12 sonuçtan 1 --- 12 arası gösteriliyor

Konu: Kayip Bİr Adrese Mektuplar

  1. #1

    Kayip Bİr Adrese Mektuplar

    Yabanıl rüzgarlar avuçluyorum saçlarımda şimdilerde. Yağmur hayallerinin ikindiye vurulduğu akşamlarda kanayan sığıntı yüreğim, suskunluğu kuşanarak haykırıyor ve yırtıyor geceyi en tenha yerinden. Dilim dönmüyor kelimelere, adını söylediğim harfler eskidi ceket cebimde taşınmaktan ve artık o harfler küflü birer hançerdir dilimde. Kaçıncı eylüldür bu sensizliğin çürüttüğü? Hangi mevsimdensin ey yar, suratıma çarpılan kaçıncı mevsimdesin? Sorduğum tüm kentlerde yasaklı adın. Korsan eyemler düzenliyorum gecenin bitip tükenmek bilmyen devriyelerine. Yaralandım ve sığındığım tüm anılarım baskına uğruyor, yakılıyor ardarda. Yıkık bir gemiyim kıyıda, yelkenlerim küs bütün rüzgarlara. Ve inatla su alıyorum, masmavi dolduruyorum gövdemi, uslanmaz bir kederle. Kampana çalıyor uzakta ve nehrin öte yanında ışıklar yanıyor, şenlik ateşleri yakılıyor. Bayram diyor birileri, ben su alıyorum gövdeme masmavi.

    Nemli bir zindanda titreyen bir mum alevi yarım kalan aşkların ve şiirlerin uçurumuna sessiz bir ağıt tutturuyor. Solmasın diyordun ya aşklar, senin kırdığın benimse yollara düştüğü.managua yanıyor hala, ayağı kayan bir benimse hiçbir yanım. Ellerimde kırılan aynalara soruyorum biraz da seni. Nasıl diyorum yüzümün suretinden başka gösterebileceğiniz hiçbir şey yok mu? Ben miyim düşlerini kanatıp kanatıp ağlayan, ben miyim bu adam, saçlarında güz vurgunu? Ya bu toprak kokusu ne gözlerime bulaşan?

    Bilirim kirlenen kentinde kirli karlar yağıyor kalbine. Üşüme nolur, bir dilek tut yine de , sana emanet verdiğim yıldızıma. Bana karanlığını bırak sadece, kederle üşüyen yalnız kuşları bırak bana. Nasıl olsa bir cinayet zanlısıyım, çünkü öldürdüm kendimi, uçurumlara binbir kırık gülüş savurdum. Çağladığın tüm mevsimleri ateşe Verdi sürülmüşlüğümle. Çekip gittiğim tüm şehirler senden yana, ellerim çirkinleşiyor ve kötürüm geceye naat yazıyorum. Umut adına bindiğim tüm trenler gecikiyor, umursamıyorum, nasılsa yok beni benden başka bekleyen. Kurşuni bir sessizliğe fısıldıyorum kahkahalarını, meczup gözlerimi kendim oyuyorum. Kendim asıyorum kendimi, sensizliğin sokağında kurulu darağacına. Beklenen baharlarda beklenen yağmurlar da yağmadı ve altında, cebimdeki cinayet suretlerinden tanı ve ateşe vermeden hasta bedenimi sakın bakma gözlerime, delirebilirim.

    İmlasız bir güze konuğum şimdilerde. Yıldızlar küskün biraz, mevsimler düşlerim kadar yorgun. Kırmızıdan daha uzun türkülerde yok artık dilimde. Adını uzak dostların unutulmuşluğuna sakladım. Uzun yolculuklardan bıktım usandım. Yurdum dediğim her yer yangınlar içinde. Değiştirebilirm sanırken beni, evreni, dünyayı ve herşeyi; sen değişmeyen bir dipnot olarak kaldın böğrümde. Şiirlerime bulaşan gözlerimi yakıyorum kızıl bir akşamın gurubunda, ellerim, yüzüm kapkara. Ve de yüreğim…

    Sağlıcakla kale ey Yar! Akşam olduğunda donuyorsa ellerin acımasız ayazlarda,çocuklar korkuyla bakıyorsa yüzüne, sevgi adına tutunduğun her dal kırılıyorsa, devriyeler basıyorsa sokağınızı, gideceğin tüm yollar kapalıysa, vakitsiz karlar vuruyorsa yamacına, dokunduğun çiçekler soluyorsa, bil ki ben yaşıyorum ve bembeyaz saçlı çocuklar taşıyorken ahımı, ben onulmaz vaktinde çıkıp geleceğim mahşerin tam orta yerine sadece senin için.
    Sağlıcakla kal ey Yar!


    NOT: Halis Alacaoğlu’nun 13.12.2003 tarihinde Mavi Ada’ya gönderdiği mektup…
    ....

  2. #2
    Gidiyorum. Üşümüş ve hırçın kasım yağmurlarında ıslanarak kararmış gölgeme sığınarak gidiyorum. Sabahlara kadar baş ucunda beklediğim bütün umutlarımın gözlerini mayınlayarak, kör bırakarak gidiyorum. Bozduğum yeminlerden bir ağıt çöle dönen dudaklarımda. Kum fırtınaları sararken bu kalabalık, boş şehri ardımda ne sallanan bir el, ne mendil bırakmadan gidiyorum… biliyorum, bu şehrin gözyaşlarımı düşürdüğüm sokakları hala zonklayıp durur ardımda. Geriye bir kez olsun dönüp bakmadan gidiyorum. Son sigaramı da ucunda ışıyıp duran ömrümle birlikte ağzına kadar dolu kül tablasında söndürdüm. Öğrendim, beynimi tırmalayan bir saatin tik takları kadar sıradanmış hayat. Yalnızlığımı da bu kokuşmuş kül yığını hayallerine terk ediyorum. Yağmur yağıyor, düşlerime kadar ıslandım ve üşüyorum. Oysa sen sağanaklar halinde başka yüreklere yağıyorsun ama sımsıcak. Katliamına tanıklık eden tüm toplu terk edişleri örtüyorum ve aylardan sonra yorgun bir gülümsemeyi, bir daha görmeyeyim için gözlerime bağlıyorum kanlı bir mendil yaparak.

    Böğrüme saplanan küflü, ardından yapılmış hançeri de kırdım. Ellerimin paramparçalığından hala keder bulaşıp dursa da bedenime, annemin ak dualarını beynime sıkıp gidiyorum. Adını soluksuz bir arya gibi bestelediğim dudaklarım sımsıkı kapalı şimdi, yüreğim bir otobüs camının soğukluğuna dayalı. Kentinden geçerken gözlerimi hiç açmıyorum, sımsıkı kapatıyorum. Şehrin hep ağlamalar oldu bana, bir kez olsun gülemedim kentinde. Oysa, kavmimin büyükleri dostluğun vefasnın ve gülümsemelerin kenti derlermiş şehrine. Bilemezdim ey Yar, çok olmuş kentinde gün batıdan doğalı ve katledilmiş sevgi adına ne varsa. Bilemezdim, sizin, kentinizde ölü figüranlar gibi dolanıp durduğunuzu.

    Karantina altına alınmış bir avuç uzak ülke düşünden sonra, hayat hiç de tanıdık gelmiyor. Tutunabileceğim hiçbir şey kalmadı, ablukası sürüp gidiyor umutsuzluğun ve ölmek üzere olmanın kekre tadı sarıyor tüm evreni. Acıyan kelimeler bırakıyorum ardım sıra. Artık biliyorum. Kimsenin bulamayacağı kaybedilmiş aşklardı onlar. Gece bir nebze ilaç olabilirdi belki. Ama kavmim sevmiyor geceyi, loş ve kirli ışıklarıyla vuruyor ardarda. Gece nice zamandır küstür insanlığa, bu gezegene küstür gece. Biriktirdiğim kurumuş papatyaları gecenin avuçlarına bırakıyorum ama aç gözlü kavmimin çocukları vefasız sevgilerini taçlandırmak için alıyorlar onları da. Papatyalar toz toz dağılıyorlar hiçliğe doğru.

    Ardımda sana adadığım ne varsa dinamitleyip gidiyorum, ömrüm dahil. Gözlerim kanıyor, damlıyor içime, bulanık, kirli ve buz gibi.
    Asude mevsimleren geçiyorum. Tüm mevsimler ve kentler suskundur şimdi. Kentlerde bastırılmış bir ayaklanmanın sukutu ve zaman ayarlı ayak seslerinin tedirginliği var.
    Yaşamak için bir neden hayata sarkıttığım tüm ağlara, pas renkli umutsuzluk takılıyor.

    Ey Yakup!
    Uzat ellerini binlerce yıl öteden, bu karanlık kuyuda bırakma beni. Tutulmayan ahitlerden ve acılı akibetlerden kurtar beni.



    NOT: Halis Alacaoğlu’nun 13.12.2003 tarihinde Mavi Ada’ya gönderdiği mektup…
    ....

  3. #3
    “Öbek öbek geldiler şehrin dört bir yanından, her birinin içlerinde kin, ellerinde taş. Sonra bir ses patladı orta yerinde meydanın. Savruldu saçları ve ışıdı gözleri Maria Magdelena’nın”
    Kazancakis

    Uzun yolların tedirginliği ve yorgunluğu gözlerimde uzak bir kente yollanırken “beni unutma” demiştim. Unuttun beni, gülmeyi ve gülümsemeyi unutmuşluğum gibi. Bana, hüzünlü bir pelikan gözleriyle bakmak kaldı hayata. Hiçbir şey tanıdık gelmiyor, gidişinle yabancılaştı her şey. Bu dünyaya ait değilmişim gibi geliyor. Pusatsızım. O şiirdeki “nice büyük ablukaları yarıp çıkmışken, sırtından vurulan” adam bendim. Ama hiç yazmadı şiirler vuranın kim olduğunu ve hiçbir mahkeme tutanağında geçmedi adın. Ben içimden tuttuğum intizarla kaldım. Yıllar saçlarımda eskirken, adın durmadan kanıyor içimde. Hayat bile umudunu kesti benden yaşlanıyorum. Sözsüz, kelimesiz sigara dumanına bırakıyorum adını, onlarda aşkın kadar kısa ömürlü oluyor. Geceye sığınıyorum ama nede çabuk sabah oluyor, güneş üflüyor gözlerinin ışıltısından üşümeyeyim diye. yaktığım mumlara, karanlıkta kalıyorum.
    Gün boyu geceyi arıyorum ki gece gözlerindir. Bir anı bile yok senden bu koca kentte. Sokakları giyiniyorum, yağmur saçların oluyor ve her savruluşunda üşüyor, ıslanıyorum. Sakallarım göveriyor, aforoz edilmiş aşklar adına gizliyor göz yaşlarımı. İçtiğim sigaraların külleri, ihtilale yelteniyor ve boynu vuruluyor tüm sevinçlerimin. Cızırtılı bir plaktan yükselen, adına söylenmiş tüm şarkılara “yüreğimler” yağıyor. Bir sigara daha yakıyorum, ellerim tutuşuyor, anne oluyor masa örtümün sarı güllerine damlayan gözlerim. Ama “anne uzaktadır” anne yaralı bir öykü. Gece yarıları kapı kollarına asıyorum kederimi, semazen oluyor takvim yaprakları, duvarlar sırıtıyor yüzüme. Aynalara soruyorum, aynalar cevap vermiyor, yorgundur aynalar yıllardır nice sır taşımaktan. Birileri “git” diyor bu şehirden tanıdık değil yüzleri. Gitmeliyim evet, uzaklara hatta “ataya” gitmeliyim. Yorgunum çünkü gereklilik kipinde yaşamaktan. Yer kurtlarının tezgahlarında dokunan mavi zambaklar bitmeli toprağımda. Zaten yaşarken de ölüydü desinler. Babamın gözleri kirli ağıta dönerken, filizkıran fırtınaları savursun toprağımı. Yada yakılmalıyım üst üste, yeniden doğmamam için küllerim uzak denizlere savrulmalı. Çünkü gelmiyor beklediğim mektuplar. Beklentilerim hep bekliyor, gerçekleşmiyor hiçbiri. Dualarım, uçamayan, kırılmış kanatlı güvercinler gibi kaskatı öylece duruyor eteklerimde. Sen gittin, kaybettim renklerimi de…Bedenimin ve de ruhumun rengini arıyorum. Onlar senin rengindendi. Renksizliğin rengindeyim şimdi. Hiçbir ressamın bu rengi bildiğini sanmam. Belki kanayan bir ruhun rengidir bu, çürüyen bir yaşamın. Kayıp ülkeme arıyorum, vaat edilmiş bir ülkem olmasa da. Usulca umutlar bırakıyorum sakin akan bir nehre saçların kadar siyah, gözlerin kadar ışıltılı bile bile ırmağın uzak bir çölde denizlere küs yitip yok olduğunu. Yürüyorum sarsak adımlarla yine de gölgemi gören çocuklar ağlamasın diye madem çağın bütün aşk yalancısı aziz ve azizelerini kendi parlak manastırlarında boğuyorum. Çığlıklarım bulaşıyor duvarlara, bildiğim tüm kelimeleri unutuyorum, adını söylüyorum durmaksızın yineliyorum.haki bir suskunluk giyinirken, konuşmuyorum kimselerle. Kelebeklere küsüm, bakmıyorum artık geceleyin gökyüzüne, konuşmuyorum yıldızlarla da sevdiğin her şeye küsüm. Sevdiğin kasetleri kırdım, gitarımın tellerini kopardım, resimlerimi yaktım. Bir benle kaldım baş başa sevmediğin yüreğimle. Başarısız eylemler çağından kalmış eski bir pankart gibi duruyorsun yüreğimin orta yerinde yine de.
    Nasılını ve nedenini yitirmiş bir adamın sıra dışı başlangıçlara vurgun mektuplarını hoşgör sevgili ki onlar uzaklara savurduğum kalbimin külleridir.”git” diye uzak dostlara savuruyorum onları, bilmesen de,duymasan da. Onlar maviye boyanmış, kayıp yüzlü savaşçılardır, bulabilirler ve savaşımını verebilirler acının, elemin ve tüm mülteci hüzünlerimin belki.
    Bilirim, yazdıklarım bir kar tanesi kadar ısıtacak yüreğinizi. Orta yerinizde duruyorum avuçlarımda tasvip etmediğiniz yabanıl bulduğunuz, kırık dökük aşkımla. Evet, son istediğim bir sigaraydı, son sigaramı da kelepçemde söndürdüm. Bekliyorum, gözlerimi de Maria Magdelena ışıltısı görmeyin diye kapatıyorum. Biliyorum ellerinizde sımsıkı tuttuklarınız gül değil. Yabancıyım, taşlayarak kovmuştu kabilem beni, uzaklara yürümüştüm ayak bileklerim kan revan. Bulamadım ne bir yurt ne bir sığıntı. Yüz yıllık bir yalnızlık taşıyorum kapalı göz kapaklarımda. Dudak uçlarıma mutlu bir gülümseme gelip konuyor. Fısıldadığım, senin adın, adındır. Haydi fırlatın artık taşlarınızı. Hiçbir şey söylemiyorum. Haykırmıyorum “ilk taşı günahsız olan atsın” diye.



    NOT : Halis Alacaoğlu’nun 19.05.2003 tarihinde Mavi Ada’ya gönderdiği mektup….
    ....

  4. #4
    Uğuldayan, çığlıklara dönen bir rüzgar kadar üşüyorum şimdi. Geceye sığınıyorum günü görmemek için. Sigara küllerine sarıyorum antik yalnızlığımı, yine de hep üşüyor, üşüyorum… Hep olur olmaz zamanlarda düşüyorsun aklıma. Çekip gidiyorum kendimden bir martı yalnızlığına. Sokaklar kadar boş ellerim ve keder tenhalığında düşlerim. Gülüşümü bulamıyorum, hani o çok sevdiğin gülümsememi nerede, kimde ve hangi şehirde unuttum bilmiyorum. Konuşmuyorum kimselerle, aynalara küsüm, aynalara bakamıyorum, aynalar ürküyor o mosmor gözlerimden. Gözümde titreyip durdukça hayalin, çıldırmış atlar gibi koşuyorum beynimin derinlerinde ve dilime hep o kelimeler dolanıyor ”acı çekiyorum, acı çekiyorum” uçurumlar kadar yalnızlıklar yaratıyorum kendime, atlıyorum, ölemiyor, ölemiyorum. Şimdi bilebilir misin yaşamanın kara tadını benim kadar. Renklerimi de yitirdim artık, simsiyah bir beyazlıktan başka bir şey göremiyorum. Yine de susma demiyorum, bekle demiyorum, hepsi hepsi suskun bir mülteciyim ellerinin ucunda. Belki zamansız bir tesadüftü senle karşılaşmamız, daha şaşkınlığım geçmeden, bulamadan sebebini ayaklarımın yere neden basmadığını, ayrılık vakti gelip çattığında yaşlar vardı gözlerimizde. Sen kaldırıma oturmuş, gelip geçene aldırmadan, hıçkırarak ağlarken, ben bir yarımı tam bulmuşken kaybetmenin uzak şehirlerde bırakmanın isyanıyla, ellerim çaresizce kenetlenmiş ağlıyordum. Ve ne çabuk yetişti, ardımızdan o fırtına, yalnızlıklar ormanından bir dal kırarak sildi o şehirde ki ait tüm izlerimizi. İsyan çıkardım sonra, yüreğimdeki tüm kentleri sana kırdım. Tutsak militanlar gibi göveren şafaklarda kurşuna dizdim hedefini bulamayan, bulmayan saldırılar düzenledim yüreğine.içimdeki göz yaşlarım düştükçe okyanuslar daha bir acılaşıyordu. İçimdeki seni öldürebileceğini sanıyordum. Ve istiyordum ki; vur beni, yeniden kendime doğabileyim. Unutabileyim şehrinde, gece yarıları hiç olmadığım kadar mutlu üşümelerimi, tanımadığım ama bin yıllardır bildiğim bir kentte yıldızımın avuçlarımı, yüreğimi ısıttığını.

    Hatırlar mısın, benim bir yıldızım vardı, öyle parlak falan değil, ufak hafif sarımtırak bir yıldız. Hani o kendini beğenmiş parlak yıldızın yakınında hemen. Adını Rüveyda koymuştum, hangi kente gitsem, onu bulur geceleri konuşurdum. Ama senin kentinde bulamamıştım “arama” demiştin, “bulamazsın”.. Gözlerine baktığımda anlamıştım, gözlerinde ışıyordu Rüveyda.

    “olmadı” demiştin. Olamayacak bilirim. Şimdi içimde koskocaman bir senle kentler dolaşıyorum, beklentisiz sözsüz ve umarsız. Yokluğunda, hayalini sarıyorum artık rengini bilmediğim mevsimlere. Yalnız çocuk gözlerinde buluyorum seni. Öğretmenin diye ellerime, kollarıma tutunan o minik gözlerde. Ama hiç birinin adını öğrenemedim bilmiyorum. Hepsine adınla hitap ediyorum. Ama bilmiyorlar bunu da., gözlerinde gözlerini gördükçe içimde yeni yangınlar patladığını bilmiyorlar.

    Yorgunum, kazanılması imkansız savaşlardan çıkmış kadar yorgun, yaralı. Hıçkıran ve hep ağlayan bir ırmakta sürükleniyorum, bıraktım kendimi. Uzatmıyorum ellerimi, kuru bir dala tutunmak için bile denize yaklaştıkça üşüyorum ve yaralarımı acıtıyor tuzlu su. Mucizeler beklemiyorum bilincim o çağa, mucizeler çağına geç kaldığımı söylüyor. Deli olmalıyım diyorum kendime, kimi sana benzetsem, boğazım düğümleniyor, böğrüme katlanılması zor bir acı saplanıyor, küflü bir hançer kırılıyor içimde. İki büklüm yığılıp kalıyorum. Öğrendim, beklentileri ve umutları yitebilirmiş insanın ansızın, doğmamış olmayı dilerken bin bir kere, bilebilir misin bunun ne demek olduğunu?

    Yüzünü anımsamıyor, anımsayamıyorum bir türlü. Ama yaşadığım kentte sana benziyor giderek, çevremdeki her şey sen oluyor. Bütün yapraklarımı dökerken hissediyorum, uzak bir kentte hüzne dönen gözlerini ve gecenin olmadık zamanlarında fısıldamalarını.

    Uzun bir yürüyüştü, senle çıktığımız o serüven, ucu uçurumlara çıkan. Ben fırlatıp attım uçurumlara kendimi, çığlıklarım kilitlenip kaldı dilimde. Sense geriye döndün, niçindi, nedendi hiç bilemedim. Belki nesli tükenmiş iki bilgeydik, belki iki serseri, iki hüzünlü asi. Güzelleştirebilir miydik, yaşanabilir kılabilir miydik dünyayı? Belki hayalimde gün batımlarında sana şarkılar söylediğim sandaldaydı, dünyayı çoktandır terk eden huzur.
    Ne buldun geride? Aşklar mı?
    Derler ki; son asi yaralıdır hala ve yeryüzünde ki son aşkta son nefesiyle bitmek üzeredir uçurumların dibinde….


    NOT : Halis Alacaoğlu’nun 24.04.2003 tarihinde Mavi Ada’ya gönderdiği mektup…
    ....

  5. #5
    Çok güzeller,teşekkürler...
    "Kentler bizi hiç anlamayacak ve esirgemeyecek,ucu yanmış kibrit çöpü gibi kırılacağız,Birşeyler dokunulmamış kalsın gidelim bu şehirden..."

  6. #6
    Alıntı elif7 tafarından gönderildi
    Çok güzeller,teşekkürler...
    aynen tesekkürler.we selamlar. bu güzellikte konular çok hos oluyor.


    göklerden mahzene.
    qolop4444
    ben erbatan.yere bakan erbakan.

  7. #7
    KAYIP BİR ADRESE MEKTUPLAR 3

    “Küllerimin altında kalacak
    Mutluluk sandığın ne varsa…”
    Ahmet Telli

    Durağan bir mevsimde, sesinden bir tını bulabilmek için ard arda bıçaklıyorum anılarımı. Simsiyah ve soğuk son sözlerin bulaşıyor ellerime. Sözlerin alıngan bir deprem gibi sarsıyor bedenimi. Donuk ve mahzun bir ömür yaftası boynumda, aldığım her nefes cehennemim oluyor.göz yaşlarımın düştüğü yerde,yeni senler filizleniyor. Kaygısız bir fırtına gibi büyüyor büyüyorsun ki, senden başka bir şey kalmıyor bende. Kalbimin, bir avuç mavi külünü de itinasız, üşüyen mektuplara sarıp uzak dostlara savuruyorum.
    Dingin bir aşkın esrikliğinin evrelerinde, kalbimdeki intihar izlerini saklamak için, hüzünden bir maske takıp yüzüme, kat ediyorum senden bir anı bulunmayan şehrin sokaklarını.ne aradığımı, nereye gittiğimi, bilmeden. Senin kayıp olduğun bir dünyada, beklemiyorum zaten yolların beni bir ereğe ulaştırmasını. Ama yine de, ardımda bıraktığım kan kırmızı izlerden, bir gün bulabilir misin diye, gecenin en sönük yıldızından bir umut, çığlıklar atıyor kederimin penceresinde. Senin sürgünündeyim. Gittiğinden beri, şehrimde kuşlar nereye sığınacaklarını bilmiyorlar akşamlarda. Ve kuşların gittikçe azaldığını da kimsecikler fark etmiyor. Barksızların, yurtsuzların sayısı gittikçe artıyor, ölüler artıyor. Yoksa gitmenle mi fark ettim, dünyanın ne kadar da üşüdüğünü ve insanların çoktandır ölü yaşadığını.
    Saklandığım tüm sığınakları ölüm basıyor. Yaralı, kaçak bir militanım. Yürüyemiyorum. Yaralarımdan yarım kalmış bir şiirin kederiyle gülüşün sızıyor. Durmaksızın siyah uçurtmalar asıyorum gökyüzüne. Görmüyorsun ey sevgili! Siyah-beyaz dünyama biraz mavilik bulaştırmanı istedikçe,umarsız yürüyorsun ve fark etmiyorsun ayaklarının altında ezilen çocuk sevinçlerini. Tutunduğum hiçbir bulut şehrine uğramıyor. Ajanslar, kirli haberler bulaştırıyorlar ellerime ki soramıyorum kimselere seni. Dostlarım, uzak alıngan bir sahildeler şimdi ve bilmiyorlar içimdeki lösemili grilikleri.
    Gece yarıları ellerim boşlukta dönüyorum, karanlık, küçük ve önemsiz yörüngemde. Kuyruklu yıldızım derdin ya bana. Sana gelmiştim bir eylülde, metruk ve terkedilmiş, bin yıllardır dönüp durmaktan yorgun. Aslında farkındaydım, ışıltılı evreninde abana verebileceğin bir kuytu bile olmadığını. Yine de suskun gözlerinin karasına sığınmıştım, meteor yağmurlarından delik deşik bedenimle. Sana söylediğim hiçbir şarkıyı duymadın, anlamadın. Uzak yıldız türküleriydi onlar. Sen gittin ve anladım evren yalnızlıktan da küçükmüş ki bu yüzden önünde el ele olduğumuz, şehrindeki o mabettekiler gibi dönüp duruyorum. Ansızın patlayan sağanaklarda ıslanan bir yığın küf kokulu yapraktan buğulanan gözlerini görmeyeyim diye kapıyorum gözlerimi. Karanlığın aksi, dünden kalan anıların dökülerin sırlarında yansıyor, kırık bir aynada. Keder; şahmeran ölümcüllüğünde derisini bırakıyor gecelerime. Ne alınacak bir öç kalıyor, ne de sevinçten yapılmış taklar asılıyor şehrimde. Zaman kekemeleşiyor. Adını asıyorum gönlüme kurduğum darağaçlarına. Ölen hep ben oluyorum, adın bedenim oluyor ansızın.
    Umutla bakarken, gün batımlarında ufuk kızıllığına, nasıl da gövdeni aşan büyük hayaller kurardın. Ama aşkı bilmiyorsa kalbin, nasıl değiştirebilirsin kendini ve bütün dünyayı? Ne zaman diz kırsam önünde, ateşten bir hançer kuşanıp, kızıla dönen gözlerine en aşağılık ihaneti konuk ettin. Ömrümüzün yakın geçmişinde, çakışan o üç günlük yoldayım hala ve günler boyu ayrılıktan çiçekler yeşeriyor hücrelerimde kömür karası.
    Ben yeni uçurumlar yaratıp sesinin çığlığından, şehrine uğrayan yolculukta atladım. Ve baygın geçtim her seferinde şehrinden. Şimdi vazgeçmiş bir umutla, kaos duygusuna bürünüp, ışıldayıp duran yalnızlığıma doğru yol alıyorum. Ardıma bakmadan, sesimden arınarak, en yakın dostları bile ardımda bırakarak. Beyaz önlüklü, kavmimin sorgucuları, bin bir türlü ad yakıştıra dursun yalnızlığıma. Aldırmıyorum, verdikleri öğütlere, toplumsallaşmak, sıradanlaşmaktır, aşkın yani senin adını unutmamı istemelerine. Umarsızca, fırlatıp atıyorum eski bir köprüden umut adına verdikleri ne varsa. Dudaklarıma sıkışıp kalmış, son, acı bir gülümsemeyle birlikte.
    Aşkım, bir cüzamlının bedeniydi, engizisyonlarda yargılandı ve yakıldı. Kül bulaştı ellerime. Kendi ağıtımı da yine ben söylüyorum, yalnızlığımı örtmek için nemli bulutlarla. Annem, taşlar işlemeye unutmuş kalbimin çeperlerine ki bu yüzdendir, kavmimin diğer çocukları gibi gülmeyi öğrenememişliğim. Çöpten aşklar çizerken onlar gönül defterlerine, enine akan ırmağa bırakıyorum kendimi. Fark etmesinler içimdeki aşkı ve didiklemesinler seni diye. Kırmızı bir leke gibi durmayayım ortalarında diye tecrit ettim, karantina altına aldım gönlümü. Buğulu bir akşama, uzak yıldızların maviliğine özlemim bu yüzdendir. Bu yüzdendir, aşkların kurşuna dizildiği bir dünyada yaşamak istemeyişim.
    Şiirlerim, sara nöbetlerine tutulurken, bağırıyorum durmadan. “Ey kavmim, sizi sevmiyorum,sevmiyorum, sevmiyorum işte”



    NOT: Halis Alacaoğlu’nun 11.04.2003 tarihinde Mavi Ada’ya yazdığı mektup….

    Biyerlerde bulurmuyum seni, bakışını sarar mıyım kalbime? Yoksa sonsuza kadar sensizliğe mahkum muyum? Öyle asılı kalakalmış gibiyim boşlukta...
    --------------------------------------------------------------------------------

  8. #8
    Bende bir mektuplar var ki bu mektuplar,güneşin yanında ki sönmüş yldızlar gibi kalır.Amma ki sahibi (pencere) ifşa etmeme izin vermiyor...
    "Kentler bizi hiç anlamayacak ve esirgemeyecek,ucu yanmış kibrit çöpü gibi kırılacağız,Birşeyler dokunulmamış kalsın gidelim bu şehirden..."

  9. #9
    Taner PINAR
    Misafir
    pencere kapalı mı ?

  10. #10
    Susmalar kuşanıp beynimin ücrasında, dikenli tellerimin ardında bir meçhulün başında ağlıyorum faili ben. Kendimi koruduğumu düşünürken ençok kendimi bıçaklamısım gökkuşağı göğümden. Neyleyim sabahlarımı kendim kurban etmişim akşam kızıllıklarına şehrinde bıraktığım....

  11. #11
    susuyorum susuyorum susmalarım bitmiyor. Adın tökezliyor, dilimi arşınlarken. Unuttum renkleri ve mevsimleri. Siyahtan başka rengim kalmadı.

  12. #12
    Şimdi ne desem kar yağıyor, usul usul yüreğimin üstüne yağıyor.

Yer İmleri

Gönderme Kuralları

  • You may not post new threads
  • You may not post replies
  • You may not post attachments
  • You may not edit your posts
  •