+ Konuyu Yanıtla
12 / 12 İlkİlk ... 256789101112
229 sonuçtan 221 --- 229 arası gösteriliyor

Konu: Neden Ölülere Fatiha Okuruz ?

  1. #221
    _ALBAY_ SİTE BAŞKANI Tevfik YAZICILAR kullanıcısının Görüntü Resmi
    Giriş
    Thu May 2006
    Konum
    İstanbul
    İletiler
    8,607
    Blogdaki Konular
    5
    Okumadan ilim alınmaz, kafasız kalınır... eyvallah bunu bize gösterdiniz. Bir tavsiye önce konuyu okuyun sonra kafanızı toplayın... Delilleriniz konuda ....
    Gün gelecek bütün dünya Hocama selam duracak!

  2. #222
    Muhtazaf M. Salih AYDIN kullanıcısının Görüntü Resmi
    Giriş
    Fri Dec 2007
    Konum
    Almanya
    İletiler
    619
    Blogdaki Konular
    1
    Geçmişlerimizin ruhuna Kur'ân'dan nelerin okunması gerektiği hususunda Peygamberimiz (a.s.m.) şu tavsiyelerde bulunur:
    "Yasin, Kur'ân'ın kalbidir. Onu bir kimse okur ve Allah'tan âhiret saadeti dilerse, Allah onu mağfiret buyurur. Yâsin'i ölülerinizin üzerine okuyunuz." (Müsned, 5:26)

    Hz. Ebû Bekir'in (r.a.) rivayet ettiği şu hadis-i şerif de meseleyi açıklığa kavuşturmaktadır:
    "Kim babasının veya anasının veya bunlardan birisinin kabrini cuma günü ziyaret ederek orada Yasin sûresini okursa, Allah kabir sahibini bağışlar." (İbni Mace Tercemesi, 4:274)

    Bir hadiste Peygamber Efendimiz (asm) şöyle buyururlar:
    "Ölen kimse kabrinin içinde boğulmak üzere olup da imdat isteyen kimse gibidir. Babasından yahut kardeşinden veya dostundan kendisine ulaşacak duayı beklemektedir. Nihayet dua kendisine ulaştığında bu duanın sevabı ona dünya ve dünyada bulunan her şeyden daha kıymetli olur. Muhakkak ki, hayatta olanların ölüler için hediyeleri dua ve istiğfardır." (Mişkatü’l- Mesabih, 1:723)

    Hanefî mezhebine göre, bir insan akrabasının veya yakın dostunun kabri başında Kur’an okusa güzel olur.(V. Zuhaylî, el-Fıkhu’l-İslamî, 8/49). Şu ifadeler de Hanefî alimlerine aittir.
    “Ehl-i Sünnet ve cemaate göre, bir insan namaz, oruç Kur’an’ın okumak, zikir, hac gibi işlediği güzel amellerinin sevabını başkasına hediye edebilir."(bk. Fethu’l-kadîr, 6/132; el-Bahru’r-Raik,7/379- Şamile-; Reddu’l-Muhtar, 2/263).

    -----------------------------------------------------------------------
    Ölü için okumak

    Kafamı kurcalayan bir mesele hakkında ne düşündüğünüzü öğrenmek istiyorum. Bazı tarihçilerin öne sürdüğü bir iddia var. O da şu: Atalar kültü İslamiyet'ten önceki Türklerin inançlarından birisidir. Bu inanç gereğince ölen kişinin ruhu hiçbir zaman yok olmaz ve kendi yakınlarının içerisinde varlığını sürdürür. Ancak ruhun insanlara zarar verebileceği endişesi daima mevcuttur. İşte bu endişe nedeniyle insanlar ölen kişinin mezarında o şahsa bir takım hediyeler sunarlar. İslamiyet'ten önceki durum budur. Türklerin İslamiyet'e geçişleriyle birlikte bu inanç da islâmî bir kisveye bürünür. Artık müslümanların mezar yerinde ölülerin ruhlarına Kuran hediye etmesi şeklinde kendini göstermektedir.
    Bu çerçevede düşünmek doğruysa:
    1. Ruhuna Fatiha okumanın nasıl bir açıklaması vardır?
    2. Öldükten sonra amel defterinin sadece 3 halde açık kaldığını düşünürsek okunan Yasin'lerin ölüye bir faydasının olduğunu söylemek ne kadar doğru olur?


    Cevap:

    Sizin verdiğiniz bilgi doğru ise eski Türklerin inançlarına göre ataların ruhu zarar vermesin diye onlara hediyeler sunuluyormuş. Bu inanç ve âdetle İslam inancı ve müslümanların ölüleri için yapıp ettikleri arasında hiçbir yakınlık ve benzerlik yoktur. Çünkü İslam inancına göre ölülerin ruhları dünyada, yaşayan yakınlarının yanında değil, berzah âlemi denilen, hem dünya hem de ahiret âlemlerinin bazı özelliklerini taşıyan bir başka âlemde, varlık boyutundadırlar. Dünyada olan yalnızca onların çürümüş cesetleridir. Bu cesetlerin gömülü olduğu kabirler, ebedi âlemdeki ruhların mekanları değildir. Berzah âleminde yaşamaya devam eden ruhlar, kabir süalini geçirdikten sonra, dünyadaki yaşantılarının bir sonucu olarak ya cehennemdekine benzer veya cennettekine benzer (aynı olmamakla beraber onları andıran) bir hayat yaşarlar.
    Peki öldükten sonra onların durumlarını iyileştirecek, cezalarını azaltacak, manevî nimetlerini arttıracak bir amel yok mudur?
    Vardır. Bu amel ikiye ayrılır:

    1. Kendinin ve çocuklarının yaptıkları:
    a) Kişinin ölmeden önce yaptıklarından devam etmekte olanlar: İnsanların istifade ettikleri yol, su, köprü, okul gibi hayırlar (sadaka-i câriye).
    b) Kişinin geride bıraktığı, ondan sonra da insanların yararlanmakta oldukları ilim ve öğrenciler.
    c) Çocukları ve torunlarının; ana, baba, dede, nine gibi yakınları için yaptıkları dualar, ibadetler, hayırlar, sadakalar...

    2. Başkalarının yaptıkları:
    Ölüye, kendi yapıp bırakarak gittiği hayırlar ile çocuklarının yaptıkları fayda verdiği gibi, diğer müminlerin onlar adına, onlar için yaptıkları bazı ibadetler ve dualar da onlara fayda verecek, berzah âleminde durumlarının iyileşmesi bakımından yararlı olacaktır.
    Bir önemli fark da ölülerin ruhlarından korkmakla ilgilidir. İslam'a göre yanımızda, bizim dünyamızda olmayan ruhların bize bir zararları, kötülükleri olamaz ve onlardan korkmak için bir sebep yoktur.
    Faydaları olabilir mi?
    Bu konu tartışılmıştır. Allah'ın bazı kullarına, berzah âleminde iken de dünyadaki yakınlarına veya onları -Allah'ın lütuf ve yardımları için- aracı kılanlara faydalarının dokunması konusunda izin ve imkan verdiğine (şefaat, tevessül) inananlar da, inanmayanlar da vardır. Ama bu konuda, üzerinde bütün müminlerin birleştiği nokta, ne istenecekse bunun ancak Allah'tan istenebileceği, O'nun izni olmadan kimsenin kimseye şefaat edemeyeceği ve aracı olamayacağıdır. Dua Allah'a yapılacak, istenen O'ndan istenecektir; şefaat ve tevessüle inanan müminler, Allah'a yakın olduklarına inandıkları kimseleri -dualarının kabulü için- aracı yapacaklar, Allah'ın sevgili kullarından bu maksatla şefaat dileyeceklerdir.
    Fâtiha, Yâsîn ve başka sureleri veya Kur'an'ın tamamını (hatim) Allah rızası için okumak bir ibadettir, bu ibadetten hasıl olan sevabı bir ölünün ruhuna bağışlamak da caizdir, bundan onun istifade edip etmeyeceği Allah'a kalmıştır.
    (Bu konuda benim, Ebediyet Yolcusunu Uğurlarken isimli bir kitabım var, Diyanet Vakfı yayınlarından, onu da tavsiye ederim).
    Hayrettin Karaman
    Birliğin kederi, ayrılığın safasından daha hayırlıdır. (Yahya bin Muaz)
    www.aydin-aydin.com

  3. #223
    Kayıtsız
    Misafir

    bilmek veya bilmemek

    Arkadaşlar bilmiyerek ,araştırmayarak dini konular hakkında yorum yapmayın en dogrusunu kuran- ı kerim der açıp onu okuyun unutmayın en gunahlardan biride kuranı kerimi kendi yorumlamasıdır Fatiha mübarek dir Allahın kelamıdır okumak sakıncalı degildir Allah ister kabul eder ister etmez inşllah dogru yola iletir bizi Rabbimiz

  4. #224
    Da'wah Islamia
    Misafir

    ölünün kabrinin üzerine kur'an okumanın hükmü

    ÖLÜNÜN KABRİNİN ÜZERİNE KUR'AN OKUMANIN HÜKMÜ

    Hamd, yalnızca Allah'adır.

    Bu amel, Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'in şu emri gereği bid'at olup câiz değildir:

    "Her kim, bu işimizde (dînimizde) onda olmayan bir şeyi ona ihdâs eder (açık veya gizli Kur'an ve sünnette aslı olmayan bir şey getirir)se, o ihdâs ettiği şey, reddolunmuştur (bâtıldır)." (Buhârî ve Müslim)

    Başka bir rivâyette ise şöyle buyurmaktadır:

    "Her kim işimiz (dînimiz) üzere olmayan bir iş işlerse, o işlediği şey reddolunmuştur (bâtıldır ve ona itibar edilmez)." (Müslim)

    Bu anlamdaki hadisler, pek çoktur.

    Kabirlerin üzerine Kur'an okumak, ölen kimseler için veya onların ölüm yıldönümleri için merasimler düzenlemek, ne Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'in, ne de onun Râşid halifelerinin sünnetinde olmuştur.

    Her türlü iyilik, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'in ve onun râşid halifelerinin sünnetlerine uymakta ve onların izlediği yoldan giden kimselerin yolundan gitmektedir.

    Nitekim Allah Teâlâ bu konuda şöyle buyurmuştur:

    "(Allah'a ve Rasûlüne îmânda insanları) geçen Muhâcirler ile Ensar ve onlara güzellikle tâbi olanlar var ya işte Allah, (Allah'a ve Rasûlüne itaatlarından dolayı) onlardan razı olmuş, onlar da (itaat ve îmânlarına karşılık onlara bahşettiği büyük mükafattan dolayı) O’ndan râzı olmuşlardır.Allah, içinde ebedî olarak kalmak üzere onlara altından nehirler akan cennetler hazırlamıştır. İşte büyük kurtuluş budur."(Tevbe Sûresi:100)

    Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-

    "Sizden kim, benden sonra yaşarsa, (dînde) çok ihtilaflar görecektir. Bu sebeple benim sünnetime ve benden sonraki doğru yolu bulmuş râşid halîfelerimin sünnetine sarılın. Onlara, azı dişlerinizle ısırırcasına sımsıkı sarılın.(Dîne sonradan sokulan) yeniliklerden sakının. Zirâ (dîne sonradan sokulan) her yenilik, bid’attır. Her bid’at ise dalâlettir." (Ebu Dâvud, Tirmizî ve İbn-i Mâce)

    Yine, Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'den sahih olarak rivâyet olunduğuna göre o, Cuma günü hutbesinde şöyle derdi:

    "İmdi: Şüphesiz ki sözlerin en hayırlısı, Allah'ın kitabıdır, yolların en hayırlısı, Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-'in yoludur ve işlerin en şerlisi, (dîne sonradan sokulan) yeniliklerdir. Her bid’at ise dalâlettir." (Müslim)

    Bu anlamdaki hadisler, pek çoktur.

    Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- sahîh hadislerde, ölümünden sonra müslümana fayda verecek şeyleri açıklamıştır.

    Nitekim Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- bu konuda şöyle buyurmuştur:

    "İnsan öldüğü zaman ameli kesilir; yalnız şu üç şey hariç: (Birincisi:) sadaka-i câriye (yani uzun süre ayakta kalan bir hayır eseri), (ikincisi:) diğeri; kendisinden faydalanılan ilim, (üçüncüsü ise;) kendisine hayır duâ eden iyi evlat.” (Müslim)

    Seleme oğularından bir adam, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'e gelerek şöyle dedi:

    " - Ey Allah´ın Rasûlü! Anne ve babamın ölümlerinden sonra onlara yapabileceğim bir iyilik var mı? diye sordu.

    Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-:

    - Evet, onlara duâ etmek (rahmet okumak), onlar için Allah´tan af dilemek (istiğfarda bulunmak), onların vasiyetlerini yerine getirmek, onlar vasıtası ile olan (amca,hala, dayı, teyze gibi) yakın akrabalara iyilikte bulunmak ve onların dostlarına ikramda bulunmaktır." (İmam Ahmed ve Ebu Dâvud)

    Temiz İslâm şeriatına uygun olduğu takdirde onların vasiyetlerini yerine getirmek, (ölümlerinden sonra) anne ve babaya yapılan iyiliktendir.

    Yine, anne ve baba adına verilen sadaka, onlara duâ etmek, onlar için hac ve umre yapmak da anne ve babaya yapılan iyiliktendir. Muvaffakiyet, Allah Teâlâ'dandır.

    Bkz: Abdulaziz b. Baz: "Mecmû'u Fetâvâ ve Makâlât Mutenevvia"; c:9, s: 319

    Islam Q&A

  5. #225
    Da'wah Islamia
    Misafir

    Ölüler için namazın keffâretinin veya Kur'an okumanın hükmü

    Ölüler için namazın keffâretinin veya Kur'an okumanın hükmü

    Hamd, yalnızca Allah'adır.

    Birincisi:

    Kur'an okumak, sadece bedenle yapılan bir ibâdetlerden birisidir. Ölünün üzerine Kur'an okumasına karşılık ücret alınması câiz değildir.Kur'an okuyan kimseye bu ücreti ödemek de câiz değildir. Ayrıca bu davranışta ecir yoktur.Bu durumda ücreti alan da, veren de günahkârdır.

    Şeyhulislâm İbn-i Teymiyye -Allah ona rahmet etsin- bu konuda şöyle demiştir:

    "Ölünün üzerine Kur'an okuması için okuyan kimseye ücret vermek ve sevabını ölüye bağışlamak sahih değildir. Çünkü imamlardan hiç birisinden böyle bir şey nakledilmemiştir. Bir mal karşılığında Kur'an okuyan kimseye sevap yoktur ki ölüye ne bağışlasın?"

    Bu konuda temel kâide şudur:

    İbâdetler, yasak (nehiy) üzerine binâ edilmiştir. Dolayısıyla meşrûiyetine delâlet eden bir delil olmadıkça hiçbir ibâdet yapılamaz (edâ edilemez).

    Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

    "Ey îmân edenler! Allah’a itaat edin. Rasûle de (hak olarak getirmiş olduğu şeylere) uyun. (Allah’a isyanı emretmediği sürece) sizden olan idârecilere de itaat edin.Aranızda herhangi bir konuda anlaşmazlığa düşerseniz, gerçekten Allah’a ve âhiret gününe îmân ediyorsanız, o konuda hüküm vermek için, onu Allah’(ın kitabı Kur’an)a ve elçisi (Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-’in sünneti)ne götürün. Allah’(ın kitabı Kur’an)a ve elçisi (Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-’in sünneti)ne götürmek; sizin için (ayrılığa düşüp görüşlerinizle hareket etmenizden) daha hayırlı, sonuç bakımından da daha güzeldir."[1]

    Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- de bu konuda şöyle buyurmuştur:

    "Her kim, işimiz (dînimiz) üzere olmayan bir amel işlerse, o işlediği amel reddolunmuştur (bâtıldır ve ona itibar edilmez)."[2]

    Başka bir rivâyette Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur

    "Her kim, bu işimizde (dînimizde) onda olmayan bir şeyi ona ihdâs eder (açık veya gizli Kur'an ve sünnette aslı olmayan bir şey getirir)se, o ihdâs ettiği şey, kendisine reddolunmuştur (yani o amel, sahibine iâde olunur)."[3]

    Bu davranışı (ölü için Kur'an okuyan kimse kiralamayı), Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- veya ashâbından birisinin yaptığını bilmiyoruz. Yolların en hayırlısı, Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-'in yoludur. İşlerin en şerlisi ise, dînde sonradan çıkarılan yeniliklerdir. Her türlü hayır ve iyilik, güzel kasıt (niyet) ile birlikte Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'in getirmiş olduğuna ittibâ etmektedir.

    Nitekim Allah Teâlâ bu konuda şöyle buyurmuştur:

    "Kim iyilik yaparak kendini Allah'a teslim ederse, şüphesiz en sağlam kulpa tutunmuştur."[4]

    Başka bir âyette şöyle buyurmuştur:

    "Hayır, iş öyle değil! Kim muhsin olarak yüzünü Allah'a döndürürse (Allah'a hakkıyla kulluk ederse), onun ecri Rabbi katındadır. Öyleleri için ne bir korku vardır, ne de üzüntü çekerler."[5]

    Her türlü şer de Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'in getirdiği şeylere aykırı davranmak ve Allah Teâlâ'nın rızâsından başka bir kasıtla (niyetle) bir ameli yapmaktır."[6]

    Namaz keffâretinin dînde bir aslı yoktur.Bu davranış, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'in yapmadığı, yapmaya da teşvik etmediği ve ashâbından hiç kimsenin de yapmadığı yerilen bir bid'attır. Böyle olan bir şeyi de mü'minin yapması gerekmez.

    İkincisi:

    Bu konuda meşrû olan; ölü için duâ etmek ve onun adına tasaddukta bulunmaktır.

    Nitekim Ebu Hureyre’den -Allah ondan râzı olsun- rivâyet olunduğuna göre, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:

    "İnsan öldüğü zaman, amelinin sevabı kesilir. Ancak (hayrın devamlı olması ve faydasının kesilmemesi sebebiyle) şu üç şeyin sevabı kesilmez: Sadaka-i Câriye (müslümanların yararlanması için bir şeyi Allah rızâsı için vakfetmek gibi), faydalı ilim (insanlara Allah rızâsı için dînî ilimleri öğretmek veya bunun için kitap yazmak gibi), kendisine duâ eden hayırlı evlât (insan vefat ettikten sonra arkasında kendisine rahmet ve mağfiretle duâ eden birisini bıraktığı zaman, o evlâdın duâsı, yabancı bir kimsenin duâsından daha çok kabûle şayandır)."[7]

    İmam Nevevî -Allah ona rahmet etsin- Sahih-i Müslim'in şerhinde şöyle demiştir:

    "Bu hadis, duânın sevabının ölüye ulaştığına delâlet etmektedir.Sadaka da böyledir. Fakat Kur'an okumak, onun sevabını ölüye bağışlamak ve ölünün yerine namaz kılmak gibi amellere gelince, Şâfiî mezhebi ve cumhura göre bu ameller ölüye ulaşmaz."

    Bu sebeple ölülerinize bol bol duâ edin ve gücünüzün yettiği kadar onun için tasaddukta bulunun. Eğer babanız, anneniz hac veya umre yapmamışsa, sizin de hac ve umre yapma imkânınız varsa, bunu yapın. Bu, Allah'ın izniyle ona fayda verecek amellerdendir.
    Vefat etmiş ölülerinize iyilik sayılan şeylerden birisi de, ölülerinizin arkadaşına ikramda bulunmanız ve onun yakın akrabalarına iyilikte bulunmanızdır.

    Allah Teâlâ, hastalığı, mü'min kulunun günahlarına keffâret kılar. Ayrıca mü'min kulu, hastalığa sabreder ve ecrini Allah Teâlâ'dan beklerse, bu, onun cennetteki derecesinin yükselmesine ve makamının yücelmesine vesile olur.

    Nitekim Ebu Hureyre’den -Allah ondan râzı olsun- rivâyet olunduğuna göre, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:

    "Müslümana isâbet eden her yorgunluk, hastalık, sıkıntı, üzüntü, eziyet ve keder, hatta ayağına batan diken sebebiyle Allah onları onun günahlarına kefâret kılar."[8]

    Allah Teâlâ'dan, müslümanların ölmüşlerine merhamet etmesini dileriz.

    Allah Teâlâ en iyi bilendir.

    [1] Nisâ Sûresi: 59

    [2] Buhârî, hadis no: 2697. Müslim, hadis no:1718 (Lafız, Müslim'e âittir).

    [3] Buhârî, hadis no: 2697. Müslim, hadis no: 1718

    [4] Lukman Sûresi: 22

    [5] Bakara Sûresi: 112

    [6] İlmî Araştırmalar ve Dâimi Fetvâ Komisyonu Fetvâları

    [7] Müslim; hadis no:1631

    [8] Buhârî, hadis no: 5642. Müslim, hadis no: 2573.

    Islam Q&A

  6. #226
    Da'wah Islamia
    Misafir

    İmam Ahmed'in -Allah ona rahmet etsin-, kabrin yanında Kur'an okunmasını nehyetmekten

    İmam Ahmed'in -Allah ona rahmet etsin-, kabrin yanında Kur'an okunmasını nehyetmekten vazgeçtiğine dâir kıssası doğru değildir



    Ölülerin üzerine Kur'an okumanın hükmü nedir? Zirâ İbn-i Kayyim -Allah ona rahmet etsin- şu olayı zikretmiştir:
    İmam Ahmed -Allah ona rahmet etsin-, üzerine kabrin üzerine Kur'an okuyan âmâ adamın bu davranışına karşı çıktıktan sonra, Muhammed b. Kudâme el-Cevherî, İbn-i Leclâc'ın haberini adama söylemesi üzerine İmam Ahmed -Allah ona rahmet etsin- ona şöyle demiş!
    -Dön git adama söyle! (Kabrin üzerine) Kur'an okusun!"
    İmam Ahmed'den -Allah ona rahmet etsin- nakledilen bu kıssa doğru mudur?

    Hamd, yalnızca Allah'adır.

    Birincisi:

    Kabirlerin üzerine Kur'an okumak, (taziye için) büyük çadırlar kurmak, ölünün ölüm yıldönümünü kutlamak ve bu tören için Kur'an okuyan kimseler (kâriler) getirtmek, dînde sonradan çıkarılan bid'atlardandır.

    Ölü için yapılması meşrû olan ameller şunlardır: Ölüye duâ etmek, onun adına sadaka vermek, dost ve arkadaşlarına ikramda bulunmak, borcunu ödemek, dînen geçerli olan vasiyetini yerine getirmek ve onun yakın akrabalarına silâ-i rahimde bulunmaktır. Eğer hac veya umre yapmamışsa, velisi konumunda olan kimse, onun adına hac ve umre yapmalıdır.

    Abdulaziz b. Baz -Allah ona rahmet etsin- şöyle demiştir:

    "Kabirlerin yanında Kur'an okumanın dînde hiçbir aslı yoktur.Hatta bu davranış, bid'attır. Kabirler, ölümü hatırlamak, öğüt ve ibret almak ve ölülere mağfiret ve rahmetle duâ etmek içindir.Ölülerin kabirlerinin yanında Kur'an okumaya gelince, bu davranış onlara hiçbir fayda vermez. Çünkü amelleri kesilmiştir. Onlara duâ etmek, onlar adına sadaka vermek, onların yerine hac ve umre yapmak, onların borçlarını ödemek, onlara bunlar fayda verir.Kabirlerinin yanında Kur'an okumaya gelince, bu davranış meşrû değildir.Aksine bid'attır."[1]

    İkincisi:

    Ebu Bekir el-Hallâl -Allah ona rahmet etsin- şöyle demiştir:

    "Hasan b. Ahmed el-Verrâk bana şöyle haber verdi: Bana, Ali b. Musa el-Haddâd anlattı. Kendisi Sadûk idi. İbn-i Hammâd el-Mukrî insanları ona yönlendirirdi.Bana şunu haber verdi:

    Ben, Ahmed b. Hanbel ve Muhammed b. Kudâme el-Cevherî ile bir cenazede beraberdim. Ölü defnedilince âmâ bir adam kabrin başında oturdu ve Kur'an okumaya başladı.

    Bunun üzerine Ahmed ona:

    -Hey! Be adam! Kabrin yanında Kur'an okumam bid'attır!

    Kabristandan çıktıktan sonra Muhammed b. Kudâme, Ahmed b. Hanbel'e:

    -Ey Abdullah'ın babası! Mubeşşir el-Halebî hakkında ne dersin? Diye sordu.

    İmam Ahmed:

    -Sika (güvenilir) birisidir, dedi.

    -Ondan bir şey yazdın mı? Dedi.

    Ben:

    -Evet, (yazdım) dedi.

    -Mübeşşir, bana, Abdurrahman b. el-Alâ b. el-Leclâc'dan, o da babasından naklettiğine göre Abdurrahman, defnedildikten sonra başının ucunda Bakara sûresinin başı ile sonunun okunmasını vasiyet etti. Ve devamla dedi ki:Abdullah b. Ömer'in böyle vasiyet ettiğini işittim.

    Bunun üzerin Ahmed:

    -O halde dön ve âmâ adama (kabrin başında) Kur'an okumasını söyle!"[2]

    Bu isnad, huccet olamaz.Hasan b. Ahmed el-Verrâk, kendisi meçhul (bilinmeyen birisi) olduğu gibi hocası da bilinmemektedir.

    Değerli âlim Elbânî -Allah ona rahmet etsin- bu eser hakkında şöyle demiştir:

    "Bu kıssanın, İmam Ahmed'den sâbit oluşu konusunda şüpheler vardır. Zirâ bendeki ricâl kitapları içerisinde el-Hallâl'in hocası, Hasan b. Ahmed el-Verrâk'ın biyografisine rastlayamadım. Aynı şekilde hocası Ali b. Musa el-Haddâd'ı da tanımıyorum. Eğer bu sened hakkında râvisi sadûktur, denilse bile, görünen o ki, burada söyleyen, adı geçen Hasan b. Ahmed el-Verrâk'tır. Onun durumunu da (yukarıda belirttiğimiz şekilde) öğrenmiş oldun."[3]

    el-Hallâl -Allah ona rahmet etsin- yine şöyle demiştir:

    "Ebu Bekir b. Sadaka bize şöyle haber verdi ve dedi ki:

    Osman b. Ahmed b. İbrahim el-Mevsılî'yi şöyle derken işittim:

    "Ebu Abdullah Ahmed b. Hanbel, bir cenazede Muhammed b. Kudâme el-Cevherî ile beraberdi. Ölü kabre konulunca, bir adam kabrin yanında Kur'an okumaya başladı.

    Bunun üzerine Ebu Abdullah (Ahmed) adama:

    -Kur'an okuyan adama uğra ve ona: Bunu yapma (kabrin yanında Kur'an okuma)! Dedi.

    Adam gidince Muhammed b. Kudâme, Ahmed'e:

    -Mübeşşir el-Halebî nasıl birisidir? Diye sordu.... Kıssanın aynısını zikretti.

    Osman el-Mevsılî'nin biyografisine rastlayamadım. Bundan dolayı onun rivâyeti de huccet olamaz.

    Üstelik kıssada zikredilen Abdullah b. Ömer'e kadar olan isnad da zayıftır, sahih değildir.Şer'î bir hükmün sâbit olması konusunda İmam Ahmed b. Hanbel gibi birisinin bunu huccet kabul etmesi çok uzaktır.

    Buna göre Abdurrahman b. Alâ b. el-Leclâc mechuldür.

    Nitekim İmam Zehebi -Allah ona rahmet etsin- onun hakkında şöyle demiştir:

    "Mübeşşir b. İsmail'den başka hiç kimse Abdurrahman b. Alâ b. el-Leclâc'dan rivâyet etmemiştir."[4]

    Hâfız İbn-i Hacer -Allah ona rahmet etsin- şöyle demiştir:

    "Başka bir hadis ile desteklendiği zaman (Abdurrahman b. Alâ b. el-Leclâc'ın) hadisi makbuldür. Desteklenmediği zaman da hadisi zayıftır. Nitekim mukaddimesinde bunu belirtmiştir. Onun bu rivâyetini destekler mahiyette hiç kimse hadis rivâyet etmemiştir."[5]

    Bu konuda "Ahkâmu'l-Cenâiz" kitabında aynı konuya bakabilirsiniz.

    Ebu Davud -Allah ona rahmet etsin- şöyle demiştir:

    "Ahmed'in, kabrin yanında Kur'an okunup-okunmayacağı hakkında sorulduğunda o: Okunmaz, dediğini işittim."[6]

    Şeyhulislâm İbn-i Teymiyye -Allah ona rahmet etsin- şöyle demiştir:

    Bir grup âlim, kabirlerin üzerine Kur'an okunmasını İmam Ahmed'in kerih gördüğünü nakletmişlerdir. Bu, selefin cumhurunun görüşüdür.İmam Ahmed'in ashâbının eski âlimleri de bu görüştedirler."[7]

    Allah Teâlâ en iyi bilendir.

    [1] "Fetâvâ Nuru'n Ale'd-Derb", c: 14, s: 217-218 (özetle)

    [2] "el-Emru bi'l-Ma'rûf ve'n-Nehyu ani'l-Munker", s: 88

    [3] Elbânî, "Ahkâmu'l-Cenâiz", s: 192

    [4] "Mîzânu'l-İ'tidâl", c: 2, s: 579

    [5] "et-Takrîb", s: 348

    [6] Ebu Davud es-Sicistânî, "Mesâilu'l-İmam Ahmed", s: 224

    [7] Şeyhulislam İbn-i Teymiyye, "el-Fetâvâ el-Kubrâ", c: 5, s: 362

    Islam Q&A

  7. #227
    Da'wah Islamia
    Misafir

    Fatiha sûresi okuyup sevabını ölüye bağışlamanın hükmü nedir?

    Fatiha sûresi okuyup sevabını ölüye bağışlamanın hükmü nedir?

    Hamd, yalnızca Allah'adır.

    Fatiha ve Kur’an’dan başka bir sûreyi okuyup sevabını ölülere bağışlamanın dînde hiçbir delili yoktur. Bundan dolayı bunun terk edilmesi gerekir. Çünkü ne Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-‘den, ne ashâbından -Allah onlardan râzı olsun- buna delâlet eden hiçbir şey nakledilmemiştir. Fakat müslümanların ölülerine duâ etmek, fakirlere ve yoksullara iyilikte bulunmak sûretiyle onların adına sadaka vermek (tasaddukta bulunmak), meşrû kılınmıştır.Kul, bu amelleri vesile kılarak Allah Teâlâ’ya yakınlaşır ve Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-‘in şu sözü gereği, bu amellerin sevabını, babasına veya annesine veyahut da ölmüş ya da hayatta olan başka kimselere bağışlayabilir:

    "İnsan öldüğü zaman, amelinin sevabı kesilir. Ancak (hayrın devamlı olması ve faydasının kesilmemesi sebebiyle) şu üç şeyin sevabı kesilmez: Sadaka-i Câriye (müslümanların yararlanması için bir şeyi Allah rızâsı için vakfetmek gibi), faydalı ilim (insanlara Allah rızâsı için dînî ilimleri öğretmek veya bunun için kitap yazmak gibi), kendisine duâ eden hayırlı evlât (insan vefat ettikten sonra arkasında kendisine rahmet ve mağfiretle duâ eden birisini bıraktığı zaman, o evlâdın duâsı, yabancı bir kimsenin duâsından daha çok kabûle şayandır)."[1]

    Ayrıca Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-‘den sâbit olan hadiste bir adam O’na şöyle dedi:

    "Annem ansızın vefat etti. Eğer konuşmaya fırsat bulsaydı, tasaddukta bulunurdu. Onun için sadaka versem, ona ecir var mıdır? Diye sordu.

    Bunun üzerine Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:

    -Evet (onun için ecir vardır)."[2]

    Ölen kimsenin yerine hac ve umre yapmak, onun borcunu ödemek, bildirilen şer’î deliller gereği bütün bunlar, ölen kimseye fayda verir.

    Soruyu soran kimse, para vermek ve kurban kesmek sûretiyle ölen kimsenin âilesine iyilik ve ihsanda bulunmayı kastediyorsa, eğer fakir iseler, bunda bir sakınca yoktur.[3]

    [1] Müslim; hadis no:1631

    [2] Buhârî, hadis no:1388. Müslim, 1004

    [3] Abdulaziz b. Baz, “Mecmû’ Fetâvâ ve Mekâlât Mutenevvia”, c: 9, s: 324

    Islam Q&A

  8. #228
    Da'wah Islamia
    Misafir

    Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- ve ashâbının -Allah onlardan râzı olsun- yapm

    Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- ve ashâbının -Allah onlardan râzı olsun- yapmadıkları bir ibâdette hiçbir hayır yoktur

    Hamd, yalnızca Allah'adır.

    Hepimizin yaratılış gâye ve amacı; yalnızca Allah Teâlâ'ya ibâdet etmek ve ibâdette O'na ortak koşmamaktır.

    Nitekim Allah Teâlâ bu konuda şöyle buyurmuştur:

    "Ben, cinleri ve insanları ancak bana ibâdet etsinler diye yarattım." (Zâriyât Sûresi: 56)

    Allah Teâlâ, kendisine ibâdet etmemiz için her birimizin kendine has bir yol seçmek için bizi serbest bırakmamıştır.Aksine elçisi Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-'i göndermiş, insanlara açıklaması ve onlara hidâyet olması için büyük kitabı Kur'an-ı Kerim'i indirmiştir. Allah Teâlâ'nın sevdiği ve râzı olduğu ibâdet, iyilik ve hidâyet gibi, ne varsa hepsini Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- bize açıklamıştır.

    Müslümanlardan iki kişi, Muhammed -sallalahu aleyhi ve sellem-'in, insanların en fazîletlisi, Allah Teâlâ'dan en çok korkanı, O'na en çok ibâdet ve tevbe edeni olduğu konusunda ihtilaf etmez. Bunun içindir ki muvaffak olan kimse, Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-'in sünneti üzere giden, O'nun yolunu takip eden ve O'nun hizâsında gidendir.

    Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-'in sünnetine sarılmak ve O'nun yolundan gitmek, insanın tercih ve isteğine bırakılan bir şey değildir. Aksine bu, Allah Teâlâ'nın kullarına farz kılmış olduğu bir farzdır.

    Nitekim Allah Teâlâ bu konuda şöyle buyurmuştur:

    "Rasûl size neyi verdiyse (hüküm olarak neyi meşrû kıldıysa) onu hemen alın. Neyi de (almaktan veya yapmaktan) yasakladıysa ondan hemen vazgeçin." (Haşr sûresi: 7)

    Yine Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

    "Allah ve Rasûlü, herhangi bir meselede (aralarında) hüküm verdikten sonra, hiçbir erkek veya kadın mü'minin, o konuda başka bir tercihte bulunma hakları yoktur (Allah ve Rasûlü'nün hükmüne aykırı hareket etmemeleri gerekir.) Kim, Allah’a ve elçisine karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş (doğru yoldan uzaklaşmış) olur." (Ahzâb Sûresi: 36)

    Yine Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

    "(Ey mü'minler!) Andolsun ki sizin için, Allah'a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah'ı çokça zikredenler için Rasûlullah'ın (söz, fiil ve her halinde) güzel bir örnek vardır." (Ahzâb Sûresi: 21)

    Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- de dînde ihdas edilen (sonradan çıkarılan) her türlü ibâdetin ne kadar çok olursa olsun, o ibâdetin kabul olunmayacağını ve sahibine iâde olunacağını açıklamış ve şöyle buyurmuştur:

    "Her kim, işimiz (dînimiz) üzere olmayan bir iş işlerse, o işlediği şey reddolunmuştur (bâtıldır ve ona itibar edilmez)." (Müslim; hadis no: 1718. Âişe'den -Allah ondan râzı olsun- rivâyetle).

    Bu sebeple bir amel Allah Teâlâ için hâlis kılınmaz ve elçisi Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-'in sünnetine mutabık olmazsa, kabul olunmaz.

    Nitekim Allah Teâlâ'nın şu sözünden murad edilen işte budur.

    "(Ey insanlar!) Hanginizin daha iyi amel işlediğini denemek için ölümü ve hayatı yaratan O'dur.O. Azîz'dir (O'nu âciz bırakabilecek hiçbir güç yoktur), Ğafûr'dur (O, kullarından tevbe edeni çok bağışlayandır)." (Mülk Sûresi: 2)

    Fudayl b. İyâd -Allah ona rahmet etsin-, (Hanginizin daha iyi amel işlediğini denemek için...) âyetini tefsir ederken şöyle demiştir:

    "Amelin en hâlisi ve en doğru olanıdır.

    Kendisine:

    Ey Ali'nin babası (Ebu Ali)! Amelin en hâlisi ve en doğru olanı hangisidir? Diye sordular.

    Fudayl b. İyâd onlara şöyle cevap verdi:

    - Hiç şüphe yok ki bir amel, hâlis ve mutabık olmazsa, kabul olunmaz.Yine, bir amel mutabık olur da hâlis olmazsa, kabul olunmaz. Buna göre bir amel, Allah Teâlâ'ya hâlis kılınmadıkça ve Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'in sünnetine mutabık olmadıkça, kabul olunmaz.Hâlis kılınması; Allah Teâlâ için olmasıdır. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'in sünnetine mutabık olması; O'nun sünneti üzere olmasıdır."

    Her kim, Allah Teâlâ'nın rızâsına ulaşmak isterse, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'in sünnetine sarılsın.Çünkü Allah'ın peygamberi Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-'in bu yolundan başka Allah Teâlâ'nın rızâsına ileten bütün yollar kapalıdır.

    Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-, ümmetine çok merhametli ve onlara çok düşkün olduğundan dolayı hayırdan yana hiçbir şeyi onlara açıklamayı ihmal etmemiştir. Bu sebeple her kim, günümüzde bir ibâdet veya bir zikir veyahut da bir duâ icât eder ve onda hayır olduğunu iddiâ ederse, -ister bilerek, isterse bilmeyerek yapsın-, Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-'i, Allah Teâlâ'nın emrettiği gibi bu dîni tebliğ etmemekle itham etmiş demektir.

    Bunun içindir ki İmam Mâlik -Allah ona rahmet etsin- bu konuda şöyle demiştir:

    "Her kim, İslâm'da bir bid'at ihdas eder de o bid'atı güzel görürse, hiç şüphe yok ki Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-'in risâlete (elçilik görevine) ihânet ettiğini iddiâ etmiş olur. Halbuki Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

    "Bugün size dîninizi (zaferi gerçekleştirmek ve şeriatını tamamlamak sûretiyle) kemâle erdirdim.(Sizi câhiliyye karanlığından İslâm nûruna çıkarmak sûretiyle) üzerinize nimetimi tamamladım ve dîn olarak da size İslâm'ı seçtim (siz de İslâm'ı kendiniz için dîn seçin)." (Mâide Sûresi: 3)

    Buna göre o gün dîn olmayan şeyler, bu gün de dîn olamaz."

    Dînde bid'at çıkarmaktan sakındırma konusunda sahâbe, tâbiîn ve imamların pek çok sözü vardır. Bunlardan bazıları şunlardır:

    Huzeyfe b. el-Yemân -Allah ondan râzı olsun- şöyle demiştir:

    "Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'in ashâbının yapmadıkları hiçbir ibâdeti siz de yapmayın."

    Abdullah b. Mes'ud -Allah ondan râzı olsun- şöyle demiştir:

    "(Sünnete) ittibâ edin ve bid'at çıkarmayın. Andolsun ki sizin (sünnete) ittibâ etmeniz (uymanız), size yeter. Sizden öncekilerin (Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- ve ashâbının) emrine sıkı sıkıya sarılın."


    - Acaba Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- bunu yapmış mıdır?

    - Acaba Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'in ashâbı bunu yapmış mıdır?


    Bunu icât eden kimseye şöyle denilmelidir:

    - Sen, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- ve ashâbının yapmadıkları bir iyilikte, onları geçtiğini mi zannediyorsun? Yoksa yeni bir dîn çıkarma ve zikirleri belirli bir sayıda, belirli vakitlerde ve belirli sayılarla belirleme konusunda Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'in sahip olduğu bu hakka, şeyhinin de sahip olduğunu mu iddiâ ediyorsun? Hiç şüphe yok ki bu veya onun hepsi, apaçık bir dalâlettir.

    Bu konuda Abdullah b. Mes'ud'dan -Allah ondan râzı olsun- gelen ve Dârimî'nin süneninde rivâyet ettiği şu olayı ibretle hatırlayalım:

    "Ebu Musa el-Eş'arî -Allah ondan râzı olsun-, Abdullah b. Mes'ud'a -Allah ondan râzı olsun- şöyle demişti:

    - Ey Abdurrahman'ın babası! Şüphe yok ki biraz önce mescitte, Allah'a hamd olsun daha önce hiç görmediğim fakat inkâr ettiğim hayırdan başka bir şey olmayan bir olay gördüm.

    Abdullah b. Mes'ud -Allah ondan râzı olsun- ona:

    - O olay nedir? diye sordu.

    Ebu Musa el-Eş'arî -Allah ondan râzı olsun- dedi ki:

    - Hayatta kalırsan onu mutlaka göreceksin, dedi.

    Devamla dedi ki:

    - Ben, mescitte namazı bekleyen halkalar halinde oturmuş bir topluluk gördüm. Her halkanın başında bir adam ve halkadaki insanların ellerinde de çakıl taşları vardı. Adam onlara:

    - 100 defa Tekbir getirin (Allahu Ekber deyin), diyor, onlar da tekbir getiriyorlardı.

    - 100 defa tehlil (Lâ ilâhe illallah) getirin, diyor, onlar da tehlil getiriyorlardı.

    - 100 defa Subhanallah deyin, diyor, onlar da Subhanallah diyorlardı.

    Abdullah b. Mes'ud -Allah ondan râzı olsun- ona:

    - Peki sen onlara ne söyledin? diye sordu.

    Ebu Musa el-Eş'arî -Allah ondan râzı olsun-:

    - Senin görüşünü ve emrini beklemek için onlara hiçbir şey söylemedim, diye cevap verdi.

    Bunun üzerine Abdullah b. Mes'ud -Allah ondan râzı olsun- ona:

    - Onlara günahlarını saymalarını emredip sevaplarından hiçbir şeyin zâyi edilmeyeceğini garanti etseydin ya! dedi. Sonra o mescide doğru yürüdü, biz de onunla beraber yürüdük. Nihâyet o, halkalardan birisinin başına gelip durdu ve:

    - Yapmakta olduğunuzu gördüğüm bu şey nedir? diye sordu.

    Onlar (halkada bulunanlar):

    - Ey Abdurrahman'ın babası! Bunlar, tekbir, tehlil ve tesbih'in adedini saymak için kullandığımız taşlardır, diye cevap verdiler.

    Abdullah b. Mes'ud -Allah ondan râzı olsun- onlara:

    - O halde siz günahlarınızı saymaya başlayın! Zira ben, sevaplarınızdan hiçbir şeyin zâyi olmayacağını size garanti ederim. Ey Muhammed ümmeti! Yazıklar olsun size! Ne çabuk helâk oldunuz.Bu kimseler, aranızda çok sayıda bulunan (yaşayan) Peygamberiniz -sallallahu aleyhi ve sellem-'in ashâbıdır, şunlar O'nun (-sallallahu aleyhi ve sellem-'in) eskimemiş elbiseleri, şunlar ise O'nun henüz kırılmamış yemek kaplarıdır. Nefsim elinde olan Allah'a yemîn ederim ki siz, (bu hareketinizle) ya Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-'in dîninden daha doğru bir dîn üzeresiniz, ya da siz, dalâlet kapısını açan kimselersiniz!

    Onlar:

    - Ey Abdurrahman'ın babası! Biz, hayırdan başka bir şey istemedik ki, (amacımız; hayırdan başka bir şey değildir) dediler.

    Abdullah b. Mes'ud -Allah ondan râzı olsun- onlara:

    - Hayrı isteyen nice kimseler vardır ki onu elde edemezler! dedi.

    Bu sebeple hayır isteyen herkesin, onu elde edecek ve ona muvaffak olacak diye bir şey yoktur.Her yapılan ibâdetin de -Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-'in sünneti üzere olmadıkça- kabul olunacak diye bir şey yoktur.

    Abdullah b. Mes'ud'un -Allah ondan râzı olsun- bu olayı reddetmesi; dînde kendi yanından bir şeyler uyduran ve bid'at çıkaran kimselerin huccetini/gerekçesini ortadan kaldırmaktadır. Çünkü bu kimseler, dâima şunu söyler dururlar:

    - Zikirlere, namazlara ve Kur'an okumaya kim engel olabilir? Biz, bununla hayırdan ve onu Allah Teâlâ'nın rızâsına vesile kılmaktan başka bir şey istemiyoruz.

    Onlara şöyle denilmelidir:

    İbâdetin; temel, şekil ve nitelik bakımından mutlaka meşrû olması gerekir. İslâm şeriatında belirli bir sayı ile sınırlı olan bir ibâdeti, hiç kimsenin o sayıyı aşma hakkı yoktur. Belirli bir sayı ile sınırlı olmayan bir ibâdet için de hiç kimsenin kendi yanından belirli bir sayı icât etme ve bunu İslâm şeriatına denk tutma hakkı yoktur.

    Bu anlamı pekiştiren şey ise, (tâbiînden hadis âlimi) Saîd b. el-Museyyib'den gelen şu olaydır:

    Saîd b. el-Museyyib -Allah ona rahmet etsin-, fecirden sonraki (sabah namazının farzından önceki) sünneti, iki rekâttan fazla kılan birisini görünce onu bundan yasaklamıştı.

    Adam:

    -Ey Muhammed'in babası! Allah Teâlâ, namaz kılmamdan dolayı bana azap eder mi? diye sordu.

    Saîd b. el-Museyyib -Allah ona rahmet etsin- ona:

    - Hayır (azap etmez), fakat sünnete aykırı hareket ettiğinden dolayı Allah Teâlâ sana azap eder, demiştir.

    Kıymetli tâbiîn'in (Saîd b. el-Museyyib'in) şu derin anlayışına bir bakın? Zirâ sünnet olan; bu adamın, fecirden sonra (sabah namazının farzından önce) sadece iki rekât namaz kılması ve bundan fazla kılmamasıdır. Ardından da sabah namazının farzını kılmasıdır.

    Bunun benzeri ise, İmam Mâlik'ten -Allah ona rahmet etsin- gelen şu olaydır:

    Adamın birisi kendisine gelerek şöyle sordu:

    - Ey Abdullah'ın babası! Nereden ihrama gireyim?

    İmam Mâlik -Allah ona rahmet etsin- ona:

    - Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'in ihrama girdiği yer olan Zulhuleyfe'den ihrama gir, diye cevap verdi.

    Adam:

    - Ben, Mescitten (Mescid-i Nebevî'den), Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'in kabrinin yanından ihrama girmek istiyorum, dedi.

    İmam Mâlik -Allah ona rahmet etsin- ona:

    - Böyle yapma! Zirâ ben, senin fitneye düşmenden korkuyorum, dedi.

    Adam:

    - Fitne bunun neresindedir? Ben, sadece birkaç mil uzaktan ihrama girmiş olacağım, dedi.

    İmam Mâlik -Allah ona rahmet etsin- ona:

    - Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'in ihmal ettiğini zannettiğin fazîletli bir amelde O'nu geçmeyi görmenden daha büyük fitne mi olur? Andolsun ki ben, Allah Teâlâ'nın bu konuda şöyle buyurduğunu işittim:

    "O'nun (Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'in) emrine aykırı hareket edenler, başlarına bir belânın gelmesinden veya (âhirette) acıklı bir azaba uğratılmaktan sakınsınlar." (Nûr Sûresi: 63)

    İşte bu anlayış; sahâbe, tâbiîn ve imamların anlayışıdır.

    Bid'at ehli ise şöyle derler:

    -Hangi fitne? Bunlar, Allah Teâlâ'nın rızâsını elde etmek için vesile kıldığımız zikir, namaz ve birkaç milden ibâret olan şeylerdir!!!

    Akıl sahibi bir kimsenin, bu kimselerin sözlerine aldanmaması gerekir. Çünkü şeytan, onlara amellerini süslü ve güzel gösterir, onlar ise, şeyhlerine ve tarikat liderlerine aykırı hareket etmeyi çirkin görürler.

    (Hadis âlimi) Süfyan b. Uyeyne -Allah ona rahmet etsin- şöyle demiştir:

    "Bid'at, İblis'e, ma'siyetten (günahtan) daha sevimli gelir. Çünkü ma'siyetten tevbe edilir, ama bid'attan tevbe edilmez."

    Bilmelisin ki hiçbir insan, bir bid'at işlemesin ki, Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'in sünnetinden onun benzeri veya ondan daha büyük bir sünneti terk etmiş olmasın. Bunun içindir ki kendi yanından birtakım zikirler icât eden kimseleri, Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'in devamlı yerine getirdiği zikirleri konusunda insanların en câhilleri olduklarını gözlerinle görürsün.

    Onlardan sabah ve akşam şöyle duâ edeni pek azdır:

    "Subhanallahi ve bi hamdihi" (100 defa).

    Veya şöyle duâ edeni pek azdır:

    (( أَصْبَحْنَا عَلَى فِطْرَةِ الإِسْلاَمِ، وَعَلَى كَلِمَةِ اْلإِخْلاَصِ،وَعَلَى دِينِ نَبِيِّنـَا مُحَمَّدٍ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، وَعَلَى مِلَّةِ أَبِينَا إِبْرَاهِيمَ، حَنِيفاً مُسْلِماً وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِكِينَ.))

    "İslâm fıtratı, ihlas kelimesi ve Nebîmiz Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-’in dini üzere; hanif ve müslüman olan, müşriklerden olmayan babamız İbrahim’in milleti üzere sabahladık."

    Veya şöyle duâ edeni pek azdır:

    "Mülk, Âlemlerin Rabbi Allah’ın olduğu halde sabahladık.Allahım! Senden bu günün hayrını, fethini, zaferini, nûrunu, bereketini ve hidâyetini dilerim. Onda ve sonrasındaki şerden sana sığınırım."

    Veyahut da şöyle duâ edeni pek azdır:

    "Yarattıklarının sayısınca,kendisinin râzı olacağı kadar,arşının ağırlığı ve kelimelerinin çokluğunca hamd ederek Allah’ı tüm noksanlıklardan tenzih ederim."

    Sabah ve akşam yapılan duâ ve zikirlerle ilgili kitaplarda bunların dışındaki duâ ve zikirleri bulmanız mümkündür.

    Fil sûresi hakkında zikrettiğiniz "Termîhim" lafzına gelince taşları atmanıza gelince, bu hurâfe ve hokkabazlıktır. Bunu yapmak ve bunu Allah Teâlâ'ya vesile kılmak câiz değildir. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- ne kadar çok düşmanla karşı karşıya gelmiş fakat onlara bu şekilde bedduâ etmemiştir.Bu anlatılan şeyde şeytanlara yakınlaşma ve onlardan yardım isteme gibi bir durumun sözkonusu olmasından endişe edilir.

    Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'in bir nur olduğu inancına gelince, bunun dînde hiçbir aslı yoktur. Kur'an ve sahih sünnette böyle bir şey gelmemiştir. Halbuki Allah Teâlâ, elçisi Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-'in bizim gibi bir beşer olduğunu, fakat O'na vahiy indirmekle ve risâlet görevi vermekle üstün kıldığını bize haber vermiştir.

    Nitekim Allah Teâlâ bu konuda şöyle buyurmuştur:

    "(Ey Peygamber!) De ki: Ben, ancak sizin gibi bir beşerim.Yalnız bana, ilahınızın bir ilah olduğu vahyediliyor." (Kehf Sûresi: 110)

    Yine şöyle buyurmuştur:

    "(Ey Peygamber!) De ki: Ben, ancak sizin gibi bir beşerim.Yalnız bana, (ibâdete lâyık olan) ilahınızın bir ilah olduğu (hiçbir ortağının olmadığı) vahyediliyor.O halde O'na yönelin (O'na götüren yola girin) ve O'ndan mağfiret dileyin. (Allah'ı bırakıp da hiçbir fayda ve zarar vermeyen putlara tapan) müşriklere yazıklar olsun." (Fussilet Sûresi: 6)

    Tasavvufçuların aşırı gidenleri, Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-'in bir nur olduğuna, O'nun, Allah Teâlâ'nın yarattığı ilk varlık olduğuna ve diğer mahlukatın, O'nun nurundan yaratıldığına inanırlar ki bu, yalan ve sapıklıktır. Onların bu konuda bâtıl ve uydurma bir hadisten başka bir dayanakları yoktur.

    Allah Teâlâ'dan, sizi,anne ve babanızı,bid'atlardan ve bid'at ehlinden uzak tutmasını niyaz ederiz.

    Allah Teâlâ en iyi bilendir.

    Islam Q&A

  9. #229
    Da'wah Islamia
    Misafir

    Yeni duâ ve zikirler icât etmenin veya bu duâ ve zikirlerin sahih olduklarına rüyâlar

    Yeni duâ ve zikirler icât etmenin veya bu duâ ve zikirlerin sahih olduklarına rüyâları delil göstermenin hükmü

    Hamd, yalnızca Allah'adır.

    Birincisi:

    Allah Teâlâ, kendi dostlarını şu iki vasıfla, îmân ve takvâ ile vasıflandırmıştır:

    Nitekim Allah Teâlâ bu konuda şöyle buyurmuştur:

    "Bilesiniz ki Allah'ın dostlarına (âhirette azaptan yana) hiçbir korku yoktur. Onlar (kaybettikleri dünya) nimetlerine de üzülmeyeceklerdir.Onlar (ın vasıfları: Allah'a) îmân eden ve (Allah'ın emirlerini yerine getiren ve yasaklarından sakınan) takvâya ermiş kimselerdir." (Yunus Sûresi: 62-63).

    Kim, mü'min ve takvâ sahibi olursa, Allah Teâlâ'nın dostu olur.

    İkincisi:

    Allah Teâlâ'nın dostları, Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'den gelene aykırı hareket etmezler.

    Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- dînde bid'at çıkarmaktan şiddetle sakındırmıştır. Çünkü Allah Teâlâ dînini kemâle erdirmiş ve kulları üzerindeki nimetini tamamlamıştır.

    Nitekim Allah Teâlâ bu konuda şöyle buyurmuştur:

    "Bugün size dîninizi kemâle erdirdim, (sizi câhiliyet karanlığından İslâm nûruna çıkarmak sûretiyle) üzerinize nimetimi tamamladım ve dîn olarak size İslâm’ı seçtim." (Mâide Sûresi: 3)

    Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- de bu konuda şöyle buyurmuştur:

    "Her kim, bu işimizde (dînimizde) onda olmayan bir şeyi ona ihdâs eder (açık veya gizli Kur'an ve sünnette aslı olmayan bir şey getirir)se, o ihdâs ettiği şey, kendisine reddolunmuştur (bâtıldır)." (Buhârî; hadis no: 2550. Müslim; hadis no: 1718)

    Üçüncüsü:

    Buna göre sen, Allah Teâlâ'nın dostu ile şeytanın dostunu birbirinden ayırt edebilirsin.

    Şöyle ki: Örneğin câmide cemaatle namaza devamlılık göstermesi bakımından onun durumunu, ahlakını ve dînini araştırmakla veya onu, insanların mallarını bâtıl yolla yemekten uzak durmasıyla veyahut da Allah Teâlâ'nın dînine bir şey eklememek veya ondan bir şey eksiltmemek sûretiyle haddi aşmamasıyla onun Allah Teâlâ'nın dostu olduğunu ayırt edebilirsin.

    Dörtüncüsü:

    Müslümanın, devamlı yapacağı veya başkasına tavsiye edeceği, virdler, zikirler ve duâlar gibi, bir zikri ihdas (icât) etmesi, câiz değildir. Bu konuda sahih sünnette gelen duâ ve zikirler, kendisine yeter.Bunlarla yetinmeyip yeni duâ ve zikirler ihdas ederse, ya bid'atçı, ya da bid'ata çağıran olur.

    Oysa Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- bu konuda şöyle buyurmuştur:

    "Her kim, bu işimizde (dînimizde) onda olmayan bir şeyi ona ihdâs eder (açık veya gizli Kur'an ve sünnette aslı olmayan bir şey getirir)se, o ihdâs ettiği şey, kendisine reddolunmuştur (bâtıldır)." (Buhârî; hadis no: 2550. Müslim; hadis no: 1718)

    Müslim'in rivâyetinde ise şöyle buyurmuştur:

    "Her kim işimiz (dînimiz) üzere olmayan bir iş işlerse, o işlediği şey reddolunmuştur (bâtıldır ve ona itibar edilmez)." (Müslim; hadis no: 1718)

    İbn-i Receb el-Hanbelî -Allah ona rahmet etsin- bu konuda şöyle demiştir:

    "Bu hadis, İslâm esaslarından büyük bir esası teşkil etmektedir. Öyle ki zâhirde (dış görünüşünde) ameller için bir mizan gibidir.Aynı şekilde: "Ameller, ancak niyetlere göredir" hadisi de bâtında (iç görünüşünde) ameller için bir mizan gibidir.Buna göre Allah Teâlâ'nın vechi kerimi kast edilmeyen (rızâsı aranmayan) her amelde sahibine hiçbir sevap olmadığı gibi, Allah Teâlâ ve elçisi -sallallahu aleyhi ve sellem-'in emri üzere olmayan her amel de sahibine iâde olunur (başına çalınır). Her kim, Allah Teâlâ ve elçisi Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-'in izin vermediği bir şeyi dînde ihdas ederse (yenilik çıkarırsa), dînde kendisine hiçbir şey (sevap) yoktur." (Câmiu'l-Ulûm ve'l-Hikem; c: 1, s: 180)

    İmam Nevevî de -Allah ona rahmet etsin- bu konuda şöyle demiştir:

    "Bu hadis, İslâm'ın kâidelerinden büyük bir kâidedir.Öyle ki bu hadis, Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'in özlü sözlerinden (Cevâmiu'l-Kelim'den) birisidir.Çünkü bu hadis, bid'atları ve dîndeki yenilikleri reddetme konusunda çok açıktır.İkinci rivâyette (hadiste) daha fazla açıklama vardır. Şöyle ki: Bazı kimseler, kendisinden önce başkası tarafından yapılan bir bid'atı yapmakta inat edebilir. Kendisine şu hadis:

    "Her kim, bu işimizde (dînimizde) onda olmayan bir şeyi ona ihdâs eder (açık veya gizli Kur'an ve sünnette aslı olmayan bir şey getirir)se, o ihdâs ettiği şey, kendisine reddolunmuştur (bâtıldır)." (Buhârî; hadis no: 2550. Müslim; hadis no: 1718)

    Gerekçe gösterildiğinde; "Ben bir şey ihdas etmedim" derse, ister yapan ihdas etsin, isterse kendisinden önce başkası onu ihdas etsin,dîndeki bütün yenilikleri reddeden şu hadisi delil gösterilir:

    "Her kim işimiz (dînimiz) üzere olmayan bir iş işlerse, o işlediği şey reddolunmuştur (bâtıldır ve ona itibar edilmez)." (Müslim; hadis no: 1718)

    Bu hadis; ezberlenmesi, münkerlerin geçersiz olduğunda kullanılması ve yaygın bir şekilde delil gösterilmesi gereken şeylerdendir." (Müslim Şerhi; c: 12, s: 16)

    Beşincisi:

    Şeyhuslislâm İbn-i Teymiyye -Allah ona rahmet etsin- bu konuda şöyle demiştir:

    "Hiç şüphe yok ki zikirler ve duâlar, en fazîletli ibâdetlerdendir. İbâdetler ise, Allah Teâlâ ve elçisi Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-'nin emrine binâ olunmuş ve onlara uyulması gerekir. Yoksa hevâ ve dînde yeniliklere binâ olunmamıştır.Dolayısıyla duâlar ve Nebevî zikirler, arayan kimse için en fazîletli zikir ve duâdır. Bu zikir ve duâya devam eden kimse, emniyet ve selâmet yolu üzeredir.İnsanın dili, bu zikir ve duâlardan elde edilen fayda ve semereleri anlatamaz ve bir insan bunu kavrayamaz.Bu zikir ve duâların dışındaki zikir ve duâlar, haram da olabilir, mekruh da olabilir.Belki de onda insanların çoğunun idrak edemediği şirk de olabilir. Bu, detayı uzun olan bir konudur.

    İnsanlar için sünnet olmayan zikirler ve duâlar icât etmeye ve insanların beş vakit farz namazları devamlı kıldıkları gibi, onları sürekli yapılan bir ibâdet hâline getirmeye hiç kimsenin hakkı yoktur.Aksine bu davranış, Allah Teâlâ'nın izin vermediği yeni bir dîn çıkarmaktır... Dînî olmayan bir virdi (zikri) edinmeye ve onu sünnet hâline getirmeye gelince, bu, dînde yasaklanan şeylerdendir. Bununla birlikte şer'î olan duâ ve zikirlerde pek büyük gâyeler ve yüce hedefler vardır. Bunları, ancak câhil veya ihmalkâr veyahut da haddi aşan kimse bırakıp da dînde sonradan çıkarılan zikir ve duâlara yönelir." (Mecmû'u Fetâvâ; c: 22, s: 510-511)

    Allah Teâlâ en iyi bilendir.

    Islam Q&A

+ Konuyu Yanıtla
12 / 12 İlkİlk ... 256789101112

Yer İmleri

Gönderme Kuralları

  • You may not post new threads
  • You may post replies
  • You may not post attachments
  • You may not edit your posts
  •