4 sonuçtan 1 --- 4 arası gösteriliyor

Konu: Miraç kandili yaklaşırken

  1. #1

    Miraç kandili yaklaşırken

    29 Temmuz Salı gününü 30 Temmuz Çarşamba gününe bağlayan gece Receb-i Şerif ayının 27. Gecesi olup Mîrac Gecesi’dir.





    Yüce Rabbimizin lütuf ve keremi ile pek şerefli ve mübarek olan bu geceyi idrak etmiş bulunuyoruz. Kudsiyetiyle gönüllerimize feyiz ve bereket bahşeden Mîrac kandilini tekrar idrak etmenin sevinç ve mutluluğunu yaşamaktayız.





    Yüce Rabbimize sonsuz şükürler ve hamd ü senalar olsun. Mîrac Kandili Müslümanların, sınırsız af ve merhamet sahibi olan Yüce ALLAH’a sığınarak günahlardan arındıkları, ilahi lütuf ve bereketlere eriştikleri müstesna zaman dilimlerinden birisidir.





    Mîrac Gecesi, bütün İslâm âleminin mukaddes kabul edip ihya ettiği en mübarek gecelerden birisidir. Hiç şüphe yok ki vakitler aslında birbirine eşittir. Bir vakit diğer bir vakitten kendiliğinden üstün olamaz.





    Öyleyse bir vaktin diğer vakitlerden daha şerefli ve faziletli olması mutlaka o vakitte meydana gelen bir yüce işten ve mübarek bir olaydan kaynaklanmaktadır. Zaman ve mekanlar kendilerinde meydana gelen büyük ve önemli olaylarla değer kazanırlar. Mîrac gecesi hayırlarla dolu olayların meydana geldiği bir gecedir.



    Mîrac Gecesi’ni, bu derece yücelten husus:





    Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin en büyük mucizelerinden biri olan İsra ve Mîrac mucizesinin bu gecede gerçekleşmiş olmasıdır. İsra ve Mîrac, insanlığın kurtuluşu için gönderilen Sevgili Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimize, ALLAH Teâlâ’nın sonsuz kudretinin eserlerini temaşa etmesi için yaptırılan mukaddes ve manevi bir yolculuktur.





    Birçok hikmet ve ilahi sırları bünyesinde barındıran bu gece, Cenab-ı Hakk’ın sonsuz güç ve kuvvetinin gösterilmesi için Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimize ALLAH Teâlâ tarafından yaptırılan, zamana ve mekana anlam kazandıran İsra ve Mîrac, Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz için ALLAH Teâlâ’nın inayet ve desteğine mazhar olarak moral kazanma anlamını taşırken o günkü Müslümanların Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimize bağlılığını ve ALLAH Teâlâ’ya inancını pekiştiren bir imtihan olmuştur.





    Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin, ALLAH Teâlâ’nın huzuruna kabul edilişini temsil eden İsra ve Mîrac mucizesi bizlere, insanın, ilahi rızaya ve desteğe ulaştığında akıl ve idraki zorlayan derecede nice üst derecelere ulaşabileceğini gösterdiği gibi, mana aleminde yükselip ilahi rahmet ve huzura erişmenin, öncelikle gönül ve ruh temizliğinden, ahlaki erdemlere yükselişten, her şeyin sahibi olan Yüce ALLAH’a bağlılık ve boyun eğmeden geçtiğini de hatırlatmaktadır.





    Kelime anlamıyla “gece yolculuğu” manasına gelen İsra ve “yükselmek, yükseğe çıkmak, yükselmeyi sağlayan vasıta” anlamlarına gelen Mîrac; alemlere rahmet olarak gönderilen Sevgili Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimize, Mekke döneminde bir gece, Yüce Yaratanın sonsuz kudretinin eserlerini temaşa etmesi için önce Mescid-i Aksa’ya, oradan da semaya yaptırılan hikmet yüklü yolculuğu ifade eder.





    Bu sebeple sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V.) Efendimizin hicretten onsekiz ay önce, bir kısım ayetlerini göstermek için şanı yüce ALLAH tarafından, bir gece Mekke-i Mükerreme’deki Mescid-i Haram’dan, çevresi mübarek kılınmış olan Kudüs’teki Mescid-i Aksa’ya götürülmesi, oradan da fiziki zaman ve mekan boyutlarının aşıldığı bir yükselişe ulaştırılması kutlu hadisesinin yaşandığı İsra ve Mîrac mûcizesinin yıldönümü olan bu gecenin, müminler açısından önemi çok büyüktür.



    Bu mübarek gece her yıl, İslâm dünyasının dört bir tarafında derin bir huşu ve hürmet ile karşılanır ve uğurlanır. İslâm aleminin saadet ve selâmeti, mü’minlerin mağfiret-i ilâhiyyeye nail olmaları için bu mübarek gecede milyonlarca Müslümanın elleri semaya açılır.



    Mü’minler, içtenlikle yüce ALLAH’a yönelirler, affedilme ümitleri canlanır ve Cenab-ı Hak’tan feyizi, rahmeti ve affedilmeyi büyük bir heyecanla gönülden arzu ederler.



    Camilerimiz, mescidlerimiz bu gece, sabaha kadar üstlerine gökten yağan nurlar ile, kendilerini dolduran Müslümanlardan taşan nurlar arasında parıldar durur. Bu gecede camilerimizi kubbelerine kadar dolduran dualar bütün bir yıl ümmet-i Muhammed üzerinde ilahî bir rahmet olur. Bu gece, camilerimizde, mescidlerimizde tan ağarıncaya kadar Kur’an-ı Kerîm okunur, dinlenir, namaz kılınmak ve dua-niyaz yapılmak suretiyle ihya edilir. Bu mübarek gecenin hepimiz ve bütün İslâm alemi için maddî ve manevî hayırlara bereketlere ve afv ü mağfirete nail olmamıza vesile olmasını Cenab-ı Hakk’tan niyaz ederiz. Ve bilhassa idrak ettiğimiz bu mübarek gecenin; çağın getirdiği sıkıntılarla bunalan ruhlara, manevi hayatın ihmaliyle daralan kalplere, ümitsiz, karamsar, günleri gafletle geçen kimselere gerçek manada maddi ve manevi bir kandil olması için dua ve niyaz ediyoruz.

    Cenâb-ı Hakk’ın, Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimize en büyük ihsanı olan İsra ve Mîrac hadisesi, Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin Mekke-i Mükerreme’den Medine-i Münevvere’ye hicretlerinden 18 ay önce, Receb ayının 27. Gecesi vuku bulmuştu. Resûlullah (S.A.V.) Efendimizin büyük mû’cizelerinden biri olmak üzere, Cenâb-ı Hakk’ın, Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizi gecenin çok az bir kısmında Mekke-i Mükerreme’deki Mescid-i Haram’dan alıp Kudüs-ü Şerif’teki Mescid-i Aksa’ya kadar götürmesine “İsra” denir ki: “Kulu Hz. Muhammed’i, bir gece Mescid-i Haram’dan alıp Mescid-i Aksa’ya kadar götüren ALLAH her türlü noksanlıklardan münezzehtir. O Mescid-i Aksa ki, biz O’nun etrafına feyz ve bereket verdik, etrafını mübarek kıldık. Bu gece yolculuğunu, O’na bizim kudret ve azametimize delâlet eden ayetlerimizden, nice şaşkınlık verici şeylerden bazısını gösterelim diye yaptırdık. Muhakkak ki O, evet sadece O, her şeyi hakkıyla işiten ve her şeyi de hakkıyla görücüdür.” (İsra sûresi:1) ayet-i kerimesi, sahih hadis-i şerif ve icma-ı ümmet ile sabittir. Bu sebeple inkarı küfrü gerektirir, yani bunu inkâr eden kafir olur. Mescid-i Aksa’dan göklere, ondan sonra da Cenâb-ı Hakk’ın dilediği alay-ı illiyyine çıkartılmasına “Mîrac” denir ki, o da ayet-i kerime, sahih-i hadis-i şerif ve icma-ı ümmet ile sabittir. Ancak Mîrac’ın tafsilatı meşhûr hadis-i şerif ile sabittir. Binaenaleyh Mîrac’ın aslını inkâr eden kâfir olur. Fakat tafsilatını inkâr eden bid’atçı olur. Yani şeriatın hükmüne muhalefet etmiş olur. İsra ve Mîrac hadisesi, Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz uyanıkken, şahsı yani hem mübarek vücudu ve hem de ruhu ile olmuştur. Rüyada veya sadece ruhu ile olmamıştır. Eğer böyle olsaydı, Mekke müşrikleri ve hatta imanı zayıf bir kısım Müslümanlar tarafından inkâr edilmezdi. (Taftazani, Şerh-i Akaid:174, Aliyyü’l-Kâri, Şerhü’l-Emali:20, Sırrı Giridi, Nakdü’l-Kelâm fi Akaidi’l-İslâm, 306-310.)

    Zulmün ve adaletsizliğin hükmettiği, inanan yüreklerin acıyla burkulduğu yıllardı. Müşrikler göz ve gönül aydınlığı olarak gönderilen son elçiyi yalanlıyorlar, O’na inanmış bir avuç mü’mini hor ve hakir görüyorlardı.

    Cenâb-ı Hakk’ın şan ve şerefini yüceltip iki cihanın güneşi yaptığı Hz. Muhammed (S.A.V.) Efendimizin mübarek gönlü üzüntülüydü. İnsanlar bir azgın canavar gibi ışığa, iyiliğe, fazilet ve yüceliğe düşman, İslâm’a ve O’nun emirlerine karşı, ALLAH Teâlâ’ya ve gücüne isyanla doluydu. Gözleri kör, kulakları sağır beşeriyet; kutsal tebliği reddediyor, son Peygamberi ve ilahi vahyi yalanlıyordu. İşte İsra ve Mîrac mu’cizesi, Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin kendini en yalnız ve en üzgün hissettiği böyle bir devrede olmuştur. O’nun bu üzüntüsü, ilahi yardımdan ümitsizliğinden değildi. O’nun üzüntüsü, amcası Ebû Talib’i, sevgili eşi ve en yakın destekçisi Hz. Hatice (R.Anha)yı kaybetmiş olmasındandı.

    Bununla birlikte müşrikler tarafından Müslümanlara uygulanan baskı henüz kalkmamış, Müslümanların bir kısmı, müşriklerin zulümlerine dayanamayıp Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin izni ile Habeşistan’a göç etmişler ve bunların hepsinden önemlisi, onbir yılı aşkın hak mücadelesine rağmen Müslümanların sayısı istenilen dereceye ulaşamamış ve kâfirler çoğunluğu teşkil ediyordu.





    Yatsı vakti sıralarında bu olup bitenlerin muhasebesi içinde Harem-i Şerif’in duvarına yaslanmış bir vaziyette uykuya dalan Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin gönlünü almak ve O’nu teselli etmek için Receb ayının 27. Gecesi’nde Yüce ALLAH, Cebrail’e şöyle emretti:

    - Cennetten Burak denen biniti al, Habibime git! O’nu hoş bir şekilde uyandır ve ALLAH Teâlâ kimseye nasip etmediği şerefi sana nasip etti, seni huzuruna davet ediyor, de! Bu ilâhi emri alan Cebrail (A.S.) derhal Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimize geldi:

    - Ey ALLAH’ın Sevgilisi, Peygamber! Kalk! Esirgeyici ve bağışlayıcı olan Rabbin seni huzuruna davet ediyor, dedi. Resûlullah (S.A.V.) Efendimizin heyecanı büyüdü. ALLAH Teâlâ, O’nu kendi katına çağırıyordu. Bundan ötesini Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin mübarek hadis-i şeriflerinden okuyalım: Enes b. Malik (R.A.) den rivayete göre Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz İsra ve Mîrac olayını ashabına şöyle anlatmıştır: Ben Hatîm’de yatmış bulunduğum sırada, bana Cebrail (A.S.) geldi de; göğsümü uzunlamasına, şuradan şuraya kadar yardı ve kalbimi çıkardı. Sonra bana içi iman dolu altından bir tas getirildi. Kalbim yıkandı. Sonra içine iman, ilim-hikmet dolduruldu. Sonra eski haline iade olundu. (Bu ameliye, meleki nurların galebesi, tabiat ateşinin söndürülmesi, vücudunun zat-ı âlâ’dan üzerine inecek olan feyizleri kabüle hazır hale getirilmesi için yapılmıştır.) Daha sonra bana katırdan küçük, merkebden büyük beyaz bir binit Burak getirildi. O, adımını, gözünün erişebildiği yerin en sonuna atardı. Burak’a, Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizden önceki Peygamber-ler de binmişlerdi. Nitekim Hz. İbrahim (A.S.) da, ona binip önüne Hz. İsmail (A.S.)ı, terkisine de Hz. Hacer’i bindirerek Mekke-i Mükerreme’ye getirmişti. Hz. İbrahim (A.S.), Beyt-i Haram’ı, ziyaret için O’nun üzerinde gelir giderdi. Burak’a, Burak ismi; ya rengi son derece parlak oluşundan, ya da hızlı gidişi Berk (şimşeğ)i, andırışından dolayı verilmişti. Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz; Burak’a binmek üzere yaklaşınca, Burak, Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimize karşı hırçınlaştı. Cebrail (A.S.) elini, O’nun yelesinin üzerine koyup:

    - Ey Burak! Sen şu yaptığından utanmıyor musun? Sen, bunu Hz. Muhammed (S.A.V.) Efendimize mi yapıyorsun?! Ey Burak! VALLAHi, ALLAH Teâlâ’nın, Hz.Muhammed (S.A.V.) Efendimizden önceki kullarından ALLAH Teâlâ katında, bundan daha şerefli bir kimse senin üzerine binmemiştir! Sakin ol! deyince Burak utandı, ter döktü. Uysallaşıp sakinleşti. Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz, O’nun üzerine bindi.

    Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizle Cebrail (A.S.) birbirlerini bırakmaksızın Mescid-i Aksa’ya doğru yollandılar. Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin Mescid-i Aksa’ya yürütülmesi, oranın ALLAH Teâlâ’nın nişanelerinin zuhur ettiği bir yer, Mele-i âlâ sakinlerinin himmetlerinin tealluk ettiği, peygamberlerin bakışlarının odak noktası olduğu bir mekân olmasındandır. Bu haliyle orası melekut alemine açılan bir pencere mahiyetindedir. Bir müddet gittikten sonra, Cebrail (A.S.) Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimize:

    - İn de namaz kıl! dedi. Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz indi ve orada namaz kıldı. Cebrail (A.S.):

    - Sen, nerede namaz kıldın biliyor musun? Sen Taybe (Medine)de namaz kıldın! Oraya da hicret edeceksin! dedi. Sonra gittiler. Cebrail (A.S.) Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimize:

    - İn de namaz kıl! dedi. Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz inip orada namaz kıldı. Cebrail (A.S.):

    - Sen nerede namaz kıldın biliyor musun? Sen Tûr-i Sina’da namaz kıldın! Yüce ALLAH, Hz.Musa (A.S.) ile orada konuşmuştu dedi.

    Nihayet Beytülmakdis’e ulaşıldı. Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz orada, Burak’ı kendisinden önceki Peygamberlerin bağlaya geldikleri halkaya bağladı. Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz Mescid-i Aksa’ya girdi. İçlerinde Hz.İbrahim, Hz.Musa ve Hz.İsa Aleyhimüs-selamların da bulunduğu bazı peygamberler, orada Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz için toplanmış bulunuyorlardı. Cebrâil (A.S.) Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizi ileri sürdü. Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz onlara imam oldu. Orada, iki rekat namaz kıldı, kıldırdı.



    Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimize iki kap getirildi ki, kabın birisinde şarap, diğerinde süt vardı.

    - Bunlardan hangisini istersen al! denildi. Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz onlara baktı. Şarabı bırakıp sütü seçti, aldı, içti. Cebrail (A.S.) Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimize:

    - Sen, fıtrat’ı seçtin! Fıtrat’a isabet ettin! Fıtrat’a, yöneltildin! Hamd olsun ALLAH’a ki, seni fıtrat’a yöneltti. Eğer sen şarabı almış olaydın, senden sonra ümmetin azardı. Sütü tercih etmekle, sen de fıtrat’a yöneltildin, ümmetin de fıtrat’a yöneltildi. Şarap size haram kılındı, dedi.

    Cebrâil (A.S.); Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizi Beytü’l-Makdis’deki Sahre’nin üzerine çıkardı. Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz bakınca orada; tabanı Sahre’de, tepesi semâda, Meleklerin inip çıktıkları, bakanların ondan daha güzel bir şeye bakmadıkları bir Mi’râc’ın kurulu olduğunu gördü. Şöyle buyurdular:

    - Beytülmakdis’te olanlardan boşaldıktan sonra Mîrac’a götürüldüm. Ben şimdiye kadar ondan daha güzel bir şey görmedim. O, öyle bir şeydir ki, ölünüz, ölüm anında gözlerini ona diker. Adem oğullarının ruhları, göklere O’nun üzerinde çıkarılır. Arkadaşım Cebrail (A.S.), beni kanadının üstüne koydu, ona yükseltti. Gök kapılarından Hafaza Kapısı diye anılan kapıya kadar çıkardı.

    Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin Sidretülmünteha’ya kadar göklere yükselişi hep bu Mîrac ile olmuştur. Dünya semasına varılınca, Cebrail (A.S.) o göğün kapısını çaldı. Bekçisi olan meleğe:

    - Aç! dedi.

    - Kimdir o? Sen, kimsin? denildi. Cebrail (A.S.):

    - Cebrail’im dedi.

    - Yanında kimse var mı? diye soruldu. Cebrail (A.S.):

    - Yanımda Hz.Muhammed (S.A.V.) var! dedi.

    - O’na Mîrac için davet gönderildi mi? diye soruldu. Cebrail (A.S.):

    - Evet! Gönderildi! dedi.

    Kapı açılıp dünya semasının üstüne çıktıkları zaman, orada oturan, sağında ve solunda bir takım karaltılar bulunan, sağına baktıkça gülen, soluna baktıkça da ağlayan bir zat ile karşılaştılar. Cebrail (A.S.), Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimize:

    - Selâm ver O’na! dedi. Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz selâm verdi. O da, Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin selamını aldı ve:

    - Hoş geldin safa geldin Salih Peygamber! Salih oğlum! dedi. Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz, Cebrail (A.S.)a:

    - Kim bu? diye sordu. Cebrail (A.S.):

    - Bu, Atan Hz.Adem (A.S.)dır! Sağında ve solunda olan şu karaltılar da, O’nun soyundan gelen çocuklarının ruhlarıdır. Onlardan sağında olanlar cennetlik, solunda olan karaltılar da cehennemliktir! Sağına bakınca, güler; soluna bakınca da, ağlar! dedi. Sonra ikinci kat göğe yükseldiler. Cebrail (A.S.), o göğün kapısını çaldı. Bekçisine:

    - Aç! dedi.

    - Kimdir o? Sen, kimsin? denildi. Cebrail (A.S.):

    - Cebrail’im! dedi.

    - Yanında kimse var mı? diye soruldu. Cebrail (A.S.):

    - Hz.Muhammed (S.A.V.) var! dedi.

    - O, Mîrac için gönderildi mi? diye soruldu. Cebrail (A.S.):

    - Evet!” deyince, göğün kapısı açıldı.

    İkinci semada, teyzeoğulları olan Hz.İsa (A.S.) ve Hz.Yahya (A.S.) ile karşılaştılar. Cebrail (A.S.):

    - Bunlar, Yahya ve İsa Aleyhimesselamlardır. Selam ver Onlara! dedi. Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz selam verdi. Onlar da, Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin selamını aldılar. Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimize:

    - Hoş geldin, safa geldin Salih Kardeş! Salih Peygamber! dediler ve hayır dua ettiler



    Hz.İsa (A.S.) orta boylu, hamamdan çıkmış gibi kırmızıya çalar beyaz benizli, düz saçlı ve yüzü, çok benli idi. Sonra, üçüncü kat göğe yükseldiler. Cebrail (A.S.), göğün kapısını çaldı. Göğün Bekçisine:

    - Aç! dedi.

    - Sen, kimsin? denildi. Cebrail (A.S.):

    - Cebrail’im! dedi.

    - Yanında kimse var mı? diye soruldu. Cebrail (A.S.):

    - Muhammed (S.A.V.) var! dedi.

    - O, Mîrac için gönderildi mi? diye soruldu. Cebrail (A.S.):

    - Gönderildi! dedi. Kapı açılınca, kendisine, güzelliğin yarısı verilmiş olan Yusuf (A.S.)la karşılaştılar. Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz:

    - Ey Cebrail! Kim bu? diye sordu. Cebrail (A.S.):

    - Bu, senin kardeşin Hz.Yusuf (A.S.)dır. Selam ver O’na! dedi. Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz selam verdi. O da Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin selamını aldıktan sonra:

    - Hoş geldin! Safa geldin! Salih Kardeş! Salih Peygamber! dedi. Sonra, dördüncü kat göğe yükseldiler. Cebrail (A.S.) göğün kapısını çaldı.

    - Sen, kimsin? denildi. Cebrail (A.S.):

    - Cebrail’im! dedi.

    - Yanında kimse var mı? diye soruldu Cebrail (A.S.):

    - Muhammed (S.A.V.) var! dedi.

    - O Mîrac için gönderildi mi? diye soruldu. Cebrail (A.S.):

    - Gönderildi! dedi. Gök kapısı açılınca, orada İdris (A.S.)la karşılaştılar. Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz Cebrail (A.S.)a;

    - Kim bu? diye sordu. Cebrail (A.S.) Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimize:

    - Bu, İdris (A.S.)dır. Selam ver O’na! dedi. Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz selam verdi. O da Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin selâmını aldıktan sonra, Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimize:

    - Hoş geldin! Safa geldin! Salih Kardeş! Salih Peygamber! dedi ve hayır dua etti. Bundan sonra beşinci kat göğe yükseldiler. Cebrail (A.S.), göğün kapısını çaldı.

    - Sen kimsin? denildi. Cebrail (A.S.):

    - Cebrail’im! dedi.

    - Yanında kimse var mı? diye soruldu. Cebrail (A.S.):

    - Muhammed (S.A.V.) var! dedi.

    - O mîrac için gönderildi mi? diye soruldu. Cebrail (A.S.):

    - Gönderildi! dedi.

    Gök kapışı açılınca, orada Hz.Harun (A.S.)la karşılaştılar. Kendisi genç olduğu halde, ak saçlı, gür ve ak sakallı idi. Son derece de güzel yüzlü idi.

    - Ey Cebrâil! Kim bu? diye sordu. Cebrail (A.S.):

    - Bu, kavmi içinde sevdirilmiş Hz.Harun (A.S.)dır. Selam ver O’na dedi. Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz selam verdi. O da Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin selâmını aldıktan sonra, Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimize:

    - Hoş geldin! Safa geldin! Salih Kardeş! Salih Peygamber! dedi. Hayır dua etti. Sonra, altıncı kat göğe yükseldiler. Cebrail (A.S.), göğün kapısını çaldı.

    - Sen kimsin? denildi. Cebrail (A.S.):

    - Cebrail’im! dedi.

    - Yanında kimse var mı? diye soruldu. Cebrail (A.S.):

    - Muhammed (S.A.V.) var! dedi.

    - O, Mîrac için gönderildi mi? diye soruldu. Cebrail (A.S.):

    - Gönderildi! dedi. Göğün kapısı açılınca orada Hz. Musa (A.S.) ile karşılaştılar. Hz. Musa (A.S.) uzun boylu, esmer tenli, yüksek burunlu, kulaklarına kadar uzanan düz saçlı, hafif etli idi. Sanki Şenue kabilesi erkeklerinden birisi! Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz:

    - Ey Cebrail! Kim bu? diye sordu. Cebrail (A.S.):

    - Bu Kardeşin Hz.Musa (A.S.)dır! Selam ver O’na! dedi. Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz selam verdi. O da, Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin selamını aldıktan sonra Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimize:

    - Hoş geldin! Safa geldin! Salih Kardeş! Salih Peygamber! Ümmi Peygamber! dedi ve hayır dua etti. Ben Hz.Musa (A.S.)ı bırakıp geçince, Hz.Musa (A.S.) ağlamaya başladı. O’na:

    - Seni ağlatan nedir? denildi. O da:

    - Çünkü benden sonra bir genç peygambere bîat olundu. O’nun ümmetinden cennete girecek olanlar; benim ümmetimden cennete gireceklerden daha çoktur beni ağlatan budur, dedi.



    Sonra yedinci kat göğe yükseldiler. Cebrail (A.S.), göğün kapısını çaldı: - Sen kimsin? denildi. Cebrail (A.S.): - Cebrail’im! dedi.- Yanında kimse var mı? diye soruldu. Cebrail (A.S.): - Muhammed (S.A.V.) var! dedi.- O, Mîrac için gönderildi mi? diye soruldu. Cebrail (A.S.): - Gönderildi! dedi. Göğün kapısı açılınca, orada Hz.İbrahim (A.S.) ile karşılaştılar ki, kendisi, sırtını Beyt-i Ma’mur’a dayamış, Beyt-i Ma’mur’un kapısının önündeki bir Kürsü üzerinde oturuyordu. Beyt-i Ma’mur’a hergün yetmişbin Melek girer, girenler de bir daha geri dönmezdi! Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz Cebrail (A.S.)a bunun ne olduğunu sordu. Cebrail (A.S.): - Bu, Beyt-i Ma’mur’dur! dedi. Ebu Hüreyre (R.A.)den rivayete göre, Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz, Beyt-i Ma’mur’a her gün yetmiş bin melâikenin girdiğini görmüştür.5 Beyt-i Ma’mur, hadis-i şeriflerde rivayet olduğu üzere, yedinci semada, Arş-ı Rahman’ın hizasında ve Kâbe-i Muazzama’nın üst hizasında yer alan beyttir. O’nun gökteki hürmeti, Ka’be’nin yeryüzündeki hürmeti gibidir. Ka’be yeryüzü ahalisinin metafı yani tavaf ettiği mekan olduğu gibi, Beyt-i Ma’mur da sema ehlinin, melâikenin tavaf ettiği mükerrem bir yerdir. Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz mirac esnasında burasını görmüştür. Cebrail (A.S.): Bunun içinde hergün yetmiş bin melâike namaz kılar ve bir kere çıkan bir daha dönmez, açıklamasında bulunmuştur. Bu Beyt-i Şerif’in bir ismi de Durâh’tır. Hz. Ali (R.A.)den gelen bir rivayete göre, her semâda, Kâ’be-i Muazzama’nın hizasında bir Beyt-i Mâmur mevcuttur. Yine rivayet edilmiştir ki, Beyt-i Ma’mur Kâ’be’nin tam üst karşısındadır. Öyle ki Beyt-i Mâmur’dan bir taş bırakılacak olsa Kâbe’ nin üzerine düşecektir.

    Cebrail (A.S.), Hz.İbrahim (A.S.) için de: - Selam ver Ona! dedi. Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz selam verdi. O da, Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin selamını aldıktan sonra, Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimize: - Hoş geldin! Safa geldin! Salih Oğlum! Salih Peygamber! dedi Kendisi çok yaşlı, ulu ve heybetli bir zat idi. O’na soyundan gelen çocuklarından, simaca, en çok benzeyeni de Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz idi. Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz Cebrail (A.S.)a: - Ey Cebrail! Kim bu diye sordu. Cebrail (A.S.) da: - Bu, Atan Hz.İbrahim (A.S.)dır! dedi. Hz.İbrahim (A.S.), Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimize: - Ümmetine benden selam söyle! Onlara emret! Haber ver de, Cennet’e fidan dikmeyi çoğaltsınlar! Çünkü, Cennet’in toprağı güzel, suyu tatlı, arzı da geniş ve düzlüktür, dedi. Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz: - Cennet’e dikilecek fidan nedir? diye sordu. Hz.İbrahim (A.S.):

    - Cennet’e dikilecek fidan: “Sübhanellahi velhamdulillahi vela ilahe illALLAHu vellahu ekber La havle vela kuvvete illa billah”dır, dedi. Cebrail (A.S.), Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizi yedinci kat göğün üzerinde bulunan ve ALLAH Teâlâ’dan başkasınca bilinmeyen makamlara yükseltti. Sidretülmünteha’ya kadar götürdü yükseltti.

    - Bu, Sidretülmünteha’dır! dedi.

    Ben burada dört nehirle karşılaştım. İki nehir batın iki nehir de zahir. Ben:

    - Ya Cebrail! Bunlar nedir? dedim. Cebrail (A.S.):

    - Batınî olan iki nehre gelince bunlar cennette iki nehirdir. Zahirî olan nehirler ise Nil ve Fırat nehirleridir, dedi. Sidretülmüntehâ: Kökü altıncı kat gökte, gövdesi ve dalları yedinci kat göğün üzerinde, gölgesi ile bütün gökleri ve Cennet’i gölgeleyen yaprakları fil kulakları gibi, meyveleri küpler kadar bir ağaçtı ki, onu yüce ALLAH’ın Celâl ve Azamet Nûr’unun tecellîsi kapladıkça kaplamış, öyle renklere bürümüş, yâkut veya zümrüt veya benzeri cevherlere çevirmiş, o kadar güzelleştirmişti ki, ALLAH Teâlâ’nın yarattıklarından hiçbiri O’nun güzelliğini tavsif edemezdi. Bütün Peygamberlerin ve Meleklerin işleri ona varır, dayanır. Yaratıkların ilmi onda nihâyet bulur. O’nun yukarısında olanlar hakkında hiçbir bilgileri bulunmaz. Yeryüzünden semâya çıkan, onda nihâyet bulur. Alınacağı zaman da ondan alınır. O’nun yukarısından inen şeyler de onda nihâyet bulur. Alınacağı zaman da ondan alınır.Cebrâil (A.S.), Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizi yukarı götüre götüre, nihâyet kazâ ve kaderi yazan kalemlerin cızırtılarını işitecek kadar yüksek bir yere çıkardı. Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz Cennetten yemyeşil bir Refref (ipek döşek, sergi)nin birden ufku kapladığını, doldurduğunu gördü. Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz O’nun üzerine oturdu. Cebrâil (A.S.) Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizden ayrıldı ve: - Bizim her birimizin belirli bir makâmı var. Benim de son durağım burasıdır, buradan ileri geçsem yanarım, fakat sana gelince, sen ALLAH Teâlâ’nın dâvetlisisin. Yürü! Kim meydan senindir, bu gece. Sohbet-i Sultân senindir bu gece. Alemlere rahmet olarak gönderilen bir Peygambersin. Sen gidersin, dedi. Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz hicapları aştı ve ALLAH Teâlâ’nın dilediği yakınlığa yükseldi. Şüphesiz bu yakınlık; mesafe, mekân ve cihet yakınlığı değildir. Zirâ ALLAH Teâlâ mekân, mesafe ve cihetten münezzehtir. Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz Cebrâil (A.S.)dan ayrılış anını şöyle anlatır: Cebrail de geride kalıp ses ve sada kesilince, beni bir korku ve heybet bürüdü, bu dehşet içinde iken Rabbimin şu hitâbını duydum:

    - Yâ Muhammed! Müsterih ol! Ben seninle beraberim! Yaklaş, Habîbim yaklaş! Kâinâtı senin şerefine yarattım!


    İşte böylece kurb-u Hakk’a vâsıl oldu. Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz Cebrail’i Sidretü’l-Müntehâ’da bırakarak kendisine sunulan Refref’in kılavuzluğu ile ALLAH Teâlâ’nın dilediği yere kadar geldi ve Cenâb-ı ALLAH’ın:

    -Yaklaş! Ey Muhammed! hitabını duydu. Sonra da Cenâb-ı Hak’la görüşüp konuşmak gibi kadri yüce bir nimet ve şerefin sahibi oldu. Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz Cenâb-ı Hakk’ı ahiret-kalp gözüyle gördü.

    Artık huzura kabul edilmiş, zaman, mekân kaydı silinmiş, bütün esrar perdesi kalkmış, olmuş ve olacak olan her şey O’nun gözü önüne serilmiş, Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin ruhu bütün varlığı kaplamıştı. Kendileri bunu şöyle dile getiriyordu: Arşı görünce onu her şeyden büyük buldum. Yüce ALLAH beni Arş mesnedine yaklaştırdı. Arşın bu parçasına oturdum, lisânıma bir hal geldi ki hiç kimse ondan daha güzel bir lezzet duymamıştı. Cenâb-ı Hakk bana öncekilerin ve sonrakilerin haberini bildirdi. ALLAH Teâlâ’nın heybetinden tutulmuş olan dilim açıldı da Rabbü’l Alemin’e:

    “Ettehiyyatü lillâhi ve’s-salâvatü ve’t-tayyibatü = Selâmlar, salât, duâ ve ibadetler ve güzel şeyler, evet hepsi ALLAH’a mahsustur” diye selâm verdim. Cenâb-ı Hakk da:

    “Esselâmü aleyke eyyühe’n-nebiyyü ve rahmetu’llahi ve berekâtüh = Selâm sana ey Peygamber! ALLAH’ın rahmet ve bereketleri de senin üzerine olsun” diye selâmımı aldı. Ben de tekrar:

    “Esselâmü aleyna ve âlâ ibadi’llâhi’s-salihin = Selâm bizim ve ALLAH’ın salih kulları üzerine olsun”, dedim. Yüce ALLAH, Mîrac gecesinde, Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimize, vahy etmek istediğini, istediği şekilde vahy etti. Mîracın sırlar dolu bölümü hakkında Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulur:

    “O’nu müthiş kuvvetlere malik olan öğretti ki O, akıl ve re’yinde kâmil bir melektir. Hemen kendi suretine girip doğruldu. O en yüksek ufukta idi. Sonra Cebrâil O’na yaklaştı. Derken sarktı. Bu suretle O, Peygamber’e iki yay kadar yahud daha yakın oldu da ALLAH’ın kuluna vahyettiği neyse onu vahy etti. O’nun gördüğünü kalbi yalana çıkarmadı. Şimdi siz O’nun bu görüşüne karşı da kendisiyle mücadele mi edeceksiniz? And olsun ki, onu diğer bir defa da Sidretu’l-Münteha’nın yanında gördü. O ki Cennetu’l-Me’va O’nun yanındadır. O gördüğü zaman Sidre’yi bürüyordu, onu bürümekte olan. Peygamber’in gözü gördüğünden ağmadı, sağa-sola meyletmedi, onu aşmadı da. And olsun ki O, Rabb’inin en büyük ayetlerinden bir kısmını görmüştür.”

    Ayet-i kerimede belirtildiği gibi, Cebrail (A.S.) yaratılmış olduğu aslı hey’et ve sûret üzere, altı yüz kanadını açmış, ufku kaplayan her bir kanadından inciler, yâkutlar saçılır bir halde Sidretülmüntehâ’da, kendisini Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimize gösterdi. Diğer bir rivayette ise Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz Mele-i Âlâ’da, Cebrâil (A.S.)ın ALLAH Teâlâ’nın korkusu ve saygısından, eskimiş deve çuluna benzediğini de görmüştür!
    alıntı

  2. #2
    Muhtazaf M. Salih AYDIN kullanıcısının Görüntü Resmi
    Giriş
    Fri Dec 2007
    Konum
    Almanya
    İletiler
    623
    Blogdaki Konular
    1
    Birliğin kederi, ayrılığın safasından daha hayırlıdır. (Yahya bin Muaz)
    www.aydin-aydin.com

  3. #3
    Muhtazaf M. Salih AYDIN kullanıcısının Görüntü Resmi
    Giriş
    Fri Dec 2007
    Konum
    Almanya
    İletiler
    623
    Blogdaki Konular
    1
    Birliğin kederi, ayrılığın safasından daha hayırlıdır. (Yahya bin Muaz)
    www.aydin-aydin.com

  4. #4
    Muhtazaf M. Salih AYDIN kullanıcısının Görüntü Resmi
    Giriş
    Fri Dec 2007
    Konum
    Almanya
    İletiler
    623
    Blogdaki Konular
    1
    Birliğin kederi, ayrılığın safasından daha hayırlıdır. (Yahya bin Muaz)
    www.aydin-aydin.com

Yer İmleri

Gönderme Kuralları

  • You may not post new threads
  • You may not post replies
  • You may not post attachments
  • You may not edit your posts
  •