Küresel sistem, Cumhuriyet döneminden beri Türkiye de politikalarını belli bir kalıba oturtturmuş hiç şaşmadan bu zamana kadar sürdüre gelmiştir. Milleti kamplara ayırmış ve onlara kendince bir takım isimler vermiştir. Zaman zaman “laik-anti laik”, zaman zaman “alevi-sünni” kimi zamanda “Türk-Kürt” ayırımı yapmıştır. İnsanın yaratılışında var olan farklılıkları “üstünlük” ya da “zaaf” şeklinde nitelemiş bu vesile ile insanları birbirine düşürerekten düşman yapmıştır.

Kendisini “Laik” diye tanımlayan bir insana “Niçin Laik” olduğunu, “Laikliğin” ne olduğunu, nasıl bir şey olduğunu sorsanız mutlaka kendince bir şeyler söyleyecek birtakım tanımlamalarda bulunacaktır. Kendisini “Laisizm” yanlısı olarak tanımlayan milyonlarca insana bu soruları yöneltseniz hiç kuşku yoktur ki sorulan kişi kadar farklı cevap gelecektir. Ve bu insanlar kendilerini hep “samimi Müslüman” ifadesi ile ifadelendireceklerdir.

Yine aynı şekilde bunun tam zıddı gurupta olan insanlara buna benzer sualleri yöneltseniz, onlarda kendi dünya görüşleri ekseninde cevaplar vereceklerdir. Bu türden misalleri çoğaltabiliriz. “Alevi-Sünni”, “Türk-Kürt” ve mezhepsel farklılıklar yaşayan insanları da bu kategorilere dâhil edebiliriz. Bunların birbirlerinden farkının diğerine üstünlüğü diye empoze edilmiş ve hep “diğerleri” dışlanmıştır. Bu anlayış tüm guruplara aşılanmış “diğerleri” ve “kendisi” olanlar hep ötekileştirilmiş ve toplum birbirine düşman kesilmiştir. Oysa farklılıklarımız zenginliğimizdir anlayışı benimsenmiş/benimsetilmiş olsa insanlar bir birlerinin düşüncelerine ve yaşayışlarına saygılı olacaklar ve kaos dediğimiz toplumu birbirine düşüren unsur söz konusu olmayacaktır.

Ancak gemisini yürütmek isteyen, bu sistemin kaptan köşkünde bulunanlar “kaostan” nemalandıkları için sistemlerini hep düşmanlıklar üzerine bina etmişler, toplumu birbirine düşürüp kazanan hep kendileri olmuşlardır. Arada bir oynanan bu oyunun farkına vararak milletin değer yargılarına sahip çıkarak ve yine milletin âli menfaatlerini gözetmek suretiyle iktidara gelen yönetimler olmuştur. Bu yönetimler anlayışlarını değiştirmediklerinden ötürü sistem bunlara müsaade etmemiştir. Sık sık darbeler yapılmak suretiyle yine bu milletin bağrında kopan, milletin göz bebeği olan ordusu ile milleti karşı karşıya getirmek istemişlerdir. Yani sistem “yılanın başını düşmanın eliyle ez, düşman ölürse düşmanından kurtulursun yok eğer yılan ölürse yılandan kurtulmuş olursun” mantığıyla hareket etmiştir.

Ancak her oyunun sonu olduğu gibi bu oyununda bir sonu vardı ve bitmesi gerekiyordu. Zira oyun her on senede bir mızıkçının çıkmasıyla kabak tadı vermeye başlamıştı. Yeni yetişen, sorgulayan, okuyan ve araştıran ve de “artık yeter” diyebilen bir nesil yetişmiş bu oynan oyunu fark etmiştir. Bu oyunu yazanlar ve yönetenler toplumu iyi analiz ettiklerinden bu oyunun artık tutmadığını/tutmayacağını pekâlâ iyi biliyorlardı. Toplum mühendisliğini iyi beceren bu insanlar “dün geçti artık cancağızım bugün yeni şeyler söylemek lazım” diyerek yeni bir oyunu sahneye sürdüler.

Yeni oyunun adı “Muhafazakâr Demokrasi”dir. Yani ben Müslüman’ım diyen ve bu şekilde yaşayan insanları içine alan bir “Muhafazakâr” sözcüğü ve Müslüman ya da gayr-i Müslim olsun bu ülkeyi seven ve insanların bir birlerine saygılı olması gerektiğini düşünen, hâkimiyetin millette olması gerektiğini düşünen “demokrat” sözcüğü etrafında oluşturulan bir sınıf… İşte ülkenin neredeyse %80lik bir dilimine hitap eden bu anlayış Türkiye’nin son on yılına damgasını vurmuştur. Ne düğü belirsiz olan kendi içerisinde dahi tam anlamıyla bir mana ifade etmeyen, kendisini tam anlamıyla ifade edemeyen bu kavram birileri tarafından yine bu millete empoze edilmiştir. Millet ne olduğunu tam bilmediği bu kavram etrafında bir umut edasıyla kenetlenmiştir.

Artık devir Müslümanların horlandığı, ezildiği devir değildir. Şartlar değişmiş, roller değişmiş su artık “güya” tersten akmaya başlamıştır. Alnı secdeye gelen bir cumhurbaşkanımız, bir başbakanımız ve çoğunluğunu bu tarzda olan milletvekillerinin oluşturduğu bir yönetim yapısı arz-ı endam etmektedir. Üniversitelerde yasaklanan bu millet için adeta bir fenomen haline gelen başörtüsü egemen sınıfın dokunulmazı olarak görülen “Çankaya Köşküne” kadar çıkabilmiştir. Ve bu bir tabunun yıkılması açısından azımsanacak bir şey değildir. Bununla beraber, bu zamana kadar milletin kanını emenlerin, ülkede vesayet rejimi uygulayanların ve her on yılda bir –Akif’in deyimi ile- milleti “alçakça vuran darbeleri” yapanların sonunun gelmiş olması millet adına sevindirici bir gelişmedir!

Ne var ki bunlarla beraber, asıl galip olan tarafın hiç değişmemiş olması çok manidardır. Bütün bulara rağmen Türkiye “BOP’UN” eş başkanıdır. IMF ile çalışmak zorundadır ve çalışmaya devam etmektedir. AB kapısında aman bizi alın diye hala debelenip durmakta kendi öz değerlerine dönmekte yabancılık çekmektedir. Ülkenin Güneydoğusunda ki teröre bir çare bulunulamamıştır. Bir zamanlar savaş sebebi sayılan sözde “Kürdistan” Kuzey Irakta” kurulmuş ve buna ses çıkarılamamıştır.

Siyonizm bir dönem bize kendi üretmiş olduğu PKK yüzünden tarihi bağlarımız olan Suriye ile bizi düşman etmiş son dönemdeki açılımlarla Suriye ile tekrar iki dost devlet haline gelmişizdir. Artık ilişkiler normalleşme sürecine girmiştir. Zira oyun artık değişmiştir artık yeni oyun sahnededir. Bir dönem bizim için tehdit oluşturan Suriye artık tehdit oluşturmadığı için o dönemde döşenen/döşetilen mayınların artık temizlenmesi gerekmektedir. Bu mayınların temizlenmesi bahanesiyle Gazzenin 6 katı büyüklüğünde olan bu arazi parçası uzun yıllar kullanmak üzere İsrail’e verilmek istenmektedir. Irakta yaşanan katliamın sorumlularından biri olduğumuz da unutulmamalıdır bu arada…

Gelin görün ki senelerdir eziklik ve yenilgi psikolojisiyle yaşayan Müslümanlar bu olanların hiçbirine tepki veremez olmuşlardır. Çünkü iktidar olmak ve bir devrin hesabını yine o devrin “kuklalarından” sormak Müslümanları tatmin etmiş, gözlerini körleştirmiştir. Sistem bir dönem “sağcı ve solcularla” yaptığı bir takım işlerin daha geniş kapsamlısını bugün adına “ Muhafazakâr Demokrat” dedikleri ve çoğunluğunu dindar bir zümrenin oluşturduğu kesime yaptırmaktadır.

Yani sistem artık tersinden çakmaktadır.