3 / 2 İlkİlk 123 SonSon
50 sonuçtan 21 --- 40 arası gösteriliyor

Konu: Endülüs

  1. #21

    Dr. Lütfi ŞEYBAN*

    D. TÜRKİYE'DE ENDÜLÜS'E İLGİ
    Türkiye'de Endülüs'e ilgi esas olarak Muhyiddin İbnü'l-Arabî'nin Anadolu'ya gelmesiyle başlar. O, burada müritler bırakmış ve onun eseri sayesinde, Selçuklulardaki durum pek bilinmese de, Osmanlılarda İbnü'l-Arabî'ye, dolayısıyla da Endülüs'e ilgi gösterilmiş ve Endülüs'ten gelen yardım çağrılarına imkan ölçüsünde cevap verilmiştir. Hıristiyan kuşatması ve baskısı altında zorda kalan Endülüslülerin Osmanlılardan yardım istemeleri karşısında Osmanlı Devletine bağlı denizciler ve ara ara Kemal Reis gibi birkaç Kaptan-ı Derya vasıtasıyla İspanya-Portekiz kıyıları topa tutularak harab edilmiş, ticaret gemileri tacize uğratılmış ve İspanya'dan sürgün edilen Müslüman-Yahudi Endülüslüler gemilerle Osmanlı ülkesi topraklarına nakledilmiştir.
    Asıl yoğun ilgi ise, Tanzimat döneminde Ziya Paşa'nın yaptığı bir tercüme kitap (Viardot, Endülüs Tarihi, Terc. Ziya Paşa, I-IV, İstanbul 1304/1887) sayesinde olmuştur. Bu ortamda daha çok Endülüs'ün yok oluşuna sebep olan siyasi parçalanma üzerinde durulmuş, bundan ibret alınması istenmiştir. Çünkü, Osmanlı Devleti de bir çöküş-dağılma sürecine girmiş bulunmaktaydı. Endülüs ile aralarında büyük benzerlikler vardı. Nitekim M. Kemal Atatürk de Nutuk'ta yer alan Meclis'teki bir konuşmasında Endülüs'ün bu yönüne dikkat çekmiştir. Bediuzzaman Said Nursî de Risâle-i Nûr'da (İslam-Hıristiyanlık/Avrupa bahisleri, 26.mektup + Türkçülük-Kürtçülük bahisleri, 29.mektup) Endülüs'e dikkat çeker. Beşir Ayvazoğlu, 1976 yılına kadar edebiyatımızda Endülüs'e gösterilen ilgiyi “Edebiyatımızda Endülüs” adlı makalesinde aktarmıştır.
    1976 yılından sonrasında ise, Endülüs'e ilgi daha çok bilimsel platforma taşınmış ve ayrıca, Endülüs Turizmi konusunda Bien Tur, Miltur, Asya Tur, Camino Tur gibi büyük Tur şirketlerinin rutin Endülüs turları meşhur olmuştur. Bilimsel platformdaki gelişmelere satır başlarıyla şöyledir: MEB İslam Ansiklopedisi'ndeki ilgili maddeler.
    Diyanet İslam Ansiklopedisi'ndeki ilgili maddeler
    Prof.Dr. Mehmet Özdemir'in çalışmaları: Endülüs Müslümanları-1, TDV, Ankara 1994; Endülüs Müslümanları İlim ve Kültür Tarihi, TDV, Ankara 1997; Endülüs Müslümanları Medeniyet Tarihi, TDV, Ankara 1997; Ankara Üniv. İlahiyat Fak. Dergisinde çıkan makaleleri; TDV İslam Ansiklopedisi’ne yazdığı maddeler.
    Prof.Dr. Abdülkerim Özaydın'ın DİA'ya yazdığı ilgili maddeler: "Abbâdîler", "Aragon".
    Prof.Dr. Bekir Karlığa'nın ilgili çalışmaları.
    Prof.Dr. M. Esat Coşan'ın İslam Dergisi, Mart'85, "Endülüs ve 20.Asır" adlı makalesi.
    1992 yılında T.Diyanet Vakfı'nın düzenlediği ve kitap olarak yayınlanan (Endülüs'ten İspanya'ya) Endülüs Sempozyumu: Yrd.Doç.Dr.M. Faruk Toprak, Edebî Kaynaklara Göre Son Dönem Endülüs Müslümanlarının Durumu; Dr. Mustafa Aydın, Endülüs Edebiyatında Orijinallik Meselesi; Prof.Dr. Mehmet Özdemir, Endülüs'ün Yıkılış Süreci Üzerine Mülahazalar; Prof.Dr. S.Hayri Bolay, Endülüs'te Gelişen Düşünce Hayatı ve Batıya Tesirleri; Prof.Dr. Ercüment Kuran, Cezayirli Türkler'in Endülüs Müslümanlarını Kuzey Afrika'ya Nakli ve Neticeleri; Prof.Dr. Mustafa Tahralı, Muhyiddîn İbn Arabî ve Türkiye'ye Tesirleri; Beşir Ayvazoğlu, Edebiyatımızda Endülüs; Prof.Dr. Suat Yıldırım, İslam Hakimiyetinin Sona Ermesinin Beşyüzüncü Yılında Endülüs'te İslam; Prof.Dr. Selçuk Mülayim, Endülüs Sanatı; Prof. Rodrigo de Zayas, Endülüs'te Yüzbinlerce Müslüman Katledildi; Endülüs'ün Yıkılış Süreci Üzerine M. Özdemir ile bir Röportaj; B. Gürsoy, "Türk Edebiyatı'nda Endülüs", Kubbealtı Akademi Mecmuası, S.1 (1995), s. 9-22.
    Son zamanlarda Yeni Şafak gazetesi köşe yazarlarından Sami Hocaoğlu, Reconquista bağlamında Türkiye’nin halini Endülüs’ün son zamanlarına benzeterek Endülüs’ü az da olsa gündeme getirmiştir.
    Bize ait yeni çıkan bir kitap, özellikle Endülüs'ün Kaybı (Reconquista) sürecini ve Endülüs Yarımadasında yaşayan topluluklar ile diğer Avrupa toplumları arasında asırlarca gerçekleşen etkileşimi bilimsel metodolojiye uygun ve detaylı olarak ele almakta ve aktüel sonuç ve değerlendirmelere yer vermektedir. Reconquista: Endülüs’te Müslüman-Hıristiyan İlişkileri adlı kitabımız, İz Yayıncılık tarafından yayımlanmıştır (2003).

    Müslümanım diyen bu kadar millet
    islam gözü ile kendine baksa
    Esirmi olurdu Mescid'i Aksa:lac[1]:

  2. #22

    Dr. Lütfi ŞEYBAN*

    E. BUGÜN ENDÜLÜS İÇİN YAPILABİLECEKLER
    Bugün Endülüslüler arasında İslamiyet yeniden yeşeriyor. Zorla hıristiyanlaştırılan Endülüslüler'in torunları asıllarına dönüyor. Endülüslüler'in İslam'a dönüşleriyle gerçekleşmekte olan bu "Endülüs'ün yeniden fethi" hareketi, Endülüslüler'i yok ettikleri günlerden bu yana unuttukları insanî değerlerin Batılılar'a yeniden öğretilmesi yolunda yeni bir umut gibi görünmektedir. Buyrun, Comunidad Islamica (İslam Topluluğu) adıyla teşkilatlanmış olan Endülüslüler'in web sitelerini ziyaret edin ve eğer Endülüs'e geziye giderseniz onlara da uğrayın: www.cislamica.org + Web de la Yama'a Islamica de Al-Andalus. Ayrıca özel üniversiteleri de var: IBN RUSHD ISLAMIC UNIVERSITY IN CORDOBA http://allserv.rug.ac.be/~hdeley/univcordoba.html
    Bugün Endülüs için yapılabileceklere gelince:
    1. Kültürel Dayanışma: İçlerinde İslam cevherine sahip binlerce İspanyol Endülüslü'ye İslam'ın yanlış anlatılmasına engel olmak, mümkünse doğrusunu anlatarak onları kazanmak
    2. İspanya ile Tarih-Turizm Alanlarında İşbirliği: a) İspanya Devletinin Endülüslüler'e yapmış olduğu tarihî tehcir ve soykırımı kabul edip özür dilemesini sağlamak, b) Karşılıklı tarih-turizm kolaylıkları-işbirliğini geliştirmek, c) İspanyolların Türkiye ve Türkçe'yi tanıma-öğrenmeye özendirici faaliyetler gerçekleştirmek suretiyle İspanya'da ülkemize ilgiyi artırmak
    3. Dinî Alanda Dayanışma: Kurtuba Camii'nin Müslümanlara verilmesini ve ibadete açılmasını temin etmek
    4. Türkiye'de ve Dünyada: Endülüs kültürü-medeniyetinin anlaşılmasına, ihyasına ve tanıtımına gayret etmek

    Endülüs'ün tarihî temel özellikleri
    1. Coğrafî ve kültürel konum itibarıyla Avrupa, Kuzey Afrika ve Orta Doğu ile doğrudan ilişkili olması.
    2. İslâmiyet'in siyasi-askerî güç ve medeniyet bakımından Ortaçağ'da ulaştığı zirve ve Batı Aydınlanmasının ya da insanlığın değer kaynağı ve aracısı.
    3. Avrupalı İslam.
    4. İçerisinde 7 civarında ırk ve 3 büyük semavi din mensuplarını barındıran multikültürel yapısıyla bir hoşgörü medeniyeti.
    5. Bu sebeple, 8 + 1 asırlık (711-1492+1609) Endülüs tarihinin mükemmel bir şekilde araştırılması ve anlaşılması için şunların iyi bilinmesi şarttır: a) Ortaçağ-Yeniçağ Orta Doğu-Kuzey Afrika ve Avrupa Tarihi, b) Arapça, Berberice, Latince, İspanyolca, Katalanca, Portekizce ve Fransızca gibi 7 lisan.
    6. İslam Dünyasına karşı Avrupa'da Haçlı düşüncesinin doğuşu ve seferlerinin başlamasına sebep olmuş bir Müslüman devleti. Bu açıdan, Doğu-Batı veya İslam-Hıristiyanlık Mücadelesi Tarihinin Ortaçağ dilimindeki en önemli safhası.
    7. Hıristiyanlık ve Kilisenin gerçek yüzünü insanlığa gösteren tarihî vesika.
    8. Müslümanların geleneksel, siyasi, dinî ve ekonomik zaaflarını ortaya koyan bir ibret sahnesi.
    9. Coğrafya-iklimsel özellikleriyle bir tabiat harikası.
    10. Kaybından sonra Osmanlı Devletinin Batı Akdeniz ve Kuzey Afrika’da hâkimiyet kurması ve bu hâkimiyetini pekiştirmesinde son derece etkili olması.
    Sonuç olarak, Doğu ile Batının yani dünyanın iki eski büyük dininin kesiştiği noktada; İslam medeniyetinin Hıristiyan dünyaya kendine özgü bir şekilde aktarıldığı ortamda; dünyanın en mühim stratejik mevkilerinden biri olan Batı Avrupa’da; İslam, Afrika ve Avrupa üçgeninin ortasında, İslam dünyasının bir parçası olarak gelişip büyüyen ve insanlığa yaptığı katkılarla ebedileşen 780 yıllık Endülüs tarihi ve medeniyeti bulunmaktadır. Onu iyi tanımak için doğu İslamlığı, Kuzey Afrika, Avrupa ve Akdeniz havzası tarihini bilmek gereklidir. Onun siyasi, sosyal ve kültürel tarihini iyi bir şekilde öğrenmek, bugünün dünyasında insanlara madde ve mana üzerine düşünme bilincini aşılayacak, dolayısıyla tarihten ders alarak hayata kişilikli perspektiften bakmaya ve olumlu değişikliklere onu yönlendirecektir. Kısaca, Endülüs insanlığa kendini tanıma, başkalarıyla barış, uzlaşma ve yardımlaşma içinde kardeşçe yaşama tarzını önermektedir.


    Müslümanım diyen bu kadar millet
    islam gözü ile kendine baksa
    Esirmi olurdu Mescid'i Aksa:lac[1]:

  3. #23
    Târık b. Ziyad Gemileri Yaktı mı?
    Ülkemizde de çok yaygın olarak kullanılan ve tarihî gerçek olduğu sanılan gemileri yakma hikâyesi vardır. Buna göre Târık, İspanya kıyılarına çıktığında, askerlerinin savaştan kaçmalarını önlemek ya da geriye dönüş umutlarını kırarak onları savaşa motive etmek maksadıyla kıyıdaki gemilerini yakmıştır. Öncelikle ifade edelim ki, bu tamamen tarihî bilgilenme hatasından kaynaklanan bir yanlışlıktır. Yani, gerçekte Târık gemileri yakmamıştır. Çünkü, ilk olarak, Fas kıyılarından İspanya’ya geçmek için kullandıkları gemiler kendine ait değildi. Gemiler, Müslümanların İspanya’yı fethetmeleri için teşvik ve yardım eden mağdur Vizigot kralı Witiza’nın Sebte valisi Julian’a aitti. Dolayısıyla Târık’ın tasarrufunda değildi. İkinci olarak, Endülüs’ün fethiyle ilgili bilgileri aldığımız İslam tarihi kaynaklarının hiçbirinde böyle bir bilgiye rastlamak mümkün değildir. Sadece bir yerde, İdrisî’nin Nüzhetü’l-müştâk adlı coğrafya-tarih kitabında bu hikâye geçmektedir. Halbuki, İdrisî kitabını Endülüs’ün fethinden yaklaşık 3 asır sonra kaleme almış ve kendisini bu haberi konusunda hiçbir İslâmî rivayet desteklememektedir. Bazı Hıristiyan ve Müslüman tarih kaynakları ve araştırmaları da İdrisî’den alarak bu haberi yaygın hale getirmişler, doğru olup olmadığını araştırmamışlardır. Özellikle etkili konuşma yapma ya da yazma düşüncesiyle insanların karşısına çıkan hatip ya da yazarlar da, insanlara cazip gelen bu hikâyeyi, “bir işte kesin kararlı olmak ve asla geriye dönmeyi düşünmemek” anlamında sıkça kullanagelmişlerdir. Sonuçta, bu asılsız hikâye sebebiyle “gemileri yakmak” diye güzel bir deyim oluşmuştur ancak, bunun gerçekle alakasının olmadığını da bilmemiz gerekmektedir.
    {Muhammed Abdullah İnân, Devletü’l-İslâm fi’l-Endelüs, Kahire 1997, C.I, 48-49}
    Düzenlendi: Eslembetül DALAZ 29-07-2009 13:05 Neden: Târık b. Ziyad Gemileri Yaktı mı?
    Müslümanım diyen bu kadar millet
    islam gözü ile kendine baksa
    Esirmi olurdu Mescid'i Aksa:lac[1]:

  4. #24

    Endülüs'te Yüzbinlerce Müslüman Katledildi

    Zorla Hıristiyanlaştırılmış Müslüman bir ailenin torunu olan İspanyol tarih profesörü Rodrigo de Zayas, İspanya'da Müslümanlara karşı yapılmış korkunç katliamın bilançosunu 500 yıl sonra belgeleriyle gözler önüne serdi. İspanya Müslümanları ve Devlet Irkçılığı adıyla yayınladığı kitapta, 756 sayfa boyunca Endülüs'te yüzyıllar önce atılmış olan çığlıklar harfler, kelimeler ve satırlar halinde sayfalara dökülüyor:
     Irkçılık insanlık kadar eskidir. İspanya'nın XVI.yüzyılda icat ettiği ise devlet ırkçılığıdır. Hedef, krallığın birleşmesi ve İspanyol Müslümanlığının kökünün kazınmasıdır. Bu hedefe varmak için iki vasıta kullanılmıştır: Birincisi, 2 Ocak 1492 yılında Gırnata'nın düşmesiyle tamamlanan askerî işgal; İkincisi, Müslümanların zorla asimilasyonu, daha sonra da topluca sürgün edilmeleri.
     1492 önemli olayların buluşma tarihidir. 1492'de Amerika keşfedildi ve İspanya Yahudileri sürgün edildi. Biraz daha az biliniyor ama aynı atrihte Emîr Abdullah es-Sagîr kaçtı ve Endülüs'ün son kalesi olan Gırnata'daki Nasrî Emîrliği tarihten silindi. Bundan sonra İslam'ın İspanya'da jeopolitik hiçbir dayanağı kalmadı. Müslümanlar katolik kralların egemenliğine ve insafına terk edildiler.
     O Müslümanlar Mudejar haline gelirler. Mudejar (Müdeccen), Hıristiyan bir ülkede ikinci sınıf vatandaş muamelesi gören Müslüman demektir. Çok geçmeden Morisk diye adlandırılırlar. Morisk, zorla hıristiyanlaştırılmış Müslüman anlamına gelir. Derken, onlar Sevilla'da 2 Ocak 1481 yılında kurulmuş olan Engizisyon'un korkunç pençesinin altına düşerler. Pekçok ayaklanma teşebbüsü olmuşsa da bunlar çarçabuk bastırılmıştır.
     O dönemin Müslüman İspanyolları, Avrupa'da hiçbir zaman görülmemiş en parlak medeniyetin mirasçıları olduklarının bilincindeydiler. Kurtuba, geceleri aydınlatılan sokakları ve anestezi yoluyla ameliyatların yapıldığı hastaneleriyle bir milyon nüfuslu bir şehirdi. Hem de XII. yüzyılda! Bu halk, Hıristiyan dünyası tarafından asimile edilmeyi kesinlikle reddeder. Nedir bir Hıristiyan onların gözünde? Her şeyden evvel yıkanmayan biri. İşkence âletinin sembolü olarak Haç'ı kullanan ve kan dökmekten zevk alan bir vahşi savaşçı. İbadet sırasında bile şarap içen ve bu şarabın bir peygamberin kanı olduğunu iddia eden bir zavallı. Murdar yiyeceklerle beslenen bir arsız. Nihayet, sevgi konusunda vaazlar veren fakat insanları hapseden, mallarına el koyan, işkence eden ve öldüren bir yüzsüz.
     Krallığın her bir yanından toplanan Müslümanlar, yaya olarak limanlara getirilirler. Çokları yollarda ölür açlıktan, susuzluktan ve bitkinlikten. Onları taşıtmak için Napoli'den, Ceneviz'den ve başka yerlerden kadırgalar getirtilir. Çok geçmeden askeri filolar yetersiz kalır. Bunun üzerine şahıslara ait gemiler kiralanır. Kaptanlar, Moriskleri taşımak için kelle başı ücret alırlar. Fakat, İspanyol limanlarından gözle görülmez olunca onları denize atmayı ve hemen dönüp yeni bir yükleme yapmayı daha kârlı bulurlar..
     Şöyle bir düşünün: 1600 yılında İspanya Krallığı'nın nüfusu 8 milyondu. Moriskler bu nüfusun yaklaşık %10'unu oluşturuyordu. Bunların 600.000'i sürüldü ve Jaime'ye göre %75'i yolda öldü. Bir soykırımdan bahsetmek abartmak olur, çünkü onların köklerinin kazınması için alınmış bir devlet kararı yoktur. Ama sonuçta yapılana bakılınca hemen hemen Nazi soykırımına benzer bir durum ortaya çıkmaktadır.
     Bugün İspanya'da bir tür gizli sansür var. Olaylar, metinler az çok biliniyor fakat, bunların derin tahlili yapılmıyor. Teferruat olarak hiçbir zaman halka bu toplu sürgün sırasında yüzbinlerce ihtiyarın, çocuğun, hamile kadının acı çektiği ve öldüğü söylenmiyor. tarih kitaplarımızda bunun adı bile geçmiyor. Tarihî sorumluluğumuzu kabullenmemizin tam zamanıdır.
    {Prof.Dr. Rogrigo de ZAYAS, “Endülüs'te Yüzbinlerce Müslüman Katledildi”, çev. Cemal Aydın, Endülüs'ten İspanya'ya, TDV, Ank. 1996}
    Müslümanım diyen bu kadar millet
    islam gözü ile kendine baksa
    Esirmi olurdu Mescid'i Aksa:lac[1]:

  5. #25

    Endülüs’ün İmdadına Yetişebilseydik?

    Endülüs bizden imdat istediği zaman, biz henüz Akdeniz hakimiyetini bile kurmuş değildik. Eğer Timur'un Anadolu'yu istilası olmasaydı, İstanbul'un fethi daha önce müyesser olacak ve Endülüs'ün imdadına yetişecektik. Endülüs'ün imdadına yetişseydik ne olurdu? Bu, tarihin toptan değişmesi olurdu. Çünkü, Endülüs Avrua'nın batısındaydı, Osmanlı ise doğusunda: Avrupa iki taraftan kıskaç altına alınmış demekti. Bir medeniyet, yani bizim medeniyetimiz, İslam medeniyeti Avrupa'yı doğudan ve batıdan kuşatmış durumdaydı. Ve bu medeniyet, bir gün belki orta yerde, Viyana'da buluşacaktı. İşte o zaman tarih tümüyle değişecekti. Ve o günden sonra, Rönesans'ın oluşumu ve büyük İslam devleti Osmanlı'nın bu yüzyılın başında çöküşü olmayacaktı.
    {Sezai KARAKOÇ, Çıkış Yolu I: Ülkemizin Geleceği, Diriliş, İst. 2002, s. 64}
    Müslümanım diyen bu kadar millet
    islam gözü ile kendine baksa
    Esirmi olurdu Mescid'i Aksa:lac[1]:

  6. #26

    1985 Yılı İspanya Gezisi Anılarından

    "Gırnata'nın en eski mahallelerinden biri olan Elbeycin'de (Albaicin) dolaşırken kendinizi Bursa'da ya da Cidde'de bir Müslüman mahallede sanırsınız..
    Endülüs'te dolaşırken, bunca yıkıma rağmen kendinizi müslüman bir ülkede sanırsınız..
    Paris'te ve Londra'da dolaşırken hiçbir şey bize yakın değildir. Ama Gırnata'da (Gıranada) herşey size gülümser. Yahya Kemal Gırnata'yı, bir kere görüldükten sonra sürekli hatırlanacak şehir olarak nitelendiriyor..
    Gırnata, Endülüs kentlerinin alnı karlı dağlara kadar yükselen beyaz duvaklı gelini..
    İspanya'nın neresine giderseniz gidin, en güzel yapıların müslümanların egemenliği döneminde yapılmış olduğunu görürsünüz.
    El-Hamra'nın güzelliği önünde nefesi kesilmeyecek hiç kimse olamaz. Eğitim düzeyi ne olursa olsun herkes onunkarşısında adeta büyülenir..
    İspanya, gerçekten hıristiyan ve müslüman kültürlerinin birbiriyle çatıştığı, savaştığı ve hesaplaştığı coğrafya olmuş. Her iki kültür birbiri üzerinde yapıcı ve yıkıcı etkiler yapmış. Türkler'in Balkanlar'da beşyüz yıl süren hesaplaşmasını, Araplar İspanya'da 781 yıl sürdürmüşler. Sonunda her ikisi de çekilmek zorunda kalmış. Araplar K.Afrika'ya, Türkler Anadolu'ya çekilmişler..
    Kültürde üstünlüğünü gösteremeyen bir medeniyetin, ekonomide başa güreşmesi mümkün değildir..
    el-Hamra, adını üzerine güneşin son ışıkları düşerken aldığı "nar" renginden almış..
    İslam bir su uygarlığı.. Endülüs'te rengarenk gülleri, havuzları ve tatlı sesli fıskiyeleriyle bahçeler başlı başına bir dünya. Ve gül, su ve havuzun böylesine ayrılmaz bir bütün oluşturduğu bir kültür Avrupa'da başka bir ülkede görülemez..
    Fransız Fizikçi P. Curie: "Endülüs'ten bize otuz kitap kaldı, atomu parçalayabildik. Eğer yakılan bir milyon kitabın yarısı kalmış olsaydı, çoktan uzayda galaksiler arasında geziyorduk", diyerek hıristiyanlar adına hayıflanmaktadır.
    Kurtuba Camisi bir uygarlıkla birlikte koskoca bir Endülüs'ün gömüldüğü devasa bir anıt gibi..
    El-Hamra'yı gezerken hüzünle doluyorum.. Hüzün güzel yol göstericilerdendir. Hüzün merhametin kardeşidir. Hüzünlenmeyende merhamet yoktur..
    Müslümanların ne kadar derin, ne kadar ince, ne kadar duygulu bir hayata sahip oldukları Elhamra'nın her köşesinde açıkça gözleniyor..
    İspanyol Müslümanların hepsi pırıl pırıl, İspanya'nın Endülüs dönemine özlem ve sevgiyle bakıyorlar..
    İspanyol Müslümanlar, beş yüz yıl süren bir baskı ve korku döneminden sonra Avrupa için yeni bir umut olarak doğuyorlar. Çünkü, Batı gibi "kutsal"dan arınmış bir dünyanın varlığını sürdürmesi imkansız..
    {Prof.Dr. E. Nazif GÜRDOĞAN, Hicazdan Endülüs'e, İz, İst. 1993}
    Müslümanım diyen bu kadar millet
    islam gözü ile kendine baksa
    Esirmi olurdu Mescid'i Aksa:lac[1]:

  7. #27

    Endülüs'te İslamiyet

    İspanya'da en hızlı yayılan din, İslamiyet haline geldi. Bunun tek nedeni, Fas'tan gelen göçmenler değil. Birçok İspanyol da, yeni bir yol arayışını müslüman olarak sürdürmeyi yeğliyor. İberya Yarımadasının son Mağribi kenti olan Granada da, İspanya'nın, hatta belki de Avrupa'nın İslam merkezi haline geliyor.. Ezan sesi, Granada'dan 500 yıl boyunca silinmişti. Bugünse, kentin tarihî semtinin bulunduğu Albaicin tepesinde bir cami inşa ediliyor; San Nicolas kilisesinin hemen yanında.. Alhambra, Müslümanların, Hristiyanların ve Yahudilerin Mağribi Al-Andalus devletinde barış içinde birarada yaşamış olduklarının simgesi..
    Aradan 500 yıldan uzun bir süre geçtikten sonra, bugün, İspanya'da Müslümanlık yeniden canlanıyor. Özellikle Endülüs'te birçok İspanyol, kültürlerinin Araplardan devraldığı mirası keşfediyor ve müslüman oluyor. 1980'de Granada'da kayıtlı müslümanların sayısı 200'ü ancak bulurken, bugün tahminen 5 ila 6 bin İspanyol ve göçmen, müslümanlığı kabul etmiş durumda. Bu sayıya, Arap ülkelerinden gelen öğrencileri ve kentte resmen kaydı bulunmayan, dolayısıyla yasadışı ikamet eden yabancıları da eklemek gerek.. Toplumsal dönüşümden umduklarını bulamayanlar, özellikle sol gruplarda yeralan öğrenciler, İslamiyeti bir alternatif olarak gördüler ve faaliyetlerini Granada'nın eski mahallelerinde yoğunlaştırdılar.. Doğu ile Batının an be an buluşması, Avrupa'nın dört bir yanından yeni Müslümanların Granada'ya akın etmesine neden oluyor.. Granada'daki yeni Müslümanların çoğunluğunu Sufiler oluşturuyor..
    {Sigi Lieb (Redaktör), Deutche Wella Radyo Web Sitesi, 09.02.2000}
    Müslümanım diyen bu kadar millet
    islam gözü ile kendine baksa
    Esirmi olurdu Mescid'i Aksa:lac[1]:

  8. #28
    Alıntı Eslembetül DALAZ tafarından gönderildi Mesajı Göster
    Endülüs bizden imdat istediği zaman, biz henüz Akdeniz hakimiyetini bile kurmuş değildik. Eğer Timur'un Anadolu'yu istilası olmasaydı, İstanbul'un fethi daha önce müyesser olacak ve Endülüs'ün imdadına yetişecektik. Endülüs'ün imdadına yetişseydik ne olurdu? Bu, tarihin toptan değişmesi olurdu. Çünkü, Endülüs Avrua'nın batısındaydı, Osmanlı ise doğusunda: Avrupa iki taraftan kıskaç altına alınmış demekti. Bir medeniyet, yani bizim medeniyetimiz, İslam medeniyeti Avrupa'yı doğudan ve batıdan kuşatmış durumdaydı. Ve bu medeniyet, bir gün belki orta yerde, Viyana'da buluşacaktı. İşte o zaman tarih tümüyle değişecekti. Ve o günden sonra, Rönesans'ın oluşumu ve büyük İslam devleti Osmanlı'nın bu yüzyılın başında çöküşü olmayacaktı.
    {Sezai KARAKOÇ, Çıkış Yolu I: Ülkemizin Geleceği, Diriliş, İst. 2002, s. 64}
    tabiki viyana kuşatmasında bir avuç dünyalık için tatar ağası o köprüyü bir geceliğinede olsa açmasa! emre itaat etseydi! herşey çok daha farklı olacaktı.
    Müslümanım diyen bu kadar millet
    islam gözü ile kendine baksa
    Esirmi olurdu Mescid'i Aksa:lac[1]:

  9. #29
    Toprağı buram buram bilgi tüten Kurtuba

    Bilginlerinin adı taa uzaklarda çınlayan Kurtuba'ya ne oldu?

    Ey ibret dolu geçmişten ibret alacak yerde, günübirlik işlere dedikodulara batmış kişi!

    Sen uyu bakalım; ama zaman için ne demek dinlenmek, ne demek uyku!

    (Ebu'l-Bekâ Sâlih b. Şerîf)



    28 Nisan > Endülüs'ün Fetih Yıldönümü & 2 Ocak > Endülüs'ün Kaybı Yıldönümü



    Ne hayret vericiydi o Müslümanların devri,

    İnanılmaz bir efsaneydi medeniyetleri
    Yemen'in kokusu hâlâ havasında Endülüs'ün

    Hâlâ Hicaz âhengiyle söylenir şarkıları (Muhammed İkbal)



    Batı, hikmeti kaybettiği için gayesini de kaybetmiştir.

    Dengeli ve ideal medeniyetin numunesi Endülüs Medeniyeti olmuştur (Roger Garaudy).


    Endülüs, İspanyolların yıkımına kadar Müslüman, Hıristiyan ve Yahudi kültürlerin dinamik bir tarzda alış verişte bulundukları bir medeniyetler bileşkesini asırlar boyu sürdürmüştü (Ahmet Davudoğlu).

    Endülüs tarihi, insanlığa kendini tanıma, başkalarıyla barış, uzlaşma ve yardımlaşma içinde kardeşçe yaşama tarzını öneriyor. Kendine has coğrafi, siyasi, askeri, sosyal, kültürel ve medenî özellikleriyle bir hoşgörü, bilim ve kültür medeniyeti.. Bu nedenle o, İslam tarihi içinde bugün üzerinde çalışılacak en önemli konuların başında gelmektedir (Lütfi Şeyban).

    Asıl önemli olan, Endülüs'e ağlamak veya yüceltmek değil, onu anlamaktır. Bunun için gerekli olan göz yaşı değil göz nuru dökmektir. Batılı zihin, Endülüs'ü anlamak suretiyle ondan yeni bir medeniyete temel oluşturacak malzemeyi çıkarmasını bildi. Ya bizler? 'Ol mâhîler ki derya içredür deryayı bilmezler'

    (Ali el-Cârim).


    Endülüs'ten bize otuz kitap kaldı, atomu parçalayabildik. Eğer yakılan bir milyon kitabın yarısı kalmış olsaydı, çoktan uzayda galaksiler arasında geziyorduk (Nobel ödüllü Fransız Fizikçi Pierre Curie).



    Bir Hıristiyan toprağının bağrındaki Müslüman sarayı; Batı'nın gotik binaları arasındaki Şark âbidesi; fetheden, yöneten ve yok olup giden yiğit, zekî ve seçkin bir halkın zarîf kalıntısı Elhamrâ..

    (Washington Irwing).



    Evet New York caddelerinde bile esmiştir Endülüs rüzgarı; ama Türkiye’ye kapatılmış ve iğdiş edilmiş tarih bilincimize bu rüzgardan bir esintinin değmemesi için elden gelen yapılmıştır. Bugün hâlâ ayakta duran kral III. Ferdinand’ın Sevilla şehrindeki türbesinin Arapça, Latince, İbranice ve Kastilya İspanyolcası yazılı duvarlarına yahut Toledo’daki San Roman kilisesinin mihrabındaki Arapça yazılarına bakan ziyaretçiler Endülüs’ün bir “kaza” değil, Hıristiyanlar ve özellikle Yahudilerin de katılımıyla gerçekleşen bir hoşgörü modeli olduğunu anlayacaklardır. Nitekim ünlü edebiyat eleştirmeni Harold Bloom, “Mevcut kültürel çok kültürlülüğümüz olsa olsa Kurtuba ve Gırnata kültürünün bir karikatürü olabilir” derken unuttuğumuz bir hakikatin kapısını ustaca çalmaktaydı.. modern romanın babası olan ‘Don Kişot’ bile İslam tarihinin içine çöreklenmektedir. Sınırlar kayganlaşmakta, küreler iç içe geçmekte ve tarih yeniden yazılmayı beklemektedir (Mustafa Armağan).



    Eğer Arapların Endülüs’ten kovulmasından sonra Türk askeri Kuzey Afrika’ya yerleşmeseydi Hıristiyanlaştırma ve Avrupa işgali İspanya’dan Kuzey Afrika’nın iç bölgelerine kadar uzanacaktı (Mısırlı Fehmi Şinnavî).


    Türkistan, uzak bir kuzey ülkesiydi. Sömürgeciler bu güzel ülkeyi Doğu Türkistan ve Batı Türkistan diye iki parçaya bölmüşler. Ruslar, Batı Türkistan'ı işgal edip Sovyetlere; Çinliler de Doğu Türkistan'a girip burayı kendi sınırlarına katmışlar. "Yeni yer" anlamına gelen Singianig diye de adlandırmışlar. Tabi bütün bunlar olurken, Sosyalizmin iki hâin pençesi Türkistan'ı boydanboya tırmalamaya başlamış. Neticede, Allah adının yükseldiği; tarihi, şeref ve şânı büyük bir ikinci Endülüs İslam Ülkesini daha yok etmişler

    (Necip el-Kiylânî).



    Endülüs.. bilim ve sanatta İslam Medeniyetinin zirvesi.. Aşkın hazzından fetih ve reconquista savaşlarının acılarına kadar hayatın her rengini ve tadını yaşamış bir tarih.. bizim tarihimiz. Endülüs'ü kaybetmek.. çok sevilen bir kahramanın kaybında hissedilen hüzün gibi.. unutulmasın ki Endülüs, tarihî misyonunu yerine getirmiştir ve şanı şerefiyle tarihin onur sayfalarında yerini almıştır, şimdi sıra bizdedir. Önemli olan, Endülüs'e ağlamak veya hayran olmak değil, ondan ders almak ve projeler üreterek çalışmaktır.

    alıntıdır
    Müslümanım diyen bu kadar millet
    islam gözü ile kendine baksa
    Esirmi olurdu Mescid'i Aksa:lac[1]:

  10. #30

    Endülüs siyasi tarihi : Fetih ve reconquısta

    I. ENDÜLÜS ÖNCESİ İBERYA YARIMADASI/VANDALUCIA/İSPANYA (... - 711) VE AVRUPA

    Genel olarak İberya Yarımadası özelde ise İspanya, Akdeniz havzasında yer alan ülkelerle hemen aynı kaderi paylaşmış, yüzyıllar boyunca birçok kavim ve kültürlerin karşılaşma-kaynaşma sahası olmuştur. M.Ö. IV. yüzyılda Fenikeliler, sonra Grekler, ardından da Romalıların istîlâsına uğramıştır. Yerli halk arasında Hıristiyanlık ve Lâtince’nin yayılması, Roma hâkimiyeti döneminde gerçekleşmiştir. M.S. IV. yüzyıl sonlarında Roma İmparatorluğunun merkezî otoritesinin zayıflamasıyla İspanya bu kez Sueviler (Suevos), Vandallar (Vandalus, Vandals), Alanlar (Alanos) ve Vizigotlar (Godos, Visigodos) gibi barbar Germen kavimlerinin istîlâsına mâruz kalmıştır. Bunlar içinde Vizigotlar, geldiklerinde 200 bin nüfüsa sâhip oldukları halde 468 tarihinde ülkenin büyük bölümünü ele geçirerek Tuleytula (Toledo) merkez olmak üzere bir devlet kurmuşlardır. Ancak, Vizigotlar devlet tecrübesine sahip olmadıkları için farklı dinleri ve etnik unsurları bir arada yaşatabilme yeteneğine de sâhip değillerdi. Bu sebeple, kuruluşundan yıkılışına kadar (468-711) geçen 240 yıl içerisinde genelde istikrarlı bir yönetim oluşturamamışlardır.

    586 tarihinde Vizigotlar, ülke bölünmüşlüğünün ancak Katolikliğe girmekle ortadan kalkabileceğine karar vererek topluca mezhep değiştirdiler. Böylece Katolik Hıristiyanlık, bütün İspanya’nın resmî dinî hâline gelmiştir. Kilisenin bu başarısından sonra ezilen halk tabakalarının kurtuluş umudu hâline gelen din adamları, yeni statülerinin sağladığı avantajları halkın lehine değil de kendileri için kullanınca ülkede yine hayal kırıklığı ve ardından huzursuzluklar hüküm sürmeye başlamıştır. Ayrıca, Katolik idârecilerin ülkede yaşamakta olan Yahudileri dinî birleşmenin önündeki tek engel olarak görmeye başlamaları, Yahudilerin 694 tarihinde çıkartılan bir kanunla toptan köle statüsüne düşürülmeleri, zorla hıristiyanlaştırılmaları, İspanya ticaret ve ekonomisindeki üstün durumlarının sarsılması ve dolayısıyla ülke ekonomisinin zayıflaması sonucunu doğurmuştur.

    Toplumsal, dinî ve ekonomik olumsuzluklara ilâveten, ülke yönetimi konusunda çıkan anlaşmazlıklar, yani taht kavgaları da iç çekişmelere ve karışıklıklara neden olmaktaydı. Toplam 33 Vizigot kralından 11 tanesi bu çatışmalar sonucu öldürülmüştü. Krallığın son birkaç senesine de bu hal üzere girildi. 709 tarihinde kral Witiza öldüğünde, yerine çocuk yaştaki oğlu Achila (Aşîl) tahta oturtuldu. Bu durumda, yönetim muhâlifi devlet adamları tarafından 710 tarihinde Rodrigo (Rodric) isimli general kral ilân edildi. Mağdur olan Witiza’nın oğulları ise, tahtı yeniden ele geçirebilme arayışına girdiler. İşte, bütün bu olumsuz şartlar İspanya’yı adım adım İslam fethine hazırlayan etkenlerden sayılmaktadır.

    Avrupa kıtasının tamamı Kuzey yarı kürede Norveç’in Kuzey doğusundaki Nord Kapp Burnu, İspanya’nın güneyindeki Tarifa ucu ile Portekiz’in batısındaki Roka Burnu ve Ural Dağları hattı arasında yer alır. Kıtanın adı, Grek mitolojisindeki Fenike Kralı Agenor’un kızının adı olan Europe’den alınmıştır. Grekçe olmadığı bilinen bu kelimenin Sâmî dillerde “güneşin batışı”, “akşam” anlamını taşıyan “ereb”den geldiği ve Yunanlılar’a Fenikeliler’den geçtiği sanılmaktadır. Bu isim uzun süre yalnız Ege denizinin batısında kalan ülkeler için kullanılmış olup, ancak yakın çağlarda bugünkü anlamını kazanmıştır.

    Gerçekte, son bin yıla kadar genel olarak Avrupa’da fakat özellikle Kuzey Avrupa’da yaşayan halkların Avrasya uygarlığına önemli hiçbir katkıları olmamıştır. Onların tek şansı, Avrasya’nın daha sıcak bölgelerinde ortaya çıkan gelişmeleri (tarım, tekerlek, yazı, metal sanayi gibi) ödünç alabilmelerine elveren coğrafi bir bölgede yaşıyor olmalarıydı.

    Avrupa kavramı, tarihî ve felsefî anlamıyla çok geniş ve zamanla artan bir içerik zenginliğiyle bugüne ulaşmış bir terimdir. İlkçağlardan bu yana farklı anlamlar kazanarak gelmiş, milattan sonra 400’lü yıllarda Akdeniz havzasının yazılı kaynaklarında “Roma İmparatorluğunun Akdeniz bölgesinin Kuzey kısımları” için kullanılmış, VI. yüzyılda Galya-Kuzey Alpler havzasını tanımlamış ve özellikle Roma-Hıristiyan dünyasını tehdit eden barbarlara karşı gösterilen direnişler Avrupa kavramının gelişmesinde etkili olmuştur. Kelime, sadece ve belki ilk defa Büyük Karl (Karolus Magnus, 768-814) zamanında üstün bir rol oynamıştır.

    Sonuçta Avrupa, Roma İmparatorluğunun enkazı üzerine kurulan Katolik Hıristiyan dinine mensup, kuzeyden gelen ve Akdeniz kültürüne giren muhtelif kavimlerin karışımıyla oluşan bir küçük devletler dünyası olarak ortaya çıkmıştır. Bernard H. Lewis’e göre ise, “Avrupa” adının tarih sahnesinde ilk kez ortaya çıktığı yer, Müslümanlarla Hıristiyanlar arasında yaşanan Puvatye (Poitiers) savaşıdır. Lewis’i destekleyen başka yazarlar da vardır. Mesela Francisco Gutierrez Contreras bunlardan birisidir. Contreras, Europea: Historia de una idea (Avrupa: Bir Fikrin Tarihi) adlı kitabında, Avrupalı kimliğinin Ortaçağ boyunca İslam’a karşı savaşarak belirginleştiğini, Avrupalı ruhunu benliğinde ilk canlandıran topluluğun, Müslümanların ilerleyişi karşısında Hıristiyanlığın savunucusu durumuna geçen Franklar olduğunu belirtir:

    “(5-8. Yüzyıllarda Romalılık kavramının yerini giderek Hıristiyanlık kavramına bırakmasından sonra) Hıristiyan Latin dünyasının bütünlüğünü güçlendirecek ve o bütünlüğün bilincine varmasını sağlayacak olan bir etmen daha ortaya çıktı: Birdenbire tarih sahnesinde beliren İslam. Müslümanlık, yüz yıl içinde Arabistan sınırlı bir din olmaktan çıkmış, Bizans İmparatorluğu’nun Asya’daki topraklarını tehdit etmeye başlamış, Afrika’nın kuzeyini ve İber Yarımadasının hemen tümünü ele geçirmiş, Franka krallığı topraklarında Charles Martel tarafından Poitiers’de durduruluncaya değin ilerlemişti.

    İspanyol asıllı bir rahip olan Genç Isidoro, o savaşta İslam’ın karşısına dikilen güçleri ‘Avrupalı’ olarak adlandırdı. Dört yüz yıl sonra Haçlı seferlerini yaratan işte o ruhtu. 7. Yüzyıldan 8. yüzyıla geçerken Muhterem Beda, Avrupa kavramını ‘Hıristiyanlığın Batı kesimi’ ile eş tutuyordu. Ona göre en geniş Avrupa toprakları Germenler ülkesi, Galia ve Hispania idi. Karşıt dinden düşmanın yol açtığı dayanışma, Britanyalı rahibi, salt coğrafi sınırları aşan bir Avrupa kavramını ortaya atmaya yöneltmişti. Avrupa fikri Hıristiyanlık temeli üzerinde belirginleşmeye başlamıştı.”

    Ortaçağlar boyunca Avrupa toplumları, aynı çağların İslam-Türk topluluklarının erişmiş oldukları yüksek medenî düzeye oranla genelde zor ve kötü hayat şartları altında kalmıştır. Siyasi bölünmüşlük, cehâlet, anarşi, geri kalmışlık, fahişelik, toplumsal kargaşa ve adâletsizlikler yaygınlaşmış, uzun süren iç ve dış savaşlar bu durumun hem sebebi ve hem de sonucu olmuştur. Kültürü, az gelişmiş ve daha çok ilkel vahşi insanların hayat tarzlarına daha yakın görünümdeydi. Bunun delillerini Avrupa tarihi üzerine tarafsızca yazılmış olan eserlerde açıkça görmek mümkündür.

    Avrupa, uzun asırlar boyunca siyasi parçalı bir yapıda kalmıştır bu doğrudur ancak, bu şekilde olmak onlar için bir açıdan dezavantaj teşkil ederken, bir başka açıdan avantaj olmuştur. Mesela, Avrupa bir kralın buyruğu altında birleşebilmiş olsaydı Amerika kıtasını sömürgeleştirememiş olabilirdi. Avrupa bölünmüş olduğu için Kristof Kolomb, Avrupa’daki yüzlerce prensten birini kendisini desteklemeye razı etmeyi beşinci denemesinde başarabilmiştir. İspanya Amerika kıtasında Avrupa sömürgeleri kurmaya başlayınca öteki Avrupa devletleri İspanya’ya akan serveti gördüler ve 6 tanesi daha Amerika’da sömürge kurma girişimine katıldı.

    Avrupa’da elektrikle aydınlanma, top, matbaa, küçük ateşli silahlar, sayısız başka yenilik konusunda da hep böyle oldu: Her biri önce ilgisizlikle karşılandı ya da özel nedenler yüzünden Avrupa’nın bir yerinde ona karşı çıkıldı ama bir yerde benimsendikten sonra Avrupa’nın geri kalan yerlerine yayıldı. Avrupa’nın birleşmemiş olmasının sonuçları, Çin’in birleşmişliğinin sonuçlarıyla tam bir karşıtlık oluşturmaktadır. Avrupa’nın coğrafi ‘Balkanlaşmışlığı’ birbiriyle yarışan ve birer yenilik merkezi haline gelen onlarca ya da yüzlerce küçük bağımsız devletçiğin ortaya çıkmasına yol açmıştı. Devletlerden biri yeniliğe yüz vermiyorsa öteki veriyordu ve böylece komşu devletleri de aynı şeyi yapmaya zorluyordu. Yapmayanlar yenik düşerler ya da geri kalırlardı. Avrupa’daki coğrafi engeller siyasal birleşmeyi önlemeye yetecek nitelikteydi ama teknolojinin ve düşüncelerin yayılmasını durduracak nitelikte değildi. Çin’deki gibi Avrulpa’da bütün yeniliklerin musluğunu kapatacak tek bir despot olmadı.

    İslâmiyet’in Avrupa ile ilk teması ise, İspanya’nın fethiyle olmuştur. Bu fetihten itibaren yüzyıllar boyunca İslam, Bizans’a ve Latin Batıya hem bir gözdağı ve hem de bir ticaret ve medeniyet kaynağı olmuştur. Bu nedenle, bugün artık pekçok araştırmacının da itiraf ettiği gibi, Avrupa kültürünün kaynakları arasında Yunan, Latin ve Judeo-Hıristiyan unsurları yanında, İslam da mevcuttur.

    Özellikle X. Yüzyıl süresinde, Endülüs Devleti Avrupa’nın en güçlü devletiydi. Parlak görkemiyle Avrupa’nın Germen kökenli saraylarının gözünü kamaştırıyordu. Aynı çağda İberya Yarımadası halkının da çoğunluğu Müslüman olmuştu.
    Müslümanım diyen bu kadar millet
    islam gözü ile kendine baksa
    Esirmi olurdu Mescid'i Aksa:lac[1]:

  11. #31

    ıı. Endülüs (92-897/711-1492)

    Müslümanlar, Hz. Muhammed'in (sav) Mekke'den Medine'ye hicret etmesiyle başlayan devletleşme süreçlerini kısa sürede bir dünya devleti olma yolunda büyük adımlar atmaya muvaffak olarak sürdürmüşlerdi. Cihad mükellefiyetini yerine getirirken büyük fetih hareketine girişmişler, bunun sonucunda Irak, İran, Suriye, Filistin ve Mısır daha ilk iki halîfe Hz. Ebu Bekir ile Hz. Ömer zamanında (11-23/632-644) fethedilmişti. Daha sonra sırasıyla Trablusgarb (27/647), Kıbrıs (29/649, 33/653), Hind sınırına kadar olan bölge (30/650-32/652) ve Rodos Adası'nın (33/653) fethi; Sicilya çıkarması (49/668); Kuzey batı Afrika'nın Ukbe b. Nâfi tarafından fethi ve Kayrevan'ın kurulması (50/670), komutan Hassân b. Nu'mân tarafından Kuzey Afrika'nın yeniden fethi ve Tunus şehrinin kurulması (79/698), Kuzey batı Afrika'nın Emevi halîfesi Abdülmelik b. Mervân zamanında Musâ b. Nusayr tarafından tam bir vilâyet olarak İslam devletine bağlanması (86/705) sağlanmış ve Müslümanların Tarîf b. Mâlik ile ilk İspanya çıkarması (91/710) yılında halîfe Velid b. Abdülmelik devrinde gerçekleşmişti.
    Müslümanım diyen bu kadar millet
    islam gözü ile kendine baksa
    Esirmi olurdu Mescid'i Aksa:lac[1]:

  12. #32

    1. FETİH (5 Receb Pazartesi 92-95/27 Nisan 711-715)-VALİLER DÖNEMİ (95-138/715-756)

    İspanya ya da İberya Yarımadası'nın fethi, ilk İslam fetihlerinin son halkasını teşkîl eder. Emevîler'in Kuzey Afrika Vâlisi Musâ b. Nusayr'ın, Halîfe Velîd b. Abdülmelik'ten aldığı izinle Tarîf b. Mâlik komutasında 500 kişilik bir birliği 710 yılının ilkbaharında keşif amacıyla İspanya'nın Güney kıyılarına yollamasıyla fetih hareketi başlamış oldu. Musa, Tarîf'e (Cezîretü Tarîf, Tarifa, Isla de la Palomas) yapılan bu küçük çıkarmadan olumlu sonuç alınınca fetih hazırlıklarını yaptı ve 5 Receb Pazartesi 92/27 Nisan 711 yılında Berberî âzâtlısı Târık b. Ziyâd komutasında 7000 asker gücüne sâhip orduyu, ardından 5000 asker takviyesiyle İspanya'yı fethe yolladı.

    Bu esnada İspanya'da hâkim olan Vizigot Krallığı taht kavgaları, toplumsal-dinî çatışmalar sebebiyle nerdeyse gücünü yitirmiş durumdaydı. Emevi ordusu kolaylıkla İspanya'ya geçti. Bunda, Vizigotlar ile arası bozuk olan Sebte (Ceuta) Vâlisi Julianos'un yardımlarının da etkili olduğu bilinmektedir.

    İspanya'nın Güney ucundaki Cebelü Târık veya Cebelü'l-Feth (Gilbraltar, Calpe) dağında karargâh kuran ordu, ilk hamlede el-Cezîretü'l-Hadrâ'yı (Algeciras) ele geçirdi. Kısa süre sonra Kral Rodrigo komutasındaki Vizigot ordusunu Şerîş (Xeres, Jerez) ve Şezûne (Sidonia) şehirleri arasında kalan Ferentîre (Frontera) ovasındaki Vâdî Lekkü/Lekke/Bekke (Guadalbeca, Rio Barbate) nehri kıyısında cereyân eden savaşta yendi (92/711) ve artık fethin önünde ciddi bir engel kalmamış oldu.

    Zafer sonrasında farklı şehirlere doğru fetih için görevlendirilen komutanlar kısa sürede başlarındaki Vizigot idaresinden gayrı memnûn halkların da yardımıyla Mâlaga, İlbîre (Elvira) ve Kurtuba'yı (Cordova, Córdoba) ele geçirirken, Târık da İsticce (Ecija) ve peşinden Vizigotlar'ın başşehri Tuleytula'yı fethetti.

    Böylece Târık, 711 yılının ilkbahar aylarında ordu komutanı olarak başlattığı bu fetih yürüyüşünü, yaz ayları biterken İspanya'nın yarısını alıp İslam'a açmış bir fâtih olarak neticelendirdi. 712 yılında Musâ b. Nusayr da çoğunluğu Araplardan müteşekkil 18000 mevcutlu ordusuyla İspany'ya geçti. İşbiliye (Sevilla), Karmûne (Carmona), Leble (Niebla) ve Mâride'yi (Merida) fethettikten sonra Tuleytula'da Târık ile buluştu. Ülkenin Kuzey istikâmetine doğru yapılan harekât sonucu 713 yılında Liyûn (Leon), Cıllîkıye (Galicia) bölgesi, Lâride (Lerida), Berşelûne (Barcelona), Saragusta (Zaragoza, Saragossa) şehirleri fethedildi ve hatta Pireneler aşılarak Frank topraklarına girildi.

    714 yılında Halîfe Velid'in emriyle Musâ, Endülüs'ün idâresini oğlu Abdülaziz'e bırakıp Târık'la birlikte Dımeşk'e döndü. Böylece 3 yıl kadar kısa bir sürede İberya Yarımadası'nın fethi gerçekleşmiş ve Endülüs'te vâliler dönemi (asru'l-vülât) başlamış oldu. 756 yılına kadar 21 vâlinin görev yaptığı bu dönemde fetih hareketleri Avrupa içlerine kadar götürüldü. Mürsiye (Murcia, Tüdmîr, Teodomiro), Arbûne (Narbona) bölgelerinden sonra Paris'e kadar yaklaşıldığında 732 yılında Tours veya Poitiers (Balâtüşşühedâ) savaşında Franklar'a yenilen Müslümanlar, bundan sonra daha çok iç savaş-karışıklıklarla uğraştılar. Buna karşın, aynı dönemde kuzeyde sıkışan İspanyollar ise, Pelayo liderliğinde Asturias bölgesindeki Covadonga kayalıklarında toparlanmaya ve karşı direnişe başladılar.
    Müslümanım diyen bu kadar millet
    islam gözü ile kendine baksa
    Esirmi olurdu Mescid'i Aksa:lac[1]:

  13. #33

    Târık b. Ziyad'ın Büyük Vâdî Lekkü/Barbate Savaşı Başlamadan Evvel Ordusuna Hitâbı

    “Ey insanlar! Kaçılacak yer neresi? Arkanızda deniz, önünüzde düşman! Sizin için sabır ve doğruluktan başka çare yok! Bilesiniz ki, siz bu adada oburlar sofrasındaki yetimlerden daha zayıfsınız!
    Düşmanınız sizi ordusu ve silahlarıyla karşıladı. Erzâkı da bol. Sizin ise kılıçdan başka ağırlığınız, düşmanın elinden alacağınızdan başka yiyeceğiniz yok. Hiçbirşey yapmadan şu durumumuz birkaç gün devam etse, kuvvetten kesiliriz. Bizden korkan düşman da, halimizi görüp bize karşı cesaretlenir. Bu kötü âkıbete düşmekten kendinizi koruyarak şu azgın düşmana karşı görevinizi gereğince yapın.
    Müstahkem şehirler ve güçlü düşman karşınızdadır. Ölümden korkmazsanız bu fırsatı değerlendirerek zafere ulaşmak mümkündür. Şunu kesinlikle biliniz ki, ben sizi, kendimin selâmette olduğu bir meseleye karşı ikaz etmedim. Aynı şekilde, içinde satılan en ucuz mal insan canı olan bir planı, kendim bunun dışında kalarak da gerçekleştirmeye teşvik etmedim. Bilakis, işte en önce kendim başlıyorum.

    Bilesiniz ki, daha zor olana azıcık sabrederseniz daha lezzetli olan refahtan daha uzun süre istifade edersiniz.. Biliniz ki, sizi çağırdığım şeye ilk uyan benim! Canınızı düşünerek benden yüz çevirmeyin. Siz de benden daha fazla bir zorluğa katlanmayacaksınız. Sizin payınıza da bana düşenden fazlası düşmeyecek. Hepimiz aynı kaderi paylaşıyoruz.

    Bu ülkenin inci-mercan içindeki uzun elbiselerini yerlerde sürüyen ve altın tellerle dokunmuş hülleler giyen Yunan kızlarıyla dolu olduğunu duymuşsunuzdur. Emîrulmüminîn Velid b. Abdülmelik, kahraman askerleri içinden sizleri seçti ve bu ülkenin krallarına damat olmanızı istedi. Çünkü, sizin savaştan korkmadığınıza, kahramanları ve süvarilerle çekinmeden vuruşacağınıza, sizin bu yaptığınız cihattan gayenizin Îlâyıkelimetullah olduğuna, bu uğurda sevap kazanacağınıza güveni sonsuzdur.

    Böylelikle, İslamiyet'i bu ülkeye yerleştireceğinize inanıyor. Elde edeceğiniz ganimetin tamamını size bırakmaya söz vermiştir. Allah yardımcımız olsun! İki cihanda sizin bahadırlığınız hep hatırlanacaktır.

    Biliniz ki, sizi davet ettiğim şeye ilk icabet eden ben olacağım ve kesinlikle bilin ki, iki ordu savaşa başlayınca bizzat kendim Roderik denilen azgına hücum edip inşâAllah onu öldüreceğim. Siz de benimle birlikte saldırın! Eğer onu öldürdükten sonra ben de ölürsem, sizi ondan kurtarmış olurum. Başınıza itâat edeceğiniz bir kahramanı getirmekten âciz değilsiniz. Eğer ona erişemeden ölürsem, benim bu arzumu terk etmeyin ve onun üzerine doğru yüklenin. Onu öldürerek bu ülkenin fethini tamamlayın. Çünkü düşman askerleri o öldükten sonra dağılırlar ve bir daha toparlanamazlar.”
    Müslümanım diyen bu kadar millet
    islam gözü ile kendine baksa
    Esirmi olurdu Mescid'i Aksa:lac[1]:

  14. #34

    Târık b. Ziyad Gemileri Yaktı mı?

    Ülkemizde de çok yaygın olarak kullanılan ve tarihî gerçek olduğu sanılan gemileri yakma hikâyesi vardır. Buna göre Târık, İspanya kıyılarına çıktığında, askerlerinin savaştan kaçmalarını önlemek ya da geriye dönüş umutlarını kırarak onları savaşa motive etmek maksadıyla kıyıdaki gemilerini yakmıştır. Öncelikle ifade edelim ki, bu tamamen tarihî bilgilenme hatasından kaynaklanan bir yanlışlıktır. Yani, gerçekte Târık gemileri yakmamıştır.

    Çünkü, ilk olarak, Fas kıyılarından İspanya’ya geçmek için kullandıkları gemiler kendine ait değildi. Gemiler, Müslümanların İspanya’yı fethetmeleri için teşvik ve yardım eden mağdur Vizigot kralı Witiza’nın Sebte valisi Julian’a aitti. Dolayısıyla Târık’ın tasarrufunda değildi. Olsa olsa savaş başlamadan önce gemileri geri göndermiştir. İkinci olarak, Endülüs’ün fethiyle ilgili bilgileri aldığımız İslam tarihi kaynaklarının hiçbirinde böyle bir bilgiye rastlamak mümkün değildir. Sadece bir yerde, İdrisî’nin Nüzhetü’l-müştâk adlı coğrafya-tarih kitabında bu hikâye geçmektedir.

    Halbuki, İdrisî kitabını Endülüs’ün fethinden yaklaşık 3 asır sonra kaleme almış ve kendisini bu haberi konusunda hiçbir İslâmî rivayet desteklememektedir. Bazı Hıristiyan ve Müslüman tarih kaynakları ve araştırmaları da İdrisî’den alarak bu haberi yaygın hale getirmişler, doğru olup olmadığını araştırmamışlardır. Özellikle etkili konuşma yapma ya da yazma düşüncesiyle insanların karşısına çıkan hatip ya da yazarlar da, insanlara cazip gelen bu hikâyeyi, “bir işte kesin kararlı olmak ve asla geriye dönmeyi düşünmemek” anlamında sıkça kullanagelmişlerdir.
    Sonuçta, bu asılsız hikâye sebebiyle “gemileri yakmak” diye güzel bir deyim oluşmuştur ancak, bunun gerçekle alakasının olmadığını da bilmemiz gerekmektedir.
    Müslümanım diyen bu kadar millet
    islam gözü ile kendine baksa
    Esirmi olurdu Mescid'i Aksa:lac[1]:

  15. #35

    Avrupa'nın Fethine Doğru: İslam Orduları Fransa'da, Prof.Dr. Mehmet Özdemir

    Eğer, iddia edildiği gibi Müslüman fâtihlerin fetihteki yegâne gayeleri ganimet ele geçirmek idiyse, Endülüs onların bu gayelerine ulaşmak için fazlasıyla yeterliydi. Binaenaleyh, fetih hareketini bu ülkeyle sınırlı tutmaları, Endülüs dışına taşmamaları gerekirdi. Ne var ki, fetih hareketinin geri planında İslam'ın siyasi nüfuzunun genişletilmesi, îlây-ı kelimetullah, yeryüzünde adaleti tesis ederek zulmün önüne geçme gibi ganimet faktöründen çok daha ulvi ve önemli sebepler bulunduğu içindir ki, fâtihler daga evvel K.Afrika'nın fethiyle yetinmeyip Endülüs'ün fethine koyulmuşlardı. Yine aynı sebepledir ki, Endülüs'ün fethi sonrasında maddi bakımdan daha az kazançlı, can kaybı bakımından daha çok riskli olmasına rağmen kendilerini, neticede bütün Avrupa'nın hâkimiyet altına alınmasını hedefleyen yeni bir fetih hamlesinin içinde buldular.

    Daha önce Musa b. Nusayr'ın da Pireneler'i aşarak Fransa topraklarına girdiği rivayet ediliyorsa da, Avrupa'nın fethine yönelik ilk planlı hareket, âdil Halife Ömer b. Abdülaziz'in (717-720) Endülüs'e atadığı Vali Semh b. Mâlik el-Havlânî (719-721) tarafından 718 senesinde başlatıldı. Kaynaklarda "müttakî" ve "mücâhid" bir idareci olarak nitelenen Semh, bu senede Pireneler'i aşarak Franklar'ın hâkimiyeti altındaki Galler'e (Galia / el-Ardu'l-Kebîra) girdi. Septimania bölgesinin merkezi durumundaki Narbona'yı (Arbûne) fethederek burasını İslam orduları için bir üs haline getirdi. Hemen ardından Akitania'ya (Aquitania) yürüdü. Fakat bölgenin merkezi Tuluz (Toulouse) kentinde Dük Eudes'in güçlü direnişiyle karşılaştı. Çarpışmalar esnasında hem kendisi hem de çok sayıda müslüman şehit oldu.

    Semh'in yerine Endülüs'ün idaresini üstlenen Anbese b. Süheym el-Kelbî (721-726), fetih hareketine selefinin bıraktığı yerden devam etti. Fakat o, Tuluz yerine Rhon vadisisni takip ederek önce Lyon'a oradan da PARİS'E 30 km UZAKLIKTAKİ SENS KENTİNE KADAR ULAŞTI. Fakat geri dönerken Bask bölgesinde yerlilerin kurduğu bir tuzak sonucu Semh gibi o da şehit düştü.
    Müslümanım diyen bu kadar millet
    islam gözü ile kendine baksa
    Esirmi olurdu Mescid'i Aksa:lac[1]:

  16. #36

    Balâtü'ş-Şühedâ ya da Avrupa'nın Kader Günü (Poitiers/Tours Savaşı)

    Ne Semh'in ne de Anbese'nin ne de onlarla beraber çok sayıda askerin savaş alanlarında şehit düşmeleri, bu tür durumlara alışık olan müslümanları fetih hareketinden vazgeçmeye itti. Bilakis, 114/732 senesinde muttakî, mücahit ve iyi bir asker olarak temayüz etmiş olan Vali Abdurrahman el-Gâfikî, sayısı 70 binden fazla olmayan büyük bir orduyla Gallar'i fethederek Fransa içlerine dalabilmek için Kurtuba'dan hareket etti. Önüne çıkan bazı mukavemet unsurlarını saf dışı bıraktıktan sonra Galler bölgesinin merkezî kenti Bordo'ya (Bordeaux) hareket etti. Kendisine engel olmak isteyen Galler dükü Eudes'i Dordonia nehri yakınlarında ağır bir yenilgiye uğrattı. Bordo kenti Müslümanların eline geçti. İslam ordusu bundan sonra ülkenin ikinci mühim şehri Tur'a (Tours) yöneldi. Dük Eudes, bu durumda Frank İmparatorluğu'ndan yardım istemek zorunda kaldı. Asıl makamı hâciplik (başbakan) olmakla beraber imparatorluğun fiili hükümdarı konumundaki Şarl Martel (Charles Martel), Galler'in düşmesi halinde sıranın Frank İmparatorluğu'na geleceğini bildiği için, Eudes'in yardım talebine derhal icabet etti ve çok iyi hazırlanmış büyük bir orduyla, İslam ordusunu durdurmak üzere Tur'a harelket etti. İki ordu arasındaki karşılaşma 12/13 Ekim 732 tarihinde gerçekleşti. Savaşın başlarında inisiyatif Müslümanların elindeydi. Ancak, bir taraftan Franklar'ın yarma hareketlerinde başarılı olmaları, diğer taraftan ise Abdurrahman el-Gâfikî'nin çarpışmaların en yoğun olduğu bir anda şehit düşmesi, durumu tersine çevirdi. Her iki tarafın da zayiatı ağır olmakla beraber, Müslümanların verdikleri şehit sayısı çok daha fazlaydı. Bundan dolayıdır ki, İslam kaynaklarında bu savaşın yapıldığı saha, Balâtü'ş-Şühedâ (şehitler düzlüğü) ismiyle anılmaktadır.

    İslam ordularının gerek K.Afrika'nın gerekse Endülüs'ün fethi esnasında bir benzerini yaşamadıkları bu mağlubiyet, Endülüs Müslümanlarını derin bir kedere boğdu. Müslüman tarihçiler, gelecek nesillerin böyle acı bir hadiseden haberdar olmalarına engel olmak niyetiyle olsa gerektir ki, eserlerinde bu savaştan pek bahsetmezler. Buna karşılık, Hıristiyan kaynakları anılan savaşı Avrupa medeniyetini ve Hıristiyanlığı İslam'ın istilasından kurtaran bir dönüm noktası olarak değerlendirirler. Halbuki bu değerlendirme, gerçeklerin ifadesi olmaktan ne kadar çok uzaktır.

    Evet, bu savaşta Müslümanların Avrupa'nın fethi uğrundaki teşebbüslerine set çekilmiştir. Ancak, Avrupa medeniyetinin kurtarılmış olması diye bir iddia söz konusu olamaz. Zira o zamanda bir Avrupa medeniyeti henüz teşekkül etmiş değildi. Tarih için "şöyle olsaydı nolurdu" şeklinde sorular sormak uygun olmamakla beraber, yine de sorsak ve bu çerçevede Müslümanların Avrupa'yı fethettiğini düşünsek, herhalde bu her şeyden evvel Avrupa'nın faydasına olurdu. Nitekim, Endülüs için durum böyle olmadı mı? Ortaçağ Avrupa'sının en medeni ve en gelişmiş ülkesinin Endülüs, yani İspanya olduğunu ve bunun da İslam idaresi sayesinde gerçekleştiğini bugün artık kim inkar edebilmektedir?

    Balâtü'ş-Şüheda mağlubiyetine rağmen, Müslümanlar daha sonraki senelerde Galler'e seferler düzenlemeye devam ettiler. Ancak, bu seferlerin hiçbiri daha ileri adımlar atılmasını temin edecek boyutta değillerdi. Balâtü'ş-Şüheda ile Müslümanların Avrupa'daki ilerlemeleri bir anlamda durmuş oldu. Fakat, bu duruşun asıl sebebi Balatüşşüheda değil, içine düştükleri iç çekişmeler dolayısıyla fetih yerine fitneye yönelen Müslümanların bizzat kendileri oldu.

    [Endülüs Müslümanları-1, TDV, Ankara 1994, s. 37-41] kaynağından alınmıştır.
    Müslümanım diyen bu kadar millet
    islam gözü ile kendine baksa
    Esirmi olurdu Mescid'i Aksa:lac[1]:

  17. #37

    2. EMEVİLER DÖNEMİ (Emîrlik Dönemi, 138-316/756-929; Hilâfet Dönemi, 316-422/929-1031

    Emevîler'in Abbâsîler tarafından sona erdirilmesiyle Halîfe Hişam'ın torunlarından Abdurrahman b. Muâviye Afrika'ya kaçtı ve 755 yılında da Endülüs'e geçti. O sırada Endülüs'te vâli seçimi meselesi sebebiyle küskün bulunan Yemenliler, Berberîler ve Mevâlî'nin desteğiyle kısa sürede mevcut yönetime karşı başarılı oldu. Başşehir Kurtuba'ya girerek bağımsız emîrliğini ilân etti (138/756). I.Abdurrahman, vefâtından iki yıl evvel Kurtuba Ulucâmii'nin inşâsını başlattı. Kendisinden sonrakilerce bu câmi tamamlandı ve yeni ilâveler yapıldı. Arkasından hüküm sürenler sırasıyla şöyledir:

    I.Hişam (172/788), I.Hakem (180/796), II.Abdurrahman (206/822), I.Muhammed (238/852), Münzir (273/886), Abdullah (275/888), III.Abdurrahman el-Halîfe (300/912), II.Hakem (350/961), II.Hişam (366-399/976-1009), yine II.Hişam (400-403/1010-1013), II.Muhammed (399/1009), Süleyman (399/1009), yine Süleyman (403-407/1013-1016), Hammûdîler (408-413/1018-1022), V.Abdurrahman (414/1024), III.Muhammed (414-416/1024-1025), yine Hammûdîler (416-418/1025-1027) ve III.Hişam (418-422/1027-1031). Kurtuba'da hâkim olan idarî karmaşa karşısında halk, hilâfeti lağvederek Endülüs Emevîleri hânedânını sürgün ettiler ve yeni yönetimi eşrâftan oluşan şûrâ heyeti üstlendi. Böylece Endülüs Emevi Devleti de ömrünü tamamlamış oldu (422/1031).
    Müslümanım diyen bu kadar millet
    islam gözü ile kendine baksa
    Esirmi olurdu Mescid'i Aksa:lac[1]:

  18. #38

    3. Mülûkü’t-tavâif dönemi (422-483/1031-1090)

    Endülüs Devleti tarihi boyunca iki tür Mülûkü’t-Tavâif yani beylikler ortaya çıkmıştır. Birincisi, içeride mevcut olan merkezî idarenin zayıflamasıyla birlikte vilayetlerdeki güçlü yerel ailelerin veya güçlerin merkeze karşı isyan etmeleri şeklinde ortaya çıkar ki, bu türe biz “Âsî Mülûkü’t-Tavâif” (İsyancı Beylikler) diyoruz. İkincisi ise, merkezî idarenin ortadan kalkmasıyla birlikte kendi haline kalan ülkede yerel güçlerin bağımsızlıklarını ilan etmeleri şeklinde olmaktadır ki, biz buna da “Bağımsız Mülûkü’t-Tavâif” diyoruz. Endülüs Emevileri emîrlerinden Muhammed (852-886) döneminde başlayan ve ondan sonra tahta geçen Münzir (886-888) ve Abdullah (881-912) zamanlarında devam eden “Birinci Fitne (el-Fitnetü’l-Kübrâ) Dönemi” (864-929), yine Emeviler’in son zamanlarında içte merkezî idarenin zayıflamasıyla birlikte ortaya çıkan “İkinci Fitne Dönemi” (1009-1031) birinci türe örnek teşkil etmektedir.

    1031 Yılında Emevi idaresine son verilmesiyle birlikte yerel yöneticilerin kendi hallerine kalması şeklinde ortaya çıkan birinci ve asıl Mülûkü’t-Tavâif dönemi (1031-1090) ile, Murâbıtlar’ın Endülüs’teki idarelerinin çözülmesi ve yok olmasıyla ortaya çıkan ikinci “Bağımsız Mülûkü’t-Tavâif” dönemi (1144-1152) de ikinci türe örnek teşkil etmektedir. Murâbıtlar’ın ardından Endülüs’e hâkim olan Muvahhidler’in çözülmesi sırasında ise herhangi bir türden Mülûkü’t-Tavâif ortaya çıkmadı. Çünkü, o zamana kadar zaten hemen bütün Endülüs İslam toprakları Hıristiyan İspanyollar tarafından işgal edilmiş ve güney uçta kalan birkaç şehirde ise yalnızca bir emîr yani, İbnü’l-Ahmer hâkim olarak kalmıştı. Sadece İbn Hûd, bir müddet Endülüs’e hakim oldu ve İbnü’l-Ahmer ile de çatıştı o kadar. Dolayısıyla, artık ortada eski büyük Endülüs devleti yoktu ve bir parçalanma da söz konusu olmadı.

    Emevi idaresinin ortadan kalkmasıyla birlikte ortaya çıkan otorite boşluğunun doğal bir sonucu olarak, her bölgede irili ufaklı hânedânlar önce merkezî Emevi idaresini tanımadıklarını ilân ederek isyan ettiler yani, âsî Mülûkü’t-Tavâif oldular. 1031 yılında merkezî idarenin ortadan kalkmasıyla ise, gerçek anlamda bağımsız kaldılar yani, Bağımsız Mülûkü’t-Tavâif sıfatını kazandılar. Bunların önemlileri şunlardır: İşbiliye (Sevilla) civarında Abbâdîler (1023-1091), Sağru’l-A’lâ bölgesinde Tücîbîler ve Hûdîler (1040-1142), Cehverîler (1031-1069), Tuleytula’da Zünnûnîler (1016-1085), Batalyevs (Badajoz) bölgesinde Eftasîler (1022-1094), Gırnata’da Zîrîler (1010-1090) ve diğerleri.

    Bu dönemde Endülüs siyasî hayatının bâriz özelliği, emîrlikler arasında yaşanan kıyasıya çatışmalar oldu. Bu durum Müslümanların zayıf düşmesine sebep olurken, Hıristiyan İspanya devletlerinin de güçlenmesine, dolayısıyla Reconquista’nın hızlanmasına sebep oldu. Nitekim 1085 tarihinde Kastilya (Castile, Castilla, Kaştâle, Kaştîle) kralı VI.Alfonso (el Bravo, 1072-1109), Endülüs’ün en önemli ikinci büyük kenti olan Tuleytula’yı işgal etti (1 Safer 478/29 Mayıs 1085). Ancak bunun üzerine Müslümanlar Reconquista hareketinin farkına varabildiler. Kendilerini kurtarması için Kuzey Afrika’da bir imparatorluk kurmuş olan Murâbıtlar’ın hükümdarı Yusuf b. Taşfîn’den yardım istediler.
    Müslümanım diyen bu kadar millet
    islam gözü ile kendine baksa
    Esirmi olurdu Mescid'i Aksa:lac[1]:

  19. #39

    4. Endülüs'te murabıtlar dönemi (483-540/1090-1147)

    Endülüs'e Kuzey Afrika'dan gelerek Hıristiyanları bozguna uğratan, ardından Endülüs'teki emîrlikleri tek tek merkezi idâre altında birleştiren ve ülkeyi Afrika merkezli devlete bir eyâlet olarak bağlayan Murâbıtlar'ın Endülüs'teki hâkimiyetleri döneminde Yusuf b. Taşfîn'den (1106) sonra şu hükümdarlar idâreye geldi:

    Ali b. Yusuf (1143) ve Taşfîn b. Ali (1146/1149). Murâbıtlar'ın yıkılışıyla Endülüs'te siyasî birlik tekrar bozuldu, İkinci Mülûkü't-Tavâif Dönemi diye adlandırılan devreye girildi ve Hıristiyanlar yine Reconquista'yı gerçekleştirmek için uygun hale gelen ortamda yeniden harekete geçtiler.
    Müslümanım diyen bu kadar millet
    islam gözü ile kendine baksa
    Esirmi olurdu Mescid'i Aksa:lac[1]:

  20. #40

    5. Endülüs'te muvahhidler dönemi (540-645/1147-1248)

    Murâbıtlar'ı devirerek yerine kurulan Muvahhidler, Murâbıtlar gibi Kuzey Afrika'dan Endülüs'e gelerek kötü gidişâta bir süre daha dur diyebildiler.
    Muvahhidler'in Endülüs'te hâkim olan hükümdarları şunlardır: Abdülmü'min (541/1147-1163), Yusuf b. Abdülmümin b. Ali (1184), Yakub el-Mansur (1199), Muhammed en-Nâsır (1214), Yusuf el-Müstansır (1222), Abdülvahid b. Yusuf ve İbnü'l-Mansur el-Âdil (1228), İdris el-Me'mun (1232), Abdülvâhid er-Râşid (1242), Ali es-Saîd (1248) ve Mürtezâ li Emrillah (1267). Kuzey Afrika'daki devletleri iyice zayıflayan Muvahhidler, kendilerine karşı oluşan isyanlarla uğraşırken dağıldılar ve yerine Merînîler ve Hafsîler gibi yeni devletler kuruldu. Endülüs'te bunu değerlendirenler ise, her zamanki gibi Endülüslülerin zaaflarını sabırla gözetleyip değerlendiren İspanyol Hıristiyan devletleri oldu.

    Endülüs'te Muvahhidler'in hâkimiyeti, 1238 yılında İbnü'l-Ahmer'in Endülüs topraklarına hâkim olmasıyla bilfiil, 1242 yılında Halîfe Abdülvâhid er-Reşîd'in ölmesiyle ise şeklen de sona ermiştir.
    Müslümanım diyen bu kadar millet
    islam gözü ile kendine baksa
    Esirmi olurdu Mescid'i Aksa:lac[1]:

3 / 2 İlkİlk 123 SonSon

Yer İmleri

Gönderme Kuralları

  • You may not post new threads
  • You may not post replies
  • You may not post attachments
  • You may not edit your posts
  •