+ Konuyu Yanıtla
8 sonuçtan 1 --- 8 arası gösteriliyor

Konu: Müslümanın 24 Saati

  1. #1

    Müslümanın 24 Saati


    Bu 24 saat bildiğimiz 24 saatlerden değil, zaten bu müslüman da bildiğimiz müslümanlardan değil.

    Kısacası bu yazıda hiç bir şey bildiğimiz gibi değil, yaşadığımız gibi. İnandığımız gibi değil, inandırıldığımız gibi....

    Konu mankenimiz memur Necati bey...

    Memur Necatinin kimliği;

    Ana adı; Şeküre

    Baba adı; Sabri

    Dede adı; Necati

    Dini; İslam

    Kimlik no'suna, memkeketine ve diğer bilgilerine gerek yok... Yukarıdaki bilgilerden konu mankenimizin kendisinin, anasının, babasının, dedesinin müslüman olduğunu anlıyoruz hatta babanesi felan da muhtemelen başı örtülüdür, dedeleri de hacıdır...

    Bu kimlik tesbitini yapmamızın nedeni Necati bey'in müslüman olduğunu ispat etmek içindi, ne de olsa konumuzun başlığı 'Müslüman'ın 24 saati'.

    Memur Necati sabah 07.00 civarında işe gitmek için yataktan kalkmıştı (gün çoktan doğmuş sabah namazı yine kaçmıştı, yine tüh'tü --veya kaçanın farkında bile değilindi--), evin hanımı zahmet olmazsa (evin hanımı da müslüman) kocasına iki lokma kahvaltı hazırlamak için kalkar, kalkmasa da adam kanıksamıştır. Aldırış etmez. Nasıl olsa yolunun üstündeki poğaçacı onun için 2 poğaça ayırmıştır her günkü gibi...

    Saat 9'da iş başı....

    Müslüman memur Necati bey her zaman olduğu gibi işe gecikmeli olarak ulaşabilmişti, ama olsundu zaten müdür'de (müdür de müslüman) hep geç gelirdi hatta müdür' çok daha geç gelirdi... Genel müdürü ne siz sorun ne de ben yazayım...

    Saat 9'u biraz geçmişti ama 10 olmamıştı nisbeten geç kalmış sayılmazdı (merak edenler için yazayım saat 09:59). Bu sabah ile öğle arası çalışma zamanı diliminde bir yandan dünden bugüne bıraktığı işleri yapma telaşı, diğer yandan dün izlediği diziden diyalogları ve sanki kendi oynuyormuş gibi takip ettiği maçın en önemli pozisyonlarını ileri geri sardırarak iş arkadaşlarıyla hararetli bir şekilde müzakere etme telaşı...

    Bu arada 15 günde bir bi akrabası vefat eden diğer mesai arkadaşının (diğer arkadaş ta müslüman) bütün kirli çamaşırlarını pazara çıkarmayı da ihmal etmiyorlardı.Gerçi arkadaşları yanlarındayken ona gökten zembille inmiş melek muamelesi yapıyorlardı.... amaaaaaan canım, ne yapsınlardı onun da 15 günde bir akrabası vefat etmeseydi...(not: akrabalar her zaman mesai günleri ve mesai saatleri içerisinde vefat eder, bu şahsın mesai saatleri dışında hiçbir akrabası vefat etmemiştir.)

    .... ve nihayet öğlen olmuştu, çeneleri çok hareket etmişti ve doğal olarak fazlasıyla enerji kaybetmişlerdi.... ama artık öğlen olmuştu ve kaybettikleri enerjilerini fazlasıyla geri alacaklardı....

    Hem hatun bu sabah ta her sabah olduğu gibi yine uyanamamıştı ve yine poğaçayla kahvaltı yapmıştı. O iki poğaçanın verdiği enerji dizideki diyaloglara, maçtaki pozisyonlara ancak yetmişti........... akrabası vefat eden arkadaşı için harcadığı enerji ise hep stoktan gitmişti (ama arkadaşının gıybeti hala bitmemişti, çok tatlı oluyordu ama bu tatlıyı yemeğin üstüne yemeye devam edecekti), artık yemek yemeliydi, yani iki poğaçanın enerjisi çoktaaaan bitmişti.

    Artık bunları düşünmemeliydi, sadece öğle yemeğine odaklanmalıydı.....

    .... ve öğle yemeği ;

    Öğle yemeğini fazla kalorili, bol enerjili besinlerden seçmişti çünkü 15 günde bir akrabası vefat eden arkadaşı iyiden iyiye canını sıkmaya başlamıştı, sıkı bir gıybeti hakediyordu... ve bugün gıybet için iyi bir fırsattı...

    Ziyafet mertebesinde bir öğle yemeğinden sonra çalıştığı yerin bahçesinde uygun adım yürürken birden öğle ezanı ile irkildi ve hemen cebinden her bir dalı bir kurşun fiyatına denk gelen sigara paketini ceketinin iç cebinden çıkarttı (...irkildi çünkü; öğle ezanı demek mesainin başlamasına 5 dakika var demek bu da bir dal sigara içimi süresine tekabül ediyordu.), şık bir bilek hareketiyle de çakmağıyla sigarasını ateşe verdi.

    Ezanla başlayan sigara içimi ezanla bitmişti her zamanki gibi.......


    Gecikmeli başlayan öğlenden sonraki mesai de bir farkla sabahkinden farksızdı. O fark ise mesai arkadaşlarından birinin her zamanki gibi tansiyonu düşmüştü, onu bulmaya gitmişti, bu düşen tansiyon ise geri kalanların enerjisine mal olmuştu.... (bu tansiyon düşme meselesi aslında işten kaytarmak için çalışanların favorisiydi.)... her zamanki gibi...

    ......... neyse zaten saat'te 16.15 olmuştu, yani mesai bitti bitiyordu, artık yavaş yavaş eve gitmeye hazırlanmalıydı. Adetten olarak evini arayan Necati bey gerekli siparişleri almıştı......

    Telefonu kapatan evin hanımı hemen yemek yapmaya koyuldu, bugün yine (bütün geri zekalıların mübtelası olduğu kadın programlarına dalmıştı ve günün nasıl geçtiğini anlamamıştı, ha sahi birde karşı komşunun yeni yaptırdığı tülleri görmeye gitmişti) geç kalmıştı, pratik olarak ne yapmalıyım diye düşünmedi bile çünkü her zaman yaptığı gibi patates kızartıp üzerine yoğurt dökecekti, zaten evde hazır çorba da vardı... daha ne olsundu.... (memur sofrasında fazla çeşit olmazdı)

    Patatesler kızarırken kapı zili çaldı, evinbeyi Necati gelmişti. Evin hanımı kızartma kokulu elbise, yağlı eller (hatta kollar), çarşamba pazarına dönmüş saçlar ve 85 kiloluk bir cüsseyle kapıyı açtı (evin hanımı necati beyi ilk avladığında 52 kiloydu). necati bey yıllardır kanıksadığı bu görüntüye aldırış etmeden içeri girdi....... Yemeklerini yedikten sonra televizyonun karşısındaki yerlerini aldılar her zamanki gibi... erkek olmanın ağırlığıyla kumandayı eline alan Necati bey hemen 'zırtlar platosu' dizisini açtı. Memur Necati bir yandan diziyi izliyor diğer yandan da eşini dinliyormuş gibi yapıyordu....-- ay nea-cati karşı komşumuz perdelerini yenilemiş çok hoşlar üstelik çiçekli-böcekli desenleri var......., koltuk yüzlerini de hitit güneşi renginde bir kumaşla kaplatacaklarmış......, halılarıda koltuk yüzleriyle uyumlu......... (Dinlemiyordu ama dinliyormuş gibi yapmalıydı, bi keresinde dinlemediği halde dinliyormuş gibi de yapmamıştı ve başına gelenler pişmiş tavuğun başına gelmemişti).

    Necati bey, gözünde 'zırtlar platosu' nun kareleri, kulağında karşı komşusunun değişim rüzgarının sesi, burnunda buram buram kızartma kokusu ve aklında yarın gelmemesi muhtemel mesai arkadaşları.........


    Dizi bitme sinyalleri vermeye başladığında, Necati bey'de uyuma sinyalleri vermeye başlamıştı. Dizi bitimiyle uyku başlangıcını kafa kafaya getirmeyi çok iyi biliyordu. bilmek zorundaydı yoksa sağlıklı ve uzun ömürlü yaşayamazdı (çünkü, doktorlar kadın dırdırının sağlıksız ve kısa ömüre sebebiyet verdiğini söylüyorlardı)

    Artık yatma vakti gelmişti, islamsız bir gün daha geride kalmıştı....


    Klavye Mücahidi

  2. #2
    EyvAllah... Bu yazı bana ister istemez Ahmet Haşim'in "Müslüman Saati"ni hatırlattı. Üstad eserde gerçek zamanlı bir müslüman saatinden bahsediyordu elbette ki. Yazık ki, onun o zaman gördüğü bazı deformasyonlar bugün artık bizim birer parçamız durumundalar...


    İstanbul'u yenileştiren ve yerlisini şaşırtan istilaların en gizlisi ve en tesirlisi yabancı saatlerin hayatımıza girişi oldu. "Saat"ten kastımız, zamanı ölçen alet değil, fakat bizzat zamandır. Eskiden kendimize göre yaşayışımız, düşünüşümüz, giyinişimiz ve kendimize göre, dinden, ırktan ve ananeden hayat alan bir zevkimiz olduğu gibi, bu üslub-ı hayata göre de "saat"lerimiz ve "gün"lerimiz vardı.

    Müslüman gününün başlangıcını şafağın parıltıları ve nihayetini akşamın ziyaları tayin eder. Madenden sağlam kapaklar altında mahfuz tutulan eski masum saatlerin yelkovanları yorgun böcek ayakları tarzında, güneşin sema üzerindeki seyriyle az çok münasebetdar bir hesaba tebaan, minenin rakamları üzerinde yürürler ve sahiplerini, zamandan takribi bir sıhhatle, haberdar ederlerdi. Zaman namütenahiy bahçe ve saatler orada açar, gah sağa gah sola mail, güneşe rengarenk çiçeklerdi. Ecnebi saati iptilasından evvel bu iklimde, iki ucu gecelerin karanlığıyla simsiyah olan ve sırtı, muhtelif evkatın kırmızı, sarı ve lacivert ateşleriyle yol yol boyalı, azim bir canavar halinde, bir gece yarısından diğer bir gece yarısına kadar uzanan yirmi dört saatlik "gün" tanılmazdı. Ziyada başlayıp ziyada biten, on iki saatlik, kısa, hafif, yaşanması kolay bir günümüz vardı. Müslümanın mesut olduğu günler, işte bu günlerdi; şerefli günlerin vakayiini bu saatlerle ölçtüler. Gerçi, feleki hesabata göre bu "saat" iptidai ve hatalı bir saatti, fakat bu saat hatıratın kudsi saatiydi. Zevali saati adat ve muamelatımızda kabulü ve ezani saatin geri safa düşüp camilere, türbelere ve muvakkıthanelere bırakılmış metruk bir "eski saat" haline gelişi, hayatı tarz-ı rüyetimizin üzerinde vahim bir tesiri haiz olmamış değildir. Giden saatler babalarımızın öldüğü, annelerimizin evlendiği, bizim doğduğumuz, kervanların hareket ettiği ve orduların düşman şehirlerine girdiği saatlerdi. Bunlar, hayatı etrafımızda serbest bırakan geniş lakayt dostlardı.

    Gelen yabancılar ise hayatımızı onu meçhul bir düstura göre yeniden tanzim ettiler ve ruhlarımız için onu tanılmaz bir hale getirdiler. Yeni "ölçü" bir zelzele gibi, zaman manzaralarını etrafımızda zir ü zeber ederek, eski "gün"ün bütün sedlerini harap etti ve geceyi gündüze katarak saadeti az, meşakkati çok, uzun, bulanık renkte bir yeni "gün" vücuda getirdi. Bu Müslümanın eski mesut günü değil, bedmestleri, evsizleri, hırsızları ve katilleri çok ve yeraltında mümkün olduğu kadar fazla çalıştırılacak köleleri sayısız olan büyük medeniyetlerin acı ve nihayetsiz günüdür.

    Unutulan eski saatler içinde eksikliği en ziyade hasretle tahattur edilen saat akşamın on ikisidir. Artık "on iki" solgun yeşil sema altında, ilk yıldıza karşı müezzinin müslümanlara hitap ettiği, sokakların lacivert bir sisle kaplandığı, ışıkların yandığı, sinilerin kurulduğu ve yarasaların mahzenlerden çıkıp uçuştuğu o müessir ve titrek saat değildir. Akşam telakkisinden koparak, gah öğlenin hararetinde ve gah gece yarılarının karanlığında mevhum bir zamanı bildiren bu saat, şimdi hayatımızda renksiz ve şaşkın bir noktadır. Yeni saat, müslüman akşamının mahzun ve muşaşa dakikasını dağıttığı gibi, yirmi dört saatlik yabancı "gün"ün getirdiği maişet şekli de bizi fecr aleminden mehcur bıraktı. Başka memleketlerde fecri yalnız kırdan şehre sebze ve meyve getirenlerin ahmak gözleriyle muztariplerin şişkin kapaklar içinden bakan kırmızı ve perişan gözleri tanır. Bu zavallılar için fecrin parıltıları, yeniden boyuna geçirilecek olan hayat ipinin kanlı ilmeğini aydınlatan bir ziyadır. Halbuki fecir saati, müslüman için rüyasız bir uykunun nihayeti ve yıkanma, ibadet, neşe ve ümidin başlangıcıdır. Müslüman yüzü, kuş sesleri ve çiçek kokuları gibi fecrin en güzel tecellilerindendir. Kubbe ve minareleri o alaca saatte görmemiş olan gözler, taşa en ilahi manayı veren o muhayyirü'l-ukul mimariyi anlamış değillerdir. Esmer camiler, fecrden itibaren semavi bir altın ve semavi bir çini ile kaplanır ve İslam ustalarının natamam eserleri o saatte tamamlanır. Bütün mabetler içinde güneşten ilk ziya alan camidir. Bakır oklu minareler, güneşi en evvel görmek için havalarda yükselir.

    Şimdi heyhat, eski "saat"le beraber akşam da, fecir de bitti. Birçoklarımız için fecir, artık gecedir ve birçoklarımızı güneş, yeni ve acayip bir uykunun ateşlerinden, eller kilitli, ağız çarpılmış, bacaklar bozuk çarşaflara dolanmış, kıvranırken buluyor. Artık geç uyanıyoruz. Çünkü hayatımıza sokulan yeni ve fena günün eşiğinde çömelmiş, kin, arzu, hırs ve haset sürülerinin bizi ateş saçan gözlerle beklediğini biliyoruz. Artık fecri yalnız kümeslerimizdeki dargın ve mağrur horozlara bıraktık. Şimdi müslüman evindeki saat, başka bir alemin vakitlerini gösterir gibi, bizim için gece olan saatleri gündüz ve gündüz olan saatleri gece renginde gösteriyor.

    Çölde yolunu şaşıranlar gibi biz şimdi zaman içinde kaybolmuş kimseleriz.

    Ahmet HAŞİM

  3. #3
    Seçtiğiniz konuları kısa olmasına özen gosterirseniz daha iyi olacağından eminim.

  4. #4
    Kayıtsız
    Misafir

    selm alykm

    Aldığımız her nefesin hesabını vereceğimiz günde Allah yüzümüzü kara çıkarmasın . Yazı o modernleşen dünyanın gerileyen insanını çok iyi şeçerek anlatmış

  5. #5
    كلنا غزة Rabia ŞAHİN kullanıcısının Görüntü Resmi
    Giriş
    Fri May 2007
    Yaş
    31
    İletiler
    2,721
    Blogdaki Konular
    2
    Alıntı İbrahim BAKŞİŞ tafarından gönderildi Mesajı Göster

    Artık yatma vakti gelmişti, islamsız bir gün daha geride kalmıştı....

    öyle bi uyuşturulmuşlar ki uyanıkken bile uyuyorlar... sadece kendilerini uyanık zahnediyorlar......

    "gün doğuyor güneş batıyor hala aynı.Gece ve Karanlık"
    "unutmazsan....unutulmazsın..."

  6. #6
    Muhtazaf M. Salih AYDIN kullanıcısının Görüntü Resmi
    Giriş
    Fri Dec 2007
    Konum
    Almanya
    İletiler
    619
    Blogdaki Konular
    1
    Paylaşım için ALLAH razı olsun
    İnşaallah birgün uyanır müslüman.........
    Birliğin kederi, ayrılığın safasından daha hayırlıdır. (Yahya bin Muaz)
    www.aydin-aydin.com

  7. #7
    Ahmet HAŞİM güzel söylemiş "Çölde yolunu şaşıranlar gibi biz şimdi zaman içinde kaybolmuş kimseleriz." . Aradan yıllar geçsede hiç değişen olmamış. İbrahim kardeşimizin Necati beyi de bunun en güzel yansıması olmuş. Ne çok Necati beyimiz var yanımızda, karşımızda, içimizde değil mi....

  8. #8
    kodADIistanbul Melek Zeynep BULUT kullanıcısının Görüntü Resmi
    Giriş
    Fri Jan 2007
    Konum
    secde et ve yaklaş!...
    İletiler
    1,220
    Blogdaki Konular
    1
    aslında bu bir müslümanın değil imtihanda olan İNSANın 24 saatinin kendimizce deşifre edebildiğimiz kısımları...yani deşifresi sadece Allah ile İnsan arasında kalan kısmınıda hesaba katmak lazım ...unutmamak gerekir ki hepimiz birer necati beyiz...hepimizin necati saatleri mutlak vardır...önemli olan günü tefekkür ve tevbeyle kapatabilmekte..
    Ves'SELAM...

+ Konuyu Yanıtla

Tags for this Thread

Yer İmleri

Gönderme Kuralları

  • You may not post new threads
  • You may post replies
  • You may not post attachments
  • You may edit your posts
  •