+ Konuyu Yanıtla
2 / 2 İlkİlk 12
37 sonuçtan 21 --- 37 arası gösteriliyor

Konu: Kabir Azabi Var Midir ?

  1. #21
    Kayıtsız
    Misafir

    baslik:)

    bu anlattiginiz seylerin kur'anla ilgisi yok,sadece uydurulmus ve sizi kur'andan uzaklastirmak için ortaya atilmis hadislerden din ögreniyorsunuz allah akil fikir versin..birakin hurafeleri de kur'andan ögrenin herseyin gerçegini,simdiye kadar bildiklerinizden çok farkli bir din oldugunu göreceksiniz islamin..

  2. #22
    Mustafa Bölükbaşı
    Misafir
    Alıntı Kayıtsız tafarından gönderildi Mesajı Göster
    bu anlattiginiz seylerin kur'anla ilgisi yok,sadece uydurulmus ve sizi kur'andan uzaklastirmak için ortaya atilmis hadislerden din ögreniyorsunuz allah akil fikir versin..birakin hurafeleri de kur'andan ögrenin herseyin gerçegini,simdiye kadar bildiklerinizden çok farkli bir din oldugunu göreceksiniz islamin..
    Sen peygamberi yalanlayanlıyormusun?
    Bak bakalım kayıtsız kimse Kur'an-ı kerim nediyor?

    Resule itaat eden, Allah’a itaat etmiş olur. [Nisa 80]

    Allah ve Resulüne itaat eden, en büyük kurtuluşa ermiştir. [Ahzab 71]

    Peygamberin verdiğini alın, yasak ettiğinden sakının! [Haşr 7]

    De ki; “Bana uyun ki, Allah da sizi sevsin!” [Al-i İmran 31]


    {Bu âyet-i kerime gelince, münafıklar, “Muhammed kendisine tapılmasını istiyor” dediler. [Şimdiki mezhepsizler de, “Peygamber, Allah’tan üstün tutuluyor” diyorlar.] Bunun üzerine aşağıdaki âyet-i kerime inmiştir. (Şifa-i şerif)}
    (De ki; “Allah’a ve Peygambere itaat edin! [İtaat etmeyip] yüz çeviren [kâfir olur] Elbette Allahü teâlâ kâfirleri sevmez.) [Al-i İmran 32]

  3. #23
    ... Kübra YILMAZ kullanıcısının Görüntü Resmi
    Giriş
    Sat Jul 2006
    Konum
    tek suçu;büyük şehir...
    İletiler
    3,129
    Blogdaki Konular
    3
    Yasin / 51. Nihayet Sûr'a üfürülecek. Bir de bakarsın ki onlar kabirlerinden kalkıp koşarak Rablerine giderler.

    ..
    kabir azabı varmıdır? Olduğuna inananlardanım.Hatta kabir azabı daha çetin geçecekmiş diye duyumlar almıştım.
    Sosyofobi..

  4. #24
    Faruk ASLAN
    Misafir
    Alıntı Kayıtsız tafarından gönderildi Mesajı Göster
    bu anlattiginiz seylerin kur'anla ilgisi yok,sadece uydurulmus ve sizi kur'andan uzaklastirmak için ortaya atilmis hadislerden din ögreniyorsunuz allah akil fikir versin..birakin hurafeleri de kur'andan ögrenin herseyin gerçegini,simdiye kadar bildiklerinizden çok farkli bir din oldugunu göreceksiniz islamin..
    esselamü aleyküm kardeşim bir hadislerin uydurulmuş olduğuna kanıtınız nedir hadisler tirmizi gibi salam kaynaklardan iftira atmayın bilmediğniz bi konuda 2. si kurandan örenin herşeyi demişsiniz siz nasıl namz kılıyorsunuz merak ettim kuranda günde 5 vakit namazı sabahı şöyle öğleni şöyle edaedin demiyorr eeeeeee sen hadislerin çoğunada güvenmiyorsun biz nasıl namaz kılalım yoksa haşaaaaaaa kılmayalımmı açıklarsanız sevinirim 3.sü islamın farklı bi din olduğunu göreceksiniz demişsiniz anlayamadım nasıl yaniiiiiiiii islam sadece sizin yorumladığınız gibi bi dinmi bence siz başka bi gözle bakın neyin ne olduğunu anlarsaınz

  5. #25
    TERAKKİPERVER Yüksel DİKGÖZ kullanıcısının Görüntü Resmi
    Giriş
    Sat Oct 2008
    Konum
    Giresun ama İstanbul doğumluyum
    Yaş
    57
    İletiler
    202
    Soru:
    Bir kimse öldüğünde Münker ve Nekir melekleri gelerek ona Muhammed (s.a.v.) ve onun risaleti hakkında soru sorduklarında o bu sorulara cevap veremezse Allahu Teala kıyamete kadar azap mı eder, yoksa beli bir zamana kadar mı azap eder?

    Cevap:
    Ayet ve hadislerde bildirildiğine göre muhakkak ki kafirere ve küfri nifak işleyen kimselere sonsuza dek sürecek azap vardır.
    Ahmed b. Hanbel’in Bera b. Azib’den rivayet edip Ebu Uvane’nin “Kabir sualleri hakkında” adlı kitabında sahih dediği uzunca hadisin son kısmında:
    “Sonra onun (kabirde azap gören kişi) için ateşten bir delik açılır. Kıyamete kadar bu delikten o kişiye duman ve azap gelir.”
    Başka bir rivayette de şöyledir:
    “Sonra onun (kabirde azap gören kişi) için sağır, dilsiz ve kör bir adam gelir. Onda demirden bir çubuk vardır. ?ayet onunla bir dağa vursa dağ unufak olur. Bu çubukla ölüye bir darbe vurulur ve ölü paramparça olur. Sonra kabirdeki adam eski şekline döner, ve azap bu şekilde tekrarlanır.”
    Ahmed ve Tirmizi’nin Ebu Hureyre’den rivayet ettiği ve İbni Hibban’ın “Kabir sualleri hakkındaki” kitabında rivayet edip sahih dediği hadis şöyledir:

    Bu konuda bildirilen ayetler şunlardır:
    “Onlar (kafirler) ateşen çıkmayacaklardır.” (Bakara: 2/167)
    “Deve iğnenin deliğinden geçinceye kadar cennete girmeyecekler.”
    (A’raf: 7/40)

    “Onlar tam olarak ölmezler. Onlardan azap da hafifletilmez. Kafirleri işte böyle cezalandırırız.” (Fatır: 35/3)
    “Toprağa sıkıştır denilir. O, ölü üzerine kapanır ve ölünün uzuvları, birbirine geçer. Allah onu yattığı yerden diriltinceye kadar ona bu şekilde azap edilir.”
    Tirmizi’nin Ebu Said’den rivayet ettiği hadis şöyledir:
    “Yer onun üzerine kapanır ta ki uzuvları birbirine geçinceye dek. Ona yetmiş tane ejderha hazırlanır. Onlardan her biri yeryüzüne bir üflese ondan hiçbir şey kalmaz. İşte bu ejderhalar o ölüye hesap için tekrar dirilinceye dek ateş püskürtüp tırmalar.”
    Bu haberlerin verdiği ortak mana:
    Kafirlerin herbirine değişik şekilde azap edilmesidir.
    İbni Ebi’d-Dünya “Kabirler” kitabında ?abi’den şunu nakletti: Bir adam bir kabrin yanından geçerken kabirden çıkan birini gördü. Öyleki başka bir adam ona demirden bir sopa ile vurunca adam yerin dibine geçiyordu. Sonra tekrar mezardan çıkıyor ve bu, bu şekilde tekrar ediyordu. Bu haber Rasulullah’a ulaşınca bu olayı şöyle açıkladı:
    “İşte bu Ebu Cehil İbni Hişam’dır. O, kıyamete kadar böyle azap olunur.”

    [COLOR="Magenta" soru:
    Ölü mezarının yanına oturan kimseyi tanır mı? Kur’an okumasını işitir mi?

    Cevap:
    Bu soruda iki mesele vardır.
    Birincisi: Ölünün kabrinin başına gelen kişiyi bilip, bilmemesi.
    İkincisi: Okunan Kur’an’ı işitip, işitmemesidir. Soruyu yalnız kabre yakın olduğu zaman duyması veya kabirden uzak olduğu zaman duymaması diye ve Kur’an okumasını işitip, diğer sözleri işitmez diye sınırlandırmak anlamsızdır. Sorunun cevabında bunları ayrı ayrı açıklayacağız.
    Ölünün mezarını ziyaret eden kişiyi tanıması ve onun söylediklerini işitmesi, tartışma konusu olan meşhur “Ölümden sonra ruhlar nerede ikamet eder?” sorusunun bir parçasıdır.
    İbni Abdu’l-Bir ve diğer alimlerin rivayetine göre hadis ehlinin çoğu ruhun ölünün kabrinin etrafında olduğu görüşündedirler. Fakat bu alimler bunun şehitler için de geçerli olduğunu söylemekten çekinmişlerdir. Zira bu konuda zahirinden bunun tam aksi anlaşılan hadisler varid olmuştur. (Bu konudaki açıklama ilerideki bu soruların cevabında yapılacaktır). Nebilerin diğer bakımdan şehitlerden daha üstün olduğunda şüphe yoktur. ?üphesiz onların ruhları da şehitlerin ruhlarından faziletçe daha üstündür.
    Bu ikisi dışındaki ruhlar mümin ve kafir olmak üzere ikiye ayrılır. Kafirlerin ruhu (daha önce geçtiği ve gelecek bazı soruların cevabında görüleceği üzere) keder, sıkıntı, tatsızlık, üzüntü ve azap içindedir.
    Mü’minin ruhu ise eğer Allah’a isyan olarak ma’siyette bulunmuşsa kafirin azabından daha hafif olan bir azap içinde, eğer Allah’a itaat içinde yaşamışsa müjde ve sevinç içindedir. (Bu konudaki ayrıntılı açıklama ileride gelecektir). Sahih hadislerin zahirinden anlaşıldığına göre müminlerin ruhları yükseklerde, kafirlerin ruhları ise ateştedir.
    Bu iki guruptaki ruhların da cesedle bağlantısı vardır. Fakat bu bağlantı manevi bir bağlantı olup, dünya hayatındaki ruh ile cesed bağlantısına benzemez. Bu olaya en çok benzeyen uyku hadisesidir. Uyuyanın ruhu cesedinden ayrılmıştır. Fakat ve bu bir daha dönmemek üzere olan tam bir ayrılık değildir. Burada ruhun cesedle olan bağları kuvvetlidir. Ölünün ruhu ise cesedinden tamamen ayrılmıştır. Fakat ruh ile beden arasında mü’min için nimetleri hissedecek, kafir içinse azabı hissedecek bir bağlantı kalır. Ehli Sünnetin tercih ettiği görüşe göre ruhlara verilen nimet ve yapılan azap beden tarafından da hissedilir. Buna göre berzah alemindeki nimet ve azap hem ruh, hem de bedene tattırılır.
    Ehli Sünnet’ten bir kısmı ise bunun sadece ruha tattıralacağını söylerler. Bazı kitaplarda tercih edilen görüşü destekleyen manevi mütevatire2 ulaşmış birçok rüyalar yer almaktadır. Ebubekr İbni Ebi’d-Dünya “El-Kubur” kitabında Ebu Abdulah b. Mendeh “er-Ruh” kitabında Abdul Bir “el-İstizkar” kitabında Abdul Hak “el-Akibeh” kitabında ve diğer alimlerin kitaplarında bu hususta bir çok rüyalar nakledilmiştir. Bu rüyalar delil derecesine yükselmese de, eğer bu konuda bir delil yoksa bir tercih unsuru olabilir.
    Bunu bu şekilde açıkladıktan sonra azap ve nimetin hem ruh, hem de bedenle tadılacağı hususunda şöyle söylüyorlar: Ölü kendisini ziyaret edeni bilir ve yanında Kur’an okuyanı da işitir. Çünkü ruh bedenden ayrılmadığına göre ölünün ziyaret edeni tanıması ve Kur’an okuyanı işitmesinde engel teşkil edecek birşey yoktur.
    Azab ve nimetin sadece ruhlara tattıracağı görüşünde olanlar ise:
    “Ölü ziyaret edeni tanıyamaz, Kur’an okuyanı işitemez” demiyorlar. Ancak bu görüş sahiplerinden bazıları; “Azap gören ruhların azabla, nimetlendirilen ruhların da nimetle meşgul oldukları için bunları işitmeyip, tanımayacaklar” derler.
    Bunu söyleyenler azdır ve meşhur olan bu görüşün aksi olan görüştür. (Dördüncü sorunun cevabında bu tercih edilen görüşü kuvvetlendiren bazı şeyleri Allah’ın yardımıyla zikredeceğiz).

    Soru:
    “Ölü için sadaka verme, köle azat etme, kurban kesme ve vakıf olarak birşey bırakma gibi hayırlı amellerin sevabı ölmüş kimseye ulaşır mı?”


    Cevap
    :Ehli sünnet alimlerinin çoğunluğuna göre ölü için sadaka vermenin sevabı ölmüş kimseye ulaşır. Ve ona fayda verir.
    Bid’atçilerden bazıları ehli sünnetten ayrıldılar ve şöyle dediler:
    “Ölen kimse için kendi yaptığından başka hiçbir şey fayda vermez.”
    Fakat ölü hakkında sadakanın fayda vereceği meşrudur ve sahih haberlerle sabit olmuştur. Ve ölü bundan yararlanır. Bununla ilgili haberler Buhari ve Müslim ve diğer kitaplarda geçmektedir. Müslim’in sahibinin mukaddimesinde İbni Mübarek’ten nakledildiğine göre ölü için verilen sadakanın ona fayda vereceği konusunda ihtilaf yoktur. Alimler, mü’minlerin ölüye yapacakları istiğfar ve duaların ona fayda vereceğinde icma ettiler. Bu icma bid’atçilerin ölüye ancak hayatında yaptıkları fayda verir, diye sınırlandırdıkları şeklindeki görüşü reddeder.
    Ölü için yapılan şeylerden sadaka, ona fayda verdiğine göre köle azadı, kurban yahut vakıf da sadaka gibidir ve ölüye fayda verme açısından aralarında hiçbir fark yoktur.
    Ehli Sünnet alimleri bedenle yapılan ibadetler hususunda ihtilaf etmişlerdir.
    Seleften ve hanefilerden bazıları Ahmed b. Hanbel’den gelen bir rivayete dayanarak ölü için yapılan bedeni ibadetlerin de ölüye fayda vereceğinin sahih olduğu görşündedirler.
    Diğer alimler ise bu konuda aksi görüştedirler.
    Buhari, Müslim’de (İmam Malik ve ?afii gibi) geçen hadiste Aişe’den (r.a.) şöyle rivayet edilmiştir. Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
    “Kim üzerinde oruç borcu olduğu halde ölürse velisi onun oruç borcunu tutsun.”
    İbni Abbas’tan şöyle rivayet edildi.
    Rasulullah’a (s.a.v.) bir adam geldi ve şöyle dedi:
    “Benim annem bir aylık oruç borcuyla öldü. Onu kaza edeyim mi?” Rasulullah (s.a.v.):
    “Evet kaza et” buyurdu. 3
    Yine onun gibi şu hadis de buna delalet eder;
    Büreyde (r.a.) diyor ki: “Bir kadın Rasulullah’a (s.a.v.) gelip şöyle dedi:
    “Ey Allah’ın Rasulu annemin bir ay oruç borcu vardı. Onu kaza edeyim mi?” Rasulullah (s.a.v.):
    “Evet onun oruç borcunu tut.” dedi. Kadın:
    “Annem haccetmemiş idi, onun yerine haccedeyim mi?” Rasulullah (s.a.v.):
    “Evet onun yerine haccet” buyurdu.4
    Hacc hakkında İbni Abbas’tan Buhari’de rivayet edilen hadis de bunun gibidir. Hacc gibi bazı bedeni ibadetlerin ölüye fayda vereceği kabul edildiğine göre diğer bütün bedeni ibadetlerin de ölüye fayda vermesine engel ne olabilir?
    Bütün müslümanların icması şudur ki: Borçlu olarak ölmüş bir kişinin borcu başkaları tarafından ödenmiş olsa bu ödeme ölüyü borçtan kurtarır. Hatta bu borcu mirasçılarından başka kimseler ödese bile bu geçerlidir.
    Buhari ve Müslim’de şu rivayet geçmektedir:
    “Ebu Katade (r.a.) bir kişinin iki dinarlık borcuna kefil oldu. Daha sonra kefil olduğu bu adam öldüğünde Ebu Katade ona aid borcu ödeyince Rasulullah (s.a.v.) ona:
    “İşte şimdi onun derisine serinlik verdin” dedi.
    İbni Hamden el-Hanbeli “Reaya” kitabında ölüye fayda versin diye, Allah’a yaklaşmak için yapılan herşeyin ölüye fayda vereceğini açıklamıştır. Bu amel ister mali olsun, ister bedeni olsun farketmez. Sadaka, köle azadı, namaz, hacc, Kur’an okuma gibi bütün amellerin sevabı ölüye fayda verir demiştir.
    Sonra şöyle devam etti: Denildi ki bu amel işlenirken veya işlenmeden önce ölüye faydalı olsun diye yapmaya niyet edilirse bu ölüye ulaşır. Fakat amel yapıldıktan sonra sevabı ölüye olsun diye niyet edilirse olmaz. Hanbeli’lerden bazı alimler böyle bir şart koşarlar. Delilleri ise Rasulullah’ın (s.a.v.) ölü için hayır yapmak isteyen bir kişiye hiçbir zaman: “Allah’ım bu amelin sevabını şu kimseye ver, şu kimseye verme” diye söylemesini emretmemesidir.
    Selefin de bir amel yaparken böyle şeyler söylediği nakledilmemiştir:
    “Bazı alimler: “Bir ölü için bir amel yapılacaksa o amele başlarken ölü için niyet edilmesi şarttır, şayet amel bittikten sonra niyet edilirse bu geçersizdir” demişlerdir.
    Bazı alimler şöyle demişlerdir:
    “Amel yapıldıktan sonra amelin sevabını ölüye bağışlanması geçerlidir. Zira kişi ibadet ettikten sonra şöyle dua eder: “Allah’ım! Bu amelin sevabını falan ölüye ulaştır.” Bundan dolayı bu alimler amele başlamadan önce ölü için niyet etmeyi şart koşmamışlardır. Doğru olan Rasule ittibadır.
    Bu konuda; niyeti, amelin başlangıcında şart koşan görüş tercih edilir. Çünkü ameller niyetlere göredir. (İnşallah bu soruların sonuna doğru bu konuda daha geniş açıklama gelecektir.)

    Soru:
    Kur’an okumanın sevabı ölüye ulaşır mı? Şayet ulaşırsa kabir yanında okunduğu zaman mı, yoksa uzakta okunduğunda mı ulaşır? Ve ölü okuma sevabının tamamını mı, yoksa dinleme sevabını mı alır?



    Cevap: Burada iki mesele var. Bu meselelerden birincisi, ikinci meselenin bir parçasıdır.
    Ben bu konuda Hanbeli mezhebinin şu görüşünü tercih ettim.
    Okuyucu, ölü için niyet edip okumaya yöneldiğinde okuduğu Kur’an ölüye fayda verir ve sevabı da ona ulaşır.
    Bazı alimler şöyle dedi: “Okumanın başında ölü için okumaya niyet etmek şart değildir. Bilakis önce okuyup sonra bunun sevabını ölüye hediye ederse bu sevap ölüye ulaşır. Daha önce zikrettiğim gibi birinci görüş tercih edilmiştir.
    Bu iki görüş arasında yani Kur’an’ın kabirde okunmasıyla kabirden uzakta okunmasının sevabının ölüye ulaşması hususunda fark yoktur. Her iki durumda da okumanın sevabı ölüye ulaşır.
    Bazı ?afii’ler ölü ancak dinleme sevabı alır dediler. Bu görüşün iki kurala dayandığını söylediler.
    Birincisi: Sevabı hediye etmek sahih değildir.
    İkincisi: Ruhlar kabirlerin etrafındadır.
    Azaplanmayı ve nimetlenmeyi bedenlerinin hissetmesi sebebiyle ölülerin ruhları, kabirle ve bedenle manevi bir birleşmeyle birleşmişlerdir.
    (Bedenin azap ve nimeti hissetmesinin sabitliği daha önce açıklanmıştı.)
    Bunun için ölü okumayı duyar ve duyunca da dinleme sevabı ona ulaşır. Bu söz, söyleyen kişiyi çıkmaza sokar. Çünkü ölünün idraki ve duyuşu mükellef kişilerin (dirilerin) idraki gibi değildir. Bu konuda Allah’ın fazlına ihtiyaç duyar. Allah isterse ölüye duyma nimetini verebilir.
    ?afiilerden bazıları okuma sevabı konusunda başka bir görüş ileri sürdüler. Kur’an okurken ölü için niyet edilirse bu doğru olmaz.
    Eğer önce kendisi için okur, sonra bu sevabın ölüye ulaşması için Allah’a dua ederse ölüye sevabın ulaşması bu şekilde mümkün olur. Zaten bu da dua hükmündedir. Onun işi Allah’a kalmıştır, isterse onun duasını kabul eder, isterse kabul etmez. Bu söz onlarda şu sözü söyleyen kimsenin sözüne zıt değildir. Sevabı hediye etmek doğru değildir. Çünkü kul, mal konusunda hibe etme hakkına sahip olduğu gibi, ibadetler (sevap) konusunda herhangi bir tasarruf hakkına sahip değildir. Çünkü burada okuma sevabının ölü için olmasını amaçlıyor, veya sevabını ölüye verdim diyor. Bu görüş daha önce zikredilen duaya zıttır. Daha önce de geçtiği gibi sevabın ölüye ulaşması kesin değlidir. Kabirde Kur’an okuma hakkında sahabelerden gelen rivayetler azdır. Fakat dört mezhep zamanından günümüze kadar müslümanlar Kur’an’ı ölünün mezarının yanında okumayı sürdüregelmişlerdir.
    Ahmed İbni Muhammed İbni Harun Ebubekir il-Hilal bu konuda “Cami” kitabında şöyle dedi:
    “Abbas İbni Ahmed id-Devri bize şöyle dedi:
    “Ahmet İbni Hanbel’e kabirlerin yanında Kur’an okumak konusunda birşey bilip, bilmediğini sordum.
    “Bilmiyorum” dedi. Sonra dediki:
    “Yahya b. Muin’e sordum. Mübeşşir b. İsmail el-Halebi’den şöyle dedi:
    “Abdurrahman İbnil Ala b. El-Lahlah’ın babasından şöyle dedi:
    “Babam dediki:
    “Ben öldüğüm zaman beni lahite koy ve Allah’ın adıyla Rasulullah’ın sünneti üzere de başımın yanında Bakara’nın başlangıcını ve sonunu oku.
    Ben İbin Ömer’in de bu şekilde vasiyet ettiğini duydum.
    Sonra Hilal başka bir rivayette şöyle dedi:
    “Ahmed İbni Hanbel’e bir cenazede iken ölü defnedilince, kör bir adam kabrin yanına gelerek Kur’an okudu. Ahmed b. Hanbel ona şöyle dedi:
    “Ey adam kabrin yanında Kur’an okumak bid’attir.”
    Muhammed İbni Kuddeme ona şöyle dedi:
    “Ey Eba Abdullah! Mübeşşir el-Halebi hakkında ne diyorsun?” Ahmed b. Hanbel dedi ki:
    “Güvenilir bir zattır.” Ona Mübeşşir’il-Halebi’nin daha önceki yukarıda zikredilen hadisini zikredince Ahmed b. Hanbel (r.a.) ona şöyle dedi:
    “Adam git ve okumasını söyle.”
    Hilal aynı şekilde şöyle demiştir:
    “Ebubekr el-Mervezi bize şöyle demiştir:
    “Ahmed İbni Muhammed İbni Hanbeli’yi şöyle derken işittim:
    “Kabirlere girdiğiniz zaman: Fatiha, Felak, Nas ve İhlas surelerini okuyun ve okuduklarınızı kabir ehline hediye edin, böylece bu okuduklarınızın sevabı onlara ulaşır.”
    Aynı şekilde Zaferani’nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: “?afii’ye (r.a.) kabri yanında Kur’an okuma hakkında sordum” O şöyle dedi:
    “Bir sakınca yoktur.” Zaferani güvenilirdir ve ?afii’nin eski görüşünü rivayet etmiştir ve ?afii’den rivayet ettiği bu rivayet gariptir. ?afii’nin yeni görüşünde eski görüşüne muhalif bir şey varid olmadıkça eski görüşüyle amel edilir, fakat ?afii’nin Kur’an’ın sevabının ölüye ulaştığını söylediği yeni görüşü şöyledir:
    “Kur’an zikrin en şereflisidir. Zikir zikredildiği yer için bir bereket sağlar ve bu bereket orada bulunanlara yayılır” Bu görüşün temeli şuna dayanmaktadır: Kabre iki hurma dikildiği zaman bunlar yaşadıkları müddetçe Allah’ı tesbih ederler. Böylece onların tesbihleri sonucu kabirde sahibi için bir bereket hasıl olur. Ve bu bereket, dallar kuruyuncaya kadar devam eder. Rivayetin bu tefsiri bazı müfessirlere göredir. Bitkilerin Allah’ı tesbih etmesinin bereketi hasıl olunca zikirlerin en şereflisi olan Kur’an ki hayvan, bitki ve cansızlardan daha şerefli olan Ademoğlu tarafından okunuyor, bilhassa okuyan salih kişi ise bu Kur’an’ın bereketinin hasıl olması tabiiki daha evladır. Allah en iyisini bilir.
    İçinde Abdulhak’ın da bulunduğu bir gurup alimler ölünün duymasına, ölü hakkında selam vermenin meşruiyetini delil olarak göstererek şöyle dediler:
    “Eğer ölü selamı işitmeseydi onlara yapılan hitap boş ve faydasız olurdu.” Bu zayıf bir görüştür. Çünkü bu, bunu gerektirmez. Namazdaki teşehhüdde Rasulullah’a (s.a.v.) hitaben selam söylenir. Elbette Rasulullah teşehhüdde ona bütün selam söyleyenleri duymaz. Mezarların yanından geçen kimsenin mezardaki mü’minlere selam söylemesi ölülerin, o selamı duymasını gerektirmez. Bu dua mahiyyetindedir. Ve “ey Rabbim! Onların üzerine selam olsun” demektir. Aynı şekilde namazda Rasule “Ey Allah’ın Rasulu! Selam senin üzerindedir” demek yani: “Ey Rabbimiz! Salat ve selamı Rasul’ün üstüne yap” demektir. Buhari ve Müslim’deki bir hadiste Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
    “Bizim üzerimize ve salih kulların üzerine selam olsun” dediğinde bu söz bütün salih kullara ulaşır.
    Aslında bu söz Allah’tan bir istemedir. O sözün manası “Allah’ım salih kullara selam söyle” manasındadır.
    [/COLOR]

    (Devam ediyoruz)

  6. #26
    TERAKKİPERVER Yüksel DİKGÖZ kullanıcısının Görüntü Resmi
    Giriş
    Sat Oct 2008
    Konum
    Giresun ama İstanbul doğumluyum
    Yaş
    57
    İletiler
    202
    Soru:Günahkar olan bir kişi kıyamete kadar kabrinde azap görür mü? Yoksa sadece münker ve nekir melekleri geldikleri zaman mı azap görür?

    Cevap:
    Bu, işlenen günahın büyük veya küçük olmasına göre değişir. Bazı ölüler affedilebilir. Bazıları afedilmez. Bazı günahkarlar azap görmeyebilir. Ve bazıları için azap sürekli olur. Bazılarından ise azap daha sonra kaldırılabilir.
    Bu konuya ilişkin hadislerden örnekler vardır.
    Halid İbni Urfefa ve Süleyman İbni Sard’dan Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
    “Karın ağrısından ölen kimseye kabrinde azap edilmez.” (Ahmed, Nesai, İbni Hibban)
    Abdullah İbni Ömer’den (r.a.) rivayet edilen bir başka hadiste Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
    “Cuma gecesi veya cuma günü ölen hiçbir kimse yoktur ki Allah onu kabir fitnesinden korumuş olmasın.”
    (Tirmizi ve Hakim rivayet etti ve sahih dedi)
    İbni Abbas’tan o şöyle dedi: “Bir adam kabrin üstünü örterken mülk suresini okuyan bir adam gördü. Sonra adam bunu Rasulullah’a (s.a.v.) haber verdi. Rasulullah da (s.a.v.) şöyle buyurdu:
    “Bu sure engeldir, kurtuluştur ve bu kabirdeki kimseyi kabir azabından korur.” (Tirmizi rivayet etti ve hasen dedi)
    Semura İbni Cundub’dan (r.a.) Rasulullah’ın uzun rüyasından bahseden hadiste Rasulullah şöyle buyurmuştur:
    “Kendi ağzını yırtan ise işte o yalan söyleyip yalanı ufuklarda çıkıp yayılan kişidir. İşte bu yalancı kıyamete kadar bu şekilde azap edilcektir.” (Buhari)
    Yine aynı hadiste Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyuruyor:
    “Başı parçalanan kişi ise Allahu Teala bu adama Kur’an öğretmiş, bu adam geceleri uyuyup gündüzleri de bununla amel etmemişti. İşte bu kimseye kıyamete kadar bu şekilde azap edilecektir.”
    Ebu Hureyre (r.a.) İsra kıssasını anlatırken Rasululah’ın (s.a.v.) şöyle buyurduğu rivayet etmiştir:
    “Başları kaya ile ezilen bir kavmin yanından geçtim. Başları ezildikçe tekrar eski hallerine dönüyorlar ve tekrar eziliyor. Onların üzerinden bu azaptan hiçbirşey kaldırılmayacaktır.” ( Bezzar, Beyhaki rivayet ettiler).
    Bu gibi hadisler çoktur. Bazı günahkarlardan kabir azabının hafifletileceğine delalet eden hadislerden birisi de İbni Abbas’tan rivayet edilen iki hurma dalı hadisidir.
    Kabirde bazı günahlarından dolayı azap gören ve üzerlerine Rasulullah’ın (s.a.v.) hurma dalları koyduğu iki kişi müslümandırlar. Bunların kafir olduklarına dair herhangi bir rivayet yoktur. En iyisini Allah bilir.

    Kaynak: KABİR ALEMİ İbn Hacer el-Askalani
    Çeviren: Hüseyin Maden

    TEVHİD YAYINLARI



    YAZAR HAKKINDA BİLGİ
    Hicri 773, Miladi 1372’de doğmuştur. Hicri 852, Miladi 1449’da vefat etmiştir.
    İsmi; Ahmed b. Ali b. Muhammed el-Kinani el-Askalani Ebu’l-Fadıl ?ihabiddin İbn-i Hacer’dir. Büyük bir tarih ve islam ilimleri alimi aynı zamanda büyük bir hadis alimidir. Ailesi Filistin’de olan Askalan şehrindendir. Kahire’de doğmuştur ve vefat etmiştir. Yazdığı kitaplar çoktur. Onlardan bazıları:
    1- Ed-dürerü’l-kamine Fi e’yan el mietü’s-samine (4 cilt).
    2- Lisanü’l-mizan (6 cüz).
    3- El-Kafü eş-şaf fi tahric ehadisi’l-keşşaf.
    4- Zeylü ed-dürer’ül-kamine.
    5- Takribu’t-tehzib
    6- Tehzibu’t-tehzib (12 cilt).
    7- Ta’cilu’l-menfea bi zevaid rical el-eimmeti’l-erbea.
    8- Buluğu’l-meram min edilleti’l-ahkam.
    9- Tuhfetu ehlu’l-hadis an şuyuhu’l-hadis.
    10- Nüzhetü’n-nazar fi tevhidi nuhbetü’l-fikr.
    11- El-kavlü’l-müvedded Fi’z-zehbi an mütred El-İmam Ahmed.
    12- Tebsir El-müntebih fi tahririr Müctebih.
    13- Fethü’l-Bari fi şerh Sahihu’l-Buhari.
    14- Subulu’s-Selam fi ?erh Buluğu’l-Meram.

  7. #27
    profesyonel
    Misafir
    S.a Kabir azabının olduğuna inanmıyorum eğer olsa bununla ilgili Allah bir net bir ayet indiridi diye düşünüyorum..

    Sade ce firavun ve hanedanı için geçer Kur'an da. Varsa bununla ilgili başka bir ayet boyun eğerim hemen..

  8. #28
    ANTİ-SİYONİST Cihat UÇAR kullanıcısının Görüntü Resmi
    Giriş
    Tue Jul 2006
    Konum
    YALOVA
    İletiler
    2,030
    Blogdaki Konular
    1
    Alıntı profesyonel tafarından gönderildi Mesajı Göster
    S.a Kabir azabının olduğuna inanmıyorum eğer olsa bununla ilgili Allah bir net bir ayet indiridi diye düşünüyorum..

    Sade ce firavun ve hanedanı için geçer Kur'an da. Varsa bununla ilgili başka bir ayet boyun eğerim hemen..
    Kur'an-ı Kerim'de Kabir Azabı ile İlgili Ayet Var mI??

    Selamün Aleyküm;

    Kabir azabının olup olmadığı hakkında bazılarının kafasında nedense bazı şüpheler var. Bu düşüncede olanlar, sahih hadiste verilen bilgilerle iktifa etmiyorlar.Kerameti kendinden menkul bazı ilahiyatçıların sözlerinden etkilenerek, "peki madem kabir azabı var, neden Kur'an'da bununla ilgili bir ayet yok" diyerek, kendilerince haklı bir argüman geliştirdiklerini zannediyorlar. Bu günlerde bazı islami sitelerde de rastladığım, geçmişte de bu tür sorulara muhatap olduğum için böyle bir başlık altında konunun açılması gerektiğini düşündüm. Belki bu forumda bu konu daha önce tartışılmış olabilir, yine de tekrar edilmesinde fayda mülahaza ediyorum.

    Aslında, sahih hadislerde belirtildiği gibi kesin bir gerçek olduğu şüphe gotürmez bir gerçek olan kabir azabını bu kadar kolay reddetmek herhalde ancak cehalet sebebiyle olabilir. Bilinen bir sözdür: "cahil, cesur olur." Zira; fıkıh usulüne göre islamın dört kaynağından biri olan sahih sünnet, K.Kerim'den sonra ikinci temel kaynağımızdır. Yani orada yer alan bir bilgiyi aklı başında bir müslümanın reddetmesi nasıl mümkün olabilir, anlaşılır şey değildir.. Yine; K.Kerim'de yer alan ve ALLAH (cc)ın çok açık ve net bir şekilde peygamberimize itaati emrettiği ayetler, bize sahih sünnetle amel edilmesinin gereğini açıkça ortaya koyar. Yeri gelmişken, bu ayetlerden bir-ikisini buraya yazalım

    "Peygamber size ne verdiyse onu alın. Size neyi yasakladıysa ondan sakının ve ALLAH'tan korkun. Çünkü ALLAH'ın azabı şiddetlidir."(Haşr Suresi, Ayet 7)

    "O, hevâdan (arzularına göre) konuşmaz. O(nun konuşması kendisine ) vahyedilenden başkası değildir." ( Necm Suresi, Ayet 3-4)

    Yine de, bazı kardeşlerimizin aklında böyle bir "soru" yer aldığına göre, bu konu hakkında kısa bir bilgilendirme yapmak gerek.

    Bu konu hakkında söyleyecekleri olanların da, bildiklerini bizlerle paylaşmalarını bekliyoruz.

    Peki gerçekten de Yüce Kitabımız Kur'an-ı Kerim'de kabir azabının olduğuna dair bir ayet yok mudur?

    K.Kerim'de Kabir azabına doğrudan yer verilmemekle birlikte, bir kaç ayrı yerde -aslında görmek istenirse bir çok yerde- işareten yer verilmektedir. Tefsir kitaplarında, bu ayetlerin kabir azabı ile ilgili olduğunun belirtildiği ehlince malumdur.

    Bu ayetlerden bir kaçının mealini vermek yeterli olacaktır kanaatindeyim.

    1- "Firavun ve adamları sabah-akşam ateşe atılırlar. Kıyametin kopacağı gün de denilir ki; Firavun hanedanını ateşin en şiddetlisine sokun" (Mümin Suresi, Ayet 46 )

    2-"O zalimleri ölümün pençesinde çırpınırken ve melekler ellerini uzatıp `Haydi verin canınızı, ALLAH hakkında söylemiş olduğunuz asılsız, yakışıksız sözlerden ve O'nun ayetlerine karşı kibirlenmelerinizden dolayı bu gün onur kırıcı bir azaba çarptırılacaksınız' derlerken görmelisiniz." (En'am Suresi, Ayet 93)

    3-"Fakat melekler, onların yüzlerine ve sırtlarına vura vura canlarını alırken acaba halleri nice olur?" (Muhammed Suresi, Ayet 27)

    4-"Her kim de benim zikrimden (Kur'ân'dan) yüz çevirirse, (bilsin ki) ona dar bir geçim vardır ve onu kıyamet günü kör olarak haşrederiz.
    Diyecek ki: "Ey Rabbim, beni niçin kör olarak haşrettin. Oysa ben, gören bir kimse idim?"
    ALLAH: "Böyledir, sana âyetlerimiz gelmişti de onları sen unutmuştun, bugün de öylece unutulursun" der.
    Ve işte haddi aşıp Rabbinin ayetlerine inanmayanları Biz böyle cezalandırırız ve elbette o ahiret azabı daha çetin ve daha kalıcıdır."(Taha Suresi, Ayet 124-127)

    Kur'an müfessirleri içerisinde en muteberi olarak kabul edilen, Mekke tefsir okulunun kurucusu ve sahabe-i güzinden olan, ayrıca ilim konusunda sevgili peygamberimiz (sav)in övgüsüne mazhar olmuş Hz. İbn-i Abbas'ın tefsirinde (www.Altafsir.com), Taha suresinde yer alan 124. ayetteki "danka" kelimesine "kabir azabı" anlamı verildiğini özellikle belirtmemiz gerekir.

    http://forum.islamiyet.gen.tr/kuran-...et-var-mi.html
    ZzZzZzZzZzZ ! ! !

  9. #29
    Muhtazaf M. Salih AYDIN kullanıcısının Görüntü Resmi
    Giriş
    Fri Dec 2007
    Konum
    Almanya
    İletiler
    623
    Blogdaki Konular
    1
    Kardeslerimizin yazdiklari yetmezse buradan devam okuyun

    http://www.dinimizislam.com/detay.asp?Aid=1667
    Birliğin kederi, ayrılığın safasından daha hayırlıdır. (Yahya bin Muaz)
    www.aydin-aydin.com

  10. #30
    TERAKKİPERVER Yüksel DİKGÖZ kullanıcısının Görüntü Resmi
    Giriş
    Sat Oct 2008
    Konum
    Giresun ama İstanbul doğumluyum
    Yaş
    57
    İletiler
    202
    Kıyamet alametlerinden biri "dâbbetü'l - arz"ın çıkışıdır. Peygamber efendimiz şöyle bildirir:

    "Onun alametlerinden biri, güneşin battığı yerden doğması ve kuşluk vakti insanların üzerine "dâbbe''nin çıkmasıdır. Bu alametlerden hangisi önce belirirse, ötekisi onu kısa zamanda takip edecektir." (Müslim, Fiten, 118; İbn Hanbel, "Müsned", II, 201)

    "Dâbbe, yanında Hz. Musa'nın asâsı ve Hz. Süleyman'ın mührü olduğu halde çıkar. Mü'minin yüzünü asa ile parlatacak, kâfirin burnunu da mühürle damgalayacak. O zamanda yaşayan insanlar bir araya geldiklerinde mü'min- kâfir belli olacaktır." (Ahmed b. Hanbel, "Müsned", II, 491)

    Dâbbe kelimesi “canlı, hareket eden varlık” anlamında kullanılır. Kelime anlamından hareketle tren, otomobil gibi şeylere de “dâbbe” denebilir. Mesela, bin yıl önce yaşamış birisini hayalen günümüze getirsek, yüz vagonlu treni görse “işte bu dâbbetü'l-arz" diyebilir. Ama bu kelime daha çok hayvanlar için kullanılır.

    Burada “Dâbbetü'l - arz acaba tek bir fert midir? Yoksa bir tür müdür?” sorusu hatıra gelebilir. Tek bir ferdin o kadar insana muhatap olması düşünülemez. Bu durumda onu bir tür olarak görmek daha uygun olacaktır.

    Dâbbenin ne olduğu hususunda değişik yorumlar yapılmaktadır. Mesela Hz. Alinin şöyle dediği nakledilir: “Bundan murat kuyruklu değil sakallı dâbbedir.” Böyle bir bakışta onun bazı şerli insanlara işaret ettiği anlaşılabilir.

    Dâbbeye “AİDS mikrobu” diyenler vardır. “Televizyon” şeklinde değerlendirenler vardır. Hatta “robotlar olabilir” görüşünü ileri sürenler vardır. Bu son görüşe, zaman gelecek insan eliyle yapılan ve yapay bir zekâ verilen robotlar, “efendilerinin” sözünü dinlemeyecekler, insan medeniyetini alt üst edeceklerdir.

    Kur’an da Dâbbe

    "Dâbbe" kelimesi Kur’anda on dört defa geçer. Bu kelimenin çoğulu olan “devâbb” ise dört defa kullanılır. Örnek olarak bunlardan bazılarına bakalım:

    "Yeryüzünde yaşayan bütün canlıların (her dâbbenin) rızkı ancak Allah'a aittir." (Hûd, 6)

    “Her canlının (dâbbenin) dizgini Allahın elindedir.” (Hud, 56)

    "Allah her canlıyı (dâbbeyi) sudan yaratmıştır. Bunlardan kimi karnı üzerinde sürünür, kimi iki ayakla yürür, kimi de dört ayakla yürür. Allah dilediğini yaratır. Allah, şüphesiz her şeye kadirdir." (Nûr, 45)

    Neml suresi 82. ayette geçen "dâbbetü'l- arz" ise, müfessirlerce genelde kıyamet alameti olarak açıklanır:

    "Tehdit edildikleri şey başlarına geldiği zaman onlara yerden bir dâbbe çıkarırız da, insanların âyetlerimize kesin olarak inanmadıklarını kendilerine söyler."

    Ayetin zahirine göre, arzdan çıkacak bu dâbbe insanlara konuşacak, onların İlahi ayetlere tam inanmadıklarını söyleyecektir. Buradan hareketle bu dâbbenin radyo, televizyon, hatta internet olabileceğini söyleyenler vardır. Çünkü bunlar yerden çıkan hammaddelerle yapılır ve insanlarla konuşurlar. Hatta bazı rivayetlerde “Dâbbenin başı bulutlara değecek” denilir. Bilindiği gibi, televizyonlar uydu bağlantılıdırlar ve uyduların da başı semadadır.

    Dinin helal – haram ölçülerine uyan insanlar bu aletlerden yararlanırlar. Böyle ölçülerden mahrum olanlar ise, daha çok zarar görürler. Çünkü bu aletler şerde ve günahta da kullanılabilmektedir ve hatta bu tarz kullanımları daha yaygındır.

    Kanaatimizce dâbbenin konuşmasını dil ile konuşmak şeklinde anlama zorunluluğu yoktur. Bu konuşma “lisan-ı hal” yani hal diliyle de olabilir. Mesela trafik lambaları ve işaretlerinin dili yoktur ama insanlara çok şeyler söylerler.

    Dâbbe neler söylüyor?

    Şu gördüğümüz âlem İlahi ayetlerle doludur. Ama insanların çoğu bu ayetleri anlamaz, günlük olayların akışına kapılır, gafletle günlerini geçirir. Cenab-ı Hak, insanları uyarmak için zaman zaman felaketler gönderir. Bu, bir deprem, bir kasırga, bir sel olabildiği gibi, bazen da bir hayvan olabilir.

    Kur’ana baktığımızda bazı kavimlere bazı hayvanların ceza olarak gönderildiklerini görürüz. Mesela Firavun ve kavmine bit, çekirge ve kurbağa gönderilmiş, bunlar her tarafı istila ederek o inatçı insanları cezalandırmışlardır. Bunların benzerlerini günümüzde de görmek mümkündür. “Rüzgârın dişleri” denilen çekirgeler kara bir bulut halinde gelip ekin tarlasına inmekte ve tekrar havalandıklarında geride işe yarar bir şey bırakmamaktadırlar.

    Keza, Ka’beyi yıkmak için gelen Ebrehe ve ordusuna sürüler halinde kuşlar gönderilmiş, bunlar gaga ve ayaklarında taşıdıkları özel taşları bu zalimlere yağdırmışlar, onları darmadağın etmişlerdir. Bu olay Kur’anda müstakil bir sureyle anlatılır. Fil suresinde anlatılan bu olay, peygamber efendimizin dünyaya teşriflerinden kısa bir süre önce meydana gelmiştir. Surede geçen “ebabil” kelimesi kuşların sürüler halinde geldiklerini ifade eder. Tasvir edilen tablo, tam bir “semavi bombalama” olayıdır. Filolar halinde gelen bombardıman uçaklarının hedefe bomba yağdırmaları gibi, bu kuşlar grup grup gelerek o insanları “kendisinden çekirge sürüsünün geçtiği bir ekin tarlasına” çevirmişlerdir.

    Kur’an, göklerin ve yerin askerlerinin Allahın emrinde olduklarını bildirir. (Müddessir 31) Allah dilediği zaman bu askerlerini inatçı kimseleri cezalandırmada kullanır. Mesela su rahmettir. Ama Allah dilerse, Nuhun kavmini helak eden bir tufana dönüşür. Gökten bardaktan boşanırcasına yağmur indirilir, yerden sular fışkırtılır. Bunun sonunda, asi ve mütemerrit bir kavim sulara gark olur, tarih sahnesinden silinir.

    Bazıları bu tür olayları tesadüfle açıklamaya çalışabilir. Ama âlemde tesadüfe asla yer yoktur. Einsteinin ifadesiyle “Allah zar atmaz.” Yani işini ihtimale bırakmaz. Hamdi Yazır'ın da dikkat çektiği gibi, “bizim tesadüf olarak gördüğümüz şeyler, gerçekte İlâhî birer tasarruftur.”

    Kur'anın bildirdiğine göre, Cenab-ı Hak her an tasarruftadır. (Rahman, 29) Şu âlem yoktan var edilmesiyle Yüce Yaratıcıyı gösterdiği gibi, atomdan galaksilere varıncaya kadar her şeyde meydana gelen faaliyetlerle O'nun tasarruflarından haber verir. Cenab-ı Hak, kâinatı yaratıp, sonra onu kurulmuş saat gibi kendi halinde işlemeye terketmiş değildir. Bir zerre bile Onun izni olmadan hareket etmez. "Bir yaprak bile Onun ilmi dışında yere düşmez." (En'am, 59) "Hiçbir dişi O'nun bilgisi dışında hamile kalmaz ve doğurmaz." (Fatır, 11) Deli dolu esiyor görülen rüzgâr, rast gele değil, Onun emrettiği şekilde eser. Bazen meltem olur yüzümüzü okşar, bazen fırtına olur, bir "azap kamçısı" olarak görev yapar.

    Dâbbe ile ilgili rivayetler incelendiğinde bu dâbbenin ahirzamanda insanların büsbütün yoldan çıkmalarıyla onlara ceza olarak çıkacağı anlaşılır. Mü’minler imanın bereketiyle ondan zarar görmezler, ama isyankâr kimseler bununla cezalandırılırlar.

    AİDS Dâbbe mi?


    Bu noktada hatıra AİDS mikrobu gelebilir. Çünkü bu mikrop daha çok gayr-i meşru beraberliklerin neticesinde bulaşmaktadır. Tarih boyunca gayr-i meşru beraberlikte bulunanlar daima olmuştur ama hiçbir zaman bu beraberlikler günümüzdeki çılgınlık boyutlarına varmamıştır. Bu açıdan AİDS mikrobunu İlahi bir ceza olarak değerlendirmek gayet makul görülmektedir.

    Hatta Hz. Süleymanla alakalı Kur’anda anlatılan şu olay, dâbbenin bu cihetine bir işaret olarak görülebilir:

    Hz. Süleyman'ın, cinleri büyük binalar, heykeller vb. yapımında çalıştırması anlatıldıktan sonra, şöyle denilmektedir:

    "Eceli gelip de Süleyman’ın ölümüne hükmettiğimizde asasını kemirmekte olan bir ağaç kurdu (dâbbetü'l- arz) ölümünü onlara fark ettirdi. Süleyman yere düşünce, cinler anladılar ki, eğer kendileri gaybı bilselerdi, o meşakkatli işe devam edip durmazlardı." (Sebe, 14).

    Rivayete göre Hz. Süleyman onları bu işte çalıştırırken bastonuna yaslanır, bu şekilde onları kontrol ederdi. Ama bu haldeyken Azrail (as) gelip ruhunu kabzetti. Cinler Onun vefat ettiğini anlamadılar, çalışmaya devam ettiler. Bir ağaç kurdu Onun bastonunu kemirince, bastonu kırıldı, Hz. Süleyman yere düştü. Cinler Onun vefatını ancak o zaman anladılar. Şayet gaybı bilselerdi bu şekilde bir azap içinde çalışmaya devam etmezlerdi.

    (Not: Burada nazara verilen Hz. Musanın bastonu, Onun kurduğu devlet sistemine ve ağaç kurdunun bunu kemirmesi, içten içe bu sistemi yıkmaya çalışan komitelere bir işaret olarak da değerlendirilmiştir. Doğrusunu Allah bilir.)

    İşte bu dâbbe Hz. Süleyman’ın bastonunu kemirdiği gibi, dâbbetü'l- arz dahi AİDS mikrobu şeklinde veya başka bir şekilde haddini aşan bazı insanları kemirip onları mağlup etmesi mümkündür.

    Ama “dâbbe AİDS midir?” denilirse “evet” demek bir takım sıkıntıları beraberinde getirir. Çünkü AİDS dâbbe hakikatinin bir parçası olabilir, ama onu tümüyle ifade etmeyebilir.

    Meseleye şu açılardan bakmakta yarar görüyoruz:

    Ayette geçen "dabbe" kelimesinin elif lamsız, yani belirsiz bir şekilde kullanılmış olması, bunun bilinmeyen, tanınmayan bir varlık olduğunu ifade eder. (İngilizcede kullanılan “the” takısı gibi Arapçada “el” takısı vardır. Dâbbe kelimesinde bu takının kullanılmaması onun tam bilinmediğine, hatta tam bilinemeyeceğine bir işaret gibidir.)

    -Delalet etmek ayrı, tazammun etmek ayrıdır. Dâbbe kelimesi AİDS veya kötüye kullanılan televizyonu içine alabilir, ama onlara kesin bir delaleti yoktur.

    -Din bir imtihandır. İmtihanda ise “akla kapı açılır, irade elinden alınmaz.” Böyle olunca, kıyamet alametlerinin herkesin görüp anlayacağı şekilde çıkmalarını beklemek yanlış olur. Mesela alnında “bu kâfir” yazan bir deccal beklemek, elinde sihirli bir değnekle birden ortalığı düzeltecek bir mehdinin zuhurunu gözlemek, Ashab-ı Kehfin tekrar mağaralarından çıkmalarını intizar etmek gibi rivayetleri tam anlamamak anlamına gelir. (Rivayete göre ahirzamanda insanlığa çok büyük zararlar verecek biri çıkar. Deccal denilen bu şahsın alnında “bu kâfirdir” yazısı bulunur. Peygamberimizin neslinden gelen Mehdi buna karşı mücadele eder. Mehdi zamanında mağaradaki Ashab-ı Kehf uykudan uyanırlar. Demek ki Mehdi, üçyüz yıldır uykuda olan gençliği uyandırır. Onun mühim bir kuvveti gençlerden meydana gelir. Çünkü Kehf suresinde Ashab-ı Kehfin bir takım gençler olduğu açıkça ifade edilmektedir.)

    -Ayetlerin bir kısmı muhkem, bir kısmı müteşabihtir. Yani bazı ayetlerin manası açık iken bazılarında bazı kapalı yönler vardır. Benzeri bir durum hadisler için de geçerlidir. Bu tür kapalı manaları “ilimde kökleşmiş zatlar” anlayabilirler ve bunların tevillerini yaparlar.

    -Te'vil, "bir delile dayanarak, lafzın muhtemel manalarından birini tercih etmektir.” Te'vilde bir katiyet olmayıp, "mümkün bir ihtimal" söz konusudur. Bu cihetten, müteşabih ayetlerle ilgili te'viller, kanaat verebilirse de kesinlik ifade etmezler. Bunlarla ilgili nihai hüküm ve söz, Cenab-ı Hakk'ındır.

    -Müteşabih manalarda nihai söz Cenab-ı Hakk'ındır.

    "Gaybın anahtarları O'nun yanındadır. O'ndan başkası onları bilemez... " (En'âm, 59).

    "O gün sırlar ortaya çıkacak" (Tarık, 9) ayetinin hükmüyle, sırlar kıyamet günü bildirilecek, "Allah kıyamet günü, ihtilafa düştüğünüz şeyleri size açıklayacak" ayetinin manası görülecektir. (Hacc, 69)

    SONUÇ

    Baştan buraya kadar yaptığımız nakiller ve değerlendirmelerde herkesin tam kanaat getireceği bir sonuca varmadığımız, konuyu bir derece muallâkta/ askıda bıraktığımız görülür.

    İnsanın ilmi sınırlıdır. Mesela “zaman nedir, ruh nedir” gibi sorulara çok net cevap veremeyiz. Hatta bazı kevni gerçeklerde de bir derece bilinmezlik söz konusudur. Sözgelimi atomun ne olduğunu tam bilmiyoruz, hayatın muammasını tam çözmüş değiliz. Demek ki bazı meseleler gül goncası gibidir, bir yaprağı araladığımızda aralanmayı bekleyen başka yapraklar karşımıza çıkar. Bize düşen, bilinmezleri bilme yolunda uğraşı vermek, gayret göstermektir. İnsanın bu tür sırlı meseleleri araştırması sisli bir denizde yapılan seyahate benzer. İnsan böyle bir seyahatte önündeki kayaları ve ilerdeki kıyıları çok net göremez. Ama bu gizemlilik, bu seyahate ayrı bir güzellik katar.

    Kanaatimizce meselenin bu tarzda ele alınması daha isabetlidir. “Bundan murat şudur” diyenler yarın öyle olmadığını gördüklerinde mahcup olabilirler. Kesin hüküm vermek yerine “Bundan murat şu olabilir.” demek daha yerindedir ve ihtiyata daha uygundur. Çünkü,

    “De ki: Gerçek ilim Allahın katındadır.” (Mülk, 26)

    “Göklerde ve yerde Allahtan başkası gaybı bilemez.” (Neml, 65)

    Doç. Dr. Şadi Eren
    Bir insan olursa sağır; sen ona istediğin kadar bağır!..

  11. #31
    [QUOTE=Levent ŞERİFOĞLU;271928]Kabir azabıda yok mehdide yok isada gelmiyecek..

    ..................

    Kabir azabının var olduğunu, isa ve mehdinin geleceğini iddia edenlere gaybı Allahtan başkası bilemez diyorsunuz. Buna karşın siz gaybı biliyormuşçasına kesin bir ifade ile kabir azabının olmadığını, isa ve mehidinin gelmeyeceğini söylüyorsunuz. Söylediklerinizle tamamen çelişiyorsunuz.
    Baba, akşam gelirken bana bir tutam sevgi getirirmisin...?

  12. #32
    Kayıtsız Kalma
    Misafir
    Burda farklı açılardan olaylara bakan arkadaşlar var...Kabir azabı var mı , yok mu sorusuna cevap aramak çok mu gerekli ? Bu konuyu geçersek,

    Bilgisi olan arkadaşlara bir sorum olacak ;

    Peygamberimiz(s.a.v) söylediklerinin yazılmasını istememiştir...Öncelikle bu olay doğru mu ? Doğru ise, Peygamberimiz (s.a.v) istemediği halde sonraları neden bu kadar çok rivayet ortaya atıldı ? Peygamberimiz (s.a.v) , herkesin malûmu Veda Hutbesi'nde Kuran'a sımsıkı sarılın demesine rağmen neden Kuran-ı Kerim'i anlayamayacağımız bizlere aşılandı ?

    Bir arkadaş namazı nasıl kılardık demiş...Bana dosdoğru namazın tanımını yapabilir misiniz ? Dosdoğru namazda en önemli şeyler nedir ?

    Hadis-i Şerifler için tamamı uydurma demiyorum ama İSLAM gibi önemli bir konuya hemde değişmeyecek Kitabı olan bir Dine, rivayet ağırlıklı bakmamız sağlıklı mı ? Asırlardır İslam ülkelerine kan kusturan , bir kaşık suda boğan kan emicilerin eline koz vermiş olmuyor muyuz ? Çoğu din görevlimizden daha çok bilgi sahibi olan misyonerler yok mu ? Bunların amacı yüzyıllardır İslam'ı bozmak değil mi ? Şuan yalanlarına alet edecekleri en önemli kaynak nedir ? Bizlerin İslam için sorumlu olduğu kaynak Kuran-ı Kerim değil mi ?

    Şimdi bazıları '' vay sen Peygamberimiz(s.a.v) e nasıl inanmazsın, imanını tazele vs.'' diyebilirler...Gözden kaçan nokta şudur , Bu rivayetlerin Peygamberimiz(s.a.v) tarafından söylendi mi , söylenmedi mi ? Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) bize en çok neyi tavsiye etti Veda Hutbesi'nde ?

    Başta söylediğim söze geri dönecek olursak , Peygamberimiz(s.a.v) söylediklerinin yazılmasını istememiştir...Doğru ise , Neden bu kadar rivayet yapıldı ?

    Gördüğünüz gibi soru çok , cevap vermek isteyenler buyursun...Ama kopyala yapıştır mantığı ile cevap verecekseniz zahmet etmeyin , kendi cümlelerinizi merak ediyorum...

    Son sorum , acaba Kuran-ı Kerim bizi terkettiği !! için mi naçar haldeyiz ?


    Saygılar , Selamlar....

  13. #33
    TERAKKİPERVER Yüksel DİKGÖZ kullanıcısının Görüntü Resmi
    Giriş
    Sat Oct 2008
    Konum
    Giresun ama İstanbul doğumluyum
    Yaş
    57
    İletiler
    202
    Misafir kardeşim, meseleyi bilmiyorsunuz.Resulullah (Sallallahu aleyhi vessellam efendimiz, eğer o mübarek ağzından çıkan sözleri yasak etseydi bugüne kadar hadis diye bir şey bilemezdik.Hadis rivayetlerinde en çok Hz.Ebu Hureyre(R.A), Hz Ayşe (R.ANHA), Hz.Abdullah ibn-i Mesud (R.A.) ve bir çok sahabeleri tembihlerdi.Siz kendi kafanızdan bunları yorumlamayın.

    Şunları oku bir hele!...
    Bir insan olursa sağır; sen ona istediğin kadar bağır!..

  14. #34
    Kayıtsız Kalma
    Misafir
    Alıntı Yüksel DİKGÖZ tafarından gönderildi Mesajı Göster
    Misafir kardeşim, meseleyi bilmiyorsunuz.Resulullah (Sallallahu aleyhi vessellam efendimiz, eğer o mübarek ağzından çıkan sözleri yasak etseydi bugüne kadar hadis diye bir şey bilemezdik.Hadis rivayetlerinde en çok Hz.Ebu Hureyre(R.A), Hz Ayşe (R.ANHA), Hz.Abdullah ibn-i Mesud (R.A.) ve bir çok sahabeleri tembihlerdi.Siz kendi kafanızdan bunları yorumlamayın.

    Şunları oku bir hele!...
    Ben meseleyi biliyorum yada bilmiyorum demedim...Fikir almak için soru sordum...Kendi kafamla yorumlamayım da kimin kafası ile yorumlayım ? Düşünme gücü bana da verildiyse bunu kullanmamak olur mu ? Birşeyleri düşünüp fikir yürütmeden doğruya nasıl ulaşırız ? Sen yazdıklarımı biraz daha dikkatli oku istersen...Ben bütün hadisler doğru değildir demedim hatta böyle bir yaklaşım olacağını bildiğim için önceden de yazdım...

    benim sorum şu idi , '' Peygamberimiz(s.a.v) söylediklerinin -YAZILMASINI- (bu ayrıntı kaçmış gözünüzden) istememiştir...Doğru ise (ve burası) , Neden bu kadar rivayet yapıldı ?

    Peygamberimiz (s.a.v) kan dökmeyin de dedi ama daha vefatından kısa bir süre sonra neler olduğunu anlatmama gerek yok sanırım...

    Yazımı çok iyi okumadığınız belli , çünkü neye dikkat ettiysem gözünüzden kaçmış...Bana link atmanızın hiçbir önemi yok , amacım burdaki üyelerin fikrini almaktı , bilgisi olanlardan da bilgilenmek...Kendi cümleleriniz ile cevap verirseniz daha iyi olurdu...

  15. #35
    Kayıtsız
    Misafir

    kabir azabı

    anlayamıorum ben bu insanları yada
    kabir azabına inanmayanları çoook mantıklı bi kere cennet we cehennem war biliosunzzz ee buna inanıoruz kbr azabıda kıyametten önceee insanlar kabirdelerrr kabirlerindeler o kabir haytıı kötü insanlara tam bi cehennem oluo kıyamet kopsada kurtulsak die dua ediolarr bide ii insanlar onlarda kbrdeler ama ii olrk cenneti tam yansıtmasada orada mutlularrr bunda anlamıcak bi konu yookkiii tuğçe dilmaç

  16. #36
    PUT-KIRAN
    Misafir
    Selam, Yasemin Hanım ... Size %100 katılıyorum. KUR'AN da Kabir azabını delalet eden Ayet yok. hadis !! lere dayanarak müslümanlar arasına İtikadi bir mesele olarak sokulmuş. Esenlikler dilerim.

  17. #37
    Aslına bakılacak olursa en başından beri tür konulara yazı yazmama taraftarıyım. Ancak gördüm ki bazı kardeşlerimiz sünnet konusunda doğru olduğu meçhul düşüncelere sahipler.

    Mesela; Nebi'ye (s.a.v) Kur'an'dan başka vahiy gelmiş midir?

    Bu sorunun cevabına verilen cevaplar beraberinde onlarca meselenin çözümünü ya da çözümsüzlüğünü beraberinde getirir.

    Bu soruya iki şekilde cevap verilebilir.

    1-Evet, Nebi'ye (s.a.v) Kur'an'dan başka vahiy gelmiştir.
    Bu sözün mahiyeti ise şöyle olur: Nebi'nin bildirdiği her şey (zayıf olmayan her tarikten gelen) Allah'ın sözüdür.
    Kabir azabı hakkında, mehdi hakkında, nuzül-i İsa (a.s.) meselesi hakkında O'ndan (s.a.v) gelmiş sahih ve tevatür derecesine varmış rivayetler mevcuttur.

    Dolayısıyla bu cevabın gerektirdiği şey, sünnetin de aynı zamanda vahiy olduğu gerçeğidir.

    2-Hayır, Nebi'ye (s.a.v) Kur'an'dan başka vahiy gelmemiştir.
    Bu sözü söyleyen kimseler bir çok karmaşıklığın ve müşkilatın içine kendilerini atmışlar, karanlık sularda çırpınmaktadırlar.

    Tek bir örnek vereceğim:

    Acaba bizim kıldığımız namaz gibi namaz kılan bir Mekke müşriği gösterebilir misiniz? Kesinlikle hayır. Allahu Teala Kitab-ı Mubin'inde namazın bir kaç unsurundan (meselen ruku, secde, kıraat gibi) bahsetmiştir. Fakat bunun keyfiyeti hakkında bir bilgi vermemiştir. Dikkat buyurunuz, bugün Müslümanların tamamı aynı şekilde secde ediyorlar.

    Peki biz bu secde etme etme şeklini kimden aldık? Kendi hevamıza göre mi böyle bir secde şekli tayin ettik? Böyle bir şeyin imkansız olduğu aşikardır. Zira mihengsiz ve ölçüsüzce hareketler uyumsuzdur. Milyonlarca insanın hepsinden en az iki secde şekli daha ortaya çıkmış olması lazım gelirdi. Lugat alimlerine göre "secde" 7 farklı şekilde yapılır. Dil de buna müsait.

    Bunu biz kendi hevamıza göre ortaya çıkarmadığımız ortaya çıktığına göre, bunun tek bir kimseden ortaya çıktığı bellidir. Peki bu kimse kimdir? Herkesin ortak ölçü kabul ettiği Resulullah (s.a.v)'tır.

    Bence asıl can alıcı nokta şudur: Peki Resulullah (s.a.v) bunu nereden öğrendi de bize aktardı. Heva ve hevesinden mi? Hva ve hevesindendir denilirse, Necm/3-4 cevap olarak yeterlidir: "O hevasından konuşmaz, ancak onun (konuşması) bildirilen bir vahiydir."

    Heva ve hevesinden olmadığına göre belki de tahmin ederek böyle bir şekli ortaya koymuştur. Allah'a sığınırız. Dinin bütün ayakları, hatta Kur'an bile bu temellendirme ile havada bir kitap olarak kalır. Zira O'na (s.a.v) bir yerde "tahmin etti" demek, önü arkası, ucu bucağı olmayan bir meseledir. Bir meselede "tahmin" eden bir başkasında da edebilir. Kur'an'daki binlerce ayeti de tahminiyle yazdırmış ve ezberletmiş olabilir. Bu Kur'an'ın güvenilirliğine dinamit koymaktır.

    Tahmin etmesi de imkansız olduğuna göre, tek seçenek kalıyor: Cebrail'in (a.s.) bunun öğretmesi. Acaba Cebrail (a.s.) bunu kendi hevasıyla mı öğretti, yoksa Allah'ın kendisine öğrettiği şekliyle mi Nebi'ye (s.a.v) öğretti?

    Kendi hevasından öğrettiği iddia edilecek olursa, melekler gibi Allah'a ibadetten başka bir şey için ve isyan etmeme özellikleri olan yaratılışa karşı cahillik edilmiş olur. Bir meleğin böyle bir davranışı mümkün değildir.

    O zaman geride kalan Cebrail'in (a.s) secde edilmesi şekilni Allah'tan öğrenmesi kalıyor. Eğer bu sonuca mutabık kalınarak geliniyorsa, o zaman Allah Kur'an'dan başka bir şekilde de Nebi'sine (s.a.v) vahyediyor demektir.

    قال الشاعر : ليس اليتيم الذي قد مات والده إن اليتيم يتيم العلم والأدب

+ Konuyu Yanıtla
2 / 2 İlkİlk 12

Yer İmleri

Gönderme Kuralları

  • You may not post new threads
  • You may post replies
  • You may not post attachments
  • You may not edit your posts
  •