+ Konuyu Yanıtla
3 / 2 İlkİlk 123 SonSon
52 sonuçtan 21 --- 40 arası gösteriliyor

Konu: Kayıp Trilyon Davası Nedir

  1. #21

    Kayip Trİlyon

    S.A. arkadaslar ! ben bu aksam uye oldum , hemen kafamdaki bir kac konuyu
    sizler ile paylasayim dedim zira kafama takilan bazi sorular var .... Kayip
    Trilyon olayinin asli nedir ? simdiden verdiginiz bilgiler icin tesekkur ederim ....

  2. #22
    ikimilyon Admin Mehmet DAĞDELEN kullanıcısının Görüntü Resmi
    Giriş
    Thu May 2006
    Konum
    Sakarya
    Yaş
    42
    İletiler
    3,120
    Blogdaki Konular
    18
    kayıp trilyon diye bişey yok.. bu isim kartel medyasının taktığı bi isimdir.. bahsi geçen para mahkeme kayıtlarına göre 800 milyar liradır. refah partisinin diğer her parti gibi devletten aldığı siyasi parti ödeneği ile ilgili bir mesele.
    1997 yılında refah partisine ayrılan 2 trilyon paradan partinin partinin kapatıldığı tarihe kadar geçen sürede partiye verilen paranın toplamı bu 2 trilyondan sadece 800milyardı. birde bu 800 milyar topluca verilen bir para değil.. peyderpey verilmiş bir para.. yani 50 milyar, 30 milyar gibi..
    işte bu paradan siyasi partiler kanununca parti muhasibi, teşkilat başkanı, mali işler başkanı ve genel başkan mesul olduğundan davaya necmettin erbakan da muhatap olmuştur... şu andaki davanın mevcut durumunda yargıtayın bozma kararı var ve verilen hapis cezası henüz uygulanmamıştır.

    bu dava ile ilgili pek çok ilginç olay mevcuttur.
    bir kaçını sıralamak gerekirse;
    dava sürecinde hapis cezalarının verilmesinden hemen önce 2002 3 kasım seçimleri yapılmış ve abdullah gül başbakan olmuştu. ve siyasi partiler kanununca abdullah gül de bu dava da sanıktı. ama siyasi partiler kanunda hemen yapılan bir değişiklikle partilerin teşkilat başkanları mali konular sorumluluğundan çıkarıldı.
    yani hatta yanlış hatırlamıyorsam aynı kapsamdan mehmet ali şahin de çıkarılmıştı.
    ve parti muhasibi ile necmettin erbakan davaya muhatap bırakılarak sanki bu davanın bir kurgu olduğu izlenimini veriyor.

    bir diğer ilginçlik parti bu 800 milyarın tamamının harcandığını faturalarla ispatlarken savcılık el koyduğu bu faturaları bir türlü çetelesini çıkarmıyor ve mühürlü çuvallarda tutuyor. ve iddanamesinde bu faturalardan bir kaçına yer veriyor. ve bunlarıda çarpıtıyor. örneğin bu faturaların birinde bir teşkilatın çay aldığı görülürken savcı bu faturada ki işyeri lisansında bulunan un-yem-kepek ticareti, çaykur bayii, lastik bayii ibarelerini alarak iddanamesine -partiye yem alınmış gösterilerek para zimmete geçirilmiştir diyor..
    neyse ki bu faturlar o çuvallarda halen durmakta ve İNŞAALLAH birgün ortaya çıkarılarak bu iftira son bulmuş olacaktır.

    işin bir ilginç tarafıda bu para zimmete geçirildi diye iddia edilirken ne erbakanın ne de diğer sorumluların hesap ve harcamalarında böyle bir paranın izini bile gösterememeleridir. aynı zamanda refah partisinin kapatılma kararının uygulandığı güne kadar ki yaklaşık 6 aylık süreçte yaptığı harcamaların bu parayla yapılmadıysa hangi parayla yapıldığını da ortaya koyamamaktadırlar. öyle ki refah partisi o dönemde halen türkiyenin en büyük oy alan birinci partisi idi. %22 almış bir partinin giderleri olmadığı düşünülemez.

    bir başka olay, partilerin hesapları ile ilgili davalara anayasa ve siyasi partiler kanununa göre anayasa mahkemesi bakarken ilginçtir refah partisinin hesapları ile ilgili dava ankara mahkemelerine açılıyor. ki bu anayasa ya aykırı bi durum.

    ki tüm bu anlattıklarımıza rağmen yine de erbakan suçlu bulundu ise bile bu, zimmete para geçirmekten değil kanuni sorumluluğu olduğu içindir.

    bu anlattıklarım bu dava daki tuhaflıkların sadece bir kaçı.. daha yüzlercesi var..
    eğer Şevket KAZANın "Refah Gerçeği" adlı kitabını okursanız bunlar daha detaylı ve belgeli olarak anlatılıyor..

    ve sonra 8 yıllık süreç bahane edilip bu 800 milyar faiziyle birlikte 12 trilyona çıkarılıyor.

    olay bu...

    Milli Görüş; hakkı üstün tutmaktır!

  3. #23
    Allah razi olsun kardesim ... bu bahsettigin Refah Gercegi isimli kitaba
    internetten nasil ulasabilirim / ya da ulasabilir miyim ?

  4. #24
    ikimilyon Admin Mehmet DAĞDELEN kullanıcısının Görüntü Resmi
    Giriş
    Thu May 2006
    Konum
    Sakarya
    Yaş
    42
    İletiler
    3,120
    Blogdaki Konular
    18
    bildiğim kadarıyla bu kitabın e-kitabı yok..

    ama zaten çok ucuz bi eser. ilk 3 cildi 20 ytl ye satılıyor.
    http://www.tv5.com.tr/telpa.asp?id=2 linkinden sipariş bilgilerine ulaşabilirsin..

    ya da sana en yakın anadolu gençlik derneği temsilciliğine başvurabilirsin..


    Milli Görüş; hakkı üstün tutmaktır!

  5. #25

    kayıpta yok trilyonda

    Böyle bir dava, Maliye uzmanlarının yetkisiz olarak incelemeleri neticesinde, biraz da o tarihteki Maliye Bakanı Zekeriya Temizel’in maksatlı tutumu ve Vural Savaş’la olan yakın ilişkileri sonucu ortaya çıkıyor. Hatırlarsınız 2002 seçimlerinde her ikisi de DSP’den aday oldular. Maliye Bakanlığının hazırlamış olduğu bu rapor otomatikman Vural Savaş’a gönderiliyor. Halbuki, Maliyenin hazırlamış olduğu bu rapor doğrudan doğruya Anayasa Mahkemesine gönderilmesi gerekirken Vural Savaş’a gönderiliyor.



    Anayasa Mahkemesi’nin kapatılmasına karar verdiği Refah Partisi’nin kamuoyunda ‘trilyon davası’ olarak bilinen mali hesaplarıyla ilgili dava, geçtiğimiz günlerde sonuçlandı. 9. Ağır Ceza Mahkemesi’nin Necmettin Erbakan’a 2 yıl 4 ay, diğer 78 sanığa ise 1’er yıl verdiği ağır hapis cezası Yargıtay’da onaylanınca, karar ve onun doğurduğu sonuçlar günlerce tartışma konusu oldu.

    Ancak Erbakan’ı mahkum eden kararının adil ve hukuka uygun olup olmadığından çok, olay başka yönleriyle ele alındı. 5 yıldır davayı yakından takip eden SP Genel Başkan Yardımcısı ve Adalet eski Bakanı Şevket Kazan ise; kararın detaylarını, yargılama sürecinde yaşananları ve diğer gerçekleri anlattı.

    -Efendim, Yargıtay kararı onayladıktan sonra Sayın Erbakan adına ‘Herşeyin hukuk içinde düzeltileceğine’ ilişkin çok kısa bir değerlendirme yapıldı. Ardından siz de ‘Susuyoruz, ama bu suçu kabul ettiğimiz anlamına gelmemeli’ demiştiniz.

    Niçin karara karşı böyle bir tavır takındınız?

    -Şunu hemen söyleyeyim. Bundan bir süre önce benim basına bir açıklamam olmuştu. O açıklamada demiştim ki, bu suçlamalar karşısında susuyoruz; ama, bizim suskunluğumuz, suçu kabul ettiğimiz anlamına gelmemeli. Biz, bir hukuk hatası var, bir adlî hata var, vahim bir hata var; bu hatanın Yargıtayda, yargının kendi mekanizması içerisinde çözümlenmesini bekliyoruz. Çözümlendiği takdirde, bundan, hem biz memnun oluruz hem Türkiye huzur duyar; ama, bu mesele yargı mekanizması içerisinde çözümlenmezse, o zaman, biz, ister istemez, suçlamanın ağırlığı karşısında, dosya içerisindeki belgeleri kamuoyuna açıklarız; bundan yargı yara alırsa, o zaman, kusurlu biz sayılamayız.

    Şimdi, bildiğiniz gibi, mahkemelere gittiğimizde, hâkimlerin başlarının üzerinde “adalet mülkün temelidir” diye bir levhanın asılı olduğunu görürüz. İnsanlar, zaman zaman hâkim huzuruna çıkıp hesap verirler; ya beraat ederler ya mahkûm olurlar. Bu gibi hallerde yargılamayı yapan hâkimin gerçeklerin ortaya konulmasına yardımcı olması ve karar verirken de, karşısında olan kişi birtakım görüş farklılıkları taşıyor diye ona farklı muamele yapmaması gerekir.

    Anayasa, 2. maddesinde, “Türkiye Cumhuriyeti Devleti, demokratik, laik, sosyal bir hukuk devletidir” 69 uncu maddesinde de “siyasî partiler, demokratik hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır” demiş. Derneklerden çok farklı ve çok daha güvenceli bir statüye sahip kılmış siyasî partileri. Anayasanın 69 uncu maddesi siyasî partileri bir güvenceye daha sahip kılmış “siyasî partilerin malî denetimleri Anayasa Mahkemesi tarafından yapılır” demiş. Hatta, 1995 yılında anayasa değişikliği yapılırken, anayasada “Anayasa Mahkemesi bir siyasî partinin hesaplarını incelerken, Sayıştay denetçilerinden ve Maliye uzmanlarından istifade eder” hükmü varken, maliye uzmanlarını çerçevenin dışına çıkarmış. Neden; çünkü, o Maliye uzmanları, olur ki, bir inceleme sırasında, iktidarda olmayan, bir siyasî partiye başka gözle bakabilir, başka türlü yorumlarda bulunabilir diye. Bütün bunlar, siyasî partilerin denetimlerinin güvencesi.

    Ortada trilyon diye birşey yok

    -Bu güvencelere rağmen Refah Partisi mali hesaplarıyla ilgili davaya Anayasa Mahkemesi yerine 9. Ağır Ceza Mahkemesi’nde bakılıyor. Gerçekten ortada iddia edildiği gibi kaybolan trilyon veya herhangi bir miktarda para var mı?

    -Refah Partisinin 1997 hesaplarıyla ilgili iddialara gelince. Ortalık yerde trilyonlar, trilyonlar, deniliyor. Bir defa, ortada trilyonlar yok. İlk açıklayacağımız husus budur.

    Siyasi partilerin 1997 yılı hesapları incelenmiş, belgeleri işte burada. Anavatan Partisi bu yıl içinde 1 trilyon 308 milyar lira harcamış Anayasa Mahkemesi tarafından bu hesap onaylanmış. Aynı yıl Doğru Yol Partisi 1 trilyon 566 milyar lira harcamış. Anayasa Mahkemesi onun hesabını da onaylanmış.

    Refah Partisinin 1997 yılı hesapları, parti kesin hesabın verileceği tarihten altı ay önce kapatılmış olduğundan Anayasa Mahkemesine verilememiş. Bilindiği gibi, 1998 yılının Ocak ayında kapatıldık biz. Kapatılma kararının arkasından Maliye Bakanlığı da, tasfiye işlemlerine başlamış. Tasfiye işlemi kapatılan bir siyasî partinin mevcut olan malvarlığının tespit edilip hazineye devredilmesinden ibaret bir işlemdir. İşte burada, Maliye uzmanları, görevleri olmayan bir alana el atmışlar. Ne yapmışlar; Refah Partisinin hesaplarını da incelemeye kalkmışlar ve incelemeler sonunda da, partinin 1997 yılında 869 milyar 300 milyon liralık bir harcama yapıldığını tespit etmişler, hem de on dört ayda.

    14 ayda harcanan para 869.3 milyar lira

    -ANAP ve DYP’nin harcamalarına göre RP’nin harcadığı belirtilen rakam normal mi?

    -Şimdi, bakınız, ANAP’ın 130 , DYP’nin 130 , bizim 160 milletvekilimiz var. Bizim, kendi hesaplarımızla ilgili ortada hiçbir belgemiz olmasaydı da ne kadar para harcadığımız, harcamamız gerektiği konusunda bir bilirkişi incelemesi yapsalardı, emsal yoluyla gittikleri takdirde şu tabloya baktığımız zaman, bizim 2 trilyon lira para harcamamız gerektiği sonucuna varırlardı... Ama, buna gerek yok; çünkü, kendi yaptıkları hesaplarda, 869 milyar 300 milyon lira harcanmış, hem de 14 ayda harcanan para bu.

    -Ama bu para aslında harcanmadı, harcanmış gibi gösterildi diye iddia ediliyor?

    -Evet, hal böyleyken, diyorlar ki, efendim, bu parti hakkında bir kapatma davası açıldı 1997 yılının mayıs ayında; bu parti, bu kapatma davasının arkasından hazineden kendilerine intikal eden parayı kaçırdı yani, bu parayı harcamadığı halde harcamış gibi gösterdi; iddia bu.

    Hatta, daha da ileri gidiyorlar. Zannediyorum, ikinci veya üçüncü duruşmadaydı, mahkeme başkanı avukatlarımıza karşı bir çıkış yaptı “bu trilyonlar, niye bunları bankalardan göndermiyorsunuz da, trilyonlar çantada mı gidiyor” dedi. Tabiî, dosyayı incelememiş, ortada trilyon yok. Demin gösterdiğim gibi, 869 milyar paranın hesabı söz konusu.

    Maliye raporunda herşey ortada

    -Peki bu paralar nasıl harcandı? Gelir makbuzu, harcama faturası gibi belgeler hiç mi yok?

    -Trilyonların çantada gitmesine gelince, 869 milyar çantada gitmiyor ki. Maliye Raporunda da açıkça görüldüğü gibi, 1997 yılının başından yani, ocak ayından itibaren yıl sonuna kadar gönderilen paraların yekunu 869 milyar. Bunlar da 2’şer milyar, 3’er milyar, 5’er milyar, 4 milyar 300 milyon, 2 milyar 900 milyon, böyle peyderpey verilmiş. Şimdi, bu miktar bir paranın bir çantada kolaylıkla taşınabileceğinin hâkim tarafından takdir edilmesi lazım; hayır, hâkim, bu detayları okumuyor ki. Maliye raporunun içinde; hangi tarihte, hangi ile ne kadar verilmiş belli. Küçücük bir çantaya korsunuz parayı, alırsınız götürürsünüz. Ben, şu anda bond çantamın içine 60 milyar parayı koyup, rahatlıkla götürürüm; sorun değil; ama, böyle düşünülmüyor. Bir hâkim, bir mahkeme heyeti, orada oturuyor, davaya gerçek yönüyle bakmıyor.

    -Ortada bir belli bir maksat mı var?

    -Böyle bir dava, Maliye uzmanlarının yetkisiz olarak incelemeleri neticesinde, biraz da o tarihteki Maliye Bakanı Zekeriya Temizel’in maksatlı tutumu ve Vural Savaş’la olan yakın ilişkileri sonucu ortaya çıkıyor. Hatırlarsınız 2002 seçimlerinde her ikisi de DSP’den aday oldular. Maliye Bakanlığının hazırlamış olduğu bu rapor otomatikman Vural Savaş’a gönderiliyor. Halbuki, Maliyenin hazırlamış olduğu bu rapor doğrudan doğruya Anayasa Mahkemesine gönderilmesi gerekirken Vural Savaş’a gönderiliyor.

    23.7.1998 tarihli bu malî raporda, sonuç kısmında deniliyor ki, bu hesaplardan dolayı sorumlu olan kişi, Partinin malî işlerinden sorumlu genel başkan yardımcısı Rıza Ulucak Beydir. Yine yapılan incelemelerde şu 17 ilde usulsüzlükler, yolsuzluklar görülmüştür; denilerek Rıza Ulucak ile bu 17 il hakkında gerekli tahkikat yapılmalı, dava açılmalıdır deniliyor. Yargıtay Başsavcısı Vural Savaş, Maliye Bakanlığının raporu önüne gelince, diyor ki, hayır, sadece bunlar hakkında dava açılması yetmez. Ne olacak; Rıza Ulucak’ın yanına Necmettin Erbakan ile başkanlık divanında kimler varsa, hepsini ayrıca bu 17 il de yetmez, bütün illeri dahil edeceksiniz.

    -Peki Başsavcı’nın bu davranışı yasalara ve hukuka aykırı mı?

    -Şimdi, ceza hukukunun belli prensipleri var. Bunlardan birisi de suç ve cezanın şahsiliğidir. Bir başsavcının bu şekilde hareket etmesi, her şeyden önce, kendisine anayasanın ve yasaların koyduğu kırmızı çizgileri aşması demektir; ve bu da böylece yapılmıştır.

    Temizel’in maksatlı tavrı

    -Zekeriya Temizel mi özellikle bu işin üzerine gidiyor?

    -Hatırlayacaksınız, Refah Partisi kapatıldığı , 16 Ocakta karar ilan edildiği zaman, biraz da fevrî duygularla olsa gerek, Sayın Ecevit’in bir sözü olmuştu “bunların partisini kapatmak yetmez; ya, bunların kökünün kurutulması lazım.” Zekeriya Temizel de, âdeta genel başkanının bu ifadelerine çanak tutar vaziyette bu yollara başvuruyor.

    -9. Ağır Cezada, davanın görüşülmesine başlandıktan sonra siz siyasi partilerin hesaplarının Anayasa Mahkemesi tarafından görüleceğine ilişkin bir yasal ve hukuki zorunluluk olduğunu ortaya koydunuz mu?

    -Bu dava açıldığı zaman, biz, mahkemenin önüne çıkıyor ve önce diyoruz ki, siyasî partilerin hesaplarını ancak Anayasa Mahkemesi inceler. Anayasa Mahkemesi incelemeden ve Anayasa Mahkemesi hesap incelemeleri sonunda şu suçludur diye suç duyurusunda bulunmadan böyle bir dava açılamaz. İlk savunmamız bu. Biz, bu ifadede bulunurken, aynı zamanda, dosya içinde bir belgeye de dayanıyoruz.

    Diyoruz ki, bakın, bu dosya içerisinde Maliye Bakanlığının Millî Emlak Genel Müdürlüğü’nün bir yazısı var. Millî Emlak Genel Müdürlüğü Maliye Bakanlığının Başhukuk Müşavirliğine bir yazı göndermiş. Göndermiş olduğu yazıda “parti yetkilileri hakkında ancak ve ancak Anayasa Mahkemesi tarafından inceleme yapıldıktan sonra dava açılabilir” deniliyor. Buyurun, bu, Maliye Bakanlığı Millî Emlak Genel Müdürlüğünün yazısı. Bu beyanlarımızı mahkeme dikkate almıyor.

    İşleri tıkırında yürütüyorlar


    -Mahkemenin tavrı ne yönde oluyor?

    -Mahkeme diyor ki, parti kapatılmış olduğuna göre, biz, bu davayı açarız. Biz de onlara diyoruz ki, kapatılmış olsa bile açamazsınız ve bir de emsal Anayasa Mahkemesi kararı sunuyoruz mahkemeye. Bu karar, kapatılan Halk Partisinin 1989 hesaplarıyla ilgili bir karar. Bu kararda, kapatılan bir partinin hesaplarının Anayasa Mahkemesi tarafından incelenip incelenemeyeceği tartışılırken, sonunda, hesapların incelenmesine karar veriliyor ve hesap inceleniyor.

    İki üye karara muhalefet şerhi koyuyor. Yani, iki üye, kapatılmış olan bir siyasî partinin hesaplarını Anayasa Mahkemesi inceleyemez diyor; kimler bu üyeler, Yılmaz Ali Efendioğulları ile Güven Dinçer. Bu ikisi karara muhalif; ama, bu, bir Anayasa Mahkemesi kararı.

    Anayasanın açık hükmü, Anayasa Mahkemesi kararları, yasamayı, yürütmeyi, yargıyı bağlar. Davaya bakan 9. Ağır Ceza Mahkemesi de bir yargı organı olduğuna göre, Anayasa Mahkemesinin bu kararıyla onun da bağlı olması lazım.

    Biz bununla yetinmiyoruz, mahkemeden bu konuda bir bilirkişi incelemesi yaptırmasını istiyoruz. Mahkeme, üç kişilik bir bilirkişi heyetinin teşkiline karar veriyor, ara karar var; ama, gidiyor, bir kişiyi bilirkişi yapıyor. Kimi; şu Anayasa Mahkemesi kararına muhalefet şerhi koyan Yılmaz Ali Efendioğulları’nı !

    İşte bu da, Yılmaz Ali Efendioğlulları’nın mahkemeye sunduğu rapor. Yılmaz Ali Efendioğulları’nın raporunda her ne kadar benim görüşüm farklı ise de, Anayasa Mahkemesinin bu hususta verilmiş olan bir kararı vardır; dolayısıyla, bu kararın uygulanması gerekir demesi lazımken ; hiç o karardan bahsetmeden kendi görüşlerini mahkemeye sunuyor. Sanki, herkes birbiri arasında anlaşmış gibi işleri tıkır tıkır yürütüyorlar.

    Erken seçim hazırlığı için harcama yapıldı

    -Suçlamada ‘parti kapanacak düşüncesiyle bu paraların kaçırıldığı ve böylelikle yasalara aykırı davranıldığı’ ileri sürülüyor. Bu konudaki düşünceniz nedir?

    -Parti kapandı da, nasıl kapandı, bizim partimizi kapatmaları mümkün değildi ki ! Partimizin kapatılması kararını vermeden bir hafta önce, bizim sigortamız olan bir maddeyi Anayasa Mahkemesi iptal etti de partimizi kapattı. O madde orada olduğu sürece bizim partimizi kapatmak mümkün değildi ki.

    Öte yandan 1997 yılı Haziran ayı, biliyorsunuz, çok hareketli bir aydı. Hükümet istifa etti, edecek... Tansu Çiller başbakan olacak; ama, nasıl olacak? Erken seçime gitmek gerekir...

    İşte, biz, bu duruşmalar esnasında dedik ki, bir erken seçim olayı var. Bir erken seçim olayı dolayısıyla partinin Haziran ayından itibaren elbette illere, yine para gönderme mecburiyeti hâsıl oldu. Erken seçim konusunda ki bu savunmamızı ispat için, yani, sözlerimizdeki samimiyeti ortaya koyabilmek için mahkemenin önüne, 1997 yılında özellikle mayıs ve haziran aylarında bütün yazılı medyada çıkmış olan seçimle ilgili haber başlıklarını liste haline getirdik, hâkimin önüne koyduk.

    Bakınız, Rıza Ulucak 22.6.1997 tarihinde ne diyor “Refah Partisi seçime hazır.” Demek ki, biz, Refah Partisi olarak, seçim için bir masraf yapmaya, illere para göndermeye başlamışız. Genel merkezde bayrak bastırıp depolamışız, afiş bastırmışız; seçim hazırlıklarına başlamışız. Bütün bu deliller mahkemeye ibraz edilmiştir.

    Yargıtay böyle bir kararı nasıl onar?

    -Bu resmi belgeler karşısında mahkeme böyle bir kararı nasıl verdi? Peki Yargıtay’daki yargılama sırasında da mı görülmedi bu belgeler?

    -Bütün bu gerçeklere rağmen, mahkeme kararının 60. sayfasında ne deniliyor biliyor musunuz; “illerden gelen cevaplarda, partinin 1997’de hiçbir faaliyette bulunmadığı anlaşılmıştır” deniliyor.

    Bu nasıl bir tespittir?! İllerden gelmiş bu kadar yazı, bizim ortaya koyduğumuz belgeler apaçık ortada durup dururken, böyle bir hükme, bir kanaate bir hâkim nasıl varabilir; varmış. Peki, hâkim varmış da, Yargıtay böyle bir kararı nasıl onamış?!

    -Mahkemeye sözkonusu paraların teslim edildiğine dair gelir makbuzları sunuldu. Yani il başkanı ve muhasipleri bu parayı aldıklarına dair imza atmışlar. Ancak bu makbuzlar niçin kabul edilmedi?

    -Efendim, sizin dosyanızda 139 tane gelir makbuzu var; evet; bu gelir makbuzları sahte... Sahteyse, o zaman, grafolojik inceleme, imza incelemesi yaptırın. Bir sahte evrak tanziminde mahkemenin zorunlu olarak başvurması gereken normal yollardan biri bu değil mi; evet.

    Bu makbuzların hepsi gitmiş Jandarma Genel Komutanlığının Grafoloji Dairesine. Orada incelenmiş. 139 tane gelir makbuzunun 127 tanesinin imzalarının sanıklara ait olduğu zapta geçmiş; grafoloji raporu burada. 127 tane makbuzun imzalarının sanıklarının elinin mahsulü olduğu kabul edilmiş. 12 makbuzdaki imza farklıdır diyor, rapor.

    Farklılığının sebebi de şu: İl başkanı adına düzenlenmiş makbuz; ama, il başkanı gelememiş, muhasip gelmiş, parayı almış gitmiş, il başkanı yerine muhasip imza atmış. İl başkanı da, duruşmalarda, evet, bu parayı aldık demiş açıkça; yani, o imzaları tekabbül etmiş. Şimdi, böyle bir durumda mahkemenin varacağı kanaatin, sahte evrak tanzimi iddiası varit değildir şeklinde olması lazım.

    -Peki bu makbuzların hepsi mi sahte kabul ediliyor?

    -Ama, bu 12 makbuzdaki imza farklılığını, hâkim, koz olarak alıyor “bu 12 makbuzdaki imza farklılığı, diğer 127 tane makbuzun da sahte olarak düzenlendiğini anlatır” diyor. Nerede kaldı cezaların şahsiliği prensibi ?!

    Ki bu prensibe göre her sanık kendi suçundan cezalandırılır. Başkası suç işlemişse, suçsuz olan insanlar neden cezalandırılıyor? Yani, bu dava öyle bir dava ki, bizim bu davayla ilgili bugüne kadar konuşmamamız, sonunda adaletin tecelli edeceğine olan inancımızdan; ama, şimdi işin sonuna vardığımız zaman, bu neden böyle oluyor; onu daha sonra açıklayacağım.

    Faturadaki küp şeker raporda buğday olmuş

    -Yargılama esnasında çok değişik haberler çıktı. Maliye raporlarında bazı illerde partiye buğday, yem gibi şeylerin alındığı ileri sürülüyor. Gerçekten teşkilatlara buğday ve yem alınmış mı?

    -Burada çok enteresan bir durum var. Önce davaya, sonra karara mesnet yapılan Maliye raporunun 24. sayfasında şöyle bir ifade var. Bu ifadede diyor ki, Erzincan’da Cevdet Başakın’dan şu tarih ve şu numaralı faturayla buğday yine Erzincan’da Ömer Müezzinoğlu’nun şu tarih ve şu numaralı faturasıyla da yem satın alınmış. Altında da “bir partinin yemle, buğdayla ne alakası var” diyor; “dolayısıyla, bunlar sahte olarak düzenlenmiş veya bunlar kabul edilemez” diyor.

    Şimdi, faturaların fotokopileri burada buyurun, Cevdet Başakın’ın faturası, tarihi de burada, numarası da burada, aynı fatura. Ne alınmış bu firmadan; küp şeker alınmış, yani küp şeker alındığı halde, rapora buğday yazıyor. Niye buğday yazıyor; çünkü, bakın firma buğday pazarındaymış da ondan; düşünebiliyor musunuz.

    -Ne alındığı değil de nereden alındığı kayda girmiş.

    -Öbüründe ne diyordu; efendim, yem almış diyordu. Bakıyoruz, Müezzinoğlu Ticaret, raporda da yazıyor, burada da, aynı tarih, aynı fatura. Ne alınmış, 120 paket Rize çay alınmış. Çay alınıyor; raporda yem alınmış diyor. Neden; çünkü, bu adam, tuz, un, şeker, kepek, yem ticareti de yapıyormuş; ama, aynı zamanda da Çaykur yetkili bayisi. Faturadaki koskoca Çaykur Bayisi baskısı görülmüyor da küçücük kepek yem yazıları görülüyor ! Raporlar böyle tanzim ediliyor, hesaplar böyle yapılıyor, bu tuzaklar böyle kuruluyor.

    -Mahkeme bu delilleri nasıl görmedi? Veya sanıklar ve avukatlar, bunlara açıklık getirmedi mi?

    - Tabiki mahkemede susmadık, bağırdık, çağırdık, bunları hâkimin gözlerinin önüne koyduk. Kararda, mutlaka bu savunmalarımız dikkate alınacak diye düşündük; hiçbir şey değişmedi, kararda mahkeme bütün bu savunmaları yok farzetti.

    Yok denen firmanın sicil kaydını kendimiz bulduk

    -Kararda bazı olmayan şirketlere ait faturalar da olduğu iddia ediliyor. Böyle faturalar var mı?

    -Yine kararda çok enteresan bir durumla karşı karşıya geliyoruz. Bakın burada, mahkeme kararının 60 ıncı sayfasında deniliyor ki “Ezginler Et, Tavuk, Canlı Hayvan Sanayii Limited Şirketi tarafından düzenlenen faturaların Vergi Usul Kanunu açısından yapılan araştırmasında böyle bir şirketin varlığına rastlanılmamıştır.” Yani, olmayan bir şirketten sanki fatura almışız, böyle kabul ediyor mahkeme, Maliyenin raporunda da kabul böyle.

    Biz, mahkemede bu konuya açıklık getirmek için, bizzat ben, gittim Ankara Ticaret Odasına. Ankara Ticaret Odasının Başkanı, biliyorsunuz, Sinan Aygün Bey. Sinan Bey, dedim. Ezginler Limited Şirketi diye bir şirket var mı Ankara Ticaret Odası sicil kayıtlarında, bunu araştırmanızı, sizden rica ediyorum dedim. Aşağıya talimat verdi. Biraz sonra, görevlendirdiği kişi geriye döndü “evet efendim var” dedi. Var mı; var.

    Ben hemen orada bir dilekçe yazdım. Yazmış olduğum dilekçede, bana bu şirketin var olduğuna ve faal olduğuna dair bir belge verin dedim. Onlar da, aşağıya indiler, yarım saat oturdum, yarım saat sonra bana belgeyi getirdiler.

    Buyurun, Ankara Ticaret Sicili Memurluğu. Firmanın adı; Ezginler Et ve Canlı Hayvan. Ticaret sicil numarası burada, adresi burada, ondan sonra, sermayesi burada, tescil tarihi 26.4.1996, yani, 1997’de faal olan bir firmadır. Faal diyor burada, bakın. Bunu götürdük hâkimin önüne koyduk. Dedik ki, efendim, siz diyorsunuz ki veya raporda deniliyor ki, böyle bir firma olmadığı halde, bu firmadan fatura getirmişler; buyurun. Bu belgeye rağmen mahkeme kararında olmayan bir firma diye yazıyor.

    İşte görüyorsunuz, buğday mı, şeker mi, yem mi, çay mı, Ezginler firması var mı yok mu; bütün bu konularda savunmalar esnasında açıklık getirilmiş; ama, bunların hiçbirisi bir kıymet ifade etmemiş.

    Alnından öpülecek hakim üye


    -9. Ağır Ceza Mahkemesi’nde 3 üyeden birisi karara muhalefet ediyor. Muhalif üye hangi konulara itiraz ediyor?

    -Şimdi, bakın, 9. Ağır Ceza Mahkemesi’ nde üç hâkim var, bir reis var, ikide üye var. Karar ekseriyetle alınmış. Başkan ile bir üyenin vermiş olduğu karar 64 sayfa. Karara muhalif olan üyenin yazmış olduğu muhalefet şerhi 111 sayfa.

    Kararda, sanıkların durumu teker teker ele alınması gerekirken bu yapılmamış. O kadar ele alınmamış ki, kararın 28 inci sayfasında, 78 sanığın savunması iki satırlık bir cümleyle değerlendirilmiş. “Erbakan’ın dışındaki 78 sanığın ifade ve durumları benzer niteliktedir, tüm sanıklar benzer ifadeler kullanmışlardır”.

    Halbuki, ceza hukukunda, her bir sanığın durumunun, olayın akışı ve illiyet rabıtalarıyla ortaya konulması lazım. Her birinin isimleri belirtilmek suretiyle yukarıdan aşağıya teker teker yazılması lazım.

    Bu olması lazım geleni kim yapmış; muhalefet şerhini yazan hâkim yapmış. Muhalefet şerhini yazan hâkim, bu karar yanlıştır demiş ve muhalefet şerhi tam 111 sayfa. Bu 111 sayfanın aşağı yukarı 91 sayfasını her bir ili ve her bir sanığı ayrı ayrı ele almak suretiyle yapmış. İşte ceza hâkimliği budur.

    İşte alnından öpülecek hâkim budur. Elbet, o da, muhalefet şerhinde bazı illerin kusurunu görmüş, eksiğini görmüş, noksanını görmüş, bunların da cezalandırılması lazım; ama, şu maddeden cezalandırılması lazım demiş, sahtekârlıktan dememiş, dolandırıcılıktan dememiş; şu kusuru, şu hatayı yapmıştır, Siyasî Partiler Kanununa göre cezalandırılması lazım demiş.

    Böyle yargılama görmedim!

    -Kararda bazı şahitlerin tanıklıkları sizin aleyhinizde delil gösteriliyor. Bunu siz mi istemiştiniz?

    -Şimdi, çok enteresan bir şey daha var. Bakın, şurada, mahkeme kararında, bu iki hâkim kararında şahit beyanları deniliyor, bir, iki, üç, dört, zannediyorum 19 tane şahit ismi var. Bu şahit şunu demiş, bu şahit bunu demiş; güya bu şahitler mahkemede dinlenmiş de hep bizim aleyhimize ifade vermişler gibi bir tablo oluşturuluyor. Bu şahitleri bir hâkim kararına yazıyorsa, bunları ya savcılıkta veya mahkemede, özellikle mahkemede mutlaka dinlenmesi lazım.

    Halbuki, bunların hiçbirisi mahkeme de veya naip hakim yoluyla dinlenmedi. Bugün, her hangi bir adlî olayda, bir polis bir tutanak tutmuş, o tutanak mahkemeye intikal etmişse, mahkeme, duruşma esnasında o polisi çağırır, bu tutanaktaki imza senin mi değil mi, olay böyle mi değil mi diye tekrar ifadesini alır; yani, polisin tuttuğu tutanakla hâkim yetinemez. Başbakanlık yapmış bir insanın, 80 ilin muteber insanlarının yargılandığı bir davada, mahkemede dinlenmeyen tanıklar mahkemede dinlenmiş gibi gösteriliyor. Bizim en çok hayret ettiğimiz hususlardan biri Yargıtayın en azından bu kararı bu noktadan bozması gerekirken, bozmuyor; aklınız durur. Ben bu kadar sene avukatlık yaptım, ben böyle bir yargılama görmedim, böyle bir yüksek yargı onaması görmedim.

    Mülkün temeli adalet hani nerede?

    -Yargılamanın her aşamasında bu hatanın düzeltileceğine olan inancınızı ortaya koydunuz. Yargıtay’da bozulmasını beklediniz. Ama netice ortada. Niçin böyle bir durum ortaya çıktı?

    -Demin söyledim, diğer 78 sanık da aynı mahiyette savunmada bulundu. Her bir sanığın savunması ayrı, delilleri ayrı, tanık listeleri vermişler. Şimdi, 78 sanık, bunlar 3’er tane tanık gösterse, 3 kere 78, 234 tanık eder. Bir insan suçsuzluğunu teyit için elbette tanık gösterir. Göstermiş, demiş ki “Genel Merkez’den gelen paraları karar defterimize işledik, hepimiz imzaladık. İlçelere dağıttık onlar da karar defterlerine işlemişler. Defterler Maliyenin elinde, imzalar ortada çağırın sorun, demişler.

    Hiçbir şey yapılmamış ! Yazık günah değil mi?! Bu insanlar şimdi yüz kızartıcı bir suçtan dolayı ceza almışlar, birtakım haklardan mahrum kalmışlar. İnsanların şerefleri, haysiyetleri bu kadar ucuz mu?! Nasıl olur bu?!

    İnsanların vicdanı sızlamıyor mu?! Bu sanık ne demiş, mahkemede ne demiş, kaç tane tanık dinletmek istemiş, niye dinlememişler? Belgeler ibraz etmiş; niye bu kararlarda yok. Niye her bir sanığın durumu tartışılmamış? Niye muhalefet şerhi koyan tartışıyor da, kararı veren hakimler tartışmıyor? Hadi onlar tartışmadı, Yargıtay’daki hâkimler niye bu vahameti görmüyor? Adalet mülkün temelidir, devletin temelidir diyoruz, hani nerede ?

    Fatura sahte değilse gelir makbuzu nasıl sahte olur?

    -Aslında paraların nasıl harcandığı belli. Ama bunlara ilişkin fatura ve makbuzları mahkeme kabul etmiyor o zaman, doğru mu?

    -Kaçırıldı denilen paralar ortada . Bu paralar karşılığı işler yapılmış, alışverişler yapılmış; 10 bin fatura var. Bu gelir makbuzlarına sahte demek için, önce bu 10 bin faturanın sahte olduğunu ortaya koymak lazım. Bu gelir makbuzları sahte, peki bu faturalar sahte mi; değil. Faturalar sahte değilse, gelir makbuzları nasıl sahte olur?! Sonra, nerede sanıklarının savunmalarında duruşmada ibraz ettiği belgeler?

    -Ortada kasti bir durum mu var size göre?

    -Biz neler gördük biliyor musunuz bu dosya içerisinde, Maliye memurları şu malî raporu tutmak ve bizim aleyhimize ifade verilmesini sağlamak için, Ankara’dan illere matbu ifade tutanakları gönderiyorlar. Gönderilen ifade tutanakları hep olumsuz ve bizim aleyhimize; “para almadım, işe gitmedim, fatura tanzim etmedim...”şeklinde. Birisine bunu imzalatmışlar; ama, adam okumuş, ve imzasının üzerine yazmış, demiş ki, yukarıda gitmedim, almadım, yapmadım diye yazıyor; ama, ben hem gittim hem aldım hem yaptım,

    Bir Maliye Bakanlığı mensubu nasıl buradan böyle yazılar gönderir, talimatlar verir. Ama, dediğim gibi, burada kesin bir amaç var. Nedir amaç ?

    Menderes’e yapılan Erbakan’a da yapılmak isteniyor

    -Yargının siyasallaştığı her ortamda dile getirilen bir konu. Yakın geçmişte yine tartışma konusu oldu. Siz bu karar bu durumun bir sonucu mu?

    -Türkiye’de yargının pozisyonu her zaman tartışılıyor . Yok, dokunulmazlık yok, yargı bağımsızlığı deniliyor. Kanaatimce şu anda Türkiye’de tartışılması ve çözümlenmesi gereken bir numaralı mesele, yargının siyasallaşmış olmasıdır. Bu yargıyı siyasallaşmaktan hep birlikte kurtarmamız lazım.

    Geçen gün, Yargıtay’da başkanlık yapmış bir zatı ziyarete gittim. Kendisine dedim ki, “Bakın, siz, Yargıtay’da başkanlık yaptınız, ben de Adalet Bakanlığı yaptım. Adalet Bakanlığı yaparken, bütün çabam, yargının, yargı mekanizmasındaki çalışan hâkimlerin, savcıların adaleti en mükemmel şekilde gerçekleştirmesini temin idi; bütün çabam buydu. Siz de Yargıtay başkanı olarak aynı niyeti taşıyan bir kimseydiniz. Şimdi, bu karar var ya, bu karar, eğer düzeltilmeyecek olursa, bundan yargı çok büyük yara alır.

    Yargı 1960 yılında bir yara aldı. Haksız yere, gereksiz yere bu Türkiye’nin Başbakanını ve iki bakanını astılar. O, adil olmayan bir karardı, tamamen siyasî bir karardı, adaletin gereği olan bir karar değildi. Nasıl 1960’da bu yapıldıysa, şimdi, aynı şey Erbakan’a yapılmak isteniyor. Amaç Erbakan’ı siyasî hayattan uzaklaştırmak...

    Hakim ve savcılara niye brifing verildi?


    -Söz konusu davanın tek nedeni Necmettin Erbakan’ın siyasi hayatını bitermek mi?

    -Tabiî, bütün bunların başlangıcı da, 1997 yılında, Genelkurmayda hâkimlere, savcılara verilen brifingler. O brifingler niye verildi; brifinglerin verilmesindeki birinci gaye, bu Refah Partisini kapatacaksınız; kapatıldı. Kapatılması yetmez; ya, bunların siyasî hayatını bitireceksiniz.

    İşte, Erbakan’a da, bize de 5’er yıl verdiler; ama, 5 yıl geçti. 5 yıl sonra yeniden siyasete başladığımızı gördüler, o zaman dediler ki, şu türlü veya bu türlü yasaklamakla olmuyor, bunların başına bu davayı açarak öyle bir ceza verelim ki, suçsuz dahi olsalar suçluymuş gibi gösterelim, yüz kızartıcı suçtan mahkûm olanlar siyaset yapamıyor ya, cezayı da böylece verelim , böylece, bunların yollarını kapayalım.

    -Necmettin Erbakan ve 78 il yöneticisi hakkındaki bu karar, siyaset ve hukuk tarihinde daha çok konuşulacak. Kararı vicdanı açıdan nasıl değerlendiriyorsunuz?

    -Ama, bütün yapılanları yapanlar, bir gün bir yerde mutlaka hesabını verirler. Keşke bu yargı mekanizması bünyesinde bir organ olsa ve harekete geçse de, bizim bu davamızda bu kararı veren hakimleri ve vahim hatalarla dolu olan bu kararı onaylayan daire üyelerini bir yargılasa ve biz, bu üyelerle, bu hâkimlerle, onlar bir taraf, biz bir taraf olarak, şurada anlattıklarımızı bu yüksek hâkim heyeti önünde keşke bir tartışabilsek ve böylece, bir daha, artık, yargı siyasallaşma diye bir riskle karşı karşıya kalmasa. Yazık oluyor Türkiye’ye. “

    Bir ülkede, yıllarını Türkiye’nin manevî ve maddî kalkınmasına vakfetmiş, Türkiye’nin her köyüne, her ilçesine gitmiş, Türkiye’nin hemen her ilinde bir fabrikanın temelini atmış, ter dökmüş, yollarında toz yutmuş, Türkiye’nin refahı için gece uyumamış, gündüz durmamış, hangi engeli önüne koyarlarsa koysunlar, o engeller önünden kalkar kalkmaz hemen millete hizmete koşmuş ve millete hizmetten, başka düşüncesi olmayan, ne zaman iktidara gelse, Başbakan, Başbakan Yardımcısı olsa, yaptığı hizmetlerin hayrı millet tarafından görülen ve takdir edilen bir insanın böyle bir muameleye maruz bırakılmış olması, hem Türk siyaset tarihi açısından hem de yargı organı açısından gerçekten büyük bir yaradır.

    Valiliklerden gelen belgeler nasıl yok sayılır?

    -Mahkeme tutanaklarında 1997 yılında partinin hiçbir faaliyet gerçekleştirmediği söyleniyor. Bu doğru mu? O yıl hiçbir faaliyette bulunmadınız mı?

    -Hâkim diyor ki “Efendim, siz, 1997 yılında hiçbir faaliyette bulunmamışsınız”. Biz de, hâkime, o zaman, siz, bütün illere yazılar gönderin, valiliklerden, emniyet müdürlüklerinden Refah Partisinin 1997 yılı içinde faaliyette bulunup bulunmadığını sorun demişiz.

    Bunu derken de şunu belirtmem lazım; partilerin kendi teşkilatları içinde yaptıkları çalışmalar valiliklere, emniyete intikal etmez; ama, 2911 sayılı Kanuna göre yaptıkları toplantılar intikal eder, sorun diyoruz.

    Mahkeme, bizim bu önerimiz üzerine, bütün illere yazılar yazmış ve bu yazılara cevaplar gelmiş... Bakınız burada, Konya Valiliğinden cevap gelmiş, şu faaliyetlerde bulundu demiş, tam iki sayfa.

    Bunun arkasından, İçel Valiliğinden cevap gelmiş, şu faaliyetlerde bulundular demiş, bunlar yazılı. Bunlar mahkeme dosyasında var. Diyarbakır Valiliğinden cevap gelmiş, hangi faaliyetlerde bulunduğumuz burada valilikçe, emniyetçe bildirilmiş. İzmir Valiliğinden cevap gelmiş, liste halinde, ne gibi faaliyetlerde bulunduğumuz bildirilmiş. Elazığ’dan gelmiş. Mamak Kaymakamlığından gelmiş. Türkiye’nin dört bir yanından gelmiş; yani, 40 tane, 45 tane ilden gelmiş.

    Ayrıca, biz de belgeler vermişiz; halkla kucaklaşma hamleleri yaptık, buyurun programımız demişiz. Yani, mahkemeye yardımcı olmaya çalışıyoruz, gerçeğin ortaya çıkmasına yardımcı olmaya çalışıyoruz

  6. #26
    arkadaşlar sonuçta hocam kayıp ti. davası dışında tüm davalardan beraat etti
    bunu herhangi bişeye karşı koz olarak tutuyorlar
    bunlar traştan dava
    ben tek şeyi bilirim şu ülkede bi hocamı bi adnan oktarı yargılayabilecek hakim yok OKADAR...
    bizim bir derdimiz varsa oda islamın zaferidir yarab islamın zaferini görmeden canımı alma senden cenneti değil islam sancağının dalgalandığı semaları istiyorum...

  7. #27
    talebe_7
    Giriş
    Thu May 2006
    Konum
    Balıkesir
    Yaş
    32
    İletiler
    1,384

    ---Kutan Kayıp Tirilyon Davasından Beraat Etti

    1997 yılında hazine yardımını, sahte belgelerle harcanılmış gibi gösterdikleri gerekçesiyle yargılanan, kapatılan Refah Partisi'nin eski milletvekillerine ilişkin yargılama sona erdi.

    Sahtecilik yaptıkları iddiasıyla 7.5 yıl hapis cezası istemiyle yargılanan Recai Kutan, Oğuzhan Asiltürk, Fehim Adak ve Musa Demirci beraat etti.

    Ankara 24'üncü Asliye Ceza Mahkemesi, mahkumiyete yetecek kesin ve ciddi delil elde edilemediğini açıkladı.

    Kayıp trilyon ana davasında Ankara 9'uncu Ağır Ceza Mahkemesi Refah Partisi'nin son Genel Başkanı Necmettin Erbakan, 2 yıl 4 ay hapis cezasına mahkum edilmişti.

    Davada, 71 sanık ise çeşitli hapis cezalarına çarptırılmıştı.
    toplumsal mesaj:elini vicdanına , çöpünü kutuna...

  8. #28

    kayıp trilyon davası( yardım)

    arkadaşlar bana erbakan hocamızın kayıp trilyon davasının nedeni, amacı kim tarafından iftira atıldığı hakkında biraz açıklama yapar mısınız bu konu hakkında fazla bilgim yok ta
    şimdiden hepinizden allah razı olsun

  9. #29
    WeL_AsR^^ Adem DOĞAN kullanıcısının Görüntü Resmi
    Giriş
    Fri Feb 2007
    Konum
    İstanbul
    Yaş
    34
    İletiler
    1,545
    Blogdaki Konular
    1

    Kayıp Trilyon açıklaması

    SP Genel Başkan Yardımcısı ve Adalet eski Bakanı
    Şevket Kazan kararın detaylarını ,
    yargılama sürecinde yaşananları
    ve diğer gerçekleri anlattı.

    - Efendim, Yargıtay kararı onayladıktan sonra Sayın Erbakan adına ‘Herşeyin hukuk içinde düzeltileceğine’ ilişkin çok kısa bir değerlendirme yapıldı. Ardından siz de ‘Susuyoruz, ama bu suçu kabul ettiğimiz anlamına gelmemeli’ demiştiniz. Niçin karara karşı böyle bir tavır takındınız?

    - Şunu hemen söyleyeyim. Bundan bir süre önce benim basına bir açıklamam olmuştu. O açıklamada demiştim ki, bu suçlamalar karşısında susuyoruz; ama, bizim suskunluğumuz, suçu kabul ettiğimiz anlamına gelmemeli. Biz, bir hukuk hatası var, bir adlî hata var, vahim bir hata var; bu hatanın Yargıtayda, yargının kendi mekanizması içerisinde çözümlenmesini bekliyoruz. Çözümlendiği takdirde, bundan, hem biz memnun oluruz hem Türkiye huzur duyar; ama, bu mesele yargı mekanizması içerisinde çözümlenmezse, o zaman, biz, ister istemez, suçlamanın ağırlığı karşısında, dosya içerisindeki belgeleri kamuoyuna açıklarız; bundan yargı yara alırsa, o zaman, kusurlu biz sayılamayız.

    Şimdi, bildiğiniz gibi, mahkemelere gittiğimizde, hâkimlerin başlarının üzerinde “adalet mülkün temelidir” diye bir levhanın asılı olduğunu görürüz. İnsanlar, zaman zaman hâkim huzuruna çıkıp hesap verirler; ya beraat ederler ya mahkûm olurlar. Bu gibi hallerde yargılamayı yapan hâkimin gerçeklerin ortaya konulmasına yardımcı olması ve karar verirken de, karşısında olan kişi birtakım görüş farklılıkları taşıyor diye ona farklı muamele yapmaması gerekir.

    Anayasa, 2. maddesinde, “Türkiye Cumhuriyeti Devleti, demokratik, laik, sosyal bir hukuk devletidir” 69 uncu maddesinde de “siyasî partiler, demokratik hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır” demiş. Derneklerden çok farklı ve çok daha güvenceli bir statüye sahip kılmış siyasî partileri. Anayasanın 69 uncu maddesi siyasî partileri bir güvenceye daha sahip kılmış “siyasî partilerin malî denetimleri Anayasa Mahkemesi tarafından yapılır” demiş. Hatta, 1995 yılında anayasa değişikliği yapılırken, anayasada “Anayasa Mahkemesi bir siyasî partinin hesaplarını incelerken, Sayıştay denetçilerinden ve Maliye uzmanlarından istifade eder” hükmü varken, maliye uzmanlarını çerçevenin dışına çıkarmış. Neden; çünkü, o Maliye uzmanları, olur ki, bir inceleme sırasında, iktidarda olmayan, bir siyasî partiye başka gözle bakabilir, başka türlü yorumlarda bulunabilir diye. Bütün bunlar, siyasî partilerin denetimlerinin güvencesi.


    Ortada trilyon diye bir şey yok

    - Bu güvencelere rağmen Refah Partisi mali hesaplarıyla ilgili davaya Anayasa Mahkemesi yerine 9. Ağır Ceza Mahkemesi’nde bakılıyor. Gerçekten ortada iddia edildiği gibi kaybolan trilyon veya herhangi bir miktarda para var mı?

    - Refah Partisinin 1997 hesaplarıyla ilgili iddialara gelince. Ortalık yerde trilyonlar, trilyonlar, deniliyor. Bir defa, ortada trilyonlar yok. İlk açıklayacağımız husus budur.

    Siyasi partilerin 1997 yılı hesapları incelenmiş, belgeleri işte burada. Anavatan Partisi bu yıl içinde 1 trilyon 308 milyar lira harcamış Anayasa Mahkemesi tarafından bu hesap onaylanmış. Aynı yıl Doğru Yol Partisi 1 trilyon 566 milyar lira harcamış. Anayasa Mahkemesi onun hesabını da onaylanmış.

    Refah Partisinin 1997 yılı hesapları, parti kesin hesabın verileceği tarihten altı ay önce kapatılmış olduğundan Anayasa Mahkemesine verilememiş. Bilindiği gibi, 1998 yılının Ocak ayında kapatıldık biz. Kapatılma kararının arkasından Maliye Bakanlığı da, tasfiye işlemlerine başlamış. Tasfiye işlemi kapatılan bir siyasî partinin mevcut olan malvarlığının tespit edilip hazineye devredilmesinden ibaret bir işlemdir. İşte burada, Maliye uzmanları, görevleri olmayan bir alana el atmışlar. Ne yapmışlar; Refah Partisinin hesaplarını da incelemeye kalkmışlar ve incelemeler sonunda da, partinin 1997 yılında 869 milyar 300 milyon liralık bir harcama yapıldığını tespit etmişler, hem de on dört ayda.
    ...

    - ANAP ve DYP’nin harcamalarına göre RP’nin harcadığı belirtilen rakam normal mi?

    - Şimdi, bakınız, ANAP’ın 130 , DYP’nin 130 , bizim 160 milletvekilimiz var. Bizim, kendi hesaplarımızla ilgili ortada hiçbir belgemiz olmasaydı da ne kadar para harcadığımız, harcamamız gerektiği konusunda bir bilirkişi incelemesi yapsalardı, emsal yoluyla gittikleri takdirde şu tabloya baktığımız zaman, bizim 2 trilyon lira para harcamamız gerektiği sonucuna varırlardı... Ama, buna gerek yok; çünkü, kendi yaptıkları hesaplarda, 869 milyar 300 milyon lira harcanmış, hem de 14 ayda harcanan para bu.

    - Ama bu para aslında harcanmadı, harcanmış gibi gösterildi diye iddia ediliyor?

    - Evet, hal böyleyken, diyorlar ki, efendim, bu parti hakkında bir kapatma davası açıldı 1997 yılının mayıs ayında; bu parti, bu kapatma davasının arkasından hazineden kendilerine intikal eden parayı kaçırdı yani, bu parayı harcamadığı halde harcamış gibi gösterdi; iddia bu.

    Hatta, daha da ileri gidiyorlar. Zannediyorum, ikinci veya üçüncü duruşmadaydı, mahkeme başkanı avukatlarımıza karşı bir çıkış yaptı “bu trilyonlar, niye bunları bankalardan göndermiyorsunuz da, trilyonlar çantada mı gidiyor” dedi. Tabiî, dosyayı incelememiş, ortada trilyon yok. Demin gösterdiğim gibi, 869 milyar paranın hesabı söz konusu.


    Maliye raporunda her şey ortada

    - Peki bu paralar nasıl harcandı? Gelir makbuzu, harcama faturası gibi belgeler hiç mi yok?

    - Trilyonların çantada gitmesine gelince, 869 milyar çantada gitmiyor ki. Maliye Raporunda da açıkça görüldüğü gibi, 1997 yılının başından yani, ocak ayından itibaren yıl sonuna kadar gönderilen paraların yekunu 869 milyar. Bunlar da 2’şer milyar, 3’er milyar, 5’er milyar, 4 milyar 300 milyon, 2 milyar 900 milyon, böyle peyderpey verilmiş. Şimdi, bu miktar bir paranın bir çantada kolaylıkla taşınabileceğinin hâkim tarafından takdir edilmesi lazım; hayır, hâkim, bu detayları okumuyor ki. Maliye raporunun içinde; hangi tarihte, hangi ile ne kadar verilmiş belli. Küçücük bir çantaya korsunuz parayı, alırsınız götürürsünüz. Ben, şu anda bond çantamın içine 60 milyar parayı koyup, rahatlıkla götürürüm; sorun değil; ama, böyle düşünülmüyor. Bir hâkim, bir mahkeme heyeti, orada oturuyor, davaya gerçek yönüyle bakmıyor.

    - Ortada bir belli bir maksat mı var?

    - Böyle bir dava, Maliye uzmanlarının yetkisiz olarak incelemeleri neticesinde, biraz da o tarihteki Maliye Bakanı Zekeriya Temizel’in maksatlı tutumu ve Vural Savaş’la olan yakın ilişkileri sonucu ortaya çıkıyor. Hatırlarsınız 2002 seçimlerinde her ikisi de DSP’den aday oldular. Maliye Bakanlığının hazırlamış olduğu bu rapor otomatikman Vural Savaş’a gönderiliyor. Halbuki, Maliyenin hazırlamış olduğu bu rapor doğrudan doğruya Anayasa Mahkemesine gönderilmesi gerekirken Vural Savaş’a gönderiliyor.

    23.7.1998 tarihli bu malî raporda, sonuç kısmında deniliyor ki, bu hesaplardan dolayı sorumlu olan kişi, Partinin malî işlerinden sorumlu genel başkan yardımcısı Rıza Ulucak Beydir. Yine yapılan incelemelerde şu 17 ilde usulsüzlükler, yolsuzluklar görülmüştür; denilerek Rıza Ulucak ile bu 17 il hakkında gerekli tahkikat yapılmalı, dava açılmalıdır deniliyor. Yargıtay Başsavcısı Vural Savaş, Maliye Bakanlığının raporu önüne gelince, diyor ki, hayır, sadece bunlar hakkında dava açılması yetmez. Ne olacak; Rıza Ulucak’ın yanına Necmettin Erbakan ile başkanlık divanında kimler varsa, hepsini ayrıca bu 17 il de yetmez, bütün illeri dahil edeceksiniz.

    - Peki Başsavcı’nın bu davranışı yasalara ve hukuka aykırı mı?
    - Şimdi, ceza hukukunun belli prensipleri var. Bunlardan birisi de suç ve cezanın şahsiliğidir. Bir başsavcının bu şekilde hareket etmesi, her şeyden önce, kendisine anayasanın ve yasaların koyduğu kırmızı çizgileri aşması demektir; ve bu da böylece yapılmıştır.


    ʞoʎ ʎǝşıq uǝpıƃ sɹǝʇ ɯıʎıʎı uǝq

  10. #30
    WeL_AsR^^ Adem DOĞAN kullanıcısının Görüntü Resmi
    Giriş
    Fri Feb 2007
    Konum
    İstanbul
    Yaş
    34
    İletiler
    1,545
    Blogdaki Konular
    1
    Temizel’in maksatlı tavrı

    - Zekeriya Temizel mi özellikle bu işin üzerine gidiyor?

    - Hatırlayacaksınız, Refah Partisi kapatıldığı , 16 Ocakta karar ilan edildiği zaman, biraz da fevrî duygularla olsa gerek, Sayın Ecevit’in bir sözü olmuştu “bunların partisini kapatmak yetmez; ya, bunların kökünün kurutulması lazım.” Zekeriya Temizel de, âdeta genel başkanının bu ifadelerine çanak tutar vaziyette bu yollara başvuruyor.

    - 9. Ağır Cezada, davanın görüşülmesine başlandıktan sonra siz siyasi partilerin hesaplarının Anayasa Mahkemesi tarafından görüleceğine ilişkin bir yasal ve hukuki zorunluluk olduğunu ortaya koydunuz mu?

    - Bu dava açıldığı zaman, biz, mahkemenin önüne çıkıyor ve önce diyoruz ki, siyasî partilerin hesaplarını ancak Anayasa Mahkemesi inceler. Anayasa Mahkemesi incelemeden ve Anayasa Mahkemesi hesap incelemeleri sonunda şu suçludur diye suç duyurusunda bulunmadan böyle bir dava açılamaz. İlk savunmamız bu. Biz, bu ifadede bulunurken, aynı zamanda, dosya içinde bir belgeye de dayanıyoruz.

    Diyoruz ki, bakın, bu dosya içerisinde Maliye Bakanlığının Millî Emlak Genel Müdürlüğü’nün bir yazısı var. Millî Emlak Genel Müdürlüğü Maliye Bakanlığının Başhukuk Müşavirliğine bir yazı göndermiş. Göndermiş olduğu yazıda “parti yetkilileri hakkında ancak ve ancak Anayasa Mahkemesi tarafından inceleme yapıldıktan sonra dava açılabilir” deniliyor. Buyurun, bu, Maliye Bakanlığı Millî Emlak Genel Müdürlüğünün yazısı. Bu beyanlarımızı mahkeme dikkate almıyor.

    İşleri tıkırında yürütüyorlar

    - Mahkemenin tavrı ne yönde oluyor?
    -Mahkeme diyor ki, parti kapatılmış olduğuna göre, biz, bu davayı açarız. Biz de onlara diyoruz ki, kapatılmış olsa bile açamazsınız ve bir de emsal Anayasa Mahkemesi kararı sunuyoruz mahkemeye. Bu karar, kapatılan Halk Partisinin 1989 hesaplarıyla ilgili bir karar. Bu kararda, kapatılan bir partinin hesaplarının Anayasa Mahkemesi tarafından incelenip incelenemeyeceği tartışılırken, sonunda, hesapların incelenmesine karar veriliyor ve hesap inceleniyor.

    İki üye karara muhalefet şerhi koyuyor. Yani, iki üye, kapatılmış olan bir siyasî partinin hesaplarını Anayasa Mahkemesi inceleyemez diyor; kimler bu üyeler, Yılmaz Ali Efendioğulları ile Güven Dinçer. Bu ikisi karara muhalif; ama, bu, bir Anayasa Mahkemesi kararı.

    Anayasanın açık hükmü, Anayasa Mahkemesi kararları, yasamayı, yürütmeyi, yargıyı bağlar. Davaya bakan 9. Ağır Ceza Mahkemesi de bir yargı organı olduğuna göre, Anayasa Mahkemesinin bu kararıyla onun da bağlı olması lazım.

    Biz bununla yetinmiyoruz, mahkemeden bu konuda bir bilirkişi incelemesi yaptırmasını istiyoruz. Mahkeme, üç kişilik bir bilirkişi heyetinin teşkiline karar veriyor, ara karar var; ama, gidiyor, bir kişiyi bilirkişi yapıyor. Kimi; şu Anayasa Mahkemesi kararına muhalefet şerhi koyan Yılmaz Ali Efendioğulları’nı !

    İşte bu da, Yılmaz Ali Efendioğlulları’nın mahkemeye sunduğu rapor. Yılmaz Ali Efendioğulları’nın raporunda her ne kadar benim görüşüm farklı ise de, Anayasa Mahkemesinin bu hususta verilmiş olan bir kararı vardır; dolayısıyla, bu kararın uygulanması gerekir demesi lazımken ; hiç o karardan bahsetmeden kendi görüşlerini mahkemeye sunuyor. Sanki, herkes birbiri arasında anlaşmış gibi işleri tıkır tıkır yürütüyorlar.

    Erken seçim hazırlığı için harcama yapıldı

    - Suçlamada ‘parti kapanacak düşüncesiyle bu paraların kaçırıldığı ve böylelikle yasalara aykırı davranıldığı’ ileri sürülüyor. Bu konudaki düşünceniz nedir?

    -Parti kapandı da, nasıl kapandı, bizim partimizi kapatmaları mümkün değildi ki ! Partimizin kapatılması kararını vermeden bir hafta önce, bizim sigortamız olan bir maddeyi Anayasa Mahkemesi iptal etti de partimizi kapattı. O madde orada olduğu sürece bizim partimizi kapatmak mümkün değildi ki.

    Öte yandan 1997 yılı Haziran ayı, biliyorsunuz, çok hareketli bir aydı. Hükümet istifa etti, edecek... Tansu Çiller başbakan olacak; ama, nasıl olacak? Erken seçime gitmek gerekir...

    İşte, biz, bu duruşmalar esnasında dedik ki, bir erken seçim olayı var. Bir erken seçim olayı dolayısıyla partinin Haziran ayından itibaren elbette illere, yine para gönderme mecburiyeti hâsıl oldu. Erken seçim konusunda ki bu savunmamızı ispat için, yani, sözlerimizdeki samimiyeti ortaya koyabilmek için mahkemenin önüne, 1997 yılında özellikle mayıs ve haziran aylarında bütün yazılı medyada çıkmış olan seçimle ilgili haber başlıklarını liste haline getirdik, hâkimin önüne koyduk.

    Bakınız, Rıza Ulucak 22.6.1997 tarihinde ne diyor “Refah Partisi seçime hazır.” Demek ki, biz, Refah Partisi olarak, seçim için bir masraf yapmaya, illere para göndermeye başlamışız. Genel merkezde bayrak bastırıp depolamışız, afiş bastırmışız; seçim hazırlıklarına başlamışız. Bütün bu deliller mahkemeye ibraz edilmiştir.


    Yargıtay böyle bir kararı nasıl onar?

    -Bu resmi belgeler karşısında mahkeme böyle bir kararı nasıl verdi? Peki Yargıtay’daki yargılama sırasında da mı görülmedi bu belgeler?

    - Bütün bu gerçeklere rağmen, mahkeme kararının 60. sayfasında ne deniliyor biliyor musunuz; “illerden gelen cevaplarda, partinin 1997’de hiçbir faaliyette bulunmadığı anlaşılmıştır” deniliyor.

    Bu nasıl bir tespittir?! İllerden gelmiş bu kadar yazı, bizim ortaya koyduğumuz belgeler apaçık ortada durup dururken, böyle bir hükme, bir kanaate bir hâkim nasıl varabilir; varmış. Peki, hâkim varmış da, Yargıtay böyle bir kararı nasıl onamış?!

    - Mahkemeye sözkonusu paraların teslim edildiğine dair gelir makbuzları sunuldu. Yani il başkanı ve muhasipleri bu parayı aldıklarına dair imza atmışlar. Ancak bu makbuzlar niçin kabul edilmedi?

    -Efendim, sizin dosyanızda 139 tane gelir makbuzu var; evet; bu gelir makbuzları sahte... Sahteyse, o zaman, grafolojik inceleme, imza incelemesi yaptırın. Bir sahte evrak tanziminde mahkemenin zorunlu olarak başvurması gereken normal yollardan biri bu değil mi; evet.

    Bu makbuzların hepsi gitmiş Jandarma Genel Komutanlığının Grafoloji Dairesine. Orada incelenmiş. 139 tane gelir makbuzunun 127 tanesinin imzalarının sanıklara ait olduğu zapta geçmiş; grafoloji raporu burada. 127 tane makbuzun imzalarının sanıklarının elinin mahsulü olduğu kabul edilmiş. 12 makbuzdaki imza farklıdır diyor, rapor.

    Farklılığının sebebi de şu: İl başkanı adına düzenlenmiş makbuz; ama, il başkanı gelememiş, muhasip gelmiş, parayı almış gitmiş, il başkanı yerine muhasip imza atmış. İl başkanı da, duruşmalarda, evet, bu parayı aldık demiş açıkça; yani, o imzaları tekabbül etmiş. Şimdi, böyle bir durumda mahkemenin varacağı kanaatin, sahte evrak tanzimi iddiası varit değildir şeklinde olması lazım.


    - Peki bu makbuzların hepsi mi sahte kabul ediliyor?

    -Ama, bu 12 makbuzdaki imza farklılığını, hâkim, koz olarak alıyor “ bu 12 makbuzdaki imza farklılığı, diğer 127 tane makbuzun da sahte olarak düzenlendiğini anlatır” diyor. Nerede kaldı cezaların şahsiliği prensibi ?!

    Ki bu prensibe göre her sanık kendi suçundan cezalandırılır. Başkası suç işlemişse, suçsuz olan insanlar neden cezalandırılıyor? Yani, bu dava öyle bir dava ki, bizim bu davayla ilgili bugüne kadar konuşmamamız, sonunda adaletin tecelli edeceğine olan inancımızdan; ama, şimdi işin sonuna vardığımız zaman, bu neden böyle oluyor; onu daha sonra açıklayacağım.


    Faturadaki küp şeker raporda buğday olmuş

    - Yargılama esnasında çok değişik haberler çıktı. Maliye raporlarında bazı illerde partiye buğday, yem gibi şeylerin alındığı ileri sürülüyor. Gerçekten teşkilatlara buğday ve yem alınmış mı?

    -Burada çok enteresan bir durum var. Önce davaya, sonra karara mesnet yapılan Maliye raporunun 24. sayfasında şöyle bir ifade var. Bu ifadede diyor ki, Erzincan’da Cevdet Başakın’dan şu tarih ve şu numaralı faturayla buğday yine Erzincan’da Ömer Müezzinoğlu’nun şu tarih ve şu numaralı faturasıyla da yem satın alınmış. Altında da “bir partinin yemle, buğdayla ne alakası var” diyor; “dolayısıyla, bunlar sahte olarak düzenlenmiş veya bunlar kabul edilemez” diyor.

    Şimdi, faturaların fotokopileri burada buyurun, Cevdet Başakın’ın faturası, tarihi de burada, numarası da burada, aynı fatura. Ne alınmış bu firmadan; küp şeker alınmış, yani küp şeker alındığı halde, rapora buğday yazıyor. Niye buğday yazıyor; çünkü, bakın firma buğday pazarındaymış da ondan; düşünebiliyor musunuz.


    - Ne alındığı değil de nereden alındığı kayda girmiş.

    - Öbüründe ne diyordu; efendim, yem almış diyordu. Bakıyoruz, Müezzinoğlu Ticaret, raporda da yazıyor, burada da, aynı tarih, aynı fatura. Ne alınmış, 120 paket Rize çay alınmış. Çay alınıyor; raporda yem alınmış diyor. Neden; çünkü, bu adam, tuz, un, şeker, kepek, yem ticareti de yapıyormuş; ama, aynı zamanda da Çaykur yetkili bayisi. Faturadaki koskoca Çaykur Bayisi baskısı görülmüyor da küçücük kepek yem yazıları görülüyor ! Raporlar böyle tanzim ediliyor, hesaplar böyle yapılıyor, bu tuzaklar böyle kuruluyor.

    - Mahkeme bu delilleri nasıl görmedi? Veya sanıklar ve avukatlar, bunlara açıklık getirmedi mi?

    - Tabiki mahkemede susmadık, bağırdık, çağırdık, bunları hâkimin gözlerinin önüne koyduk. Kararda, mutlaka bu savunmalarımız dikkate alınacak diye düşündük; hiçbir şey değişmedi, kararda mahkeme bütün bu savunmaları yok farz etti.


    ʞoʎ ʎǝşıq uǝpıƃ sɹǝʇ ɯıʎıʎı uǝq

  11. #31
    WeL_AsR^^ Adem DOĞAN kullanıcısının Görüntü Resmi
    Giriş
    Fri Feb 2007
    Konum
    İstanbul
    Yaş
    34
    İletiler
    1,545
    Blogdaki Konular
    1
    Yok denen firmanın sicil kaydını kendimiz bulduk

    - Kararda bazı olmayan şirketlere ait faturalar da olduğu iddia ediliyor. Böyle faturalar var mı?

    -Yine kararda çok enteresan bir durumla karşı karşıya geliyoruz. Bakın burada, mahkeme kararının 60 ıncı sayfasında deniliyor ki “Ezginler Et, Tavuk, Canlı Hayvan Sanayii Limited Şirketi tarafından düzenlenen faturaların Vergi Usul Kanunu açısından yapılan araştırmasında böyle bir şirketin varlığına rastlanılmamıştır.” Yani, olmayan bir şirketten sanki fatura almışız, böyle kabul ediyor mahkeme, Maliyenin raporunda da kabul böyle.

    Biz, mahkemede bu konuya açıklık getirmek için, bizzat ben, gittim Ankara Ticaret Odasına. Ankara Ticaret Odasının Başkanı, biliyorsunuz, Sinan Aygün Bey. Sinan Bey, dedim. Ezginler Limited Şirketi diye bir şirket var mı Ankara Ticaret Odası sicil kayıtlarında, bunu araştırmanızı, sizden rica ediyorum dedim. Aşağıya talimat verdi. Biraz sonra, görevlendirdiği kişi geriye döndü “evet efendim var” dedi. Var mı; var.

    Ben hemen orada bir dilekçe yazdım. Yazmış olduğum dilekçede, bana bu şirketin var olduğuna ve faal olduğuna dair bir belge verin dedim. Onlar da, aşağıya indiler, yarım saat oturdum, yarım saat sonra bana belgeyi getirdiler.

    Buyurun, Ankara Ticaret Sicili Memurluğu. Firmanın adı; Ezginler Et ve Canlı Hayvan. Ticaret sicil numarası burada, adresi burada, ondan sonra, sermayesi burada, tescil tarihi 26.4.1996, yani, 1997’de faal olan bir firmadır. Faal diyor burada, bakın. Bunu götürdük hâkimin önüne koyduk. Dedik ki, efendim, siz diyorsunuz ki veya raporda deniliyor ki, böyle bir firma olmadığı halde, bu firmadan fatura getirmişler; buyurun. Bu belgeye rağmen mahkeme kararında olmayan bir firma diye yazıyor.

    İşte görüyorsunuz, buğday mı, şeker mi, yem mi, çay mı, Ezginler firması var mı yok mu; bütün bu konularda savunmalar esnasında açıklık getirilmiş; ama, bunların hiçbirisi bir kıymet ifade etmemiş.

    Alnından öpülecek hakim üye

    - 9. Ağır Ceza Mahkemesi’nde 3 üyeden birisi karara muhalefet ediyor. Muhalif üye hangi konulara itiraz ediyor?
    -Şimdi, bakın, 9. Ağır Ceza Mahkemesi’ nde üç hâkim var, bir reis var, ikide üye var. Karar ekseriyetle alınmış. Başkan ile bir üyenin vermiş olduğu karar 64 sayfa. Karara muhalif olan üyenin yazmış olduğu muhalefet şerhi 111 sayfa.
    Kararda, sanıkların durumu teker teker ele alınması gerekirken bu yapılmamış. O kadar ele alınmamış ki, kararın 28 inci sayfasında, 78 sanığın savunması iki satırlık bir cümleyle değerlendirilmiş. “Erbakan’ın dışındaki 78 sanığın ifade ve durumları benzer niteliktedir, tüm sanıklar benzer ifadeler kullanmışlardır”.

    Halbuki, ceza hukukunda, her bir sanığın durumunun, olayın akışı ve illiyet rabıtalarıyla ortaya konulması lazım. Her birinin isimleri belirtilmek suretiyle yukarıdan aşağıya teker teker yazılması lazım.

    Bu olması lazım geleni kim yapmış; muhalefet şerhini yazan hâkim yapmış. Muhalefet şerhini yazan hâkim, bu karar yanlıştır demiş ve muhalefet şerhi tam 111 sayfa. Bu 111 sayfanın aşağı yukarı 91 sayfasını her bir ili ve her bir sanığı ayrı ayrı ele almak suretiyle yapmış. İşte ceza hâkimliği budur.

    İşte alnından öpülecek hâkim budur. Elbet, o da, muhalefet şerhinde bazı illerin kusurunu görmüş, eksiğini görmüş, noksanını görmüş, bunların da cezalandırılması lazım; ama, şu maddeden cezalandırılması lazım demiş, sahtekârlıktan dememiş, dolandırıcılıktan dememiş; şu kusuru, şu hatayı yapmıştır, Siyasî Partiler Kanununa göre cezalandırılması lazım demiş.

    Böyle yargılama görmedim!

    - Kararda bazı şahitlerin tanıklıkları sizin aleyhinizde delil gösteriliyor. Bunu siz mi istemiştiniz?
    -Şimdi, çok enteresan bir şey daha var. Bakın, şurada, mahkeme kararında, bu iki hâkim kararında şahit beyanları deniliyor, bir, iki, üç, dört, zannediyorum 19 tane şahit ismi var. Bu şahit şunu demiş, bu şahit bunu demiş; güya bu şahitler mahkemede dinlenmiş de hep bizim aleyhimize ifade vermişler gibi bir tablo oluşturuluyor. Bu şahitleri bir hâkim kararına yazıyorsa, bunları ya savcılıkta veya mahkemede, özellikle mahkemede mutlaka dinlenmesi lazım.

    Halbuki, bunların hiçbirisi mahkeme de veya naip hakim yoluyla dinlenmedi. Bugün, her hangi bir adlî olayda, bir polis bir tutanak tutmuş, o tutanak mahkemeye intikal etmişse, mahkeme, duruşma esnasında o polisi çağırır, bu tutanaktaki imza senin mi değil mi, olay böyle mi değil mi diye tekrar ifadesini alır; yani, polisin tuttuğu tutanakla hâkim yetinemez. Başbakanlık yapmış bir insanın, 80 ilin muteber insanlarının yargılandığı bir davada, mahkemede dinlenmeyen tanıklar mahkemede dinlenmiş gibi gösteriliyor. Bizim en çok hayret ettiğimiz hususlardan biri Yargıtayın en azından bu kararı bu noktadan bozması gerekirken, bozmuyor; aklınız durur. Ben bu kadar sene avukatlık yaptım, ben böyle bir yargılama görmedim, böyle bir yüksek yargı onaması görmedim.

    Mülkün temeli adalet hani nerede?

    -Yargılamanın her aşamasında bu hatanın düzeltileceğine olan inancınızı ortaya koydunuz. Yargıtay’da bozulmasını beklediniz. Ama netice ortada. Niçin böyle bir durum ortaya çıktı?

    -Demin söyledim, diğer 78 sanık da aynı mahiyette savunmada bulundu. Her bir sanığın savunması ayrı, delilleri ayrı, tanık listeleri vermişler. Şimdi, 78 sanık, bunlar 3’er tane tanık gösterse, 3 kere 78, 234 tanık eder. Bir insan suçsuzluğunu teyit için elbette tanık gösterir. Göstermiş, demiş ki “Genel Merkez’den gelen paraları karar defterimize işledik, hepimiz imzaladık. İlçelere dağıttık onlar da karar defterlerine işlemişler. Defterler Maliyenin elinde, imzalar ortada çağırın sorun, demişler.

    Hiçbir şey yapılmamış ! Yazık günah değil mi?! Bu insanlar şimdi yüz kızartıcı bir suçtan dolayı ceza almışlar, birtakım haklardan mahrum kalmışlar. İnsanların şerefleri, haysiyetleri bu kadar ucuz mu?! Nasıl olur bu?!

    İnsanların vicdanı sızlamıyor mu?! Bu sanık ne demiş, mahkemede ne demiş, kaç tane tanık dinletmek istemiş, niye dinlememişler? Belgeler ibraz etmiş; niye bu kararlarda yok. Niye her bir sanığın durumu tartışılmamış? Niye muhalefet şerhi koyan tartışıyor da, kararı veren hakimler tartışmıyor? Hadi onlar tartışmadı, Yargıtay’daki hâkimler niye bu vahameti görmüyor? Adalet mülkün temelidir, devletin temelidir diyoruz, hani nerede ?


    Fatura sahte değilse gelir makbuzu nasıl sahte olur?

    - Aslında paraların nasıl harcandığı belli. Ama bunlara ilişkin fatura ve makbuzları mahkeme kabul etmiyor o zaman, doğru mu?

    -Kaçırıldı denilen paralar ortada . Bu paralar karşılığı işler yapılmış, alışverişler yapılmış; 10 bin fatura var. Bu gelir makbuzlarına sahte demek için, önce bu 10 bin faturanın sahte olduğunu ortaya koymak lazım. Bu gelir makbuzları sahte, peki bu faturalar sahte mi; değil. Faturalar sahte değilse, gelir makbuzları nasıl sahte olur?! Sonra, nerede sanıklarının savunmalarında duruşmada ibraz ettiği belgeler?


    -Ortada kasti bir durum mu var size göre?

    -Biz neler gördük biliyor musunuz bu dosya içerisinde, Maliye memurları şu malî raporu tutmak ve bizim aleyhimize ifade verilmesini sağlamak için, Ankara’dan illere matbu ifade tutanakları gönderiyorlar. Gönderilen ifade tutanakları hep olumsuz ve bizim aleyhimize; “para almadım, işe gitmedim, fatura tanzim etmedim...”şeklinde.
    Birisine bunu imzalatmışlar; ama, adam okumuş, ve imzasının üzerine yazmış, demiş ki, yukarıda gitmedim, almadım, yapmadım diye yazıyor; ama, ben hem gittim hem aldım hem yaptım, Bir Maliye Bakanlığı mensubu nasıl buradan böyle yazılar gönderir, talimatlar verir. Ama, dediğim gibi, burada kesin bir amaç var. Nedir amaç ? Menderes’e yapılan Erbakan’a da yapılmak isteniyor.


    - Yargının siyasallaştığı her ortamda dile getirilen bir konu. Yakın geçmişte yine tartışma konusu oldu. Siz bu karar bu durumun bir sonucu mu?

    - Türkiye’de yargının pozisyonu her zaman tartışılıyor . Yok, dokunulmazlık yok, yargı bağımsızlığı deniliyor. Kanaatimce şu anda Türkiye’de tartışılması ve çözümlenmesi gereken bir numaralı mesele, yargının siyasallaşmış olmasıdır. Bu yargıyı siyasallaşmaktan hep birlikte kurtarmamız lazım. Geçen gün, Yargıtay’da başkanlık yapmış bir zatı ziyarete gittim. Kendisine dedim ki, “Bakın, siz, Yargıtay’da başkanlık yaptınız, ben de Adalet Bakanlığı yaptım. Adalet Bakanlığı yaparken, bütün çabam, yargının, yargı mekanizmasındaki çalışan hâkimlerin, savcıların adaleti en mükemmel şekilde gerçekleştirmesini temin idi; bütün çabam buydu. Siz de Yargıtay başkanı olarak aynı niyeti taşıyan bir kimseydiniz. Şimdi, bu karar var ya, bu karar, eğer düzeltilmeyecek olursa, bundan yargı çok büyük yara alır. Yargı 1960 yılında bir yara aldı. Haksız yere, gereksiz yere bu Türkiye’nin Başbakanını ve iki bakanını astılar. O, adil olmayan bir karardı, tamamen siyasî bir karardı, adaletin gereği olan bir karar değildi. Nasıl 1960’da bu yapıldıysa, şimdi, aynı şey Erbakan’a yapılmak isteniyor. Amaç Erbakan’ı siyasî hayattan uzaklaştırmak...


    Hakim ve savcılara niye brifing verildi?

    - Söz konusu davanın tek nedeni Necmettin Erbakan’ın siyasi hayatını bitermek mi?
    - Tabiî, bütün bunların başlangıcı da, 1997 yılında, Genelkurmayda hâkimlere, savcılara verilen brifingler. O brifingler niye verildi; brifinglerin verilmesindeki birinci gaye, bu Refah Partisini kapatacaksınız; kapatıldı. Kapatılması yetmez; ya, bunların siyasî hayatını bitireceksiniz. İşte, Erbakan’a da, bize de 5’er yıl verdiler; ama, 5 yıl geçti. 5 yıl sonra yeniden siyasete başladığımızı gördüler, o zaman dediler ki, şu türlü veya bu türlü yasaklamakla olmuyor, bunların başına bu davayı açarak öyle bir ceza verelim ki, suçsuz dahi olsalar suçluymuş gibi gösterelim, yüz kızartıcı suçtan mahkûm olanlar siyaset yapamıyor ya, cezayı da böylece verelim , böylece, bunların yollarını kapayalım.

    - Necmettin Erbakan ve 78 il yöneticisi hakkındaki bu karar, siyaset ve hukuk tarihinde daha çok konuşulacak. Kararı vicdanı açıdan nasıl değerlendiriyorsunuz?

    - Ama, bütün yapılanları yapanlar, bir gün bir yerde mutlaka hesabını verirler. Keşke bu yargı mekanizması bünyesinde bir organ olsa ve harekete geçse de, bizim bu davamızda bu kararı veren hakimleri ve vahim hatalarla dolu olan bu kararı onaylayan daire üyelerini bir yargılasa ve biz, bu üyelerle, bu hâkimlerle, onlar bir taraf, biz bir taraf olarak, şurada anlattıklarımızı bu yüksek hâkim heyeti önünde keşke bir tartışabilsek ve böylece, bir daha, artık, yargı siyasallaşma diye bir riskle karşı karşıya kalmasa. Yazık oluyor Türkiye’ye. "Bir ülkede, yıllarını Türkiye’nin manevî ve maddî kalkınmasına vakfetmiş, Türkiye’nin her köyüne, her ilçesine gitmiş, Türkiye’nin hemen her ilinde bir fabrikanın temelini atmış, ter dökmüş, yollarında toz yutmuş, Türkiye’nin refahı için gece uyumamış, gündüz durmamış, hangi engeli önüne koyarlarsa koysunlar, o engeller önünden kalkar kalkmaz hemen millete hizmete koşmuş ve millete hizmetten, başka düşüncesi olmayan, ne zaman iktidara gelse, Başbakan, Başbakan Yardımcısı olsa, yaptığı hizmetlerin hayrı millet tarafından görülen ve takdir edilen bir insanın böyle bir muameleye maruz bırakılmış olması, hem Türk siyaset tarihi açısından hem de yargı organı açısından gerçekten büyük bir yaradır. " Valiliklerden gelen belgeler nasıl yok sayılır?

    - Mahkeme tutanaklarında 1997 yılında partinin hiçbir faaliyet gerçekleştirmediği söyleniyor. Bu doğru mu? O yıl hiçbir faaliyette bulunmadınız mı?

    - Hâkim diyor ki “Efendim, siz, 1997 yılında hiçbir faaliyette bulunmamışsınız”. Biz de, hâkime, o zaman, siz, bütün illere yazılar gönderin, valiliklerden, emniyet müdürlüklerinden Refah Partisinin 1997 yılı içinde faaliyette bulunup bulunmadığını sorun demişiz. Bunu derken de şunu belirtmem lazım; partilerin kendi teşkilatları içinde yaptıkları çalışmalar valiliklere, emniyete intikal etmez; ama, 2911 sayılı Kanuna göre yaptıkları toplantılar intikal eder, sorun diyoruz. Mahkeme, bizim bu önerimiz üzerine, bütün illere yazılar yazmış ve bu yazılara cevaplar gelmiş... Bakınız burada, Konya Valiliğinden cevap gelmiş, şu faaliyetlerde bulundu demiş, tam iki sayfa. Bunun arkasından, İçel Valiliğinden cevap gelmiş, şu faaliyetlerde bulundular demiş, bunlar yazılı. Bunlar mahkeme dosyasında var. Diyarbakır Valiliğinden cevap gelmiş, hangi faaliyetlerde bulunduğumuz burada valilikçe, emniyetçe bildirilmiş. İzmir Valiliğinden cevap gelmiş, liste halinde, ne gibi faaliyetlerde bulunduğumuz bildirilmiş. Elazığ’dan gelmiş. Mamak Kaymakamlığından gelmiş. Türkiye’nin dört bir yanından gelmiş; yani, 40 tane, 45 tane ilden gelmiş. Ayrıca, biz de belgeler vermişiz; halkla kucaklaşma hamleleri yaptık, buyurun programımız demişiz. Yani, mahkemeye yardımcı olmaya çalışıyoruz, gerçeğin ortaya çıkmasına yardımcı olmaya çalışıyoruz.


    ʞoʎ ʎǝşıq uǝpıƃ sɹǝʇ ɯıʎıʎı uǝq

  12. #32
    alllah razı olsun kardeşim
    inşallah gerçekler ortaya çıkar

  13. #33

    Kayıp Trilyon Teranesi ve Tereslerin Terazisi

    Bir Siyonist diplomatın Erbakan hıncı ve itirafı:
    “Erbakan’ı siyaseten öldürdük ve diri diri mezara gömdük; ama bu yeterli değildir. O’nun üzerine beton dökmemiz gerekir”!?...

    Bu sözleri şimdi AKP Genel Başkan Yardımcısı olan Mir Mehmet Dengir Fırat Prof. Dr. Mehmet Bekaroğlu’na nakletmiştir.[1]

    Zaten, Refah-Yol Hükümetinin Başbakanı olarak bir yıl gibi çok kısa bir zamanda;

    · Havuz sistemiyle rantiye hortumlarını kesen ve toplumun her kesimine refah ve huzur veren

    · Denk bütçe yaparak, IMF’nin sömürü düzenini işlemez hale getiren

    · D-8’leri kurarak, Türkiye merkezli yeni ve adil bir dünyanın şekillenmesine öncülük eden Erbakan Hoca’nın

    1- Hükümetinin yıkılmasına

    2- Partilerinin kapatılmasına

    3- Siyaseten yasaklanmasına

    Amerika’daki Siyonist merkezlerin özel ve gizli toplantılarında karar verildiğini ispatlayan kripto belgelerin ellerine geçtiğini, Hoca defalarca dile getirmiştir.

    Mir Dengir Fırat’ın ifadeleri:

    a) Sonradan AKP’yi kuracak olan Fazilet Partisinin sözde yenilikçi takımının daha o dönemden Siyonist mahfillerle buluşup konuştuklarını

    b) 28 Şubat sürecinin dış güçler tarafından tasarlanıp uygulandığını

    c) Erbakan Hoca’yı siyasette yasaklamak ve töhmet altında bırakmak üzere “Kayıp Trilyon” iddialarının, dış güçler ve masonik merkezlerce ortaya atılıp kullanılacağının Mir Dengir Fırat’ın kulağına çıtlatıldığını göstermektedir.

    Yahudi şebekesinin ve sabataist işbirlikçilerin “Erbakan’ın mezarına beton dökmeliyiz” sözleri, onların Milli Görüşün bütün tabanını ve çekirdek kadrolarını Hoca’nın kontrolünden çıkarıp kendi güdümümüze almalıyız. Sadece resmen ve siyaseten değil, fikren ve fiilen de Hoca ile camiasının irtibatını koparmalıyız” anlamına gelmektedir.

    Ve zaten, bu gün AKP’de bulunan gömlek değiştiren dönekler, “Fazilet Partisinin kendilerine devredilmesi ve Hoca’nın tamamen çekilmesi” halinde ayrılmayı düşünmediklerini ve aynı program ve sloganlarla devam edeceklerini söylemişlerdir.

    Hatta Bülent Arınç, AKP kurulduktan sonra bile, bir müddet Fazilet Partisinin başına geçmek ve Siyonistlerin “Erbakan’ın üzerine beton dökme” niyetlerini gerçekleştirmek, yani Milli Görüş tabanını ve teşkilatını Erbakan’dan kurtarıp, malum merkezlerin güdümüne vermek niyetiyle beklemiştir.

    Yoksa o günkü söylemleriyle, bu günkü AKP’nin eylemleri arasında hiçbir farklılık görülmemektedir.

    İşte Bülent Arınç’ın 15.10.1999 tarihli Milliyet gazetesinde çıkan sözleri şöyledir:
    1- İmaj sıkıntımız var: FPnin çok daha başarılı olması gerektiğini düşünüyorum. Bugünkü halimizle başarılı olamayız. FP şu anda kadrolarından yeterli ölçüde istifade etmiyor. Yapılmayacak söylemler içine giriliyor. Vatandaşın güveni ve inancı şu anda çok alt düzeylerde. Bunu yukarılara çıkarmak için yeni bir yapılanmaya ihtiyaç var. Bu yapılanma partinin bütünlüğü içerisinde genel merkezle teşkilatları kucaklaştıran, genel merkezin yeni kadrolara da ihtiyacı olan bir çalışma olacak. Partinin imajı açısından hala sıkıntılarımız var.

    2- Parti içi demokrasi olmalı: Parti içi demokrasinin en güzel örneğini FP vermeli. Bunun sadece lafını etmek yetmez. Partideki siyaseti bir rekabet ve yarış haline getirmeliyiz. Bunun için ön seçim mekanizmasını koyabiliriz. Hatta milletvekili seçimlerini tercihli oy sistemine göre belirleyebiliriz.

    3- Değişime ayak uydurmalıyız: Değişime ayak uyduran bir parti olmamız lazım. Adaylarımızı seçerken de kongremizi yaparken de baskıcı ve dayatmacı olarak değil, gerçekten parti içi demokraside bir yarışı öngören bir metotla yola çıkmamız gerekiyor. Eskiden bir aday olurdu. İkinci bir listeye iyi bakılmaz ve kazansa bile feshedileceği ifade edilirdi.

    4- İdeolojik partinin şansı yok: FP Türkiyenin partisi olmalı. Marjinal ve ideolojik bir parti olmamalı. Böyle bir partinin iktidar şansı yoktur. 65 milyonun bütün kesimlerine ulaşabilecek, doğru fikirleri olan, ayağı yere basan bir parti olmalıyız.

    Yani eğer partinin başına geçebilseydi, Fazileti ve Saadet’i de AKP’ye çevirecek, hatta onlarla birleşecekti.

    22 Temmuz 2007 genel seçimleri öncesi, Saadet Partisi Genel Başkan Yardımcısı olan ve sık sık genel başkanlık için ortaya çıkarılan Numan Kurtulmuş, Başbakan Recep T. Erdoğan’la sürpriz bir görüşme gerçekleştirdi. Üstelik kendisi Tayyip’in ayağına gitmişti ve neler konuştuklarını Saadet teşkilatından ve tabanından gizlemişti. Öyle anlaşılıyor ki, bu buluşma yine Siyonist mahfillerin “Saadet Partisini Erbakan’dan kurtarma ve AKP’ye katma, yani Milli Görüşün kökünü kurutma” girişimlerinin ve “Erbakan’ın üzerine beton dökme” gayretinin bir yenisiydi…

    Şimdi Gelelim Kayıp Trilyon Meselesine…
    Bilindiği gibi Ankara 9. Ağır Ceza Mahkemesi, 5 yıla yakın devam eden davayı 6 Mart 2002 günü sonuçlandırdı. Mahkeme, Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılan Refah Partisinin Genel Başkan. Necmettin Erbakan’a isnat edilen "özel evrakta sahtecilik" suçunu sabit görerek, 2 yıl 4 ay hapis cezası verdi. Bunun anlamı, eğer Yargıtay kararı onaylarsa, hapis yatmanın dışında, ömür boyu siyasi yasaktı. Ertesi günü gazeteler haberi, "Sahtekârlıkları Sabit, Sahtekârlıktan Mahkum Oldu, Artık Erbakan Yok ..." başlıklar ile verdiler. Hiç kuşku yok ki bu, bugüne kadar vurulan darbelerin en ağırıydı. Elbette hapis cezası ve ömür boyu yasak, çok önemli siyasi sonuçlar doğuracaktı. Bu manşetleri atanlar dahil, herkes biliyordu ki bu karar da diğerleri gibi siyasiydi. Hak ve adaletten uzaktı.

    “Partinin iç edilen paralarından çok, siyasi hesaplar bu kararın temelini oluşturmaktaydı. Merkez medyanın attığı manşetler, sadece kişisel olarak Erbakanın üzerine beton dökmeyi değil, bir siyaset geleneğini de tarihe gömmeyi amaçlıyordu. Evet, parti kapatmalar, siyasi yasaklar, devam eden baskılar bizi etkiliyordu, bunlar haksızlıktı, oyunu kurallarının dışında oynamaktı, bizimle seçim yoluyla baş edemeyenler, mahkemeler yoluyla bizi devre dışı bırakmaya çalışıyorlardı. Her şeye rağmen bu yapılanlar bir şekilde anlaşılabilirdi. Demokrasilerde böyle siyasi mücadele olmaz diyorduk ama Türkiyede böyleydi işte. Ancak bu son yapılan anlaşılır gibi değildi. Hakaretin, belden aşağı vurmanın, edepsizliğin ötesinde bir şeydi bu. Varlıklarını bütünüyle sahtekârlıklara borçlu olanlar karşımıza geçmiş bize "sahtekâr" diyorlardı. Üstelikte ellerinde bir mahkeme kararı vardı. Bilindiği gibi daha sonra bu karar Yargıtay tarafından da onanmıştı.

    Ancak yeniden görüşülme ve karar düzeltme talebini kabul eden Yargıtay, bu sefer önceki kararı bozmuş ve mahkemeye geri yollamıştı. Şu anda da yine Yargıtay’dadır ve inşallah bu tarihi hata düzeltilmiş olacaktır.

    10.12.2003 Tarihli Milli Gazetede Prof Mehmet Bekaroğlu’nun konuyla ilgili şu yazısı yayınlanmıştı:
    Ankara 9. Ağır Ceza Mahkemesi’nin, Milli Görüş Lideri Sayın Necmettin Erbakan ve arkadaşları hakkında vermiş olduğu mahkûmiyet kararı Yargıtay tarafından onandı. Hukuk nosyonu ve vicdan sahibi hukukçular, davanın açılışından kesinleşmesine kadar yanlışlıklarla dolu olan bu karara “hukuk cinayeti” diyeceklerdir. Ben hukukçu değilim, ayrıca Türkiye’de hukukun var olduğuna inanmıyorum. Menderes ve arkadaşlarının idam edilmesinden hiçbir farkı olmayan bu karar, hukuk cüppesi giydirilmiş bir siyasi infazdır; bu kararla, 28 Şubat “postmodern darbesi” ile siyaset dışına itilen Sayın Erbakan yok edilmeye, milletin hafızasından silinmeye çalışılmaktadır. Ama bu kararı verenler bilsinler ki büyük bir yanlışlık yapmışlardır. Tarihe şöyle bir göz atanlar göreceklerdir ki, Sokrates’ten Menderes’e haksızlığa uğrayan hiçbir hak ve halk dostu unutulmamıştır, ama onları mahkûm edenler bir süre lanetle anıldıktan sonra unutulup gitmişlerdir.

    Ömrünü millete hizmetle geçiren sayın Erbakan hakkında davaların açılması, mahkûmiyet kararlarının verilmesi ilk değildir; bütün bunlara şaşmıyoruz; zorlama ve yanlış davalara, eksik soruşturmalara, delillerin eksik toplanmasına, kararın tahminler ve ihtimaller üzerine kurulmasına alışığız. Hepsini sabırla ve sükûnetle karşıladık. Çünkü Milli Görüş siyaseti buydu, Sayın Erbakan bizden böyle davranmamızı istiyordu.

    Bu son karar öncekilerden farklıdır. Görmezden gelmeler, alaylar, tehditler, iftiralar, karalamalar, siyaseten linçler, parti kapatmalar, mahkûmiyetler... Bunların hepsine gülüp geçebiliriz, nitekim öyle yaptık. Her şeyi sabır ve sükûnetle karşılarız, tüm baskılara, haksızlıklara göğüs gereriz. Bize düşmanlık yapabilirler, bizim için her şeyi söyleyebilirler, ama ülkemize ve milletimize bağlılığımıza, dürüstlüğümüze söz söyleyemezler, bize “hain”, “hırsız”, “sahtekâr” diyemezler, dedirtmeyiz. O nedenle ben bu kararı kabul etmiyorum, hayatları yüz kızartıcı suç işlemekle geçenlerin, bizim için “sahtekâr” manşetleri atmalarına isyan ediyorum.

    Kimler Kimin İçin “Sahtekâr” Manşeti Atıyor?
    Şimdi soruyoruz ve insaflı bir yanıt bekliyoruz.

    Niçin Refah Partisi, niçin Sayın Necmettin Erbakan? Türkiye’de kaç siyasi parti var, kaç vakıf, kaç dernek, kaç sendika, oda, birlik vs. var? Bunların kaçı değişik vesilelerle kapatıldı, kaçının hesapları incelendi? Kaçının başkanı, yöneticileri mahkemeye verildi?

    O halde niçin Refah Partisi, niçin Milli Görüş Lideri Necmettin Erbakan? Sayın Erbakan ve arkadaşları devlette defalarca ve yıllarca görev yaptı, bir çoğu bürokraside sorumluluk gerektiren önemli mevkiler işgal etti, bakanlıklar yaptı. Sayın Erbakan bu ülkede üç kez Başbakan Yardımcılığı yaptı, 54. Hükümet’in Başbakanıydı.

    Bırakınız mahkemelere gitmeyi, bir kere olsun bir teki için yolsuzluk iddiası söz konusu olmamıştır. 28 Şubat’ın fırtınalı günlerinde bakanlar ve hükümet hakkında defalarca gensoru ve soruşturma önergeleri verilmiştir ama bunların bir tanesinin bile konusu yolsuzluk olmamıştır, olamamıştır. Hiç kimse Sayın Erbakan hakkında yolsuzluk isnadında bulunamamıştır. Türlü iftiralar ve çamur atmaların yapıldığı o günlerde kimse böyle bir şeye cesaret edememiştir.

    Diğer hükümetlere bakın; kaç yolsuzluk önergesi verildi, kaç yolsuzluk soruşturması açıldı? Yolsuzluk gensoruları ile düşürülen bakanları ve hükümetleri kimse unutmadı. Şu anda Meclis gündeminde başbakanlar ve bakanlar hakkında yolsuzluk gerekçeleri ile verilen soruşturma önergeleri, dokunulmazlık dosyaları var.

    Niçin bütün bunlar için değil de Sayın Erbakan için manşetler atılıyor?
    Defalarca Hükümet sorumluluğu alan, devlet bütçesini yönlendiren, ihaleler yapan, milyarlarca dolarlık, katrilyonlarca liralık işlemlerin altına imza koyan, trilyonlarca liralık örtülü ödeneği yöneten insanlar, hiçbir usulsüzlük, yolsuzluk yapmadılar da kendi partilerinin paralarını çaldılar, sahtecilik yaptılar, öyle mi?

    Yani şimdi hayatları yüz kızartıcı suç işlemekle geçenler ve bunların suç ortakları insafsızca ve utanmadan “sahtekâr” manşetleri attılar diye Milli Görüş kadroları sahtekâr mı oldu?

    Erbakan’ın ne yaptığını biz biliyoruz, millet de biliyor. Ama ben bir kere daha tekrarlayayım.

    - Erbakan, kısa süren Hükümet döneminde havuz sistemi kurarak, milletin kanını emen rantiyenin hortumlarını kesti, yıllarca dönen haram tekerleklerine çomak soktu; onun için Erbakan’a kin kusuyorlar.

    - Erbakan rantiyeden kestiğini memura, işçiye, çiftçiye, emekliye, dula, yetime verdi. Erbakan, “bu ülkede aç ve açıkta insan kalmayacak” dedi. Onun için Erbakan’dan nefret ediyorlar, kin kusuyorlar.

    - Erbakan, bu millete, tüm çıkar çevrelerinin baskıları ve engellemelerine rağmen bu ülke insanının bu ülkeyi yönetebileceğini gösterdi. Onun için Erbakan’a kızıyorlar.

    - Erbakan, bu millete alternatifleri gösterdi, denk bütçeyi, enflasyonu düşürmeyi, borçlanmamayı, faizleri düşürmeyi gösterdi. Onun için Erbakan’a tahammül edemiyorlar.

    - Erbakan, borçlanmanın, faizin, rant ekonomisinin sonunun olmadığını söyledi, tüm engellemelere rağmen üretim ekonomisini ayağa kaldırdı, döneminde namuslu sanayiciler, tüccarlar, esnaflar, çiftçiler altın yıllarını yaşadılar. Onun için Erbakan’ı yok etmek istiyorlar.

    - Erbakan, yabancılara “hayır” denilebileceğini, onurlu durulabileceğini gösterdi. Onun için Erbakan’ı siyasetin dışına itiyorlar.

    - Erbakan, millete hafızasını hatırlattı, gücünü, imkanlarını, coğrafyasının önemini, tarihi mirasını gösterdi. En çok da bundan ürktüler, onun için Erbakan’dan çok korktular.

    - Erbakan, “faiz bizi ve bizim gibi sömürülen ülkeleri batırıyor” dedi. Erbakan, sömürgeciliğin yeni adı olan neo-liberalizm ve küreselleşmenin ipliğini pazara çıkardı, emperyalizme ve dünya Siyonizm’ine savaş açtı. Erbakan, D8’i kurdu, tüm geri kalmış ülkelere, İslam coğrafyasına, diktatörlüklere karşı millet seçeneğini gösterdi. Erbakan, bu ülkelerin baskı altında inleyen, sömürülen, aç bırakılmış insanlarına umut oldu, örnek oldu. Onun için Erbakan, dünya patronlarını, Siyonistleri, sömürgecileri, diktatörleri ürkütüyor, korkutuyor!

    Kimler milletin milyarlarca dolarını çaldı, kimler bankaları hortumladı, kimler devletin kasasını, milletin cebini boşalttı? Hangi sözde iş adamı, hangi medya patronları sahte evrak düzenleyerek devlet ihalelerine girdi, bunların suç ortakları hangi siyasetçilerdir, kimler gece yarısı konutlarda kimlerle banka pazarlıkları yaptı? Kimler yüz kızartıcı suçlar işledi, kimler yüz kızartıcı suç işleyenlerin suç ortakları oldu, hangi köşe yazarı patronunun iş takipçisi, ricacısı, tehditçisi, şantajcısı oldu? Kimler hortumcuların devlete olan milyonlarca dolarlık borçlarını erteledi? Bu soruların tamamının cevabı vardır, bu yüz kızartıcı suçların faillerini bu millet tanıyor. Belki mahkeme kararları olmayacak ama tarih bunların tamamını not edecektir.

    Şimdi, bütün bunları yapanlar, hayatları yüz kızartıcı suç işlemekle geçenler, milletten çaldıkları ile kurdukları kulelerinde oturacaklar ve milletin davacısı olmuş, bir ömür milletin refahı, özgürlüğü ve onuru için çalışmış Sayın Erbakan ve arkadaşları için “sahtekâr” manşetleri atacaklar, öyle mi?

    Hayır, millet bu haksızlığı, bu insafsızlığı, bu çirkin infazı asla kabul etmeyecektir. Milli Görüş kadroları, milletin davası için bir ömür harcamış liderlerine yapılan bu insafsız, bu çirkin ve seviyesiz saldırıyı sahiplerine iade edecektir.”

    Milli Görüş davasının hakikatini, amaçlarını ve hedefine nedenli yaklaştığını ve Hoca’nın dehasını ve stratejik manevra ve manipülasyonlarını tam ve doğru olarak kavrayamamaktan kaynaklanan ama samimiyetine bağışlanan bir gaflet ve cesaretle…

    Ve yine Kur’an’daki nebevi siyaset hikmetleriyle ilgili bilgi eksikliğinden ve feraset fakirliğinden doğan ve Hoca’nın yakın çevresine mecburen aldığı ve katlandığı ve çok kirli niyetlerine rağmen, İslam ve insanlık hatırına onlardan yararlandığı kişileri “Erbakan’ın aynası” sanan yanlış bir bakış açısından ortaya çıkan anlama ve algılama sorunu yüzünden ve biraz da bazı kişi ve mahfillerin doğrudan veya dolaylı şişirme ve yönlendirme girişimlerinin etkisiyle; ve maalesef ümidin, yani iman pilinin zayıflaması nedeniyle:

    “Erbakan Hoca’ya, artık aktif siyaseti bırakıp çekilmesi gerektiğini, manevi lider olarak devam etmesini” söyleyen…
    (Not: 12 Eylül’den sonra “Hocam, arkadaşlarınız, sizin artık resmi ve fiili değil, manevi bir lider olarak hizmetinizi sürdürmenizi istiyor” diyen Oğuzhan Asiltürk’e:

    “Onlar aslında Bizim manevi başkan değil, uhrevi başkan olmamızı (Yani diri diri mezara konulmamızı ve bu davanın rayından çıkarılmasını) istiyor!...” Cevabını vermiş ve elçiliğini yaptığı Siyonist ve sabataist şebekenin şeytani niyetlerini deşifre etmişti.

    “Erbakancılığı yaşatmak için Erbakansız siyaset yapmak zorundayız..” gibi, dışı hoş içi boş laflar üreten...

    Bazen:

    “Hocayı ve düşüncelerini de daha yakından tanıma fırsatı buluyordum. Hoca ikili ilişkilerde müthiş bir insandı. Mütevazı, saygılı, sevgisini gösteren, tam bir beyefendi gerektiğinde nüktedan, dinlemenin ve dinletmenin ustası, mütevekkil olduğu kadar sebeplerin de üzerinde duran... Bu özellikleriyle tanıdığım ender insanlardan biri. Ama aynı zamanda inatçı, kesin doğrularında asla taviz vermeyen, ayrıntıcı bir insandı Hoca. İnançları ve genel siyasi çizgisine hiçbir itirazım yoktu. Ama bunların ifade biçimi yıllar içinde katılaşmıştı.

    İnançları ve genel siyasi çizgisinin yanı sıra bunları hayata geçirme yöntemleri de kesindi. Ayrıca tarzı ve yöntemlerini inancının bir parçası haline getirmişti. Bu kadar değil, ideolojisi, yöntemleri ve kendisi bütünleşmişti. Bu bir benlik nefis meselesi değildi. Hoca ve çevresindekiler inanıyorlardı ki, Hoca bir misyonla görevliydi, var olduğu müddetçe bu misyonu sadece o taşıyabilirdi.”

    Diyerek; gerçekleri tespit ve teslim eden, ama ardından bu kanatlarıyla çelişerek ve bir nevi kendi kendisini tekzip ederek:

    “Muhterem Hocam, daha sonra bizleri şuurlandırmak ve eğitmek için kimilerine göre bezdirici ama benim için her defasında öğretici ve keyif verici olan, o uzun vaazlarınıza başladınız. Bunların gerçeği bütünüyle yansıtmadığını aramızda konuşuyoruz ama o kadar İstekli ve kararlı görünüyorsunuz ki, biz size o kadar saygılıyız ki, hiçbirimiz bunu size açıkça söyleyemiyoruz. Zaman zaman örtülü de olsa itiraz ettiğimizde anlamak istemiyor, bizleri susturuyorsunuz.”

    Şeklinde Hoca’ya mektup yazabilen Sn. Mehmet Bekaroğlu; Bingöl konuşması bahanesiyle 312’den dolayı verilen ceza üzerine: “Hocam, şimdi size gereken, “bana derhal yatacağım cezaevini gösterin. Ben oraya gideceğim” açıklamasını yapmaktır” şeklinde bir teklif götürünce, Erbakan Hoca’nın:

    “İşte bakın, Mehmet Bey, Bekaroğlu soyadına yakışır bir çözüm buldu!” esprisindeki ince mesajı çözemeyecek kadar da saf birisidir.

    Ve zaten Erbakan’ın büyüklüğünün en kesin alameti, böylesi insanlarla bu davayı bu günlere getirmesidir.



    ALINTI

  14. #34
    KardeŞlerİm Abİlerİm Bu Sİte GerÇekten MÜkemmel Bİr ArŞİv
    Ve Sİtemİzİn Üyelerİde Öyle
    Ben Konya Meram İlÇesİ Bİlgİ İŞlem Sorumlusuyum Bİzİm GenÇlere Çok Faydali Olacak Bİlgİler Var Burada

  15. #35

    Erbakan ve Trilyonlar (1)

    Nevzat laleli nlaleli@mynet.com www.yuvamiz.net
    Hatıralar yazı serisi
    Önce Ankara, İstanbul, Konya gibi Büyük Belediyeler ile birçok Belediye Başkanlıklarını kazanan, daha sonra yapılan 24.Aralık.1995 seçimlerinde diğer partilerden fazla oy alarak (6 milyondan fazla oy) TBMM’ne 158 milletvekili ile giren; 1996–97 Haziranları arasında bir yıl kadar Hükümet olan bir partimiz vardır. Bugün bile “Efsane hizmetleriyle” kendisine oy vermeyen birçok kesimlerce de hakkı kendisine teslim edilen bu parti bildiğiniz gibi “Milli Görüş” zihniyetinin partisi Refah Partisidir. Genel Başkanı ve TC’nin 54. REFAH-YOL koalisyon Hükümetinin Başbakanı ise “Efsane Başbakan Pof. Dr. Necmettin Erbakan” dır.
    24.Aralık.1997 de ülke içerisinde önce Medya tarafından kopartılan bir “İrtica fırtınası” ile bu hükümet sallandırılmaya çalışıldı. Müslim Gündüzler, Fadime bacılar, Aczimendilerin zikirli gösterileri günlerce ekranlarını ve gazete sayfalarını süsledi. Sincan’da yürütülen tanklarla da “Demokrasiye balans ayarları (!)” yapıldı. Hukukçulara ve hâkimlere Genel Kurmayda brifingler verildi. Hükümete karşı yapılan bu hareketlere “Örtülü post modern darbe” adını koyanlar oldu.
    Daha sonra 1998 yılından beri devam eden bir dava. “Kayıp trilyonlar davası” İşte bu dava 2008 yılının Nisan ayı başında sonuçlandı ve artık 82 yaşına gelmiş bulunan Prof. Dr. Necmettin Erbakan, “Evrakta sahtecilik ithamıyla” 13 ay ev hapsine mahkûm edildi.
    Çok satan rantiyeci medya kanalıyla halkımıza yanlış intikal ettirilen olayların gerçek yüzlerini ortaya koymak, Erbakan gibi hayatı boyunca ülkesinin ve milletinin maddi ve manevi imarına ve ihyasına çalışan bir insana bir vefa borcudur, hakkın yanında yer almaktır.
    RECAİ KUTAN NE DİYOR
    Bu konu ile ilgili olmak üzere Milli Görüş’ün günümüzde ki partisi Saadet Partisi Genel Başkanı Mühendis Recai Kutan’ın 5.Nisan.2008 tarihinde yaptığı basın toplantısında Prof. Dr. Necmettin Erbakan için şöyle demektedir.
    “Erbakan hayatını bu topraklara adayan bir dava insanıdır. Yüreği mazlum milletler için çarpan bir sevda insanıdır. Ülkemizde ağır sanayi hamlesini başlatan o’dur. Kars’tan, Edirne’ye dumanı tüten fabrikalarda O’nun emeği, O’nun alın teri vardır. Evi ekmek, mahsulü bereket gören insanlarımızın tebessümünde onun çabası vardır.
    Erbakan, sadece bu ülkenin değil, tüm mazlumların, mağdurların sesi ve umudu oldu. 82 yaşında… Ve Ömrü boyunca Hakkın hâkim olduğu, bütün insanlığın huzur bulduğu bir dünyanın mücadelesini verdi. Bunun için D-8’leri kurdu.
    Açıkça söylüyorum. Hala milletimizin efsane olarak nitelendirdiği 54’üncü Hükümet 2 yıl daha iktidarda kalsaydı, Türkiye bugün ekonomisiyle, sanayisiyle, refah düzeyiyle dünyanın en güçlü ve en müreffeh ülkelerinden biri olurdu.
    Muhterem Erbakan 2 yıl daha Başbakan olarak hizmet verseydi, bugün ne Afganistan işgal edilirdi, ne de Irak.
    Bu olmamalıydı. Muhterem Erbakan’a bu yapılmamalıydı. Elbette bizler bu millete hizmet etmenin bir bedeli olduğunu biliyoruz. Erbakan bu bedeli ödedi, ödemeye de devam ediyor. Bu uğurda hapislere atıldı. Engellendi, yasaklandı, partileri kapatıldı. Ancak hiçbir zaman yılmadı. Bundan sonra da yılmayacaktır. Bundan kimsenin şüphesi olmasın.
    Bu toprakların yetiştirdiği en büyük değerlerden biri olan Muhterem Necmettin Erbakan yaptıklarıyla milletimizin gönlündeki yerini çoktan almıştır. Önemli olan da budur.
    Ömrünü ülkesine ve insanlığa adamış bir devlet adamına reva görülen bu muameleyi ve bu muamele karşısında sessiz kalanları da tarih yargılayacaktır.”
    HAFIZALARIMIZI YOKLAYALIM
    İlk defa 1969 yılında Milli Nizam Partisiyle milletimize “merhaba” diyen “Milli Görüş” batıdan kopye, sağcı ve solcu görüşlerin karşısına çıkmış adeta; “Durun bakalım. Ülkemizde bir de Milli Görüş vardır” demişti.
    “Milli Görüş” neydi. Sırtını Batının büyük para ve propaganda gücüne dayamış sağcı ve solcu görüşlerin karşısında başarı şansı var mıydı?
    Bir şeyi yakından tanımak ve iyi anlayabilmek için (özellikle gençlerimiz için) “Milli Görüş”ü tanımakla başlamak önem kazanmaktadır.



    haberdem

  16. #36

    Erbakan ve Trilyonlar (2)

    Nevzat laleli nlaleli@mynet.com www.yuvamiz.net
    Hatıralar yazı serisi
    MİLLİ GÖRÜŞ NEDİR
    Milli Görüş, temeli sevgi, şefkat, barış ve kardeşlik olan kaba kuvveti ve menfaati değil, hakkı üstün tutan ve 6 milyar insanın hepsinin saadetini isteyen bir medeniyet projesidir. Milletimizi bin yıllık tarihinin bir özetidir.
    Milli görüş, materyalist değil maneviyatçı bir görüştür. Bu gün en çok ihtiyacımız olan “önce ahlak ve maneviyatı” esas alır.

    Milli görüş, madden ve manen kalkınmanın adıdır. Yeniden büyük Türkiye demektir. Bağımsızlık demektir.

    Kaba kuvveti değil hakkı ve adaleti üstün tutan görüştür.

    Bu ülkede yaşayan her kesin ırkı, rengi, cinsiyeti, dili, dini, mezhebi ve siyasi görüşünü gözetmeden, onların insan haklarını ve özgürlüklerini savunur.

    Devlet millet kaynaşmasını esas alır.

    Gelir dağılımında zümresel ve bölgesel adaletsizliğe karşı çıkar.

    Uydu değil Lider ülke idealine sahiptir.

    Özetle milli görüş; Barış ve huzuru, Hürriyeti, Adaleti, Refah’ı, saygınlık ve izzeti temsil eder. (Recai Kutan - 31.08.2007 Basın toplantısı)

    İŞTE ERBAKAN VE YAPTIKLARI
    Takdir edersiniz ki “Hortumlarını kestiği için kendisine düşman olan rantiye gazeteleri ve televizyonları tanıtamaz Erbakan’ı.” Erbakan’ı tanıyabilmek demek onun fikirleri ve ülkemize ve insanımıza neler yaptıklara yakından bakmak lazımdır.
    Milli Görüş’ün 1969 da ülkemizde yeniden çıkışını sağlayan insan Erbakan’dır. Yeniden diyorum, çünkü bizzat kendisi “Milli Görüş”ü tanıtırken; “Bu görüş Sultan Alparslanların görüşüdür. Sultan Fatihlerin, Kanunilerin görüşüdür. Akşemseddinlerin, Molla Güranilerin görüşüdür…” diye tanıtmıştı. (1969 - Milli Nizam Partisinin Kuruluşu)

    Teknoloji ve sanayi sahasında yaptıkları hizmetler “Mühendisler harekâtı” adı verilen bu siyasi çalışmalara yakışacak şekildeydi.

    Sanayileşmeyi millî dava haline getirip bu uğurda ömrünü vakfeden, Türkiye'de ilk kez yerli motoru imal eden (Adı önce Gümüş motor, Pancar motor) odur. Türkiye'nin ilk yerli otomobilini üreten yine odur. “Ağır Sanayi hamlesini başlatarak, Her İl’e bir fabrika” diye çıkan ve bu konuda 200 Ağır Sanayi fabrikasını kuran odur.( 1974-77)

    Türkiye'de uçak sanayini kurmak için olağanüstü bir mücadele veren yine odur.

    Anadolu sermayesini ayağa kaldıran ve Anadolu Tüccarının sanayicisinin TOBB (Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği) Genel Başkanlığını (1968) ele geçiren odur. Türkiye’yi bir baştan bir başa sanayi siteleri ile donatan ve KOBİ'lerin oluşumunu sağlayan odur.

    IMF devre dışı bırakarak ekonomik kalkınmayı başaran, İlk denk bütçeyi yapan, Askerine, siviline, memuruna, işçisine Cumhuriyet tarihinin en büyük zammını veren, halkın tükettikleri mallarda bir zam yapmayarak zamsız ve vergisiz kalkınmayı başaran odur.

    Millî kaynaklardan sağladığı ve her biri 10 milyar $ değerinde toplam 30 milyar $'lık 3 adet kaynak paketi hazırlayıp uygulamaya koyarak, elde edilen gelirleri gerekli hizmetlere tahsis eden, Türkiye'nin siyasi, iktisadi ve kültürel bağımsızlığı için mücadele eden odur.

    Memur maaşlarını yüzde 130, İşçi ücretlerini yüzde 102, BAĞ-KUR emekli maaşlarında yüzde 300 oranında artışla BAĞ-KUR emeklilerine 866 milyar TL., memur emeklilerine 985 milyar TL. ve işçi emeklilerine de 2.074 milyar TL sağlayan yine odur.

    Köylünün ürününe, yüzde 312 artışla 136 trilyon TL. ödeme yaptı. % 50 oranında gübre sübvansiyonu yanında bir yıl önce 366 milyon $ olan gübre desteğini 629 milyon $'a çıkaran, Esnafa düşük fâizle sağladığı kredi hacmini 57 trilyon TL'den 80 trilyon TL'ye çıkaran odur.

    Türkiye'nin onurlu duruşunun temsilcisi olan, halkı Müslüman 8 ülkeyi bir araya getirerek aralarına ABD’yi, AB’yi veya İngiltere’yi aralarına almadan D-8’i kuran odur.

    Kıbrıs'ı Enosisci Rumlara bırakmayan (1974 Kıbrıs Barış Harekâtı) 1991 Körfez krizinden beri kapalı tutulan Kerkük-Yumurtalık petrol boru hattını açarak ülkemize gelir getirmesini sağlayan. Kuzey Irak sınır ticaretini harekete geçirerek Güneydoğu halkının ekonomik durumunu iyileştiren yine odur.

    Kamu İktisadi Kuruluşları'nın açıkları zararlarının bütçeden karşılanması yerine, 'Havuz Sistemi' uygulaması ile KİT'leri kâra geçirdi. Devletin iç borçlanmasını önledi. Son elli yılın ilk denk bütçesini kanunlaştırdı.

    Sosyal yardım fonunda toplanan paraların ancak % 11'i yoksullara dağıtılırken, fonda toplanan 60 trilyon TL'nin tamamını, yani % 100'ünü yoksullara dağıttı. 100.000 öğrenciye 1'er milyon TL. burs verilirken 200.000 öğrenciye 4'er milyon TL. burs verdi.
    Çekiç Güç'ün görev süresini sona erdirdi. Terör olaylarını Türkiye'nin gündeminden düşürdü. Doğu ve Güneydoğu'da köylere dönüş projesini başlattı.
    Erbakan’ın yapmadıkları da vardır. Onları şu şekilde sıralayabiliriz.

    Enkaz edebiyatı yapmadı. Halkın ihtiyaç maddelerinin hiç birine (benzin ve mazot dahil) bir kuruşluk zam yapmadı. Kesinlikle yeni vergiler koymadı, devlete para lazım diyerek karşılıksız para basmadı. IMF'den borç almadı, Hazine Bonosu ve Devlet Tahvili satarak iç ve dış borçlanmaya gitmedi, ülkeyi faiz sarmalına mahkûm etmedi. Ratiyecilere prim vermedi. Onların ve rantiyeci medyanın borç erteleme taleplerini kabul etmedi.

    Demokrasiden taviz vermedi. Bakanlardan kurulu yüksek İnsan hakları Kurulunu kurarak insan hakları ihlâllerine fırsat vermedi.

    Yazacak daha birçok icraat varken bunları burada anlatmaya da yazmaya da ne yerimiz ne de konumuz müsait değildir.

  17. #37

    Erbakan ve Trilyonlar (3)

    Nevzat laleli

    Hatıralar yazı serisi

    KAYIP TRİLYONLAR MESELESİ
    Bilindiği gibi her partinin aldığı oy ve çıkardığı milletvekili sayısına orantılı olarak Hazine’den partilere para yardımı yapılır. 1996 yılı içinde diğer partilere yapıldığı gibi Refah Partisine de Hazineden para yardımı yapılır. RP, o yıl % 21.38’lik oy oranı ve çıkardığı 158 Milletvekili ile Türkiye’nin büyük partisidir. Nitekim DYP ile anlaşarak REFAH-YOL koalisyon hükümetini kurmuştur. Kendisine verilen Hazine yardımı Trilyon lira (kesin rakamı bilmiyorum) mesabesindedir.
    Refah Partisi Anayasa Mahkemesince açılan “Kapatma Davası” sonucu 16.Ocak.1998 de kapatılınca, bütün mallarına da Hazine el koyar. Bu arada 2 sene kadar önce Partiye yapılan yardımın iade edilmesi de istenir. Hâlbuki aradan geçen iki sene içerisinde bu para partinin değişik il ve ilçe Başkanlıklarına yardım olarak verilmiş ve değişik faaliyetlerinde kullanılmıştır.

    Parti yetkilileri mahkemeye verdikleri bilgi ve belgelerde; “Partimiz kurulduğu günden bu yana her ayın belli gününde (genellikle her ayın ilk cumartesi) Ankara veya uygun görülen bir il merkezinde İl Başkanları ve İl müfettişleri toplantısı yapar. Toplantılar yoklamalar ile sıkı şekilde takip edilir.

    Gene böyle bir toplantı davetinde İl Başkanlarına yapılacak para yardımın miktarı belirtilerek Genel merkeze belirtilen miktarlarda makbuz keserek getirmeleri istenmiştir. Nitekim o toplantıda iller için ayrılan para ilgili ilin Başkanı veya müfettişine verilerek makbuzları alınmış ve muhasebe edilmiştir.

    Öte yandan İl Başkanlıkları da Genel Merkezden aldıkları bu paraları “İl’in çeşitli faaliyetlerinde kullanarak muhasebeleştirmişlerdir” şeklinde olmuştur. Bunların muhasebe kayıtlarında her hangi bir sorun bulunmamaktadır.

    Nitekim birkaç sene önce bazı illerin başkanları bu parayı almış ve kullanmış olmalarından dolayı haklarında hapis cezası verilmiş ve hapis yatmışlardır.

    HAZİNE DAVA AÇIYOR
    Hazine avukatları, Refah Partisinin İl Başkanlıklarına elden vererek yaptığı yardımın kabul edilmemesini ve bu il yardımlarının banka kanalıyla yapılması gerektiğini savunuyorlar. İlgili mahkeme avukatların bu iddiasını benimseyerek; “Hayır. İl Başkanlıklarına elden yardım yapamazsınız. Bunu Banka kanalıyla yapmanız gerekirdi” diyerek Parti yetkilerini ve özellikle Genel Başkanı Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ı suçlu buluyor. Ve yapılan itham; “Evrakta sahtecilik”
    Dava neticeleniyor. Temyiz süreçleri de tamamlanıyor ve karar kesinleşiyor. Ve 13 ay hapis cezasına çarptırılıyor. Yaşı nazarı dikkate alınarak bu cezanın “ev hapsi” şeklinde olmasına karar veriliyor.

    Bir millet kendisine hizmet eden önderlerini en azından yâd etmek mecburiyetindedir. Bu onun ahde vefa borcudur.

    Yazımı, Çanakkale Destanını en ince ayrıntılarıyla kamu oyunun önüne çıkartan ve yazdığı kitabıyla Çanakkale’yi yeniden destanlaştıran yazar Ekrem Şama’nın “Görevini yaptı Erbakan” şiirinden bir parçayla bitirmek istiyorum.
    GÖREVİNİ YAPTI ERBAKAN

    Âlim, arif, müşfik, mütebessim, çalışkan.
    Bin yıllık ateşle, bu meşaleyi yakan,
    Liderliği görür O’na dikkatli bakan,
    Tarih şahittir ki görev yaptı Erbakan.

    O’nu anlatmak mı? Hâşâ, nedir seviyem?
    Dönenlere baktım, hepsi kurda kuşa yem,
    Şahitlik edecek il il, köy köy Türkiye’m!
    Millet şahittir ki görev yaptı Erbakan.

    Çilesini çekti, dokudu ilmik ilmik,
    Yeşerdi boy attı, Milli Görüşçü gençlik,
    El ele kol kola, baş dik, irade çelik,
    Gençlik şahittir ki görev yaptı Erbakan.

    Dik durdu çalıştı, Allah izin verdikçe,
    En güçlü bizleriz, kalpler toplu vurdukça,
    Hep liderimizdir, canlar tende durdukça,
    Allah şahittir ki görev yaptı Erbakan.

  18. #38
    Sessiz DEVRİM! Fatih KANLI kullanıcısının Görüntü Resmi
    Giriş
    Sat Feb 2008
    Konum
    istanbul
    Yaş
    38
    İletiler
    3,669
    Blogdaki Konular
    1
    Adem Doğan ve Vera Keskin Allah ikinizdede razı olsun bu konuda baya bir bigi eksikliğim vardı beni aydınlattınız.

  19. #39

    Trİlyonda Yok SuÇta

    TRİLYONDA YOK SUÇTA

    (I)
    Saadet Partisi Genel Başkan Yardımcısı ve Adalet eski Bakanı Şevket Kazan;

    Böyle bir dava, Maliye uzmanlarının yetkisiz olarak incelemeleri neticesinde, biraz da o tarihteki Maliye Bakanı Zekeriya Temizel’in maksatlı tutumu ve Vural Savaş’la olan yakın ilişkileri sonucu ortaya çıkıyor. Hatırlarsınız 2002 seçimlerinde her ikisi de DSP’den aday oldular. Maliye Bakanlığının hazırlamış oldu u bu rapor otomatikman Vural Savaş’a gönderiliyor. Halbuki, Maliyenin hazırlamış oldu u bu rapor doğrudan doğruya Anayasa Mahkemesine gönderilmesi gerekirken Vural Savaş’a gönderiliyor.Anayasa Mahkemesi’nin kapatılmasına karar verdi i Refah Partisi’nin kamuoyunda ‘trilyon davası’ olarak bilinen mali hesaplarıyla ilgili dava, geçti imiz günlerde sonuçlandı. 9. Ağır Ceza Mahkemesi’nin Necmettin Erbakan’a 2 yıl 4 ay, di er 78 sanı a ise 1’er yıl verdi i ağır hapis cezası Yargıtay’da onaylanınca, karar ve onun do urdu u sonuçlar günlerce tartışma konusu oldu.

    Ancak Erbakan’ı mahkum eden kararının adil ve hukuka uygun olup olmağından çok, olay başka yönleriyle ele alındı. 5 yıldır davayı yakından takip eden SP Genel Başkan Yardımcısı ve Adalet eski Bakanı Şevket Kazan ise; kararın detaylarını, yargılama sürecinde yaşananları ve di er gerçekleri anlattı.

    -Efendim, Yargıtay kararı onayladıktan sonra Sayın Erbakan adına ‘Herşeyin hukuk içinde düzeltileceğine’ ilişkin çok kısa bir değerlendirme yapıldı. Ardından siz de ‘Susuyoruz, ama bu suçu kabul etti imiz anlamına gelmemeli’ demiştiniz. Niçin karara karşı böyle bir tavır takındınız?

    -Şunu hemen söyleyeyim. Bundan bir süre önce benim basına bir açıklamam olmuştu. O açıklamada demiştim ki, bu suçlamalar karşısında susuyoruz; ama, bizim suskunluğumuz, suçu kabul etti imiz anlamına gelmemeli. Biz, bir hukuk hatası var, bir adlî hata var, vahim bir hata var; bu hatanın Yargıtayda, yargının kendi mekanizması içerisinde çözümlenmesini bekliyoruz. Çözümlendi i takdirde, bundan, hem biz memnun oluruz hem Türkiye huzur duyar; ama, bu mesele yargı mekanizması içerisinde çözümlenmezse, o zaman, biz, ister istemez, suçlamanın a ırlı ı karşısında, dosya içerisindeki belgeleri kamuoyuna açıklarız; bundan yargı yara alırsa, o zaman, kusurlu biz sayılamayız.

    Şimdi, bildi iniz gibi, mahkemelere gitti imizde, hâkimlerin başlarının üzerinde “adalet mülkün temelidir” diye bir levhanın asılı oldu unu görürüz. İnsanlar, zaman zaman hâkim huzuruna çıkıp hesap verirler; ya beraat ederler ya mahkûm olurlar. Bu gibi hallerde yargılamayı yapan hâkimin gerçeklerin ortaya konulmasına yardımcı olması ve karar verirken de, karşısında olan kişi birtakım görüş farklılıkları taşıyor diye ona farklı muamele yapmaması gerekir.

    Anayasa, 2. maddesinde, “Türkiye Cumhuriyeti Devleti, demokratik, laik, sosyal bir hukuk devletidir” 69 uncu maddesinde de “siyasî partiler, demokratik hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır” demiş. Derneklerden çok farklı ve çok daha güvenceli bir statüye sahip kılmış siyasî partileri. Anayasanın 69 uncu maddesi siyasî partileri bir güvenceye daha sahip kılmış “siyasî partilerin malî denetimleri Anayasa Mahkemesi tarafından yapılır” demiş. Hatta, 1995 yılında anayasa de işikli i yapılırken, anayasada “Anayasa Mahkemesi bir siyasî partinin hesaplarını incelerken, Sayıştay denetçilerinden ve Maliye uzmanlarından istifade eder” hükmü varken, maliye uzmanlarını çerçevenin dışına çıkarmış. Neden; çünkü, o Maliye uzmanları, olur ki, bir inceleme sırasında, iktidarda olmayan, bir siyasî partiye başka gözle bakabilir, başka türlü yorumlarda bulunabilir diye. Bütün bunlar, siyasî partilerin denetimlerinin güvencesi.
    Veylüllil musallin!! veyl veyl veyl___

  20. #40
    Ortada trilyon diye birşey yok

    -Bu güvencelere rağmen Refah Partisi mali hesaplarıyla ilgili davaya Anayasa Mahkemesi yerine 9. Ağır Ceza Mahkemesi’nde bakılıyor. Gerçekten ortada iddia edildi i gibi kaybolan trilyon veya herhangi bir miktarda para var mı?

    -Refah Partisinin 1997 hesaplarıyla ilgili iddialara gelince. Ortalık yerde trilyonlar, trilyonlar, deniliyor.
    Bir defa, ortada trilyonlar yok. İlk açıklayacağımız husus budur.

    Siyasi partilerin 1997 yılı hesapları incelenmiş, belgeleri işte burada. Anavatan Partisi bu yıl içinde 1 trilyon 308 milyar lira harcamış Anayasa Mahkemesi tarafından bu hesap onaylanmış.
    Aynı yıl Doğru Yol Partisi 1 trilyon 566 milyar lira harcamış. Anayasa Mahkemesi onun hesabını da onaylanmış.

    Refah Partisinin 1997 yılı hesapları, parti kesin hesabın verileceği tarihten altı ay önce kapatılmış oldu undan Anayasa Mahkemesine verilememiş.
    Bilindi i gibi, 1998 yılının Ocak ayında kapatıldık biz. Kapatılma kararının arkasından Maliye Bakanlı ı da, tasfiye işlemlerine başlamış. Tasfiye işlemi kapatılan bir siyasî partinin mevcut olan malvarlığının tespit edilip hazineye devredilmesinden ibaret bir işlemdir. İşte burada, Maliye uzmanları, görevleri olmayan bir alana el atmışlar. Ne yapmışlar; Refah Partisinin hesaplarını da incelemeye kalkmışlar ve incelemeler sonunda da, partinin 1997 yılında 869 milyar 300 milyon liralık bir harcama yapıldığını tespit etmişler, hem de on dört ayda.
    14 ayda harcanan para 869.3 milyar lira.

    - ANAP ve DYP’nin harcamalarına göre RP’nin harcadı ı belirtilen rakam normal mi?

    - Şimdi, bakınız, ANAP’ın 130 , DYP’nin 130 , bizim 160 milletvekilimiz var. Bizim, kendi hesaplarımızla ilgili ortada hiçbir belgemiz olmasaydı da ne kadar para harcadığımız, harcamamız gerekti i konusunda bir bilirkişi incelemesi yapsalardı, emsal yoluyla gittikleri takdirde şu tabloya baktı ımız zaman, bizim 2 trilyon lira para harcamamız gerekti i sonucuna varırlardı... Ama, buna gerek yok; çünkü, kendi yaptıkları hesaplarda, 869 milyar 300 milyon lira harcanmış, hem de 14 ayda harcanan para bu.

    - Ama bu para aslında harcanmadı, harcanmış gibi gösterildi diye iddia ediliyor?

    -Evet, hal böyleyken, diyorlar ki, efendim, bu parti hakkında bir kapatma davası açıldı 1997 yılının mayıs ayında; bu parti, bu kapatma davasının arkasından hazineden kendilerine intikal eden parayı kaçırdı yani, bu parayı harcamadı ı halde harcamış gibi gösterdi; iddia bu.
    Hatta, daha da ileri gidiyorlar. Zannediyorum, ikinci veya üçüncü duruşmadaydı, mahkeme başkanı avukatlarımıza karşı bir çıkış yaptı “bu trilyonlar, niye bunları bankalardan göndermiyorsunuz da, trilyonlar çantada mı gidiyor” dedi. Tabiî, dosyayı incelememiş, ortada trilyon yok. Demin gösterdi im gibi, 869 milyar paranın hesabı söz konusu.

    Maliye raporunda herşey ortada

    Yanlış hatırlamıyorsam ilk olarak Safa kardeşimizin ekledi i bir konuydu . bende arşivlemiştim şimdi kullanmanın zamanı geldi galiba




    Veylüllil musallin!! veyl veyl veyl___

+ Konuyu Yanıtla
3 / 2 İlkİlk 123 SonSon

Yer İmleri

Gönderme Kuralları

  • You may not post new threads
  • You may post replies
  • You may not post attachments
  • You may not edit your posts
  •