+ Konuyu Yanıtla
12 sonuçtan 1 --- 12 arası gösteriliyor

Konu: Ahi Evran / Ahilik / Ahilik Teşkilatı

  1. #1

    Ahi Evran / Ahilik / Ahilik Teşkilatı


    AHİ EVRAN KİMDİR?
    AHİ EVRAN'IN ESERLERİ
    AHİLİK NEDİR?
    AHİLİĞİN DOĞUŞU
    AHİLİK VE KÜLTÜRÜMÜZDEKİ YERİ
    AHİ TEŞKİLATI VE KURULUŞU
    AHİLİK'TE EĞİTİM – ÖĞRETİM
    AHİLİK IŞIĞINDA YENİ İNSAN PROJESİ


    Ahi Evran: (1171-1261)
    Ahilik Teşkilatı'nın kurucusu Ahi Evran Azerbaycan'ın Hoy kasabasında doğmuştur. Hoy kasabası günümüzde Türkiye'nin doğu sınırından 60 km uzaklıkta ve Sultan Tuğrul zamanindan beri' Türkler’in yerleştiği bir bölgedir
    Ahi Evran'ın asıl adı Nasir üd-din EbüI-Hakäyik Mahmud El Hoy olarak kayıtlara geçmiştir.Herkesin korkup kaçtığı evran denen büyük bir yılanın onu görünce sakinleşmesi ve itâat etmesi dolayısıyla "Evran" diye anılmıştır.
    Ahi Evran ilk eğitimini' Azerbaycan'da doğum yeri olan Hoy'da aldıktan sonra Maveraünnehir ve Horasan’a giderek orada ünlü alimlerden Fahr-u-d-din Razi'nin derslerini takip etmistir. Bir Eş’arı kelamcısı olan Raziden (1149-1209) Hükema Felsefesini ve Kuran-ı Kerim tefsirlerini öğrenmiştir.
    Ahi Evran gençliğinde Ahmed Yesevi'den ilk tasavvuf terbiyesi aldıktan sonra 0 zamanın ünlü tasavvuf alimlerinin buluşma yeri olan Bağdat'a gitmeye karar verir. Önce niyetlendiği Hac farızasını yerine getirir. Sonra dönüş yolunda kayınpederi olan Evha' düd-Dini Kirman ile tanışır. Büyük üstad sayesinde halife Näsir*Li'Dinillah ile tanıştırılan Ahi Evran, Halife'nin kurduğu Fütüvvet Teşkilatı'na girer. Ahi Evran Bağdat'ta iken, Fütüvvet Teşkilatı'nın ileri gelenleri ile tanışarak onlardan yararlanmıstır. Araştırmacı Mikail Bayram ,,Tasavvufi Düşüncesinin Esasları" adli kitabında ve diğer kaynaklarda Ahi Evran'in çok yönlü bir ilım ve fikir adam olduğu kaydedilmektedir. Ahi Evran'ın yazmış olduğu kitaplar da bunu bizlere göstermektedir. Ahi Evran Tefsir, Hadis, Keläm, Fıkıh ve Tasavvufi kitaplar yazmıştır. Ayrıca felsefe, tıp ve kimya sahalarında da bilgi sahibi olan çok yönlü bir ilimadamı ve filozoftur. İbn-i Sina ve Fahreddin-i Räzi'nin eserlerini Farsça'ya çevirmiştir. Selçuklu Sultanı Gıyaseddin-i Keyhüsrev zamanında, kayınpederi Evhadudin ile Anadolu'ya gelen Ahi Evran Konya'da Sultan'a yazdıği Letaif-i Giyasiye adli kitabini sunar. Kitabin 1. cildi felsefe, 2. cildi ahläk vesiyaset, 3. cildi fıkıh(İslam Hukuku), 4. cildi dua ve ibadet hakkındadır.* İbn-i Sina hayranı olan hükümdar kendisine sunulan kitapları beğenmekle kalmaz, ayni zamanda Ahi Evran'a büyük ilgi de gösterir. 1205 yılında Kayseri'ye gelen Ahi Evran burada bir deri atölyesi kurar. Kayseri'de devletin desteği ile debbağları ve diğer sanatkärları da içine alan büyük bir sanayi sitesinin kurulmasına öncü olur. Her sanat dalının biraraya toplandiğı bu siteler Selçuklu Sultan Aleaddin Keykubat zamanında diğer şehirlerde de kurulmaya başlanır. Sultan Aleaddin Keykubat'ın Ahi Birlikleri'ni himaye etmesi ile Anadolu'nun birçok yerinde bu birlikler süratle kurulmaya başlanır. Bu dönem Anadolu Selçuklu Devletı'nın iktisaden en parlak dönemi olmuştur. Sultan Aleaddin'in oğlu tarafından öldürülmesinden sonra Ahiler bu duruma tavir alırlar. Ahi Evran'ı çekemeyenler onunla yeni hükümdarın arasını açarlar. Aleaddin Keykubat zamanında Konya'da medreselerde ders veren Ahi Evran bu sebepten dolayi Konya'dan ayrılarak, Denizli'ye gider. Oradayken konya'ya çağrılan Ahi Evran Konya'dan Kırşehir'e gelerek Ahi Birlikleri'nin teşkilatlandırılmasına hız verir. Kırşehir'e eşi Fatma Ana ile yerlesen Ahi Evran eşinin kurduğu Anadolu Kadınlar Birliği (Baciyan-i Rum) Teşkilatı'nı desteklemiş bununla birlikte Ahi Teskilatı'nın (Ahiyan-i Rum) büyümesi ve gelişmesi için çaba sarfetmiştir. Anadolu kadınlar Birliğı de Ahiler'in Kadınlar kolu olarak yetim, kimsesiz genç kızları himayesine almiş, onların eğitimlerinden ev-bark sahibi olmalarına kadar her türlü yardımı yapmıştır. Bunun dışında ihtiyar kadınların bakımı genç kızların evlendirilmesi gibi birtakim sosyal yardımlarda bulunmuştur. Ayrıca maddi sikintida olanlara da yardım etmiştir. Ahi Zaviyesine gelen konuklarina hizmette bulunup eşlerine yardımcı olmuşlardır. ,,İşine, Aşına, Eşine sahip ol" sözü bu teskilatın ana prensibi olmustur. Anadolu Kadınlar Birliği dünyada kurulan ilk kadınlar teşkilatıdır.
    Ahi Evran kendi mesleği olan Debbağlık dalından başka 32 çeşit esnaf ve sanatkärin lideri olmuştur. Ahi Evran'in Anadolu'da kurduğu Ahilik Teşkilati'nin asıl amaci ilim ve bilgiyi insanlığın hizmetine sunmaktır. Türkler Anado!u'ya yerleşirken dönemin bilimadamları, pozitif ilimlerin gündelik hayatta kullanılabilmesini ve insanlarında bundan faydalandırılmasını öngörmektedir.
    İlmin tekniğe uygulanmasına örnek olarak; Cizreli İsmail B. Rezzaz isimili bilimadamının kitabında birçok otomatik makinanın projelerinin çizildiği ve tariflerinin yapıldığı hatta bazı projelerinin uygulandığı bilinmektedir. Bu makina ve robotlara örnek olarak: Su saati, otomatik musluk, el yıkama ve abdest alma esnasında kendiliğinden su döken makina, kendi kendine müzik çalan makina, otomatik su tulumbaları, su fiskırtan fiskiyeler, şifreli anahtarlar, değişik hareket yapan robotlar görmekteyiz. Teknolojinin üretime tatbikatının i1k örnekleri olan bu buluşlara Ahi Evran önem vermekte idi. Ahi Evran'ın Selçuklu Sultanı II. Izzettin Keykavus'a sunduğu Letaif-i Hikmet adlı kitap, sultanlara ve yöneticilere nasihat verici ve ,,Siyasetname" türü bir eserdir. Bu eserde halkın ihtiyaçları belirlenmekte, bu ihtiyaçların karşilanması, istihdamın, kaliteli bol ve ucuz üretimin arttirilmasi sırasında çıkabilecek sorunlara karşi tedbirlerin neler olması gerektiği şöyIe anlatılmaktadır. Allah insanı medeni tabiatlı yaratmıştır: Bunun açıklaması şudur, Allah insanları yemek, içmek, giymek, evlenmek, mesken edinmek gibi çok şeylere muhtaç olarak yaratmıştır. Hiç kimse kendi başına bu ihtiyaçarı karşılayamaz. Bu yüzden demircilik, marangozlük, dericilik gibi çeşitli mesleklen yürütmek için çok insan gerekli olduğu gibi, bu meslek dallarının gerektiği alet ve edavat, imal etmek için de bir çok insan gücüne ihtiyaç vardır. Bu yüzden toplumun ihtiyaç duyduğu ürünlerin üretimi için gerekli olan bütün sanat kollarının yaşatılması şarttır. Bununla da kalmayıp, insanların sonradan doğacak ihtiyaçlarını karşılamak için yeni sanat dallarının meydana getirilmesi gerekmektedir.
    0 halde toplumun büyük bir kesiminin sanata yönlendirilmesi ve her birinin beli bir sanat dalıyla meşgul olması gerekir ki toplumun ihtiyaci görülsün. Ahi Evran'in kurduğu Ahilik Teşkilatının eğitim anlayışı bu temel görüşe dayanmaktadır. Devlete düşen görev bu görüşe destek vererek halkın eğitilmesine ve yönlendirilmesine yardımcı olmaktır. Ahi Evran eserinde belirttiği eğitim ve öğretim konusundaki tüm önerilerini kendisi Ahi birliklerinde uygulamıştır. Ahi Evran'ın teknik öğretim ve ahläka yönelik eserleri yıllarca Ahi Birlikleri'nde kitap olarak okutulmuştur.
    Ahi Evran, Letaif- Giyasiye, Letaif-i Hikmet'ten başka Vaziyet, Ruh'un Bekäsı, Tıp ve Ibn-i Sinadan tercüme kitabı dahil olmak üzere yirmiye yakın eser bırakmıştır. Ahi Evran hayatı boyunca ilimle ve eğitimle uğraşmış ,,Hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya, yarın ölecekmiş gibi ahirete çalış". Hadis-i şerifini kendisine ilke edinmiştir. Birlik üyelerine devamlı olarak çalışmayı önermiştir. Üretimin ancak çalışarak sağlanacağını bilen Ahi Evran insanların ihtiyaçlarını gidermenin de bir Tanrı buyruğu olduğuna inanmaktadır. Bu bakımdan çalışmak, insanları mutlu etmek ibadet etmek kadar önemlidir.

    Osmanlı Devleti'nin kurulmasında da önemli rol oynayan Ahi Evran Cevat Hakkı Tarım’ın deyişiyle ,,Doksan üç yıl yaşayan, akla yär, nefse düşman olan bu faziletli er kişi, tekkesine kapanmiş dünyadan elini etegini çekmiş münzevi bir sofu ve softa değildi. 0 hayatını kazanmak için diyar diyar dolaşmiş her sanat ve zanaata başvurmuş öğrendiklerini de insanoğluna öğretmek için uğraşmıştır."


    Alıntıdır...
    Düzenlendi: Emin YILMAZ 08-02-2008 00:22 Neden: yeni eklamalar yaptım.
    ............................................................ .

  2. #2
    Bazı Eserleri:

    1) Metali-ul-İman, 2) Tebsırat-ül Mübtedi ve Tezkiret-ül Müntehi, 3) Et-Teveccüh-ül-Etemm, 4) Menahic-i Seyfi, 5) Medh-i Fakr ve Zemm-i Dünya, 6) Ağazi Encam, 7) Mükatebat, [Resim] Yezdan-Şinaht, 9) Tercüme-i Elvah-ı Imadi, 10) Mürşid-ül-Kifaye.
    ............................................................ .

  3. #3
    Ahiliğin Sözlük Anlamı
    Dil bilimciler arasında “Ahi” sözcüğünün kökeni konusunda görüş birliği yoktur. Ahi kelimesinin kaynağının Türkçe olduğu görüşünde olanlar “akı” kelimesinin Anadolu'daki söyleniş tarzından kaynaklandığını kabul ederler. Öz Türkçe akı kelimesinin “eli açık, cömert, yiğit anlamlarına geldiğini bildiren Fransız Türkolog Denny ve Fuat Köprülü, akı kelimesinin zamanla değişerek “ahi” şekline geldiğini ileri sürerler.
    Divanü Lûgati't Türk'te Ahi kelimesinin yiğit, eli açık, cömert anlamına gelen akı kelimesinden türediği kaydedilmiştir. Ahi kelimesinin Türkçe olduğunu ileri süren dil bilimciler, kelimedeki “k” harfi genelde “h” şekline dönüşerek çakı-çahı, yakı-yahı, okumak-ohumah, şeklinde telâfuz edildiği gibi, akı da ahıya dönüşmüştür. Anadolu'da hâlen birçok yerleşim birimine verilmiş olan “ahi” adı halk arasında “ahı” olarak telâfuz edilmektedir. Ahı baba, Ahılar köyü gibi. Bizim kanaatimiz de ahiliğin “akılıktan” geldiği yolundadır. Fakat ahi kelimesini tetkik eden bir kısım bilim adamı ise ahiliğin “kardeşim anlamına gelen Arapça kökenli bir kelime olduğunu belirtirler. Kardeş kökünden türeyen kardeşlik, dostluk, yardımlaşma, birlik, beraberlik anlamıyla ahiliğe yaklaşılmakta, fakat Ahilik adına bir kuruma Arabistan'da rastlanmadığından, Ahilik, akılıktan gelen ve Anadolu'da kurulan bir Türk Kurumu olarak kabul edilir.

    Terim Anlamında Ahilik
    XIII. yüzyılda Anadolu'da, Balkanlar'da, Kırım'da Türkler tarafından kurulan esnaf, sanatkâr ve üretici (sanayi) birlikleri ile bu birliklerin uyguladıkları ahlâkî, siyasî, iktisadî, felsefî duygu ve prensipler anlamına gelir.

    Teşkilat Anlamında Ahilik
    Anadolu'da birliği, refahı, toplum düzenini sağlayan ve halkın maddî, manevî tüm ihtiyaçlarına cevap verecek tarzda teşkilâtlanan sivil toplum kuruluşudur. Ahiliğin teşkilât yönünü yoğun bir şekilde karşılaştıkları Ahi birliklerinin benzerlerini diğer İslâm ülkelerinde de rastladıklarını söylemektedirler. Fakat bu kurumlarla Ahi birlikleri arasında önemli farklılıklar tespit edilmiştir.

    Kaynak:ahilik.net
    ............................................................ .

  4. #4
    Ahilik ve Kültürümüzdeki Yeri
    Ahilik Anadolu’dan Orta Asya ülkelerine ve İran’a kadar uzanan topraklarda daha çok esnaf ve sanat erbabını bir çatı altında toplayan ve oralara her türlü desteği veren bir teşkilatın adıdır.
    Ahilik teşkilatının yapısında İslam’ın ruhunu yansıtan ana unsurları görmek mümkündür. Zira bu sistem, müslümanların inanç ve düşünce sistemiyle yoğrulmuş ve ihtiyaca göre kurulmuştur. Ahilik, “uhuvvet” (kardeşlik)’le çok yakın ilişkisi olması sebebiyle, İslam dünyasında kabul görmüş ve kolaylıkla yayılmıştır.
    Teşkilatın kurucusu olan Ahi Evran’ın asıl adı Şeyh Mahmud Nâsıruddîn olup, İran’ın Hoy şehrinde dünyaya gelmiştir. Anadolu’daki bütün sanatların pîri olarak kabul edilmektedir ve kendisi daha çok dericilik sanatı ile uğraşmıştır. Anadolu’ya geldiğinde Kayseri, Denizli ve Konya yörelerinde belli bir zaman kaldıktan sonra Kırşehir’e gelmiş, orada Ahilik teşkilatının kurulmasını sağlayarak, 93 yaşında iken aynı yerde vefat etmiştir.
    Ahilik teşkilatına girecek olan kişi önce şerbet içerek, sonra peştamal kuşanıp şalvar giyerek teşkilatın mensubu olabilmektedir.
    Ahilik teşkilatının, Anadolu’nun birlik ve beraberliğinde, sosyal ve kültürel yapısında ve eğitiminde önemli rolü vardır. Teşkilata bağlı kurumda eğitim gören öğrencilere “çırak” denirdi ve çıraklar sadece mesleki yönden değil, manevi yönden de iyi bir şekilde yetiştirilmekteydiler. Ustalar ise hem bir eğitim, hem de çırağın ahlaklı, dürüst, çalışkan ve dinine bağlı bir insan olarak yetişmesinden sorumluydular. Ahiler bu şekilde tasavvufi bir eğitim sürecinden geçerek manevi alanda olgunlaştırılırken, bir taraftan da esnaflık mesleğinin düsturlarını öğrenerek kaliteli bir sanat erbabı olma vasfına erişiyorlardı.
    Ahiyân-ı Rum, yani Anadolu Ahileri aralarına katılmak isteyen ahbaplarına önce referanslarını sorarlarmış. Yani kimden eğitim aldıklarını, vb.Daha sonra yol töresince sınava çekilirlermiş. İşte bir sınav ve örnek iki soru:
    - De bakalım, ahiliğin açığı kaçtır?
    - Dörttür.
    - Say gelsin!
    - Eli, yüzü, gönlü, sofrası...
    - Kapalısı kaçtır?
    - Üçtür.
    - Say gelsin!
    - Gözü, beli, dili.
    - Gözü kapalılıktan murat nedir?
    - Kimsenin suçunu, ayıbını görmemektir.


    Kaynak:
    ilkadimdergisi.com
    ............................................................ .

  5. #5
    Ahilik

    Ahilik, alışılagelen anlamda bir tarikat değil, bir uğraş örgütüdür. Belli kuralları, koşulları, inanç geleneği bulunan, din e bağlı tarikattan apayrı özelliği olan, bir kurumdur. Ancak, tasavvufla, tarikatlarla ilgili araştırıcılar, bu kurumun benimsediği birtakım ilkelerle tarikatlar arasında yakınlık gördüklerinden, Ahilik de bilinen tarikatlar arasında yer aldı. Ahilik'in hangi yılda, kimin çabasıyla kurulduğu kesinlikle bilinmiyor. Birtakım "Fütüvvetname"lerde bulunan bilgilere dayanılarak bu kurumun epey eskiye götürüldüğü görülüyor.

    Ahilik, kökü ne denli eskiye giden bir kavram olsa da, yaygın bir kuruluş niteliğinde l0'ncu yüzyıldan sonra ortalıkta görülmektedir. Anadolu' da. ise Selçuklular çağında, onlardan sonra etki_lik göstermiştir. Selçuklularda da, Osmanlılarda da bir tarikat niteliği taşımaz, bir iş kuruluşu özelliği içerir. Belli ilkeleri, düzeni, aşamaları, giriş-davranış törenleri bulunan bir uğraş örgütüdür. 13. yüzyılda en etkili çağını yaşayan ahilik, daha çok Ankara dolaylarda gelişmiştir. Başlıca özelliği yalnız Türkler arasında varlığını sürdürmesi, Ali'ye bağlanması, dahası alevi bir kuruluş olmasıdır. Bu örgüt Batı'(la görülen, Osmanlılarda yasal bir kurum niteliği taşıyan "lonca" özelliği gösterir. Anadolu'da, bu örgütün öncüsü Ahi Evren Veli'nin l299'da Osman Gazi'ye kuşak bağladığı söylentisine bakılırsa 13.yy. sonlarında yaşadığı anlaşılır.

    Ahilik'te, temel ilke, örgüte girenlerin kesin eşitliğidir, bütün örgüt üyeleri birbiriyle "kardeş" sayılır, küçükten büyüğü (yaş, aşama bakımından) doğru sınırsız bir saygı vardır. Bu saygı örgüt kuralları gereğincedir. Ahilik, bir örgüt olduğundan ona her isteyen giremez, girecek alanda belli nitelikler aranır. Örgüte, örgütten yetkili bir kimsenin aracılığı, onayı, önerisi üzerine girilir. Belli kurallara göre uygulanan bir giriş töreni vardır. Bu törenin temelini. saygı-sevgi sözünün eri olmak doğruluk -yiğitlik-gövde yapısı bakımından alımlılık bg., özellikler oluşturur. Aktöre bakımından küçültücü, yerilmeye, kötülenmeye elverişli bir nitelik taşıyan kimse kesinlikle bu örgüte giremez. Örgüte giren kimsenin, belli aşamalara göre yükselmesi, bütün aşamalarda başarı gösterdikten sonra "şeyh" olması gerekir. Şeyh olmak ise zamana, örgütte belli görevleri yerine getirmeye, uzman olmaya bağlıdır. Örgüte girmesi uygun g6rüİen kimseye, belli bir törenle "kuşak" (şed) bağlanır. Bu kuşak bağlamanın anlamı, örgütün bir üyesi olmak, kendini örgüte vermek, örgüt kurallarına uymak, yasalarına bağlanmak demektir.

    Ahilik'te dinsizlerin, dedikoducuların, falcıların, yıldızlara bakarak geleceği bilmek-bildirmek isteyenlerin, peygamberlere saygısızlık edenlerin, hamam tellaklarının, çığırtkanların (dellalların), Pişekarların (bir işte öncülük -açıklayıcılık edelilerin), kasapların, cerrahların, bayrak taşıyıcıların (alemdôr) başkalarının kargışlayanların (beddua edenlerin), hırsızların (bir nesneyi değerinden yükseğine satanların) yeri yoktur. Bu on iki nitelikten birini taşıyan kimseler, örgütte olsa bile (sonradan), bir daha alınmamak üzere koyulur. Ahi olabilmek için de şeriat, tarikat, marifet gibi üç alanda bilgi edinmek gereklidir. Bu bilgilerin varlığı saptandıktan sonra. gence kuşak (şed) bağlanır. .

    Kuşak bağlamanın on iki koşulu vardır. ilim (bilgi), am el, (Eylem), sabır (katlanma), rehnuma (yalgösterici), şükrüllah (Allaha şükretmek), ihlas (kurtuluş), iç arınmışlığı, kötülüklerden uzak kalmak. Kuşak bağlamanın (şed) öteki koşulları şunlardı: Tövbe, mücahede (çaba gösterme), yakın dostluk (kesin dostluk), sadakat (bağlılık), tevekkül (kendini Tanrı'ya, inanca verme), terki adet (alışkanlığı bırakma), Kuşak bağlanırken üç kural daha vardır: Şeyhlerin katına eli-boş gitmemek ayrıca.her zaman yıkanmış olmak, buyruğu yerine getirmek, yasağı uygulamak. Kuşak bağlamada beş peygambere uymak, onları benimsemek gerekir: Adem, Şid, Nuh, İbrahim Hz.Muhammed Peygamberlere "salavat" getirilir, "Fatiha" okunur. '

    Şeriatın ise yalan söylememek, zina etmemek, içki içmemek uğruluk etmemek gibi dört koşulu vardır.

    Örgüte girmek isteyen kişiye, özel törende, dört kişi seçtirilir. Bu dört kişi, ona uğur getirmek için, nefes vermek için (örgütle tinsel güç kazandırmak için), dört simgesel kişidir: Usta, yol atası sağ yol yoldaşı, sol yol kardeşi. Bu dört kişi, istekliye tinsel bakımdan öncülük eden, yardımına koşan, yol gösteren kimsedir. Kuşak sarmış, örgüte girmiş kimsenin şu nitelikleri de taşıması gerekir: Sözünü ölçülü; yerinde söylemek, değer bilir olmak bu nitelikte sürekli bulunmak, açık yardım sever olmak, güler yüzlü olmak, tatlı dilli olmak, kimsenin arkasından koğuculuk etmemek.

    Ahi şeyhlerinde bulunması gereken. nitelikler, uyulması gereken koşullar da şunlardır:

    . Hakk' a inanmak
    . Halk içinde ölçülü, duyarlı olmak
    . Benliğini öldürmek, bencillik etmemek
    . Ululara hizmet eylemek
    . Buyruğu ,altındakine yumuşak yürekle davranmak
    . postlara öğüt vermek
    . Dervişlere su vermek (sakilik etmek
    ) . Bilginlere karşı alçakgönüllü olmak
    . Düşmanlara hoş görünmek,
    . Bilgisizin karşısında susmak.

    Ahilik'in, bütün topluluk ta uygulanması, genel bir kural niteliği taşıyan altı ilkesi daha vardır:

    . Elini açık tut
    . Sofranı açık tut
    . Gözünü bağlı tut
    . Kapını açık tut
    . Belini bağlı tut
    . Dilini bağlı tut...

    Bu altı ilke, örgütün genel aktöre düzenini temel öğelerdir. İlk ikisi yardım etmeyi, eli açık davranmayı, eli sıkılıktan kaçınmayı, yedirip içirmeyi dile getirir. Üçüncüsü, başkalarının işine karışmamayı, tüm olup biteni görmemeyi, dördüncüsü konukseverliği, son ikisi de kendine egemen olmayı, duyguların, tutkuların boyunduruğu altına girmemeyi öğütler.

    Ahilik, Selçuklulardan Osmanlılara gelinceye değin varlığını, özelliğin korumuş, daha sonra yozlaşmaya, çevreyi tedirgin etmeye başlamıştır. Bu da, koyu bir Sünni anlayışa dayanan Osmanlı yönetiminin, Alevilik'e karşı duyduğu derin tepki yüzündendir. İmparatorluğun kuruluş döneminde gelen Osman, Orhan, Birinci Murat gibi üç padişah Ahi kuruluşundandı. Yıldırım Bayazıd, Çelebi Mehmed 'Zeynilik tarikatına girerek Sünni inançların, devlet düzeninde egemen olmasına bir giriş sağladılar. Onlardan sonra gelen padişahların, Abdülaziz dışında (bıı Padişah Bektaşi idi.) hepsi Sünni tarikatlara bağlanmıştır. Yalnız Vahdeddin'in ne olduğu bilinmiyor.


    msxlabs
    ............................................................ .

  6. #6
    AHİLİK'TE EĞİTİM – ÖĞRETİM

    Bir uğraş kurumu olan Ahilik'te eğitim-öğretim yaşanan gerçekler_ dayalı bir içeriktedir. Bütün öğretilenler, yaşamda uygulanabilecek niteliktedir, belli bir amaca yöneliktir. Bu eğitimin üç ayrı dalı vardır:

    . Bilgi edinmek için uygulanan öğretim,
    . Bir uğraş alanında yetişmek için sürdürülen eğitim,
    . Savaş gereksinimlerini karşılayacak nitelikte eğitim..


    Ahi örgütüne giren gencin bu üç dalda yetişmesi gerekirdi.Bu dalların ayrı öğreticileri vardı. Bu örgüte giren gencin Ahi ocağında (zaviye) bir ustası, bir yol atası, iki de yol kardaşı olurdu. Bu öğretim - eğitim kuruluşu uzmanlarca yürütülür" her yetkilinin kurum içinde belli bir aşaması, sanı vardı. Öğretim iki aşamalıydı. Birinci aşamada okuyup yazma, matematik, Türkçe, tarih, Kur'an, fütüvvetname; ikinci aşamada yazın, yaşamöyküleri, tasavvuf, Arapça-Farsça, müzik, oyun öğretilirdi. Bu öğretim-eğitim aşamalarından sonra ordu eğitimi başlardı. Ata binmek, kılıç, kargı, ok kullanmak gibi savunma, savaş alanlarını ilgilendiren işler görülürdü.Bunun da Ahi görmek, şeyh görmek, öğretmen görmek gibi uç koşulu vardı. Burada "görmek" sözcüğü çalışmak, tanımak, çalışacağı kimseyi seçmek, onup. değerini kavramak' gibi değişik simgesel anlamlar içerir, yetki almak karşılığı söylenirdi. Ahilik eğitiminin temeli kardeşlik,yiğitlik, insanları sevmek, eşitlik, iş aktöresi, örgüte bağlanmak gibi altı ilkeye dayanır. Bunların dışında "sofra töresi" uygulanırdı. Bu töreye göre temiz olmak,yıkanmak, saygılı davranmak, yemek yenen yere ayakkabıyla girmemek, lokmaları ağzı şişirtecek biçimde almamak, kemikler sofranın üstüne koymamak, ekmeği yemeğin suyuna çok batırmamak, sofrada kaşınıp sümkürmemek, ağzını sesletmemek, kendine düşenden çoğunu aramamak, yeterince yemek, kendi önünden yemek (yemek ortak sofrada, bir kapta yendiğinden) gerekliydi.

    Ahilik'te uğraşın öncüsü bir peygamberdi, bu nedenle iş, uğraş kutsal bir eylemdi.

    Adem (as)- tarımcı
    Şid (as)- hallaç
    İdris (as)- terzi
    Nuh (as)- marangoz
    Hud (as)- alışverişçi
    Salih (as)- deveci
    İbrahim (as)- sütçü
    İsmail (as)- avcı
    İshak (as)- çoban
    Yusuf (as)- saatçı
    Musa (as)-çoban
    Zülküf (as)- ekmekçi
    Lut (as)- tarihçi
    Üzeyir (as)- bağcı
    İlyas (as)- culhacı
    Davut (as)– zırhçı
    Lokman (as)- otacı (hekim)
    Yunus (as)- balıkçı
    İsa (as) - gezgin
    Muhammed (sav) - alışverişçi


    Uğraşlar incelenince, A1ılIik'te berber, kasap, hamamcı, bg.işlerle ilgili öncülerin yer aImadığı görülür. Bu işlerle uğraşanlar örgüte giremezdi.

    Ahilik'in, Anadolu'da öncüsü olarak Ahi' Evren Veli gösterilir, ancak birliğin kurucusu o değildir., Ahi Evren, 13'üncü yüzyıl sonlarına değin yaşamıştır, ilk örgütü Ankara'da düzenlemiştir. Bu örgüt'ün iç düzenine göre, bir uğraş türünün başında bir yetkili bulunur, işçileri o yönetir, yönlendirir. Işçilerin, başlangıçtan ustalığa değin yükselme aşamalarını yönetir. Çalışamayacak durumda olanlara, yaşlılara örgüt düzenine göre bakılır, onların geçimi sağlanır, yatacak yer bulunur. Örgütten kovulmamışsa, Ahi olan ölünceye değin kurumun içinde kalır. Ustalık aşamasına gelince, yeni bir iş tutmak, ,yetkilinin vereceği yetkiye bağlıdır. Yeni iş, yeni bir törenle açılır, düzenlenir. İş, işyeri kutsaldır, saygınlığı dokunulmazdır.

    Ahi Evren'in yaşamı söylencelerle, olağanüstü olaylarla süslenmiş, doğal gerçeğinden uzaklaştırılmıştır. Onda, Anadolu insanın sevdiği .kimseyi nasıl gördüğünün, yaşattığının belirtileri açıklığa kavuşmuştur.

    Ahilik, IS' inci yüzyılda yavaşlamış, özellikle Yeniçeri Ocağı kurulduktan sonra etkinliği yitirmiş tek tek kişilerin benimsediği bir yol olarak biraz ,daha sürmüşse de, toplum kurumu olma özelliğinden uzaklaşmıştır. Ancak Ahilik'in, bir tarih kurumu olarak, büsbütün ortadan kalkmadığı, bir gelenek olarak sürdüğü tartışma götürmez. Osmanlı toplumundaki bütün iş kuruluşları (esnaf örgütleri) Ahilik'in biçim 'değiştirmiş kol1arıdır. Osmanlı toplumunda usta-çırak geleneği, iş kolunda küçüğün büyüğe kesin saygısı, karşılıklı yardımlaşmalar , uğraş dayanışmaları hep Ahilik'in ürünleridir. Bu alanda yapılacak bilimsel, düzenli, geniş boyutlu bir çalışma, Ahilik Örgütünün Anadolu tarihinde de ne denli etkili, verimli, kapsamlı olduğunu gösterecektir. Oysa bu kurum, bugüne değin, bilimsel bir açıdan görülmemiş, bilimsel, önyargıdan uzak bir anla yışla ele alınmamıştır.


    msxlabs
    ............................................................ .

  7. #7
    AHİ TEŞKİLATI VE KURULUŞU :

    Aslen İran’lı olan Ahi Evran,anadoluda kurduğu ahilik yani bir kardeşlik teşkilatıdır.Şimdiki esnaf dernek ve teşkilatlarının çekirdeğini oluşturup,maddi birlikle beraber,ağırlıklı olarak manevi birliği tesis etmeyi amaçlamaktadır.

    Ahi,kardeşim anlamınadır.

    Bu teşkilat Osmanlının son dönemlerine kadar Kırşehir'deki ahi babaya bağlı idi.

    Bizzat bu teşkilatın reisi olmak kolay bir iş olmayıp,,esnafın oy birliğiyle terbiyeli,tecrübeli,ahlaklı bir kimse olması aranırdı.Padişah tarafından ahi babalığı bizzat padişahın beratıyla tasdik olunurdu.

    Buralar şikayet mercii görevini görür,esnaf teşekküllerinin sistemli çalışmalarını organize ederdi.

    Esnaf olabilmek için buranın izin ve onayı gerekli idi.Ancak onayın verilmesiyle o meslek icra edilir,törenle o kişi esnaflığa başlardı.

    Ahi Evran 12.yüz yılda Kırşehirde yaşamış kendisi debbağ yani dericidir.

    13.yüz yılda gelişerek anadoluda yayılmış,Osmanlının kuruluşunda önemli rol oynamıştır.

    Bunun daha da gerisine gittiğimizde 9.yüz yılda Fütüvvet yani genç esnaflar teşkilatının temel teşkil ettiğini görürüz.Başlı başına bir genç esnafların kurmuş olduğu bir teşkilat olup,pasif değildir.

    Bu teşkilat usta-kalfa-çıraklardan oluşmaktadır.

    Her iki teşkilatta ekonomik olduğu kadar siyasi bir otoritedir.Nitekim Moğol istilasının durdurulmasında önemli rol oynamıştır.

    Küçük bir yerde,küçük esnafların bir araya gelmeleri belki kolay olabilir ancak iletişimin şimdiki gibi yaygın olmadığı o dönemlerde tüm esnafları bir açtı altında toplayabilmek küçük ve küçümsenecek bir iş değildir.

    Ahi teşkilatının reisi maddi ve manevi yönden otorite bir kişidir.

    Bunların prensipleri islamın kurallarına uygun olarak belirlenmektedir.Bunlar kitaplarda da yazılarak,tüm esnafın bunlara uyma mecburiyeti söz konusudur.

    Esnaf olacak kişilerde aranan bazı özellikler vardır.Bunlar;Vefa,doğruluk,emniyet,cömertlik,tevazu,nasihat ta bulunma,doğru yola sevketme,affedici olma ve tövbe,onlarda bulunması gereken özelliklerden idi.

    Bulunmaması gereken ve bulunduğunda esnaflıktan ihrac edilmeyi gerektiren özellikler ise;şarap içme,zina,yalan,gıybet,hile gibi davranışlardır.

    Bu gün ise en fazla ihtiyaç duyulan bir şey ise;esnaflığın resmi olarak bir bağlılığın ötesinde,manevi ve samimi bir bağlılık içerisinde o ruhu canlandırmaktır.

    -Esnaflık teşkilatını;Geçmişten günümüze ve Genel olarak iki şıkta ele alabiliriz.Birincisini de iki şıkta ele alıp;Ahi teşkilatı,kuruluşu,gelişmesi,ekonomik ve siyasi gücü,diğerini ise;günümüzde esnaflığın değerlendirilişi ve esnafların müşterilere bakışı açısından bakabiliriz.

    Evvela alış-veriş insanlık tarihi boyunca süregelmiştir.Bir kimsenin başlı başına,başkasına ihtiyaç duymadan tüm ihtiyaçlarını karşılaması elbette mümkün değildir.

    Ticaret ve esnaflık incelik ve zerafet,nezaket isteyen bir meslektir.

    Esnaflıkta temel olarak Cesaret ve Emniyet şarttır.Bu iki özellik kendisinde bulunmayan kimse,esnaflıkta da başarılı olamaz.

    Hz.Ömer’in esnaflara 28 öğüdü vardır.Bunlar tamamen hakların korunmasına yöneliktir.Nitekim bir bineğe taşıyacağı yükün üzerinde yük yüklenilmemesi.Bu durum bütün zamanlarda geçerli olan istiab yani taşıtın kapasitesi üzerinde yüklenilmesinde açacağı zararlar ifade edilmekte ve görülmektedir.

    Esnaflardan beklenilen bazı fedakarlıklar vardır.Bu fedakarlıklar göz önünde tutularak,genel muhasebe yapılmalıdır.

    Esnaf müşteriye hizmet vermek için vardır.

    Esnaf ahlakı sürekli korunmalıdır.

    Esnaf özellikle çağa ayak uydurmalıdır.Babadan kalma sıtandart,değişmeyen bir sistemi devam ettirmemeli,sürekli ihtiyaçları ve günün şartlarını göz önünde bulundurmalıdır.Aksi takdirde sürekli gelişen ve geliştirilen bir yerde erir,gider.

    Esnaflıkta şeffaflık olmalı,müşteriye güven vermelidir.

    Uzak bir memlekete giden ve bir iş yaptırmak durumunda olan bir vatandaşın ödeme zorluğuna karşı esnafın göstereceği kolaylık ve anlayış,güven hiçbir zaman unutulmayacaktır.Bu durum her yerde geçerlidir.O anlayış ve güveni göstermeyen esnaf ise,belki para kazanır ancak müşteri kaybetmiş olur.

    Esnaf altıncı gibi müşterisini tanımalı,herkesi aynı kefeye koyarak değerlendirmemelidir.

    Kişi bir iş yeri açacağı zaman,başkasının o işten büyük kârlar elde ettiğini görerek herkesin o iş yerini arttırması,hem kâr miktarını düşürür,hem de o yerin ihtiyacından fazla bulunmasından dolayı bir iki sene içerisinde bir çoğu dükkanını kapatmak mecburiyetinde kalacaktır.

    İş alanlarına yatırılmayıp bankaya atıl olarak yatırılan paralar,toplumun hareketini ve bereketini götürür.Zararı sadece esnaf değil,parasını bankaya yatıran kimse de görür.O paralar üretime ve yeni iş alanlarına yatırılmalı ve tüm toplumun kazancına katkıda bulunulmalıdır.

    Bir yerde bulunan esnaf vagon durumunda başkasının kendisini çekmesiyle giden kimse değil,lokomatif durumunda toplumu ve alış-veriş hayatını peşine katıp sürükleyen kimse olmalıdır.

    İş yerleri sürekli yenilenmeli,yeniliklere açık olup,müşteri için cazib merkezler halini almalıdır.

    Özellikle verilen siparişler istenildiği şekliyle yerine getirilmeli,esnaf verdiği ve aldığı sözü tutmalıdır.

    Müşteri kapıda,güler yüzle,o kişiyi kazanmak amacıyla karşılamalı,ikramda bulup ona olan güvenini göstermelidir.

    Elbette aynı şeyler müşteri içinde geçerli olup,oda aynı anlayış içerisinde bulunmalıdır.Zorlaştırıcı değil,kolaylaştırıcı olmaya çalışılmalıdır.

    Dükkanlar sürekli temiz tutulmalı,her sabah temizlik yapılmalıdır.

    Dükkanlara verilecek adlar,o yörenin örf,adet ve inancına uygun olmalıdır.Anlaşılmamasına değil,anlaşılmasına uygun olmalıdır.Dostlar pazarda ve alış verişte bulunsun kabilinden değil,ciddiyet içerisinde sürdürülmelidir.

    Özellikle tartıyla iş gören esnaf mutlaka ve mutlaka ölçüye dikkat etmelidir.Kur’an-da yazıklar olsun diyerek ağır bir şekilde kınanan birkaç kişiden biri de eksik tartıda bulunanlardır.

    “İnsanlardan, kendileri bir şeyi ölçerek aldıkları zaman tam alan; ama onlara bir şeyi ölçüp tartarak verdiklerinde eksik tutan kimselerin, vay haline!Bunlar, büyük bir günde tekrar dirileceklerini sanmıyorlar mı?O gün insanlar alemlerin Rabbinin huzurunda dururlar.Sakının; Allah'ın buyruğundan dışarı çıkanlar,muhakkak "Siccin" adlı defterde yazılıdır.”[1]

    Müşteriye verilen mal özürlü olmamalı,verilse bile belirtilmelidir.Mal hakkında genel özellikleri söylenmelidir.Garantili olmalı,müşteri de kendi haklarını bilmelidir.

    Kesinlikle müşteri aldatılmamalıdır.

    İmam-ı Azam Ebu Hanife aynı zamanda ticaretle de uğraşmaktadır.İşçisine kusurlu bir malı göstererek bunu satmamasını söyler.Oda satar.İmam o sene sattığı malların parasının tamamını sadaka olarak dağıtır.

    Fatih Sultan Mehmet istanbulu fethe çıkmadan önce esnafları kontrol etmek amacıyla tebdili kıyafette bulunup bir sabah çarşıya çıkar.

    Bir esnaftan birkaç şey ister.Esnaf ise bir tanesini verip diğerlerini vermez.Olmadığından dolayı mı vermediğini soran Fatih’e esnaf;Beyefendi,aynı kalitede komşumda da var.Ben siftah ettim,o daha etmedi ,lütfen ondan alınız,der.Komşu dükkanda da aynı durumla karşılaşan Fatih;Böyle bir halka sahib olduktan sonra,İstanbulu değil,dünyayı bile fethedebileceğini söyler.

    Kâr oranında kesin olarak belirlenmiş bir standart ölçü yoktur.Ölçülü olmalıdır.
    06-07-2003 Mehmet ÖZÇELİK

    [1] Mutaffif.1-7.
    ............................................................ .

  8. #8
    Ahiliğin Doğuşu

    TÜRKİYE SELÇUKLULARI DÖNEMİNDE BİLİMSEL ORTAM VE AHİLİĞİN DOĞUŞUNA ETKİSİ


    PROF. DR. MİKAİL BAYRAM[1]

    GİRİŞ

    Ünlü Osmanlı Tarihçisi Aşıkpaşazade, Tarih-i al-i Osman adlı eserinde Türkiye Selçukluları za*manında Anadolu'da Türkmen çevrelerde ku*rulan sosyal, kültürel ve siyası kuruluşlardan biri olarak Ahi teşkilâtını (ahiyan-ı Rum) anmaktadır. Bu yazar Ba*cıyan-ı Rum (Anadolu Bacılar) diye Türkmen kadınlara mahsus bir örgütten de bahseder.[2] Bu örgütün Ahi teş*kilatının kadınlar kolu olduğu anlaşılmış bulunmakta*dır. Esasen bu iki teşkilat Selçuklu Sultanı I. Gıyaseddin Keyhüsrev'in ikinci saltanatı yıllarında Selçuklu Devle*ri'ni yeniden yapılandırma çalışmalarının bir parçası ola*rak devlerin destek ve himayesinde kurulduğu görül*mektedir. Bu Sultan'ın Ahi ve Bacılar için Kayseri'de bir sanayi sitesi inşaa ettiğini de biliyoruz. Araştırmalar, Türkiye Selçukları Dönemi'nde Ahi teşkilâtının ilk ola*rak Orta Anadolu'da (Kayseri) XIII. yüzyılın başlarında ortaya çıkrığını ve bu asır içinde bürün Anadolu'ya ya*yıldığını göstermektedir. Özellikle Türkmenlerin Uluğ Sultan diye andıkları I. Alaeddin Keykubad zamanında bütün Anadolu'ya yayılmış ve devlerin yapısı içinde yer almıştır. O dönemde belediye ve emniyet hizmetleri bu iki kuruluşa gördürülmüştür.

    Anadolu’da Ahi Teşkilatı'nın zuhu*rundan önce Azerbaycan'ın muhtelif şe*hir ve kasabalarında Türkmenler arasın*da Ahilik mesleğine mensup, kendileri*ne Ahi denilen esnaf ve sanatkar insanlar vardı. Fakat bunların bir örgüt hiyerarşi*si içinde bulunmadıkları, münferit mes*lekî faaliyetleri icra edenler oldukları gö*rülmektedir. Bilhassa Ahlatşahlar (Sök*menoğulları) Devleri dönemi'nde Ahile*rin Sökmenler ülkesinde yaygın oldukla*rını biliyoruz. Vakıa Anadolu'daki ilk ahilerin hemen hepsi Azerbaycan'dan ve bahusus Sökmen ilinden gelmiş kişiler oldukları görülmektedir. Anadolu Ahi Teşkilatı 'nın baş mimarı sayılan debbağların (derici esnafının) piri olup, Ahi Evren diye ünlenen Hace Nasırüddin Mahmud, Hoyludur. Ahi Türk ve kardeşi Ahi Başara Urmiyelidir. Hoy ve Urmiye o dönemde Sökmen iline dahil idi. Tacir Mevdud'un oğulları Ahi Şihabeddin Çoban ve Ahi Bed*reddin Yaman Ahlatlıdırlar. Ahi Ahmer Nahcevanlıdır. Ahi Yusuf Sürmarlıdır. Velhasıl Merendli, Tebrizli, Zen*canlı, Merağalı Ahiler bulunmakradır.

    34. Abbasi Halifesi en-Nasır Li dinillah'ın kurduğu Fütüvvet teşkilâtının üyeleri olan bu ilk Ahiler Anado*lu’da örgütlenerek esnaf ve sanatkarları içine alan bir ku*ruluş olarak ortaya çıkmıştır. Başlangıçta Ahilik Fürüv*vet teşkilatının içinde teşekkül ermiş ise de bilahare ay*rı bir biçimde yapılanmış, Fütüvvet teşkilatı ortadan kalktıktan sonra da Ahilik Anadolu’da varlığını uzun süre devam ettirmiştir. Bugüne kadar Ahilik üzerinde yapılan çalışmalarda genel olarak Ahi teşkilatının yapısı, kültürel, sosyal ve ekonomik yönü üzerinde durulmuş*tur. Ahi teşkilatının bilimsel temeli ve Anadolu Ahiliği*nin bilimle ilişkisi üzerinde durulmamış ve araştırmala*ra konu olmamıştır. Burada Selçuklular Dönemi'nde Anadolu Ahi Teşkilatı'nın bilimsel alt yapısı ve Ahilerin bilime yaklaşımları, bu yöndeki düşünce ve anlayışları ele alı*nacaktır.

    A. AHİLİĞİN KURULOUĞU DÖNEMDE ANADOLU'DA BİLİMSEL ORTAM

    Türkiye Selçukluları ve Orta Anado*lu’da 100 kûsûr yıl iktidar olup, bilaha*re Selçuklular tarafından ortadan kaldırı*lan Danişmend oğulları Devleti Döne*mi'nde Anadolu'da yoğun bir bir bilim*sel faaliyet göze çarpmaktadır. Danişmend Oğulları Devleri ortadan kaldırıldıktan sonra da Danişmendlilerin koyduğu bilimsel gelenek Danişmend ilinde devam etmiştir, Anadolu Selçukluları Devleri'nin kuruluşunu rakip eden ilk 150 yıl ve Danişmendoğulla*rı Dönemi'nde Anadolu'da telif edilen eserlerin hemen tamamı tıp, astronomi (heyet) matematik, felsefe gibi aklî ve tabiî ilimlere dairdir. Bu dönemde Anadolu'da bulunan bilim adamları bu yönde faaliyet göstermişler*dir. O dönemlerde Anadolu'ya gelip Kayseri'ye yerleşen Ömer b. Muhammed b. Ali es-Savî ''Akaid-i Ehl-i Sün*net'' adlı eserinin önsözünde; ''Diyar-ı Rum'a geldim. Her*kesin ilm-i nucûm (Astronomi) ile uğraşmakta olduğunu dini ilimlerden bi-haber olduklarını gürdüm'' diyerek bu gerçeği ifade etmekte ve dini ilimlere olan ihtiyacı karşılamak amacıyla eserini yazdığını bildirmektedir.[3] Anadolu.da felsefeye ve tabiat bilimlerine yönelişin sebebi ilk devir Selçuklu sultanlarının ve Danişmendli devler adamları*nın Mu'tezile mezhebi eğilimli olmalarından kaynaklan*maktadır.

    Bilindiği gibi Mu'tezile Mezhebi İslâm'ın doğuşun*dan bir asır sonra ortaya çıkmış, İslâm dinini, akıl ölçü ve kurallarına göre yorumlayan dini ve felsefi bir harekettir. Mu'tezile mezhebi mensuplarına İslâm dünyası rasyonalistleri (ak*liyeciler) tabir edilir. Bir dönem*de Abbasilerin Mu’tezile'yi resmi mezhep olarak kabul ettiler. Fa*kat IV. Hicri asırda Eş'ari ve Ma*turidî mezheplerinin devletler ta*rafından desteklenmesi ve tasav*vufî düşüncenin rağbet kazanma*sı sonucu Mu'tezile mezhebi geri plâna itildi. Hatta mensupları ta*kibe uğradı. Büyük Selçuklu Devleri kurulduktan sonra Tuğrul Bey'in Veziri Amidü'l-Mülk Ebu Nasr el-Kün*dürî Mu'tezile mezhebinden olduğu için bu mezhebi ye*niden ihya etmek istedi. Eş'arilere karşı savaş açtı.[4] Böy*lece Abbasiler zamanında bir dönemde başlayan Mu’te*zile-Eş'ari mezhebi mücadelesi yeniden gündeme geldi. Bu durum, Eş'ariler arasında büyük bir huzursuzluk ya*rattı. Vezir el-Kündürî aleyhtarı büyük bir siyasî ve dinî mücadele başlatıldı. Eş'ari mezhebinden olan meşhur mutasavvıf Ebü'l-Kasım el Kuşeyrî ''şikayetu ehli's-sünne ma nalehum mine'l-mihne'' adlı bir eser yayınlayarak bu şi*kâyetleri dile getirdi Bu şikâyetlerin Tuğrul Bey'e de ulaştırıldığı anlaşılmaktadır.[5] Abbasi Halifesi el-Kaim bi-Emrillah ünlü Eş'ari mezhebi siyaset bilimcisi Maver*dî'yi diplomat olarak Tuğrul Bey'in yanına göndererek el-Kündürî aleyhtarı şikayetleri Türk sultanına iletmiş olmalıdır. Bu şikâyetler Kündürî'nin azline ve tutuklanmasına daha sonra da idamına sebep olan en önemli olay*lar arasında yer aldığı muhakkaktır.

    Selçuklu hanedan ailesinden bazı şehzadelerin Ebu Nasr el-Kündürî'nin yürüttüğü dini, siyasi politikadan yana oldukları anlaşılmaktadır. Yani bazı hanedan men*subu kişiler ve bunlara yakınlığı olanlar arasında Mu'te*zile eğilimli kişiler ve şehzadeler vardı. Bu Mu’tezile fi*kirlerin hanedan üyeleri arasında taraftar bulması Sel*çuklu ailesinin muallimi olarak nitelendirilen Türkmen Danişmend Ali Taylu'dan (Danişmendoğullarının ceddi) kaynaklandığı sonucuna varmak imkan dahilindedir. Ta*rihçi Beyhaki'nin anlattıklarına bakılırsa Buharalı olan bu Türkmen Danişmend Ali Taylu başlangıçtan itibaren Selçuklu ailesi ile temas halinde bulunmuş ve Selçuklu Devleri'nin kuruluşunda pay sahibi olan bir kişidir. Kız vererek Selçuklu ailesiyle akrabalık da tesis etmiştir. Kaynakların bildirdiğine göre Kutalmış'ın kayınpederi olmuştur.)[6]

    Süryani tarihçi Ebu'l'Ferec, Danişmend Ali Tay*lunun oğlu ve Danişmendoğlu Devleti'nin kurucusu Melik Ahmed Gazi'den Anadolu fatihi Süleyman Şah'ın dayısı diye söz ederken bu gerçeği dile getirmektedir.[7] Kutalmış'ın bu Danişmend Ali Taylunun damadı ve ta*lebesi olduğu anlaşılıyor. Kutalmış ile Vezir Kündürî arasında da ilişki bulunduğu açıktır. Bu durum Kutal*mış'ın Kündüri gibi Mu’tezile mezhebinden olduğunu gösteriyor. İbnü'l-Esir'in Kutalmış hakkında verdiği bil*giler bunu te'yid etmektedir. Ba*kınız İbnü'1 Esir ne diyor: ''Şaşıla*cak şeydir ki Kutalmış, Türk olması*na rağmen astronomi ilmini çok iyi biliyordu. Bundan başka felsefe gele*neği ile ilgili bilimleri de biliyordu. Kendisinden sonra oğulları ve ahfadı da felsefe geleneğinden gelen ilimleri öğrenmeye devam ettiler. Ve bu alanda isim yapmış olan bilim adamlarını himayelerine aldılar. Bu durum on*ların dini inançlarında pürüz mey*dana getirdi''.[8] Burada görüldüğü üzere bu bilgileri veren Eş'ari mezhebinden olan İbnü'1 *Esir, Kutalmış'ın astronomi ve felsefe bilmesini tuhaf bulmakta bu felsefi bilgilerin onun dini inanışında yer tutmasını da hoş bulmamaktadır. Bu yorum Kutalmış'ın Mu’tezile mezhebine eğilimi bulunduğunu gösteriyor. İşte İslâmda bu bilimsel geleneği yaratan da Murezile mezhebidir.

    Danişmend Oğullannın Kayseri şehir muhafızı ol*duğu bildiren İbnü'l-Kemal diye ünlenen Kayserili İlyas b. Ahmed adlı bir zat Danişmendoğlu Melik Ahmed Gazi'ye sunduğu ''Keşfü'l-akabe'' adlı astronomiye dair olan eserinin önsözünde Melik Ahmed Gazi hakkında şöyle diyor: ,, Pek çok filozoflar ve faziletli kişiler ve dünya*nın dört bir yanından akliyeciler ( ehl-i ukul ) o yüce zata yö*neldiler ve her biri sahip oldukları ilimlerini yaymaları ve ilimlerini uyguladıkları ölçüde o Hazretin cömertlik denizin*den pay almaktalar''.[9]

    Görüldüğü üzere Melik Ahmed Gazi de aynen eniştesi Kutalmış gibi felsefe geleneğinden gelen bir kişidir. Kendisine Danişmend denmesi de bundandır.

    Kutalmış'ın oğulları ve ahfadı olan Türkiye Selçuk*lularının ilk sultanları, dini ve ilmi konumları hakkında fazla bir bilgi mevcut değildir. En azından Anadolu’nun fatihi Süleyman Şah-ın babasının yolunda ve onun anla*yışında olduğu rahatlıkla söylenebilir. Türkiye Selçuklu*ları sultanlarının da atalarından gelen geleneği sürdür*düklerini İbnü'l-Esir bildirmektedir. Bununla beraber II. Kılıç Arslan'ın felsefi konulara ilgi duyduğunu ve bu konudaki ilmî tartışmalara katıldığını Süryani Mihail bildirmektedir.[10] İbn Bibi 1. G. Keyhüsrev'in İbn Si*na 'nın hayranlarından olduğunu bildirmektedir.[11] Mu*taassıb bir şafii olan İbnü'l-Esir II. Kılıç Arslan'ın diğer oğlu II. Süleymanşah için şöyle diyor: ''Ancak onun itika*dının bozuk olduğu felsefi inançlar taşıdığı bu inançta olan kimseleri himaye ettiği onlara destek verdiği bildirilmekte*dir''.[12] Demek oluyor ki bu bilimsel ve felsefi gelenek Anadolu'da devam etmiştir. İşte buna benzer haberler Selçuklular zamanında (ilk bir buçuk asırda) Anadolu'da devlet adamlarının Mu'tezile mezhebine yatkın oldukl*arını ortaya koymaktadır.

    B. BİLİMİN İŞE DÖNÜŞTÜRÜLMESİ VE UYGULAMASl

    Türkiye Selçukluları Dönemi'nde devlet adamları*nın tabiat bilimlerine ve felsefeye ilgi duymaları bilim adamlarını bu alanda eserler vermeye ve fikir üretmeye yön*lendirmiştir. Yukarıda da ifade edildiği üzere bu dönemde te'lif edilen eserlerin hemen tamamı bu bilimlere dairdir. Bu alandaki çalışmalar bilimin iş alanında uygulanması ve insanların bilimden ya*rarlandırılması düşüncesinin doğması*na vesile olmuştur. Bilimin işe dönüş*türülmesi ön plâna çıkmış ve bunun uy*gulaması için çaba sarf edildiği görül*mektedir.

    II. Kılıç Arslan zamanında Kayse*ri'de yaşayan Tiflisli Hubeyş bin İbra*him ''Beyanü's-sınaat'' adlı eserinde san'at alanında bilimden yararlanmanın yollarını göstermeye çalışmakta ve san'at alanında bilim*den geniş ölçüde yararlanılabileceğini savunmaktadır.[13] Aynı dönemde Diyarbekir Artukluları Devri bilgini Ciz*reli Ebu'l İzz İsmail b. er-Rezzaz (602/1205) ''el-Cami' beyne'l-ilm ve'l-amel'' (ilim ile amelin birleştirilmesi) adlı eserinde pek çok otomatik makinelerin projesini çizerek ilmin amele dönüştürülmesi yollarını göstermektedir.[14] Yukarıda adı geçen Keşfü'l-akabe adlı eserde de bilim adamlarının bilimi uygulamaları ölçüsünde değer kazan*dılar derken bu hususu ifade etmiş olmaktadır.

    Gene XIII. yüzyılın başlarında bir Kübrevî Şeyhi olan Necmeddin Daye de Sultan Alaaddin Keykubad'a sunduğu Mirsadü'l-ibad adlı eserinde sanatı ilmin insan ruhunda meydana getirdiği gücün neticesi olarak gör*mekte ve san'atı insanın sahip olduğu ilmi sayesinde ak*lın direktifi ile kullandığı birtakım alet ve edavat vasıta*sı ile ruhunu eşya üzerinde göstermeye çalışmasıdır şek*linde tarif ederek ilim ile san'at arasındaki ilişkiyi belirt*meye çalışmaktadır.[15]

    Bu düşüncenin Anadolu'da bir süre gelişme göster*diği ve uygulama alanı bulduğu görülmektedir. O devir*de bu zihniyetin uygulayıcıları Anadolu'nun hirfet ve zenaat erbabı olan Ahiler idi. Anadolu'da Ahi teşkilatı*nın kurucusu olarak tanınan Ahi Evren'in bu konuya özel bir önem verdiği görülmektedir. O eserlerinde sık sık ilmi iş ve sanat alanında kullanmak gerektiğini ifade eder.[16] İlmin amelden önce geldiğini ilimsiz amelin fay*da saylamayacağını kişi ilmini uyguladığı ölçüde mak*bul insan olacağını savunmaktadır.[17] Bir başka yerde de insan ruhunda teorik (nazarî) ve pratik (amelî) güçler bulunduğunu bu iki gücün birlikteliğini vurgulayarak ilimle oluşan ruhtaki irade ve kudretin pratik gücü mey*dana getirdiğini ve bunun iş ve üretime yönlendirilmesi fikrini savunmaktadır.[18]

    Zaten Anadolu'da Ahi teşkilatının kuruluş amaçla*rından biri de ilmi çeşitli san'at alanında uygulamaya koyarak ve toplumu bundan yararlandırma ülküsünün pratiğe dönüşmesidir. Yukarıda arz etmeye çalıştığım zihniyetin Anadolu Ahi Teşkilatı'nın kurulmasına vesile olduğunu söylemek istiyorum. Demek oluyor ki Ahi teşkilatı Anadolu'da tabi*at ilimleri alanındaki çalışmaların ışı*ğında kurulmuştur.

    Burada şunu da belirtmek duru*mundayım: Selçuklular zamanında Ahi*lik bilimsel bir temele dayanmakta iken ve bilimin verilerinden pratik hayatta yararlanmayı esas almış iken Osmanlılar döneminde Ahiliğin bu bilimsel yönü*nün algılanamadığı veya bu yönüyle Ahiliğin Osmanlılara intikal etmediği anlaşılmaktadır. Nitekim Ahiliğin fikir babası olan Ahi Evren'in ve eserlerinin Osmanlı uleması tarafından bilinmeme*si ve tanınmaması ve hatta Selçuklular Dönemi'ndeki Ahi çevreleri ile ilgili bilgilerin Osmanlılara intikal etmemesi de bunu göster*mektedir. Bunun da en önemli sebebi Kösedağ yenilgi*sini takip eden bir asır boyunca (1243/1335) Anadolu'da hüküm süren Moğol iktidarının Ahi Evren Hace Nasi*rüddin Mahmud ve arkadaşları üzerindeki ağır şiddetli ve zalim baskı ve takipler sonucu onların eserlerinin ya*yılamaması ve okunamaması, onların yarattığı bilimsel geleneğin Anadolu'da devam etmesini engellemiş oldu*ğunu düşünüyorum.

    Ahi Evren Şeyh Nasirüddin Mahmud ''Letaif-i Hik*met'' adlı eserinde Ahiliğin kuruluş felsefesini şöyle ifade etmektedir: “Allah insanı medeni tabiatlı yaratmıştır: Bu*nun anlamı şudur: Allah insanı yemek içmek giyinmek evlen*mek mesken edinmek gibi çok şeylere muhtaç olarak yaratmış*tır. Hiç kimse kendi başına bu ihtiyaçları karşılayamaz. Bu yüzden demircilik, marangozluk gibi birçok meslekleri yürüt*mek için çok insan gerekli olduğu gibi demircilik ve marangoz*luk da birtakım alet ve adevatla yapılabildiği için bu alet ve adevatı tedarik için de çok sayıda insana ihtiyaç vardır. Böylece insanın (toplumun) ihtiyaç duyacağı bütün san'at kolları*nın yaşatılması gerekir. Bu halde toplumun bir kesiminin san'atlara yönelmesi ve her birinin belli bir san'atla meşgul ol*ması gerekir ki toplumun bütün ihtiyaçları görülebilsin.[19] İş*te Ahilik bu duygu ve düşüncelerin sonucu olarak orta*ya çıkmış olduğunu söylemek istiyorum. Gene Ahi Ev*ren san'atkarların iş ortamındaki çalışma düzenleri hak*kında da şöyle bir fikir beyan etmektedir: '' Bir çok insan*ın bir arada çalışması san'atkarlar arasında rekabet ve mü*nazaaya sebep olabilir çünkü bunların her biri kendi ihtiyacı*na yönelince menfaatler çatışması ortaya çıkar. Karşılıklı hoş*görü ve affetme olmadığı zaman münazaa ve ihtilaf zuhur eder. O halde bu insanlar arasındaki ihtilafı halledecek ka*nunlar koymak gereklidir. Bu kanun şeriata uygun olmalı ki ona uyulsun ve insanlar arasındaki ihtilafın halline vesile ol*sun. İhtilafsız bir ortam yaratılınca herkes rahatça umduğunu elde eder. İhtilaf zuhu*runda ise bu kanuna müracaat ederek ihti*laflar ortadan kaldırılabilir. Peygamberle*rin şeriat koymaları bundandır. ''[20]

    Öyle görünüyor ki, Ahi Evren Hace Nasiryddin Mahmud'un bu fikirleri doğrultusunda tarih boyunca Anado*lu' da Ahi işyerlerinin yönetmelikleri olan Ahi şecerenameleri Ahi Fütüv*vetnameleri meydana getirilmiş ve ahile*rin çalışma ortamındaki düzenleri bu eserlerde tespit edilen kurallar çerçeve*sinde sağlanmıştır. Ahiler de bu kuralla*ra kuvvetli bir iman ile bağlı olmuşlar*dır. Tarih boyunca Ahi iş yerlerinde bir gelenek halinde sürdürülen töreler bu kurallara dayanmaktadır.

    İbn Haldun sanatı ve sanat kollarını uygarlığın gereği olarak görmektedir.[21] Anadolu Selçuk*luları Devri'nin en güçlü filozofu olan Ahi Evren Şeyh Nasirüddin Mahmud da toplumun mutluluk ve refahı için bütün sanat kollarının yaşatılmasının gerekli oldu*ğunu savunmuştur. Onun, İhvanü's-safa'nın bu konuda*ki görüşlerini tercih ettiği görülmektedir.[22]

    Ahi Evren'in İhvanü's-safa risalelerini çok iyi muta*laa etmiş olduğu görülmektedir. Bu da Ahinin tabiat ilimleri alanında derinleşmiş olduğunu ortaya koymak*tadır. Ahi teşkilatının piri olan zatın bu bilimsel kişiliği Ahi teşkilatının kuruluşunda bilimin ne kadar önemli bir yeri bulunduğunu göstermektedir.

    Ahi Evren bütün san'at erbabının belli bir yere toplanmalarını ve orada sanatlarını icra etmelerini de öğüt*lemektedir. Bu konuda aynen şöyle diyor: ''Toplum çeşitli sanat kollarını yürüten insanlara muhtaç olduğuna göre bu sanatların her birini yürüten çok sayıda insanların belli bir yerde toplanmaları ve sanatkarların her birinin kendi sanat*larıyla meşgul olmaları sağlanmalıdır ki toplumun bütün ih*tiyaçları görülebilsin. ''[23]

    Ahi Evren'in bu sözlerinden şehirlerinde sanayi çar*şılarının kurulması fikrinin ortaya atıldığını görüyoruz. Ahilik ve Ahi teşkilatı işte bu düşüncelerin uygulamaya koyulmasının tabii bir sonucu olarak doğmuş ve geliş*miştir. Ahi Evren Şeyh Nasiruddin Mahmud'un bu dü*şünceleri, devrin sultanları ve yöneticileri tarafından be*nimsenmiş olduğu ve uygulandığı anlaşılmaktadır. Zira Ahi Evren ilk yerleştiği yer olan Kayseri'de Ahilere mahsus büyük bir sanayi sitesinin kurulmuş olduğunu bazı kaynaklardan öğrenmekteyiz. Ahi Evren'nin kayın pederi Şeyh Evhadüddin Hamid el Kirmani (635/1237) adına Muhammed es Sivasi tarafında kaleme alınan Me*nakıb-ı Şeyh Evhadü'd-din-i Kirmani adlı eserde bildirildi*ğine göre Kayseri' de bir dericiler çarsısı, bunun bitişi*ğinde de Külah dûz1ar çarşısı bulunuyordu.[24] Aynı ese*rin bir başka yerinde de Kayseri'de bakırcılar çarşısından da söz edilmektedir.[25] Bu eserde Kayseri'de dokumacılar ve örgücüler çarşısından da bahsedilmek*te, Evhadüd-dini Kirmani'nin müridleri*nin buradan İstanbul'a ve diğer Rum bel*delerine halı ve kilim ihraç ettikleri bil*dirilmektedir.[26] Devrin tarihçisi İbn Bibi de buradaki Debbağlar (dericiler) çarşı*sından bir vesileyle bahsetmektedir.[27] Debbağların piri olan Ahi Evren'in evi de bu debbağlar çarşısında bulunan Hani*kah'a bitişik idi ve bir kapısı Hanikah'a bir kapısı da camiye açılıyordu.[28] Ahi teşkilatının lideri Ahi Evren Hace Nasi*rüddin'in burada faaliyetini sürdürdüğü tespit olunmaktadır.

    Selçuklular zamanında Kayseri ' de te*şekkül eden Ahi teşkilatının yanında Türkmen hanımlarında kendi aralarında örgütlendikleri ve onların kurduğu örgü*te de Bacıyan-ı Rum (Anadolu Bacıları) dendiği tespit olunmaktadır. Kayseri'deki bu sanayi si*tesinde bulunan örgücüler ve dokumacılar çarşısında Ahilerin kızları ve hanımları da el sanatlarını burada ic*raa ediyorlardı. Hatta Yeniçerilerin başlarına giydikleri Akbörk'ün ilk defa Kayseri'deki Külah dûz1ar çarşısında Bacılar tarafından imal edildiğini tespit etmekteyiz. Türkmen Şeyh Evhadüd-din Hamid el Kirmani'nin kızı ve Ahi Evren'in eşi olan Fatma Bacı (Fatma Hatun) da bu örgütün lideri konumunda olduğu anlaşılmaktadır.[29] Bu konuda müstakil bir eser yayınlamış olduğumu da burada hatırlatmak isterim.

    C. AHİLİĞİN SELÇUKLULARDAN OSMANLILARA İNTİKALİ

    Yukarıda açıklamaya çalıştığım Selçuklular zama*nındaki fikri ve ilmi gelişmenin birtakım siyasi, sosyal ve kültürel gelişmelere bağlı olarak tedricen zayıf1adığı özellikle de Moğolların 1243 yılında Anadolu Selçuklu*ları Devleti'ni hakimiyetleri altına almalarından sonra bu alandaki çalışmaların tamamen yok edildiği gözlen*mektedir. Bu dönemde Selçuklu ümerasından Pervane Muinüddin Süleyman, Vezir Taceddin Mu'tez, Sahip Ata Fahrüddin Ali ve Nuruddin Caca'nın Orta Anadolu'da Ahi ve Türkmen çevreler üzerindeki ağır siyası ve fikrî baskıları ve birçok vilayetlerde gerçekleştirdikleri katli*amlar sonucu Ahi ve Türkmen çevreler büyük kalabalık*lar halinde uc bölgelere göç ermek zorunda kaldılar. Bu emirler sultandan aldıkları bir fermana istinaden Ahi ve Türkmen çevrelerin ellerindeki işyerleri medrese, tekke ve zaviyeleri müsadere ediyorlardı.[30]

    Bu durumda Ahiler, Ekberîler, Bektaşî ve Babaî der*vişler, Haydarî ve Evhadî dervişler gibi dinî-tasavvufî zümreler yanında bunlarla iç içe olan Kayılar, Germiyan*lılar, Bozoklar, Salutlar, Avşarlar gibi millî unsurlar da uc bölgelere göçüyorlardı. Özellikle Danişmend ilinden daha kalabalık gruplar göç ediyorlardı. Nitekim, Man*zum Hacı Bektaş velayetnamesinde Hacı Bektaş'ın zaman zaman halife ve mürid*lerine uc bölgelere göçmelerini ya em*retmekte veya öğütlemektedir.[31] Velayetnamenin diğer bir nüshasında[32] Hacı Bektaş'ın dost-ı sadık'ı olarak tanıtılan Şeyh Sadrüddin-i Konevî de ''vasiy*yet'' inde gençlerin ve gücü yetenlerin şu Diyar-ı Rum'u (Anadolu'yu) terk etmele*rini öğütlemektedir.[33] Yüz sene aralıksız devam eden bu göçler, uc beyliklerin ve Osmanlıların insan potansiyelini oluştu*ruyordu.

    Osmanlı Devleti'nin kuruluşunu ve yapılanmasını sağlayan fikrî dinamikle*rin başında Ahi Evren diye tanınan Kır*şehirli Hace Nasirüddin Mahmud el Ho*yî'nin (1261) baş mimarı olduğu Ahilik hareketi ve Hacı Bektaş-ı Horasanî (1271) mektebinden neş'et eden Bektaşilik hareketi ve Şeyh Saruddin-i Konevî (1275) ve talebelerinin Anado*lu'da başlattıkları ekberiye hareketi bulunmaktadır. Bu üç dinî-fikrî hareket Orta Anadolu orijinlidir. Her üç hareketin pirleri olan Ahi Hace Nasıreddin Mahmud Hacı Bektaş-ı Veli Sadrudin-i Konevî çağdaş olup arala*rında sıkı bir dostluk, gönüldaşlık ve ülküdaşlık bulun*maktadır. Zaman zaman bir araya gelip görüşmeleri ol*muş ve mektuplaşmışlardır.[34] Anadolu Selçukluları za*manında ortak bir dinî ve siyasî düşünüş ve anlayış için*de bulunmuşlardır. Bu pirler o dönemde Anadolu'yu iş*gal eden Moğol iktidarı ve bu işgalci güç yanlısı olan yö*netici ve çevrelere karşı menfi bir tavır içinde bulunmuş*lardır. Bu üç pirin dini ve siyasî birlikteliği onlara bağlı olanlar arasında da kendisini göstermiş ve bu üç fikrî ha*reketin mensupları Osmanlı Devleti'nin hizmetinde bir*birleriyle uyum içinde faaliyet göstermelerine vesile ol*muştur. Bu durum Osmanlı Devleti'nin sağlıklı bir şe*kilde yapılanmasına güçlü bir birlik ve beraberliğin oluşmasına ve devletin hızlı büyümesine güç katmıştır. Bu zümreler devlete hizmeti dinî bir heyecan ve iman halinde yürütmüşlerdir.

    Bu devrede Anadolu'da aklı ilimlerle ve bilimle uyumlu ve hatta tabiatı ve eşyanın sırlarını inceleyip araştırmaya esas alan tasavvufi bir duyuş ve düşünüş bi*çimi (âfakîlik) oluşmuş iken.[35] Moğol istilasından sonra bu duyuş ve düşünüşte olan Ahi ve Türkmen ve çevrele*rin teşkilat ve tarikatları dağıtılmış aklı ilimlere muha*lif olan çevrelerin meşrepleri ön plâna çıkmıştır. Bu du*rumda Anadolu'da tabii ve aklî ilimler tamamen hima*yesiz kalmıştır. Moğol istilasından sonra Anadolu' da hızlı bir mistikleşme görülmektedir. Bunun sonucu ola*rak bu dönemde telif edilen eserlerin büyük ekseriyeti tasavvufî-dinî ve edebî eserlerdir. Bunda Moğol iktidarı*nın yanında İranî çevrelerin de büyük rolü görülmekte*dir. Anadolu'daki bu fikrî ve ilmî gelişim ve değişimin sebeplerini maddeler halinde açıklamak gerekirse;

    I. XIII. asrın ilk çeyreğinden itibaren çok sayıda mutasavvıf ve dervişler Moğol istilası önünden kaçıp Anadolu'ya sığınmışlar*dır. Bu tasavvufi zümrelerin Anadolu'da faaliyet göstermeleri sonucu Anadolu'da fikrî denge tasavvuf lehine bir gelişme göstermiştir.

    II. Moğol iktidarının Anadolu halkı üzerinde yarattığı şiddetli fikrî ve siyasî baskı ve gerçekleştirdiği acımasız katli*amlar Anadolu halkını bezginliğe ve ümidsizliğe sevk etmiştir. Bu durum me'yus ve çaresiz insanlara umut ve hu*zur kaynağı olan tekke ve zaviyelere rağ*beti arttırmıştır. Bu hızlı gelişme aklî ve tabii ilimlere karşı ilgiyi azaltmıştır.

    III. Moğolların Anadolu'da gerçek*leştirdikleri katliam ve zulümle de pek çok aydın, kültürlü ve bilge kişilerin telef olmasına veya Moğol zulmünden kaçıp Anadolu'yu terk etmelerine, Ahi teşkilatının baş mimarı Ahi Evren ve arkadaşları da Kırşehir' de katliama uğramalarına se*bep olmuştur.

    IV. Moğol hakimiyeti, Anadolu Selçuklu Devle*ti'nin siyasi otoritesinin ve ekonomik gücünün zayıfla*masına sebep olmuştur. Bu durumda ilim adamlarının himayesiz kalmalarına ve Anadolu'dan göçmelerine yol açmıştır. Ancak XIII. asrın sonlarında istiklallerini ilan eden Türkmen beylerin -sınırlı da olsa* bazı ilim ve fikir adamlarını himayelerine aldıkları görülmektedir.

    V. Moğol iktidarının himayesini kazanan Mevlana Celaleddin-i Rumî ve etrafındakilerin Anadolu'da fikri üstünlük kurmaları da aklı ilimlerin gerilemesine se*bep teşkil etmiştir. Zira Mevlana Celaleddin-i Rumî, babası Bahaüddin Veled hocaları Seyyid Burhaneddin*i Tirmizî ve Şems-i Tebrizî, oğlu Sultan Veled genel olarak akla ve akılcılığa muhalif kişilerdir. Bunların Anadolu' da akılcılığa aklı ilimlerle uğraşanlara karşı savaş açmaları ve Moğol iktidarının desteği ile fikrî üs*tünlük kurmaları Anadolu'da akılcılığın gerilemesine felsefe ve pozitif ilimlerin horlanması zihniyetini do*ğurmuştur.

    Bütün bu hususlar, Ahiliğin kuruluş döneminde Anadolu.da mevcut olan bilimsel zihniyetin Osmanlılara intikal etmesine engel olmuştur. Moğol iktidarı döne*minde Ahi ve Türkmen çevreler üzerinde yaratılan şid*detli baskı ve yok etme siyaseti bu çevrelerin tanınama*masına ve eserlerinin yayılamamasına sebep olmuştur. Osmanlı ulemasının Ahi Evren, Taptuk Emre, Yunus Emre, Evhadüddin-i Kirmanı, Baba İlyas-i Horasanı, Hacı Bektaş-ı Veli ve daha pek çok Türkmen çevreler hakkında sahih bilgiye sahip olamamaları bundan kay*naklanmıştır. Ahi Teşkilatı, Osmanlı Devleti'nin yapısı içinde yer almış olmasına rağmen bu teşkilatın piri olan Ahi Evren Hace Nasıruddin'in eserlerinin Osmanlılar döneminde okunmadığı ve bilinmediği gözlenmektedir. Bu durum da Ahiliğin bilimsel temelinin Osmanlılara intikal etmediğini göstermektedir.


    -------------------------------------------------------------------------

    [1] Selçuk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Öğretim Üyesi / Türkiye
    [2] . A.g.e, İstanbul 1332, s 205
    [3] Fatih (Süleymaniye) Kütüphanesi, nr. 5426, yp. 193a.
    [4] İbnü.l-Esir, el-Kamil fi’t-Tarih, Beyrut 1966, X. 33; M. Şerefeddin Yaltkaya, ''Selçukiler Devrinde Mezahib'', Türkiyat Mecmuası, İs*tanbul l925, I, 102-105
    [5] İbn Tağriberdi, en-Nucumu'z-zahire, V, 54, ''Selçukiler Devrinde Mezahib'', s. 104
    [6] Beyhakı Tarihi, neşr. Ekber Feyyaz, Tahran 1371 , s. 641 ve 660.
    [7] Ebü'I-Ferec Tarihi, Terc. Ö. Rıza Doğrul, Ankara 1950, I, 331-332. Arap tarihçilerinden Bağdatlı İbn Hamdun'da bu bilgiyi teyit etmektedir Bkz. Tevarihü's-sinîn, Topkapı Krp (III Ahmed) nr. 2981, yp. 156a
    [8] el-Kamil fi't-tarih, X, 36-37.
    [9] Fatih Süleymaniye Krp. nr. 5426, yp. 250a.
    [10] O. Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye, İstanbul 1971, s. 230*-233
    [11] .el Evamirü'l-alaiyye, neşr. A. Sadık Erzi, Ankara 1956, s 25.
    [12] el-Kamil, XII, 196
    [13] Karib Çelebi, Keşfu'z-zunun, I, 261. Bu eserin bir nüshası Tokat, Zile İlçe Kütüphanesinde bulunuyor. Eser Türkçeye de tercüme edil*miştir. Türkçe tercümesinin bir nüshası Bağdatlı Vehbi Ef. (Süleyma*niye) Krp nr. 2253'de kayıtlı olup 954 (1548) istinsah tarihlidir.
    [14] Topkapı Sarayı Müzesi (III Ahmed Kısmı) Krp. nr 3472 ve 3350. Topkapı Sarayı Müzesi (III Ahmed Kısmı) Krp. nr 3472 ve 3350.
    [15] Mirsadü'l-İbad, neşr. M Emin Riyahi, Tahran 1366, s 532-533
    [16] Ahi Evren, Tabsiretü'l-mübredi ve Tezkiretü'l-müntehî, Nuru Os*maniye Krp nr. 228, yp. 72a-73a.
    [17] Ahi Evren, Letaifü'I-Hikme, neşr. G. Hüseyn-i Yusufî, Tahran 1340, s 259, Nâşir: bu eseri bazı yanlış bilgi ve kayırlara dayanarak Kadı Si*racüddin Mahmud el-Urmevî'ye nisbet etmiştir. Bu nisbet katiyyen yanlıştır. Aslında bu eser Ahi Evren'in ''Letaifü'l-Giyasiyye'' adlı ese*rinin hulasasıdır.
    Ahi Evren, Letaifü'I-Hikme, neşr. G. Hüseyn-i Yusufî, Tahran 1340, s 259, Nâşir: bu eseri bazı yanlış bilgi ve kayırlara dayanarak Kadı Si*racüddin Mahmud el-Urmevî'ye nisbet etmiştir. Bu nisbet katiyyen yanlıştır. Aslında bu eser Ahi Evren'in ''Letaifü'l-Giyasiyye'' adlı ese*rinin hulasasıdır.
    [18] .Letaifü'I-Hikme, s.138-142.
    [19] A.g.e., s. 145.
    [20] A.g.e., s. 145-146
    [21]Mukaddime, Beyrut (Tarihsiz) s. 400-402
    [22] Resailü İhvani's-safa, (neşr. Batrus el Bostanî, ) Beyrut (Tarihsiz), I, 280-292.
    [23]. Letaifü'l-Hikme, s 145.
    [24]A.g.e, neşr. B. Furun-fer, Tahran 1347 , s. 158.
    [25] A.g.e., s. 68.
    [26] 25. A.g.e., s 108 ve 118.
    [27]. el-Evamirü'l-alaiyye, s. 527 .
    [28] Menkıb-ı Evhadü'd-din-i Kirmanî, s. 158.
    [29] Bkz. M. Bayram, Fatma Bacı ve Bacıyan-ı Rum, Konya, 1994.
    [30] . M. Bayram, Ahi Evren ve Ahi Teşkilatının Kuruluşu, Konya 1991, s. 116-127
    [31] Hacı Bektaş İlçe Kitaplığı nr. 200, yp. 183b-187b.
    [32]Hacı Bektaş İlçe Kitaplığı nr. 119, yp 196a'da (derkenarda)
    [33] O. N. Ergin, Sadreddin Konevî ve Eserleri, Şarkiyak Mec. İstanbul 1958, II, 82-83
    [34] M. Bayram, Sadruddin Konevî ile Ahi Evren Şeyh Nasıru’d-din Mah*mud'un Mekruplaşması'' S.Ü. Fen-Ed Fak. Edebiyat Dergisi, Konya 1983, Sa. 2, s. 51-75
    [35] M Bayram, Evhadü'd-din Kirmanîı ve Evhadiye Hareketi, Konya 1999,s. 55-78
    ............................................................ .

  9. #9
    "Ahilik" ışığında yeni insan projesi

    Ahilik

    Osmanlı dinamiğini oluşturan bir kaç unsurdan bşrşdşr.,Ahilik...Çünkü Ahi Evran tarafından oluşturulan bu ekolün en önemli amacı,"Kamil insan" yetiştirmektir.Bir başka deyişle Kur'an'ın "İnsan modeli"ni hayata geçirmektir.

    Siyasi yönleri yoktu.Buna rağmen ahiler,Gazi Dervişler ve Alperenler,Osmanlı Devletini kuran Osman Gazi etrafında kenetlendiler.Bunun sebebi, Osman Gazinin kuru cihangirlik davası peşinde değil,"İla-yı kelimetullah"ın (Allah'ın inancını cihana yaymak) peşinde olduğunu görmeleriydi.

    Ahiler,savaş sırasında kelle koltukta savaşıyor,barış zamanında ise öğretmenlik ve ticaret yapıyorlardı.O kadar fedalardılarki,pir (şeyh,üstad), müridine, "Filan yere git,hemen medreseni kur ve hizmete başla" dediğinde sözü ikiletmez, hatta sual bile sormaz, "baş üstüne" çekip tereddütsüz söylenen yere gider, hizmete başlardı.

    Her açıdan Asr-ı Saadetteki muhteşem örneklere benzerlerdi.Zaten maksatları onlara benzemekti.Bir anlamda Asr-ı Saadet'i kendi çağlarına taşımak için çalışıyorlardı.Bu çabalarının üzerine "rahmet" indi ve büyük bir devlet ihsan edildi:Osmanlı Devleti...

    Acaba bu büyük oluşu hak eden "insan'ın özellikleri nelerdi?" Bu sorunun cevabı "Ahilik Şartnamesi"nde bulabiliriz.Çıraklıktan ustalığa giden yolda bireyi olgunlaştırmayı hedefleyen Ahilik teşkilatının temel ilkeleri özetle şunlardı:

    *İyi huylu,güzel ahlaklı ve herkes için sevgi dolu olmak.

    *Kini,hasedi,düşmanlığı ve dedikoduyu hayatından çıkarmak.

    *Ahdinde,sözünde ve sevgisinde vefalı olmak;gözü gönlü ve kalbi tok olmak.

    *Şevkatli, merhametli, adaletli, faziletli, iffetli, dürüst ve kerem sahibi olmak.

    *Büyüklere sevgi ve saygı göstermek.

    *Başkalarının ayıp kusurlarını örtmek, gizlemek ve affetmek, hataları yüze vurmamak.

    *Tatlı dilli,güler yüzlü, samimi vbe güvenilir olmak.

    *Gelmeyene gitmek, dost ve akrabayı ziyaret etmek.

    *Herkese iyilik yapmak,iyiliklerini istemek ve yapılan iyiliği asla başa kakmamak.

    *İnsanların işlerini içten, gönülden ve güler yüzle yapmak.

    *Daima iyi komşu olmak,cahil komşuların verdiği sıkıntıya katlanmak.

    *İnsanlar arasında din,dil,mezhep,ırk,renk farkı gözetmemek.

    *Hata ve kusurları daima kendi nefsinde aramak,iyilerle dost olup, kötülerden uzak durmak.

    *Fakirlerle dostluktan, oturup kalkmaktan çekinmemek.

    *Zenginlereizenginliğinden dolayı itibardan kaçınmak, Allah için sevmek.

    *Hak için hakkı söylemek ve hakkı söylemekten korkmamak.

    *Emri altındakileri ve hizmetindekileri kurumak ve gözetmek.

    *Açıkta vegizlide Allah'ın emir ve yasaklarına uymak;içi,dışı,özü,sözü bir olmak.

    *Kötü söz ve hakaretlerden sakınmak,Hakkı korumak,hakka riayetle haksızlığı önlemek.

    *Kötü ve kendini bilmezliğe iyilikle karşılık vermek.

    *Bela ve kötülüklere karşı sabretmek.

    *Düşmana düşmanının silahıyla karşılık vermek.

    *İnanç ve ibadetlerinde samimi olmak ve fani dünyada kalacak şeylerle övünmemek.

    *Yapılan iyilik ve hayırda Allah'ın rizasından başka amaç gözetmemek.

    *Alimlerele dost olup onlara danışmak ve ısr saklamak.

    *Her ve her yerde yalnız Allah'a güvenmek;doğru örf,adet ve törelere uymak.

    *Aza kanaat,çoğa şükrederek dağıtmak.

    *Feragat ve fedakarlığı daima kendi nefsinden yapmak


    Adına "Osmanlı Devleti" dediğimiz "ebedi abide", işte bu "yürek adam"ların yüreklerinde yeşerdi.Osman Gazi'nin maneviyat önderi ve kayınpederi (kaim-peder) Şeyh Edabali bir "Ahi" idi.

    Keza,kuruluşa yüreklerini katan şeyh Mahmut Gazi,Ahi şemsüddin ve oğlu Ahi Hasan, daha sonra ise meşhur Cendereli (Çandarlı) Kara Halil Paşada Ahilerdendir.

    Vurgunculardan,soygunculardan, uygunsuzluklardan, yolsuzluklardan ve dalkavuklardan gına getiren Türkiye, artık bu modeli dikkate almak ve "yürek adam" üreten Ahiliğin kaynaklarına eğilmek durumundadır.


    Yavuz Bahadıroğlu (Biz Osmanlıyız)
    ............................................................ .

  10. #10
    Kayıtsız
    Misafir

    ahilik

    ahiliğin günümüzdeki karşılığı nedir

  11. #11
    _ALBAY_ SİTE BAŞKANI Tevfik YAZICILAR kullanıcısının Görüntü Resmi
    Giriş
    Thu May 2006
    Konum
    İstanbul
    İletiler
    8,446
    Blogdaki Konular
    5
    Alıntı Kayıtsız tafarından gönderildi Mesajı Göster
    ahiliğin günümüzdeki karşılığı nedir
    Sanırım Müsiad'dır.
    Gün gelecek bütün dünya Hocama selam duracak!

  12. #12
    Alıntı Kayıtsız tafarından gönderildi Mesajı Göster
    ahiliğin günümüzdeki karşılığı nedir
    Kısmende olsa Esnaf ve sanatkarlar odasıdır.
    ............................................................ .

+ Konuyu Yanıtla

Yer İmleri

Gönderme Kuralları

  • You may not post new threads
  • You may post replies
  • You may not post attachments
  • You may not edit your posts
  •