+ Konuyu Yanıtla
5 / 5 İlkİlk 12345
93 sonuçtan 81 --- 93 arası gösteriliyor

Konu: Kelle Kesme Caiz mi Yoksa Vahşet mi?

  1. #81
    Kayıtsız
    Misafir
    Alıntı Sedat ÖCALAN tafarından gönderildi Mesajı Göster
    normal olarak.. bir insanın kafasını kestiğin zaman.. çok yuksek bir tazikle kan akar.. ve uzun süre devam eder bu.. şahdamarından öyle bi akar ki kan.. ağzın açık kalır.. bu şekilde olması lazım gelirken.. benim büyük bir zevkle izlediğim görüntülerde.. bunların hiç birine rastlamadım..adamın kafasını kes.. at yere.. az bişey kan aksın.. %100 uydurma bu...


    haaaa..ama benim izlediklerim bu şekildeydi.. gerçekleri varmıdır onu bilemem.. bilmediğim şey hakkındada konuşmak hoş olmaz..,



    Albay abi top sende..


    O zaman buraya gelip jeden cevap veriyon? Hem verdigin cevap soruyla hic bir ilgisi varmi ?

  2. #82
    kafakesendede
    Misafir

    Yazıklar Olsun

    Yazıklar olsun! Kafa kesmek nedir? Peygamberin dahi övdüğü Hîzmet Hareketi'ni baltalamaktan başka bir şey değildir. Lütfen ateistlik yapmayın. Ekşi Sözlük'te bile dinle dalga geçilmiyor. Siz hala daha Hz.Fethullah Gülen (ra) (as) ile dalga geçin katiller! Ateist olunca göreceğim sizi katiller! Allah evlerinize ateşler salsın, yuvalarınızı yıksın! Pis deyyus!

  3. #83
    Kayıtsız
    Misafir

    Bir kelle kestin kâr mı ettin şimdi?

    Suriye'ye bakıyorum, öldüren müslüman ölen müslüman. Irak'a bakıyorum, kelle kesen müslüman kellesi kesilen müslüman. Mısır'a bakıyorum, Lübnan'a bakıyorum, iran'a bakıyorum... Ölenler de müslüman öldürenler de... Boğazına bıçak beynine namlu dayanmış adama soruyorlar öğle namazının son sünnetinde hangi sureleri okursun. Adam adını unutmuş o an sana nasıl cevap vermesini beklersin. Böyle mi test edersin Hak yolunu? Cevap verse bile dinlemiyorsun ki adamın ne dediğini. Moda oldu kelle kesmek 21. yüzyılda ortadoğu da müslüman ülkelerde. Madem Cihad erisin ne işin var müslüman ülkede? Bak Filistin'de ana rahminde öldürüyorlar gün görmemiş cenini. Girsene İsrail'e Amerika'ya.. Böyle kelle keserek kaç yahudiyi hristiyanı ve yahut inançsızı inandırabilirsin kendi dinine? Farketmez misin kelle kesip Allahu Ekber diye bağırırken İslamiyete ne kadar büyük zarar verdiğini?

  4. #84
    Kayıtsız
    Misafir

    hayretler içerisindeyim

    öyle bi denk geldi. Ve okuduğum bazı yorumlar beni resmen hayretler içerisinde bıraktı.
    evet islamda kafa kesmek bir idam şeklidir. buna yok diyemeyiz. inkar edemeyiz. yanlız bunu uygularken zamanın şartları, bulunduğumuz ortam ve bu işin gerçekten gerekli olup olunmadığının dikkatle bilinmesi gerekir. Aman dikkat edin cihat ediyoruz hizmet ediyoruz İslamı yüceltiyoruz derken kendi kendinizi yakmayın.
    bazı kafatascı arkadaşlar ayetlerle örnekler vermişler. bre gafil bire insanlıktan hoşgörüden nasibini almamış mahluk. Allah İnşallah seninle o kafası kesilen masum insanların arasındaki hükmü en kısa sürede verir.
    o ayette kafirlerle girilen savaşta ve ancak oda savaş hafifleyene kadar diyor.
    onda bile yapılacaksa gizli yap madem Allah için yapıyosun. Allah bilsin yaptıklarını sosyal medyaya yüklemek ne demek.
    Bir tane ayeti dönüp dolaşıp insanların gözüne sokamazsın Kuran bir bütündür.
    bi bakın bakalım kuran da kaç kere öldürün diyor. kaç kere affedin diyor. tövbe edin diyor. Allah her şeyi Hakkıyla bilen değil midir. Allah rahmeti bol olan, bağışlayan değilmidir ?

    belki biraz sert oldu bazılarınız kızacak. Evet hiç bir ayeti yalanlamıyoruz. ama neden, affetme, bağışlama, hoş görme ile ilgili ayet ve hadisler dururken ısrarla sadece tek bir ayet ve olay örnek verilerek. kelle koparmanın caiz olduğu savunuluyor. ve büyük bi zevkle savunuluyor.

  5. #85
    Kayıtsız
    Misafir
    Hz.Hamza yı şehit eden Vahşi ve Hind in neden kafaları kesilmedi.Tövbe ettilerse neden tövbe etmeleri için zaman tanındı.Peygamber efendimizi Kufe de taşlayan çocuklar ve yetişkinler neden af edildi.Mekke fetih edilince daha müslüman olmamış bir sürü insana neden iman etme islamı tanıma şansı verildi.Uhud savaşında henüz müslüman olmamışken bir sürü sahabenin şehid olmasına neden olan Halid bin Velide neden bir gece gizli suikast yapılıp boğazı kesilmedi.Muaviye in babası Yezid in dedesi Ebu Süfyan a neden şans tanındı?Neden neden neden?

  6. #86
    Kayıtsız
    Misafir

    kelle keserek adam öldürme

    arkadaşlar o şöle dedi bu böyle dediye gerek yok. herşey kuran-ı kerimde anlatlıyor tabi anlayabilene. Muhammed suresinde açıkça belirtilmiştir. ''şavaş esnasında kafirlerin boynunu vurunuz esir alınan kişileri fidye karılığında veya serbest bırakınız'' yani esir alınan kişinin boynunu kesmek diye bir şey yok. şavaş esnasında amenna ve şimdiki savaşlarda genellikle ateşli silahlar kullanıldığı için boynunu vurmaya gerek kalmıyor. zaten onu ölümle cezalandırıyoruz.

  7. #87
    Kayıtsız
    Misafir

    Kesin asın tecvüz edin katledin sonra islam hoşgörüdür

    Esirleri eşlerinin çocuklarının gözü önünde katleden sonra bu çocukları ve kadınları adamlarına ganimet olarak dağıtan haydut başı ve haydutların dininden olmdığım için ne kadar şükretsem azdır

  8. #88
    Kayıtsız
    Misafir

    kafa kesmenin dinimizdeki hükmü...

    KAFA KESME MESELESİ
    İnsanlara İslam devletinden bahsettiğinizde hemen sana ilk söyledikleri şey “Onlar kafa kesiyorlar” sözü olmaktadır. Bu dinimizde var mı dır? Bu konuya bir Müslüman nasıl bakmalıdır? Bir Müslüman bu konuda hiçbir şeyden etkilenmeyerek sadece ve sadece kuran ve sünnet çerçevesinden bakarsa hangi sonuca varmalıdır?
    Bunlara geçmeden önce bir önceki yazı dinimizde anlatmaya çalıştıklarımızın kısaca özetini vererek İslam devletinin ne olduğunu, içeriğinin bizlere neler anlattığını, Rabbimizin üzerimize vacip kılmış olduğu şeylerin hangilerini ifa ettiğini kısaca zikredelim:
    İSLAM DEVLETİ DEYİNCE:
    1-Allah tealanın koymuş olduğu kanunları yürürlüğe sokmaları.
    2-Emri bi-l maruf ve Nehyi ani-l münker’in yerine getirilmesi.
    3-Müminler Allah’ın koymuş olduğu kanunlara başvurarak aralarındaki anlaşmazlıkları çözüme bağlamaları. Müminlerin rablerinin kanunların muhakeme olmaları.
    4-Hicret imkânı sağlaması.
    5-İslam Devletinde Yaşama İmkânı sağlaması.
    6-Cihad Farziyeti Yerine Getirmesi.
    7-Mümine Bacıların Irz Ve Namuslarının Korunması.
    8-Kâfirlerin Zulümlerinin Önüne Geçme.
    9-Müslüman esirlerin kurtarılması.
    10-Yeryüzünde fitne kalmayıncaya kadar Allahın dinin savunmaları ve davet etmeleri.
    11-İslam fetihlerinin devam etmesi…
    İşte İslam devleti bütün bunları yerine getirmektedir. Bunların hepsinin yerine getirmek her bir mümine vaciptir.
    Fakat bir takım insanlar bu kadar güzelliği görmezlikten gelerek çok basit bir takım küçük meselelere takılıyorlar ve asılları unutarak fer-i olan şeylerle meşgul oluyorlar ve de yapılan güzel şeyleri görmezlikten geliyorlar. Aslında gerçek müminler amel edenlerdir, Allahın dinini yüceltmek için canını verenlerdir. Eleştirenler seyretmekten ve oturmaktan başka bir şey yapmayanlar kendilerini iyi müminler olduklarını zannederek, şeytanın onlara fısıldamasıyla, evlerinde sıcak yataklarında oturanlardır. Sorsan; en iyi müminler kendileridir. Oysa hakikatte öylemi? Şeytan müminleri nasıl kandırıyor!
    Biz Müslümanların yanında bir şeyin doğruluğu ve yanlışlığı “Kuran ve sahih sünnet” ölçeğiyle ölçülerek bilinebilir. Kuran ve sünnet bir şeye cevaz verirse o mutlaka doğrudur. Bu iki ölçü şayet izin vermezse o yanlıştır ve yapılmaması gerekir. O halde kuran ve sünnet; doğruyu ve yanlışı belirleyen iki yegâne faktördür.
    Sözlerime başlamadan önce küçük bir olay anlatacağım.
    Bir gün bir profesör öğrencilerine bir takım dersler vermek için konferansa başlamadan önce tahtanın üzerine beyaz bir kare kâğıt asarak kâğıdın tam ortasına siyah bir nokta koymuş. Öğrencilere ne gördüklerini sorunca, hepsi birden? Siyah bir nokta? diye yanıt vermişler. Bunun üzerine profesör; hiçbiriniz koskoca beyaz kareyi görmüyorsunuz? Demiş…
    Bizde; Müslümanlara, Müslümansız diyen insanlara, Müslüman gözüken insanlara şöyle diyoruz; sizler! İslam devletinin onca yapmış olduğu güzellikleri acaba görmüyor musunuz? Yukarıda sadece birkaçını saydığımız güzellik ve hayrları neden görmezlikten geliyorsunuz?
    İslam devleti neler yapmıştır? Yukarıda İslam devletinin yapmış ve yapmaya çalıştıklarını kısmen ve özet olarak anlatmaya çalıştık.
    Yukarıda profesörün koymuş olduğu küçük bir nokta görülürken acaba büyük bembeyaz olan diğer yerler neden görülmemektedir?
    İslam devleti hakkında küçük hata gibi görülen halbuki kuran ve sünnete aykırı dahi olmayan şeyler hakkında biraz sonra aşağıda izah etmeye çalışacağımız üzere kuran ve sünnet bakışından uzak olarak; duygusallık, toplumsal yönlendirme, küfri yönlendirme, medyatik yönlendirme, kuran ve sünnet bilgisi eksikliğinden kaynaklanan bir takım yanılgı, örf ve adetlerden etkilenme, atalar dininden etkilenme gibi bakış açılarıyla baktığımız için bir takım yanlışlar ortaya çıkmaktadır.
    İşte bu nedenlerden dolayı meselelere Allah ve rasulünün bakış açılarıyla bakamıyoruz maalesef…
    Müslüman Allah’a teslim olan yani rabbimizin sözlerine itaat eden, Onun sözlerini işittikten sonra hemen boyun eğen kimsedir. Cahil kimse ise kâfirlerin, cahillerin sözlerini Allah ve rasulünün (s.a.v) sözlerinin önüne geçirendir.
    Ayette şöyle buyrulur: “Ey iman edenler! Allah'ın ve Resûlünün önüne geçmeyin. Allah'tan korkun. Şüphesiz Allah işitendir, bilendir.” (Hucurat, 1)
    “Hayır, Rabbine andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın (onu) tam manasıyla kabullenmedikçe iman etmiş olmazlar.” (Nisa, 65)
    İbn Cerir et-Taberi bu ayeti şöyle tefsir ediyor: "Allah-u Teâlâ resulüne kendi adına yemin ederek, diyor ki: "Aralarında ihtilafa düştükleri bütün meselelerde seni hakem tayin etmedikçe sonrada senin verdiğin hükmü içlerinde bir sıkıntı duymadan tamamen kabul etmedikçe, bana ve sana, indirdiğim kitaba inanmış olmazlar.

    İbni Kesir bu ayeti şöyle tefsir ediyor: "Allah-u Teâlâ Kerim ve Mukaddes nefsine yeminle; bütün işlerde Rasulullah'ın hükmüne başvurmadıkça kimsenin iman etmiş olamayacağını bildiriyor. Çünkü O'nun hükmü hakkın da kendisi olup buna zahiren ve batinen uyulması gerekir.

    Seyyid Kutub bu ayetin tefsirinde şöyle diyor: "İnsanlar Allah'ın kanunlarına muhakeme olmadan iman etmiş olmazlar. Bu hükümler daha sonra Kur'an ve sünnet ile kıyamete kadar devam edecektir. Hatta sadece Allah'ın ve Rasulullah'ın hükmü ile hükmetmeleri de müslüman olabilmeleri için yetmiyor. Allah'ın ve Rasulullah'ın verdiği hükümleri gönül hoşnutluğu ve rızası ile kabul etmeleri ve boyun eğmeleri de gerekir.

    İşte imanın şartı ve İslâm’ın sınırı budur...
    “Aralarında Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeni, onların heva ve heveslerine uymamanı ve Allah’ın sana indirdiği şeylerin bir kısmından seni saptırmalarından sakınmanı da (sana emrettik). Eğer onlar (senin vereceğin hükümden) yüz çevirirlerse, bilesin ki Allah bir takım günahları sebebiyle onları cezalandırmak istemektedir. Zaten insanların çoğu fasıktır.(Yoksa) onlar cahiliyenin hükmünü mü istiyorlar? Yakinen bilen bir kavim için Allah’tan daha güzel hüküm veren kim vardır?” (Maide, 49-50)
    O halde Allah bir hüküm verdiğinde bizlerin Allahtan başka bir hüküm vermesi mümkün değildir. Ayetin ifadesi ile bizlerin Allahın dışında bir konu hakkında başka bir hüküm vermemiz, bizlerin Allah’ın verdiği hükmü kabul etmememiz anlamına gelir. Bu ise mümin kişinin yapmayacağı bir iştir. Kişiyi küfre götüren, islam dininden çıkartan bir ameldir.
    Allah bir hüküm verdikten sonra mümin için başka bir seçim imkânı kalmaz. Yani rabbi tarafından verilen hükme itiraz etme, kabul etmeme gibi bir şey söz konusu olmaz.
    Kâfirler her zaman islam dinine düşmanlık beslerler. İslam dininin hâkim olmasını istemezler ve bu yüzden de ellerinden geldiğince islam’ı karalamaya, yermeye, yok etmeye çalışırlar. –Maalesef şu günümüzde adı Müslüman olanlar da islam dinine düşmanlık besler olmuştur- Bu, Müslümanlar ve kafirlerin arasındaki imtihanın bir gereğidir aslında.
    İlk peygamberin insanlara gönderilmesiyle başlamış ve islam tarihi boyunca ve kıyamete kadar da sürecek olan Allah tealanın bir sünnetidir bu. Yani kâfirler hakkı yok edemedikleri ve edemeyeceklerini bildikleri için hep bu tür yollara başvururlar. İslam’ı ve Müslümanları karalama kâfirlerin izlemiş oldukları yolların başında gelir. Bu yüzden rasulullah da (s.a.v) aynı taktikler kullanılarak yok edilmeye çalışılmıştır; Peygamberimizin (s.a.v) kâhin olmadığını bildikleri halde Ona “kâhin”; deli olmadığını çok iyi bildikleri halde Ona “deli”; cin çarpmadığı, etkilemediğini bildikleri halde Ona “cin çarpmış”, hiçbir liderlik sevdası olmadığı halde kendilerinin başına “lider olma”, şair olmadığını çok iyi bildikleri halde “şair” vb birçok ithamlarla suçlamışlardır.
    Kâfirler, rasulullah’ın (s.a.v) bu suçlamalardan beri olduğunu çok iyi biliyorlardı. Bu suçlamalarla yakından uzaktan alakasının olmadığını çok iyi biliyorlardı.
    Ayette:“Kendilerine kitap vermiş olduğumuz kimseler, O'nu kendi oğullarını tanıdıkları gibi tanır bilirler. O kimseler ki nefislerini hüsrâna uğratmışlardır, işte onlar imân etmezler.” (Enam, 20)
    Müminin görevi ise Allah’ın dinine sahip çıkmak, yardım etmek, yer yüzünde hakim kılmak için var gücüyle rabbinin dininin önüne geçenlerle cihad etmektir. Bu bağlamda yüce rabbimiz, kendi dininin önüne çıkan engellerin kaldırılması için müminlere emirler vermiştir. İslam dininin yeryüzüne hükmetmesini engelleyecek olan herkesle savaşmayı emretmiştir. Dinimizin özü aslında budur. Fakat bu gerçek birçok Müslüman tarafından tam olarak anlaşılamamaktadır.
    “Hüküm vermek yalnızca Allah'a aittir: O, size, kendisinden başkasına tapmamanızı emretti. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bunu bilmezler.” (Yûsuf, 40)

    İmam Taberi (r.a) şöyle demiştir ; “Allah-u Teala, yarattığı hiçbir mahluku hüküm verme konusunda kendisine ortak kabul etmez. İnsanlar arasında hüküm verecek yalnız O’dur. Hüküm verme, ihtilafları çözme, insanları ve işlerini idare etme konusunda dilediği ve sevdiği şekilde hareket eder. Bu özellik sadece O’nun hakkıdır.”

    İmam Begavi (r.a) şöyle demiştir ; “Hüküm vermek, emretmek ve yasaklamak ancak Allah-u Teala’ya ait bir haktır.”

    Allah Subhanehu ve Teâlâ, küçük ya da büyük tüm ihtilaflarda hükmedici olanın sadece kendisi olduğunu akleden akıl sahipleri için sarih olarak beyan etmiştir. Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur;

    “Hakkında ihtilafa (ayrılığa) düştüğünüz herhangi bir şeyin hükmü Allah’a aittir.” (Şûrâ, 10)

    Şeyh Şankıti bu ayeti zikrettikten sonra şöyle demiştir ; “Bu ayetten anlaşılıyor ki; Allah’ın Kitabı ve Rasulü’nün Sünnet’inden başka hiçbir şeye muhakeme olmak caiz değildir. Allah, Allah ve Rasulü’nden başka şeylere muhakeme olanları azarlayarak onların şeytan tarafından derin bir sapıklığa itildiklerini belirtiyor. Allah-u Teala şöyle buyuruyor : ‘Sana indirilene ve senden önce indirilene gerçekten iman ettiklerini zannedenleri görmüyor musun ? Bunlar tağuta muhakeme olmak istiyorlar. Oysa onlar onu red etmekle emrolunmuşlardı. Şeytan da onları uzak bir sapıklıkla saptırmak istiyor.’ “

    Seyyid Kutub (r.a) bu ayetin tefsirinde şöyle demiştir ; “Allah ise kesin hükmünü bu Kur-an’ında bildirmiş dünya ve ahiretle ilgili son sözünü burada söylemiş ve insanlar için seçtiği ferdi ve içtimai hayat nizamını bu kitapta beyan etmiş, siyasi, ahlaki, ve iktisadi prensiplerini bu kelamında belirterek hepsini en uygun şekilde beyan buyurmuştur. Bu Kur-an’ı hayatın her sahasını kaplayan bir anayasa, her türlü ahkamı ihtiva eden bir temel kanun olarak göndermiştir. İnsanlar herhangi bir konuda ve harekette ihtilafa düştükleri zaman Allah’ın o konudaki hükmü, peygamberine gönderdiği ve hayat nizamı olarak bildirdiği bu ilahi vahiyde mevcuttur.”

    Kim Allah ve Rasulü’nün emrettiği şeye muhalefete der, insanlara Allah’ın indirdiğinin ve Allah ve Rasulü’nün emrettiğinin dışında bir hükümle hüküm verilmesini ister ve emrederse ya da bunu talep eder ve bu şekilde kendi heva ve isteklerine uyarak hareket ederse, bu kimse İslam ipini, ahdini boynundan çıkarıp atmıştır.
    Bütün yukarıda anlatılardan şu anlaşılması gerekir:
    Bir kul; Allah tealanın veya rasulünün (s.a.v) hüküm koymuş olduğu, müdahale etmiş olduğu, yasaklamış yahut serbest kılmış olduğu herhangi bir meselede hakkında şöyle demesi gerekir:
    -Bir şey hakkında hüküm vermek Allahın ve rasulünündür (s.a.v).
    -Bir şeyin doğru olup olmadığını, faydalı olup olmadığını, çirkin olup olmadığına karar verecek olan Allah ve rasulüdür (s.a.v).
    -Bir şeyi yasaklamak da serbest bırakmakta Allahın ve Rasulunün (s.a.v) yetkisindedir.
    -Kul kafasına göre hüküm veremez. Bir şeyi yasak kılamaz yahut serbest kılamaz.
    Biz burada kafa kesme meselesine girmeden önce savaşan kafirlerin öldürülmesi konusunda bütün islam ulemasının ittifakının olduğunu belirtmemiz lazım. Yani kafir bir kimse Müslümanlara karşı savaşıyor ise, İslam bu kişinin öldürülmesine cevaz verir. Bu konuda hiçbir ihtilaf yoktur diyebiliriz…
    İbn Cerir, emânı olmayan müşrikin Beytu’l-Haram ya da Beytu’l-Makdis’te olsa dahi öldürülmesinin caiz olduğu konusunda icmâ olduğunu anlatır.
    O kadar cahil insanlar vardır ki, “İslam dininde öldürme yoktur” dahi derler. Bu cahilliğin zirvesidir. Hatta bu sözleri hoca, alim, din adamı sıfatı ile söyleyen belamlar dahi vardır. Bu sözlerin söyleniş gayesi hiç şüphesiz gölgeleri altında bulunanları memnu etme ve razı etmek için söylenmiştir. Bu sözler Allahın ve rasulünün razı olduğu sözler olmadığını onlarda biliyorlar ama ahiretlerini dünya karşılığında sattıkları için tutuyorlar: bizim dinimizde kâfirlerin öldürülmesi diye bir şey yok diyorlar. İşte burada rabbimizin ayetleri ve peygamberimizin hadisleri ile onlara cevap veriyoruz.

    Önceki ve sonraki âlimler, güç yetirildiği takdirde küfür ehlinin öldürülmesi gerektiği üzerinde ittifaka varmışlardır. Onların öldürülmesi, Allah-u Teala’nın şu sözleriyle gerekli olmuştur:
    KÂFİRLERİN ÖLÜDÜRÜLMESİNE DAİR AYETLER:

    1-“Müşrikleri nerede görürseniz öldürünüz, yakalayınız, muhasara ediniz ve onlar için her yerde pusu kurunuz” (Tevbe, 5)
    2-“Hani Rabbin meleklere: “Muhakkak ben sizinle beraberim; haydi iman edenlere destek olun; Ben kâfirlerin yüreğine korku salacağım; vurun boyunlarına! Vurun onların bütün parmaklarına! diye vahyediyordu." (Enfal, 12)
    3-“Onları bulduğunuz yerde öldürün. Sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın. Fitne çıkarmak, adam öldürmekten daha kötüdür. Mescidi Haram'ın yanında, onlar savaşmadıkça siz de onlarla savaşmayın. Sizinle savaşırlarsa onları öldürün. İnkar edenlerin cezası böyledir.” (Bakara, 191)

    4-"O halde, hürmetli aylar çıkınca artık öbür müşrikleri nerede bulursanız öldürün, onları yakalayıp esir edin, onların geçebileceği bütün geçit başlarını tutun. Eğer tövbe eder, namaz kılar, zekât verirlerse onları serbest bırakın. Çünkü Allah gafurdur, rahîmdir."(Tevbe, 5)
    5-“Allah’a ve Resûlüne savaş açanların ve yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya çalışanların cezası; ancak öldürülmeleri, yahut asılmaları veya ellerinin ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi, yahut o yerden sürülmeleridir. Bu cezalar onlar için dünyadaki bir rezilliktir. Ahirette de onlara büyük bir azap vardır.” (Maide, 33)
    6-“Şüphesiz Allah, mü’minlerden canlarını ve mallarını, kendilerine vereceği cennet karşılığında satın almıştır. Artık, onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve ölürler. Allah bunu Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da kesin olarak va’detmiştir. Kimdir sözünü Allah’tan daha iyi yerine getiren? O halde, yapmış olduğunuz bu alışverişten dolayı sevinin. İşte asıl bu büyük başarıdır.” (Tevbe, 111)
    7-“Andolsun, eğer münafıklar, kalplerinde bir hastalık bulunanlar ve Medine’de kötü haberler yayıp ortalığı karıştıranlar (tuttukları yoldan) vazgeçmezlerse, elbette seni onların üzerine gitmeye teşvik edeceğiz. Onlar da (bundan sonra) orada lanete uğramış kimseler olarak seninle pek az süre komşu kalacaklardır. Nerede bulunurlarsa, yakalanırlar ve yaman bir şekilde öldürülürler.” (Ahzab, 60-61)
    8-Diğer bir takım kimselerin de hem sizden emin olmak, hem de kavimlerinden emin olmak istediklerini göreceksin. Bunlar küfre her döndürüldüklerinde ona atılırlar. Eğer bunlar sizden uzak durmazlar, sizinle barış içinde yaşamak istemezler, ellerini savaştan çekmezlerse, onları yakalayın ve onları nerede bulursanız öldürün. İşte bunlara karşı size apaçık bir yetki verdik. (Nisa, 91)
    9-“Arzu ettiler ki kendilerinin küfre saptıkları gibi siz de sapasınız da beraber olasınız. Bu sebeple, onlar Allah yolunda hicret edinceye kadar içlerinden dost edinmeyin. Eğer bundan yüz çevirirlerse onları yakalayın ve bulduğunuz yerde öldürün. Onlardan ne bir dost edinin, ne de bir yardımcı.” (Nisa, 89)
    10- “Fitne kalmayıp, yalnız Allah’ın dini ortada kalana kadar onlarla savaşın. Eğer vazgeçerlerse sataşmayın. Zulmedenlerden başkasına düşmanlık yoktur.” (Bakara, 193)

    11- “Müşrikler nasıl sizinle topyekün savaşıyorlarsa siz de onlara karşı topyekün savaşın.” (Tevbe: 36)
    Bu bilindiğinde, kafir, anlaşmalı ya da anlaşmasız olsun, anlaşmasız olan kafirin kanı ve malı mubahtır. Eğer onun anlaşması varsa, anlaşma onun kanını, anlaşma süresince korur; anlaşma ortadan kalkmadıkça, anlaşmayı iptal etmedikçe ya da onlarla yapılan anlaşmayı bozmadıkça kanı dokunulmazdır. Bu bölümde, anlaşmalı ya da anlaşması olmayan kafir konusundaki hükmü açıklayacağız.

    Savaşmayan, Anlaşması Olmayan Kafirlerle Savaşma ve Onları Öldürmenin Hükmü

    Alimler, İslamla ya da Müslümanlarla savaşmadıkça, Müslümanlarla savaşa başlamadıkça, ya da ortada bir barış, zimmet ve emân anlaşması yoksa, sadece küfürlerinden dolayı kafirlerle savaşmanın sebepsiz olduğu üzerinde ittifak etmişlerdir.

    Maverdi der ki: Müslümanın, savaşan ya da savaşmayan müşriklerin birliğini zorla ele geçirmesi caizdir.

    Kafirin sadece küfründen dolayı öldürülmesi mubahtır. Bu konuda Kitap ve Sünnet’te birçok delil vardır. Bir adamın küfrü ne zaman belirirse, o zaman kan ve mal dokunulmazlığını kaybeder, öldürülmesi caiz olur. İslama girmedikçe, barış, zimmet ya da emân anlaşması olmadıkça kanı ve malı korunmaz…

    Bu, Allah’ın Kitabındaki emri ve Rasulullah’ın (s.a.v) fiilindeki sözü, Allah’ın ve Rasûlü’nün emirlerini yerine getiren sahabenin anlayışı, selef ve haleften güvenilirlikleri açık olan ümmetin alimlerinden görüşü kabul edilenlerin anlayışıdır…

    Buhari, -Allah rahmet etsin- Sahih’inde, “Size selâm verene, ‘Sen mü’min değilsin’ demeyin’…” başlığı altında bir bölüm açmıştır. Sonra İbn Abbas’dan (r.a) senediyle şunu rivayet etmiştir: “Size selam verene ‘Sen mü’min değilsin’ demeyin…” Dedi ki: İbn Abbas şöyle dedi: Bir adam, kendisine ait küçük bir davar sürüsünün başında bulunuyordu. Müslümanlar onu yakaladılar. Adam onlara: “es-Selama aleykum” diye selam verdi. Müslümanlar da onu yakalayıp öldürdüler, sürüsünü aldılar. Bunun üzerine Allah bu olay hakkında: “Dünya hayatının geçici menfaatini arayarak…” ayetini indirdi. Der ki: İbn Abbas, “es-Selame” şeklinde okudu.

    İbn Hacer der ki: Onun: “Bir adamın kendisine ait küçük bir davar sürüsü vardı” sözünde küçümseme vardır. Semak’ın İkrime ve İbn Abbas’dan yaptığı rivayet, Ahmed ve Tirmizi’ye göre hasendir; Hakim ise sahih saymıştır. “Sahabeden bir grup, kendisine ait bir davar sürüsünü güden Ben-i Süleym’den bir adamla karşılaştı, adam onlara selam verdi.” Onun: “Onu öldürdüler” sözü, Semak’ın rivayetinde şu şekildedir: “Dediler ki: “O sadece bize sığınmak için selam verdi.” Yine, “Onun sürüsünü aldılar” sözü, Semak’ın rivayetinde şöyledir: “Onun sürüsünü Rasulullah’a (s.a.v) getirdiler, bunun üzerine ayet nazil oldu.” Amacı karşılamak üzere kısaltılmıştır.

    Daha sonra İbn Cerir, hadisin diğer rivayetlerini ve ayetin iniş nedenlerini açıkladı ve: “Ayetin şu iki konuda inmesi için herhangi bir engel yoktur.” dedi.

    Bütün bunlardan kastedilen, ayetin, sahabenin müşrik zannettiği bir adamı, onun ganimetini almak için öldürmesi hakkında nazil olduğudur. Bu, adam onlara selam verdikten sonra meydana gelmiştir. Ayet, Müslümanları, selam veren mü’min değildir demelerini yasaklamak için nazil olmuştur. Bu nedenle bu, müşrik kişinin başka bir şey için değil, sadece küfrü için öldürüleceğine işaret eder. Allah Rasûlü’nün (s.a.v) sahabesinin anlayışı buydu. Çünkü onlar, onu savaşta değil, kafir olduğunu zannettiklerinden dolayı öldürmüşlerdi. Müfessirlere göre, onu ganimetini alma amacıyla öldürmüşlerdi. Ayet nazil olduğunda, öldürme anlayışını belirtti ve selam veren kimsenin mü’min olmadığını söylemeyi yasakladı.

    KÂFİRLERİN ÖLÜDÜRÜLEBİLECEĞİNE DAİR HADİSLERDEN DELİLLER
    1- Sahihayn’da geçen ve lafzı Buhari’ye ait olan hadis: Rasulullah (s.a.v) buyurdu ki: “Allah’tan başka ilah yoktur, Muhammed O’nun Rasulü’dür deyinceye, namazı kılıp zekatı verinceye kadar insanlarla savaşmakla emrolundum. Eğer insanlar bunu yaparlarsa, İslam’ın hakkı dışında kanlarını ve mallarını benden korumuş olurlar. Hesapları ise Allah’a aittir.” (Buhari ve Müslim)

    2- Sahihayn’da geçen ve lafzı Buhari’ye ait olan hadis: es-Sa’b ibn Cessâme’den (ra) şöyle dediği rivayet edilmiştir: “el-Ebvâ yahut Veddân’da Peygamber (sav) bana uğradı ve o sırada: “Geceleyin Müşriklerden aile sahibi bulunanlara baskın yapılması, bunların kadınlara ve küçük çocuklara da zarar verdiği (bunun hükmünün ne olduğu?)” soruldu. Rasulullah: “Onlar da müşriklerdendir” buyurdu. es-Sa’b ibn Cessâme der ki: Ben Rasulullah’ın şöyle buyurduğunu işittim: “Allah ve Rasulü dışında koruma yoktur.”
    Kur’anî ve Nebevî delillerden çıkardıklarımıza göre şunları söyleyebiliriz:

    1- Bu Kur’anî ve Nebevî deliller, müşriklerle savaşmayı onların İslam’a girmesi için sadece bir amaç olarak görür. Onlara tevhidi kabul ettirir, sonra imanın gerektirdiği namaz, zekat ve benzeri şeylerin yerine getirilmesini gerekli kılar.
    Bundan, kafirlerle savaşın, onların sadece İslam’a ve Müslümanlara karşı savaşı olduğundan değil, ancak küfürlerinden dolayı Mübah olduğu anlaşılıyor…

    Onların İslam’a girmesi için onlarla savaşmak gerektiğinde, onların İslam ve Müslümanlarla savaşması, onların düşman olarak püskürtülmesi daha gerekli ya da ilk planda olabilir. Çünkü küfürleri nedeniyle onların öldürülmesi ve İslam’a girmeleri için savaşılması caiz olduğunda, onları öldürmek ve onlarla savaşmak, onların kötülüğünü İslam’dan uzak tutmak için ilk planda yer alır…

    2- Rasulullah’ın (s.a.v) ve kendisinden sonra sahabesinin fiili, müşriklere geceleyin baskın yapmak ve saldırı düzenlemekti. Bu genellikle ani bir şekilde meydana gelir. Bu durumda genellikle kadınlar, çocuklar, yaşlılar, zımniler, köylüler gibi savaşçı olmayan ve savaşçı kimseler öldürülebilirdi…

    Bu böyle olduğunda, bu kafirin sadece İslam’la ya da Müslümanlarla olan savaşından dolayı öldürülmeyeceğini, ancak küfrü için öldürülmesinin Mübah olduğuna işaret eder. Bu, İmam Şafii’nin (Allah rahmet etsin) el-Ümm’de ve onun hâmişinde zikrettiği metindir (s. 22)

    Kurtubi: “Ey iman edenler! Allah yolunda savaşa çıktığınız zaman iyi anlayıp dinleyin.” (Nisa, 94) Ayetinin tefsirinde der ki; Müslüman, anlaşması olmayan bir kafirle karşılaştığında, onu öldürmesi caizdir. Eğer kafir kimse, La ilâhe illallah derse onu öldürmesi caiz olmaz, çünkü o, kanını, malını ve ailesini İslam’ın korumasına bırakmıştır.”

    İbni Kesir:“Rablerinin lütuf ve rızasını arayarak Beyt-i Haram’a yönelmiş kimselere (tecavüz ve) saygısızlık etmeyin.” (Maide: 2)
    Der ki: “İbn Cerir, emânı olmayan müşrikin Beytu’l-Haram ya da Beytu’l-Makdis’te olsa dahi öldürülmesinin caiz olduğu konusunda icmâ olduğunu anlatır.”

    İbn Cerir der ki:“Sen, onun, onu söylemeden önceki konumundasın.” Hattabi der ki: “Bunun anlamı, Müslüman olmadan önce, dinin hükmüyle kafirin kanının Mübah olduğudur. Kafir kimse Müslüman olduğunda, kanı Müslüman bir kimse gibi dokunulmaz olur. Bundan sonra bir Müslüman onu öldürürse, din hakkıyla kafirde olduğu gibi, kısas hakkıyla müslümanın da kanı Mübah olur.”

    3- Rasulullah (sav) buyurmuştur ki: “Kafir karşılığında Müslüman öldürülmez.” Bu nebevî söz, sahihtir; Buhari, Sahihi’nde rivayet etmiştir. Müslümanın kanıyla kafirin kanı eşit değildir, durum bu şekildedir. Müslümanın kanıyla kafirin kanı arasındaki fark, müslümanın kanının İslam’a bağlanması nedeniyle korunmuş olması ve küfründen dolayı kafirde ise bunun yokluğudur…

    4- Alimlerin çoğu, bugün İslam çağrısının yayıldığından dolayı, İslama davet etmeksizin kafirlerle savaşılacağı görüşündedir.

    İbni Cerir der ki: Savaştan önceki çağrı, Rasulullah’ın (s.a.v) hiç ummadığı bir anda Ben-i Mustalık’a baskın yaptığı, İbn Avn hadisine işaret etmektedir. Bu, savaştan önce çağrı şartını iddia eden kimseye onların diliyle çağrının yapılmasını gerekli kılmıştır. Bu, tartışmalı bir meseledir: Aralarında Ömer bin Abdulaziz’in bulunduğu bir grup, İslam’a çağrıyı şart koşmuştur. Eğer onların arasında İslam’a davetin ulaşmadığı bir kimse bulunursa, onu İslam’a davet etmedikçe savaşılmaz; Şafii bu görüştedir.
    Malik der ki: “İslam yayıldığından dolayı, kimin yurdu İslam yurduna yakınsa İslam’a çağrılmadan öldürülür, kimin de yurdu uzaksa, şüpheyi ortadan kaldırmak için davet yapılır.” Tabiinin büyüklerinden biri olan Osman el-Hindî, sahih bir isnadla Said bin Mansur’dan rivayet eder: “Biz İslama davet edilir, reddederdik.” İbn Hacer der ki: “Bu, iki eski durum hakkında indirilmiştir.” Sonra şöyle der: Bu, kendisine çağrı ulaşan kimsenin öldürülmesinin caiz olduğuna işaret eder. Bununla bundan önce rivayet edilmiş olan hadisin arasını bulmak kolaydır; İslama davet müstehaptır, şart değildir.
    O halde sunmaya çalıştığımız ayet ve hadislerden kafirlerin öldürülebileceği anlaşılmaktadır. Kafirlerin öldürülmesindeki illet kafir olmalarıdır. Fakat alimlerinde beyan ettiği gibi, kafirelere İslami davet götürmek şarttır. İslami davet kendilerine ulaşmışsa bir daha onları islama davet etmeye gerek yoktur.
    Sonuç olarak diyoruz ki: ayet ve hadisler kafirlerin öldürümesinin caiz olduğunu anlıyoruz fakat Allah ve rasulü (s.a.v) kafirlerin nasıl öldürüleceği hususunda belli bir öldürme şekli koymamışlardır. O halde biraz sonra aşağıda zikredeceğimiz haller dışında müminler kafirleri diledikleri gibi öldürebilirler. Burada şunlara dikkat edilmesi gerekir: Kafirlerden kadınlar, çocuklar ve ihtiyarlar öldürülmez:
    - Küçük çocuklara gelince: Bu halin dışında öldürülmeleri kesinlikle haram kılınmıştır. Hizmetkârlar fabrika vb yerlerde çalışanlar) da aynı şekildedir. Yani mustazaf/zayıf kılınmış olanlardan olması nedeni ile zorunlu olarak o toplumda ücretle çalışanlar da aynı şekildedir. Zira bu ikisinin öldürülmesi, herhangi bir illet ile illetlendirilmeksizin kesin olarak nehyedildi.
    - Kadınlara gelince: Onlara bakılır: Savaşıyorlarsa, öldürülmeleri caizdir. Savaşmıyorlarsa, öldürülmeleri caiz olmaz. Bunun delili de; Ahmed ve Ebu Davud’un; Ribâh b. Rebi’den yaptıkları şu rivayettir:
    “O, Nebi(s.a.v)ile Halid b. Velid’in öncülüğünde bir gazveye katılmış. Ribâh ve Rasulullah’ın ashabı önceden öldürülmüş bir kadının önünden geçtiler. Durup ona bakıyorlar ve onun durumunu garipsiyorlardı. Öyle ki; Rasulullah (s.a.v), dişi binek devesi üzerinde onlara yetişti. Bunun üzerine onlar oradan ayrıldılar. Rasul (s.a.v) o kadının yanında durup şöyle dedi: “Bu kadın savaşmıyordu. Sonra onlardan birisine dedi ki; Halid’e yetiş ve ona deki; soy kırımı katliamı ve rastgele katliamlar yapmasınlar.”
    Rasululullah (s.a.v) “Bu kadın savaşmıyordu” sözü, eğer savaşsaydı öldürülmesinin caiz olduğuna delâlet etmektedir. Böylece Hadis, kadını öldürmekten nehyi savaşmaması illeti ile illetlendirmiş olmaktadır.
    - Bunu, Ebu Davud’un İkrime’den yaptığı şu rivayet desteklemektedir: “Nebi (s.a.v) Huneyn günü öldürülmüş bir kadının önünden geçerken; “Bunu kim öldürdü?” dedi. Bir adam dedi ki; Ben ya Rasulullah, onu ganimet aldım. Terkeme yerleştirdim. Bizdeki bozgunu görünce, beni öldürmek için kılıcıma el uzattı. Ben de onu öldürdüm. Rasulullah (s.a.v)onu kınamadı.”
    Böylelikle açığa çıkıyor ki; kadın savaşırsa öldürülmesi caiz olur. Savaşmıyorsa öldürülmesi caiz olmaz.
    - İhtiyar kişilere gelince: Eğer o, kendisinde kâfirler için bir fayda Müslümanlar için bir zarar olmayan fâni/çok yaşlı ise, öldürülmesinin yasaklanmasından dolayı onun öldürülmesi caiz olmaz. Eğer onda kâfirler için bir fayda Müslümanlar için bir zarar varsa, öldürülmesi caiz olur. Bunun delili de Ahmed ve Tirmizi’nin, Samra’dan Nebinin (s.a.v) şöyle dediğine dair rivayettir: “Müşriklerin yaşlılarını öldürün, gençliğin baharında olanlarını sağ bırakın.”
    - Buhari de, Ebu Musa Hadisinden şunu rivayet etti: “Huneyn’de işi bittiğinde Ebu Âmir’i döğüşken bir ordunun başında gördü. Sonra Derid b. el-Samme ile karşılaştı. Onun yaşı yüzün üzerindeydi. Onu onlar için bir savaş tertip etmesi için getirmişlerdi. Ebu Âmir onu öldürdü. Nebi (s.a.v)onu bu fiilinden dolayı kınamadı.”
    Buna binaen Enes Hadisi, kendisinden bir fayda ve zararın beklenmediği Hadiste geçtiği gibi çok yaşlı olan ihtiyara yorumlanır.
    Yapılmalarının nehyedildiği bu hususlar, ancak nâsta geçtiği şekilde yapılırlar. Harp dışında ister helal olsun ister haram olsun, harp halinde meydana gelen herhangi bir ameli Müslümanların düşmanlarına yapması kötü bulunmaz. Bundan, hakkında savaşta ve savaş dışında genel olarak haram kılan nâssın geldiği -zina gibi- fiil olmadıkça istisna olmaz.
    O halde bir mümin, kâfiri istediği şekilde öldürebilir ancak aşağıdaki öldürme şekilleri bundan müstesnadır:
    1-Yakarak Öldürme yasaklanmıştır.
    İslamda ateşle yakmak, cezalandırmak Allah c.c. ye mahsus olduğundan yasaklanmıştır.
    Buhari'nin Ebu Hurayra'dan yaptığı rivayet şöyledir: "Ateşle ancak Allah Azze ve Celle azab eder."

    Yine sahabilerden Ebu Hureyre (r.a) şöyle diyor:
    "Bir defasında Peygamberimiz (salât ve selâm üzerine olsun) bizi bir göreve gönderirken -iki Kurayşli muşriği kasdederek- `Eğer falanca ile filâncayı bulursanız onları yakın' buyurdu.
    Fakat biz yola çıkmak üzereyken şöyle buyurdu: `Az önce size falanca ile filâncayı yakmanızı emretmiştim. Oysa ateş, sırf Allah'a mahsus bir azab aracıdır. Bu yüzden eğer onları bulursanız silâhla öldürün."(Buhari, Ebu Davud, Tirmizi)
    2-İşkence Yaparak Öldürme yasaklanmıştır.
    3- Bu iki yasaklama dışında bir konu daha vardır. Dinimizde acı çektirmeden, hızlı bir şekilde öldürmek esastır. Fakat ifade etmek gerekir ki kâfirler; müminleri acı çektirerek öldürüyorlar ise, işkence yapıyorlar ise müminlerinde aynı şekilde öldürme hakları vardır. Bu dinimiz de caizdir. Zira ayette şöyle buyrulur: “Bir kötülüğün cezası, tıpkı onun gibi bir kötülüktür. Kim affeder ve arayı düzeltirse, onun ödülü Allah’a aittir. Allah yanlış yapanları sevmez.” (Şura, 40)
    Ayette: “Allah ve Peygamberiyle savaşanların ve yeryüzünde bozgunculuğa uğraşanların cezası öldürülmek veya asılmak yahut çapraz olarak el ve ayakları kesilmek ya da yerlerinden sürülmektir. Bu onlara dünyada bir rezilliktir. Onlara ahirette büyük azab vardır.” (Maide, 33)
    Kâfirler işkence yaparak, acı çektirerek müminleri öldürmediler ise, müminler kâfirleri acı çektirmeden, işkence yapmadan öldürmeleri gerekir. Bir hadisi şerifte şöyle buyrulur:
    Şeddad bin Evs (r.a) rivayet ediyor: "Muhakkak Allah her şeyde güzelliği emretmiştir. Öyle ise öldürdüğünüzde güzel bir şekilde öldürün. Hayvan kestiğinizde kesimi güzel yapınız. Hayvan kesecek olan bıçağını iyice keskinleştirsin ve keseceği hayvana eziyet vermesin."
    Mümin kimse; kâfiri dahi öldürürken hızlı ve acı çektirmeden öldürmesi esastır.
    Burada ise müminlerin kâfirleri dilediği gibi-yakarak ve işkence ederek müstesna- öldürebilecekleri konusunda birkaç delil zikretmek istiyorum.
    BİRİNCİSİ
    İSLÂM’A GÖRE HERŞEY DE ASIL OLAN MUBAHLIKTIR, HELALLİKTİR.
    Yani yapılmasında veya yapılmamasında bir sakınca yoktur. Bir şeyin yapılması, yenilmesi, kullanılması, söylenmesi deliller ile haram kılınmamışsa o dinen mubahtır, helâldir. Ancak o şey hakkında şer’i bir hüküm varsa, ya da ilmen zararlı olduğu tespit edilmişse o zaman helâl olmaktan çıkar.
    Ayette şöyle buyrulur: “Ey iman edenler! Allah’ın size helal kıldığı temiz (ve güzel) şeyleri (kendinize) haram kılmayın ve haddi aşmayın. Şüphesiz ki Allah, haddi aşanları sevmez.” (Maide, 87)
    Bir şeyin zararlı veya faydalı olduğuna karar verecek merci ise âlimlerdir, uzmanlardır, o bölgede yaşayan ilim ehlidir. Vakıayı bilen insanlar, vakıa hakkında sağlıklı karar verebilenlerdir.

    Ben burada Afrika da yapılan bir şey hakkında zararlı veya faydalı demeye hakkım yoktur. İşte bunun için fayda ve zararın belirlenmesin de ehil insanlara bırakılmıştır. Aksi takdirde her bir kimse zarar ve faydalıyı belirlemeye kalkarsa ortaya birçok karışıklık çıkar. Birçok zararlı olan şeyler faydalı, faydalı olan şeyler ise zararlı olarak ehil olmayan kimseler tarafından dile getirilebilir.
    Bundan dolayı be mesele de “kafa kesme” meselesinde de öncelikle dinimizin yasakladığına dair bir delil ortaya konulması gerekir ki, “bu yapılan caiz değildir” denilebilsin. Aksi takdirde insanlar kafalarına göre, duygularına göre dinin caiz gördüğü, yasaklamadığı bir şey hakkında hüküm veremezler. Bu caiz değildir yahut bu caizdir diyemezler. Bu, Allah ve rasulünün (s.a.v) elinde olan bir yetkidir.
    Fakat diğer taraftan bu mesele “kafa kesme” dinimizin cevaz verdiği fakat bir takım zararlarının olduğu yahut mefsedet doğurduğu söylenebilir. Bunlarda ehli, uzmanları tarafından değerlendirilir, tespit edilir ve nihayet karara bağlanılır. Fakat ehil ve uzman kimseler kafa kesmenin; kafirleri korkuttuğu, kaçırttığı gibi bir düşünce var ise yani islam’ın ve Müslümanların maslahatına olan şeyler tespit ederlerse bu uygulamaya devam da edilebilir.
    Dinimiz insana hoş gelmeyen bir takım şeyleri vacip kılmıştır. Melese: şartların yerine gelmesiyle evli kimselerin recm edilmesi. Recm meselesine rabbimizin emri, rasulünün (s.a.v) emri olmamış olsaydı ve bu meseleye duygusal yaklaşmış olsa idik bunu birçok kimse kabul etmeyebilirdi. Hakeza hırsızın şartlar yerine geldiğinde elinin kesilmesi aynı şekilde cihad meselesi: öldürülme, yaralanma, birçok sıkıntı, esir düşme… Biz bu meseleye duygusal yaklaşacak olsak nasıl olacak? İşin ucunda öldürme, ölme, yaralanma, esir düşme var… O halde biz bu vacibi bırakıyoruz çünkü zor ve insan fıtratına, duygusuna ters deyip bırakacak mıyız?
    Aynı şekilde bir beden düşünün, bu bedenin bir azasında kangren olsa o aza kesilmesi gerekse ne yapılır? Elbette bedenin diğer azalarını kurtarmak için bu feda edilir ve kesilir. Niye? Çünkü ortada büyük bir maslahat vardır. Bedenin kurtarılması söz konusudur.
    İşte İslam dininde de bazı kimselerin kötü bir şekilde öldürülmesi söz konusu iken diğer taraftan da islam dininin bütün insanlara ve bütün yeryüzüne yayılması, hükmetmesi hedeflenir. Yani hedef rabbimizin rızası ise rabbimizin koyduğu ölçüler dahilinde, izin verdiği ölçülerde hareket edilerek bir takım kötü görünen halbuki çok faydası olan şeyler de yapılabilir. Beden kurtulacaksa bir aza kötü bir şekilde feda edilebilir.
    O halde fıkıh kaidesinde dendiği gibi “Yasaklandığına dair bir delil bulununcaya kadar eşyada asıl olan mübahlıktır.”
    “Hoşunuza gitmediği halde savaş size farz kılındı. Sizin için daha hayırlı olduğu halde bir şeyi sevmemeniz mümkündür. Sizin için daha kötü olduğu halde bir şeyi sevmeniz de mümkündür. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (Bakara, 216)
    Rabbimiz şöyle buyurur: “Fitne kalmayıncaya ve din yalnız Allah'ın oluncaya kadar on¬larla savaşın. Eğer vazgeçerlerse artık zalimlerden başkasına düşmanlık yoktur.” (Bakara, 193)
    İmam Kurtubi bu ayetinde tefsirinde şöyle demektedir:
    Bu buyruğa dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

    1- Kâfirlerle Savaş Emri:
    Yüce Allah'ın: "... onlarla savaşın" buyruğu bunu neshedici buyruk ola¬rak görenlerin görüşüne göre; her yerde her müşrike karşı savaşmak emri¬ni vermektedir. Bu âyetin neshedici olmadığını kabul edenlere göre ise ma¬na yüce Allah'ın, haklarında: "Sizinle savaşanlarla... savaşın" diye buyur¬duğu kimselerle savaşınız, demektir. Ancak birinci görüş daha üstün bir gö¬rüştür. Bu da kâfirlerin savaşa başlamaları şartına bağlı olmaksızın mutlak ola¬rak savaşma emridir. Bunun delili ise yüce Allah'ın: "Ve din yalnız Allah'ın oluncaya kadar" buyruğudur.
    Ayrıca Peygamber (s.a.v) da şöyle buyurmuştur: "Ben insanlarla la ilahe il¬lallah deyinceye kadar savaşmakla emrolundum."
    İşte bu âyet-i kerime ve hadis-i şerif savaşmanın sebebinin küfür olduğu¬nu ortaya koymaktadır. Çünkü yüce Allah bu âyet-i kerimede "fitne kalmayıncaya" diye buyurmaktadır. Burada fitne, küfür demektir. Buna göre sa¬vaşın nihaî hedefi küfrün olmaması diye gösterilmiştir. Bu da açıkça anlaşı¬lan bir husustur.
    İbn Abbas, Katade, er-Rabi', es-Süddî ve başkaları şöyle demektedir: Bu âyet-i kerimede fitne şirk ve ona bağlı olarak mü'minlere (müşriklerin) ver¬dikleri eziyettir.
    2- Eğer Küfürden Vazgeçerlerse:
    "Eğer" ya bir önceki âyet-i kerimede geçtiği üzere İslâm'a girmekle ve¬ya kitap ehli hak¬kında cizye ödemek suretiyle "vazgeçerlerse, artık zalimlerden başkası¬na düşmanlık yoktur." Belirtilen şekillerde vazgeçmedikleri takdirde on¬larla savaşılır. İşte sözü geçen zalimler bunlardır ve bunlardan başkasına da düşmanlık yapılmaz.
    Zalimlere yapılanlara "düşmanlık" denilmesinin sebebi, onların düşman¬lıklarının cezası olması bakımındandır. Çünkü zulüm düşmanlığı da ihtiva e-der. O bakımdan düşmanlığın cezası burada düşmanlık diye adlandırılmış¬tır. Yüce Allah'ın şu buyruğunda olduğu gibi: "Bir kötülüğün cezası bir kö-tülüktür." (Şûrâ, 40)
    Zalimler ise konu ile ilgili iki te'vilden birisine göre fiilen savaşa başlayan¬lardır, ikinci te'vile göre ise küfür üzere kalmaya ve fitneyi sürdürmeye devam eden kimselerdir.
    İKİNCİSİ
    KÂFİRLERİN YAPTIKLARININ AYNISINI KÂFİRLERE YAPMA KONUSUNDA MÜSLÜMANLARIN HAKKI VARDIR
    Kâfirleri misliyle cezalandırma konusunda rabbimiz şöyle buyurur: “Eğer ceza verecekseniz, size yapılanın misliyle cezalandırın. Eğer sabrederseniz, elbette bu, sabredenler için daha hayırlıdır.” (Nahl, 126)
    İmam Taberi ayetin tefsirinde şöyle demektedir: Ceza verirken, size verilenin aynıyla karşılık verin. Yemin olsun ki, eğer sabrederseniz bu, sabredenler için daha hayırlıdır.
    Âlimler bu âyet-i Kerimenin mensuh olup olmadığı hususunda şunları söylemişlerdir:
    a- Bazıları: "Bu âyet-i Kerime, düşmanlar tarafından müslümanlara işkence yapılarak öldürülmeleri halinde onların da düşmanlarına aynı işkenceleri yaparak öldürebilecekelerine izin vermekte, bundan sonra gelen âyet-i Kerime ise, işkence yaparak öldürmeyi yasaklamakta ve bu âyet-i Kerimeyi neshetmektedir" demişlerdir. Şöyle ki, Resulullah ve sahabeleri Uhud savaşında, Hz. Hamza ve onun gibi şehit olanların düşmanlar tarafından uzuvlarının kesildiğini görünce: "Allaha yemin olsun ki Allah bize zafer nasib ederse biz de düşmanlara bu yapılanlardan daha fazlasını yapacağız" demişlerdir. Bunun üzerine bu âyet-i Kerime nazil olmuş, düşmana yapılacak işkencelerin, Müslümanlara yapıldığı kadar yapılmasına izin vermiş, bundan sonra gelen âyet-i Kerime ise işkenceyi yasaklamış ve sabredilmesini emretmiştir.
    b- Bazıları da "Bu âyet-i Kerime, savaşı ilk olarak müslümanın başlatmamasını, ancak, kendilerine savaş açıldığı takdirde aynıyla mukabele etmelerini emretmektedir. Ancak Tevbe Suresinin beşinci âyetinde "Mukaddes olan haram aylar çıkınca müşrikleri nerede bulursanız öldürün" Duyurularak Müslümanların savaşı başlatmalarına izin verilmiş ve bu âyetin hükmü neshedilmiştir" demişlerdir. Abdullah b. Abbas bu görüştedir.
    c- Bazıları ise "Bu ve bundan sonra gelen âyetten maksat, herhangi bir zulme uğrayanın, kendisine haksızlık yapan kimseyi, zulmettiği kadarıyla cezalandırabileceğini, intikam duygusuyla hareket ederek cezalandırmada ileri gidemeyeceğini beyan etmektedir" demişlerdir. İbn-i Sirîn, Süfyan es-Seviî ve Mücahid bu görüştedirler. Bunlara göre âyet-i Kerime mensuh değildir.
    -Şa'bî ve îbn-i Güreye bu âyet-i Kerimenin nüzul sebebi hakkında şöyle demişlerdir: "Uhut savaşında müşrikler, Hz. Hamza ve diğer Müslümanlardan öldürdükleri kimselerin vücutlarının çeşitli uzuvlarını kesip parçalamışlardır. Bunu gören Müslümanlar: "Yemin olsun ki Allah bizi onlara galip getirdiği zaman biz de onlara şöyle şöyle yapacağız" demişler ve bunun üzerine bu âyet-i Kerime nazil olmuş, cezaların aynen karşılığının verilebileceğini, bununla beraber yapılan ezaya aynıyla mukabele etmeyip affetmenin daha faziletli olacağını beyan etmiştir. Zira bu takdirde cezayı verme işi Allaha havale edilmiş olur. Allahın ise daha âdil ceza vereceği muhakkaktır". Taberi de bu görüşü tercih etmiştir.
    Bu ayetin indiriliş sebebi hakkında şu rivayet edilmiştir:
    “Uhud günü müşrikler Müslümanlara bazı işkencelerle kötü davrandılar: Karınlarını yardılar, cinsi organlarını kestiler, burunlarını yardılar. Hanzala b. Rehâb dışında bu şekilde işkence yapmadıkları bir kişi bırakmadılar. Rasulullah (s.a.v), amcası Hamza’nın başında durdu. Ona da böyle işkence etmişlerdi. Onu çok kötü bir şekilde gördü. Karnı yarılmış, burnu koparılmış durumda idi. Bunun üzerine dedi ki;“Kendisine yemin ettiğime and olsun ki, eğer Allah bana onlara karşı zafer verirse, senin yerine onlardan yetmiş kişiye işkence edeceğim.” Bunun üzerine bu ayet indirildi.”
    Böylece bu ayet harpte indirilmiş oldu. Her ne kadar yapılan işkenceden fazlası yasaklanmış olsa da, kâfirlerin Müslümanlara yaptığının aynısını Müslümanların onlara yapmasının mübah olduğu hususunda bu ayet gayet açıktır. Hatta ayetten, Müslümanlara işkence yapan kâfirlerin öldürülenlerini kesmek, koparmak gibi ibret olsun diye muamele yapmanın, onların yaptığından fazlasına kaçmamak kaydı ile mübah olduğu anlaşılmaktadır. Hâlbuki bu tür işler haramdır. Zira bunun yasaklandığına dair Nebi SallAllah’u Aleyhi Vesellem’den haberler geçmiştir. Ancak bu yasak, düşmanın Müslümanların ölülerine o şekilde muamele etmedikleri durumla ilgilidir. Aksi halde, düşmanlar Müslümanların ölülerine kötü muamelede bulunduklarında Müslümanların da onların ölülerine onların yaptıklarının mislini yapma hakları vardır.
    -Bize Hammâd, Eyyûb'dan; o da Ebû Kılâbe'den; o da Enes ibn Mâlik(r.a)'ten şöyle tahdîs etti. Ukl veya Ureyne kabilelerinden bir topluluk -râvî: Ben onun ancak Ukl'den dediğini biliyorum, demiştir- Medine'ye geldiler. Peygamber (s.a.v) onlar için sütlü develer emretti. Onlara sadaka develerinin bulundukları yere çıkmalarını, onların sidiklerinden ve sütlerinden içmelerini emretti. Onlar gidip o develerin sütlerinden ve sidiklerinden içtiler, nihayet hastalıklarından kurtulup iyileştikleri zaman çobanı öldürdüler de develeri sürüp götürdüler. Bu haber kuşluk vakti Peygamber'e ulaşınca, hemen arkalarından arayıcılar gönderdi. Gündüz yükselmeden yakalanıp getirildiler. Peygamber onlarla ilgili emrini verdi. Onların ellerini, ayaklarını kestirdi, gözlerini çıkarttı. Sonra onlar Harre mevkiine atıldılar. Onlar su istediler, fakat kendilerine su verilmedi.

    Ebû Kılâbe: İşte bunlar hırsızlık yapmışlar, insan öldürmüşler, îmândan sonra Allah'ı inkâr etmişler, bu büyük cürümlerle beraber Allah'a ve Rasûlü'ne de muhârib olmuşlardır, demiştir. (Sahih-i Buhari, savaş)

    İşte Rasûhıllah, nimete küfran, hırsızlık, yol kesme, öldürme ve işkence gibi fiillerine kısas olmak üzere ellerinin, ayaklarının kesilmesini, gözlerinin oyulmasını emretmiştir. Ebu Kılabe de birbirine atfedilmiş cümleleriyle Maide Suresi'ndeki "Allah'a ve Rasalü'ne harb açanların cezaları... "ayetinin hükmünü infaz buyurduğunu haber vermiş olmaktadır. Bu hadisteki uygulama ile ayetin hükmü arasında tam bir mutabakaat vardır. Peygamber ilahi hükmü tatbik ve infaz eylemiştir.

    O halde kâfirler, Müslümanları nasıl öldürdüyse; Müslümanların da kâfirleri öylece öldürmeleri konusunda dinimizde serbestlik vardır. Fakat yapılanın fazlasını yapmak yasaklanmıştır.
    Sonuç olarak diyebiliriz ki kâfirler, Müslümanların kafalarını kesmişlerse müminlerde kafirlerin kafalarını aynı şekilde kesebilirler. Bunda bir sakınca yoktur.
    ÜÇÜNCÜSÜ
    KISAS OLARAK KÂFİRLERİN ÖLDÜRÜLMELERİ
    Kâfirler Müslümanların birçok yerde kafasını kesti. Buna herkes şahit olmuştur. Irakta, Nijerya da, Arakanda ve başka yerlerde öyleyse Müslümanların kâfirlerden bu konuda kısas alma hakları vardır. Irakta Şialar Sünnileri hapishanelerde işkence ve kafalarını keserek öldürdüklerini herkes bilir. İnternette de buna dair görüntüler rahatlıkla bulunabilir. Müslümanların kafalarının kesilmeleri Fransızların Cezayir işgaliyle başlar ve ta ötesinde kadar da gider. O halde kısas rabbimizin bir emridir.
    Müminlerin müminlere dahi kısas yapma hakkı varken -ki bu böyledir dinimizde- kafirlere karşı kısas yapma hakları hayli hayli vardır öyleyse...
    Rabbimiz ayetlerde şöyle buyurur:
    1-“Ey iman edenler! Öldürmede kısas size farz kılındı. Hüre hür, köleye köle, kadına kadın. Ama her kim, ölenin kardeşi tarafından bir şey karşılığı bağışlanırsa, o zaman örfe uyması, ona diyeti güzellikle ödemesi gerekir. Bu, Rabbiniz tarafından bir hafifletme ve bir rahmettir. Her kim bunun arkasından yine saldırırsa, artık ona acı veren bir azab vardır.” (Bakara, 178)
    2-“Bunun içindir ki, İsrâiloğulları'na: "Kim, bir cana kıymayan veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmayan bir nefsi öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir nefsin yaşamasına sebep olursa, bütün insanları yaşatmış gibi olur" hükmünü yazdık (farz kıldık). Şüphesiz ki onlara peygamberlerimiz açık delillerle geldiler. Yine de bundan sonra onların birçoğu yeryüzünde aşırı gitmektedirler.” (Maide, 32)
    3-“Haklı bir sebep olmadıkça, Allah'ın öldürülmesini haram kıldığı canı öldürmeyin. Kim haksız yere öldürülürse, biz onun velisine bir yetki verdik. O da öldürmede aşırı gitmesin. Çünkü ona (dinin kendisine verdiği yetki ile) yardım olunmuştur.” (İsra, 33)


    DÖRDÜNCÜSÜ
    KÂFİRLERİN BOYUNLARININ VURULMASINI EMREDEN AYETLER
    Birinci Ayet: “Sizden kim dininden döner ve kâfir olarak Ölürse, işte onların bütün yaptıkları ameller dünyada da ahirette de boşa çıkmıştır. İşte onlar ateş halkıdır ve orada ebedî kalacaklardır.” (Bakara, 217)
    İkinci Ayet: (Savaşta) inkâr edenlerle karşılaştığınız zaman boyunlarını vurun. Nihayet onlara iyice vurup sindirince bağı sıkıca bağlayın (esir alın). Savaş sona erince de artık ya karşılıksız veya fidye karşılığı salıverin. Durum şu ki, Allah dileseydi, onlardan intikam alırdı. Fakat sizi birbirinizle denemek ister. Allah yolunda öldürülenlere gelince, Allah onların yaptıklarını boşa çıkarmaz. (Muhammed Suresi, 4)
    Üçüncü Ayet: “Rabbin meleklere, 'Ben sizinleyim, inananları destekleyin' diye vahyetti. 'Ben inkar edenlerin kalblerine korku salacağım, artık vurun onların boyunları üstüne, vurun her parmağına' dedi.” (Enfal, 12)
    Görüldüğü gibi ayetlerde boyunların vurulması emredilmektedir.
    Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Öyleyse küfredenlerle karşılaştığınızda hemen boyunlarını vurun.” (Muhammed, 4)
    İmam Kurtubi (r.a) ayetin tefsirinde şöyle demiştir: “Ayeti kerime onları öldürün” dememiştir. Çünkü ayette yer alan ibarede boyunlarını vurun diyerek “şiddet ve sertlik” vurgusu yapılmıştır. Bu mana ve vurgu ise “onları öldürün” ibaresinde yoktur. Çünkü “boynu vurma” en kötü şekilde öldürmeyi içerir. “Boyun vurma” ise boynu kesmek ve bedenin başı, en üstü ve en göze çarpanı olanı uçurmakla olur. (Kurtubi tefsiri, 6/226)
    Abdullah bin Amr (r.a) şöyle demiştir:
    Peygamber efendimi (s.a.v) şöyle buyurdu: “Ey kureyşliler! İşitiyor musunuz? Muhammed’in nefsini elinde tutana yemin ederim ki, sizi kesmeye geldim”(İmam Ahmed)
    İmam Şevkani(r.a);kâfirlerin kafalarını necis olduğundan dolayı taşınmasında kerahet görenlere şöyle demektedir: Müslümanların kalplerini kuvvetlendirecek yahut kâfirlere korku salacaksa, kâfirlerin kesilmiş başlarını taşımakta bir sakınca yoktur. Hatta bu fiil güzel ve doğru bir harekettir. Necis olduğundan dolayı taşınmasında kerahet olduğu da söylenemez çünkü kâfirlerin kafalarına direkt olarak temas etmeden, eli pisletmeden kâfirlerin kafalarını taşımak da mümkündür. Bunun caizliği sadece peygamberle de (s.a.v) sınırlandırılamaz. Çünkü kâfirlerin kafalarının taşınmasında hiç şüphesiz İslam’ın gayelerinden olan bir gaye ve hedef yerine getirilerek; İslam ordusunun güçlendirilmesi, kâfirlerin korkutulması vardır. (Es-seylül El-Cerrar, 4/568)

    BEŞİNCİSİ
    KÂFİRLERİN BOYUNLARININ VURULMASI HAKKINDA HADİSLER
    Birincisi:
    Bera b. Azib (r.a) şöyle rivayet etmiştir: "Dayım Ebu Burde elinde sancak ile yanımdan geçti. "Nereye gidiyorsun?" diye sordum. Dedi ki: "Rasulullah (s.a.v) beni, babasının hanımıyla evlenen birini öldürüp malını da ganimet olarak almam için gönderdi."
    İkincisi:
    Cabir (r.a) der ki: Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: Kâ'b bin Eşrefin hakkından kim gelecek? Çünkü bu adam, Al¬lah'a ve onun peygamberine eziyet etmiştir.” Bunun üzerine Mu-hammed bin Mesleme kalkıp dedi ki:

    — Ya Resülallah! Onu öldürmemi ister misiniz? Hazreti Pey¬gamber: “Evet,” buyurdu. Muhammed bin-Mesleme dedi ki:

    — O halde bir şey (uydurma ve asılsız şeyler) söylememe izin veriniz. Hazreti Peygamber: “Şöyle!” dedi.

    Sonra Muhammed bin Mesleme, geceleyin Kâb bin Eşrefin evi¬ne gitti. Kapıdan seslenerek dedi ki:

    — Ey kâb! Bu adam (Hazreti Peygamber) bizden zekât istedi ve bizi sıkıntılara sokuyor. Bana ödünç olarak bir şey veresin diye sana geldim. Kâ'b cevab verdi:-

    — Evet, o, sizden daha çok şeyler isteyecektir. Vallahi siz ondan muhakkak bıkacaksınız. Muhammed bin Mesleme:

    — Ne yapalım, bir defa ona uyduk. Simdi onun sonunun neye varacağını görmeden kendisinden ayrılmak istemiyoruz. Şimdi siz¬den bir veya iki deve yükü hurma ödünç vermenizi istiyoruz.

    Kâ'b Şöyle konuştu :

    — Peki, vereceğim; fakat karşılığında rehin isterim. Muhammed

    bin Mesleme sordu ;

    — Rehin olarak ne istersiniz? Kâ'b dedi ki :

    — Kadınlarınızı rehin veriniz. Muhammed bin Mesleme :

    — Sen araplarm en güzelisin, sana hanımlarımızı veremeyiz, dedi. Bu defa Kâ'b bin Eşref:

    — Öyle ise çocuklarınızı rehin veriniz, dedi. Muhammed bin Mesleme cevab verdi:

    — Çocuklarımızı sana nasıl rehin verebiliriz? Sonra bu çocuk¬lardan birine sövüldüğü zaman bir veya iki yük burma karşılığında rehin edilmiş denilecektir. Bu ise bizim için bir utançtır. Biz sana ancak silâhımızı rehin verebiliriz.

    Sonra Kâ'b bin Eşref rehin olarak silâh ve zırh almayı kabullen¬di ve bir gecenin muayyen bir zamanında alışverişi tamamlamak için sözleştiler. Sonra Muhammed bin Mesleme, Kâb'ın süt kardeşi Ebû Naile Hazretleri ile Kâb bin Eşref'in kalesine vardılar. Kale dışından haber verdiler. Kâb bin Eşref bunları kalenin içine aldı. Kendisi de yanlarına indi. Kâ'b aşağıya inerken karısı: Bu gece vak-tinde nereye iniyorsun, dışarı çıkma, diye seslendi. Kâ'b dedi ki: Bu gelenler Muhammed bin Meslame ile sütkardeşim Ebû Nailedir. Ka¬rısı: Ben bir ses işittim. O sesten sanki kan damlıyor, dedi. Kâb,

    — Asaletli kişi, geceleyin kılıç darbesine davet edilse bile, icabet eder, diye karşılık verdi. Sonra Kâ'b aşağı indi. Muhammed bin Mesleme'nin yanında Ebû Naile'den başka iki kişi daha vardı. Muham-med bin Mesleme daha önce arkadaşlarına-şu direktif de bulunmuş¬tu:

    — Kâ'b yanımıza gelince ben onun saçını tutup koklayacağım. Belki size de koklatacağını. Onun başını kıskıvrak yakaladığımı gör¬düğünüz zaman derhal saldırıp kılıçlarınızla vurunuz.

    Gerçekten Kâ'b, müsafirlerinin yanına güzel elbiselerle ve hoş kokular sürünmüş olarak geldi. Muhammed bin Mesleme:

    — Bugünkü kadar güzel koku hayatımda görmedim? dedi. Kâ'b cevab verdi:

    — Elbette, yanımda Arab kadınlarının en mükemmel ve en gü¬zel kokulu kadını vardır. Muhammed bin Mesleme:

    — Müsaade eder misiniz, başınızı bir koklayayım, dedi. Kâ'b

    — Koklayınız, dedi. Muhammed bin Mesleme kokladı ve arka¬daşlarına da koklattı. Muhammed bin Mesleme:

    — Bir kez daha müsaade- eder misin? dedi. Kâ'b Evet! diye cevap verdi. Kâ'b bin Eşrefin başını kıskıvrak yakalayınca, hadi davranın, dedi ve arkadaşları da hemen kılıçlan ile vurup onu öldürdüler. Son¬ra Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in huzurlarına dönerek Kâ'b'ı öldürdüklerini bildirdiler.
    Üçüncüsü:
    Halid Bin Süfyan’ın Öldürülmesi:
    Hüzeli Kabilesi Lıhyanoğulları kolundandı. Muhammed, Halid b.Süfyan’ın kendisine karşı çarpışmak için adam topladığı istihbaratını alır ve Abdullah b.Üneys’e onu öldürmesi için talimat verir.
    Abdullah, Muhammed’den Halid’i aldatmak için kendisini kötüleme konusunda izin ister. Muhammed de “istediğini söyleyebilirsin” der. Halid’in eşgalini tarif eder ve ekler:- O’nu gördüğünde şeytanı hatırlarsın. Onunla senin arandaki alamet; onu görünce kendinde bir ürperme ve korku hali bulursun.”Abdullah, aldığı talimat doğrultusunda Halid’in kabilesine doğru yola çıkar ve Urana vadisine ulaşır. Orada bir kadın çobanı görür ve Halid.b. Süfyan’ı sorar, o da “İşte buraya doğru gelen o” der. Halid Süfyan ona kim olduğunu sorar ve o da Muhammed’e karşı savaşmak istediğini ve kendisinin bu amaçla bir ordu oluşturduğunu duyduğu için onun yanına geldiğini söyler. Bunun üzerine Halid. Süfyan onu alır, götürür misafir eder. Yedirir, içirir. Herkes uykuya çekilince Abdullah bir punduna getirip Halid’i öldürür. Bu işe karşılık peygamberimiz (s.a.v) ona bir asa hediye eder ve “Cennette kullanırsın” der.
    Dördüncüsü:
    Hz. Bera (r.a) anlatıyor: "Resulullah (s.a.v), Ebu Rafi'e bir heyet gönderdi. Abdullah İbnu Atîk, geceleyin evine girerek, onu uyurken öldürdü.”
    Bir başka rivayette şöyle der: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) Yahûdî Ebu Rafi'e, Ensar'dan bir grup adam gönderip, başlarına da Abdullah İbnu Atîk'i koydu.
    Ebu Rafi', Resulullah’a (s.a.v) eza veriyor ve aleyhinde çalışmalar yapıyordu. Ebu Rafi Hicaz bölgesindeki kendine has bir kalede oturuyordu. Kaleye yaklaştıkları zaman güneş batmıştı. Halk artık sürüleriyle dönüyordu.
    Abdullah arkadaşlarına: "Siz burada oturun ve yerinizden ayrılmayın. Ben gidip, kapıcılara biraz iltifat edip, içeri girme imkânı arayacağım" dedi ve ilerledi. Kapıya kadar geldi. Kaza-yı hâcet yapıyormuş gibi elbisesini toparladı, insanlar içeri girmişti. Kapıcı seslendi:
    "Ey Allah'ın kulu, girmek istiyorsan gir. Kapıyı kapatacağım (çabuk ol)!" dedi.
    Ben de girdim ve (bir köşeye) gizlendim. Halk tamamen girince kapıyı kapattı. Sonra da anahtarları bir kazığa taktı.
    Ben (müsait bir anda) kalkıp anahtarları alıp kapıyı açtım. Ebu Rafi evinde gece sohbeti yapıyordu. Ve hususi bir köşkte idi.
    Sohbet arkadaşları dağılınca, yanına çıktım. Her bir kapıyı açıp girdikçe içeriden üzerime kapadım. "Eğer halkın haberi olur da beni öldürmeye azmederlerse, ben Ebu Rafi'i öldürmeden ona ulaşamasınlar diye böyle yaptım. Sonunda yanına kadar geldim. Köşkün ortasında yer alan karanlık bir odadaydı. Ancak, odanın neresinde olduğunu bilemiyordum. "Ebu Rafi'" diye seslendim. "Kim o?" dedi. Sese doğru yöneldim. Heyecan içerisinde bir kılıç darbesi indirdim, ama boşa gitti. Adam bir çığlık attı. Hemen odadan çıktım. Azıcık bekleyip tekrar girdim, [sesimi değiştirip, yardıma gelmiş gibi:] "O ses de ne? ey Ebu Rafı" dedim. "Kahrolası, odada biri var az önce bana kılıç vurdu" dedi. (Yerini iyice keşfetmiştim), bir darbe daha indirdim. Yaraladım, fakat öldüremedim. Sonra kılıcın ucunu karnına sapladım, sırtına kadar dayandı. Öldürdüğümü anladım. Geri dönüp, kapıları teker teker açmaya başladım. Merdivene kadar geldim. Ayağımı bastım. Yere kadar ulaştığımı zannettim. Ay ışığıyla aydınlık bir gecede düştüm. Bacağım kırıldı. Sarığımla sardım. Sonra gidip kapının önüne oturdum. Onu gerçekten öldürdüm mü, öğreninceye kadar bu gece kaleden dışarı çıkmayacağım"dedim. Horozlar ötünce, surların üzerinden ölüm ilan edildi. Ölüm habercisi: "Hicaz ahalisinin tüccarı Ebu Rafi'in ölümünü duyuruyorum!" diye bağırıyordu. Ben hemen arkadaşlarımın yanına gittim. "Zafer!" dedim, Allah Ebu Rafi'in canını aldı!"Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a geldim, olup biteni anlattım.
    Bana: "Uzat ayağını!" buyurdular. Ben de ayağımı uzattım. Meshediverdi. Sanki hiçbir şey olmamış gibi hiçbir rahatsızlık kalmadı." (Buhârî, Megâzî 16, Cihad 155.)
    Beşincisi:
    Ebu Cehil`in öldürülmesi…Muaz bin Amr (r.a) o günü şöyle anlatır:
    -Müşrikler Ebu Cehil`in etrafını sarmış ve kimse ona yetişemez, diye bağırıyorlardı.. Onların bu bağrışmasından Ebu Cehil`in onların arkasındaki adam olduğunu anladım ve o tarafa yöneldim.. Yanına sokulmak için bir fırsat aramaya başladım. Nihâyet aradığım fırsat elime geçti. Ve derhal yaklaşarak bir kılıç salladım!. Salladığım kılıç ayağı ile birlikte bacağının yarısını kesti!. Bunun üzerine kütük gibi yere devrildi.
    Tam üzerine çullanıp onu iyice öldüreceğim sırada da Ebu Cehil`in oğlu İkrime arkamdan yetişerek bir kılıç darbesiyle kolumu kesti!. Elim, bir deriyle koluma bağlı halde yanımda sallanmaya başladı. Bu durumda ben kılıcımı öbür elime alıp çarpışmaya başladım. Savaşın şiddetinden olacak elimin acısını hiç duymuyordum. Bir ara derisinden sallanan elim fazla zahmet verince elimin üzerine ayağımla basarak kopardım ve bundan sonra rahatlayarak savaş bitene kadar tek elle çarpıştım.
    Bu arada Ebu Cehil`i mecburen kendi hâline bırakmıştım.
    Evet, onun Ebu Cehil`i yaralı bir halde bırakmasından sonra yanına bu defa da Muaz bin Afra geldi Ebu Cehil`in... Yaralı bir halde de görünce, artık kıpırdayamayacak bir hâle gelesiye kadar kılıçladı.. Ebu Cehil âdeta ölü gibi kalmıştı.
    Sonra Muaz bin Amr ile Muaz bin Afra doğruca Efendimiz`in yanına gelip olanları anlattılar ve :
    -Ya Rasûlullah!. Ebu Cehil`i ben öldürdüm, dediler.
    Efendimiz ikisinin de “Ben öldürdüm” demesi üzerine onlara sordu:
    - Kılıçlarınızı sildiniz mi? Cevap verdiler:
    - Hayır ya Rasûlullah !. Silmedik ?
    Bunun üzerine Efendimiz onların kılıçlarını inceledi ve neticede kararını açıkladı, kimin öldürdüğü yolundaki:
    -İkiniz de öldürmüşsünüz, fakat asıl hak Muaz bin Amr`a aittir!.
    Bundan sonra Efendimiz Aleyhisselâm çevresinde bulunanlara sordu:
    -Acaba Ebu Cehil şimdi ne halde ?. Kim onu bulur bana?.. Eğer onu yüzünden tanımazsanız, dizine bakınız!.. Dizindeki yara izinden tanırsınız!.. Zîrâ gençken bir defasında Abdullah bin Cüd`a`nın ziyafetine gitmiştik. Ben ondan biraz büyükçe idim.. Fazla sıkıştırınca ben onu ittim!.. İki dizi üzerine düştü ve bir dizinden de yaralandı. Bu yaranın izi asla ondan kaybolmamıştır.. O izden tanıyabilirsiniz işte !..
    Bunun üzerine Ebu Cehil`i aramaya gidenlerden İbni Mes`ud (r.a) onu buldu..
    Ebu Cehil, âdeta son nefesini vermek üzere idi..
    İbni Mes`ud onu bu halde bulunca, hayretle sordu:
    - Aaa !. Ebu Cehil sen misin?
    Ebu Cehil başını salladı evet mânâsına.
    İbni Mes`ud üzerine gitti:
    -Ey Allah`ın düşmanı işte nihâyet Allah seni hor ve hakir eyledi mi?
    Ebu Cehil zilleti kabule hiç yanaşmıyordu.
    - Sizin öldürdüğünüz adamdan daha üstün biri olabilir mi ki?
    Neye hor ve hakir olacakmışım ?
    Sen bana asıl, bugün zaferin kimin tarafında olduğunu haber ver?
    İbni Mes`ud cevap verdi:
    -Zafer, Allah ve Rasûlü tarafındadır !
    Sonra Ebu Cehil`in kafasını kesmek üzere miğferini çıkarırken konuştu:
    -Ey Ebu Cehil, seni ben elimle öldüreceğim !..
    Ebu Cehil ise son defa konuştu:
    -Sen kavminin önderini öldüren ilk köle değilsin.
    Lâkin bugün senin elinle öldürülmem benim için çok acıdır !..
    Keşke beni çiftçilerden (Yesrib`lilerden ) başka birisi öldürseydi..
    İbni Mes`ud bundan sonra kılıcıyla Ebu Cehil`in kafasını kesmek istedi, fakat bunda muvaffak olamadı... Kılıcı savaşmaktan körelmişti.. Bunun üzerine Ebu Cehil`in kendi kılıcını aldı ve onunla kafasını kesti.
    Sonra da doğruca Rasûlu Ekrem (s.a.v) huzuruna Ebu Cehil`in başı elinde olduğu halde gelerek şöyle konuştu:
    - Ya Rasûlullah, işte Allah ve Rasûlü`nün düşmanının başı !..
    Ubu Cehil`in başı aldığı yaralardan dolayı tanınmaz bir halde idi..Efendimiz (s.a.v) sordu:
    - Bunun Ebu Cehil`in başı olduğuna dair yemin eder misin?.
    İbni Mes`ud elindeki başın Ebu Cehil`in başı olduğuna dair yemin etti:
    - Şerîki olmayan Allah`a yemin ederim ki, bu gördüğün baş, Ebu Cehil`in başıdır ya Rasûlullah !..
    Peygamberimiz (s.a.v) bundan sonra Ebu Cehil`in ölümünden dolayı Allah`a şükür ve hamdü senâda bulundu.
    Altıncısı:
    Abdullah bin Mesud (r.a) şöyle anlatır: bedir günü esirler rasulullah’ın (s.a.v) huzuruna getirildiler. Bu esirlere ne yapalım diye sorulunca şöyle buyurdu: “Sizlerin ellerinizden aman kurtulmasınlar bu esirler ya fidye vermek şartıyla yahut boyunlarının vurulmasıyla karşılık görürler.”
    ALTINCISI
    SİZİN ANNENİZE, BACINIZA YAHUT HERHANGİ BİR AKRABANIZA GÖZLERİNİZ ÖNÜNDE TECEAVÜZ EDİLDİ Mİ?
    İşitmeye tahammül edemeyeceğiniz işkenceler yapıldı mı? Anlatılamayacak işkenceler altınca kaldınız mı? Yapılan işkencelerden dolayı binlerce kez ölmeyi istediniz mi hiç? Yahut kardeşiniz diri diri toprağa gömüldü mü? Diri diri yakıldı mı? Kardeşiniz işkence yapılarak parmakları tek tek kesilerek yahut aç susuz bırakılarak öldürüldüğünü hiç işitiniz mi, gördünüz mü?
    Siz, eşinize, annenize yahut bacınıza gözleriniz önünde onlarca kişi tarafından tecavüz edildiğini gördünüz mü? Yahut bunun kendinize yapıldığını hayal edebilir misiniz? Ama bunlar maalesef hepsi bir bir yaşandı! İşte bunların hepsi Müslümanların yaşamış olduğu olaylardır hikâye değildir.
    Evlatlarınız kollarınızın arasında can verdi mi ve gözlerinizle buna şahit oldunuz mu? Kimyasal silahlarla vurulmuş kadın ve çocukların hallerini hiç gördünüz mü, çığlıklarını hiç işittiniz mi? Çaresizce yerde yatmalarına bakıp hiç gözyaşı döktünüz mü? Bir bombardıman sonrası enkaz altında; kafaları, elleri, ayakları kopmuş bebeğinizi kendi ellerinizle tutup çıkarttınız mı? Kardeşleriniz üzerine duvarlar yıkılıp öldürüldüklerini gördünüz mü? Yüksek binalardan elleri bağlanıp atıldıklarını, inleye inleye, acı çeke çeke can verdiklerine şahit oldunuz mu hiç? Ama bunların hepsini o kınadığınız insanlar yaşadı!
    İşte şu Müslümanların çekmiş oldukları, belki de yüzde birini anlatmaya çalıştığımız bu olayları yaşamadıysanız, işitmediyseniz burada bir şeyler anlatmaya kalkmamıza lüzum yok. Zira yaşayan bilir. Acı çekenler, çekilen acıların ne boyutlara ulaştığını iyi bilir. Ateş düştüğü yeri yakar…
    O halde sen ey Müslüman! Müminlerin çekmiş olduğu acıları takdir etmeli ve ona göre hüküm vermelisin! Cahiller gibi rahat yataklarında uzanarak, çaylarını yudumlayanlar; yaşananların sadece bir kısmını anlatmaya çalıştığımız sözlerimizi hiç anlayamazlar.
    İman kardeşliğinin ne olduğunu bilmeyenler, şu anlatmaya çalıştıklarımızı hissedemezler. Dini sorumluluklarından haberdar olmayanlar. “La ilahe illallah, Muhamed rasulullah” demenin ve bu sözün sorumluluklarından haberdar olmayanlar bu bahsettiklerimizi anlayamazlar. “Ancak müminler kardeştir” ayetini hayatlarına hâkim kılmayanlar, gönüllerinde hiçbir acı hissetmeyenler bu bahsettiklerimizden haberdar olamazlar.
    Yukarıda ifade etmeye çalıştığımız ve ayetlerden hadislerden delillerini zikretmeye çalıştığımız üzere misli ile kâfirlere karşılık verebilirler. Burada çokça dile getirilen bir soruyu da cevaplamış oluyoruz aslında.
    Bu soru ise Müslümanlar kafirleri neden işkence ile öldürüyorlar? Yukarda da çokça geçtiği üzere rabbimiz uranı kerim de biz Müslümanlara; misli ile karşılık verme hususunda cevaz vermiştir. Aşırıya kaçmadan bize yapılanın aynısını kâfirlere karşı uygulayabiliriz.
    YEDİNCİSİ
    BİR TAKIM GÖRÜNTÜLERİN YASAKLANMASI
    İslam devleti bir takım haber sitelerinde de yer aldığı gibi bu tür görüntüleri yasaklama ve ancak devlet izini ile yayınlama kararı almıştır.
    Şüphesiz vakıayı yaşayan vakıayı en iyi bilendir. Oradaki şartların, konjöktürün neler gerektirdiğini en iyi görenler yine vakıanın içerisinde olanlardır. Bu yüzden karar verme mercileri, bu tür konularda karar sahibi kimselerindir. Maslahat ve menfaat görüldüğünde bir şeyi serbest kılabilir yahut yasaklayabilirler. Yukarıda da izah etmeye çalıştığımız gibi bir şey hakkında herhangi bir yasaklama söz konusu değil ise o şeyin tatbiki maslahat ve menfaate bağlıdır. Maslahat görüldüğünde serbest bırakılabilir yahut zarar görüldüğün de yasaklanabilir.
    İbni Teymiye (r.a) şöyle der:” Cihad meydanların da bulunmayan bir alime cihaddan sorulmaz.”

    SEKİZİNCİSİ
    FERDİ HATALAR, İSTİSNAİ DURUMLAR BÜTÜN MÜSLÜMANLARA YAHUT İSLAM DEVLETİNE MEAL EDİLMEZ
    Şunu unutmamak gerekir ki İslam devletine yüzün üzerinde devletten müslüman gelmiş ve gelmektedir. Her birinin dili, ırkı, kültürü, daha önceki dini yaşantısı farklı farklı olan insanların oluşturmuş olduğu bir yapıdır. Dolayısıyla bir takım hata ve eksikliklerin olabilmesi çok doğaldır. Kuruluşu üzerinden yüzlerce sene geçmiş olan onlarca devletin halen onlarca sorunu ve hatası vardır. Bunları hiçbir zaman unutmamak gerekir ve olup biten meseleleri bu hakikatler çerçevesinde değerlendirmek gerekir. Aceleci, yıkıcı, kırıcı eleştiriler yerine; bu Müslümanlar bunca şeyler yapmış, memleketlerini, evlatlarını, eşlerini, işlerini mal ve mülklerini bırakmışlar gelmişler. Canlarını Allah yolunda feda etmişler v ediyorlar. Pekâlâ, ben ne yaptım? Acaba ben dinim için hangi fedakârlıkta bulundum? Hangi sevdiğim şeylerden vazgeçtim? Ne kadar dinime sahip çıkabildim? Rabbimin bana emrettiklerinin ne kadarını yerine getirebildim? Diye sormamız lazım…
    Yani mümin kimse; eleştirme ve saldırma yerine ıslah etme, varsa hatayı giderme, eksiği kapatma, ayıbı örtme üzerine bir anlayışa sahip olması lazım.
    Önderimiz ve örneğimiz şöyle buyurur: “Mümin müminin aynasıdır, mümin müminin kardeşidir, (ihtiyaç duyduğunda) onun geçimini temin eder/zarardan-ziyandan korur ve arkasından da / gıyabında da elinden geldikçe onu savunur."(Ebu Davud, Edeb, 49).
    DOKUZUNCUSU
    HAK EDİLENRİN KAFASININ KESİLMESİ
    İslam devleti her kâfirin kafasını kesmez. Hak edenin kafasını keser. Buda önemli ve üzerinde durulması gereken bir husutur. Zira birçok insan İslam devleti; herkesin kafasını kesiyor diye sözler söylemektedir. Bu doğru değildir. Müslümanlar; kafaları kesilmesi gerekenlerin kafalarını kesiyorlar yoksa her önüne gelenin kafasını kesmiyor. Hak edenler, mesela kimlerdir; müslüman bacılara tecavüz etmiş, yapmış olduğu anlaşmayı bozmuş ve Allah’a ve raslüne (s.a.v) ihanet etmiş, casusluk yaparak Müslümanlara birçok zarar vermiş, Müslümanların kafasını kesmiş vs kimseler.
    ONUNCUSU
    YOKSA SEN ALLAHTAN VE RASULÜNDEN (S.A.V) DAHA MI RAHMETLİSİN? DAHA MI ŞEFKATLİSİN?
    Ey mümin!
    Sana şöyle seslenmek istiyorum; yoksa sen Allahtan daha rahmetli ve daha mı şefkatlisin de, kâfirlerin öyle aşağılık ve rezil bir şekilde öldürülmelerine karşı çıkıyorsun? Yoksa rabbimizin serbest bıraktığını yasaklamak mı istiyorsun? Böylelikle rabbimizden-hâşâ- daha rahmetli ve şefkatli olduğunu göstermek mi istiyorsun insanlara?
    Hakeza peygamberimizin yukarıda hadiste zikretmeye çalıştığımız üzere “Müslüman olduktan sonra Allah ve rasulüne (s.a.v) ihanet eden ve çobanı öldürenlere neler yaptığını-ellerini ve ayaklarını çapraz kestirerek, gözlerini oydurmasını- gördükten sonra yoksa peygamberden daha merhametli olmaya mı kalkışıyorsun?
    Din; Allah’ın dinidir…
    Dilediğini dilediği gibi yapar, dilediği şeyi dilediği şekilde serbest bırakır ve dilediği şeyleri de dilediği şekilde yasaklar…
    Dilediğini aziz ve dilediğini de zelil kılar…
    Dilediği kimseleri, dilediği şekilde dini uğrunda istihdam eder.
    Dilediğini dininde anlayışlı kılar. Dilediğinde ne kadar anlatırılırsa anlatılsın ne kadar öğretilirse öğretilsin yine Allah dilemedi o kimse hiçbir şeyi anlayamaz.
    Dilediğini dilediği şekilde katına şehit olarak alır.
    Dilediğine hidayet eder ve dilediğine hidayet etmez.
    “Allah, yaptığından sorumlu tutulamaz; onlar ise sorguya çekileceklerdir.” (Enbiya, 23)
    Burada sözlerimizi Şamil Basayev’in sözleri ile sonlandırıyoruz: “Bacısı bir kâfir tarafından tecavüze uğramamış, evladı bir kâfir tarafından gırtlağı kesilmemiş bir kişi asla Cihad' ı anlayamaz ve hayatı çiçek böcek dağıtmakla geçer...
    Hata ve eksiklik varsa o mutlaka bizden ve şeytandandır. İsabet ve doğruluk ise şüphesiz rabbimizdendir. Davamızın sonu âlemlerin rabbi olan Allah’a hamd etmektir.

  9. #89
    Kayıtsız
    Misafir
    Allah ın Kuran-ı Kerimin değiştirilemeyeceği için vaadi var peygamber efendimizin sözleri için değil.Aktaran kim olursa olsun bilerek veya bilmeyerek sözlerini veya o dönemde yaşanmış olayları kuşaklar boyunca yanlış yorumlayıp aktarmış olma riski vardır.Hz.Ömer in Ebu Hureyre r.a ya kızıdığı söylentisi var belki buda doğru değildir ama dikkatli olmak lazım Hz.Ömer in şahadetinden sonraki yıllarda ve yüzyıllarca çok karışıklıklar olmuş.Sahabenin bir biriyle savaştığı öldürdüğü yılları düşünürsek 1400 yıl önceki hadiseleri en ufak detayına varana kadar anlatmak kesin olmuştur diye düşünmek ve buna göre hüküm vermek ateşten gömlek giymektir.Bu demek değildirki sünnetler önemsiz haşa ama dikkat lazım aşırılığa gitmemek lazım sonra şaşırırsınız ben öyle biliyordum hadis kitabında öyle yazıyordu imam hatipdeki hocam öyle dediydi şeyhim öyle dediydi diye yırtamazsınız aklınızı başınıza alın.Öyle birisini şahitsiz ispatsız kafirde olsa ölüm cezası vermek kolay değil.Zina yapan için bile bir sürü şahit isteniyor recm etmek için. Allah affedicidir, müslümanın birinci görevi cehenneme odun toplamak değildir şeytanlaşmayın.

  10. #90
    Kayıtsız
    Misafir
    Alıntı Tevfik YAZICILAR tafarından gönderildi Mesajı Göster
    “Küçük cihadtan büyük cihada döndük.” hadisinin uydurma olupğ olmadığı mevzusunu bir yana bıraksak bile bu cümlede şurası açıktır ki savaş meydanında düşman bozguna uğratıldıktan sonra bu hadisin söylendiği rivayet edilmektedir. Kısacası hadi biz büyük cihadı yapalım da önce nefsimizle savaşalım anlayışı bu hadis ile pekiştirilemez.

    Bizler cihad ile emrolunmuş bir topluluğuz. Bu gün cebri bir saldırı islam beldelerinde yaşanmaktadır ve savaş kaçınılmazdır. Misli ile mukabele eden kardeşlerimizin de yaptıkları haktır.

    Bugün bu şartlar altında ben büyük olan cihadı gerçekleştiriyorum nefsimle mücadele ediyorum demek, hadi önce nefsimizle cihadımızı yerine getirelim sonra küçük çihada yöneliriz demek yanlıştır. efendimiz ordusu ile savaşa çıkmış ve dönüşünde bu sözü söylediği rivayet edilmiştir unutmamak gerekir.

    selam sevgi ve dua ile...
    Küçük cihadtan büyük cihada döndük hadisinin doğru olmayabileceği fısıldanırken neden kesip biçmeyle ilgili hadisler ve olaylara aynı hassasiyeti göstermiyoruz.

  11. #91
    Kayıtsız
    Misafir
    Müslüman bir ülkede doğduğum için tabiki Allah a şükrediyorum.Ama müslüman olmasaydım ve karımı çocuğumu esir alıp köle yapan gözümün önünde babamın kellesini kesen insanlar biz böyle müslümanlarız deselerdi zerre kadar merhamet etmez acılarına acılar katardım ve Allah a beni affetmesi için yalvarırdım.Kafirlerin merhamette müslümanları zaman zaman geçtiği yıllardayız yazıklar olsun böyle insanlara.İntikam için ganimet için kadın için şan şöhret için savaşan sonrada bunu cihat ediyorum diye örtbast eden psikopatlar kendi kanlarında boğulacaklardır.

  12. #92
    Kayıtsız
    Misafir
    '' SAVAŞTA inkâr edenlerle karşılaştığınız zaman hemen boyunlarını vurun. Nihayet onlara üstün geldiğiniz zaman bağı sıkı bağlayıp ESİR ALIN. Sonra harp ağırlıklarını atıp, savaş bitince de onları ya karşılıksız olarak, yada fidye ile SALIVERİN. Allah'ın emri budur. Eğer Allah dileseydi onlardan başka türlü de intikam alırdı. Fakat böyle olması sizi birbirinizle denemek içindir. Allah yolunda öldürülenlere gelince, Allah onların amellerini asla boşa çıkarmaz.''

  13. #93
    Kayıtsız
    Misafir
    Benim inandığım islamda Allah adildir peygamberide merttir.İslamın ilk yıllarında karnına taş konulup işkence gören Bilali Habeşiyi izleyen sabreden bir ümmet sonra güçlenince onun bunun karısını kızını esir alıyorsa, kafasını kulağını kesiyorsa(bana göre bunların hepsi 1400 yıl boyunca sonradan arap uydurmalarıdır)Allah ta yoktur peygamberide yoktur.Radikal islamcıların müslümanlığa verdiği zararı hiçbir kafir verememiştir.Bu fitneleri yayan islam alimi görüntüsündeki zaatların hiçbiri cihata gitmeyip hep başkalarını göndermiştir.Nefisle olan cihatla ilgili hadisi işine gelmediği için sahih görmeyenler konu asmak kesmek olunca diğer hadisleri hemen gerçek kabul ediyorlar.Benim peygamberim merttir güçsüzken başka güçlüyken başka olmaz.Allah hepimizi affetsin.

+ Konuyu Yanıtla
5 / 5 İlkİlk 12345

Yer İmleri

Gönderme Kuralları

  • You may not post new threads
  • You may post replies
  • You may not post attachments
  • You may not edit your posts
  •