BAK HURDACI GELİYOR SELAM VERİYOR*


Mehmet Aycı**

Başlığa takılmayın; “postacı”nın getirdiği selam, af edersiniz kitap üzerine bir yazı borcumuz olsun; bu yazı çöpten kitap çıkarmak suretiyle evinin nafakasını çıkaran hurdacı milleti, hurda kitaplar, hurdadan çıkan kitaplar ve kitap meraklısı hurdacılar etrafında dönüp dolaşacak, en azından toz toprağa bulanmış kitapları çöpten ayıklayan ellerin vefa yarasına merhem olmaya çalışacaktır. Bir kalem erbabı çıkıp şöyle dört başı mamur iki kelam eyleseydi, yazıldı birader, bize hacet kalmadı derdik lakin bugüne kadar hurdası çıkan bu mevzuda tanıklığımıza denk düşen konular hala bakir görünmektedir. Yazdıklarımız, en azından bizden sonra hurdacıların kitap muhabbetine dair yazacaklar için bir ilk sayfa kabul edilirse maksat fazlasıyla hâsıl olmuş demektir.

Hemen söyleyelim ki, Cumhuriyet tarihi boyunca, hurdadan ayıkladıkları hatları, fermanları, beratları, aile ve oymak kayıtlarını, tapuları ve tabii ki kitapları mühim görüp erbabına ulaştıran, bunların tekrar kâğıda dönüşmesinin önüne geçen hurdacılara minnet ve şükran borcumuz vardır. Dahası, bir kültürün yazılı kalıntılarının hurdacılar eliyle yeniden memleket irfanına kazandırıldığı başkaca bir memleket de bildiğimiz kadarıyla bulunmamaktadır.(Fazla abarttıysam söyleyin öksüreyim; Stalin Hazretleri bile kitap kıyımında bu dönem kadar ileri gitmemiş; toplanan kitaplar Sovyet arşiv ve akademilerinde değerlendirilmiştir.) Parantezi görmediniz; bu yönüyle bile hurdacı-kitap ilişkisine dair bir yazıcık kaleme almak, sıra savmak mertebesinde olsa bile önemlidir.

“Kazandırıldı” sözünü unutun gitsin; sevgili Milli Şefimizin “beyaz” iktidar yıllarından son sanal darbeye kadar; hurdalıklarda ziyan olan, kâğıda yahut toprağa dönüşen matbu ve yazma kitabın hesabı tutulmuş değildir. Sevincimiz elbette hurdacı milletinin kurtardıklarıyla; okura yahut sahafa satmak suretiyle yeniden hayata döndürdükleriyle sınırlıdır.

Burada şeref payesi hurdacılardan çok, hurdacı peşine düşen; yangından ne kurtarırsak kâr hesabı yakılan, yağmalanan, çöpe giden, sokağa ve ayağa düşen kitabın kütüphaneye kazandırılması için varını yoğunu sarf eden müstesna kişilerindir diyeceğinizi biliyorum bilmesine de, sonuçta, hikâyenin ağırlıklı kısmı kitapla hurdacı arasında cereyan etmektedir. Şöyle özetleyebiliriz: Hurdacı milleti bir defa eline geçen özellikle eski yazı kitapların paraya tahvil edildiğini gördükten sonra bunları ayıklayarak erbabına ulaştırmaya başlamış; elyazması-matbu binlerce kitap ve evrak da böylece koleksiyoncuların, sahafların, kitap meraklılarının eline geçme bahtiyarlığına erişmiştir.

Meseleyi çetrefilleştirdik; ebadı ve içeriği ne olursa olsun eski harfli her şeyin yasaklandığı dönemden başlayan; korkutmadan dolayı rejime korkudan mütevellit halka sirayet eden kitabı hurdaya çıkarma bahtsızlığı ve bunun oluşturduğu kültürel kopukluk sonraki kuşaklarda evde kitabı fazlalık olarak görme eğilimini geliştirmiş ve “yeni” harfli kitaplar da bundan nasibini fazlasıyla alır olmuştur.

E, hal böyle olunca da hurdacılara gün doğmuş demektir. Nasıl gün doğmasın; Ankara için söyleyelim; özellikle sıkça kiracı değiştiren, yıkılan yerine yeni bina yapılan semtlerden ziyadesiyle geçimlik ve seçimlik malzeme çıkmaktadır. Fakir bile birkaç defa Kocatepe’den aşağı inen sokaklarda kaldırıma, direk dibine bırakılmış kültür kitaplarının arasından taşıyacağı kadarını seçmiş de, zavallıcıkların çöp kamyonunda yemek artıklarıyla ne bileyim başka mide bulandırıcı sıvılarla makyaj yapmalarının, Allah bilir çöplükte kayıplara karışmalarının önüne geçmiştir.

Ankara’daki hurdacılar hurdadan ayıkladıkları kitapları pazarlama noktasında da ustalaşmışlardır. Bunlar, kitapları hatırı sayılır miktarda biriktirdikten sonra önce Tunalı Hilmi’deki Orhun Sahaf’a götürürler; Erdal ilk elemeyi yapıp hurda kitap çuvalının kaymağını aldıktan ve hakkını yemeyelim hurdacılara iyi para da verdikten sonra bakiye kitaplar sırasıyla diğer sahafların parmaklarını öperler.

Şöyledir; ilk elemeden sonra kitap çuvalları sırtlanarak Sanat Kitabevi’ne, Ahmet Yüksel’e getirilir. Sanat da nasibine düşeni seçtikten sonra esmer hurdacı efendiler doğrudan Adil Han’ın yolunu tutarlar. Aşiyan Sahaf lütfederse kitaplara bakar; birkaç tane de o seçer. Geri kalanı Çuvalcı Ahmet tarafından makul bir fiyatla toptan alınır. İster inanın ister inanmayın bu çerçöp kitaplar bile dükkânda fazla beklemeden okuyucusuna ulaşır. Öyle ya, ayrı bir yazı konusu olmakla birlikte müşterisi/okuyucusu olmayan kitap yeryüzünde yazılmış ve basılmış değildir.

Bu çuvallar ne kadar seçilirse seçilsin; her zaman gözden kaçan yahut ilk seçicilerin kıymetini bilmediği kitapları barındırabilirler. Nitekim fakir yüzü kirden tozdan Latin Amerikalıların rengine çalmış şeker gübresi çuvalından Tüccarzade Hilmi’nin Osmanlı Atlası’nı ve Bakara Suresi eksik elyazması bir Kuran’ı “seçerek” kütüphanesine kazandırmıştır.

Unutmadan söyleyeyim; kulaklarımın yalancısıyım; Ankara hurdacı esnafının “kitap kurtları” Osmanlıca kitapları uzun zaman Erdal için toplamışlar; Erdal onlarla her ortama girmiş çıkmış ve “piyasa”yı ele geçirmek için gerektiğinde Tecvit ve Mevlit gibi, ders kitapları gibi baskısı yığınla bulunan eski yazı kitaplara “Hatırat” parası ödemeyi bir politika olarak benimsemiş; doygunluğa ulaştıktan sonra da “âlemin seçicisi” olmuştur.

Ondandır, demeyelim, başka saikler de var elbette, hurdacı milleti eline geçen her Osmanlıca kitaba bulunmaz Hint kumaşı gözüyle bakmaya başlamış, uzun zaman eski yazı kitapların satışında fiyatları üst perdeden açmış alt perdeden kapatmıştır. Açma kapama işini bir kenara bırakırsak bugün bile bazı hurdacıların eski yazılı bir evrak gördüklerinden zaten kömür siyahı olan gözleri zeytinyağına banılmış zeytin gibi ışıldamakta otuz iki dişleri birden âlemi seyrana çıkmaktadır.

Bu “âlem” lafını çok ettik ama olsun; bir de hurdacı pazarı, Cebeci’de ve Ankara Kalesi’nde kurulan “antika pazarı” vardır ki, kitap babında ve bahsinde tanımlamak gerekirse sahiden bir âlemdir. İşin antika kısmını başka yere havale edelim ve diyelim ki Etlik Eski Garajlar muhitinde her Cumartesi öğleden sonra kurulan ve Pazar günü akşama kadar devam eden hurda/hurdacı pazarının en renkli simaları hurdacılardan çok bu esnaftan kitap toplayan “Ankara Eski Kitapçıları” ve kitap meraklılarıdır.

Lunaparkta yolunu kaybeden ve bir o yana bir bu yana seğirten çocuk gibi aman bir şey kaptırmayayım diye o tezgâhtan bu tezgâha koşturanı mı ararsınız; bir kap çorbaya kaşık sallayan yoksul aile çocukları gibi hurdacıdaki on yirmi parça kitabı beş kitapçının birden alabildiğine aceleyle karıştırmasını mı dersiniz, yeni açılacak tezgâhın başında daha “mal”lar pikaptan veya minibüsten inmeden sabırsızlıkla ve saf halinde bekleyenlere mi nazar edersiniz, sabahın köründe şişe dibi gözlükleriyle el feneriyle aydınlattığı bir Osmanlıca kitabın künyesini çıkarmaya çalışanı mı anlamaya çalışırsınız… Hâsılı bizim hurdacılar pazarı bir buçuk gün boyunca bizim kitapçı milletiyle bütünleşen alabildiğine canlı bir temaşa sahnesine dönüşmekte, eh, alan almakta, satan satmakta, seyreden seyretmektedir.

Bu “pazar” hurdacılarını kitaba aşina gedikli hurdacılardan itina ile ayırmak gerekir. Pazar hurdacıları kitapçıya kitap getiren hurdacılar yanında konargöçer/bedevi kalmakta, bazen bu bedevilik alttan almayan müşteriye bırakın tafra atmayı bıçak çekmeye kadar gitmektedir. Bu istisna durumu geçersek; hurda pazarından kitap toplayan meraklılar zamanla hurda işportacıları tarafından da tanınmış olacak ki, kendiliğinden birader kitaplara bak, ha, bunlar karıştırılmadı gibi kitap yığınlarına dikkat çekilmektedir.

Pazarda yalnızca kitap var sanılmasın; zavallı kitapçıklar bilgisayar disketinden kapı mandalına, biblodan ayakkabı eskisine, bilmem hangi kurumun fi tarihindeki yevmiye defterinden kadın çorabına, ithal sigaradan sigara ağızlığına, düğmeden zarfa, puldan pudraya aklınıza gelecek gelmeyecek yüzlerce obje arasında bir küme olarak, bazen de tek başlarına arz ı endam etmektedirler.

Nihayetinde fakir de hurdacı pazarına Pazar sabahı henüz gökyüzü yıldızlıyken gitmiş, refiki Ferhat Maden’le kitap toplama ve hurdacı işportacılarını tanıma, “gobit yeme” kitap yanında teneke kamyon maketi ve bakır at heykelciği satın alma bahtiyarlığına erişmiş kardeşlerinizdendir. Almadığı bir Nasreddin Hoca heykelciğinin beş on adım ilerleyip almaya karar verdikten sonra dönüp baktığında satıldığını görerek bir miktar üzülmüşlüğü de mevcuttur.

Yine, pazarı merak eden Turan Kandemir, Polat Safi ve şair Eren Safi ile daha birkaç tezgâh dalaşmadan “İdman Yurdu”nun eski yazı Tenis ve Atletizm kitaplarını mahalle kahvesinde bir bardak çay fiyatına satın aldıktan sonra sabahın ilk çayını da pazarın yegâne çaycısı olan Teyze Hanımda afiyetle yudumlamış, ellerindeki hurda kitap lekesinin plastik bardağı Arap işine çevirmesini biraz da keyifle seyretmiştir.

Pazarın renkli simaları olduğu gibi ağır simaları da vardır ve Batıkent’teki devasa kütüphanesinin bir kısmını pazardan ve tabii ki toptan satın aldığı kitaplarla kuran Ünal İnanç amca bunlardan biridir. Ünal Amcanın Pazar ziyareti hurdacı milleti için bir nevi saygı ve hürmet ziyafetine dönüşmekte; adamları tarafından toplanan kitaplar, Ünal Beyi ilk gören kişinin “Dikkat Ağa Geliyor!” nidasıyla kaşla göz arasında arabaya yüklenmekte; parası neyse üstü kalsın hesabı ödenerek kitaplar kısmetli ve “kıymetli” yeni evlerinin yolunu tutmaktadır.

Şimdi, yazıyı nihayetlendirme vakti geliyor madem, başta söylediklerimiz vah yazık, keşke niyetiyle değil durum tespiti gereği söylenmiş yargı ve isnatlardan ibarettir. İsnadımızın mesnetsiz olmadığının bilgisi ve belgesi bizde mahfuz kalsın; diyeceğimiz odur ki, iyi ki hurdacılar vardır; iyi ki hurdacılar içinde kitabı ayrıştırıp değer verenler vardır, iyi ki bunlar kitabı ısınmak için değil de satmak için değerlendirmektedir. Bir hafta sonu erinip üşenmeden pazara uğrayın; söylediklerimizin abartı olmadığına gözleriniz tanıklık edecek, hurdacıya verdiğiniz selam ise karşılığını çoktan bulacaktır.

Biz mi, hurdacı selamını çoktan alanlardanız canım, lafı mı olur…


*Bunların Hepsini Okudun mu, Kütüphane Yayınları, Ankara, 2009

**Mehmet Aycı-1990 yılından bu yana dergilerde şiir ve yazıları yayımlanan Mehmet Aycı, 1971 yılında Adana/Saimbeyli’de doğdu. Anadolu Üniversitesi İktisat Fakültesi’nden(1996) mezun oldu. Ankara’da yaşıyor. Ulaştırma Bakanlığı Basın ve Halkla İlişkiler Müşavirliği görevini yürütüyor. Mürekkep Ten adlı kitabıyla Türkiye Yazarlar Birliği’nin 2007 yılı “yılın en iyi yazarı” ödülünü aldı…

Kitapları:

Şiir:
Mor Kitap (Kırağı Yayınları, 1997),
Aşk Bir Deniz Rüyası (Beyan Yayınları,1999),
Yakı (Ebabil Yayınları, 2. Baskı 2008),
Derin (Ebabil Yayınları, 2008),
Aramadığım Günler (Kül Sanat Yayınları, 2009)

Deneme:
Serkisof Ahbabım Olur (Elips Kitap, 3. Baskı. 2006),
Mürekkep Ten (Elips Kitap, 2007),
Zehirli Ağaçlar Albümü(Elips Kitap, 2007),
Kahvede Kürt Var mı?(Birleşik Yayınları, 2009),
Bunların Hepsini Okudun mu?(Kütüphane Yayınları, 2009)

İnceleme- Araştırma:
Nasreddin Hoca (Semerkand Yayınları, 3.Baskı 2006), Demiryoluna Hızlandırılmış İnfaz(Kim Yayınları, 2004),
Nasrettin Hoca Fıkraları(Ş.Çağlar’la birlikte; Elips Kitap, 2005)

Antoloji:
İçinden Tren Geçen Şiirler((‘Mehmet Saim Değirmenci’ adıyla, Kül Sanat Yayınları, 2005)