3 / 1 123 SonSon
50 sonuçtan 1 --- 20 arası gösteriliyor

Konu: Endülüs

  1. #1

    Endülüs

    tarihimizde öğrenmemiz gereken çok şey var.
    endülüste en önemlilerinden biri
    bu konuda herkes bilgilerini aktarırsa güzel bir bilgi birikimi ortaya çıkar.
    ve ilgilenenlerde istifade eder!
    paylaşımları bekliyoruz.
    Müslümanım diyen bu kadar millet
    islam gözü ile kendine baksa
    Esirmi olurdu Mescid'i Aksa:lac[1]:

  2. #2
    halife oglunu evermek ister kimi gelin olarak alacagına karar veremez.ve adamlarına şöyle bir ricada bulunur
    endülüsde nekadar hafız olan kız var bunu bir tesbit edelim.adamları hemen evinde hafız olan gelinlik çagına gelmiş kızı bulunan kim versa gece evlerinin lambalarını açık tutsunlar
    gece çıkdıklarında gördeükleri manzaraya şaşırırlar, üç bin civarında evin lambası yanmakdadır.
    ikinci gün hem hafızlık yapan hemde ikibin civarında hadisi şerif bilen olarak degiştirirler.
    durumda pek bir degişiklik olmaz hem kuranıkerimi hıfzetmiş hemde hadisişerif hafızı ikibinin üzerinde gelinlik kız bulunmakdadır o dönemde.

    bugunle mukayese edince endülüse imrtenmemek elde degil.


    bunun hakkında kanıt isteyenler olabilir diye düşündüm.
    bunu bir ilimizde medrese egitimi veren bir abimizin sohbetinde dinlemişdim.
    Documents and Settings\casper\Belgelerim\Resimlerim\39db57caa7al0.gif

  3. #3
    Endülüs diyince kulaklarım şu aşağıdaki sözler çınlıyor....


    Son Endülüs Hükümdarı Ebu Abdullah Sagir; Gırnata (Granada)’yı İspanyollara teslim eder. Ailesi ve yakınlarıyla şehri terkederken geriye dönüp son kez Gırnataya, Elhamra Sarayının bulunduğu o tepeye bakar ve ağlamaya başlar. Annesi de ona, bir yandan hüzün kokan bir yandan sonraki nesillere müthiş ders olacak nitelikteki tarihe mal olmuş şu sözü söyler: “Ağla utanmaz ağla. Erkekçesine vatanını, dinini, müdafaa
    ve muhafaza etmeyenlere, kadınlar gibi ağlamak yaraşır”
    .

    Milli Şairimiz Akif bu hüzünlü vakıayı şöyle anlatır.

    Endülüs tâcı elinden alınan bahtı kara,
    Savuşurken o güzel mülkü veripte ağyâra,
    Tırmanır bir kayanın sırtına etrâfa bakar;
    Bırakıp çıktığı cennet gibi zümrüt ovalar,

    Başlar ağlatmaya bîçâreyi hüngür hüngür!
    Karşıdan Vâlide Sultan bunu pek haklı görür,
    Der ki: Çarpışmadın erkek gibi düşmanlarla;
    Şimdi, hiç yoksa kadınlar gibi ağla!


    (MEHMET AKİF ERSOY)
    Alemin nakşını hayal görürüm. O hayal içre, bir cemal görürüm.
    Cümle mevcudat ki, mazhar-ı Hak'tır. Anın içün, kamu kemal görürüm.
    Tecelli cilvesi, cümle gölgeler. Her zerresi binbir ismin belgeler.
    Hay varken hayale kanmaz bilgeler. Zat-ı Hak'tan gayrı zeval görürüm.

  4. #4
    Eser GEDİK kullanıcısının Görüntü Resmi
    Giriş
    Fri Dec 2006
    Konum
    vatanın her karışı
    Yaş
    30
    İletiler
    2,784
    Blogdaki Konular
    5

    Endülüs = İspanya



    Genelde İberya yarım adası denilir çok önemli bir konuma sahip olup bu bölgede yıllarca bir çok kavim ve kültür kaynaşmıştır.



    haritaya baktığımızda avrupanın incisi diyebiliriz.Avrupanın en zor feth edilecek ülkelerindende birisidir çok dağlıktır İsviçreden sonra en dağlık bölgedir avrupada. Akdeniz iklimi görülür ve günümüzde 40 milyon nufusa sahip olup 17 özerk bölgesi vardır.

    Peygamber efendimiz (sav) döneminde başlayan devletleşme sürecinin bir parçasıdır Endülüs.


    ispanya ya da İberya Yarımadası'nın fethi, ilk İslam fetihlerinin son halkasını teşkil eder. Emeviler'in Kuzey Afrika Vâlisi Musâ b. Nusayr'ın, Halîfe Velid b. Abdülmelik'ten aldığı izinle Tarîf b. Malik komutasında 500 kişilik bir birliği 710 yılının ilkbaharında keşif amacıyla İspanya'nın Güney kıyılarına yollamasıyla fetih hareketi başlamış oldu. Musa, Tarif 'e (Ceziretü Tarif, Tarifa, Isla de la Palomas) yapılan bu küçük çıkarmadan olumlu sonuç alınınca fetih hazırlıklarını yaptı ve 5 Receb Pazartesi 92/27 Nisan 711 yılında Tarık b. Ziyad komutasında 7000 asker gücüne sahip orduyu, ardından 5000 asker takviyesiyle İspanya'yı fethe yolladı.

    Bu sırada ispanyada vizigotlar vardı ve vizogotlarda taht kavgaları dini çatışmalar kısacası bir iç kargaşa, bir iç çatışma vardı tabii buda fethi kolaylaştıran etkenlerden birisi oldu bu karışıklıklar nedeniyle emeviler kolaylıkla iberya bölgesine geçtiler.

    İspanya'nın Güney ucundaki Cebeli Tarık veya Cebelü'l-Feth (Gilbraltar, Calpe) dağında karargah kuran ordu, ilk hamlede el-Ceziretül-Hadra'yı (Algeciras) ele geçirdi. Kısa süre sonra Kral Rodrigo komutasındaki Vizigot ordusunu Şeriş (Xeres, Jerez) ve Şezune (Sidonia) şehirleri arasında kalan Ferentire (Frontera) ovasındaki Vadi Lekkü/Lekke/Bekke (Guadalbeca, Rio Barbate) nehri kıyısında gerçekleşen savaşta yendi ve şimdi fetih için herşey daha'da kolaylaşmıştı.

    712 yılında Musa b. Nusayr da çoğunluğu Araplardan müteşekkil 18000 mevcutlu ordusuyla İspany'ya geçti. İşbiliye (Sevilla), Karmûne (Carmona), Leble (Niebla) ve Mâride'yi (Merida) fethettikten sonra Tuleytula'da Tarık ile buluştu. Ülkenin Kuzey istikametine doğru yapılan harekat sonucu 713 yılında Liyûn (Leon), Cıllîkıye (Galicia) bölgesi, Lâride (Lerida), Berşelûne (Barcelona), Saragusta (Zaragoza, Saragossa) şehirleri fethedildi ve hatta Pireneler aşılarak Frank topraklarına girildi.
    714 yılında Halafe Velid'in emriyle Musa, Endülüs'ün idaresini oğlu Abdülaziz'e bırakıp Tarık'la birlikte Dımeşk'e döndü.

    3 yıl gibi kısa bir sürede endülüs feth edilmiş ve böylece endülüste valiler dönemi başlamış oldu.


    Eser GEDİK - tarih notları
    herkes ne söylediğini, nasıl söylediğini bilse. bu işler olmayacaktı sadri abi.

  5. #5
    yazan kardeşlerime teşekkür ediyorum.


    bu konuda birçok yazar yazmış
    değişik yazarların yazılarını zaman buldukca eklemek istiyorum
    değişik kaynaklardan yazılanlar zenginlik kazandırır diye düşünüyorum!
    tabiki yazılanlar yoruma açık



    Endülüs İslam Medeniyeti


    Hz. Adem aleyhi sselamdan günümüze değin, kurulmuş medeniyetler içerisinde en dikkat çekici olan belki de Endülüs İslam medeniyetidir. Müslüman İspanya olarak literatürlerde kayıtlı olan bu dönem, insanlık tarihinin ibret ve şevk alması gerektiği tarihin bir dönemidir.
    Yaşadığımız coğrafyadaki birikimin dünyaya mal olmasını sağlayan, köhne batının akılla tanışmasına vesile olan ve bir daha ne zaman sınırlarına ulaşılabileceği muamma olan bir medeniyettir, Endülüs...
    Tarih şuurundan yoksun bırakıldığımızdan, batının aydınlanma çağını, Rönesansı ya da ilmin zirve noktaya ulaşmasının nereden kök aldığını bilemiyoruz. Ancak tarihin neler barındırdığına yönelik ciddi çalışmalar yapanlar, derine inerek kendini tatmin için değil, hakikati arama maksadıyla çalışmalar yapanlar bir gerçeği ortaya koymuşlardır. O gerçekte; ilimde, ilmi fehmederek yeryüzünde ki en büyük akli gelişimi ortaya koymuş medeniyet Endülüs medeniyetidir.
    1492 yılının batılılar kadar, Yahudiler kadar Müslümanlar içinde kıymeti çok büyüktür. Kıymeti, bir medeniyete bağnazca katliam sergileyen batılıların Endülüs`e karşı giriştiği katliam ve yaşattığı hüzündür. Müslümanlar ve tüm insanlık aynı hüznü yaşamalıdır. Aklı kilisenin din anlayışı için tehlike gören, İslam hakikatini, medeniyet miraslarını silmeye çalışan küffarın yaptığına üzülmelidir. Geleceğini karartan bu karanlık zihniyetin, çürümüş ve kokuşmuş batı düşüncesinin, şimdi bir gelecek iddiasında olmasının ve bunun hülyasına düşmüş kendini aydın sananların haline, düştüğü ve bizi düşürdüğü acziyete üzülmelidir...
    Endülüs gibi bir medeniyetinin kurucusu olan Tarık bin Ziyad`ın Cebel-i Tarık Boğazı`nı geçtikten sonra gemileri yaktırarak, `Gemileri yakılan bir topluluğuz artık, geri dönüşümüz imkânsız` deyişi ve muhteşem bir medeniyetin temelini atmasındaki şuuru idrak etmeden. Endülüs`ün ufku geniş, idraki geniş âlimlerini tanınmadan, İspanya`ya kattığı tarihi miras anlaşılmadan; İslam düşüncesinin, İslam`ın medeniyet anlayışının anlaşılması mümkün değildir. Miladi 711 senesinde İspanyayı fetheden bir avuç Müslüman`ın tutuşturduğu, ilim ve irfan meşalesinin, o günkü birkaç okuma yazma bilen papazdan başka hemen hiç kimsenin okuma yazma bilmediği bir coğrafyada Büyük bir medeniyetin inşa edilmiş olmasının iyi tetkik edilmesi gerekilir.
    Hakikatin yerine hurafenin, ilmin yerine cehaletin hâkim olduğu ve dine aykırı olduğu gerekçesiyle akli faaliyetlerin yasaklandığı Avrupa`nın karanlık çağını dağıtan Endülüs olmuştur. Endülüs olmasaydı, Endülüs birikimi olmasaydı. Batı bugünkü gücüne ulaşamaz, geri kalmışlıkla suçladığı ve aşağıladığı Afrika`dan beter halde olurdu. Ancak batının sömürgeci anlayışı, ilmi çalışmalardan elde ettiği birikimi hamdını bilerek kullanmasına değil, aşırılığa gitmede ve ifsat sahasında kullanmasına neden olmuştur. Zaten bu yapısı sebebiyle, Endülüs`e ait her ne varsa yok etmeye kalkışmış, insanlığa mal edilmiş ilmi çalışmaları zimmetine geçirmiştir.
    Endülüs ile ilgili en eski çalışmamız ne zaman başlamıştır, bilenimiz var mı? Haritadan ismi silinmiş, coğrafyasından rengi silinmiş Endülüs`le ilgili çalışmalarımız, emanetçisi olduğumuz tarih mirasımıza sahip çıkışımız ne zaman olmuştur? İlk defa, Ziya Paşa`nın çalışmaları ile. Sonra birkaç şair ve mütefekkir insanın ilgi ve alakası! Sonra derin bir suskunluk! Köklere saldırı. Reddi miras... Ve sonsuz şükürler olsun ki, Milli Görüş zihniyetinin bu emanete sahip çıkışı. Erbakan Hocanın İslam ve ilim konferansı ile ki bunu daha siyasi harekete başlamadan önce yapmıştır, 1967 senesinde, işte o zaman bu birikim, bu kök tekrar gündeme gelmiştir.
    Endülüs birikimi tarihin karanlık sayfalarına gömülü değildir. Onu tekrar anlayacak, tekrar o birikime ulaşma yolunu ortaya koyacak ve hakkını verecek bir zihniyet olarak Milli Görüş vardır.
    Aynı inanç bütünlüğüne sahip, aynı metodolojiye sahip ve birikimini aynı temeller üzere bina eden bir medeniyet olarak Milli Görüş, Endülüs`ün gerçek temsilcisidir. İlmi vehmederek değil, fehmederek algılayan, düşünce ufku kadar anlayış ufkunu da geliştirme derdinde olan, aklın konumuna da, vahyin konumuna da gereken önemi ortaya koyan Milli Görüş zihniyeti, Endülüs mirasına sahip çıkmıştır, çıkmaya da devam edecektir.
    Endülüs birikimi, Müslüman Arapların değildir. Tıpkı Osmanlı mirasının Müslüman Türklerin mirası olmadığı gibi... Bütün ırki söylemleri bir kenara atmış, hakikate âşık ve millet olma bilincini ortaya koymuşlara aittir. Öyle olmasaydı, Endülüs`le ilgili her şeyi söylediğimizde şunları da kayda düşmemiz gerekirdi: Engizisyon mahkemelerinin yanında entegrasyon içinde çalışma yürüten Batı zihniyeti, Endülüs Müslümanlarının çocuklarıyla kendilerine yeni bir nesil oluşturmuştur. Ancak bu asimilasyon çalışması ile benlikleri ve bellekleri olmayan bir Batı ürünü ortaya çıkmış ve Endülüs izi, İslam izi silinmiştir. Eğer ki mirası ırki bir söylemle ele alırsak o mirasın sahibi bu kökünü kaybetmiş batı ürününe vermemiz gerekir. Ki onlarda hiçbir zaman böyle bir mirasa sahip çıkmayacaktır, çıkmamıştır da. Ancak ve ancak inancına sahip çıkan, hakikate sahip çıkan bir zihniyet bu mirası kabul eder. Bu mirastan şevk ve ibret alabilme erdemini ortaya koyar. İşte o da Milli Görüş zihniyetinde vardır. Çünkü ayrıştırmayı değil, birleştirmeyi hedef alır. Bütünlüğü savunur. Savunduğu ile de harekete geçer.


    İsmail Şakıma
    Müslümanım diyen bu kadar millet
    islam gözü ile kendine baksa
    Esirmi olurdu Mescid'i Aksa:lac[1]:

  6. #6
    Eslembetül Hanım merak ettim acaba geçtiğimiz günlerde Kayseri 'de Saadet Partisi hanım komisyonlarının hazırladığı toplantıya katıldınız mı sizde?

    Çünkü orada Sayın Prof.Arif hocamız Endülüs 'ü iyi anlayın demişti.Bende bu konuyu o yüzden mi sordunuz diye merak ettim doğrusu...

    Selam ve dua ile.
    "Yarın, elbet bizim, elbet bizimdir! Gün doğmuş, gün batmış, ebed bizimdir..!"

  7. #7
    Alıntı Şüheda YAŞAR tafarından gönderildi Mesajı Göster
    Eslembetül Hanım merak ettim acaba geçtiğimiz günlerde Kayseri 'de Saadet Partisi hanım komisyonlarının hazırladığı toplantıya katıldınız mı sizde?

    Çünkü orada Sayın Prof.Arif hocamız Endülüs 'ü iyi anlayın demişti.Bende bu konuyu o yüzden mi sordunuz diye merak ettim doğrusu...

    Selam ve dua ile.
    evet toplantıya katıldım

    ama tarihi çok severim

    endülüs müslümanları ilk kez siyonizmi araştırırken dikkatimi çekmişti.
    yahudiler, hindistandaki yahudileri getirmek için plan yaparken, müslümanlar kur'anda dünyanın yuvarlak olduğunu söylüyorlar, onlar öyle söylüyorsa doğrudur! yalan söylemezler dedikleri ve o zamanın endülüs müslümanlarının asla yalan söylemiyeceğine inanmaları çok dikkatimi çekmiş. şimdiki müslümanlar ayak üstünde binbir yalan söylüyorlar biz böyle güven verebiliyormuyuz diye düşünmüş araştırmaya, okumaya başlamıştım.
    Arif hocamızın sözleride bunu biraz daha tetikledi.
    Müslümanım diyen bu kadar millet
    islam gözü ile kendine baksa
    Esirmi olurdu Mescid'i Aksa:lac[1]:

  8. #8

    (mustafa r. özgür / vakit)

    Endülüs Müslümanlarının cesur mücadelesi yürekleri sızlatıyor. 800 yıllık İslam hâkimiyeti, son İslam şehri olan Gırnata`nın 1492 yılında düşmesine rağmen bitmedi.

    İşte Müslüman Endülüs`ün 400 yıllık direniş güncesi:
    Endülüs Müslümanlarının inançlarını korumak için yüzyıllardır verdikleri cesur mücadele yürekleri sızlatıyor. 800 yıllık İslam hâkimiyeti, son İslam şehri olan Gırnata`nın 1492 yılında düşmesine rağmen bitmedi. Endülüs Müslümanları, asırlarca Hıristiyan İspanyollara karşı direndiler. 11 büyük ayaklanma gerçekleştiren Endülüslüler, 1868 yılında yaptıkları son ayaklanmada da yenilmelerine rağmen inançlarını korumayı başardılar.
    Seçtikleri Sultanlar şehit edildi, bedenleri onlarca yıl şehir kapılarında teşhir edildi, gizlice örgütlendiler, isimlerini değiştirdiler, yazılarını korudular, kültürlerini sakladılar, geceleri kilise kapılarına İslami sloganlar yazdılar, her fırsatta isyan ettiler ve topluca katledildiler ama asla inançlarından vazgeçmediler. 400 yıl boyunca bin bir türlü zulme ve zorla Hıristiyanlaştırmaya karşı direnen Endülüslüler, sonradan Müslüman olan ve 1936 tarihinde İşbiliye sokaklarında şehit edilen Blas Infante gibi liderlerinin de etkisiyle bugün hâlâ kimliklerini koruyorlar. Endülüs Müslümanlarına yapılan soykırım asla unutturulmaması gereken tarihî öneme sahip bir insanlık suçudur. Prof. Dr. Muntasır Ali Kettani`nin “Endülüs” araştırması bu acı tarihi gözler önüne seriyor. İşte Müslüman Endülüs`ün 400 yıllık direniş güncesi:

    ENDÜLÜS`ÜN SON ŞEHRİ 1492`DE DÜŞTÜ
    İspanya`daki İslam hâkimiyeti 711`de başladı ve 1492`ye kadar devam etti. Uzun bir mücadeleden sonra, 2 Ocak 1492 tarihinde son İslam şehri Gırnata işgal edildi. Hıristiyanların ilk ihaneti, 15. yüzyıl sonunda Büyük Gırnata Camii`nin katedrale çevrilmesiyle başladı. Bunu, baskı yoluyla Müslümanları Hıristiyanlaştırmak için papazların gruplar halinde yaptıkları çalışmalar izledi. 1499 senesinde Katolik krallar, Müslümanları Hıristiyanlaştırmada daha çok baskı yapması için Kardinal Cisneros`u Gırnata`ya davet ettiler. Kardinal bir yandan ülkedeki camilerin çoğunu kiliseye çevirirken, diğer yandan ulemâ da dâhil Endülüs aydınlarını zorla Hıristiyanlaştırmaya çalıştı. Bu uygulama, Elbeyyâzin (Albaicin) bölgesi halkının isyan etmesine yol açtı. 1500 yılında İbrahim b. Ümeyye`nin liderliğinde bütün el-Büşşerât/el-Beşerât dağlarına yayılan isyan, gaddarlıkla bastırıldı. Mücahitlerin çoğu imha edildiği gibi, aileleri de köle pazarlarında satıldı.

    1501 YILINDA BÜTÜN ARAPÇA KİTAPLAR YAKILDI
    Aynı zulüm, 1501 senesinde Elmeriye (Almeria) ve Runde (Ronda) bölgelerinde isyan eden Müslümanlara da reva görüldü. 1500 senesinde İspanya Devleti ve Katolik kilisesi, Müslümanları zorla vaftiz etmeye başladı. Bunu takiben, önceki tahribattan geri kalan bütün camiler 1501 yılında kiliseye çevrildi. 12 Ekim 1501 tarihinde yayımlanan bir kraliyet fermanıyla bütün Arapça kitapların yakılması emredildi.
    Bunun üzerine, şehirlerin ve kasabaların büyük meydanlarına yığılan Arapça kitaplar anlatılamaz bir barbarlık örneği olarak yakıldı. Arapça yasaklandı ve Arapça konuşanlar için ölüm cezası öngörüldü. Bir süre sonra Katolik kilisesi, ülkede İslam`ın hiçbir izini bırakmamak için, adaletsizliğin ve insaniyetsizliğin en kötü örnekleri olan korkunç İspanyol Engizisyon Mahkemelerini kurdu. Sanıkların ifadelerini işkenceyle alan ve kararlarını çok zayıf iddialara dayandıran bu mahkemelerin kapanlarına kapılanların hemen hemen hiçbirisi hayatta kalmadı. Kurbanlarının çoğu, aileleriyle birlikte kral, soylular ve halkın katıldığı büyük infaz törenlerinde canlı canlı yakıldılar.

    GÖRÜNÜŞTE HIRİSTİYAN OLDULAR
    Gırnata Müslümanları, açıktan açığa daha fazla direnemeyince İslamî inançlarını gizli tutmak şartıyla zahiren Hıristiyanlığı kabul ettikleri izlenimini verecek şekilde teşkilatlandılar. Moriskolar veya Yeni Hıristiyanlar olarak adlandırılan bu insanlara yönelik baskı ve zulümler devam etti. 1508 yılında bir kraliyet fermanı yayımlanarak İslamî elbise giyimi yasaklandı. Moriskolara 1510 yılında yeni vergiler yüklendi. 1511 yılında çıkarılan başka bir fermanla önceki imhadan geriye kalan İslamî kitapların yakılması öngörülürken, Moriskoların silah taşımaları ve İslamî usullerle hayvan kesmeleri yasaklandı. Ferdinand`ın yerine geçen oğlu V.Karlos, 1523 yılında bir ferman çıkararak daha önce vaftiz edilemeyen Müslümanların da vaftiz edilmesini, kabul etmeyenlerinse köleleştirilmesini emretti.

    KİLİSELERİ TEKRAR CAMİYE ÇEVİRDİLER
    Baskılar sonucunda bir grup Müslüman lider, 1567 yılı sonunda Elbeyyâzin`de bir toplantı yapıp bir isyan planladılar. İspanya`daki bütün Müslümanlara gizli heyetler gönderdiler. Fernando de Valor Cordoba`yı Endülüs Sultanı olarak seçtiler. O da hemen Muhammed b. Ümeyye adını aldı ve isyanın 1 Ekim 1568 tarihinde başlatılmasına karar verdi. İsyanın ardından Sultan Muhammed b. Ümeyye Gırnata`yı terk edip el-Büşşerât dağlarına gitti. Orada mücahitlerin önderlerinden 29 Aralık 1568`de yeni biat aldı. Ordunun komutanlarını belirledi, çeşitli vilayetlere valiler atadı ve Lauhar`ı Endülüs`ün geçici başşehri yaparak oraya yerleşti. Hıristiyan ordusunu sürüp çıkardı, kiliseleri alıp tekrar camiye çevirdi.
    Endülüs halkına İslamî kişiliklerini ihya etmek için tekrar Müslüman isimlerini kullanma ve Müslüman elbiselerini giyinme imkânı sağladı ve günlük namazlarını açıktan kılmalarına ortam hazırladı. Başlangıçta bu gelişmelere İspanya devletinin tepkisi yavaş ve düzensiz oldu. Ancak, bir süre sonra doğuda Mürsiye`den batıda Gırnata`ya kadar uzanan alanda isyanı bastırmak için iki ordu kurdu. Bunun yanında Avrupa`nın bütün Hıristiyan devletlerinden yardım sağladı. Hazırlıklardan sonra Gırnata`ya doğru yola çıkan İspanyol ordusu, yollarda sivil halka acımasızca saldırdı. Mürsiye`ye doğru ilerleyen İspanyol ordusu, güzergâhındaki tarlaları yaktı, mücahit ailelerini öldürdü, kadınlara tecavüz etti ve hayatta kalan bir avuç Müslümanı da köle olarak sattı. Bu durum karşısında mücahitler İspanyol ordusuna karşı gerilla taktiğine başvurdular.

    HIRİSTİYANLARI ŞEHİRLERE SIKIŞTIRDILAR
    Hıristiyanlar, isyana katılmayanları da cezalandırdılar. İsyana destek verip vermemesine bakmaksızın bütün Müslümanların mülklerine el koydular. Bu cinayet, isyana yeni bir ivme kazandırdığı gibi, daha çok Müslümanın iştirakine de vesile oldu. Hıristiyanları büyük şehirlere sıkıştırdılar. Bu gelişmeler karşısında Hıristiyanlar, Gırnata şehrinde bir isyandan korktukları için, 23 Haziran 1569`da bütün Müslüman halkı şehirden çıkararak Kastilya Hıristiyan bölgesine dağıttılar.
    Sonra Juan de Austrian komutasındaki ordu, el-Büşşerât dağlarını yeniden ele geçirmek için sahil yönünden harekete geçti. Fakat bu kez de mücahitlerin kahramanca direnişiyle karşılaştı. Ancak Sultan Muhammed b. Ümeyye`nin, babasını ve kardeşini kurtarmak için İspanyollara teslim olmaya hazır olduğu dedikodusunu yaydılar. Böylelikle mücahitlerin saflarını böldüler ve Muhammed b. Ümeyye`yi de 20 Ekim 1569 tarihinde Lauhar`da şehit etmeyi başardılar.

    OSMANLI GEMİLERİ ENDÜLÜS`E UMUT OLDU
    Gırnata şehri halkının 5 Mart 1570 tarihli kraliyet fermanına dayanılarak sürülmesiyle Endülüs halkı yeni bir trajediyle karşı karşıya kaldı. Halkın bütün mallarına el koydular, evlerinden söküp çıkardılar ve çeşitli İspanya topraklarına dağıttılar. 5 Mart 1570`te 7 bin Müslüman Gırnata`dan çıkarılarak İspanya`nın başka bölgelerine sürüldü. Buna ilaveten 28 Ekim 1570 tarihli bir fermanla, kalan Moriskolar da dağıtıldı. 1571 yılı sonlarına gelindiğinde 80 binden fazla Endülüs Müslümanı evlerinden çıkarılarak açlık, hastalık ve sefalet içinde İspanya`nın dört bir yanına dağıtılmış oldu. Bu arada Osmanlı gemileri sık sık güney Endülüs sahillerine demirleyerek yüzlerce Müslüman aileyi İslam ülkelerine taşıdılar.
    11 Eylül 1609 tarihinde İspanya kralı, Belensiye`deki bütün Müslümanların 3 gün içinde Kuzey Afrika`ya sürülmelerini, ayrılmak istemeyenlerin hapse atılmalarını ve karşı gelenlerinse öldürülmelerini öngören fermanı imzaladı. 6 yaşından küçük Müslüman çocukları Hıristiyan olarak yetiştirilmek üzere Hıristiyan ailelere verilecekti. Bu durum karşısında, pek çok Müslüman silahlı direnişi seçti ve şehadetlerine kadar dağlarda mücadeleye devam etti. 1609-1614 yılları arasında tahminen 330 bin Müslüman çok ağır ve insanlık dışı şartlar altında İspanya`dan sürüldü. 25 Mart 1611`de ülkeyi Müslüman nüfustan temizledikleri için başta kral 3. Filip olmak üzere İspanyol yöneticileri Tanrılarına şükür için büyük bir tören düzenlediler.

    SULTAN`IN CESEDİ 30 YIL ASILI KALDI
    Muhammed b. Ümeyye`nin şehadeti üzerine mücahitler içlerinden Muhammed b. Abbou adında bir mücahidi Sultan olarak seçtiler. O, mücahidleri yeniden teşkilatlandırdı ve yeni komutanlar atadı. Ardından hemen harekete geçti ve el-Büşşerât dağları bölgesinin başşehri Orhiva`yı kurtardıktan başka, kurtarılmış bölgeleri de genişletti.
    Juan de Austrian`da ordusunun asker sayısını artırdı ve mücahidlerin elindeki yerleri yeniden ele geçirmeye başladı. Müslümanların 3 aylık direnişlerinden sonra Juan şehre girdi ve onun emriyle Müslüman halkın tamamı imha edildi. 13 Mart 1571`de Sultan İbn Abbou bir İspanyol ajanı tarafından şehit edildi. Vücudu Gırnata`ya getirildi ve şehrin bir başından öbür başına dolaştırıldı. Sonra şehrin büyük meydanında tam vahşilere yakışırcasına parçalanarak ana giriş kapısına asıldı. Şehidin naaşı 1601 yılına kadar orada asılı tutuldu.

    KİLİSE KAPILARINA İSLAMİ YAZILAR YAZILIYORDU
    İspanya`da Müslümanlara reva görülen zulüm Büyük Sürgün ile bitmedi. 1625`te İşbiliye şehri yönetimi bir rapor yayınlayarak mahallelerde çok sayıda Müslümanın hür veya köle olarak yaşadığını iddia etti. 3 Ekim 1625 tarihinde İşbiliye Engizisyon Mahkemesi, bir grup Moriskoyu yerli Hıristiyan kalabalığın önünde idam etti. 17 Kasım 1625`te köleleştirilmiş bir Moriskoyu kilise kapısına bazı İslamî yazılar yazmak suçundan 100 kırbaç ve 4 yılı kürek mahkûmluğu olmak üzere ömür boyu hapis cezasına çarptırdı.
    1680`de Kâdis`ten birisi Hıristiyanlık`tan İslam`a geçtiği için Madrid`te büyük bir kalabalığın önünde diri diri yakıldı.

    İSYANLAR BİTMEDİ
    Endülüs`te 1641`de Tâhir el-Hurr adlı bir emîrin başını çektiği gizli bir isyan haberi alındı. Bunun üzerine harekete geçen devlet güçleri, Tâhir el-Hurr`u Estepone yakınlarında şehit ettiler. Müslümanların torunları, 1644`ten itibaren çeteler halinde teşkilatlandılar ve hükümet kervanlarına saldırdılar. Müslümanların torunlarının bu tür isyanları bütün yüzyıl boyunca devam etti.
    Bunların en önemlileri de 1652`deki Kurtuba ve İşbiliye isyanlarıydı. 18. yüzyılda İspanya`da Müslümanların varlıklarını devam ettirdiklerini, Devlet Konsili`nin `Müslümanları Kuzey Afrika`ya sürmeyi` öngören 20 Eylül 1712 tarihli kararı açıkça göstermektedir. 1769`da Mürsiye vilayetinin Cartagena şehrinde bulunan gizli bir mescit Müslümanların burada gizlice teşkilatlandıklarını göstermektedir.

    19. YÜZYILDA ENDÜLÜS MİLLİYETÇİLİĞİ BAŞLADI
    19. yüzyılda Endülüs`ü ziyaret eden seyyahlar Endülüs`te İslam`ın varlığından söz etmektedirler. 1808`de Napolyon`un ordularının İspanya`yı istila etmesiyle her şey değişti. Endülüslüler Fransız istilacılara karşı İspanyol olarak değil Endülüslüler olarak ayaklandılar. Endülüslüler, 17 Aralık 1808`de İşbiliye`de gizli bir hükümet kurdular ve 19 Mart 1821`de Kadis Anayasası olarak adlandırılan yeni bir anayasa yayınladılar. Endülüs milliyetçiliği, onun tarihî ve İslamî temelleri göz önünde bulundurulmadan anlaşılamaz. Kadis Anayasası, 19. yüzyıl boyunca İspanya`daki bütün kurtuluş hareketlerinin temeli oldu.

    İSYANLAR 1800`LÜ YILLARDA DA DEVAM ETTİ
    1 Ocak 1820`de İşbiliye halkı isyan ederek Kadis Anayasası`nın yeniden yürürlüğe konmasını istediler. İsyan bütün Endülüs bölgesine yayıldı. Endülüs halkı baş kaldırdı ve kendilerine yapılan zulmün sembolü olan Engizisyon Mahkemelerine saldırarak yaktılar. Endülüs çiftçileri 30 Haziran 1857`de İşbiliye`de, daha evvel müsadere edilerek kiliseye ve soylulara peşkeş çekilen atalarının topraklarını geri isteyerek ayaklandılar. 18 Eylül 1868`de kraliçeye karşı isyan ettiler ve Kurtuba yakınlarında İspanya ordusunu yendiler.
    Bunun üzerine kraliçe Fransa`ya kaçmak zorunda kaldı. 19. yüzyıl Endülüslü hareketi, sınırları belirlenmiş bir Endülüs ile Endülüslü milleti fikrini kabul etti. Bu hareket, açıkça Katolik karşıtıydı ve Endülüs`ün İslamî geçmişini ihya için mücadele verdi. Endülüs milliyetçiliğine 20. yüzyılın başlarında esas şeklini veren, 5 Temmuz 1885`te Malaga`da doğan ve sonradan Müslüman olan `Blas Infante` idi.

    MÜSLÜMAN OLAN BLAS INFANTE 1936`DA ŞEHİT EDİLDİ
    Endülüs halkı İslamî kimliklerini kendi iradeleriyle terk etmediler. Tam tersine, yüzyıllar boyunca devamlı vahşice zulüm ve cinayetlere maruz kaldılar. Bu yüzden adlarını, kültürlerini ve köklerini kaybettiler. Fakat zayıf da olsa kalplerinde İslam`a karşı bir sevgi bağı kaldı. Özellikle, İspanyollardan farklı olma duygusu içlerinden asla yok edilemedi. İslamî köklere dayalı bir Endülüs milliyetçiliği teorisini geliştiren Blas Infante, bunun için bütün gücünü ve hayatını ortaya koydu. Endülüs halkına diğer İspanyollardan farklı oldukları fikrini yaymakla suçlanarak Franko`nun askerleri tarafından 10 Ağustos 1936 tarihinde İşbiliye sokaklarında şehit edildi. Ne var ki onun çabaları 1975`te Franko`nun ölümünden sonra Endülüs`e İslam`ı geri getirdi.

    (MUSTAFA R. ÖZGÜR / VAKİT)
    Müslümanım diyen bu kadar millet
    islam gözü ile kendine baksa
    Esirmi olurdu Mescid'i Aksa:lac[1]:

  9. #9
    Alıntı Eslembetül DALAZ tafarından gönderildi Mesajı Göster
    evet toplantıya katıldım

    ama tarihi çok severim

    endülüs müslümanları ilk kez siyonizmi araştırırken dikkatimi çekmişti.
    yahudiler, hindistandaki yahudileri getirmek için plan yaparken, müslümanlar kur'anda dünyanın yuvarlak olduğunu söylüyorlar, onlar öyle söylüyorsa doğrudur! yalan söylemezler dedikleri ve o zamanın endülüs müslümanlarının asla yalan söylemiyeceğine inanmaları çok dikkatimi çekmiş. şimdiki müslümanlar ayak üstünde binbir yalan söylüyorlar biz böyle güven verebiliyormuyuz diye düşünmüş araştırmaya, okumaya başlamıştım.
    Arif hocamızın sözleride bunu biraz daha tetikledi.

    “Safvan bin Süleyman (r.a) dedi ki; ‘Ey Allah Resulü! Mümin korkak olur mu?’ Peygamber Efendimiz, ‘Evet, olabilir’ buyurdu. ‘Mümin cimri olur mu?’ diye sorulunca yine ‘Evet, olabilir’ buyurdu. ‘Mümin yalancı olur mu?’ diye sorulunca Efendimiz aleyhis selam; ‘Hayır, asla’ diye buyurdu.”


    Fazla söze ne gerek;
    beşeri sözlerin en güzelini, yaradılmışların en güzeli söylemiş......


    Alemin nakşını hayal görürüm. O hayal içre, bir cemal görürüm.
    Cümle mevcudat ki, mazhar-ı Hak'tır. Anın içün, kamu kemal görürüm.
    Tecelli cilvesi, cümle gölgeler. Her zerresi binbir ismin belgeler.
    Hay varken hayale kanmaz bilgeler. Zat-ı Hak'tan gayrı zeval görürüm.

  10. #10
    Alıntı Ufuk EFE tafarından gönderildi Mesajı Göster

    “Safvan bin Süleyman (r.a) dedi ki; ‘Ey Allah Resulü! Mümin korkak olur mu?’ Peygamber Efendimiz, ‘Evet, olabilir’ buyurdu. ‘Mümin cimri olur mu?’ diye sorulunca yine ‘Evet, olabilir’ buyurdu. ‘Mümin yalancı olur mu?’ diye sorulunca Efendimiz aleyhis selam; ‘Hayır, asla’ diye buyurdu.”


    Fazla söze ne gerek;
    beşeri sözlerin en güzelini, yaradılmışların en güzeli söylemiş......


    işte burda düşünmemiz gerekiyor sanırım
    Müslümanım diyen bu kadar millet
    islam gözü ile kendine baksa
    Esirmi olurdu Mescid'i Aksa:lac[1]:

  11. #11

    Prof. Dr. Haydar Baş



    Bleda isimli bir köy papazı 140 bin Müslümanı Afrika`ya götürmekte olan gemide 100 bin Müslümanın bir seferde öldürüldüğünü yazar. Salih b. Şeref er-Rundi yazdığı mersiyede bu zulmü yaşayan Endülüs`e şöyle ağıt yakıyor:
    `Ah... Orada camiler kiliseye döndü
    İçlerinde papaz takkeleri ve haçlar
    Cansız mihraplar bile ağlıyor orada
    Ahşap minberler ölüm mersiyesi okur
    Sizlere Endülüslerin haberi geldi mi?
    Geceleyin koşar süvariler kavmin haberi için.
    Bize kaç kişi yardım ağlar, kim yardım eder?
    Zavallıların kimi katledilmiş
    kimi esir
    Ne dönüp bakar kimse, ne bir insan ürperir`...
    Endülüs medeniyetinin çöküşünü iki sebebe bağlamak mümkündür.
    1) Hıristiyan Batılıların sinsice sürdürdükleri faaliyetler ki, bunlar Müslümanlar arasında birlik ve beraberliği zedelemeye ve onların itikatlarını zayıflatmaya yönelik çabalardır. Güney Fransa`daki rahiplerin İslam`ı kötüleyici eserler sayesinde Müslümanları dinlerinden soğutmak ve Hıristiyan yapmak için çalışmalar yaptıklarını daha önce ifade etmiştik. Bütün bunlar neticesinde Endülüs`te itikadi ve fikri sahada tam bir karışıklık ve fitne ortamı meydana gelmiştir.
    2) Endülüs`ün çöküşünü hazırlayan bir diğer sebep de, Hıristiyan kültürüne kompleksle yaklaşmaları olmuştur. Kurduğu medeniyetle Hıristiyan dünyasının ezilmesine sebep olan Endülüs, ne yazık ki bu halini fazla devam ettiremedi ve dış güçlerin de etkisiyle fikri ve sosyal planda Avrupa medeniyetini taklide girişti. Bu taklitçilik hastalığı bir kurt gibi cemiyet bünyesine girdikten sonra Endülüs siyasi olarak inişe geçmeye başlamış ve her sahada önlemez bir çözülme kendini göstermiştir. Ve Endülüslü Müslümanlar, Hıristiyan Avrupa`nın karşısında ezilir vaziyete düşmüştür.
    Tarihçi İbn-i Hayyan bu konuda şunları söyler: `Allah Endülüs Müslümanlarına düşman korkusunu öyle musallat etti ki, bunlardan biri herhangi bir yerde bir Hıristiyanla karşılaşsa, Allah`tan utanmadan sırtını döner ve kaçardı. Allah düşmanları, Müslümanların bu davranışını çok sık gördükleri için alıştılar`
    Fikrî sahada yaşanan bozulma
    Bu dönemde Yunan filozoflarının eserleri yoğun bir şekilde Arapça`ya çeviriliyor, dini ve fikri hayat ciddi şekilde yıpranıyordu. Kurtuba doğumlu İbn-i Rüşd, Endülüs`te adeta Aristo`nun varisi olmuştu.
    Dini ve Milli Bütünlüğümüze Yönelik Tehditler
    /
    Müslümanım diyen bu kadar millet
    islam gözü ile kendine baksa
    Esirmi olurdu Mescid'i Aksa:lac[1]:

  12. #12

    Hasan Karakaya

    Soykırım mı dediniz... Buyrun 1492 İspanya`sına!
    Rehberimiz Özge Ersu, Endülüs hakkında bilgi verirken, `Bütün tarih kitapları, sürgünden söz ederken; daha çok; Yahudilerin İspanya`dan sürgün edilişini örnek gösterir... Oysa, Yahudilerden daha büyük bir kitle, evet Endülüs Müslümanları, tarihin en büyük sürgününe ve en büyük katliamına maruz kalmışlardır` deyip, ekliyordu: `Bazı kaynaklarda 750 bin, bazılarında ise 500 bin Müslüman sürgün edildi İspanya`dan!.. Hem de çoğu, sürgün esnasında öldü!` İtiraf etmeliyim ki; Bu kısacık bilgi bile, beni şoke etmeye yetmişti... Öyle ya; hemen hepimiz, `Yahudiler`in İspanya`dan sürgün edildiğini, Portekiz`e geçenlerin orada katledildiğini, büyükçe bir kısmının da Osmanlı`ya sığındığını biliyorduk, ama Endülüs`te `muhteşem bir medeniyet` kuran `Müslümanlar`ın başına neler geldiğine dair pek bir bilgimiz yoktu... Yahudi, `mağduriyet`ini dünyaya duyururken, onlardan çok daha büyük `zulüm` ve `katliam`a maruz kalan Müslümanlar, seslerini duyuramamıştı!.. Daha oradayken karar vermiştim; bu olayı araştıracak ve `tarihin dehlizleri`nden, gün ışığına çıkaracaktım... YÜZBİNLERİN SÜRGÜNÜ Öyle yaptım... Çeşitli kaynaklarda, `sürgün` ve `katliam`lara dair, evet epey bilgi vardı... Ama en doyurucu olanı, Prof. Dr. Rogrigo de Zayas`la yapılmış olan bir `röportaj`dı... Türkçe`ye tercümesi Cemal Aydın tarafından yapılan bu röportaj, `belgelere dayalı bilgiler`le doluydu... Bir yandan da, `hala ayakta` olan `Haçlı ruhu`nun kökenini gözler önüne seriyordu... Peki, bu olayı gün ışığına çıkaran Prof. Dr. Rogrigo de Zayas kimdi ve `500 yıl önce` yaşananları nasıl ortaya çıkarmıştı?.. Prof. Dr. Zayas, `zorla Hıristiyanlaştırılmış Müslüman bir ailenin torunu`ydu... Aynı zamanda İspanyol tarih profesörüydü... İspanya Müslümanları ve Devlet Irkçılığı adıyla yayınladığı kitapta; Endülüs`te yüzyıllar önce atılmış olan `çığlık`ları dünyaya duyurmaya çalışıyordu!.. 1989 yılında, bir gün Rogrigo de Zayas, bir Sotheby`s kataloğunu karıştırırken açık artırmaya çıkarılmış bir belge ilanı görünce koltuğundan fırlar. Müthiş bir şeydir bu! Belge hakkında kısaca şu not düşülmüştür: `XVI. yüzyıl sonu ila XVII. yüzyıl başlarında Valencia Krallığı`ndaki Moriskler, diğer adıyla Hıristiyanlaştırılmış Mağribliler meselesi ile ilgili 50 kadar Engizisyon raporu ile kraliyet mektuplarını ihtiva eden el yazması hacimli bir cilt.` R. de Zayas, garip bir adam. Solcu bir aristokrat. Asırlar evvel zorla Hıristiyanlaştırılmış bir Arap ailesinden geliyor. Kendisi, Sevilla şehrindeki oldukça etkili bir tarikatın üyesi. Hem müzisyen, hem de müzikolog olan Zayas, tarih profesörü ve Rönesans uzmanı. Kendilerine Morisk adı verilen ve Endülüs`te yaşamış olan eski Müslümanların İspanya`da bile pek bilinmeyen çileleri onu son derece ilgilendiren ve kafasını her zaman kurcalayan bir konu. O yüzden, Sotheby`s tarafından satışa sunulan belgelere mutlaka göz atması gerekiyor. Prof. Zayas; o ana kadar biriktirdiği ne kadar parası pulu varsa hepsini alıyor yanına, ver elini Londra. Bu kıymetli hazineyi ele geçirmeye muvaffak oluyor ve 187 el yazması yaprağı birer birer irdelemeye başlıyor. R. de Zayas yanılmamıştır. Bu belgelerin tarihi önemi oldukça büyüktür... Katolik kralların çok kutsal İspanya`sının, hepsi de iyi birer İspanyol vatandaşı, fakat tek suçları Müslüman olmak olan yüzbinlerce erkek, kadın ve çocuğu nasıl `temizleyebilmiş` olduğunu anlamak için bütün anahtarlar, işte bu belgelerde yatmaktadır. Morisklere karşı yapılan amansız baskılar, bir bakıma soykırım makinesinin motorunun çalıştırılmasıdır. Prof. Rogrigo de Zayas; belgeleri irdeledikten sonra, oturur bir kitap yazar... Sonra; röportaj teklifleri yağar kendisine... İşte o röportajlardan biri ve işte sorular sorulara verdiği cevaplar: ASİMİLASYON VE SÜRGÜN¥ Kitabınızı okuyunca, insan ırkçılığı 16. yüzyıl İspanya`sının icadıymış gibi görüyor... R. de Zayas- Hem evet, hem hayır. Irkçılık insanlık kadar eskidir. İspanya`nın 16. yüzyılda icat ettiği ise devlet ırkçılığıdır. Hedef, krallığın birleşmesi ve İspanyol Müslümanlığının kökünün kazınmasıdır. Bu hedefe varmak için iki vasıta kullanılmıştır: Birincisi, 2 Ocak 1492 yılında Gırnata`nın düşmesiyle tamamlanan askeri fetih; ikincisi, Müslümanların zorla asimilasyonu, daha sonra da topluca sürgün edilmeleri. 1492`DE NELER OLDU? ¥ 1492 önemli olayların buluşma tarihidir. 1492`de Amerika keşfedildi ve İspanya Yahudileri sürgün edildi. Biraz daha az biliniyor, ama aynı tarihte Emir Abdullah es-Sagir kaçtı ve Endülüs`ün son kalesi olan Gırnata`daki Nasri Emirliği tarihten silindi. Bundan sonra İslam`ın İspanya`da jeopolitik hiçbir dayanağı kalmadı. Müslümanlar Katolik kralların egemenliğine ve insafına terk edildiler. R. de Zayas- O Müslümanlar Mudejar haline gelirler. Mudejar (Müdeccen), Hıristiyan bir ülkede ikinci sınıf vatandaş muamelesi gören Müslüman demektir. Çok geçmeden Morisk diye adlandırılırlar. Morisk, zorla Hıristiyanlaştırılmış Müslüman anlamına gelir. Derken, onlar Sevilla`da 2 Ocak 1481 yılında kurulmuş olan Engizisyon`un korkunç pençesinin altına düşerler. ¥ 1492 yılında Gırnata Emirliği`nde ne kadar Müslüman yaşıyordu: R. de Zayas- 600 bin ila 700 bin arası. Azınlık durumundaki Yahudi ve Hıristiyan cemaatleri bir yana bırakırsak, halkın büyük ekseriyeti Müslümandı. Dramın ilk perdesi, aslında Gırnatalı 25 bin Yahudi`nin sürgün edilmesiyle açılmıştır. Onların oturduğu semt hak ile yeksan edildi ve yerine Hz. Meryem`e armağan edilen günümüzdeki katedral dikildi. ¥ Daha işin başında, Müslümanlar ile onların Hıristiyan efendileri arasında düşmanlık kaçınılmazdı. R. de Zayas: O dönemin Müslüman İspanyolları, Avrupa`da hiçbir zaman görülmemiş en parlak medeniyetin mirasçıları olduklarının bilincindeydiler. Kurtuba, geceleri aydınlatılan sokakları ve anestezi yoluyla ameliyatların yapıldığı hastaneleriyle bir milyon nüfuslu bir şehirdi. Hem de 12. yüzyılda! Bu halk, Hıristiyan dünyası tarafından asimile edilmeyi kesinlikle reddeder. Nedir bir Hıristiyan onların gözünde? Her şeyden evvel yıkanmayan biri. İşkence aletinin sembolü olarak Haç`ı kullanan ve kan dökmekten zevk alan bir vahşi savaşçı. İbadet sırasında bile şarap içen ve bu şarabın bir peygamberin kanı olduğunu iddia eden bir zavallı. Murdar yiyeceklerle beslenen bir arsız. Nihayet, sevgi konusunda vaazlar veren, fakat insanları hapseden, mallarına el koyan, işkence eden ve öldüren bir yüzsüz. ¥ Ya Hıristiyanlara göre Müslümanlar? R. de Zayas- Hıristiyanlar açısından Müslüman, cahil ve hayvani bir yaratıktır. Yerde yatan, hamamlarda yıkanan biri! Bol su içer, işkembesini sebze ve meyvelerle doldurur, domuz etini ise yemeyi reddeder... ¥ Demek ki, devlet halktaki dini peşin hükümleri kullanma yoluna gidecektir. R. de Zayas- Hakiki ırkçı bir politikanın halk tabanına dayanmasına ihtiyaç vardır. İspanya`da Müslüman aleyhtarı hoşgörüsüzlük, tabanını doğrudan doğruya kilisede bulur. Kilise, vaazlar yoluyla hiç değilse haftada bir kere bütün İspanya halkıyla temasa geçmektedir. Oysa, yazılı söz yalnızca aydın seçkinlere ulaşmaktadır. ¥ Bununla beraber, kilise yekvücut değildir. Özellikle Gırnata Başpiskoposu zorla din değiştirtmeye karşı çıkar... R. de Zayas- Çok doğru. Katolik kralların günah çıkaran papazı Hernando de Talavera, iyi ve hoşgörülü bir adamdır. Heyhat! Çok geçmeden yerini Jimenez de Cisneros alır. Bu adam Gırnata`ya 1499 yılında gelir. Yaptığı ilk iş, 11 bin Müslümanı Katolikliğe döndürmektir. İşkence ve ölümle tehdit yoluyla ezip öğütme makinesi çalışmaya başlamıştır artık. ¥ Charles Quint(Şarlken), 1525`te iki fermana imza koyar. Biri, Morisklerin sürgün kararıdır. Diğeri, herkesin vaftiz olarak iyi Hıristiyan olması buyruğudur. Görünüşte bu iki ferman birbiriyle çelişiyor... R. de Zayas- Amaç, terör yoluyla bütün Müslümanları kesinkes Hıristiyanlaştırıp meseleyi kapatmaktır. Bununla beraber, C.Quint`in çok büyük ölçüde paraya ihtiyacı vardır. İmparator seçilebilmek için oldukça fazla meblağlar harcamak zorunda kalmıştı. Sürgün fermanı yürürlüğe konmayacaktır. Çünkü, Moriskler 80 bin altın düka gibi son derece yüksek bir fidye öderler. Daha sonraları, tahtın paraya ihtiyacı olduğu her seferinde 1525 fermanı gündeme getirilmeye başlanır. ¥ 1568 yılında Müslümanlar ayaklanırlar... R. de Zayas- Pedro de Deza adlı bir Engizisyon sorumlusu, eski Gırnata Emirliği halkına karşı o kadar iğrenç davranışlara kalkıştı ki, sonunda insanlar dayanamayıp isyan ettiler. Kiliseleri yıktılar, papazları ve rahibeleri öldürdüler... İsyanın bastırılışı ise çok daha korkunç oldu. Her yerde toplu kıyımlar yapıldı. Bir Müslüman şehri veya köyü ele geçirildiğinde halkı ya topluca köle edildi -tabii işe yarar olanları- veya hiçbir ayrım gözetmeden hepsi kılıçtan geçirildi. 1571 yılında ayaklanma bütünüyle bastırıldı. Başı vurulmamış olan Moriskler Batı Endülüs, Kastilya, Estremadure ve Galice`ye varıncaya kadar dört bir yana dağıtıldılar. PARA İÇİN DENİZE ATTILAR! ¥ Günümüzde bunun adı, devasa bir `etnik arındırma` girişimidir. İspanya`nın her şehrinde, her kasabasında Müslümanlar birer birer tutuklanır, Cezayir`e gönderilmek üzere gemilere istiflenirler... R. de Zayas- Krallığın her bir yanından toplanan Müslümanlar, yaya olarak limanlara getirilirler. Çokları yollarda ölür açlıktan, susuzluktan ve bitkinlikten. Onları taşıtmak için Napoli`den, Ceneviz`den ve başka yerlerden kadırgalar getirtilir. Çok geçmeden askeri filolar yetersiz kalır. Bunun üzerine şahıslara ait gemiler kiralanır. Kaptanlar, Moriskleri taşımak için kelle başı ücret alırlar. Fakat, İspanyol limanlarında gözle görülmez olunca onları denize atmayı ve hemen dönüp yeni bir yükleme yapmayı daha karlı bulurlar. Pek çok ayaklanma teşebbüsü olmuşsa da bunlar çarçabuk bastırılmıştır. Valencia engizisyoncusu Jaime Bleda, bu sürgünü en ince ayrıntılarına kadar tasvir eder. Şöyle bir düşünün: 1600 yılında İspanya Krallığı`nın nüfusu 8 milyondu. Moriskler bu nüfusun yaklaşık yüzde 10`unu oluşturuyordu. Bunların 600 bini sürüldü ve Jaime`ye göre yüzde 75`i yolda öldü. Bir soykırımdan bahsetmek abartmak olur, çünkü onların köklerinin kazınması için alınmış bir devlet kararı yoktur. Ama sonuçta yapılana bakılınca hemen hemen Nazi soykırımına benzer bir durum ortaya çıkmaktadır. ¥ Kullandığınız `devlet ırkçılığı` deyimi yerine oturuyor mu? Dini baskı ve işkenceler gerçi devlet tarafından yürürlüğe konuluyor. Fakat, mesele Nazi soykırımında olduğu gibi modern anlamda bir ırk temeline dayanmıyor. Hem zaten Moriskler bir ırk oluşturmuyorlardı. Onlar sadece İslam`a geçmiş İspanyollardı. R. de Zayas- Yüzyıllar ve yüzyıllardan beri İspanyol idiler. Unutmayınız ki, 9. yüzyıldan itibaren İspanya`nın büyük ekseriyeti Müslümandır. Öyleyse ben neden `devlet yobazlığı`ndan değil de `devlet ırkçılığı`ndan söz ediyorum? Arz ettiğim dokümanlarda `Yahudi ırkı` kavramı kadar saçma bir kavram bulunuyor: `Morisk milleti...` Ayrıca, `Hıristiyan milleti`, `İspanyol milleti` tabirleri de geçiyor o belgelerde. Kapalı fakat bu bağlam içinde apaçık bir anlam kazanan terim bu. ¥ Şimdiye kadar anlattıklarınız konusunda 1992`nin İspanyolları ne biliyorlar? R. de Zayas- İspanya`da bir tür gizli sansür var. Olaylar, metinler az çok biliniyor, fakat bunların derin tahlili yapılmıyor. Teferruat olarak hiçbir zaman halka bu toplu sürgün sırasında yüzbinlerce ihtiyarın, çocuğun, hamile kadının acı çektiği ve öldüğü söylenmiyor. Tarih kitaplarımızda bunun adı bile geçmiyor. Tarihi sorumluluğumuzu kabullenmemizin tam zamanıdır. Tıpkı şuurlu Almanların kendi tarihi suç ve sorumluluklarını yüklenmeleri gibi. Özellikle günümüzde Çingene azınlığa karşı siyasi ırkçılığın yeniden kabardığı şu sırada buna son derece ihtiyaç var. Hele hele Fransa`da olduğu gibi, günümüz İspanya`sında da `yeni Mağribiler(Moriskler) istilası` adı verilerek Kuzey Afrikalı göçmenlere karşı beslenen gizli düşmanlığın ortaya çıkmaya başladığı bu günlerde!.. NAMAZ KILMAK, ÖZELLİKLE YASAK! Evet, röportaj özetle bu... Şüphesiz ki, 756 sayfalık kitapta, daha başka bilgiler de var... Ancak şu kadarı bile, `bir büyük sürgün`ün bilinmeyen boyutlarını görmeye yeterli... Haa, şunu da söyleyeyim: `İmha` operasyonu, sadece `insan`larla sınırlı kalmamış... Onların `eser`leri de katliama maruz kalmış... Bunu Elhamra Sarayı`nda, Kurtuba Camii`nde ve Ulu Cami`de görmek mümkün... Bu muhteşem eserler, duvar ve kapılarındaki `ayet`ler ve `Lafz-ı Celal`lerle, `Ben Müslümanım!` diye bağırıyor!.. Heyhat ki; birçoğu kazınmış, sökülmüş ve kaçırılmış!.. İçlerinde, `org` eşliğinde, her sabah `ayin`ler düzenleniyor ki; buna şahit olunca, hüzünlenmemek mümkün değil!.. Hele de, `2 rekat namaz` kılma talebimiz, `katiyyen ve özellikle yasak` sözüyle geri çevrilmişse!..
    Müslümanım diyen bu kadar millet
    islam gözü ile kendine baksa
    Esirmi olurdu Mescid'i Aksa:lac[1]:

  13. #13
    II. Bâyezid'in hükümdar olarak bulundugu dönemin önemli olaylarindan biri de süphesiz ki Islâm cografyasinin en bati ucunda, baska bir ifadeyle Endülüs'teki Müslümanlarin basina gelen felaket idi. Bu felaketin baslangici esnasinda Osmanli donanmasi, uzak denizlerde savasacak kadar güçlü degildi. Bölgenin Osmanlilara olan uzakligi ve o siralarda Cem Sultan'in, Avrupa'da siyasî bir alet olarak kullanilmasi bir anlamda Osmanlilarin elini ve kolunu bagliyordu. Bunlardan baska, Akdeniz'in öbür ucundaki bu bölgeye ulasmak için, Osmanli donanmasinin gerektiginde yardim alabilecegi bir liman veya sehir de mevcud degildi. Bütün bu olumsuz sartlar da nazari dikkate alindigi zaman Osmanlilarin bu konuda neden daha faal bir rol oynayamadiklari anlasilir.
    Hicrî 92 (M. 7ll ) tarihinde Kuzey Afrika'yi bastan basa kat eden Müslüman mücahidler, Ispanya'ya girdikten sonra orayi terk edinceye kadar Iberik yarimadasini medenî eserlerle süslemis, çok sayida kültürel ve sosyal müesseseler meydana getirmislerdi.
    Müsümanlar, Ispanya topraklarina ayak basar basmaz, irk, din, dil, mezheb ve soy farki gözetmediler. Got, Vandal, Romali, Hiristiyan ve Yahudi demeyip herkese Müslümanlar gibi haklar tanidilar. Endülüs ( III. Abdurrahman, II. Hakem gibi) büyük hükümdarlar gördü. Parlak devirler yasadi.Orada (Kurtuba Camii gibi) âbideler, (Medinetü'z-zehra gibi) saraylar yapildi. Doguda Bagdad, batida Kurtuba, dünya yüzünde Islâm medeniyetinin gözler kamastiran merkezleri haline geldi. Kurtuba'da kadinlardan alimler, sairler ve muallimler yetisti.
    Yedi asri askin bir süre bütün Ispanya, Portekiz ve hatta Güney Fransa'da hükümranligini kabul ettirmis olan Islâm hakimiyeti, bütünüyle yok edilmek isteniyordu. Halbuki bu medeniyet, bütün medenî sahalarda Avrupa'nin üstadi, hocasi ve mürebbisi olmustu. Bu hâkimiyet öyle bir medeniyet vücuda getirdi ki, cihanin en yüksek medenî seviyesine ulasti. Bu medeniyet, Insanligin yüz aklarindan olan ilim, fen, edebiyat ve felsefe dahileri yetistirmisti. Medreselerinde okuyan Hiristiyan ögrenciler, sonradan Avrupa'da kral ve Papa olmuslardi. Endülüs Müslümanlari, Avrupa'daki Hiristiyanlara sadece maddî degil, manevî hasletlerde de öncülük yapmislardi. Insanlik, baskalarini da düsünme, müsamaha gibi konulari anlayip kavramada onlara hocalik yapmislardi.
    Bilindigi gibi Endülüs (Vandelozya veya Andalousie), Ispanya'nin güney eyaletinin adi idi. Müslüman ordulari Iberik yarimadasini (günümüzde Ispanya ve Portekiz devetlerinin bulunduklari yarimada) feth etmeye basladiklari zaman bu topraklara "Endülüs" adini verdiler.
    Istanbul'un l453 senesinde fethi, diger Islâm ülkelerinde oldugu gibi Beni Ahmer Devleti'nde de büyük bir sevinçle karsilanmisti. Zira, Istanbul'un fethi, Endülüs'teki bu son Islâm devleti açisindan, Hiristiyan dünyasinin tehdidlerine karsi yardim taleb edebilecekleri yeni ve büyük bir Müslüman gücünün dogusu anlamina gelmekteydi. Böylece Endülüs Müslümanlari ile Osmanlilar arasinda hissî bir alaka tesis edilmis oluyordu. Gerçi l477 senesinde Girnata halkinin, Hiristiyanlarin baskilari yüzünden içinde bulunduklari zor sartlardan haberdar etmek ve yardim istemek üzere, Fâtih Sultan Mehmed'e bir elçi gönderdikleri belirtilmektedir. Bununla beraber, Endülüslülerle Osmanllar arasindaki bilinen bu ilk dogrudan iliski ve haberlesme hakkinda daha fazla bir bilgiye sahip degiliz. Iç çekismelerden dolayi küçülüp Hiristiyanlara yem olmaktan kurtulamayan Endülüs'ün (Beni Ahmer Devleti), son sehri olan Girnata da Kral Ferdinand ile Kraliçe Izabella'nin eline düsmek üzereyken Girnata'nin son hükümdari Ebû Abdullah es-Sagir, Afrika hükümdarlarindan oldugu gibi Istanbul'dan da yardim ister. Fakat beklenen yardim saglanamaz. Ebû Abdullah es-Sagir, 89l ( l486) yilinda Istanbul'a bir elçi göndererek Bâyezid'den yardim istiyordu. Elçinin elinde parlak bir de kaside vardi. Ebu'l-Beka Salih b. Serif er-Rundî'ye ait olan bu mersiye, Hiristiyanlar tarafindan Endülüs'teki Müslümanlara yapilan zulüm ve iskenceyi anlatiyor, onlarin çektikleri izdirabi dile getiriyordu. Manzum olarak Türkçe'ye de çevrilen bu mersiyenin bir kismi söyledir:
    Hengam-i tamaminda gelir her seye noksan,
    Ömründeki hosluklara aldanmasin insan,
    Her sey mütehavvil, bu fena sence de meshûd,
    Bir lahza meserret göreni, kahreder ezman
    ......
    Siz, Endülüs'ün halini hiç duymadiniz mi?
    Her kafile etmisken onu âleme destan,
    Acizleri, sizden ne kadar istedi imdad,
    Hep öldü, esir oldu, kimildanmadi insan.
    ......
    Dün, her yere sultan iken onlar, bugün eyvah...
    Küfr ellerinin hükmüne kulluk ile nalân,
    Görseydin eger onlari bikes ve mütehayyir
    Eylerdi sana zilletin envaini ilan
    ......
    Görseydin o aglasmayi onlar satilirken,
    Saskin hale getirirdi seni ahval ile ahzân
    Ya Rabbi! Ayirdilar mâder u tifli (çocuk ile annesini)
    Eylerse teferruk nasil ervah ile ebdân (ruhla bedenin ayrilmasi gibi).
    Yardimin istendigi sirada II. Bâyezid, bir taraftan Çukurova'da Memlûklular'la, diger taraftan kendisine karsi taht mücadelesi veren kardesi Cem Sultan olayi ile mesgul idi. Nitekim, Endülüs Tarihi adli eserde, bu konuya temasla, elçilerin gönderildigine dair eski tarih kitaplarindaki bilginin dogru olmadigi anlatilarak söyle denir: Hakan-i müsarunileyh (II. Bâyezid) reis-i mezheb-i ruhanî olan Papa'ya iki elçi göndermekle, sayet kral Girnata muhasarasinda israr ve Müslümanlari zarara sokarsa, ülkesindeki Hiristiyanlar hakkinda da ayni muamelenin yapilacagini bildirerek krala vasiyette bulunmasini istemisti.Cem Sultan meselesi gözönüne alindigi zaman bu rivayetin (yani elçi göndermenin ) dogru olmadigi anlasilir. Osmanlilar, bu dönemde, Memlûk gailesi ile mesgul olmalarina ragmen, Girnata heyetini ümitsiz ve üzüntülü bir sekilde göndermek istemiyorlardi. Bunun için bir donanma tertibi ile Akdenize açilmasini saglamis ve Cebel-i Tarik ile Sebte sahillerine taarruz etmek suretiyle Hiristiyanlarin, Müslümanlar üzerindeki agirligini hafifletmek istemislerdi. Bununla beraber o dönemde Portekiz deniz kuvvetlerinin diger devletlerle mukayese edilmeyecek kadar büyük olmasi ve o siralarda Osmanlilarin ne Misir, ne de Tunus gibi bir Kuzey Afrika devleti ile anlasmasinin bulunmamasi, donanmanin fazla bir sey yapamadan dönmesine sebep olmustur. Böylece bu müracaattan önemli bir sonuç alinamadi. Bununla beraber, Girnata'nin müracaatindan bir sene sonra Kemal Reis komutasinda, Ispanya sularina bir Türk donanmasi gönderildi. Ispanya kiyilarini vuran Kemal Reis, buralardaki bir kisim Müslüman ve Yahudiyi kurtararak Istanbul'a getirmisti.Hammer ise, Sultan Bâyezid'in Endülüs Müslümanlari ile ilgili faaliyetleri hakkinda su bilgiyi verir:
    "Davud Pasa, Karaman asi asiretlerini itaat altina aldigi sirada Sultan II. Bâyezid, Istanbul'da elçileri kabul ediyordu. Bunlar içinde gerek itimatnâmesinin sekli, gerek maiyetindeki sahislar bakimindan en çok dikkat çekeni, Ispanya'nin son Islâm hükümdarinin elçisi idi. Beni Ahmer'den Girnata hükümdari olan bu zat, Aragon ve Kastil Krali Ferdinand tarafindan agir bir baski altinda bulunuyordu. Müslüman olmayanlarin istilalari karsisinda "Sultanu'l-Berreyn ve Hakanu'l-Bahreyn'den yardim dilemekte idi. Elçinin itimadnâmesi, Elhamra padisahlarinin romantik ve sövalye ruhuna uygun yazilmisti. Bu, Müslümanlarin ugradiklari izdirabi belirten ve Islâm'in Ispanya'da içinde çirpindigi düsüsü dile getiren ve nihayet 700 yildir bu kitada hüküm sürdükten sonra yakinda buradan çikarilacaklarini ifade eden Arapça bir kaside idi. En etkili ve dokunakli tarzda Islâm milletlerinin ve hükümdarlarinin yardim ve merhametlerini diliyordu. Bâyezid, dindar ve ayni zamanda sair oldugu için, Ispanya sahillerini tahrib etmek üzere bir donanma göndermekle buna cevap vermis oldu. Donanma komutanligini Kemal Reis adi ile Hiristiyan donanmalarina korku salan amirale tevdi etti."
    Beni Ahmer Devleti, Osmanlilara bas vurdugu gibi Memlûk Devleti'ne de müracaat etmisti. Fakat kuvvetli donanmalarinin bulunmamasi yüzünden onlar da yardim edemediler. Bununla beraber Memlûk hükümdari, Endülüs Müslümanlarina yapilan mezâlimi önlemek için Papa'yi ve Ferdinand'i tehdid ederek, sayet Ispanyollar Girnata Müslümanlarindan el çekmezlerse bütün Filistin Hiristiyanlarini Kamame (Kimame) Kilisesi'nde kestirecegini ve Hiristiyanlara Suriye ile Kudüs kapilarini kapatacagini söylemek üzere bir heyet göndermisti. Fakat bunun da bir tesiri olmadi.
    Bütün bu olaylardan sonra Beni Ahmer Devleti, Ocak l492 (29 Safer 897)'de 55 maddeden mütesekkil bir muahede ile teslim oldu. Böylece hakimiyetleri sona erdi. Akd edilen muahede ve teslim sartlarina göre Müslümanlara hangi sekilde olursa olsun kötü muamelede bulunulmayacagi gibi onlarin cemaat haklari da taninacakti. Fakat bu ahde ancak üç hafta riayet edildi. Bundan sonra gün geçtikçe dozu artirilmak suretiyle orada kalmis olan Müslümanlara yapilmadik eza ve iskence kalmadi. Bu arada kurtulmak için oradan çikmak isteyenlere de müsaade edilmiyordu. Çünkü Müslümanlar, san'atkâr ve is sahibi idiler. Fen, ilim, san'at ve ziraat erbabinin çogu Müslümanlardandi. Bunlarin gitmesi halinde memleket bu islerden mahrum kalacakti. Bununla beraber firsat bulanlar kafileler halinde Afrika sahillerine can atiyorlardi. Bunlardan bir kismi da korsanlik yapmak suretiyle Ispanyollari tehdid ediyorlardi.
    Öyle anlasiliyor ki Osmanli Devleti, muhtelif sefer ve gaileler sebebiyle Endülüs Müslümanlarina istenildigi sekilde yardimda bulunamamisti. Ancak XVI. asrin ortalarindan itibaren bu isi Cezayir beylerine birakmisti. Bunun için, Kaptan-i Derya ve Cezayir Beylerbeyi olan Kiliç Ali Pasa'ya gönderilen Zilkade 977 (Nisan - Mayis l570) tarihli bir hükümle Ispanya'daki Müslümanlara yardim etmesi emredilmisti. Bunun sonucu olarak birçok Müslüman ve Yahudi Afrika sahillerine geçirilmisti. Bunlardan bir kismi da Adana, Uzeyr, Tarsus, Sis ve Trablussam sancaklarina yerlestirilmistir. Bu muhacirler, kendilerini toplayip üretici bir hale gelineye kadar bes sene müddetle bütün vergi ve resimlerden muaf sayilmislardir.
    Müslümanlarin, Ispanya ve Portekiz'in bulundugu Iber yarimadasindaki hâkimiyetleri sekiz asra yakin sürmüstü. Bu hâkimiyet, 2 Ocak l492'de Girnata'nin Katolik hükümdarlara teslim olmasi ile son bulmustu. Böylece, tarihin bir devresi kapanmis oluyordu. Zira Ispanyollarin Girnata'yi isgalleri ve bu esnada isledikleri cinayetler, medeniyet tarihi bakimindan silinmez bir leke olarak kalacaktir. Onlar, yaptiklari ile tam bir barbarlik örnegi sergilemislerdir. Kendilerine medeniyet ögreten ve bu konuda üstadlari olan Müslümanlarin seviyesine ulasamadiklarini isbat etmislerdir. Katolik bir Kardinal'in emriyle Girnata sehrinin büyük meydaninda 500.000 küsur cild yazma kitap yakilmisti. Müslümanlar, bütün Avrupa kütüphanelerindeki kitaplarin yekûnundan fazla olan bu kitaplari, sekiz asirdan beri dünyanin her tarafindan toplamislardi. Insanlik âlemi, bu kitaplarin yakilmasindan dogan boslugu, bugüne kadar telafi edememistir. En degerli müelliflerin en degerli eserleri, atese atilmisti. Bu tarihlerde Avrupa'da l0.000 cild kitabi bir araya getiren hiç bir kütüphânenin bulunmadigini belirtmek gerekir.
    Müslümanım diyen bu kadar millet
    islam gözü ile kendine baksa
    Esirmi olurdu Mescid'i Aksa:lac[1]:

  14. #14
    Kral Ferdinand ile Kraliçe Izabella'nin, Müslümanlara verdikleri sözlerini tutmadiklarini, medeniyet ve kültür ürünü kitaplarin nasil yakildigini, Müslümanlarin nasil iskencelere tabi tutuldugunu Hiristiyan bir arastirmaci su sözlerle ifade eder:
    " Katolik majesteleri Ferdinand ve Isabella, Müslümanlarin tabi tutulduklari teslim sartlarina bagli kalmada basari gösteremediler. Kraliçenin özel günah çikarma papazi Kardinal Ximenes de Cisneros'un komutasi altinda tertiplenen ve geride kalan Müslümanlarin kiliç ve zor kullanilmak suretiyle irtidad (Islâm'dan dönme) ettirilip Hiristiyan dinine sokulmalari maksadina matuf bir askerî harekat l499 yilinda baslatildi. Bu kardinalin ilk isi, Islâmî konularda kaleme alinmis el yazmasi kitaplari toplatip yaktirmak suretiyle piyasadaki dolasimini durdurmak olmustur. Simdi artik Girnata sehri, Arapça yazilmis bu kitaplarin yiginlar halinde yakilmasindan olusan "senlik atesleri"ne sahne oluyordu. Engizisyon adi verilen iskence ve zulüm hareketleri, müessesevî bir hale getirilmis ve yogun bir biçimde devamli isler halde tutuluyordu." Bu yazar, Müslümanlara karsi yapilan iskence ve yakilan binlerce cild kitabin maruz kaldigi insanlik disi davranisi ne kadar yumusatmaya çalissa da yine de dindaslarinin isledigi bu câniyane hareketten bahs etmeden geçemiyor.
    Girnata, Araplarin her türlü dinî hürriyetlerine, can ve mallarina dokunulmamak sartiyla teslim olmustu. Fakat Katolikler'e göre " Kâfir Müslümanlar"a verilmis sözün hiç bir ehemmiyeti olamazdi. Böylece, Yeniçagin esiginde beser tarihinin en büyük yüzkaralarindan biri irtikâb edildi. Insanligin müsterek mali olmasi icab eden medeniyetin, o çag için en zarif olan dallarindan biri sistematik bir sekilde imhaya baslandi. Hele cihanin en büyük kütüphânesinin merasimle yakilmasi, yakin zamanlarda bütün Ispanyollar tarafindan bile lanetlenmis bir hadisedir.
    Müslümanım diyen bu kadar millet
    islam gözü ile kendine baksa
    Esirmi olurdu Mescid'i Aksa:lac[1]:

  15. #15
    Eser GEDİK kullanıcısının Görüntü Resmi
    Giriş
    Fri Dec 2006
    Konum
    vatanın her karışı
    Yaş
    30
    İletiler
    2,784
    Blogdaki Konular
    5
    siyah renkte birde normal boyut kalın yazsanız daha rahat okunabilir eslem abla
    benim gibi kör olanlar olabilir
    herkes ne söylediğini, nasıl söylediğini bilse. bu işler olmayacaktı sadri abi.

  16. #16
    Endülüslülerden Sultan II.Bayezid’e Mektup
    Kutsal, sonsuz ve sürekli yinelenen selamımı, halifelerin en iyisinin yüce şahsına yöneltirim.
    Selam, kâfirlere zillet elbisesini giydiren şerefli, yüce kişiye olsun!
    Topraklarının merkezi İstanbul olan Mevlâya selam, o ne güzel bir şehirdir!
    Endülüs’ün batısında gurbette geride kalan kölelerden size selam!
    Daha önce kapalıyken kâfirler önünde açılan yüzlerden size selam!
    Papazın zorla yatağa götürdüğü şerefli genç kızlardan size selam!
    Kendilerine zorla domuz ve haram, kokuşmuş etler yedirilen yaşlılardan size selam!
    Hepimiz bastığınız toprakları öper, her an iyiliğiniz için dua ederiz.
    (Kral) gözümüzü boyadığı antlaşmalara uymadı.
    Bizi baskı ve güç kullanarak istemeye istemeye Hıristiyanlaştırdı.
    Ellerimizdeki bütün kitapları yaktı ve onları çöplüğe attı;
    Din kitaplarımızı alay ve hakaretle ateşe attılar!
    Hiçbir Müslümana ne bir kitap, ne de yalnızlıkta okunacak bir Kuran bıraktılar!
    Oruç tuttuğu bilinen herkes, her hâlükârda ateşe atılıyordu!
    Bizden kiliselere gitmeyen kimseleri, papaz feci bir şekilde cezalandırıyordu;
    Tokatlıyordu, malını alıyordu, perişan bir halde onu hapse atıyordu.
    Peygamberimize küfretmeyi, iyi ve kötü günde onun adını anmamamızı bize emrettiler!
    İrademiz dışında, rızamız olmaksızın adlarımız değiştirildi..
    Tertemiz ömründen sonra kâfirlerin çöplükleri olmaları için duvarlarla çevrilen mescidlere ne kadar yazık! Ezan yerine çanlar asılan minarelere ne kadar yazık!
    Köleleştik, ne fidye ile geri alınabilecek esirler, ne de şahâdet getirebilen Müslümanlarız!
    Başımıza gelenleri görmüş olsaydınız, gözlerinizden yaşlar boşanırdı..
    Ey Efendimiz! Rabbimiz Allah’ın seçkin ve yaratıkların en hayırlısı Hz.Muhammed’in adına senden yardım diliyoruz!
    II. Bayezid, Endülüslülerin bu yardım taleplerine cevap olarak 1505 senesinde, meşhur denizci Kemal Reis kumandasında bir donanmayı Akdeniz’e gönderdi. Kemal Reis, İspanya kıyılarını vurduktan sonra bir grup Endülüs Müslümanını kurtararak Kuzey Afrika ve İstanbul’a taşınmalarını sağladı.
    {Mehmet Özdemir, Endülüs Müslümanları-1, Ankara 1994, s. 221-223}
    Müslümanım diyen bu kadar millet
    islam gözü ile kendine baksa
    Esirmi olurdu Mescid'i Aksa:lac[1]:

  17. #17

    Dr. Lütfi ŞEYBAN*

    RECONQUISTA, CONVIVENCIA VE INFLUENCIA:
    ENDÜLÜS’TE MÜSLÜMAN – HIRİSTİYAN İLİŞKİLERİ&
    Dr. Lütfi ŞEYBAN*


    GİRİŞ
    Sekiz asır kadar İberya Yarımadasında var olmuş Endülüs Devleti’nin (711-1492 + 1609) içte ve dıştaki Hıristiyanlar ile ilişkileri, İslam-Avrupa İlişkileri Tarihi içerisinde merkezî bir konumda yer almaktadır. Konu üzerine yapılan araştırmalar sayesinde bugün ulaşılan siyasî, sosyal ve kültürel sonuçları üç temel açıdan ele almamız mümkündür. Birinci açı Endülüs ve İslam dünyasını, ikincisi İberya Yarımadası (İspanya-Portekiz-Güney Fransa) ve Avrupa Hıristiyanlarını, üçüncüsü ise dünya tarihini ilgilendiren sonuçlardır. Biz burada Endülüs tarihi ve medeniyetine bu üç noktayı göz önüne alarak genel bir tarihî bakış yapmak istiyoruz.
    İlk İslam fetihlerinin son halkasını teşkîl eden İspanya’nın fethi, 710 yılına kadar Kuzey Afrika’nın hemen tamamını ele geçirmiş olan Müslümanlar için doğal bir hamlenin sonucuydu. Endülüs, Emeviler’in halifesi Velid b. Abdülmelik zamanında (705-715), Musa b. Nusayr’ın komutanı Târık b. Ziyad tarafından fethedilmiş, İberya Yarımadasındaki fetih hareketi 2,5-3 yıl içinde tamamlanmış ve Fransa içlerine doğru ilerlenmiştir. Endülüs Devleti, fethinden itibaren 6 siyasi devre yaşamıştır. Bunlar: 1) FETİH (5 Receb Pazartesi 92-95/27 Nisan 711-715)-VALİLER DÖNEMİ (95-138/715-756), 2) EMEVİLER DÖNEMİ (Emîrlik Dönemi, 138-316/756-929; Hilâfet Dönemi, 316-422/929-1031), 3) MÜLÛKÜ’T-TAVÂİF DÖNEMİ (422-483/1031-1090), 4) ENDÜLÜS'TE MURABITLAR DÖNEMİ (483-540/1090-1147), 5) ENDÜLÜS'TE MUVAHHİDLER DÖNEMİ (540-645/1147-1248), 6) GIRNATA BENÎ AHMER EMÎRLİĞİ (NASRÎLER) DÖNEMİ (636-897/1238-2 Ocak 1492) + ENDÜLÜS'TE İSLAM HAKİMİYETİNİN SONA ERMESİ ÜZERİNE HIRİSTİYAN HAKİMİYETİNDE KALAN MÜSLÜMANLAR (Müdeccenler, Moriskolar, Moorlar/1492-1609).
    Milliyetçilik duygusu ve akımının, ardından da ulus devletlerin ortaya çıkışına kadarki asırlarda ve dolayısıyla, Ortaçağ ve Yeniçağ tarihi çalışmalarında din ile millet eş anlamlı kavramlar olarak anlaşılmalıdır. Endülüs tarihinde de Müslümanlar denince Endülüslüler ve Hıristiyanlara karşı onlara yardım için İberya Yarımadası’na gelen Murâbıtlar ile Muvahhidler; Hıristiyanlar denince ise, İspanyollar-Portekizliler ve bazen de Müslümanlara karşı onlara yardım için İberya Yarımadası’na gelen Fransızlar ve İtalyanlar yani, diğer Avrupa Hıristiyanları kastedilmektedir. Bunlar, birbirleriyle karşılıklı siyasî ve dinî mücadele içinde olan iki millet veya devlet olarak algılanmalıdır. Nitekim, aynı anlayış hemen aynen Hıristiyan kaynaklarının müelliflerince de benimsenmiştir.
    Makalemizin adındaki üç İspanyolca kelime, bize göre Endülüs’ün siyasi, sosyal ve kültürel tarihini özetleyen birer simgedirler. Reconquista, İspanyol Hıristiyanların Endülüs’ü Müslümanlardan geri almaları anlamındadır ve Endülüs siyasi tarihini simgeleyen bir kavramdır. Convivencia ise, toplumsal uzlaşma anlamında olup Endülüs sosyal tarihini özetleyen simge kavramdır. Influencia’ya gelince, bu tesir ve nüfuz anlamına gelir ve bize göre Endülüs-İslam medeniyetinin Avrupa-Batı Hıristiyan dünyası üzerindeki kültürel etkisini simgeleyen bir kavramdır. Her üç kavram da İspanyolca’dan seçilmiştir. Çünkü, Endülüs-İslam varlığının siyasi, sosyal ve kültürel alanlardaki hemen yegâne etki alanı İspanya’dır. Makale boyunca vereceğimiz bilgiler bu kavramları tarihî bilgiler ve değerlendirmelerle yeterince açıklayıcı olacaktır umuyoruz.
    Müslümanım diyen bu kadar millet
    islam gözü ile kendine baksa
    Esirmi olurdu Mescid'i Aksa:lac[1]:

  18. #18

    Dr. Lütfi ŞEYBAN*

    A. RECONQUISTA
    Reconquista, ‘yeniden fethetme’ anlamında İspanyolca bir kelimedir. Kavram olarak, Hıristiyan İberya devletlerinin Endülüs’ü Müslümanlardan geri almalarını sağlayan siyasi hareketin adıdır. Müslümanların İspanya’yı 711 yılında fethetmelerinden sonra mağlup Vizigot ordusundan artakalan bir grup asker, Kuzey İspanya’daki Asturias (Aştûrîş) bölgesinde bulunan Kantabria (Cantabria) dağlarında ve bu dağlardaki Covadonga mağarasında Reconquista hareketini başlatmışlardır. Burada başlayan hareket, özellikle 1085 yılında Tuleytula’nın (Toledo) düşmesinden sonra hızla gelişme göstermiş ve İberya Yarımadası olarak bilinen Endülüs’ün Müslümanların hâkimiyetinden çıkmasına sebep olmuştur. İberya Yarımadası’nda Müslümanlara karşı Hıristiyanların başlattıkları bu hareketin geri planında, ezelî Doğu-Batı çekişmesinin yer aldığını söylemek yanıltıcı olmayacaktır. Çünkü bu, insanlık tarihinin değişmeyen ve zaman içinde belirsiz aralıklarla tekrarlanan önemli ve karakteristik bir olayıdır.
    Yaklaşık olarak sekiz asırda neticelenmiş olan Reconquista’yı üç safhada değerlendiriyoruz. Birinci safha, “Endülüs’te Valiler Dönemi”nde (713-756) Aştûrga’nın (Astorga) düşmesinden Tuleytula’nın düşüşüne kadar olan süreyi (750-1085) kapsamakta ve Reconquista’nın temellerinin atıldığı bir oluşum devresi olarak isimlendirilmektedir. İkinci safha, Tuleytula’nın düşüşünden Muvahhidler’in Endülüs’teki hâkimiyetlerinin bilfiil sona erişine kadar olan süreyi (1085-1238) kapsamakta ve Reconquista’nın hız kazanarak büyük başarıların elde edildiği asıl önemli büyüme devresi olarak nitelendirilmektedir. Üçüncü ve son safha ise, Endülüs’te kalan topraklara Nasrîler’in sahip olmalarından itibaren Endülüs hâkimiyetlerinin sona erişine kadar geçen süreyi (1238-1492) kapsamakta ve Reconquista hareketinin kolayca neticelendirildiği bir işi tamamlama devresi olarak bilinmektedir.
    Daha fethin ilk yıllarında, Covadonga kayalıklarında başlayan Reconquista fikrinin oluşumuna karşı Endülüs yöneticileri yani Müslümanlar ciddi ve kalıcı bir önlem alamamışlardı. Bunun sonucu olarak Reconquista, Pelayo gibi Hıristiyan liderler sayesinde fikir düzeyinden harekete dönüşmeye başladı. Elbette, özellikle Müslümanların güçlü oldukları Valiler Döneminde ve dünyanın sayılı birkaç büyük gücü ve üstün medeniyetine sahip devleti konumuna yükselen Endülüs Emevileri çağlarında İspanyollar, Endülüs’ü geri alma emellerini gerçekleştirme fırsatı pek bulamamışlardır. Ancak, Emevî hânedânı içinde güçlü bir oluşum olarak kendine yer bulan Âmirîler zamanında iş değişmeye başladı. Hâcib el-Mansur’un 1002 yılındaki vefatıyla Âmirî iktidarının zayıflaması, aynı zamanda güçlü Emevi idâresinin de sonunu hazırladı. Takip eden yıllarda Endülüs İslam ülkesi Arap, Berberî, İspanyol Müsta’rib-Müvelled, Saklebî gibi unsurların iktidar için mücadele ettikleri ve birbirlerini boğazladıkları bir arenaya dönüştü.
    Bu hâkimiyet mücadeleleri sonucu, Endülüs’te 20 civarında küçük devletçik ortaya çıktı ve siyasî birlik parçalandı. Mülûkü’t-Tavâif diye adlandırılan ve Endülüs tarihinde üç kez (Endülüs Emevileri’nin, Murâbıtlar’ın ve Muvahhidler’in yıkılmalarından sonra) ortaya çıkan bu dönemin en bariz özelliği, her bir emîrin diğerlerinden bağımsız hareket etmesi ve İspanyollar’dan da yardım alarak hâkimiyet alanını genişletmeye veya kendisine saldıran öteki Endülüslü emîri yok etmeye çalışmasıdır. Yani, böylesi dönemlerde Endülüs’te sadece kişisel bağımsızlık veya hâkimiyet mücadelesine dayanan ve bütün Endülüslüler’in kaynaklarını, güçlerini kurutan bir iç savaşlar manzarası hâkim olmuştur.
    Endülüs Müslümanlarının durumu böyle olunca, Hıristiyan İspanyollar’ın Reconquista için harekete geçmeleri gayet kolay ve doğal bir gelişme oldu. Zaten onlar da Endülüslüler’in birbirlerine düşmelerini dört gözle bekliyorlar ve saldırı için fırsat kolluyorlardı. Hıristiyan İberya devletleri, bu tür emellerin adı olan Reconquista hareketini Mülûkü’t-Tavâif döneminden itibaren yavaş yavaş, 1085 yılında Tulaytula’nın işgali gibi büyük başarılarından aldıkları cesaretle ise hızla gerçekleştirme aşamasına getirdiler. Buna karşı çaresiz düşen Endülüslüler, kıta dışındaki güçlü Mağrib Müslüman devletlerinden imdat istemek durumunda kaldılar.
    III./IX. ve IV./X. yüzyıllarda İspanyollar’ın diğer Hıristiyan ülkelerle pek ilişkileri mevcut değildi. Ancak, XI. Yüzyılda Pireneler bölgesi ve Leon Krallığı içindeki bazı gelişmeler, İspanyollar’ın izolasyonunu kırdı ve ilişkiler başladı. Bunda temel etken, Şent Yakup’ta Yakup Peygamberin türbesinin bulunması ve buranın kısa süre içinde bütün Hıristiyan dünyada meşhur olmasıydı. Şent Yakup’a gelip giden hacılar sebebiyle yollar yapılmış ve İspanyollar’ın toprakları mamur hale gelmişti. Özellikle Fransa içlerinden gelen bu tür hacılarla İspanyollar’ın artan temasları, Endülüs Müslümanlarına karşı Reconquista duygularını geliştirmişti. Özellikle mezkür mezarın bulunduğu Liyûn kentinin 990 yıllarında birkaç kez Hâcib el-Mansûr tarafından fethedilmiş olması, bu tür hislerin oluşumunda etkili olmuş olsa gerektir. Şent Yakup’a gelen hacılar vasıtasıyla İspanyol Reconquista hareketine dâir haberler Fransa ve diğer Hıristiyan ülkelere yayılıyor ve oralarda sevinç meydana getiriyordu.
    Endülüs’e karşı Reconquista hareketinde bütün Hıristiyan İspanya ya da İberya devletleri, İspanyalıların komşuları olan Güney Fransa’daki Frank kontluklarıyla birlikte ortak hareket ediyorlar ve içlerinde oluşan “Haçlı ruhu” ile “Haçlı Seferleri” başlatıyorlardı. Tuleytula’nın alınışı, Hıristiyan dünyada müthiş bir sevinç meydana getirmişti. Artık Hıristiyan devletleri, bir haçlı ruhu içerisinde ittifak hâlinde İspanya’yı ya da Endülüs’ü geri alabilirler, hatta Balkanlar’a doğru ilerleyerek Hıristiyan Bizans Devleti’ni iyice sona yaklaştırmış olan Türkler ile Kudüs merkezli İslam dünyasına karşı bile başarı elde edilebilirdi. Bu fikre zaten sahip bulunan Katolik Hıristiyan âlemin başı Papalığın önderliği ve teşvikleriyle Hıristiyan Avrupalılar, Tuleytula işgalinden sonra bir yandan Endülüs Müslümanlarına, diğer yandan da Orta doğuya karşı Haçlı Seferleri düzenlemeye başladılar (488/1095). Ancak, Papa doğuya yapılan Haçlı Seferlere İspanyalıların katılmalarını yasak etti. Çünkü, onlar öncelikle Endülüs’ü Müslümanlardan geri almalıydılar.
    İspanyolların diğer Hıristiyan ülkelerle bağlantısını sağlayan diğer bir etken, Fransız kontluklarıyla İspanyol devletleri arasında yoğunlaşan karşılıklı evliliklerdi. Karşılıklı evliliklerden daha önemli olan şey ise, İspanya’da yayılmakta olan Benedict Tarikatı idi. 910 yılında Cluny’de Burgondian Manastırı’nda resmen faaliyete başlayan tarikat, yaklaşık 953 yıllarında Barselona ya da Katalonya’ya ulaştı. 1025 yılından sonra ise Aragon, Navar ve Leon devletlerine yayıldı. Bunun anlamı, İspanyol papazlarının Fransız manastırlarında yetiştirilmeleriydi. İspanyol manastırları, Papalığın tercihiyle İspanya’da görevlendirilen Fransız din adamları ve onların İspanyol talebeleri vasıtasıyla Cluny’ye bağlandı. Bu manastırlar birkaç yılda bir bizzat Cluny baş rahibi tarafından teftiş ediliyordu. Zamanla Cluny etkisi İspanyol manastırları dışına da yayıldı.
    953 yılında Benedict Tarikatının Katalonya’ya ulaşmasından sonra Burgundialılar’ın Endülüs’e karşı saldırıları başlamış ve bu, Müslümanlara karşı yapılan küçük çaplı ilk Haçlı Seferi sayılmıştır. Reconquista idealiyle oluşan Haçlı ruhunun gelişmesi ise, on birinci yüzyılda olmuştur. Kendisine tâbi Endülüs Sarakusta Emîri el-Muktedir’e yardım amacıyla Kastilya-Leon Kralı I.Fernando’nun (1037-1065) Aragon Kralı I.Ramiro’ya (1035-1063) karşı sevk ettiği ordunun başarılı olması üzerine, Papalığın etkisiyle Aquitania, Burgonia, Norman ve Urgel kontlukları ile Katalanlar’dan oluşturulan bir ordu Pireneler’i aşarak Endülüs’ün Berbeştru (Barbastro) şehrini işgal etti (456/1064). Bundan bir yıl sonra el-Muktedir şehri geri aldıysa da, Hıristiyanların bu saldırısı Avrupalıların İslam dünyasına ya da Müslümanlara karşı ilk geniş çaplı ya da çok milletli Haçlı Seferi sayılmıştır.
    1085 Yılından sonra Reconquista hareketinin hız kazandığı çağlarda 57 yıl kadar Murâbıtlar’ın (1090-1147) ve 91 yıl da Muvahhidler’in (1147-1238) idâresinde kalan Endülüs, toplam 148 sene yani, bir buçuk asır süren Mağribli hâkimiyetine dayanarak, belki de sadece düşüşünü bir süre geciktirmiş oldu. Her iki devletin Endülüs’te güçlü ve istikrarlı yönetimi sağladıkları dönemlerdeki hedefleri, mevcut sınırları muhafaza etmekten ziyade Endülüs’ü kaybettiği eski topraklarına kavuşturmak ve bu sayede, özellikle İslam dünyası üzerinde büyük prestije sahip olmaktı.
    İslam ülkelerinden uzak bir coğrafyada, insanların merkezî bir otoriteye sâdık kalmaktan çok müstakil hâkimiyet ve servet edinme dürtüsüyle hareket etmiş olmaları, Endülüslü liderlerde ülke birliği ve esenliği fikrinin oluşmasını engellemiş olabilir. Nitekim, Endülüs Devletinde siyasî birlik ve düzeni sağlayanlar, Endülüs vatandaşlarından çok diğer İslam ülkelerinden gelenler olmuştur. Emevî hâkimiyetini kuran I.Abdurrahman, sonra Murâbıt ve Muvahhid liderler, daha sonra da Merînîler hep hariçten gelerek Endülüs’e hayat vermiş örneklerdir.
    Hıristiyanlar açısından bakıldığında, Endülüs’te Müslümanlara karşı bilinçli şekilde mücâdele ederek yürüttükleri Reconquista sayesinde, sadece İberya Yarımadası’nın siyasî hâkimiyetini tekrar kazanmakla kalmadılar, uzun vâdede Müslümanların kültürel hayatından tevârüs ettikleri medeniyet değerleri sayesinde Avrupa Rönesans’ının ön saflarında yer aldılar. İberya Hıristiyan toplumunun Endülüs Müslümanlarına karşı gerçekleştirmiş olduğu bu hareketin başarısı altında yatan çeşitli etkenler bulunmaktadır. Bunlar, basitten daha önemliye doğru sıralandığında fizikî şartlar, Hıristiyanların dinî, siyasî, sosyal, askerî durum ve motivasyonu ile Müslümanların zaafları şeklinde üç başlıkta özetlenebilir.
    Endülüs Müslümanlarının 732 senesinden sonra sürüklendikleri asabiye savaşları, İspanya'yı İslâm'ın mutlak hakimiyetinden çıkararak, kuzeyi Hıristiyanların güneyi ise Müslümanların hakimiyetinde olmak üzere ikiye bölmüş, daha da önemlisi bu ülkeyi iki taraf arasında sekiz asır dürecek bir mücadele zeminine dönüştürmüştür. Bir başka deyişle Müslüman fatihler, kendi aralarında mücadeleye dalmakla adeta kendi düşmanlarını kendileri ihdas etmişlerdir. Emevilerin 756 senesinde Endülüs'ü bağımsız bir devlet haline getirerek siyasi birliğini sağlamaları, Hıristiyan ilerlemesine karşı ciddi bir engel teşkil etmiştir. Bu sayede çok erken tarihlerde gerçekleşebilecek bir zevalin önüne geçmiştir. 976 senesine kadar Endülüs'ün siyasi birliğini başarıyla temin ve temsil eden Emevi hanedanı, bu tarihten itibaren güç ve nüfuzunu yitirmeye başlamış; Âmiriler ailesinin rakip bir güç olarak ortaya çıkışı, devletin bütün dengelerini alt üst etmiş ve neticede sistemi çözüm üretemez hale getirmiştir. Merkezi idarenin bu acziyeti, neticede mahalli aristokrasilerin güçlenmesine ve ülkenin bölünmesine vesile olmuştur. Emevi halifeliğinin 1031 senesinde yıkılması üzerine, Müslümanlar arasında ideal birliği ve ortak yaşama azmi kaybolduğu için, 1031-1090 seneleri arası Endülüs'te siyasi bölünmenin kemikleştiği yıllar olmuştur. Bu bölünme, tıpkı 732 senesi sonrasında olduğu gibi Hıristiyan İspanya için Reconquista fikrini yeniden gündeme getirmiştir. Endülüs'ün tamamının işgalini hedefleyen bu fikir uygulamaya konulurken tedriciliğe dayalı bir strateji takip edilmiştir. Bu strateji çerçevesinde, önce Müslümanların kendi aralarındaki ihtilaflar olabildiğince tahrik edilerek zayıf düşmeleri için çalışılmıştır. Bunu, zayıflayan ve kendiliğinden teslim olaya hazır hale gelen Endülüs şehirlerinin işgali takip etmiştir. Bu süreç, en son 1492'de Gırnata'nın teslim alınmasıyla son bulmuştur. 1492'de Gırnata'nın işgaliyle Reconquistanın askeri hedefi bitmiş, dini cephesi başlamıştır. Kendisinden başka herhangi bir dinin varlığına tahammül edemeyen İspanyol kilisesi, siyasiler üzerindeki nüfuzunu kullanarak, Hıristiyan hakimiyetinde kalan Endülüs Müslümanlarına karşı Hıristiyanlaştırma kampanyası başlatmıştır. Engizisyon mahkemeleri, baskı, işkence ve katliam bu kampanyanın ayrılamaz bir parçası olmuştur. Ancak, bütün bunlar, Müslümanları dinlerinden koparmak ve kilisenin isteği ölçüsünde Hıristiyan yapmak için yeterli olmamıştır. Bu durumda, Hıristiyan İspanya'yı, bir asırdır tatbik etmekte olduğu imha siyasetinin son adımını atmaya, yani Endülüs Müslümanlarını 1609 senesinde İspanya'dan sürmeye sevk etmiştir. Böylece, 1492'de Yahudiler için kullanılan sürgün mekanizması, bu sefer Müslümanlar için harekete geçirilmiş ve bu suretle en az yarım milyon insan, kendi öz yurtlarından kovulmuşlardır.
    Müslümanım diyen bu kadar millet
    islam gözü ile kendine baksa
    Esirmi olurdu Mescid'i Aksa:lac[1]:

  19. #19

    Dr. Lütfi ŞEYBAN*

    B. CONVIVENCIA
    Bu kısa çalışmada Endülüs İslam toplumunun hem kendi içindeki Gayrimüslim topluluklarla ve hem de dışarıdaki Hıristiyanlar ile sağladığı siyasi, toplumsal, kültürel iletişim ve etkileşimi konusuna değinmemiz, aslında Endülüs’te gerçekleşmiş olan Convivencia = İnsanî değerlere bağlı olarak birarada yaşama sanatı konusunda okuyucuya özet değerlendirme sunma imkânını bize vermiş olmaktadır.
    Fetih sonrasında İspanya’nın yerli halkı yavaş yavaş İslâmiyet’e girmeye başladı. Bunlar Müslüman olduktan sonra çoğunlukla Araplarca kullanılan isimleri alıyorlar, Arap geleneklerini benimsiyorlar, bundan da öte bazen ‘velâ’ yoluyla muhtelif Arap kabilelerine bağlanıyorlar ve Arapları taklit ediyorlardı.. III./IX. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren Endülüs’ün Müslüman nüfusunun çoğunluğunu, yerli halktan Müslüman olan Müvelledler teşkil eder hale gelmiştir.
    Arap, Berberî, Vizigot ya da Hıristiyan, Yahudi, Saklebî (Slav asıllı), Basklı, Mevâlî ve çeşitli ırklardan kölelerin oluşturduğu bir ırklar-dinler-mezhepler mozaiği.. Çok kültürlü (multikültürel) yapısıyla “insanî değerlere bağlı olarak birarada yaşama sanatı = convivencia”yı büyük ölçüde gerçekleştirmiş bir toplum olması yönüyle bugün özlediğimiz demokrasi kültürünün ve adaletli demokratik ortamın oluşturulması çabalarına kaynaklık edebilecek nitelikte bir tarih alanıdır Endülüs. Dinî-kültürel karışımın arttığı ve fakat bir o kadar da ayrışan yanlarını muhafaza ettiği bugünün global enformasyon çağında, hangi millet ya da kültür grubundan olursa olsun, perde arkası karanlık güçlerin geleneksel-kronik yıkıcı planlarına karşı bilinç ve özgüven sahibi bireylerin birarada yaşama kültürünü öğrenmeleri, bunun tarihte özellikle Endülüs’teki uygulamasını kendi toplumları için model olabilecek değerde görerek benimsemeleri, kendi milli değerlerini özenle muhafaza ederek diğer kültürlerle müsbet etkileşime girmelerinin teşvik edilmesine, toplumsal barış ve adaletin sağlanmasına oldukça önemli katkılar sağlayabilir.
    Müslüman ve Gayrimüslim toplumlar arasındaki önemli etkileşim kanalları Yahudiler, Müsta’ribler, Müdeccenler, karşılıklı evlilikler, köle ticareti, süre giden savaşlar, siyasî sığınma ve Mürtezika birlikleridir. İdarî, sosyal, iktisadî ve kültürel alanlarda tam bir özgürlük ve devlet güvencesi altında yaşayan Yahudilerin, medeniyet unsurlarının oluşumu ve bunların Hıristiyanlar ile Müslümanlar arasında nakli hususunda payları büyük olmuştu.
    Endülüs topraklarında İslam hâkimiyeti altında yaşayan Hıristiyanlar (Nasârâ’l-Endelüs, el-Müâhidûn, Müsta’ribler, Mozaraplar, Mozarabes), İberya Yarımadası’nın siyasî, sosyal ve kültürel alanlarında Yahudilerinkine benzer bir rol oynamışlardı. Ancak, bir farkla ki, Yahudilerin toplumsal etkinlikleri fetih yıllarından itibaren sürerken, Müsta’ribler Reconquista hareketinin hızlandığı V./XI. yüzyıldan itibaren toplumsal hayatta etkili olmaya başlamışlardır. Bu dönem, Hıristiyan İspanyol devletleri Talamenka, Tuleytula, Mecrît, Veşka, es-Sağru’l-Evsat adı verilen Endülüs’ün orta sınır bölgesindeki Medînet Sâlim, Vâdî’l-Hicâre, Semmûre, vb. şehirleri işgal etmeye başladıkları zamana denk düşmektedir. İki tarafın dilini bilerek ve serbestçe göç imkanına sahip olarak, sonraki yıllarda da, Müslüman-Hıristiyan etkileşiminde büyük rol oynamışlar, İslam medeniyeti öğelerinin İspanyollar’a ve Avrupa’ya naklinde etkili olmuşlardır. Bu yolla Endülüs’te kullanılan idarî ve askerî teşkîlât usul ve kânunları da İspanyollar’a geçmiştir. Bu arada, Arapça isimler ve kavramlar, eski İspanyol dili olan Romance dahil, İspanyollar’ın diline yerleşmiştir. Mimârî alanda ise, kilise kubbesi, köprü yapımı, çömlekçilik, camcılık, altın tezyînâtı ve süslemede Müslümanların Hıristiyanlar üzerindeki etkilerinin bâriz bir şekilde görüldüğü bilinmektedir.
    Endülüs’te Convivencia ya da kültürel zenginlikle birlikte yaşama ve Endülüs kültürünün Avrupa kültürüne etkisi konusunda Ingmar Karlsson, Endülüs’ün Gırnata (Granada) şehrini model seçmekte ve şu değerlendirmeyi yapmaktadır:
    “Bu kent, ‘convivencia’ adıyla Hıristiyan, Musevi ve Müslümanların birlikte yaşayabileceğini gösteren bir sembol oldu. Uzun yıllar alan istila (Reconquista hareketi) döneminde Hıristiyan işgalciler üstün bir medeniyetle karşılaştılar. İslam daha fazla kentleşmiş, teknikte ileri, ruhsal olarak gelişmiş, dünyaya açık bir medeniyet idi.. Avrupa'da Arap (İslam) nüfuzunun birçok alana yayılması günümüzde olsaydı, kültür emperyalizmi şeklinde adlandırılabilirdi. Bunun ispatı, Arapça'dan Avrupa dillerine geçen kelimelerdir.. Hıristiyanların, Müslümanlara amansızsa (merhametsizce) muamele etmelerinin altında biraz da bu entelektüel aşağılık duygusu yatmaktaydı. Kardinal Ximenes 1499'da Granada'da 80.000 Arapça kitabı meydanlarda yaktırmıştı.. Bu tarihten üç yıl sonra da Müslümanları, Hıristiyanlığı kabul etmek, iltica veya ölüm seçenekleriyle karşı karşıya bırakmıştı. Hıristiyan olmayı reddeden yarım milyon Musevi de sürgün edilmişti. Günümüzde Bosna'nın yakalandığı ırkçılık çılgınlığına, (Hıristiyan) İspanya o tarihlerde yakalanmıştı.. 1258'de Moğolların Doğu'da ve Bağdat'ta yaptıkları tahribat ve ayrıca Hıristiyanların Müslümanları İspanya'dan sürgün etmeleri (yani Endülüs'ün kaybı), İslam dünyasının hala acısını çektiği ekonomik ve kültürel duraksamanın başlangıcıdır.. Modern Avrupa, normal olarak hayal edemeyeceğimiz ölçüde İslam kültüründen etkilenmiştir. Avrupa, Doğu-Batı kültürleri bileşimidir.. İslam'ın yeşil rengi ve İslam öğesi olmayan bir Avrupa Birliği düşünmek artık mümkün değildir.”

    Müslümanım diyen bu kadar millet
    islam gözü ile kendine baksa
    Esirmi olurdu Mescid'i Aksa:lac[1]:

  20. #20

    Dr. Lütfi ŞEYBAN*

    C. INFLUENCIA (Etkileşim, Interaction)
    Müslümanların İberya Yarımadası ya da Endülüs’e girmeleriyle birlikte, orada bir kültürel sinkretizm yani farklı kültürlerin birleşmesiyle bir müesseseleşme süreci başlamıştır. Bu olgu içerisinde yer alan kültürel öğeler ise Bizans, geç dönem Roma ve çeşitli İspanyol unsurlar ile beraber Arap, Berberî, Şam-Filistin ve İslâmî Mezopotamya unsurlarıdır.
    Endülüs topraklarında ortak hayat süren toplumlar (societies in symbiosis) arasında meydana gelen kültürel ilişkilere (Influencia ya da Interactivite) değinmek gerekirse, bu konuda karşılıklı etkileşimler sosyal ve kültürel hayatın temelini oluşturmuştur. İster Endülüs toprakları, isterse İspanyol devletleri içerisinde olsun, Hıristiyan halk ile Müslüman halk arasındaki karışma ve kaynaşma, hem harp hem de sulh zamanlarında meydana gelen sürekli bir olguydu. Karşılaşan iki milletten, medenî bakımdan daha üstün durumda olanın aşağı durumdakine tesir ettiği gerçeğinden hareketle, Hıristiyanların Müslümanlardan her bakımdan etkilenmiş olduklarını görmek mümkündür.
    Hıristiyanların eline geçen İslam topraklarında kalan Müslümanlara Müdeccen (mudejar) denmiş ve bunlar içinde özellikle zanâatkârlar ve kültür erbâbı muhâfaza edilerek, bizzat Hıristiyan krallar tarafından ülkenin iktisadî menfaati için kollanmışlardır. III./IX. Yüzyılda Düvîru vâdîsinin kuzeyindeki Semmûre, Şekûbiye, Âbile, Aşturga gibi Endülüs şehirlerinin Hıristiyan İspanyollar’ın eline düşmesiyle birlikte, o şehirlerde kalan Müslümanlar, ilk Müdeccenler olmuşlardı. Bunlar sayesinde Müslümanların geliştirdikleri bilimler Kuzey halklarına, oradan da Avrupa içlerine intikâl etmiştir. Bütün olumsuz şartlara rağmen, özellikle VII.-VIII/XIII.-XIV. yüzyıllarda Müdeccenlerin iki toplum arası kültürel ve ekonomik alışverişte büyük rolleri olmuştur.
    Güneyli Müslümanlar ile kuzeyli Hıristiyanlar arasındaki ilişki ve etkileşim yollarından birisi de, insanların karşılıklı karışımını sağlayan evliliklerdir. Taraflar arasında gerçekleşen evliliklerin hem Hıristiyanlar ve hem de Müslümanlar için önemli sonuçları olmuştur. Artık, Endülüslü çocukların pek çoğu Arapça yanında kendi ana dilini de konuşuyorlardı. Bu durumsa, kültürel zenginlik bakımından aranan bir ortam oluşturuyordu. Şüphesiz, bu yabancı kadınlar kendi fikir, gelenek ve kültürlerinin Müslümanlar arasında yayılmasını da sağlamışlardır. Bu sayede dışarıdan gelen yeni âdetler mevcutlarıyla kaynaşarak, Endülüs toplumunu Doğu İslam toplumlarından farklı ve orijinal kılan Endülüs hayat tarzını meydana getirmiştir. Ancak, ortaya çıkan zengin kültürel ortama karşın, olayın bu yönü Müslümanların millî menfaatleri açısından olumsuz bir durum sayılabilir. Endülüs idâreci ve zenginlerinin saray ve konaklarında ortaya çıkan harem nizamı, yalnızca Müslümanlar içinde kalmamış İspanyol kralların mâlikâne ve saraylarına da sirâyet etmiştir.
    Buradan hareketle, Hıristiyanlar her ne kadar kabul etmeseler de, Müslüman gelenekleri ve hayat tarzının kuzeyli Hıristiyan devlet adamlarının hayatlarında etkili olduğu kabul edilmelidir. V./XI. yüzyıldan itibaren Endülüs’ü ele geçirmeye başlayan İspanyollar, Endülüs medeniyetine hayranlıkları sebebiyle Arapça öğrenimini ve Arapça eserlerin Latince’ye tercümesini teşvik etmeye başlamışlardı. Nitekim, Müslümanların elindeyken olduğu gibi, işgalden sonra da Endülüs’ün özellikle Kurtuba, İşbiliye ve Sarakusta gibi şehirleri Avrupalı öğrenciler için bir câzibe merkezleri olmaya devam etmişti. İslam medeniyeti birikimlerinin Batı’ya aktarılması yönünde yapılan faaliyetlerden birisi, Tuleytula Başpiskoposu Raimund’un şehirde kurduğu akademiydi. Bağdad’taki Beytülhikme benzeri olan bu müessesede Arap dili ve edebiyatını öğrenen Müslüman ve Hıristiyan uzmanlar tarafından felsefe, astronomi, matematik, tıp, kimya, tarih, coğrafya ve edebiyat gibi dallardaki çok sayıda Arapça eser Latince’ye çevrilmişti. Bundan başka, VII./XIII. yüzyılda İşbiliyye ve Mürsiye’de de tercüme akademileri açılmıştı.
    İbn Rüşd gibi Müslüman filozofların din ile aklı uzlaştırma yönündeki fikirleri, Ortaçağ Avrupa’sında büyük yankı uyandırmış ve bir düşünce inkılâbına neden olmuştu. Avrupa’ya tarım ve mimârî alanlarındaki Endülüs etkilerine gelince, pirinç, şeker kamışı ve pamuğu Avrupa’ya sokanlar; suyun buharlaşarak azalmasını önlemek için yer altından kanallarla naklini gerçekleştirenler; kâğıdın Avrupa’ya intikalini sağlayanlar; palamut ve hurma ağaçlarından katran elde etmeyi öğretenler ve mimârîde VI./XII. yüzyıldan itibaren İspanya ve Portekiz saray yapımına, hatta Kuzey Afrika, Doğu ve Amerika kıtası mimârîsine tesir edenler Endülüslü Müslümanlardır. Bu konuda sayısız araştırma yapılmıştır.
    Batı Dünyasında düşünce hareketinin doğup gelişmesinde, gerek Latin Ortaçağının uyanışında, gerek Batı'nın yeniden doğuşunda (Renaissance) gerekse Hıristiyanlığın yeniden biçim kazanışında (Reforme) en önemli faktör, -uzun süre göz ardı edilmesine karşılık - İslam Düşüncesinin, kültür ve medeniyetinin Latin mütercimler kanalıyla Batıya aktarılması olmuştur.
    Endülüs, fetihten itibaren İslam kültür ve medeniyetinin filizlenip boy saldığı ve geliştiği en başta gelen merkezlerden birisi olmuştur. Gerek Yahudi gerek Hıristiyan ve gerekse Avrupa'nın muhtelif bölgelerinden gelen kimseler için bir eğitim merkezi rolünü oynamıştır. Bu bölgede yaşayan Yahudiler ve Hıristiyanlar, kısa zamanda Arapça öğrenerek Araplar (Müslümanlar, L.Ş.) gibi yaşamaya ve düşünmeye başlamışlardır. Bir süre sonra bunlar Araplaşmış anlamına Mozarap (Müsta'rip) adıyla anılacak büyük bir kitle haline gelmişlerdir. Hatta Hermanus Allemagnus Latince'ye çevirdiği eserlerde Arapça'daki tenvinleri bile göstererek "İbn Roşdin Ebu Nasrin" gibi Arap dili kurallarına uyduruyordu.
    Camileri, sarayları, kütüphaneleri, kağıt imalathaneleri, hastaneleri ve medreseleriyle Endülüs, o günkü Batı'nın gözünü kamaştıran parlak bir uygarlığa sahipti. John W. Draper'in deyimiyle, "700 sene sonrasında bile Londra'da bir tek sokak lambası bulunmazken... Sonraki uzun asırlar boyu Paris'teki evinin eşiğinden yağmurlu bir günde sokağa adımını atan bir Paris'li ayak bileklerine kadar çamura batarken, aydınlık ve temiz sokaklarıyla Endülüs kentleri pek ileri ve gelişmiş bir görünüm arz ediyordu".
    Uzun asırlar boyunca Oxford Üniversitesi ilim muhitinde "hamama girip yıkanmak barbar ve dinsiz kimselere has bir gelenek olarak" nitelendirilirken, Nitzsche'nin deyimiyle "Kilise kendisini temizliğe karşı bile korur. Mağrip'liler İspanya'dan uzaklaştırıldıktan sonra alınan ilk Hıristiyan'ca tedbir, halka açık hamamların kapatılması oldu. Bunlardan yalnızca Kurtuba'da 270 tane vardı." Kastilya ve Leon Kralı VII. Alfonso bastırdığı paraların üzerine bir yüzünde Arapça "Alfonso Emirü'l Katolikin ( Katoliklerin kralı Alphonso ) diğer yüzüne de papanın ünvanı olarak "İmamü'l -Bîeti'l-Meshiyye" (Hıristiyan kilisesinin başkanı) ibaresini yazdırıyordu.
    Toledo 1085 yılında VI. Alfonso tarafından zapt edildikten sonra da yaklaşık iki asır daha yazılı hukuk ve ticaret dili olarak Arapça kullanılıyordu. Hatta, Mozaraplar Latin dilinde yazarlarken bile Arap alfabesini kullanıyorlardı.
    Piskopos Alvar, 854 yılında Hıristiyan gençlerin çok fazla etkisinde kaldıklarından, bu yüzden de Latince'yi bırakıp Arapça çalıştıklarından yakınmaktadır. Alvan şöyle diyordu :
    "Müslümanların kutsal hükümlerini incelediğimiz ve felsefe sistemlerini -daha doğrusu hikmetli konuşmalarının aslını- öğrenmek için onların toplantılarında bulunduğumuz ve bunu da onların yanlışlarını ret maksadıyla değil ancak dillerinin son derece yumuşak edebi ve çekici güzelliği için yaptığımız halde, İncil'i okumayı ihmal ediyoruz. Kutsal kitabımızı incelemeye dalmış Latin büyüklerinin eserlerinden birisine göz atıp zaman harcayan bilgili bir adamı şimdi nerde bulabiliriz? Bol sözlü nazik tavırlı Hıristiyan gençlerimiz, elbiseleri ve arabaları ile gösteriş yapmakta ve yabancıların ilimleriyle şöhret kazanmayı iyi bir meziyet saymaktadırlar. Arab'ın fasih ve süslü dili ile başları dönmüş bir halde Müslümanların kitaplarını hevesle müzakere ediyorlar ve içindekileri hırsla yutuyorlar. Bunlar kilise edebiyatından hiçbir şey bilmedikleri halde İslami eserleri yaldızlı sözlerle methedip gidiyorlar."
    Endülüs toplumunun en bâriz vasıflarından birisi Araplar, Berberîler, Mevâlî, Müvelledler, Mozaraplar (Hıristiyan ve Yahudiler) gibi çok farklı sosyal ve dinî unsurları bünyesinde barındırıyor olmasıydı. Bu özelliği sebebiyle, toplumda ilk dönemlerde sosyal ve siyasî karışıklıklar meydana gelmişse de, onuncu yüzyıl ile birlikte sağlanan uzun süreli siyasî istikrar, ekonomik gelişme ve hepsinden önemlisi iç kargaşanın asıl müsebbibi sayılan asabiye yani, bir nevi ırkçılık ile yapılan başarılı mücâdele sayesinde bir Endülüslülük ruhu ve Endülüslüler toplumu bilinci teşekkül etmeye başladı. Özellikle Murâbıtlar ve Muvahhidler dönemlerinde bu bilinç daha da pekişti. Sebebi ise, kendileri gibi Müslüman da olsa, Mağribliler’in yabancı ve biraz da medenî ortam görmemiş idareciler olarak görülmeleriydi.
    Doğu İslam kültürünü İberya Yarımadası’na taşıyan Müslümanlar ile orada mevcut Hıristiyanların evlilik ve savaş gibi ana etkenlere bağlı yukarıda açıklanan kanallarla ilişki kurup kaynaşmaları sonucu, Endülüs toplumunun sosyal karakteristikleri oluşmuştur. Dışarıdan gelen yeni âdetler, mevcutlarıyla kaynaşarak Endülüs toplumunu Doğu İslam toplumlarından farklı kılan “Endülüs hayat kültürü”nü meydana getirmiştir. Yani, Endülüs’ü Doğu’dan ayıran kültür farkının kaynağı, çok kültürlü ortamda ortaklaşa hayat düzeni (uzlaşma içinde birarada yaşama sanatı) olmalıdır. Yani Endülüs, toprakları üzerinde çok farklı unsurların barındığı ve müşterek kültürün hâkim olduğu sosyal bir ortamdı. Bir arada yaşayan üç büyük din mensubu topluluklar Arapça, Berberîce, İspanyolca, Portekizce, Latince, Fransızca, Katalanca gibi yedi lisan konuşuyorlardı. Bu lisanların karışmasından “Endülüs Acemiyyesi” adında yeni bir halk dili vücuda gelmişti. Dolayısıyla Endülüs Acemiyyesi, Endülüs kültürüne en güzel örnek olsa gerektir. Bir başka açıdan bakıldığında, oradaki edebiyatçı ve âlimlerin bütün lisânları kolayca öğrenme imkânları olduğu da anlaşılmaktadır.
    Endülüs halkının kültür seviyesi de zamanın diğer devletlerine oranla oldukça yüksekti. Bu gerçeği, Endülüs devletinin eğitim, kültür ve sanat alanlarındaki seviyesini yansıtan tarihî kayıtlardan anlamak mümkündür. Ulaşılan yüksek eğitim seviyesi sayesinde, Endülüs’te dinî ilimler yanında müsbet ilimlerde de pek çok bilgin yetişmişti. Ayrıca, bu bilginler Doğu İslam dünyasına da çeşitli amaçlarla sıkça seyâhatler yapmışlar, Doğu İslam dünyası ile Endülüs arasında sürekli işleyen bir kültür köprüsü kurmuşlar, böylelikle kendi kültürel birikimleriyle doğuluların birikimlerini mukayese etme imkanı da bulmuşlardı. Bu tespiti, İslam âlimlerinin hayatlarını anlatan kaynaklarda bulmak mümkündür.
    Endülüs, bütün İslam dünyasıyla paylaştığı ortak sanat değerleri dışında kendine has bir zevkin sahibi de olmuştur. İslam dünyasının en uzak yerinde ve Avrupa Hıristiyan âlemiyle sürekli temas hâlinde olmasının verdiği bir hoşgörü psikolojisi içerisinde bulunması, bu özgünlüğünün şekillenmesinde etkili olmuştur. Sanatta Endülüs Emevileri Dönemi belirleyici ve kalıcı bir etkiye sahip olmuştur. Endülüs sanatına Murâbıt ve Muvahhidler’in katkıları sayesinde ise Endülüs, her alanda olduğu gibi sanatta da Mağribî renge boyanmıştır.
    Endülüs kültürü, Avrupa coğrafyası üzerinde bir Müslüman kimliğiyle ve buraya kadar sayılan etkileşim vasıtalarıyla başta Hıristiyan kültürü olmak üzere çok çeşitli milletlerin kültürleriyle kaynaşması sayesinde bir senteze ulaşmış ve kendine özgü tarzını oluşturmuştu. Yarımadaya daha fetih yıllarında gelmiş olan Berberî kültürü, Murâbıt ve Muvahhidler vasıtasıyla da işlenmiş, böylece kültürel karışım daha da perçinlenmişti. Dolayısıyla dinî hoşgörü, bilim, kültür ve medeniyet üzerine kurulmuş sekiz asırlık bir medeniyet tarihi olan Endülüs, bugün kendine has coğrafî, siyasî, askerî, sosyal, kültürel özellikleriyle bir hoşgörü, bilim ve kültür medeniyeti olarak anılmaktadır. Birbirine karşı saygı ve hoşgörü çerçevesinde ortaklaşa hayat konusunun en güzel modelini sunmaktadır.
    Endülüs medeniyetinde din ve düşünce özgürlüğünün, doğu İslam dünyasındaki durum ile mukayese edildiğinde multikültürel sosyal yapısının getirdiği avantajlar sayesinde daha ileri bir seviyede olduğunu söylemek yanlış bir tespit olmayacaktır. Endülüs medeniyeti, doğu islam medeniyetinin bir devamı ancak, zamanla farklı karaktere ve özgün şekline kavuşmuş bir zirvesiydi. Konunun global değerlendirmesi yapıldığında çıkarılabilecek sonuçlardan birisi o ki, doğu islam medeniyeti, Mekke’den Bağdad’a uzanan gelişiminde Bağdad’tan sonra iki kola ayrılmıştır: Endülüs ve Selçuklular-Osmanlılar. İki kolun da aynı medeni gelişim hareketini farklı coğrafyalarda zirveye taşımalarındaki benzer etkenler ise, multikültürel sosyal yapılarında saklı olmalıdır.
    Eğer Müslümanlığın batı üzerindeki tesir derecesini hemen görmek isterseniz, batı Avrupa dillerinde bugün hala kullanılan ve kökü İslamî (çoğu zaman Arapça) olan sayısız kelimeleri aklınıza getirmeniz kafidir.
    711 Yılından 1492’ye kadar süren Endülüs’ün siyasi tarihi içerisinde Türkler de kendilerine yer bulmuşlardır. VI/XII. Yüzyıl Türkler’in Endülüs ile tanıştıkları ve çok sayıda Türk’ün bu ülkeye yerleştiği bir zaman dilimi olmuştur. İlk defa 1179 tarihinde el-Ğuz diye adlandırılan Türkler Mağrib’e gelmişler ve sayıları gün geçtikçe artmıştır. Fakat, Türkler’in Murâbıt ordularında da var olduğuna bakıldığında, onların Mağrib’e gelişleri mezkûr tarihten daha evvel olmalıdır. Daha sonra Muvahhid hâlifesi Yakup el-Mansûr (580-595/1184-1199), çok sayıda Türk’ü Merakeş’e nakletmiş ve asker olarak ordusuna katmış, oradan da Endülüs’e sevk etmiştir. Daha da önemlisi Mansûr, Türk askerlere Endülüs’te bol miktârda arazi iktâ etmiştir, Erek savaşında ise, Türkler Mağriblilerin bilmedikleri aynı anda çok sayıda ok fırlatabilen bir silahı kullanmaları sayesinde savaşın sonucunda etkili olmuşlardır.

    Müslümanım diyen bu kadar millet
    islam gözü ile kendine baksa
    Esirmi olurdu Mescid'i Aksa:lac[1]:

3 / 1 123 SonSon

Yer İmleri

Gönderme Kuralları

  • You may not post new threads
  • You may not post replies
  • You may not post attachments
  • You may not edit your posts
  •