![]() |
|
|||||||
| Anasayfa | Milli Görüş | Bloglar | Arama | Bugün | Konuları Okundu İşaretle |
| İSLAM Efendimiz - İslam Büyükleri - Ayet - Hadis - Dua ve Tesbihat - Cihad - İslami İlimler - İslam Coğrafyası |
![]() |
|
|
Konu Araçları | Bu Konuda Ara |
|
|
#1 |
|
Medreseli
Giriş: Thu May 2006
Konum: Ankara
Yaş: 24
İletiler: 3,279
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
ictihad nedir? müctehid kimdir?
İctihad nedir?
İctihad kelimesinin sözlük anlamı, güçlüğe katlanmak ve çaba sarfetmektir. Terim anlamı ise, bir fıkıh bilgininin, şer’î bir hükmü delilinden çıkarmak için çaba sarfetmesi ve bu hususta bü*tün gücünü kullanmasıdır. Burada delil, İslam hukukunun temel kaynakları olan Kur’an-ı Kerim ve Hz. Peygamber sallalahü aleyhi ve sellem’in sünnetidir. İctihad yapan alime müctehid, ictihada konu olan şer’î hükme de müctehidün fîh denir. İslam hukukunun bütün konularında ictihad yapabilecek olan fıkıh bilginine müctehid-i mutlak, yalnızca bazı ko*nularda ictihad yapabilecek olanına müctehid-i mukayyed denir. İc*tihad yapabilecek seviyeye ulaşmamış fıkıh bilginlerine de mukallid denir. Çünkü bunların çalışmaları, bir başka müctehidin görüşlerini anlama, kavrama ve ona göre fetva vermekle sınırlıdır. Genellikle bir mezhebe bağlı olurlar ve eserlerinde o mezhebin hükümlerini, meselelerini ve rivayetlerini toplarlar. Kendilerine has bir metodla (usul-i fıkıh) ictihad yapacak olan bir müctehidin Kur’an-ı Kerim, hadis-i Şerifleri iyi bilmesi gerekir. Fıkıhla ilgili ayetlerin yani ahkam ayetlerinin dil ve şeriat açısından anlamını iyi bilmeli, hâs, âmm, mücmel, müfesser, nasih, mensuh gibi Kur’an bilgilerine vakıf olmalıdır. Ahkam hadislerinin anlamını dil ve şeriat açısından iyi bilmesi yanında bunların bize ka*dar nasıl rivayet edildiğini de iyi bilmelidir. İctihadda kıyasın çok önemli bir yeri vardır. Yanlış kıyaslar yapmamak için müctehidin kıyası iyi bilmesi icabe*der. İmam Ebu Hanife (öl. 150/767), İmam Şafiî (öl. 204/819), İmam Mâlik (öl. 179/795) ve İmam Ahmed b. Hanbel (öl. 241/855) bütün bu şartları kendilerinde toplamış olan alimlerdi. Mutlak müctehidler yalnız bu dört zatla sınırlı değildir. Bunların dışında çok sayıda mut*lak müctehid olmakla beraber bu dört zat bugüne kadar taraftar bul*dukları için bunların görüşleri kendi delil ve metodlarını benimseyen çok sayıda fıkıh bilgininin katkısıyla bir mezhep haline gelmiş olup varlıklarını sürdürmektedirler. İctihad, fıkıh bilgininin bir konu ile ilgili olarak İslam hukuku*nun temel kaynakları üzerinde derinlemesine yaptığı çalışmalar so*nucu elde ettiği kesin görüş ve kanaatidir. Vardığı sonucun hatalı olması ihtimalinden dolayı buna zann-ı galip denir. Bu yüzden hiç bir müctehid, kendi ictihadının tam doğru ve diğer ictihadların yan*lış olduğunu kesin bir şekilde iddia edemez. Şeriatın temel kaynakları olan Kur’an-ı Kerim ve hadis-i Şerif*lerde her hukuki olayla ilgili detaylı açıklama yoktur. Ama bunları tabi olabileceği genel kurallar ve mutlak ifadeler yer almıştır. İşte müctehidler bu genel kurallar ve mutlak ifadelere dayanarak, karşı*laştıkları ya da tasarladıkları hukuki olayların şer’î hükümlerini or*taya koymuşlardir. Muaz b. Cebel (öl. 18/629) radiyallahü anh’ın rivayetine göre Hz. Peygamber sallalahü aleyhi ve sellem onu Yemen’e gönder*diğinde şöyle buyurmuştu: - Ne ile hükmedeceksin ya Muaz! - Allah Teâlâ’nın kitabında olanla. - Eğer onu Allah Teâlâ’nın kitabında bulamazsan? - Resulüllah sallalahü aleyhi ve sellem’in hükmettiğiyle hük*mederim. - Onu Resulüllah’ın hükmettiğinde de bulamazsan? - Re’yimle ictihad ederim. Bunun üzerine Resulüllah sallalahü aleyhi ve sellem şöyle bu*yurdu: “Resulünün memurunu başarılı kılan Allah’a hamdolsun. (Ebu Davud, K. Akdeye Bab 11; Şemsüddin es-Serahsî, el-Mebsut, C. XVI, s.76) Hz. Peygamber sallalahü aleyhi ve sellem’in Muaz (r. a.)’a aradığı hükmü Kur’an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde bulamaması halinde ne yapacağını sorması bu iki kaynağın her olayın açık hükmünü ortaya koymadığını göstermektedir. Hadisin devamında da bu konuda ya*pılması gerekenin ictihad olduğu belirtilmektedir. Abdullah b. Ömer (r. anhüma)’nın rivayetine göre Resulüllah sallalahü aleyhi ve sel*lem bir gün Amr ibn’ül-As’a (r. a.): - Şu iki kişi arasinda kadilik yap, buyurdu. Amr ibn’ül-As: - Sen buradayken ben kadılık yapabilir miyim? dedi. Resulüllah sallalahü aleyhi ve sellem: - Evet, dedi. - Neye göre hükmedeyim? diye sordu. - İctihadına göre, eğer ictihad yapar doğruyu bulursan on sevap, yok eğer hata edersen bir sevap kazanırsın, buyurdu. (Şemsüddin es-Serahsî, el-Mebsut, Mısır C. XVI, s.76) Hz. Peygamberin, hata eden müctehidin dahi sevap kazanacağını belirtmesi İslam alimleri için cesaret verici bir şeydir. Böylece dur*madan değişen olaylar karşısında yeni yeni ictihadlar yapma husu*sunda bir çekingenlik söz konusu olmayacaktır. ALINTIDIR
__________________
قال الشاعر : ليس اليتيم الذي قد مات والده إن اليتيم يتيم العلم والأدب |
|
|
Facebook'ta Paylaş
|
|
|
#2 |
|
Medreseli
Giriş: Thu May 2006
Konum: Ankara
Yaş: 24
İletiler: 3,279
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
müctehid kimdir???
Müctehid kimdir?
Ayet ve hadislere dayanarak hüküm çıkaran İslâm bilgini; İslâm hukukçusu; alim, fakîh. İctihad, sözlükte güç, takat ve çaba anlamına gelen "cehd" kökünden "iftial" vezninde olup, bir şeyi elde etmek için olanca gücünü harcamak demektir. Âyet ve hadislerden kıyas ve benzeri yollarla hüküm çıkarma anlamında mecazen kullanılır. Ayet ve hadislerden hüküm çıkarma gücüne sahip olan fakîh zata da "müctehid" denir (Zebîdî, Tâcû'l-Arûs, II, 329; Şâfiî, er-Risale, s. 477, el-Ümm, VII, 275). İctihad, ya şer'î delillerden hüküm çıkarma şeklinde olur, ya da çıkarılan bu hükümlerin toplum hayatına uygulanmasıyla ilgili bulunur. İslâm hukukunda şer'î hükümler kesin delillere yani açık ayet ve hadislere veya icmaa dayanıyorsa ictihada gerek kalmaz. Mecelle, bunu "Mevrid-i nas'da ictihada mesağ yoktur" prensibiyle ifade etmiştir (madde, 14). Ancak nassların sübûtu veya delaleti zannî olup, kesinlik ifade etmez veya âyet ve hadislerde çözümü bulunmayan meselelerle karşılaşılırsa, reyle (ictihad) hareket edileceği, bizzat Hz. Peygamber tarafından, Muâz b. Cebel'i Yemen'e vali olarak gönderirken açıklanmıştır. Hz. Muhammed, Muâz'a Yemen'de ne ile hükmedeceğini sormuş; Muaz, "Allah'ın Kitabı ile" cevabını vermiştir. Hz. Peygamber (s.a.s) "Allah'ın Kitabında bir hüküm bulamazsan?" buyurunca; "Rasulünün sünnetiyle" demiştir. "Onda da bulamazsan"sorusuna ise Muaz, "Reyimle ictihad ederim" cevabını vermiştir. Bunun üzerine Allah Rasulü şöyle buyurmuştur: "Rasulünün elçisini, Peygamberinin razı olduğu şekilde muvaffak kılan Allah'a hamd olsun" (Tirmizi, Ahkâm, 3; Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 230, 236, 242; Şafii, el-Ümm, VII, 273). Arapça'yı iyi bildikleri ve Hz. Peygamberle beraberlik sayesinde Allah ve Rasûlünün maksadını çok iyi anladıkları için Sahabe neslinden müctehidlerin sayısı bir hayli çoktur. Ancak kendilerinden hüküm ve fetva nakledilen Sahabe müctehidi yüzotuz kadardır. Bunlardan yedi tanesi fetvaları birer kitab olacak kadar çoktur. Fukâhâ-Seb'a denen bu sahabiler şunlardır; Hz. Ömer, Ali, Aişe, Zeyd b. Sâbit, Abdullah b. Mes'ud, Abdullah b. Abbas ve Abdullah b. Ömer (İbnü'l-Kayyim, İ'lâmü'l-Muvakkıîn, thk. M. Muhyiddin Abdulhamid, Mısır 1955, I, 14 vd). Hz. Ömer, Ebû Musa el-Eşârî'ye gönderdiği mektupta onu kıyas ve ictihada teşvik etmiş yine aynı konuda Kâdî Şurayh'a (ö. 78/697) şöyle demiştir: "Kitâptan açıkça anlayabildiğinle hükmet. Eğer kitabın tamamını bilemezsen Rasulullah'ın hükmettiği ile hükmet. Bunun hepsini bilmezsen, doğru yolda olan alimlerin kazalarıyla hükmet. Bunların da hepsini bilemezsen, reyinle ictihad et, alim ve salih kişilerle de istişare et" (Şîrâzî, Tabakât, s: 7; İbnü'l-Kayyim, a.g.e., I, 204). Ayet ve hadislerden hüküm çıkarmak ve ictihad gerektiren konuları çözebilmek için bir takım şartlara ihtiyaç vardır. Bu esaslar fıkıh usulünün tedvini ile birlikte, ilk defa Müctehid imamlar devrinde tesbit edilmiştir. Bir müctehidde bulunması gereken özellikleri şöylece ifade edebiliriz: a) Arapçayı bilmek. Fıkıh usûlü bilginleri bu noktada ittifak etmişlerdir. Çünkü Kur'ân bu dille inmiş, Hz. Peygamberin sünneti de aynı dille ifade edilmiştir. İslâm şerîatında araştırma yapan kimsenin nasslardan hüküm çıkarma gücü, Arapçanın sır ve inceliklerini bilmesi oranındadır. Şâtıbî bu konuda şöyle der: "Arapçayı anlamakta mübtedî olan kimse, şerîatı anlamakta da mübtedîdir. Arâpçayı orta derecede anlayan kimse, şerîatı anlamakta da orta durumdadır. Bu, son dereceye ulaşmamıştır. Arapçada son dereceye ulaşan kimse, şerîatı anlamakta da son dereceye ulaşır. Dolayısıyla onun anlayışı şerîatte hüccet olur; tıpkı sahabîlerin ve Kur'ân'ı hakkıyla anlayan bilginlerin anlayışlarının huccet oluşu gibi... Bunların seviyesine ulaşmayan kimselerin şerîat konusundaki anlayışları kendi seviyeleri ölçüsünde eksiktir. Anlayışı eksik olan herkesin görüşü ise ne bir hüccet olur, ne de başkaları tarafından kabul edilir" (eş-Şâtibî, el-Muvâfakât, IV,114). Ancak maslahat veya mefsedet kabilinden bir manâ ve illete bağlı olan konularda Arapça bilmeyen de prensipleri kavrayıp uygulama alanını belirleyebilir. Kıyas ictihadlarının çoğu bu kabildendir (eş-Şâtıbî, a.g.e., IV, 162, 165). Müctehidin Arapça bilgisi genel olarak, Arapça'nın inceliklerini kapsamalıdır. Çünkü Kur'ân-ı Kerîm, Arapçanın en beliğ ve en fasihini teşkil eder. Bu yüzden, ayetlerden hüküm çıkaracak kimse, Kur'ân'ın belâgat, fesahat ve sırlarını bilmelidir ki, bu sayede onun içine aldığı hükümleri kavrayabilecek duruma gelmiş olsun. b) Kur'ân İlmine sahip olmak Kur'ân, İslâm'ın direği, şer'î hükümlerin esasıdır. Kur'ân ilmi çok geniştir. Bunu tam olarak bilen Hz. Peygamberdir. Bu yüzden bilginler, müctehid için Kur'ân'da hüküm ifade eden beş yüz kadar âyetin inceliklerini, özelliklerini bilmek gerekir demişlerdir. Bu ayetlerin âmm-has*, mutlak* mukayyed*, nâsih-mensuh, Sünnetle ilgili durumlarını bilmek gerekir. Diğer yandan Kur'ân'ın geri kalan bütün âyetlerini de topluca (icmâlî olarak) bilmek gerekir. Çünkü Kur'ân bir bütün olup parçaları birbirinden ayrılmaz. Kur'ân'ın hüküm bildiren ayetlerini diğerlerinden ayırdetmek, şüphesiz bütün Kur'ân'ı bilmekle mümkün olabilir. Ebu Bekir el-Cassas (ö. 370/980) ile İbnü'l-Arabî (ö. 543/1148) gibi bilginler "Âhkâmü'l-Kur'ân"adlı eserlerinde hüküm âyetlerini açıklamaya çalışmışlardır. Ebû Abdillah el-Kurtubî (ö. 671 H.), "el-Câmi'li Ahkâmi'l-Kur'ân" ; es-Sâbûnî de, "Tefsîru Âyati'l-Ahkâm" adlı eserleriyle hüküm âyetlerinin tefsîrini yapmışlardır. c) Sünneti bilmek. Bu şart üzerinde de bilginlerin ittifakı vardır. İctihadın bölünebileceğini kabul etmeyenlere göre bir müctehidin teklifî hükümleri içine alan bütün hadisleri okuması, onların amaçlarını kavraması, onlarla ilgili özellikleri bilmesi gerekir. Yine onun, sünnetin nasih ve mensuhunu, âmm ve hass'ını, mutlak ve mukayyedini bilmesi gerektiği gibi; hüküm hadislerinin rivayet yollarını, senedlerini, hadis rivayetlerinin kuvvet derecelerini de bilmesi gerekir. Hadis rivayet edenlerin hal tercemeleri ile adâlet ve zabt bakımından durumları hakkında bir çok eserler yazılmıştır. Kütüb-i Sitte gibi sahih hadis mecmuaları meydana getirilmiş ve bunlar üzerine bir çok âlimler tarafından şerhler yazılmak suretiyle hadisler senetleri bakımından tasnif edilmiş ve İslâm hukukçularının bazı hadisler üzerindeki görüş ayrılıkları ortaya konulmuştur. Bu hadis çalışmaları müctehidin bunlara başvurarak hüküm çıkarmasını kolaylaştırmaktadır. Hükümlerle ilgili bütün hadislerin ezbere bilinmesi şart değildir. Ancak gerektiğinde yerlerinin, başvurma metodlarının ve hadis rivâyetlerinin bilinmesi yeterlidir (Ebû Zehra, Usulü'l-Fıkh, s., 382 vd). d) Üzerinde icma ve ihtilaf edilen konuları bilmek. Üzerinde icma (ittifak) meydana gelen konuları bilmek yanında Sahabe, Tabiî ve onlardan sonra gelen müctehidlerin ihtilâfa düştükleri konuları bilmek gerekir. Ancak bütün icmâ yerlerini ezberlemek şart değildir. Araştırma konusu yapılan mesele hakkında icmâ veya ihtilaf bulunup bulunmadığını bilmek yeterlidir. Medine ve Irak fıkhının metod ve farklarını bilme yanında; doğru olanla doğru olmayan, naslara yakın olanla uzak olan şeyler arasında karşılaştırma yapabilecek akıl, anlayış ve değerlendirme gücüne sahip olmak gerekir. Gerçekte Asr-ı saadette ve daha sonra yaşamış büyük hukukçuların görüşlerini incelemek, delil ve temayülleri bakımından onlar arasında karşılaştırmalar yapmak kişinin muhâkeme gücünü ve araştırma melekesini geliştirir. Müctehidlerin ittifak ve ihtilaf ettikleri meseleleri, ihtilaf sebeplerini açıklayan eserler meydana getirilmiştir. eş-Şirâzî'nin (ö. 476/1083) "el-Mühezzeb" adlı eseri ve Nevevî'nin buna yazdığı şerh, İbn Hazm'ın (ö. "456/1063) "el-Muhallâ" sı İbn Rüşd'ün (ö. 595/1199) "Bidâyetü'l-Müctehid" ve İbn Teymiyye'nin (ö. 728/1327) "el-Fetâvâ" adlı eserleri bunlar arasında zikredilebilir. e) Kıyas bilmek İctihad, bütün şekil ve metodlarıyla kıyası bilmeyi gerektirir. Hattâ imam Şâfiî'ye göre ictihad kıyastan ibarettir. Kıyasın metodunu bilmek; naslardan hüküm çıkarma esaslarını öğrenme ve ictihad yapılacak konuya en yakın olan nassı seçme imkânını sağlar. Kıyası bilmek şu üç şeyi bilmeyi gerektirir: 1- Kıyasın dayanacağı asıl hükmü bilmek. Bu dayanağın ayet, hadis veya icma olması, bunlarla ilgili gerekli bilgilere sahip olunması da gereklidir. 2- Kıyas kaide ve prensiplerini bilmek. Meselâ belirli ve özel bir durumu ifade ettiği sabit olan bir nas üzerine kıyas yapılamaz. Kendisine dayanılan asıl hükmün illetini tesbit ettikten sonra hükme bağlanacak yeni meselede (fer'î) de aynı illetin gerçekleşip gerçekleşmediğini araştırmak gerekir. 3- Önceki müctehidlerin kıyas metodlarını bilmek. el-İsnevî (ö. 772/1370) "Kıyas bilmek bir ictihad kaidesi ve sayısız hükümlerin açıklanmasına götüren bir yoldur" der (el-İsnevî, Şerhu Minhâci'l-Usûl, III, 310 (İbn Emîr'in Takrîri kenarında) Mısır 1316; Şafii, a.g.e., s., 477). f) Hükümlerin amaçlarını bilmek İslâmî hükümlerin amaçları, belli bir nas'dan değil, bütün nasların toplamından anlaşılabilir. Bu hükümlerin asıl amacı insanlar için rahmet olmaktır. Ayette; "Biz, seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik" (el-Enbiyâ, 21/107) buyurulur. İslâm'da güçlük ve sıkıntının kaldırılması, zorluğun değil kolaylığın tercih edilmesi bu rahmetin bir sonucudur. Emredilen bazı güçlükler büyük zararları gidermek amacına yöneliktir. Cihadın farz kılınışı böyledir. Nitekim âyette şöyle buyurulur: "Allah, insanların bir kısmını diğer bir kısmıyla defetmeseydi manastırlar, kiliseler, havralar ve içinde Allah'ın adı çok anılan camiler yıkılıp giderdi. Şüphesiz Allah, kendisine yardım edenlere yardım eder. Gerçekten Allah, güçlü ve yücedir" (el-Hacc, 22/40). Maslahata göre fetva vermede, gerçek maslahatlarla (toplum yararı) nefsî ve şehevî arzulardan gelen bir vehimden ibaret olan maslahatları birbirinden ayırdetmek gerekir. Böylece mazarratı defetme, maslahatı celbetme, bütün insanlara faydalı olan şeyleri tercih etme, başka bir deyimle toplum yararını kişisel yararın üstünde tutma melekesi gelişir. g) Doğru bir anlayış ve iyi bir takdir gücüne sahip olmak. Müctehidin gerçek fikirleri yanlış olanlardan ayırdetme melekesine sahip olması gerekir. Bu da doğru bir anlayış ve keskin bir görüşe sahip olmakla gerçekleşebilir. h) İyi niyet ve sağlam bir itikad sahibi olmak. İslâm dinî, ancak kalbi iman ve ihlasla aydınlanmış olanların idrak edeceği bir dindir. İtikadı bozuk kimse bid'at ve nefsî arzularının peşine düşer; tarafsız bir gönülle naslara yönelemez. Kötü niyet düşünceyi de kötüleştirir. Bu yüzden büyük müctehidler fıkıhla şöhret yapmadan önce ihlâs ve takvâlarıyla meşhur olmuşlardır. İhlaslı kimse gerçeği nerede bulursa bulsun kabul eder, taassub göstermez. Büyük imamların hepsi; "Bizim görüşümüz doğrudur, yanlış da olabilir. Başkalarının görüşü yanlıştır, fakat doğru da olabilir" demişlerdir (Ebû Zehrâ, a.g.e., s. 388, 389; İslâm'da Fıkhî Mezhepler Tarihi, Trc. Abdulkadir Şener, Ankara 1968, 1969, s. 125, 126). İşte İslâm hukukçularının müctehidde bulunmasını gerekli gördükleri şartlar bunlardır. Bu şartları kendisinde toplayan müctehide "mutlak veya müstakil müctehid" denir. Fıkıh usulü bilginleri müctehidleri yedi tabakaya ayırırlar: 1) Şerîatte müctehidler. Ca'feru's-Sadık, Muhammed el-Bâkır, Ebû Hanîfe, İmam Şâfiî, Mâlik ve Ahmed b. Hanbel gibi. 2) Müntesip mutlak müctehidler. Ebû Yusuf, Muhammed, Züfer, el-. Müzenî, Abdurrahman b. Kasım gibi. 3) Mezhebte müctehidler. Tahâvî, Kerhî, Serahsî, İsfereyânî ve Şîrazî gibi. 4) Tercih yapan müctehidler. Bazı usulcüler önceki tabakayla bunu bir saymışlardır. 5) İstidlâl sahibi müctehidler. Bunlar; "Şu görüş rivâyet bakımından daha sağlam ve delilî yönünden daha kuvvetlidir" gibi açıklamalar yapmışlardır. 6) Hafızlar tabakası. Bunlar taklidçi olup, öncekilerin tercihlerini bilmede huccet sayılırlar. 7) Mukallidler tabakası. Bunlar, fıkıh kaynaklarını anlayabilir, fakat görüş ve rivayetler arasında tercih yapamazlar. Dayandığı Kitap, Sünnet, İcmâ delillerinden biri bilinmeksizin bir müctehidin sözünü alıp bununla amel etmeye "taklid"; deliline bakmak, öğrenmek ve ictihadına katılmak suretiyle bir müctehidin reyini benimsemeye ise "ittiba" denir. eş-Şevkânî'ye (ö. 1250/1832) göre sahabe, Tâbiûn ve Tebe-i tâbiîn içinde ictihad edecek dereceye ulaşamayanlar belirli bir müctehidi taklîd etmiyor; onlardan problemleriyle ilgili delilleri sorup öğrenerek bunlara ittiba ediyorlardı. Taklid bu nesillerden sonra ortaya çıkmıştır. Taklid yerine, ittiba ruh ve alışkanlığının geliştirilmesi gerekir. Bu durum, ilim adamlarını delilleri öğrenmeye zorlar, delillerin kuvvetli olanı ile zayıf olanım tartışma imkânı doğar. Bunun gerçekleşmesi için delillerin zikredildiği temel eserlere yönelmek, te'lif edilecek İslâm hukuku kitaplarında hükümlerin dayandığı delilleri de göstermek gereklidir. Bunun sonucunda araştırıcılar, vahiy, Sünnet ve icmâi ümmet üzerinde düşünme ve değerlendirme imkânı bulurlar. ALINTIDIR
__________________
قال الشاعر : ليس اليتيم الذي قد مات والده إن اليتيم يتيم العلم والأدب |
|
|
|
|
|
#3 |
|
_ALBAY_
SİTE BAŞKANI
|
İctihad nedir ?
İctihad
Lügatta ictihad, meşakkatı ve külfeti gerektiren bir işi gerçekleştirebilmek için bütün gücü sarfetmektir. Usulcülerin ıstılahında ise ictihad; insanın daha fazlasını yapmaktan aciz kaldığını hissedeceği bir seviyede, şer'i hükümlerden zannı istenen bir şeyde bütün gücü kullanmaktır. İctihad, hadis ile sabittir. Rasulullah (s.a.v.)'in Ebu Musa el-Eşari'yi Yemen'e gönderince ona şöyle dediği rivayet edilir. "Allah'ın Kitab'ı ile hükmet. Onda bulamazsan Rasulullah (s.a.v.)'in sünneti ile hükmet. Onda da bulamazsan (Kur'an ve sünnete göre) görüşünle ictihad et." Yine Rasulullah (s.a.v.)'in Yemen'e vali olarak gönderdiği Muaz b. Cebel ile Ebu Musa el-Eşari'ye (r.anhüm) şöyle söylediği rivayet edilir: "Ne ile hükmedeceksiniz? Onlar: Eğer hükmü Kitapta ve sünnette bulamazsak bir işi diğerine kıyaslar ve hakka en yakın olan ile amel ederiz." İşte bu kıyas, hükmü istinbat etmek için yapılan bir kıyastır ve Nebi (s.a.v.) de onların bu sözlerini ikrar etmiştir, doğrulamıştır. Yine Rasulullah (s.a.v.)'in Muaz b. Cebel'i Yemen'e vali olarak gönderdiğinde ona şöyle dediği rivayet edilir: "Ne ile hükmedeceksin? Allah'ın kitabı ile. Allah'ın kitabında bulamazsan? Allah'ın Rasülünün sünneti ile. Allah'ın Rasülünün sünnetinde de bulamazsan? Kitap ve sünnete göre kendi görüşümle ictihad ederim dedi. Bunun üzerine Rasulullah (s.a.v.) "Allah'ın Rasülünün elçisini Allah ve Rasülünün sevdiği şeyde muvaffak kılan Allah'a hamd olsun" dedi."
__________________
Gün gelecek bütün dünya Hocama selam duracak!
|
|
|
|
|
|
#4 |
|
_ALBAY_
SİTE BAŞKANI
|
İşte bu olay Rasulullah (s.a.v.)'in Muaz'ın ictihad yapmasını ikrar ettiğine dair açık bir ifadedir. İctihada karşı çıkan hiç kimse de olmamıştır. Şer'i delilden istinbat edilen görüş ile hükmedilebileceğine Sahabe de icma etmiştir. Yani Sahabe, hakkında nass bulamadıkları her olay hakkında ictihad yapma hususunda icma etmişlerdir. Bu icma hiç şüphesiz tevatüren bize ulaşmıştır. Ebu Bekir (r.a.)'in KELALE hakkındaki sözü bunun için bir örnektir. Bu konuda Ebu Bekir şöyle diyordu: "Bu meselede ben görüşümü söylüyorum. Görüşüm doğru ise bu Allah'tandır. Hatalı ise benden ve şeytandandır. Allah bundan beridir. Kelale, babası ve çocuğu olmayan (ölen) kimsedir" Bu meselede ben görüşümü söylüyorum sözü, bu benim aklıma dayanan bir görüştür anlamına gelmez. Bu ifade; ben, ayetteki Kelale lafzından anladığımı söylüyorum anlamına gelmektedir. Kelale kelimesi Arap lügatında üç şeye kullanılır.
1. Geride oğlu ve babası olmaksızın ölen kimse. 2. Ölenin geride kalanlarından herhangi birisinin ne babası ne de çocuğu olmayan kimse demektir. (Üvey evlat gibi) 3. Baba ve evlat tarafından akraba olmayan kimseye de "Kelale" denir. Bu üç anlama göre hangi mana ayetteki "Kelale" kelimesine uyacaktır. Ebu Bekir (r.a.) Allahu Teâla'nın: "Eğer bir adam bir kelaleye veya bir kadına miras bırakırsa" ayetinde geçen KELALE kelimesini bu üç anlamdan biri ile anlamıştır. Ayette geçen kelimesi 'nin haberidir. Yani, eğer adam kelale ise mirastan pay alabilir. Ebu Bekir'in kelale kelimesinin manasını, ikinci bir ayette geçen; "De ki Allah Kelale hakkında hüküm bildiriyor. Çocuğu olmayan bir kimse ölünce" Kelale kelimesinden ve bu ayetin nüzul sebebi olarak rivayet edilen hadisten anlamış olabilir. Bu ayetin nüzul sebebi hakkında şöyle bir rivayet vardır: Rasulullah (s.a.v.) hastalanmış olan Cabir b. Abdullah'ı ziyaret etti ve Cabir: "Ben kelaleyim malım hakkında nasıl hüküm vereyim" diye sorması üzerine "bir kimse ölünce" ayeti indi. İşte Ebu Bekir'in açıklamış olduğu bu görüş, kendinden çıkardığı kişisel bir görüş değil bir ictihaddır. Aynı şekilde Ebu Bekir'in ölenin anneannesine miras verip babaannesine miras vermemesi de ictihaddır. Bu olay üzerine Ensar'dan bir kısmı itiraz ederek şöyle dedi: "Sen öyle bir kadına miras verdin ki, kendisi (anneanne) ölmüş olsa idi, kızı ona varis olamazdı. Ve öyle bir kadını da mirastan mahrum bıraktın ki, kendisi (babaanne) ölen olsa idi, çocuğu (baba) onun bütün malına varis olurdu." Bunun üzerine Ebu Bekir mirası bunların ikisi arasında paylaştırdı.
__________________
Gün gelecek bütün dünya Hocama selam duracak!
|
|
|
|
|
|
#5 |
|
_ALBAY_
SİTE BAŞKANI
|
Bir başka örnek: Ebu Bekir'in, muhacirlerle İslam'a istemeyerek girenlere ganimetleri eşit miktarda pay vermesi üzerine Ömer: Yurdunu ve mallarını bırakıp Allah'ın Rasülüne hicret edeni, istemeyerek İslam'a girenle bir tutma deyince, Ebu Bekir: Onlar ancak Allah için Müslüman oldular. Onların ücretini Allah verecektir. Dünyada ise işimiz ancak tebliğdir. Bir başka örnek: Ömer'in dede -babanın babası- hakkında; "Görüşümle hükmediyorum ve bu konuda kendi görüşümü söylüyorum" yani nasslardan anladığımı söylüyor ve ona göre hükmediyorum sözü de ictihada işaret etmektedir. Ömer; ana-baba bir olan iki kardeş ile başka babadan anaları bir olan iki kardeş çocuklar bırakıp ölen bir kadının mirasının taksimi problemi ile karşılaştı. Ömer ana bir iki kardeşe terikenin 1/3'ünü miras olarak verdi. Fakat ana-baba bir kardeşlere bir şey kalmadı. Bunun üzerine ana-baba bir kardeşler Ömer'e; Ey müminlerin emiri! Tut ki babamız eşekti -bir rivayette de taştı- biz aynı anadan değil miyiz? diyerek itiraz etmeleri üzerine Ömer, görüşünden döndü ve onları da 1/3 hisseye ortak etti. Yani onlara da mirastan 1/3 verdi. Aynı olayda bazı Sahabeler başka bir görüşe sahiptirler. Onlar kocaya terikenin (mirasın) yarısını, Ömer'in davranışında ve açık nassta olduğu gibi anaya 1/6, ana bir kardeşlere nass ile amel ederek 1/3 verdiler. Geride ise ana-baba bir kardeşlere bir şey kalmadı. Bu nedenle de onlara terikeden bir şey vermediler. Ömer; babaları farklı olsa da bir anadan olan kardeşlerin aynı baba ve anneden olan kardeşler gibi olduklarını anlamıştır. Anneleri bir olduğu için başka babadan olan kardeşlerin mirasta hakları olduğunu kabul etti. Diğer Sahabeler ise daha farklı anladılar. Her biri nassı anladıkları şekilde ictihad ettiler.
__________________
Gün gelecek bütün dünya Hocama selam duracak!
|
|
|
|
|
|
#6 |
|
_ALBAY_
SİTE BAŞKANI
|
Bir başka misal daha verelim: Semre'nin Yahudi tüccarlardan onda bir olan vergiyi içki olarak aldığı ve onu daha sonra sirke haline getirerek sattığı Ömer'e bildirilince Ömer'in: "Allah Semre'yi kahretsin. Allah'ın Rasülünün şöyle dediğini bilmiyor mu?"
"Allah Yahudilere lanet etti. Onlara iç yağları haram kılınmıştı da onlar onu eritip güzelleştirdiler ve sattılar" demesi ve Ömer'in içkiyi yağa kıyas ederek içkinin haramlılığının, bedelinin de haram kılınmasına işaret olduğunu belirtmesi de bir ictihad örneğidir. Yine Ali (r.a.)'nin içki içene uygulanacak had ile ilgili olarak söylediği; "Kim bunu içerse sayıklar. Kim de sayıklarsa iftira eder. Kim de iftira ederse ben ona müfteriye uygulanması gereken haddi uygun görürüm" sözü de yine ictihada bir örnektir. Ali (r.a.), içki haddini iftira haddine kıyas etti. Çünkü içki içenin iftira atacağına dair zan vardır. Zira şeriata göre bir şey hakkında zan varsa bunun hükmü bilinip zan edilmeyen şeyin hükmüne uydurulur. İkisi de aynı hükme sahip olur. Örneğin, uykuda kalan kimse kendisinden bir şey çıkacağı zannını, gerçekten kendisinden birşey çıktığına tatbik eder. Böylece bir kimse uyuyunca abdesti bozulmuş sayılmıştır. Yine şeriat biri evlenip kadına dokunursa/cinsî münasebette bulunursa ve sonra da kadını boşarsa boşanmış kadına hamile kadının iddet hükmünü uygular. Adam dokunduğu/münasebette bulunduğu için kadın hamile olmuş olabilir. Bu zan var olduğu için gerçek hamile kadının hükmünü vermektedir. İşte bunların hepsi Sahabenin -Allah onlardan razı olsun- yaptığı ictihadlara ve ictihad hakkındaki icmalarına açık ve kesin örneklerdir.
__________________
Gün gelecek bütün dünya Hocama selam duracak!
|
|
|
|
|
|
#7 |
|
_ALBAY_
SİTE BAŞKANI
|
Bir ictihadın kapsamına giren meselelere hükmü tatbik etmek ictihad değil şer'i hükmü anlamaktır. Çünkü ictihad; ister, zorla bir malı alan gaspçıya, şari tarafından hırsıza uygulanan el kesme cezasının uygulanması gibi külli delilden külli bir hükmün istinbatı şeklinde olsun, isterse; "Sizin için (çocuklarınızı) emzirirlerse onlara ücretlerini verin" şeklinde gelen Allahu Teâla'nın sözüne ve Rasül (s.a.v.)'in Beni Deel'den uzman birisini ücretle kiralamasına veya yine Rasulullah (s.a.v.)'in; "Ücretliye ücretini alnının teri kurumadan veriniz" hadisine göre işini bitirdiği zaman ücretlinin ücretini vermesini gerektiren nassa dayanarak cüzi bir delilden icare hükmü gibi cüzi bir hükmü istinbat şeklinde olsun, nassın ya mantukuna, ya mefhumuna, ya delaletine, ya da nassta geçen bir illete dayanarak hüküm istinbat etmektir. Gerek külli bir delilden külli bir hükmü istinbat olsun gerek cüzi bir delilden cüzi bir hükmü istinbat olsun, bunların hepsi bir delilde bulunan hükmü almak anlamına geldiği için ictihad sayılır. İctihad bir delile dayanarak hükmü anlamada bütün gücü harcamak anlamına geldiği için genel bir delilden genel bir hükmün çıkarılması veya özel bir delilden özel bir hükmün çıkarılması durumu değiştirmez. İstinbat edilen bir hükmün manası ve mündericatı kapsamında bulunan yeni meselelere hükmü uygulamak, ictihad değil, hükmü vakıasına indirmektir. Örneğin Allah ölü etini haram kılmıştır. Bu nedenle başına vurulan bir darbe sonucunda ölen bir ineğin eti yenmez. Çünkü o şer'an boğazlanmadan ölmüş bir hayvandır. Ölü eti ise haramdır. Boğazlanmamış bir ineğin etinden yapılan bir konservenin alımı ve satımı da şer'an haramdır. Bu hüküm istinbat edilmiş bir hüküm değildir. Bu hüküm "ölü eti" kelimesinin kapsamına giren bir hükümdür. Örneğin, Müslümanın veya Ehl-i Kitabın boğazlaması sayılmadığı için dürzinin boğazladığı bir hayvanın eti de yenmez. Dürzinin boğazladığı bir hayvanın etinin haram oluşu da bir istinbat değildir. Bu hüküm, Ehli Kitabın dışındaki kâfirlerin kestiklerinin yenmeyeceği şeklinde bilinen bir hükmün aynı türden bir başka olaya uygulanmasıdır. Yine kadının şura (ümmet) meclisine üye olmasının cevazı ile ilgili şer'i hüküm bir ictihad değildir. Bu hüküm, ancak vekâlet hükmünün uygulanmasıdır. Şura meclisine üye olmak görüşte vekâlet etmektir. Kadının kendi görüşünü temsilen başkasını vekil tayin etmesi veya başkasının görüşünü temsilen kendi vekâlet alması caizdir. Örneğin zekât ancak, şer'an delil olarak itibar edilen şeylere dayanarak, zanna dayalı işaretlerle fakir olduğu bilinen kimselere verilir. Buna dair hüküm de zann ile adaleti bilinen fasık olmayan bir kimsenin şahitliği ile olur. Bir takım araştırmalardan sonra kıblenin hangi tarafta olduğunu bilmek de böyledir. Bütün bunlar, şer'i delillerden hükümlerin istinbat edilmesi olarak sayılan ictihad türünden bir hüküm olmayıp ancak, bilinen hükümlerin cüzi meselelere uygulanması veya cüziyatları anlayıp hükümleri onlara tatbik etmektir. Bu ise ictihad kapsamına değil yargı kapsamına girer. Belli bir şer'i hükmü karara bağladığı için ictihad sayılmaz. Bu ancak daha önceden bilinen bir şer'i hükmün herhangi bir olaya tatbik edilmesidir. Aynı olay gibi bir başka olay olduğunda bu olaya tatbik edildiği gibi ona da tatbik edilir. Onun için bu ictihad sayılmaz. Şer'i hükümler delilinden bilindikten sonra ictihadı değil uygulamayı gerektirir. Şer'i nasslar ise bunun tersine içinden şer'i hükmü almak için ictihadı gerektirir. Bu nedenle muteber olan şer'i ictihad; şer'i nassları anlamada ve şer'i nasslardan hüküm istinbat etmede bütün gücü harcamaktır. Yoksa ictihadın kapsamına giren meselelere şer'i hükümleri uygulamada bütün gücü harcamak ictihad sayılmaz.
__________________
Gün gelecek bütün dünya Hocama selam duracak!
|
|
|
|
|
|
#8 |
|
_ALBAY_
SİTE BAŞKANI
|
İslam'ın şer'i nassları, Müslümanlara ictihadı farz kılmaktadır. Çünkü şer'i nasslar insanoğlunun karşılaşacağı bütün olaylara uygulanacak nitelikte tafsilatlı olarak değil mücmel olarak gelmiştir. Bu nedenle karşılaşılan her olaya şer'i hükmü uygulamak için bu nassları anlamak ve nasslardan Allah'ın hükmünü istinbat etmede bütün gücü harcamak gerekir. Hatta mufassal olarak gelen nasslar bile, gerçek yapısıyla mücmel ve genel olduğu için açıklanmayı gerektirir. Örneğin miras ayeti mufassal olarak gelmiştir. Ancak bu mufassal hükümler hakkında dikkatli bir tafsilata girildiğinde "kelale" ve "hacb" (diğer akrabaları mirastan engelleyen durum) meseleleri gibi birçok mesele cüzi hükümler olmasından dolayı anlamaya ve istinbata/hüküm çıkarmaya muhtaçtır. Bütün müctehidler evladın, ister erkek olsun isterse kız olsun mirasta kardeşlere mani/hucub olduğunu söylerler. Çünkü kelimesi her erkek ve kız hakkında kullanılır. Oysa İbni Abbas, kızın mani/hacb olmadığını söyler. Çünkü İbni Abbas'a göre "veled" kelimesi yalnızca erkek çocuklar için kullanılır. Bu nedenle tafsilata sunulan nasslar bile mücmel olarak gelmiştir. Onlardan hüküm çıkarmak için ictihad yapmaya muhtaçtırlar.
Ancak tafsilatlı olarak gelen bu nasslar, yeni olaylar üzerine uygulanmaya muhtaçtırlar. Fakat burada tatbikten maksat ictihad değildir. Bu tatbikten maksat, tafsilatı gerektirse bile mücmelinden hüküm istinbat etmektir. Çünkü şer'i nasslar genel ve mücmeldirler. Tafsilatlı olarak gelmiş olsalar bile genel ve mücmel olması teşrii nassların tabiatındandır. İster kitap olsun ister sünnet olsun şer'i nasslar düşünme sahası için teşrii nassların en elverişli olanı, genellik için en geniş sahayı kaplayanı ve genel kuralları çıkartmak için kuralların yerleşmesi bakımından da en elverişli toprağa sahip olanıdır. Bütün halk ve ümmetlere teşrii nass olabilecek güçtedir. Düşünme sahası en elverişli olanı olması, insanlar arası her çeşit ilişkilerin tamamını kuşatmasıyla barizdir. Bu ilişkiler ister fertlerin birbiri ile olan ilişkileri olsun, ister devletle idare edilenler arasındaki ilişkiler olsun, ister devletle halklar ve ümmetler arasında ki ilişkiler olsun bunlar ne kadar yenilenirse, çeşitlenirse ve artarsa artsın bu şer'i nasslar bunlarla ilgili hükümler istinbat etmeye ve üzerinde düşünmeye imkân verebilecek güçtedir. Bu nedenle bütün teşrii nasslar arasında düşünme sahası en geniş, en elverişli olanını şer'i nasslar oluşturur. Genellik için en elverişli nasslar olması, mantuk, mefhum, delalet, illetlendirme ve illetlendirme kıyasını kapsamına almasından dolayı cümlelerinde, lafızlarında ve kalıpların üslûbunda açıkça görülmektedir. Bu hususlar kolay, daimi ve her işi kapsayıcı bir şekilde hüküm çıkarma imkânını sağlar.
__________________
Gün gelecek bütün dünya Hocama selam duracak!
|
|
|
|
|
|
#9 |
|
_ALBAY_
SİTE BAŞKANI
|
Genel kuralların yeşermesi için en verimli toprağa sahip olması ise, bu nassların ihtiva ettiği genel anlamların zenginliğinde ve bu genel anlamların tabiatında açıkça görülür. Bu nedenle Kur'an ve hadis, tafsilatlı konularda bile ana hatları ile gelmiştir. Genel hatların tabiatı, külli ve cüzi meseleleri kapsamına alabilecek genel manaları içeriğinde barındırır. Ki anlamlarının zenginliği de zaten buradan kaynaklanmaktadır. Üstelik bu genel manaların delalet ettikleri şeyler, mantıki, farazi ve nazari şeyler değil hissedilebilen ve vakıası olan şeylerdir. Aynı zamanda bunlar yalnızca belirli fertlerin ihtiyaçlarına çözüm getirmeyip insan cinsinin ihtiyaçlarına çözüm getirmektedir. Yani insanın yaptığı bir fiilin türü ne olursa olsun insana ait fiilin hükmünü açıklamaktadır. Bu nedenle birçok hükümlere ve anlamlara uygun bir şekilde gelmiştir. Bunun için genel kaidelerin yeşerebileceği en verimli toprağa sahip nasslar şer'i nasslardır.
Teşrii açıdan şer'i nassların hakikatı işte budur. Bunlara ilave olarak bu nasslar insanoğluna gelmesinden dolayı da bütün ümmetler ve halklar için teşrii kaynağı olarak gelmiştir. Bu nedenle bu şer'i nassları şer'i anlayışla anlayıp her olayın şer'i hükmünü şer'i nasslardan çıkarıp her zaman uygulayabilme imkânını sağlayacak müctehidlerin bulunmasına ihtiyaç vardır. Olaylar her gün yenilendiği için bir dairede sınırlandırılamaz. Dolayısıyla çıkan her yeni olay hakkında Allah'ın hükmünü bildirecek müctehidlerin bulunması zaruridir. Aksi takdirde yeni çıkan olaylar hakkında Allah'ın hükmü bilinmemiş olur ki bu, caiz değildir. İctihad ise Müslümanlara farz-ı kifayedir. Eğer onların bir kısmı bu farzı yerine getirirlerse, diğerlerinin üzerinden sakıt olur. Hiçbiri bunu yerine getirmezse, içinde müctehid bulunmayan o asırda yaşayan bütün Müslümanlar günahkâr olmuş olurlar. Bundan dolayı, bir asırda mutlak şekilde bir müctehidin bulunmasından yoksun olması asla caiz değildir. Çünkü dinde fakih olmak ve ictihad yapmak farz-ı kifayedir. Eğer bütün Müslümanlar bunun terki üzerine birleşirlerse, hepsi günahkâr olurlar. Nitekim, bir asırda bütün Müslümanlar bunun terki üzerine birleşirlerse sanki dalalet üzerine birleşmiş olurlar. Başka ifadeyle Allah'ın ahkâmını terk etmek konusu üzerine ittifak etmiş sayılırlar. Bu ise, asla caiz olmaz. Buna ek olarak, şer'i hükümleri bilme yolu ictihaddan geçer. Buna göre, şer'i hükümleri bilme hususunda kendisine dayanılabilecek bir müctehitten bir asrın yoksun olması, şeriatın iptal edilmesine ve şer'i hükümlerin yok olmasına yol açar. Bu ise kesinlikle caiz değildir.
__________________
Gün gelecek bütün dünya Hocama selam duracak!
|
|
|
|
|
|
#10 |
|
_ALBAY_
SİTE BAŞKANI
|
Müctehid, hüküm istinbatında bütün gücünü harcar. İctihadında isabet ederse iki sevap, hata ederse bir sevap alır. Bu konuda Rasulullah (s.a.v.) şöyle demektedir:
"Hakim ictihad eder ve ictihadında isabet ederse iki sevap kazanır, hata ederse bir sevap kazanır" Sahabe, zanna dayalı fıkhi konularda müctehidin hata etmesi durumunda ondan günahın kaldırılacağında icma etmişlerdir. Ancak farz olan ibadetler, zinanın ve katlin haram olması gibi kat'i konularda ictihadın yapılmayacağında ise şüphe yoktur. Bu nedenle Sahabe, zanni meselelerde ihtilaf ettikleri halde kat'i meselelerde asla ihtilaf etmemiştir. Müctehid kendi görüşünde hata ihtimali olsa bile kendi ictihadıyla ulaştığı zanni meselelerde isabet etmiştir. Ancak müctehidin isabet etmesi demek, mutlak olarak doğruya isabet ettiği anlamına gelmez. Çünkü bu durum zanni hüküm açısından vakıaya uygun değildir. Çünkü Rasulullah (s.a.v.) müctehidi, "hata eden" olarak isimlendirmiştir. Yoksa müctehidin isabet etmesinden kasıt hatadan tamamen uzak olması anlamına gelmediği gibi isabeti hata karşılığı olarak yapılan bir isabet de değildir. Hatalı olan müctehidi doğruyu söyleyen kimse olarak adlandırmak ise nassın itibarına göre olmuştur. Çünkü nass o müctehidin her halde ecir alacağını bildirmiştir. Yoksa kendisi hiç hata etmemiş anlamına gelmez. Buna binaen her müctehid kendi zannına göre isabetlidir. Nitekim bu isabet etme konusu bir hatanın var olabileceği ihtimalini kaldırmaz. Çünkü, o mutlak doğruluğu bulmuş değil ancak bir doğruluk üzerindedir. Takiyyuddin en- NEBHANİ 'nin İslam Şahsiyeti kitabından alıntıdır.
__________________
Gün gelecek bütün dünya Hocama selam duracak!
|
|
|
|
|
|
#11 |
|
"el-jihad"
|
İçtihad Nedir ?
Bundan Önce Bid'at Kavramını Paylaşmıştım.
O Konunun İçerisinde Sürekli '' İçtihad '' Diye Bir Kelime Geçti ? Peki Nedir Bu İçtihad ? Buyrun Beraber Anlayalım. Kelime olarak ictihâd, “bir şeyi elde edebilmek için bütün çabayı sarfetmek” anlamına gelir. Bir fıkıh usûlü terimi olarak ictihâd en genel anlamıyla Kur’ân ve sünnette açık olmayan bir meselenin şer‘î hükmünü delilden hareketle tespit edebilmek için olanca gücü harcamak demektir. Bu faaliyeti yapabilecek donanıma sahip olan âlime müctehid denir. İctihâdın alanı şer‘î amelî hükümlerdir. İtikâdî, ahlâkî, kaynağı duyular (his) ya da akıl olan hükümler ictihâdın alanı dışındadır. İtikâdî konuları akaid-kelam, ahlâkî konuları ahlâk-tasavvuf, konusu madde olan ilimleri de fizik, kimya, biyoloji gibi müspet ilimler inceler. Allâh’ın, kulların eylemleriyle ilgili mutlaka bir hükmü vardır. Bu hüküm bizzat Allâh ve peygamberi tarafından kesin biçimde (kat‘î) olarak açıkça belirlenmiş ise ona aynen uymak gerekir. Eğer hüküm, açık değil ise onu çıkarma tekniklerini kullanarak muteber kaynaklardan bulunur. Bu esaslar da fıkıh usûlü ilminin konusudur. Bize sağlıklı bir biçimde ulaştığı şüpheye mahal teşkil etmeyecek ölçüde sabit olan (ayet, mütevâtir hadis) ve manaya delâleti kat‘î olan nassların belirlediği hükümler ictihâda kapalıdır. Mecelle 14. maddesiyle buna şu şekilde işaret etmektedir: “Mevrid-i nassda ictihâda mesağ yoktur.” İctihâd yapılacak olan alan sübûtu kat‘î olsa da delâleti zannî ya da delâleti kat‘î de olsa sübûtu zannî (âhâd haberler/haber-i vâhidler) olan nasslarca belirlenmiş olan hükümler alanındadır. Üzerinde icma hasıl olan hükümler de ictihâda kapalıdır. Müslüman bir kadının gayr-ı Müslim bir erkekle evlenemeyeceği konusunda icma vardır. Keza ninenin mirasta payının 1/6 olduğu konusunda icma hasıl olmuştur. İctihâd, karşılaşılan meselede Allâh’ın muradını ortaya çıkarma (ızhar) gayretidir. Bu esas ictihâd hükmün muzhiridir, müsbiti değildir kuralıyla ifade edilir. Bununla da ictihâdın doğrudan hüküm koyma çalışması olmadığı zira bunun Allâh’a mahsus olduğu, var ama gizli yani üstü örtülü bulunan hükmü açığa çıkarma ameliyesi olduğu anlatılmak istenir.
__________________
..Adını İsyan Koydum Aşkın
Çiçeklerden Önce Ayrılığı Çektim İçime.. |
|
|
|
![]() |
| Yer İmleri |
| Etiketler |
| içtihad kavramı |
| Konu Araçları | Bu Konuda Ara |
|
|