada ayaklanmalar zuhur etti. Ancak ayaklanmalar bastırıldı ve bu durumdan mesul tutulan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası 3 Haziran 1925’te kapatıldı.

    b) Serbest Cumhuriyet Fırkası: 1930 yılına kadar meclis muhalefetsiz bir şekilde işleyişini sürdürüyordu. Bu zaman zarfı içerisinde inkılâpların çoğu gerçekleştirildi. Ancak tek parti yönetimi demokratik rejimler için hiçte uygun bir durum değildi. 1929 da ki dünya ekonomik bunalımından ülkemizde ciddi anlamda etkilenmişti. Zaten zor durumda olan halk birde bu bunalımla karşı karşıya kalınca sıkıntıların hükümetin mevcut politikalarından kaynaklandığını söylüyor, şikâyetçi oluyordu. Atatürk durumdan habersiz değildi aynı zamanda kendiside hükümetin mevcut ekonomik politikalarından rahatsızlığını zaman zaman belirtiyordu. Denetimsiz kalan hükümeti denetleyecek, ciddi bir muhalefet unsuru olacak ikinci bir partinin boşluğu hissediliyordu. Bunu gören ATATÜRK, Fethi OKYAR Bey’i parti kurmakla görevlendirdi. Ve böylece 12 Ağustos 1930’da Serbest Cumhuriyet Fırkası kuruldu.

    Parti genel itibariyle, laik, cumhuriyetçi ve milliyetçi bir yapıya sahipti. Ekonomide ise Liberalizmi savunuyordu. Parti mevcut haliyle halkın ciddi bir teveccühünü kazanmıştı. Yapılan yerel seçimlere hile karıştırıldığı iddia edilip hükümet çok ağır bir şekilde eleştirildi. Hâlihazırda bir karışıklık bekleyen cumhuriyet aleyhtarları bu durumu fırsat bilerek cumhuriyet ve inkılâplar aleyhine gösteriler yapmaya başladılar. Sürecin çok tehlikeli bir noktaya geldiğini gören parti yöneticileri 17 Kasım 1930 tarihinde kurdukları partiyi kapatmak zorunda kaldılar.

    Hülasa; mevcut konjektürden dolayı çok partili hayata geçiş denemeleri başarısızlıkla neticelenmiştir.

    -Devam Edecek-

  7. #7
    Sessiz DEVRİM! Fatih KANLI kullanıcısının Görüntü Resmi
    Giriş
    Sun Feb 2008
    Konum
    istanbul
    Yaş
    38
    İletiler
    3,669
    Blogdaki Konular
    1
    4. Mustafa Kemal ve Siyasal Düzen

    Atatürk, her devrimci lider gibi, oda devraldığı siyasi düzeni baştan sona değiştirip kendi kafasında olan siyasal düzeni kendi ülkesine yerleştirmek istiyordu. ATATÜRK millet egemenliğine dayanan, hür, bağımsız, müreffeh, teokratik olmayan, laik, çağın gerektirdiği normlara uygun, bilime ve tekniğe dayalı modern bir rejimi uygulamaya koymak istiyordu. Ancak bu kolay bir şey değildi. Her ne kadar yeni devlet kurulmuş olsa da eskinin izleri hala devam ediyordu. Halk büyük bir savaştan çıkmış, 1,5 milyondan fazla insan ölmüş, toplum fakirliğin pençesinde kıvranmakta ve millet daha yeni yeni kendine gelmeye başlamaktadır. Hülasa ortam çok fazla müsait değildi. ATATÜRK, kurmak istediği rejimi tedrici olarak uygulamaya başladı. İlk önce Saltanatı ardından da Hilafeti kaldırdı… Ve diğer devrimler peşinden gelmeye başladı. 17 Temmuz 1921’de United Telgraph Muhabiri ATATÜRK’E “ İstikbalde ne gibi bir siyaset takip edeceksiniz? Diye sorar… Mustafa Kemal’in cevabı şudur: “Memleketimiz haraptır, milletimiz fakirdir, maarifimiz dundur, iktisadiyatımız zayıftır. Memleketimizi imar ve milletimizi tenvir ve terfih yegâne katî emelimizdir.” Ulu önder bu sözleri ile önceliğini belirtmiş, yersiz hiçbir girişimde bulunmamıştır.

    Mustafa Kemal, siyasal düzen olarak Milli Egemenliğe dayalı, toplumun tamamını kucaklayan bir modeli benimsiyordu. Egemenliğin ne bir diktatörlüğe ne de tek bir zümreye ait olmasını istemiyordu. O, her hareketini Meclise ve Türk milletinin dayandırmak istemiş; her zaman yapacaklarını ve yaptıklarını hukuk sistemi üzerine oturtturmuştur. O’nun şu sözleri bunun en güzel bir ifadesidir: “Ben istese idim, derhal askeri bir diktatörlük kurar ve memleketi öyle idareye kalkışırdım. Fakat ben istedim ki, milletim için modern bir devlet kurayım ve onu yaptım.”

    ATATÜRK, Milli Egemenliğe o kadar çok önem veriyordu ki; Meclis faaliyetleri Hükümet tarafından yönetilirken, o her istediğini istediği gibi hükümete ve meclise yaptırtma gücü varken bu yola başvurmamış, hükümetin faaliyetlerini denetleyecek bir muhalefetin varlığını her daim hissetmiştir. Mevcut siyasal düzen çokta müsait olmamasına rağmen o her fırsatta mecliste muhalefetin olmasını istemiş bunu bir demokrasinin gereği olarak görmüştür. Yönetim erkinin gücünü belli bir zümreden alınmasından ziyade halktan, milletten alınmasını istemiş, yönetim gücünü milletten almayan idarelerin uzun süreli olamayacağını ve asla payidar kalamayacağını belirtmiştir. Hatta onun şu sözleri bunun en güzel örneğidir: “Milli egemenlik öyle bir nurdur ki, onun karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar yok olur. Milletlerin esareti üzerine kurulmuş kuruluşlar, her tarafta yıkılmaya mahkûmdur.”

    O, yapacağı her işi gerçekçilik ilkesi üzerine bina etmiştir. Yapılamayacak, ulaşılamayacak hiçbir hayalin peşinden koşmamıştır. Onu, Osmanlı Devletini adeta uçuruma sürükleyen Enver Paşa ile ayıran en büyük fark: “Hedef ile hedefe ulaştıracak araçlar arasında mantıklı bir denge kurmak; gerçekleştirilebilecek hedefler ile hayali hedefleri ayırt edebilmek.” İşte en büyük fark buydu…

    Atatürk’ün siyasal çizgisine baktığımız zaman, bugünkü muhafazakâr-milliyetçi kavramları ile tanımladığımız senteze çok benzediğini hatta bu sentezin ulu önderin siyasal çizgisine dayandığını görürüz. Atatürk’ün milliyetçiliği kuru kuruya bir ırk milliyetçiliği değil, aksine, milli ve manevi değerlere bağlı, farklı ırkların ortak ülküler etrafında bir arada bulunarak bir millet oluşturacağını düşünmüş, farklı ırkları asla göz ardı etmeyen, Müslümanlığa saygı duyan onu hayatın merkezine koyan bir anlayışa sahiptir. Ulu önder, dinin bir milletin, özellikle de Türk milletinin bekasında çok önemli bir yeri olduğunu görmüştür. “Din vardır ve lazımdır, dinsiz bir milletin bekasına imkân yoktur” derken, İslam’ın kimliğimizin çok önemli bir unsuru olduğunu ve bu olmadan da bu kimliğin varlığını koruyamayacağını net bir şekilde belirtmiştir. Ancak bunu yaparken siyasetini bunun üzerine temellendirmemiş bütün dinlere mesafeli yaklaşarak dini hayatın müstesna bir noktasında kalmasını istemiştir. İşte Laik Devlet modelini de bu şekilde sistematize etmiş, kendi siyasal düzeninde bunu egemen kılmıştır. Bugünkü kendini “Atatürkçü” diye tanımlayan bir takım insanların, grupların yaptığı gibi bir din düşmanlığını asla yapmamıştır.

    Atatürk, demokrasiye inanmış bir liderdir. Hedefi, müreffeh, bağımsız ve demokratik bir devlet düzeni kurmaktı. Daha önce de belirttiğim gibi kendi dönemin de iki kere çok partili hayata geçilmesini istemiş hatta bunu desteklemiştir. Ne var ki, dönemin şartları gereği bu bir türlü başarıya ulaşamamıştır. Ancak Mustafa Kemal, muhalefetsiz bir demokrasinin asla olamayacağını çok iyi bilmektedir. Dolayısıyla 1931 deki seçimlere Cumhuriyet Halk Fırkasının haricinde de bağımsız milletvekillerinin meclise girmesini istiyordu. Partisinin bazı seçim çevrelerinde eksik aday gösterdiğini hatırlataraktan bir genelge yayınladı:

    “Partimizin ulusa sunduğu esas noktalar dâhilinde çalışma ve etkinliklerin, bugün fikrimize ve görüşümüze katılmayan milletvekilleri tarafından tahlil ve tenkit edilmesini bekliyoruz. Bunda özellikle beklediğimiz yarar, partimizin candan yurtsever çabalarının iyice anlaşılmasını kolaylaştırmaktır. Yaptığını bilen ve hizmet yolunda aldığı önlemlere inanan idealistler olarak, kendimizi eleştiriye muhatap kılmayı gerekli görüyoruz.”

    “Bu sebepledir ki, sizden bizim programımıza taraftar olmayan adaylara oy vermeniz gibi ağır bir özveri istedim… Açık bıraktığım yerler için hiçbir şahsiyet lehinde veya aleyhinde herhangi bir telkinim yoktur ve olmayacaktır. Açık yerlere adaylıklarını koyacaklar hakkında, vicdani kanaatinize göre oy vermenizi özellikle rica ediyorum.”

    Atatürk’ün demokrat kişiliğine son olarak şu örneği verebiliriz:

    “Biz ne Bolşeviksiz, nede komünistiz. Ne biri nede diğeri olamayız. Çünkü biz milliyetperver ve dinimize hürmetkârız. Özetle, bizim hükümet şeklimiz tam bir demokrat hükümettir.”

  8. #8
    Kaynaklar ve konuyu yazan şahıs hakkında da bi fikriniz var mı?
    Her cümlenin ilk kelimesi büyük harfle başlar. Başlayan cümle bir karakter boşluk bırakılıp yazılır.

  9. #9
    Sessiz DEVRİM! Fatih KANLI kullanıcısının Görüntü Resmi
    Giriş
    Sun Feb 2008
    Konum
    istanbul
    Yaş
    38
    İletiler
    3,669
    Blogdaki Konular
    1
    Alıntı Halil BAYIR tafarından gönderildi Mesajı Göster
    Kaynaklar ve konuyu yazan şahıs hakkında da bi fikriniz var mı?

    Halil yazı bana ait ve peyderpey parçalar halinde yayınlıyorum. Daha önceden hazırlanmış bir yazı. Vu burada paylaşımı henüz bitmedi ve devam ediyor. İnşallah bittiği zaman alıntı yaptığım kaynaklarıda açıklayacağım.

  10. #10
    Sessiz DEVRİM! Fatih KANLI kullanıcısının Görüntü Resmi
    Giriş
    Sun Feb 2008
    Konum
    istanbul
    Yaş
    38
    İletiler
    3,669
    Blogdaki Konular
    1
    5.Atatürk’ün Milli Birlik Konusundaki Uygulamaları

    Milli Birlik ülküsü dünyada siyaset sahnesine, milliyetçilik hareketlerinin çok yoğun olduğu dönemlerinde girmiştir. Özellikle 1789 da ki Fransız İhtilalinin özgürlükçü düşünce sistemi milliyetçiliği körüklemiştir. Ardından imparatorlukların yıkılıp milli devletlerin kurulmasını sağlamıştır. Dünyada genel itibariyle milliyetçilik ortak ırk ve ortak kültüre dayalı bir anlayış olarak benimsenmiştir. Oysa Atatürk milliyetçiliği, bir üst kimlik olarak kabul etmiş asla ırkçılığa dayalı bir milliyetçilik ülküsü gözetmemiştir. Hangi ırktan olarsa olsun ortak bir ülkü birliği etrafında bileşilebiliyorsa, ortak bir tarihi bağ varsa ve aynı vatan sınırları içerisinde yaşanıyorsa bu durum farklı ırkları “millet” kavramı içerisinde tanımlar.

    Tarihimizde ise Milli Birlik vurgusu, ulu önderin en büyük eserim dediği, cumhuriyetle birlikte başlar. Milli Birlik, bir milletin milli varlığını güvenceye almasında ve geliştirmesinde maddi ve manevi bütün güçlerini kullanması ve birlikte hareketidir.

    Milli Birliğin olmadığı ülkelerde sevgi ve hoşgörü ortamı olmaz. Bunun doğal sonucu olarak ta anarşi ortamı ve kaos olur. Anarşinin ve kaosun olduğu ülkelerde ise güven olmaz. Güvenin olmadığı bir ülkede ise ekonomik ve siyasi açıdan ciddi zaaflar ortaya çıkartır. Ülke, dış tehditlere açık hale gelir. Bağımsızlığı tehlikeye girer ve kendilerini emperyal devletlerin önünde yem olmaktan kurtaramazlar.

    Bunu çok iyi bilmekte olan ulu önder, ülkenin milli birliğini özellikle kurtuluş savaşının başladığı yıllarda sağlamıştır. Amasya Genelgesinde ki; “Yurdun bütünlüğü, milletin bağımsızlığı tehlikededir. Milletin bağımsızlığını yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır” sözü Atatürk’ün milli birlik konusunda nasıl bir tavır takındığını göstermektedir. Atatürk’ün Amasya Genelgesini yayınlaması, Sivas ve Erzurum Kongrelerini yapması Milli Birlik yönündeki ülkenin kaderini belirleyen önemli adımlardır. Atatürk, ülkede milli birliği sağlamadan cumhuriyeti ilan etmemiştir. İlk önce milli birlik sağlanmış, bağımsızlık kazanılmış ve cumhuriyet ilan edilmiştir. Ardından da Lozan antlaşmasıyla bu tüm dünyaya ilan edilmiştir. Şayet milli birlik sağlanamamış olsaydı. Elimizde vatan namına belki de çok küçük bir toprak parçası kalacaktı.

    O’nun kurulmasına önderlik ve büyük çaba sarf ettiği Cumhuriyet, bütün kanun ve yasaları ile milli birliği esas alır. TBMM deki yaptığı şu konuşma bunun en bariz örneğidir: “Geçen olaylar, cumhuriyetin gücünü, sağlamlığını, bir daha göstermiştir. Bu olaylar, vatandaşların her türlü mutluluk ve huzurunun, cumhuriyet kanunlarında belirtilen, milli birlikte toplanmış bulunduğunu, yurtdışından hiçbir kandırma ve kışkırtmanın olamayacağını da anlatmıştır umudundayım.”

  11. #11
    Sessiz DEVRİM! Fatih KANLI kullanıcısının Görüntü Resmi
    Giriş
    Sun Feb 2008
    Konum
    istanbul
    Yaş
    38
    İletiler
    3,669
    Blogdaki Konular
    1
    6.Günümüz Siyasal Anlayışı ve Uygulamaları (1983–2009)

    Siyaset; toplum bütünlüğünü sağlama, kişisel çıkarlara karşı cemiyetin çıkarlarını korumak, insanların ortak iyiliğini sağlamak adına çalışma yapmaktır. Siyaset geneli itibari ile bu perspektif etrafında yapılmalıdır. Günümüz siyasi partilerinin parti programlarına baktığımız zaman izleyecekleri siyaseti, politikayı bu tanım etrafında çerçevelendirirler. Ancak, parti programlarıyla seçime girip yönetim erkini ele geçiren siyasal partiler, hükümet programlarını bunun dışında tutarak çok farklı bir hükümet programı ile ülkeyi yönetirler.

    Bu anlayış özellikle, 12 Eylül sonrası siyasal dönemde çok fazlası ile kendini göstermiştir. Hükümetlerin, özellikle dış politika da, AB, Kıbrıs, Kafkasya (soydaşlar) ve Irak politikalarında milli politikalar izleyeceklerini belirtmeleri ancak, dediğimiz gibi yönetim erkini ellerine geçirdikleri zaman kendilerince “değişmez devlet politikaları” vardır. İşte bu nedenden dolayı halka söz verilen “milli politikalar” bir kenara itilir yine kendilerinin tabiri ile “dünya şartlarının gereğince” politikalar izlenir.

    a) Dış Politika


    Özellikle Kıbrıs noktasında halka söz verilenin aksine izlenen basiretsiz ve beceriksiz politikalar bizi bugün Kıbrıs’ta uluslararası arenada çok farklı bir noktaya getirmiştir. Kıbrıs’ın Güney Kıbrıs Rum Yönetiminin AB’YE girmezden önceki mevcut durumunu bir türlü uluslararası kamuoyuna kabul ettiremeyen hükümetler neredeyse bugün Kıbrıs’ı Rumların eline altın tepsi ile ikram etmektedirler. Kıbrıs Rum Yönetiminin AB’YE girişini engellemeyen hatta buna bizatihi destek verilmesiyle Kıbrıs amiyane tabirle bilerek veya bilmeyerek “gözden çıkartılmıştır” ya da “kaybedilmiştir”. Uluslar arası hiçbir toplantıya –tanınmadığından ötürü- devlet statüsüyle katılamayıp sadece “toplum” statüsüyle katılan Kıbrıs, Rum yönetiminin resmen AB’YE girmesi ile resmi hükmünü tamamen yitirmiştir. Uluslar arası kamuoyunda muhatap olarak artık Kıbrıslı Rumlar muhatap olarak kabul edilmektedir.

    Bugün dost ve kardeşimiz olan Azerbaycan’ın 1994 yılında Ermenistan tarafından Dağlık Karabağ bölgesi işgal edilmiştir. Dağlık Karabağ bölgesi bugün hala Ermenistan’ın işgali altındadır. Türkiye’nin bu duruma Sınır kapısını kapatmasının haricinde çok fazla bir tepkisi olmamış, uluslar arası arenada Azerbaycan yalnız bırakılmıştır. Son günlerde uygulanan politikalar bunun en bariz göstergesidir.

    31 Temmuz 1959 yılında Adnan MENDERES hükümeti ile birlikte başlayan AB maceramız ise tam bir muamma ve kanaatimce tam bir kandırmaca dan ibarettir. AB politikaları maalesef milli ve ahlaki olmaktan uzak politikalardır. 50 yıldır izlenen politikaların neticesinde daha birkaç sene evvel müzakereler başlamış ve ne zaman biteceği de meçhul, ucu açık bir süreç işletilmektedir. Başvurusu bizden çok daha sonraları olan kimi devletler bugün AB’NİN bir üyesidir. Bizim müzakerelere henüz başlamış olmamız ve ayrıca AB’Lİ parlamenterler ve bazı aydınlar tarafından defalarca kere bizi AB’YE almayacaklarını deklere etmelerine rağmen hatta Fransa Cumhurbaşkanının ısrarlı bir şekilde “imtiyazlı ortaklık” önerisini sürekli gündemde tutması ve AB’YE tam üye olmamıza alenen karşı çıkmasına rağmen; bizim illede AB’YE gireceğiz dememiz ve bunu bir onur meselesi haline getirmemiz onurlu, şahsiyetli ve milli bir dış politika maalesef değildir. Bu yürütülen politikalar, Kurtuluş savaşının hemen akabinde milli politikalar izleyip düşmanlarının bile büyük saygısını kazanan ulu önder Mustafa Kemal ATATÜRK’ÜN kemiklerini sızlatmaktadır.

    Oysa bugün kafamızı kaldırıp etrafımıza baktığımız zaman, silkinip kendimize geldiğimiz zaman hiçte bu tür alçaltıcı ucuz politikalara ihtiyacımız olmadığını net bir şekilde anlayabileceğiz. Bugün ivedilikle Orta Asya da bir ekonomik ve siyasi işbirliği ve dayanışma paktlarının öncülüğünü çok rahat yapabilecek güce sahiptir. Türkiye, bölgesel konumu itibariyle jeopolitik, jeostratejik ve jeokültüre sahip bir konumdadır. İşte, tarihinden ve bölgesel konumundan kaynaklanan bu avantajlarını doğru kullandığında, Türkiye, Orta Asya da ve Orta doğuda lider ülke konumuna gelebilir. Özellikle Türkiye’nin Atatürk döneminden sonraki en büyük atılımı olan D–8 projesi, derhal ilk kurulduğu dönemde ki gibi aktif hale getirilmelidir. Ancak, Türkiye, bu zamana kadar ki dış politika argümanlarını tamamen teslimiyetçi bir anlayışla yürüttüğü için bugün bunun olmasını beklemek çok fazla iyimser olmak demektir.

    Irak, 1990 yılından beri ABD’nin hedef tahtası haline gelmiştir. ABD elinde ne kadar yeni geliştirdiği silah varsa (kaonvensiyonel silahlar, misket bombaları vd.) hepsini Irak üzerinde kullanmış ve bunu üstüne üstlük bizim topraklarımız üzerinden gerçekleştirmiştir. Yani şöyle diyelim: Bizim tarihi bağlarımızın olduğu, kardeşlik bağlarımızın olduğu, kültürel ve dini bağlarımızın olduğu Irak toprakları bizim üzerimizden yani incirlik hava üssünden kalkan uçaklar tarafından vurulmuş, yerle bir edilmiştir.

    Körfez savaşı ile birlikte topraklarımıza yerleşen uluslar arası gücü adı altında yerleşen “Çekiç güç” tam bir fesat odağı olarak çalışmış bugün başımıza bela olan PKK’NIN gelişip büyümesinde ve Kuzey Irakta kurulduğu varsayılan sözde Kürdistan Devletinin temellerinin atılmasına önayak olmuştur. Bu benim değil o zaman ki açıklanan istihbarat raporlarının ifadesidir. Ne var ki, bunu dönemin idarecilerin bizatihi kendilerinin dahi bilmelerine rağmen göz yummaları ses çıkarmamaları anlaşılır bir şey değildir.

    Çekiç güç tarafından zamanında Silopi kaymakamımız tutuklanır ses çıkarılmayız. Müttefikimiz(!) olan devletler ne zaman nereyi işgal etmek isteseler askerimizi onların emrinde onların istedikleri yere yollarız. Muavenet muhribimiz müttefikimiz(!) tarafından batırılır dönemin başbakanı ve dışişleri bakanı daha ABD’DEN herhangi bir açıklama gelmeden alelacele bunun bir kaza sonucu olduğu yönünde hiçte onurlu olmayan bir açıklama yapılır.

    Yine tarihi bağlarımız olan Bosna-Hersek işgal edilir, Devlet olarak buna bir yaptırım uygulamayız Dünyayı karşımıza almamak adına… Dönemin Genel Kurmay Başkanı Org. Doğan Güreş Paşa’nın Bosna ya müdahale edilmesi ile ilgili açıklamaları gelir gelmez Mehmetçiği, ABD’NİN emrinde Somali ye gönderilmesi ise dış politika adına ayrı bir gurur kırıcı olaydır.

    b) İç Politika

    Türkiye şuan bulunduğu nokta itibariyle kurum ve kuruluşlarıyla tıkandığı, hatta bu tıkanmanın derinleştiği maalesef görülmektedir. Son 26 yıllık süreçte siyasi partiler halkın verdiği demokratik temsil yetkisini etkili ve gereğince kullanamamışlardır. Buda halkın özellikle genç nüfusun siyaset kurumuna karşı ilgisini ve güvenini kaybetmesine yol açmıştır. Bu nedenle kendi iç dengelerini bir türlü oturtturamayan Türkiye; hukuk ile hâkimiyet, özgürlük ile güvenlik gibi temel konularda yapay bir karşıtlığın içinde kalmıştır. Oysa bu kavramlar birbirlerine zıt kavramlar değildir. Bu kavramlara kuşku ile bakılmamalıdır. Çünkü adalet ve özgürlükler noktasında Türkiye muasır medeniyetler seviyesinde değil baskıcı-totaliter bir anlayışla hareket etmektedir. Bugün Devlet kurumlarında, Üniversitelerde hala özgürlükler ve hak hukuk ilkeleri ve özgürlükler rafa kaldırılmış durumdadır. Neredeyse haktan hukuktan bahsedilirken, özgürlüklerden dem vurulurken bir “umacı” dan bahsediliyormuş anlayışı uyanmaya başlamıştır.

    Güney Doğumuzda bugün ciddi anlamda sıkıntılar yaşanmaktadır. Askerine, polisine kurşun sıkan gençlerin ellerine küçük yaşta taşlar veriliyor ve bu taşlar güvenlik güçleri nezdinde, bu ülkenin geleceğine, o taş atan çocukların geleceğine, ulusal barışa ve bağımsızlığımıza atılmaktadır. Kanaatim o dur ki; ülkemizin doğusunda yaşanan olaylar, sıkıntılar tesadüfî değildir. Bu bilinçli bir şekilde senelerdir uygulanan politikaların bir sonucudur. Özellikle eğitim ve ekonomik anlamda fakir bırakılan, sahipsiz bırakılan yöre halkına kendinmiş gibi gözüken bir takım örgütler yada istihbarat kurumları, o bölgede tarihi emelleri olan bir takım devletlerinde ciddi finansörlüğü neticesinde yöre halkı devletine karşı düşman haline getirilmiştir. Gaffar Okan suikastını hatırlayacaksınız… Gaffar OKAN, Diyarbakır da devleti ile milletini barıştırmış, devletini milletine sevdirmiş kahraman bir devlet adamıydı. Gaffar OKAN, oynanan oyun farkındaydı ve ona göre oda oyununu oynuyordu. O’nun oynadığı oyun, bölgede tarihi emelleri olan bir takım devletlerin planlarını bozmakta idi. Çünkü onlar bölgede kaos çıkartıp, bu kaotik ortamdan nemalanmak istemekteydiler. Gaffar OKAN ise onların oyunlarına çomak sokan, düzenlerini ve hesaplarını bozan bir devlet adamıydı. Ve Gaffar OKAN şehit edildi ortaya da birkaç tane piyon atılıp El- Kaide gibi sonradan kurulan bir örgütün üstüne bırakılmıştır. Yine kukla yakalanılmış kuklaca ise bizim halimize gülüp geleceğinin planlarını yapmaya devam etmiştir.

    Artık yöre halkı senelerdir yanlış ve kasıtlı bir ters bilinçlendirmenin sonucunda sözde “Kürdistan” kelimesini açık ve net bir şekilde telaffuz etmektedir. Bugün PKK’NIN bittiğini söyleyenler, son çırpınışlarının olduğunu söyleyenler mecliste bulunan duruma ne diyecekler çok merak ediyorum. Son yapılan yerel seçimlerden çıkan sonuca ne diyecekler çok merak ediyorum. Hülasa Kuzey Irakta kurulan hani bir dönemler bizim için savaş sebebi sayılan sözde “Kürdistan” için ne diyecekler çok merak ediyorum. İşte tam bu esnada ulu önderin hiçbir ırk ayrımı gözetmeden “Türkiye cumhuriyetini kuran Türk halkına Türk Milleti denir” ifadesini anımsamamak elde değil. Ulu önderin kurduğu Türkiye Cumhuriyeti nerede bugünkü idarecilerin getirdiği nokta itibariyle bu günkü Türkiye nerede?

    Bugün için çıkardığımız yasalar kendi ihtiyaçlarımızdan dolayı değil girmeyi hedeflediğimiz, anlaşılmaz bir şekilde parçası olmayı arzuladığımız AB’NİN direktifleri sonucunda çıkartılmaktadır. Bunlardan en bariz olanı ise kaldırılan idam cezasıdır. İdam cezası binlerce Mehmetçiği şehit eden, kundaktaki bebeleri katleden, ana karnındaki bebeleri daha henüz baba demesini bile bilmeyen masumları yetim bırakan bir teröristin affedilmesi için (onun idam edilmemsi ömür boyu ağırlaştırılmış hapis yatsa da aftır) kaldırılmıştır.

    Hani Milli Egemenlik? Hani Milli İrade? Hani Bağımsız Türkiye?


    Ekonomisini uluslar arası para teşkilatlarının denetimine bırakan, çeşitli kurum ve kuruluşları vasıtasıyla dışarıya karşı tam anlamıyla bir borç batağına saplanan borsasının %50 sinden fazlasını yabancı sermayeye kaptıran, bankalarının hemen hemen yarısını yabancı sermayeye kaptıran, ülkesinin stratejik kurumlarını özelleştirme adı altında teker teker yabancılara satan ve piyasasında dönen paranın yarısından fazlasının yabancı sermayeye ait olan bir ülkenin milli bir siyaset izlediğinden bahsetmek ne kadar doğru? Yâda böyle bir ülkenin bağımsız olduğunu düşünmek ne kadar akilâne?

    -Devam Edecek-

  12. #12
    Kayıtsız
    Misafir
    güzel güzel yazmışsınız araya böle bir mesajla girmek istemezdim ancak 10 kasımda yazdığınız mesajları tekrar okuyun bence..

    önce alaycı tavırlar sergiliyorsunuz ardından Atatürk'ten alınacak dersler dizisi hazırlıyorsunuz..

    bence sizin aklınız karışık...

    ne olursa olsun istikrarlı olmalı insan...

  13. #13
    Sessiz DEVRİM! Fatih KANLI kullanıcısının Görüntü Resmi
    Giriş
    Sun Feb 2008
    Konum
    istanbul
    Yaş
    38
    İletiler
    3,669
    Blogdaki Konular
    1
    Alıntı Kayıtsız tafarından gönderildi Mesajı Göster
    güzel güzel yazmışsınız araya böle bir mesajla girmek istemezdim ancak 10 kasımda yazdığınız mesajları tekrar okuyun bence..

    önce alaycı tavırlar sergiliyorsunuz ardından Atatürk'ten alınacak dersler dizisi hazırlıyorsunuz..

    bence sizin aklınız karışık...

    ne olursa olsun istikrarlı olmalı insan...

    Dostum benim aklım karışık falan değil, ben ne yazdığımı gayet iyi biliyorum. Hiç bir şeyi ezbere yazmam bilerek ve düşünürek yazarım.

    Siz rahat olun benim aklım karışık değil...

  14. #14
    Sessiz DEVRİM! Fatih KANLI kullanıcısının Görüntü Resmi
    Giriş
    Sun Feb 2008
    Konum
    istanbul
    Yaş
    38
    İletiler
    3,669
    Blogdaki Konular
    1
    Sonuç

    Türkiye’nin, gayri milli politikalarının temelini Kanuni dönemindeki verilen Kapitülasyonlar oluşturmaktadır. Yapılan her iyi niyete yönelik işler beceriksizce ve bilinçsizce yapıldığı zaman kötü sonuçlar doğurur hatta kimi zamanlar felaket bile dönüşebilir. Bu milli politikalar izlemek adına yapılan gayri milli politikalar Tanzimat döneminde de yapılmış hatta zirve yapmıştır. Coğrafyamızda “Osmanlıcılık” fikri oluşturulmak istenmiş, Devletin dağılmasının önüne geçilmek istenmiş ancak verilen tavizler tavizleri getirince koca bir devletin yıkılması mukadder olmuştur. Yıkılması ile de kalmamış, vatan toprakları işgal edilmiş, namuslar kirletilmiş, ülke müstemleke haline getirilmiş ve milyonlarca insan katledilmiştir. Ülke yönetiminde adaletin terazi bozulursa ve kantarın topuzu kaçarsa sıkıntılar peş peşe gelir. Sıkıntılara çözümü milli irade de yani milletin kendisinde aramak yerine farklı yerlerde aramaya kalkışırsanız sıkıntıların önüne geçemezsiniz. Önüne geçemediğiniz sıkıntılar, dağın tepesinden kopup gelen bir kartopu misali yuvarlana yuvarlana büyür çığ halini alır sizi de, diğerlerini de ve herkesi altına alır.

    İzlenilecek politikalar, milli ver manevi değerlerden kopmadan, bağımsızlığınızdan, özgürlüğünüzden, milli onur ve şerefinizden taviz vermeden izlenilmelidir. Atatürk’ün 19 Mayıs 1919 dan 10 Kasım 1938’e kadar olan süreçte izlediği politikalar bizim için tam bir ders niteliğindedir. Onun vatan savunmasında, milleti milli ve manevi değerler etrafında nasıl topladığı hususunda, cumhuriyetin ilan edilişinde ve öncesinde meclisin toplanmasında daha sonra inkılâpların nasıl yapılıp uygulandığı hususunda örnek alınması ve yeni yetişen nesil’e öğretilmesi Milli bir devlet olma yolundaki en büyük derstir.

    O’nun Amasya Tamiminde bahsettiği “Milletin bağımsızlığını yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır” sözü her ne şartta olursa olsun, ne durumda olunursa olunsun ümitsizliğin asla kaybedilmemesi gerektiği ve azmin asla elden bırakılmaması gerektiği anlaşılmaktadır. Hemen akabinde düzenlenen Sivas ve Erzurum Kongreleri ise tam anlamı ile bugüne ders niteliği taşımaktadır. Çünkü orada Milli Mücadelenin nasıl yapılacağı vurgulanmış ve hedef belirtilmiştir. Ülke kaderine terk edilmemiş, nasıl olsa birileri çıkar bir şeyler yapılır denilmemiştir. Ben varım ve benim olmadığım yerde hiç kimse yoktur anlayışı ile hareket edilmiş, asla görevden kaçılmamıştır.

    Türkiye 1938 de Atatürk’ün ölümünden itibaren bugüne kadar, Atatürkçü siyasi anlayış ile yönetilmediğinden bugün hala taşlar yerine oturamamıştır.

    Eğitim sistemimizde ciddi sorunlar yaşanmakta ve sorunların çözümü hep ertelenmektedir. Bugün çok başlı eğitim sistemi maalesef Türk insanını farklı kutuplara bölmüş Atatürkçü modern düşünce sisteminin dışına çıkartmıştır. Okullarda, öğrencilerin milli ve manevi duyguları doyurulmadığı için farklı okulların açılması sağlanmış ulu önderin “ Tevhid-i Tedrisat” ilkesi çiğnenmiştir. Oysa eğitim sistemi tam anlamıyla “milli” politikalarla idare edilse, milletin hassasiyetlerine, dini duygularına önem verilse farklı okulların açılmasına gerek kalmayacak eğitimde çok başlılık olmayacaktır. Oysa bugün ulu önderin ismi kullanılarak Atatürkçü Modern Eğitim Sistemi adı altında gençlere milli ve manevi değerlerinden yoksun bir şekilde eğitim verilmiş, sanki Atatürk’ü dini değerlere yabancı ve düşmen gibi gösterilmek istenmiştir. Oysa Atatürk’ün sözü bu ülkede ikili eğitim sisteminin gelmesine sebep olanların yüzüne inen bir tokat gibidir. Atatürk’ün düşünce sisteminden yani Milli bir eğitim sisteminden çok uzak bir anlayışla yetiştirilen neslin durumu ortadır. Ve o neslin ülkeyi getirdiği nokta da ortadır. Fazla söze ne hacet… Gerisi sadece laf-ı güzaftır.


    Atatürk’ün “yurtta barış dünyada barış” ilkesi bugün itibariyle maalesef yokluğu en çok hissedilen ilkesidir. Ülkemizde Atatürk döneminden sonra barış sağlanamamış hep devletle millet kavgalı bir hale getirilmiştir. Her olayda devletle millet karşı karşıya getirilmiştir. Devleti idare edenler kendilerini fildişi kulelerinde olduğunu sanmışlar, halkın ihtiyaçlarının ne olduğunu anlayamamışlar ya da anlamak istememişlerdir. Oysa devlet milleti için vardır. Şeyh Edibali’nin “insanı yaşat ki devlet yaşasın” sözü devlet idare edenlerin sadece dillerinde değil aynı zamanda ülkeyi yönetirken de bu anlayışla yönetmeleri gerekir. Devlet-Millet kaynaşması sağlanmadan bir ülkede huzur ve refahtan bahsedilmesi mümkün değildir. Devletle millet arasında ki hukuk bozulmamalıdır bozulursa bugünkü gibi maalesef anarşi doğar.

    Devlet- Millet kaynaşması yeniden sağlanmalı, güven yeniden tesis edilmelidir. Evet, gerekirse geriye gidilmeli Atatürk dönemi milli politikaları okullarda ders niyetiyle özellikle okutulmalıdır. Özgürlükler yeniden tesis edilmelidir. Barışın ve refahın temin edilmesinin ise sağlam ve sağlıklı bir hukuk düzeni ve herkesin kendini ifade ve gerçekleştirme imkanı bulduğu bir özgürlük ortamından geçmektedir.

    Şöyle düşünelim; devletinin milletinden kuşkulandığı, milletinin devletinden çekindiği bir ilişki biçimine mahkûm olmuş hangi ülke vardır ki, bu ülke modernleşebilsin, milli kabiliyet ve imkânlarını artırabilsin. Bu mümkün değildir. Türkiye, millet ve devlet barışmasını daha fazla geciktirmemeli ve “yurtta barışı” sağlamalıdır.

    Demokrasi ülkede mümkün olduğunca en üst düzeyde tutulmalı asla sekteye uğratılmamalıdır. Demokrasinin kaynağı “milli meşruiyettir”. Milletin nihai tercihlerine saygı duyulmalı ve ona inanılmalıdır. Milli meşruiyetin kaynağının millet dışında tanımlanması siyasetin hizmet vazifesini terk ederek millete değer ve ilke dikte etmesini getirir ve bu en ufak tabirle demokratik anlayışla ve terbiyeyle bağdaşır değildir. Kamil manada tesis edilmiş bir demokrasi aynı zamanda cumhuriyetimizin temel felsefesidir. Milli irade tam anlamıyla egemen kılınmalıdır.

    Türkiye, dış ilişkilerinde daha fazla onur kırıcı, rencide edici bir siyaset izlememeli kendi öz değerlerine dönmeli ve elinde bulundurduğu, atalarından kendisine miras kalan potansiyel gücün farkına biran evvel varmalıdır. Biz hiçbir dönemde, hiçbir devletin eyaleti olmamışız, sömürgesi olmamışız. Tarih boyunca hep “efendi” hep “lider” rolünü üstlenmişiz ve bunu daima layıkıyla yerine getirmişizdir. Bizim, tarihin bize yüklediği bu misyonu elimizden almaya kalkışanlara en güzel cevabı 90 yıl evvel kurtuluş savaşında verdik. Bu misyonu hala elimizde bulundurma gücü, kudreti ve olanakları elimizde mevcuttur. Oysa 31 Temmuz 1959 da başlayan AB sevdamız bu misyonun çok ama çok ötesinde bir anlayıştır. Atatürk’ün modernleşme anlayışını, muasır medeniyetler seviyesine çıkma anlayışını sadece “Avrupacılık” ve “Batıcılık” olarak algılayan anlayış bizi daha düne kadar bize vergi ödeyenlerin kapısında dilenci konumuna getirmiştir. Bu şahsiyetli, onurlu ve milli bir politika anlayışı değildir.

    Türkiye kendi gücünün farkına varmalı ve derhal bölgesinde inisiyatifi ele alıp lider ülke konumuna gelmelidir. Bunun için, kendi ekonomik iş birliğini kurmalı, Kafkasya da ki soydaşlarımızı göz ardı etmeden milli bir oluşum sağlanmalı. Gerekirse bölgesinde ki İslam Devletleriyle başta İran olmak üzere hemen ilişkilerini en üst seviyeye çıkartmalı ve kendi savunma paktımızı ivedilikle tesis etmeliyiz. Böylece coğrafyamız da ve yurdumuzda akmakta olan masum kanının önüne ancak böyle geçebiliriz. Biz kimseden emir alacak bir devlet değiliz. Biz hür insanların torunuyuz. Biz tarih boyunca efendi olmuş bir milletiz. Biz asla köle olamayız. “Yurtta barış dünyada barış” ilkesini tesis etmenin yegâne yolu dünyada lider ülke olmaktan geçmektedir

    Fatih KANLI

    Mayıs 2009

  15. #15
    Sessiz DEVRİM! Fatih KANLI kullanıcısının Görüntü Resmi
    Giriş
    Sun Feb 2008
    Konum
    istanbul
    Yaş
    38
    İletiler
    3,669
    Blogdaki Konular
    1
    Kaynakça;

    Nutuk, s.323

    TALAS, Mustafa, Örnek Bir Dış Siyaset Modeli Olarak ATATÜRK’ÜN “Yurtta Barış Dünyada Barış” Politikası, İnönü Ünv. Fen-Edebiyat Fakt. Sosyoloji Bölümü

    KİLİ Suna, Türk Devrim Tarihi, Tekin Yayınları, İstanbul, 1982, s.23

    ATATÜRK Mustafa Kemal, Nutuk, Zeynep KORKMAZ, Atam Yayınları, Ankara, 2000, s.16

    Nutuk, s.47

    12 Eylül Öncesi ve Sonrası, TTK Yay., Ankara, 2000, s.55-58

    HÜSNÜ Erkan, Bilgi Uygarlığı İçin Yeniden Yapılanma, İmge Kitabevi, Ankara, 2000, s.55-56

    DAYI, Ersin Derinsu, ATATÜRK Araştırma Merkezi Dergisi, s.55, c19, Mart 2003, ATATÜRK İlkeleri ve ATATÜRK’ÜN Siyasi Kişiliği.

    ATATÜRK’ÜN Söylev ve Demeçleri, c.2, s.179

    KIŞLALI, Ahmet Taner, Cumhuriyet, 24 Nisan 1998, “Ben Demokrat Değilim”


    ATATÜRK’ÜN Söylev ve Demeçleri, c.3, s.51

    Emekli Tümgeneral Muzaffer Erendil, ATATÜRK Araştırma Merkezi Dergisi, s.4, c.2, Kasım 1985

    ATATÜRK’ÜN Söylev ve Demeçleri, C,1, S.349

    KAPANİ Münci, Politika Bilimine Giriş, 13.Baskı, s.18–19

  16. #16
    Atatürk, “Ben, manevi miras olarak, hiçbir ayet, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım bilim ve akıldır”


    Eh artık Atatürk sevenlerinin gözündeki imajımızı düzelttik, sırada İnönü hayranları var, onunla da ilgili yazarsan iyi olur.

    Not: 10 Kasım'daki yazını da okudum bu yazını da okudum yazmak için yazmışsın, sözünün tesiri yok çünkü sen bile buna inanmıyorsun. Örnek olarak yukarıdaki Atatürk'ün sözü yeter. Eğer Atatürk'ün laik din anlayışını model olarak sunabiliyorsan o halde bu zamana kadar ki ayetler üzerine hüküm sürecek devlet anlayışın değişti
    .
    Her cümlenin ilk kelimesi büyük harfle başlar. Başlayan cümle bir karakter boşluk bırakılıp yazılır.

  17. #17
    Sessiz DEVRİM! Fatih KANLI kullanıcısının Görüntü Resmi
    Giriş
    Sun Feb 2008
    Konum
    istanbul
    Yaş
    38
    İletiler
    3,669
    Blogdaki Konular
    1
    Alıntı Halil BAYIR tafarından gönderildi Mesajı Göster
    Atatürk, “Ben, manevi miras olarak, hiçbir ayet, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım bilim ve akıldır”


    Eh artık Atatürk sevenlerinin gözündeki imajımızı düzelttik, sırada İnönü hayranları var, onunla da ilgili yazarsan iyi olur.

    Not: 10 Kasım'daki yazını da okudum bu yazını da okudum yazmak için yazmışsın, sözünün tesiri yok çünkü sen bile buna inanmıyorsun. Örnek olarak yukarıdaki Atatürk'ün sözü yeter. Eğer Atatürk'ün laik din anlayışını model olarak sunabiliyorsan o halde bu zamana kadar ki ayetler üzerine hüküm sürecek devlet anlayışın değişti
    .
    Sevgili Halil,

    Sen bu değerlendirmeyi yaparken hangi yazıya yaptın? Benim yazdığım makalememi yaptın yoksa kafan çok karışıktıda okuduğun başka bir makaleye cevap yazacağın sırada buraya mı yazdım? Çünkü senin yazdığın ile benim yazdığım arasında zerre kadar örtüşen bir şey yok.

    Ben Atatürk'ün "Milli Siyaset" anlayışına vurgu yaptım sen ise karşıma "Atatürk'ün Laik Din anlayışını" çıkartıyorsun...Kusura bakma ama sana "alakaya maydonoz" diyeceğim...

    Atatürk'ün "Milli Siyaset" anlayışına değindiğim bu yazıda takıldığın, yanlış olduğunu düşündüğün herhangi birşey varsa sor cevaplandırayım. Konu ile alakasız cevaplar ve sorularla ilgilenmeyeceğimi bilmeni isterim.

    Bizi bilen bilir, bizim kimseye karşı imaj düzeltme diye bir kaygımız yok. Bir yerde bir doğru varsa onu alırım. Bu kimdendir kime aittir diye çokda sorgulamam. Doğruları işleyen kişilerin "Dini açıdan Dünya görüşleri" beni ilgilendirmez.

    "Yazmak için yazdığımı" söylüyorsun ve buna "benimde inanmadığımı" söylüyorsun...Halil hayırdır sende imano metremi var? Benim neye inandığımı yada inanmadığımı nerden biliyorsun? Ben inanmadığım hiç bir şeyi yazmam ve söylemem. Yazdıklarımın bir tesiri olsun diye yazmadım zaten. Yazdığım dönemin şartları gereği ilgili bir kuruma konu ile alakalı hazırladığım bir makaleydi bu...

    İsteyen istediğini alır bu yazıdan...Yani Halilciğim senin anlayacağın bu bir nasip işidir. "El ulağın neyse ona gelecek olanda o kadardır."

    Ayrıca ben "Atatürkçü" değilim "Atatürk düşmanı" hiç değilim. Ne bir şeyi tamamen yok sayarım nede tamamen olduğu gibi kabul ederim(Ayetler ve şer'i hükümler hariç). İnsan elinden çıkan her şeyin doğru ve yanlış taraflarını sorgularım doğrularını alır yanlışlarını reddederim. Yazdıklarımın daima arkasındayım Halil...

    Tekrar ediyorum; konu ile alakalı yazacağın herhangi bir şey olursa cevap vereceğim aksi takdirde yazacakların havada kalacaktır. Konumuz ise; "Atatürk'ün Milli Siyaset Uygulamaları ve Günümüzde Alınacak Dersler". Hadi Halil kaliteli paylaşımlarını bekliyorum.

  18. #18
    Atatürk sevgisi başlamış portalda.. İlginç bir konu ... İlgi çekici. ama o kadar uzun ki okuması güç...
    "Ölüm Ne Yatakta Ne Sokakta İsterim ki En Kutlu Bir Eylemde Bulsun..."
    Metin Yüksel

+ Konuyu Yanıtla

Tags for this Thread

Yer İmleri

Gönderme Kuralları

  • You may not post new threads
  • You may post replies
  • You may not post attachments
  • You may edit your posts
  •