+ Konuyu Yanıtla
10 / 3 İlkİlk 12345678910 SonSon
186 sonuçtan 41 --- 60 arası gösteriliyor

Konu: Filiz KONCA'nın yazıları

  1. #41

    Kurbanın Her Bir Kılına Bir Sevap

    Kurbanın Her Bir Kılına Bir Sevap


    Zeyd İbnu Erkam (r.a.) anlatıyor:

    Resulullah (s.a.v.)’ ın ashabı:

    “Ey Allah’ın Resulü dediler. Bayram günü kesilen şu kurban nedir?”

    “Bu babanız İbrahim (a.s.)’ ın sünnetidir.” Buyurdular.

    Ashab:

    “Pekiyi, kurban kesmede bize ne gibi sevap var ey Allah’ ın Resulü” dediler.

    “Kurbanın her bir kılı için bir sevap.” Buyurdular.

    Ashab tekrar:

    (Kesilen kurban koyun kuzu gibi) yünlü ise ey Allah’ın Resulü (sevap nasıl olacak)? Diye sordular.

    Aleyhissalatü vesselam:

    “Yünün her bir kılı için de bir sevap var” buyurdular.

    Bir başka hadiste; “Kimin geçim durumunda bir genişlik olur da kurbanını basite alıp kesmezse, o bizim namazgahımıza yaklaşmasın” buyrulur.

    Bir başka hadiste ise; “Hayvanın iyi ve güzelini kurbanlık olarak seçin, çünkü o sırat köprüsünde size bineklik yapacaktır.” buyrulur.

    Hz. Ali (r.a.), birisi Peygamber Efendimiz için olmak üzere iki tane koç keserdi. Kendisine bunun sebebi sorulduğunda:

    “Allah Resulü bana yaşadığım müddetçe kendisine kurban kesmemi vasiyet etti. Asla bunu terk etmem” buyurmuşlardır.

    Peygamber efendimizin, Hz. Ali’ ye kendisi için kurban kesilmesini vasiyet etmesi, O’nun adına kurban kesilmesini sevdiğine delalet eder.

    “Hazreti Cabir b. Abdullah'dan rivayete göre: Peygamber Efendimiz, Veda haccında kurban edilmek üzere 100 deve getirtmişti. 63 yaşında olduğu için her bir senesi için birer deve kurban olmak üzere bizzat kendisi kesmiş, geri kalanları da Ali'ye kestirmiştir. Sonra her bir deveden bir parça alındı. Beraberce pişirildi. Sonra etinden yediler ve çorbasından içtiler.”

    İbn-i Arabi ve Mevlana’ya göre en büyük kurban nefistir. Zor olan; heva ve heveslerimizi Allah yolunda kurban edebilmektir.

    Bağdadi hazretleri de, ‘Mina’da kurban kesen bir müminin eğer nefsinin bütün arzularını boğazlamazsa kurban etmiş olmayacağını’ söyleyerek müminleri uyarıyor.

    Üstad Bediüzzaman diyor ki: “Kurban olarak kesilen bir koyuna ahirette bir vucud-u baki vererek sırat üzerinde sahibine Burak gibi bir binek olması Rahman’ın nihayetsiz merhametinden uzak değildir”

    Kurban, kesenin nefsine bedel kesilir. Kişinin kendi nefsini Allah’a kurban etmesi manasını taşır. Hz. İsmail gibi kendini bıçağa emanet edebilme teslimiyetidir.

    Kurbanlık hayvan incitilmeden kıbleye karşı kesmek için yatırılınca şöyle niyet edilir:
    “Ya Rabbi! Şu vucudum sana karşı o kadar hata, o kadar isyan etti ki, affedilebilmem için bu vücudu Sana kurban etmem icap ediyor. Fakat Sen şeriatınla insan kurban etmeyi haram kıldığından vücuduma bedel olarak bu hayvanı kesiyorum, kabul eyle Ya Rabbi, Bismillahi Allahu Ekber.”

    Bediüzzaman;17.Söz’de şöyle der: “Hem o Rahmân'ın nihayetsiz rahmetinden uzak değil ki, nasıl vazife uğrunda, mücahede işinde telef olan bir nefere şehadet rütbesini veriyor ve kurban olarak kesilen bir koyuna, âhirette cismanî bir vücud-u bâki vererek Sırat üstünde, sahibine burak gibi bir bineklik mertebesini vermekle mükâfatlandırıyor. Öyle de, sair zîruh ve hayvanatın dahi, kendilerine mahsus vazife-i fıtriye-i Rabbâniyelerinde ve evâmir-i Sübhâniyenin itaatlerinde telef olan ve şiddetli meşakkat çeken zîruhların, onlara göre bir çeşit mükâfat-ı ruhaniye ve onların istidatlarına göre bir nevi ücret-i mâneviye, o tükenmez hazine-i rahmetinde baîd değil ki bulunmasın; dünyadan gitmelerinden pek çok incinmesinler, belki memnun olsunlar.”

    Hac Suresi:

    36- Kurbanlık deve ve sığırları Allah'ın size olan nişanelerinden kıldık. Sizin için onlarda hayır vardır. Ön ayaklarının biri bağlı halde keserken üzerlerine Allah'ın adını anın. Yanları yere yaslandığı vakit de onlardan yiyin, kanaat edip istemeyene de, isteyene de yedirin. Böylece onları sizin buyruğunuza verdik ki, şükredesiniz.

    37- Elbette onların etleri ve kanları Allah'a ulaşmayacaktır. Ancak O'na sizin takvanız erecektir. Onları bu şekilde sizin buyruğunuza verdi ki, size yolunu gösterdiğinden dolayı, Allah'ı tekbir ile yüceltesiniz. (Ey Muhammed!) Vazifelerini güzelce yapan iyilik sevenleri müjdele.

    Maide Suresi:

    27- Onlara Âdem'in iki oğluyla ilgili haberi hakkıyle oku. Hani her ikisi birer kurban sunmuşlardı, birinden kabul edilmiş, diğerinden kabul edilmemişti. (Kurbanı kabul edilmeyen, ötekine):" Seni öldüreceğim" demişti. Diğeri ise şöyle demişti: "Allah, yalnız kendisinden korkanlardan kabul eder".

  2. #42

    Dünyayı Seçenler

    Dünyayı Seçenler

    Hayatta aldığımız kararlar, yaptığımız seçimler, yöneldiğimiz hedefler dünyevi mi yoksa uhrevi mi? Dünya ile aldananlardan mıyız yoksa ona boyun eğmeyen yiğitlerden miyiz?

    Ebu Osman Hiri hazretleri de; "Dünyayı sevmek, Allah sevgisini kalbden götürür. Allahü teâlâdan başkasından korkmak, Allah korkusunu kalbden çıkarır; Allah'tan başkasından istemek, Allahü teâlâya olan ümidi kalbden uzaklaştırır" buyurmaktadır. Mazhar-ı Can-ı Cânân hazretleri; "Dünya melundur ve dünyada olan şeylerden Allah için yapılmayanlar da melundur. Allahü teâlânın sevgisi ile dünya sevgisi bir araya gelmez. Allahü teâlânın rızasına kavuşmak için mâsivâyı yâni Allahü teâlâdan başka her şeyi ve bütün maksatları terk etmek lazımdır" buyurmaktadır.

    Yaşanmaya değer bir hayat için kendimize layık gördüklerimiz bir aldanıştan mı ibaret? Yoksa yüzümüzü ahirete sırtımızı dünyaya dönen erlerden miyiz?

    Allah (c.c.) aşağıdaki gibi bir pişmanlık yaşamaktan bizi korusun:

    Millî şairimiz Mehmet Akif Ersoy, Sultanahmet Camii'ne her gittiğinde orada iki gözü iki çeşme ağlayan yaşlı bir zata rastlamaktadır. Bu yaşlı zat, başından geçen çok ilginç bir olayı kendisine anlatınca, Mehmet Akif Ersoy bundan çok etkilenmiş, bu yaşlı zatla aralarında geçen konuşmayı bizlere şöyle nakletmiştir:
    Sabah namazlarını kılmak için Sultan Ahmet Camii'ne gidiyorum. Her sabah ne kadar erken gidersem gideyim, mihrabın bir kenarına oturmuş olan, saçı sakalı bembeyaz olmuş ihtiyar bir adamı, ümitsizce bedbin bir şekilde durmadan ağlarken görüyorum.
    O kadar ağlıyor ki, ağlamadığı tek bir dakikaya rastlayamadım. Bunun sebebini çok merak ediyordum. Nihayet bir gün o yaşlı zatın yanına sokuldum ve 'Muhterem' dedim,
    "Niye bu kadar ağlıyorsun? Allah'ın rahmetinden bir insan bu kadar ümitsiz olur mu?" Yaşlı gözlerle bana baktı ve:
    "Beni konuşturma! Neredeyse kalbim duracak," dedi. Ben anlatması için çok ısrar edince başından geçen olayı ağlaya ağlaya şöyle anlattı:
    "Efendim, ben Abdülhamid Han cennet mekânın devrinde orduda bir binbaşıydım. Emrim altında olan bir birliğim vardı. Bu askerî görevime annemin ve babamın vefatına kadar devam ettim. Fakat onlar vefat edince istifa etmek istedim. Çünkü bir hayli servetimiz vardı. Bu mal ve mülkün başında durmak, onların çarçur olmaması için gerektiği şekilde ilgilenmek gayesiyle, bir istifa dilekçesi yazıp Sadâret makamına gönderdim. Dilekçemde dedim ki: "Annem de babam da vefat etti. Falan yerde mağazalarımız, filan yerde gayrimenkullerimiz vardır. Netice itibarıyla bunlarla ilgilenecek, ticarî işlerin yürümesi için mağazaların başında duracak bir nezaretçiye ihtiyaç vardır. Bu vesileyle şayet kabul buyurulursa, görevimden istifa etmek istiyorum."
    Bu dilekçeyi yazdıktan bir müddet sonra, doğrudan doğruya hünkârdan bana bir yazı geldi. Heyecanla gelen mektubu açtım ve okudum. Orada istifamın kabul edilmediği yazılmıştı. Öyle anlaşılıyordu ki, istifa dilekçem bizzat padişaha gönderilmişti. Ben istifa dilekçemi yenileyip, bir daha verdim. Fakat bana yine aynı cevap geldi. Bunun üzerine bizzat sultanın huzuruna çıkıp, kendisiyle şifâhî olarak görüşüp istifamı vereyim diye düşündüm. Abdülhamid Han gerçekten çok celâdetli bir padişahtı. Ben yaveriyle görev icabı uzun zaman bir yerde kalmıştım. O, sultanın hâllerini bize anlatırken 'Abdülhamid faytonda giderken faytonun sağında ve solunda bulunanlar neredeyse nefes almaya bile korkarlardı' derdi. Efendim Allah ona rahmet eylesin, Abdülhamid Han evliyaullahtan bir zattı. İşte ben durumumu anlatmak için bizzat o celâdetli ve haşmetli padişahın huzuruna çıktım ve:
    "Hünkârım, sizden istifamın kabulünü rica edeceğim, durumum ise böyleyken böyle" diyerek istifa sebebimi anlattım. Bunun üzerine bir müddet derin derin düşündü. Yüzündeki ifadeden istifa etmemi istemediğini anlıyordum. Ben bunu sezince istifa konusunda biraz daha ısrarcı oldum. Abdülhamid Han cennet mekan, benim böyle ısrar ettiğimi görünce, bakışlarını bana çevirip, öfkeli bir tavırla ve sanki beni elinin tersiyle iter gibi hareket yaparak, "Haydi seni istifa ettirdik!" dedi. Tabiî ben istifamın kabul edilmesi sebebiyle çok sevindim. Ve hiç vakit kaybetmeden memleketime dönüp işlerimin başına geçtim. Derken bir gece müthiş bir rüya gördüm. "Âlemi mânada, bütün ordular bir araya toplanmış teftiş ediliyordu. Son savaşı vermek üzere, memleketin şarkında ve garbında savaşan tüm orduları bizzat Peygamber Efendimiz teftiş ediyordu.
    Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm, Yıldız Sarayı'nın önünde duruyor, bütün Türk ordusu Efendimizin huzurundan geçerek büyük bir disiplin içerisinde teftiş veriyordu. O esnada orada Osmanlı padişahlarının ileri gelenleri de vardı. Sultan Abdülhamid Han cennet mekân ise, edebi hürmetle, kemerbestei ubûdiyetle Kâinatın Efendisi'nin hemen arkasında duruyordu. Bütün ordular huzurdan tek tek geçiyordu. Derken sıra, benim istifa etmeden önce komutam altında bulunan birliğe geldi. Fakat birliğin başında kumandanı olmadığı için askerler darma dağınıktı.
    Bu hâli gören Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm, Abdülhamid'e dönüp:
    "Ey Abdülhamid! Bu ordunun kumandanı nerde?!" buyurdu. Bunun üzerine Sultan Abdülhamid, mahcup bir hâlde başını önüne eğmiş olarak, hürmeti edeple Efendimize:
    "Ya Resûlallah! Bu ordunun kumandanı istifa etti. Bu konuda çok ısrar ettiği için biz de onu istifa ettirdik.." dedi.
    Bunun üzerine Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm "Senin istifa ettirdiğini, biz de istifa ettirdik." Buyurdu.

  3. #43

    Yılbaşını Kutlamak mı?

    Yılbaşını Kutlamak mı?

    Yılbaşını kutlama gibi bir niyetiniz var mı? Bir şeyi yapmadan önce durup düşünmek gibi bir adetimiz olmalı değil mi? Hayvanlar bile önüne bir yiyecek konduğu zaman hemen yemez. Önce durup bir kokusuna bakar. Nedir, ne değildir? Biz de nedenine niçinine bir bakmalı değil miyiz?

    Bu güne kadar yapılanları, işlenen günahları, taklitçiliğin bizi ne hallere düşürdüğünü, insanlıktan nasıl çıkardığını, maymun ettiğini, şahsiyet, kişilik diye birşey bırakmadığını, katlanarak günahların nasıl arttığını sayabiliyorsanız şöyle bir durup sayın.

    Nisa Suresi 85- Kim güzel bir işte aracılık ederse, ona o işin sevabından bir pay vardır. Kim de kötü bir şeyde aracılık yaparsa, ona da o kötülükten bir pay vardır. Allah her şeyi gözetip karşılığını verir.

    Rasulüllah (SAV) şöyle buyurdu:

    “Kim islamda iyi bir çığır açarsa açtığı çığrın ecri ve kendisinden sonra, onunla (o çığırla) amel edenlerin ecirleri, sevaplarından hiçbir şey eksilmeden ona aittir. Kim de islamda (müslümanlar içinde) kötü bir çığır açarsa, açtığı çığrın günahı ve kendisinden sonra onunla amel edenlerin günahları, günahlarından birşey eksilmeden ona aittir.”

    “Yılbaşının nasıl kutlanmasını istersin?” diye şeytana sorsalar günümüzdeki günahları söylemez mi?

    Peygamberimiz (S.A.V.) buyurmuşlardır ki “Bir kavme benzemeye çalışanlar o kavimdendir.”(İmam-ı Ahmet ve Ebû Davud)

    Peygamberimiz (S.A.V.), diğer bir hadis-i şerifte buyurmuşlardır ki: “Bizden başkalarına benzemeye özenenler bizden, bizim milletimizden değildir.”(El-Cami'üs-Sağîr)

    “Küfür ehlinin ve isyankarların yaşayış ve adetlerinde onlara benzemek, onlar gibi hareket etmek, ya küfre ya isyankârlığa, ya da her ikisine birden götürdüğü için İslâmda yasaklanıp haram kılınmıştır.” (Frenk Mukallitliği Ve Şapka- İskilipli Atıf Hoca)

    İslam uleması, din kitaplarında buyururlar ki:
    “Noel günü ve gecesinde, kâfirlerin paskalya ve yortularında, onlar gibi bayram yapan küfre girer.”

    “...Müslümanlar bu yılbaşını takvim başlangıcı yaparlarsa, yılbaşı gecesinde yapılan âyin veya eğlencelere iştirak ederlerse ne olur?

    Yılbaşı dolayısıyla yapılan dinî âyine katılan (Hristiyanlarla beraber bu toplu ibâdeti yapan) müslümanlar en azından haram (büyük günah) işlemiş olurlar. Bu hükmün akla ve vahye dayalı delîllerini zikretmeye bile gerek yoktur.

    Dinî âyîne katılmadan yılbaşı dolayısıyla toplantı ve eğlence yapan müslümanlar, bu eğlencelerde ayrıca hiçbir haram işlemeseler dahi, kökeni dinî (İslâm'dan başka ve ona göre bugün mûteber olmayan bir dîne dayalı) olan bir faâliyete katıldıkları ve başka dinden olanlara -dinle ilgili bir konuda- benzer hale geldikleri için günah işlemiş olurlar. "Bir din ve kültür topluluğuna kendini benzetenler onlardan sayılır" meâlindeki hadîs bu davranışı yasaklamaktadır.

    Yılbaşı, takvim, tarih, tatil, eğlence, şenlik ve bunlarla ilgili âdetler bir milletin kültürüdür. Kültür din ve ideolojinin bedenlenmesi, ete kemiğe bürünmesidir. Bu ikisini birbirinden ayırmak mümkün değildir. Eğer birileri din ile kültürü birbirinden ayırmaya, aralarındaki bağı koparmaya kalkışırsa -zor olmakla beraber bunu yapabilirse- kültür ile beraber dîni de değiştirme yoluna girmiş olur. Bedenini parça parça kaybeden din gider (milletin hayatından çıkar) onun yerine yeni kültürün dîni veya dinsizliği gelir. Kültür ile din arasında böyle bir bağ bulunduğuna göre; kültürün değişmesi dîni yakından ilgilendirir. İslâm'ın beş temel amacından biri dîni (müslümanların hayatında İslâm'ı) korumaktır. İslâm'ın korunmasını olumsuz etkileyen bir davranış, bir kültür değişimi, bir kültür taklidi haramdır, bazan bununla da kalmaz dinden çıkma sonucunu doğurur.

    Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) Medine'ye göçünce, burada öteden beri iki bayramın bulunduğunu ve bu bayramlarda kutlama yapıldığını öğrendi. Bayramlar, dînin etkilenmesi bakımından önemli kültür unsurları olduğu için bunları değiştirdi ve yerlerine Ramazan ile Kurban bayramlarını tebliğ etti. Daha pek çok hadîste, başka dinlerle ilişkisi veya sembolik değeri/fonksiyonu bulunan âdet ve uygulamaları müslümanlara yasakladı.”(Hayrettin Karaman)

    “...Taklidin, mantığı zehirlediği açık. Zaten, bu yüzden taklit ya. Taklitçilik bir hastalık, hem de kişiliğe arız olmuş bir hastalık. O yüzden bu hastalık, taklitçinin özgüven yokluğuna dayanıyor, bu bir. İkincisi, iddialarından arındırılmış olduğunu gösteriyor. Üçüncüsü,taklit ettikleri karşısında mağlup olduğunun tescili anlamına geliyor.

    İbn Haldun'un Mukaddime'de yaptığı o muhteşem tesbit, bu ülkenin yaşadığı yüz yıllık dramın tek cümlelik özeti: "Mağluplar galipleri taklit ederler."

    Mağlubiyetin de onurlusu vardır, onursuzu vardır. Onurunu yitirmeyen mağluplar, fiziken mağlup görünürler. Dişe diş mücadele etmişler, mağlup olmuşlardır. Elbet her mağlubiyetin bir çok sebebi vardır.

    Onurlarını koruyanlar, mağlubiyeti içselleştirmezler. Fakat, sadece değerler için mücadele edenler, yenildiklerinde dahi onurlarını koruyabilirler. Yenilgilerinin faturasını kendi değerlerine kesmezler. Aksine, yenilgilerini bir bilinç yenileme, yani bir "tevbe" ve "istiğfar" vesilesi olarak bilirler. Sorunu, kendi değerlerinde değil, değerleriyle ilişkilerinde ararlar. O ilişkileri sağlıklı hale getirmek için, mücadele meydanından çekilip, mücahede meydanına atılırlar. Bu, mağlubiyeti içselleştirmeme savaşıdır. Onurlu mağluplar için, galipleri taklit etmek, düşman saflarına geçmekle eş değerdedir. Asıl mağlubiyet işte odur.

    Onurunu yitirenler, mağlup olunca kelimenin tam anlamıyla mağlup olurlar. Onlar, fiziken galip gelseler bile mağlupturlar. Mağlubiyet onların karakteri olmuştur. Çünkü, mütecavizine aşık olan ahmak kız rolüne soyunmuşlardır.

    Mağlubiyetlerinin faturasını kendi değerlerine keserler. Tez elden o değerlerden kurtulmanın yollarını ararlar. Kendilerine "ben idraki" veren o değerleri her görüşte mağlubiyetlerini hatırlarlar. Bu da onları kendi değerlerine düşmandan fazla düşman olmaya iter. Değerlerinden kurtulunca, kendilerinin de galiplerden olacağına inanırlar.
    Mağlubiyetin faturasını kendi değerlerine kestikleri için, kendilerinden nefret ederler. Bu nefret, galiplere karşı marazi bir aşka dönüşür. Kendilerini gerçekleştirmek yerine, galipleri taklit etmek gibi ucuz bir yolu benimserler. Bu taklit onları galip yapmaz elbette. Sadece “maymun” yapar. Bunun anlamı, galiplerin maskarası ve soytarısı olmaktır.
    Hiçbir galipten, mağlupları içerisinden başkalaşım geçirerek maskaralaşan birilerini, kendisiyle eş değerde görmesi beklenemez. Hiçbir efendi, soytarısını, kendisiyle eşit haklara sahip bir partner olarak benimsemez.Değil mi ama: Hiçbir maymun, ne kadar iyi insan taklidi yaparsa yapsın, insanlar sınıfına dahil edilmez?”(Mustafa İslamoğlu)

  4. #44

    Şükür Nimetin Canıdır

    Hz. Mevlana mürşid kitap olan “ Mesnevi ” sinde şöyle bir hikaye anlatır.

    Lokman’ın efendisi, kendisine yemek getirdiler mi, Lokman’a adam gönderip çağırtır,
    Önce o yemeğe Lokman el sunar, efendisi de ondan sonra yerdi. Bu suretle onun
    artığını afiyetle yer, bundan zevk alır, onun yemediğini ise dökerdi. Hatta yese bile
    gönülsüz, iştahsız yerdi. İşte asıl sonsuz dirlik, birlik budur.

    Bir gün Lokman’ın efendisine hediye olarak bir karpuz getirdiler. Hizmetçiye “ git,
    oğlum Lokman’ı çağır” dedi. Lokman gelince efendisi, karpuzu kesip ona bir dilim
    verdi. Lokman o dilimi bal gibi, şeker gibi yedi. Hem de öyle lezzetle yedi ki Lokman’ın
    efendisi, ikinci dilimi de kesip sundu. Böyle, böyle karpuzu tekmil yedi; Yalnız bir
    dilim kaldı. Efendisi “ Bunu da ben yiyeyim; bir bakayım, nasıl şey, herhalde tatlı bir
    karpuz” dedi. Çünkü, Lokman öyle lezzetle,öyle zevkle,öyle iştahlı yiyordu ki görenlerin de iştahı geliyordu. Efendisi o dilimi yer yemez karpuzun acılığından ağzını bir ateştir sardı, dili uçukladı, boğazı yandı. Bir eyyam acılığından adete kendisini kaybetti. Sonra “ A benim canım efendim, böyle bir zehri nasıl oldu da tatlı tatlı yedin, böyle bir kahrı
    nasıl oldu da lütuf saydın? Bu ne sabır? Neden böyle sabrettin? Sanki canına kastın
    var? Niye bir şey söylemedin, niye biraz sabret şimdi yiyemem demedin?” dedi.

    Lokman dedi ki: “ Senin nimetler bağışlayan elinden o kadar rızıklandım ki
    utancımdan adeta iki kat olmuşumdur. Elinle sunduğun bir şeye ; ey marifet sahibi; bu
    acıdır demeğe utandım. Çünkü vücudumun bütün cüzleri senin nimetlerinden
    meydana geldi. Ben senin tanene, tuzağına gark olmuştum;bu kadarcık bir acıya
    dayanamaz, feryadedersem vücudumun bütün cüzleri hak ile yeksan olsun!
    Şekerler bağışlayan elinin lezzeti bu karpuzdaki acılığı hiç bırakır mı? Sevgiden
    bakırlar altın kesilir. Sevgiden tortulu, bulanık sular arı duru bir hale gelir, sevgiden
    dertler şifa bulur. Sevgiden ölü dirilir, sevgiden padişahlar kul olur. Bu sevgi de bilgi
    neticesidir. Saçma sapan şeylere kapılan kişi nasıl olur da böyle bir tahta oturur ki?
    Noksan bilgi nereden aşkı doğuracak? Noksan bilgi de bir aşk doğurur ama o aşk,
    cansız şeylerdir...
    Ya biz? Söylediklerimizin ve yaptıklarımızın acaba yüzde kaçı isyan kokuyor? Hava durumundan bile şikayet edip duruyoruz. Biz Rabbimizin kullarıyız. Neden hemen en ufak şeyde “bu acı” diye feryad ediyoruz? Bugüne kadar gelen bunca nimetlere karşı nankörlük olmuyor mu? Biz de Lokman gibi yapmalı değil miydik? Acılar gelse bile bize şeker sunulmuş gibi yemeli değil miydik? Lokman “Karpuzu veren senin lütuf elin bana onun acılığını göstermez” diyor. Ya biz ne diyoruz?
    Ehlullah şöyle diyor:
    Hoştur bana senden gelen
    Ya hil’at ü yahut kefen,
    Ya taze gül, yahut diken...
    Kahrın da hoş, lûtfun da hoş.
    Gelse celâlinden cefâ,
    Yahut cemâlinden vefâ,
    İkiside cana safa:
    Kahrın da hoş, lûtfun da hoş.

    Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki:

    “Kıyamet Günü “hamdediciler ayağa kalksın” diye ses gelir, bu ses üzerine bir zümre ayağa kalkar, onlara özel bir sancak verilerek hepsi cennete gönderilir.”

    Sahabiler “hamdediciler kimlerdir?” diye sorarlar. Peygamber (S.A.V)´imiz: “Her durumda Allâh (C.C.)'a şükredenlerdir.”

    (başka bir rivayete göre): “Rahatlıkta ve sıkıntıda Allâh (C.C.)'a şükredenlerdir” diye buyurur.
    4-Nisa suresi: 147- Eğer şükreder ve iman ederseniz Allah size azabı ne yapar? Allah, şükredenlerin mükafatını veren ve her şeyi bilendir.
    İnsanoğlu haddini aşmada sınır tanımayıp Allah’ın Hakkını inkar eder hallere geldi. Hatta şükretmekten çok uzaklaşıp, kendinin birşeyleri hakettiğini bile zanneder oldu. Oysa balığın yüzdüğü deniz gibi bizde rahmet denizinde yüzüyoruz. Nimeti artıran, lezzeti lezzet yapan şükürdür. Şükret¬mek yerine şikayet edenler sahip olduklarından da mah¬rum kalırlar.
    Hz. Mevlana şöyle der:
    Allah’a şükretmek herkesin boynunun borcudur. Kavga etmek, suratını ekşitmek, “şükür” değildir.
    Kendinize gelin de şu kereme bakın! Bir şükre karşılık bu kadar nimeti kim verir?
    Bir koku alıp da şükrünü eda etmeyen, küfrân-ı nimette bulunur ve kendi burnunu yitirir.
    Şükür, nimetin canıdır, nimetse deriye benzer. Çünkü seni Sevgiliye kadar ulaştıran şükürdür.
    Nimet, insana gaflet verir; şükürse uyandırır. Padişahın şükür tuzağıyla nimet avla!
    Şükretmeyenden güzellik de kaybolur, hüner de, sanat da. Artık bir daha ondan bir eser bile görünmez.
    O küfür inadı, maymun âdetidir. Şu hamd ve şükür ise Peygamberin yoludur.
    Nimet ve ihsanlarına karşılık Allah’a şükret, fakat sana ihsan eden kişiye de şükret, onun adını da an!
    Allah kıyamet günü kuluna “Ne getirdin, sana verdiğim nimetlere karşılık ne yaptın?” der.
    Kul der ki: “Yârabbi! Sana candan ve gönülden şükrettim. Çünkü o rızık ve ekmek, asıl-esas bakımından sendendi.”
    Allah der ki: “Hayır! Sana bağışta bulunan kişiye şükretmediğin için, bana da şükretmedin.
    Bir kerem sahibine zulmettin, sitemde bulundun. Halbuki onun yüzünden benim nimetlerime nâil olmadın mı?”
    Şükret ve şükredenlere köle ol; onların huzurunda öl de ebedîlik bul!
    (I/1525, III/2672, I/442, III/2896, 2897, V/997, VI/1829, 3256, 3259-3262, I/443)

  5. #45
    Merhum Taner PINAR kullanıcısının Görüntü Resmi
    Giriş
    Sat Mar 2007
    Konum
    Makedonya
    Yaş
    44
    İletiler
    1,637
    Blogdaki Konular
    6
    Alıntı Filiz KONCA tafarından gönderildi Mesajı Göster

    Lokman’ın efendisi, kendisine yemek getirdiler mi, Lokman’a adam gönderip çağırtır,.....

    .....oğlum Lokman’ı çağır” dedi. Lokman gelince efendisi, karpuzu kesip ona bir dilim
    verdi. Lokman o dilimi bal gibi, şeker gibi yedi. Hem de öyle lezzetle yedi ki .... “ A benim canım efendim, böyle bir zehri nasıl oldu da tatlı tatlı yedin, böyle bir kahrı
    nasıl oldu da lütuf saydın? Bu ne sabır? Neden böyle sabrettin? Sanki canına kastın
    var? Niye bir şey söylemedin, niye biraz sabret şimdi yiyemem demedin?” dedi.

    Lokman dedi ki: “ Senin nimetler bağışlayan elinden o kadar rızıklandım ki
    utancımdan adeta iki kat olmuşumdur. Elinle sunduğun bir şeye ; ey marifet sahibi; bu
    acıdır demeğe utandım. Çünkü vücudumun bütün cüzleri senin nimetlerinden
    meydana geldi
    . Ben senin tanene, tuzağına gark olmuştum;bu kadarcık bir acıya
    dayanamaz,.......
    efendi kim? kim kimin nimetlerinden oluşmuş?

    bunlar sapık ifadeler.. mürşid kitap mesneviye ve lokman' a iftriadır bunlar..
    Allah indinde Din İSLAM dır.Kendine başka din ve başka peygamber arayanlara veyl olsun..

  6. #46

    Hayat bulmak

    Hayat Bulmak

    Hz. Mevlana mürşit kitap olan “Mesnevi” sinde şöyle bir hikaye anlatır. (Mesnevi, c.I, beyit: 1913 vd.)

    “Hz. Ömer devrinde ihtiyar bir çalgıcı vardı, çok güzel çeng çalardı. (Çeng: Kanun gibi fakat dikine tutularak çalınan bir saz). Eğlence meclislerini ve toplantıları onun nağmeleri süsler, onun sesinden kıyametler kopardı. Sesi İsrafil’in sesi gibi ölülerin bedenlerine can bağışlardı. Onun nağmelerini dinleyen fil bile neredeyse kanatlanırdı.

    Çalgıcı zamanla ihtiyarladı, kamburlaştı, artık eskisi gibi çalamaz oldu, kimseler onu dinlemek istemiyordu. Vaktiyle bol parası olmuş fakat gün kazanıp gün yemişti. İyice yaşlanıp zayıflayınca parasız kaldı, yiyecek kuru ekmeğe muhtaç hâle geldi. Eski itibarlı ve mutlu günler gerilerde kalmıştı. Yalnız, çâresiz, ümitsiz ve aç idi. Sonunda şöyle niyaz etti:

    “Ya Rabbi, bana uzun ömür ve bir çok imkânlar verdin, benim gibi değersiz birine lûtuflarda bulundun. Yetmiş yıldır isyan edip durdum, benden bir gün bile ihsanını kesmedin. Ama ne yazık ki artık para kazanamıyorum. Şimdi senin konuğun olmak istiyorum. Bu titreyen elim ve çatallı sesimle sazımı yalnızca senin için çalacağım, gayri ben seninim!.. sesimi duyar mısın?.”

    Sazını omuzlayıp yola düştü. Ağlayıp sızlayarak Medine mezarlığına vardı. Ücretini Allah’tan isteyerek çalacaktı. Sazına düzen verdi. Kendini Allah’ın büyüklüğüne, Rahman ve Rahîm oluşuna bıraktı. Uzun uzun ağladı ve aletin sesini semalara duyurmak istercesine yükseltti, çaldı çaldı. Nihayet yorgun düştü, başını yere koydu, sazını yastık yaptı, mezar toprakları içinde uykuya daldı.

    Tam o sırada halife Ömer’ e rüyasında gaipten bir ses: “Ey Ömer, mezarlıkta ihtiyaç içinde kıvranan has bir kulumuz var; yanına bir miktar para al, onu bul ve gönlünü hoş eyle!.” diyordu.

    Hz. Ömer telaşla yerinden sıçrayıp, elinde para kesesi, muhtaç kişiyi aramaya koyuldu. Mezarlığı dolaştı, ihtiyar çalgıcıyı gördü, onun aradığı kişi olmasına ilk nazarda ihtimal vermedi. Hak Teâlâ bana “Bizim has, makbul ve mübarek bir kulumuz var.” diye seslendi. Bu çalgıcı parçası nasıl seçkin kullardan olur? şeklinde düşündü.

    Sonunda başka kimseye rastlayamayınca, ihtiyarı uyandırdı, şaşkınlığını giderip müjdeyi verdi: “Yüce Allah sana selâm ediyor, halini hatırını soruyor. Çok sıkıntı içindeymişsin, şimdilik şu bir kaç dinarı saz çalma ücreti olarak al, harca da bitince yine bana gel.” dedi.

    Bu sözleri işiten ihtiyar çalgıcı kendini yerden yere vurup ağlamaya ve yalvarmaya başladı: “Ey büyük Allah’ım! Merhamet ve ihsanının yüceliği karşısında yerlere geçiyorum.”

    Sonra yanındaki emekdar sazını yere vurdu ve parçaladı ve kendi kendine şöyle söylendi:

    “Ben her nefeste ömrümü zir ve bem perdelerine harç ederek yele verdim. Arap, Acem tarzını anmaktan Irak perdesiyle meşgul olmaktan ayrılık zamanı hatırımdan çıktı. Eyvahlar olsun.”

    Şimdi Ömer çalgıcıya şunları söyledi:

    “Senin bu feryadın akl-ı cüz’inin işidir. Hakk’ın aşkıyla fâni olanın yolu başkadır. Mazi ve müstakbel seninle Hüda arasında perdedir. Bırak şimdi bugüne kadar yaptıklarını ve her ikisine de bir ateş ver.”
    Bunun üzerine çalgıcıya öyle bir hayret geldi ki, yerden ve gökten dışarıda kaldı, canı gitti, bambaşka bir canla hayat buldu.

    Yıllar yılı sefahat âlemlerinde çaldığı için Allah’la kendisi arasında perde teşkil eden sazını son defa, içten bir duyguyla ve sadece Rabbi için çalmış, böylece kurtuluşa ermişti.”

    Ehlullah der:

    İnsan kul hakkı hariç, her türlü yasaklananlara karşı bir zaaf gösterebilir. Fakat gönlü yüksek olunca bir gün nedâmetle hepsinden geçerek Hakk’ın makbul kulu olabilir.

    İhtiyarın samimi pişmanlığı ve candan yönelişi Hak Teâlâ katında kabul görür. Çünkü Allah (c.c.), ihlaslı gönülleri boş çevirmez. Son defa ve sadece Allah (c.c.) için çaldığı sazı onu kurtuluşa götürür. O Yüce Allah (c.c.) ihlâs ve samimiyetle kendine el açanları geri çevirmez; onların imdadına koşar.

    Bir kudsi hadis şöyledir: “Bana bir karış yaklaşana, ben bir arşın yaklaşırım. Bir arşın yaklaşana, bir kulaç yaklaşırım.Yürüyerek gelene, koşarak yaklaşırım.” (Buhari, İ. Ahmed, İbni Şahin)

  7. #47
    Her Sedef İnci Vermez

    Hz. Mevlana mürşid kitap olan “Mesnevi”sinde şöyle bir hikaye anlatır:(c.4,beyit:3001vd.)

    Musa dedi ki: Ey soru hesap gününün sahibi Allah (c.c), yapıp düzdün, neden yine bozar
    yıkarsın? Cana, canlar katan erler, dişiler yaratırsın... Sonra bunları yıkar,
    mahvedersin; neden?

    Allah dedi ki: Bu suali inkar yüzünden, yahut gafletle ve nefsine uyarak sormuyorsun,
    biliyorum. Yoksa hoş görmez, gazap eder, bu soru yüzünden seni incitirdim. Fakat
    bizim işlerimizdeki hikmetleri, varlık sırlarını araştırıyorsun... Bunu bilip sonra da
    halka bildirmek ve her ham kişiyi bu suretle olgunlaştırmak istiyorsun.
    Sen bunu biliyorsun ama halka da bildirmek için sormaktasın.
    Çünkü bu sual yarı bilgidir. Hiç bilmeyen, bu bilgiden dışarıda kalan bu soruyu
    soramaz. Sual de bilgiden doğar, cevap da... Nitekim diken de toprakla sudan biter,
    gül de!

    Hem sapıklık bilgiden olur, hem doğru yolu buluş... Nitekim acı da rutubetten hasıl
    olur, tatlı da! Bu nefret ve sevgi, aşinalıktan gelir... Hastalık da iyi gıdadan olur,
    kuvvet de!

    Allah Kelim’i de, acemilere bu sırrı bildirmek, onları faydalandırmak için kendini acemi
    yaptı. Bizde kendimizi ondan daha acemi yapalım da bilmez gibi cevabını dinleyelim.
    Eşek satanlar, o satışın anahtarını elde etmek için birbirlerine adeta düşman olurlar,
    çekişir dururlar.

    Allah buyurdu ki: Ey akıl sahibi Musa, madem ki sordun gel de cevabını duy.
    Ey Musa, yere bir tohum ek de bunun sırrını anla, insafa gel! Musa tohum ekti, ekin
    bitti, kemale gelip başaklandı, güzelce, düzgünce yetişti... Orağı alıp biçmeye başladı.

    Gaybtan kulağına bir ses geldi:

    Neden ekiyor, besliyorsun da kemale gelince kesiyor, biçiyorsun?

    Musa dedi ki:

    Yarabbi, burada tane de var saman da... Onun için kesiyorum. Çünkü tanenin saman
    ambarına konması layık değil... Saman da buğday ambarına konursa yazık olur! Bu
    ikisini karıştırmak hikmete uygun olamaz. Mutlaka elerken ayırt etmek lazım.

    Allah dedi ki:

    Bu bilgiyi sen kimden aldın da bir harman meydana getiriyorsun?

    Musa:

    Allah’ım bana bu temyizi sen verdin dedi...

    Allah dedi ki:

    Öyleyse bende nasıl olur da temyiz olmaz? Halk arasında temiz ruhlar da var, topraklara bulanmış kara ruhlar da.

    Bu sedeflerin hepsi bir değil... Birisinde inci var, öbüründe boncuk! Buğdayları
    samandan ayırmak nasıl lazımsa bu iyiyi de kötüyü de ayırmak vacip. Bu alem halkı,
    hikmet hazineleri gizli kalmasın, meydana çıksın diye yaratılmıştır.
    Ben bir hazineydim dedi Allah, hem de gizli... Bunu duyda cevherini kaybetme,
    meydana çıkar!


    Ehlullah bu beyitleri şöyle açıklıyor:

    “ ...Hz. Pir diyor ki; halk arasında saf ve temiz ruhlu insanlar mevcut olduğu gibi kara ruhlular da vardır. Samandan buğdayı ayırır gibi bunlar ayrılacak, müstehak oldukları yere götürülecektir. Dünya, ahiretin bir mezrası, bir ekim yeridir...Amellerine göre mücrimler, muhsinlerden seçilip ayrılacaktır. Çünkü her sedef inci vermez. Ondan boncuk ta çıkar. Nitekim “Ben gizli bir hazine idim, bilinmeyi sevdim, halkı da bilinmek için halk ettim.” hadis-i kudsisi, bütün mahlukatın, Allah’ ın hikmet ve sıfatları gizli kalmasın, meydana çıksın diye yaratıldığına ve bu hikmetler hazinesinin bilhassa bizim varlığımızda gizli olduğuna işaret buyurmaktadır.

    İşte hakiki insan bu zati cevheri zayi etmez, arar ve mümtazlar sınıfına geçer.”

  8. #48

    Cemaat....cemaat....cemaat....

    Cemaati Ayırmak

    Cemaatle kılınan namazın, münferit kılınan namazdan yirmibeş veye yirmiyedi kat daha fazla sevap kazandırması, Müslümanlara cemaat ruhu kazandırmaya yöneliktir. "Cemaat rahmettir, ayrılık azabtır" ve "Allah'ın eli, cemaatledir" gibi hadislerin de dikkat çektiği gibi, cemaat halinde olmak mühim bir olaydır; rahmete, berekete, İlâhî te'yide mazhar olmaya vesiledir.
    Hz. Mevlana şöyle der:

    “Şeytan, birisini kerem sahiplerinden ayırırsa onu kimsiz, kimsesiz bir hale kor; o halde de bulunca başını yer, mahvedip gider. Topluluktan bir an bile ayrılmak iyi bil ki şeytanın hilesinden ibarettir.”

    “Şeytan kurttur, sen de Yusuf’a benzersin. Ey temiz er, sakın Yakub’un eteğini bırakma! Sürüden bir kuzu, yalnız başına bir yol tutup ayrıldı mı çoğu zaman bir kurt onu kapar, yer. Sünneti ve topluluğu bırakan kişi, yırtıcı hayvanlarla dopdolu olan böyle bir yerde kendi kanını dökmez de ne yapar? Sünnet yoldur, topluluk da yoldaşa benzer. Yolsuz, yoldaşsız oldun mu bu daracık yerde helak oldun gitti!”

    “Kervandan ayrılıp yalnız yol almaya kalkışan eşeğe o yol, yüz kere daha uzar, o derece yorulur.”

    Hz. Mevlana mürşit kitap olan “Mesnevi” sinde şöyle bir hikaye anlatır. (2.cilt, beyit:2167)

    Bir bahçıvan, bahçesine üç tane hırsızın girdiğini gördü. Bu üç kisinin birisi bir fakîh, birisi bir şerif, bir tanesi de bir sofi idi. Üçü de hafif meşrep ve vefasız kimselerdi. Bahçıvan kendi
    kendine “Bunlara karşı söyleyeceğim nice sözler, bunları ilzam için getireceğim
    yüzlerce deliller var. Fakat bunlar, bir topluluk. Topluluksa kuvvettir, tek başıma bu üç
    kişinin hakkından gelemem, önce onları birbirinden ayırmak lazım. Her birisini
    öbüründen ayırayım. Ondan sonra birer, birer saçlarını, sakallarını yolarım” dedi.

    Hile edip arkadaşlarıyla arasını açmak üzere sofiyi yola vurdu. Sofi gidince öbür iki
    arkadaşıyla yalnız kaldı.

    Sofiye “ Eve git, bu arkadaşlar için bir kilim getir” dedi.

    Fakihe “ Sen fakihsin, bu da ünlü bir şerif. Biz senin fetvanla ekmek yemekte, senin bilgi kanadında uçmaktayız.

    Bu da bizim şehzademiz sultanımız. Seyit ve Mustafa’ nın soyundan, sopundan. Bu
    pisboğaz, bu hasis sofi kim oluyor ki sizin gibi padişahlarla düşüp kalkıyor. Gelince
    onu savın gitsin. Siz de tam bir hafta benim bahçemde, çayır çimenliğimde kalın.
    Hatta bağ da nedir ki? Canım bile sizin. Siz benim sağ gözüm mesabesindesiniz” dedi. Onları vesveselendirip kandırdı.

    Ah arkadaştan ayrılmamak gerek.

    Sofi gelince onu savdılar. Bu sefer bahçıvan koca bir sopayla ardından seğirtti. Dedi ki : “Ey köpek sofi demek sen cüret edip benim bağıma giriyorsun ha! Sana bu hususta Cüneyt mi yol gösterdi, Bayezid mi? Bu sana hangi şeyhin, hangi pirinden kaldı? Sofiyi yalnız bulunca bir iyice dövdü, adeta yarı canlı bir hale koydu, başını yardı. Sofi “ benim nöbetim geçti. Fakat arkadaşlar, bir iyice sıranızı gözetin. Beni ağyar bildiniz. Fakat bilin ki bu
    kaltanbandan daha ağyar değilim. Benim yediğimi siz de yiyeceksiniz. Bu çeşit şerbet,
    her aşağılık kişiye layıktır. Bu alem dağdır, senin sözlerin, yine ses vererek sana gelir”
    dedi.

    Bahçıvan sofiden kurtulunca yine o çeşit bir bahane kurdu. Şerife “ Ey şerif, eve
    git de kuşluk öğünü için, yufka ekmeği pişirmiştim, evin kapısını vur.
    Kaymaza söyle, o yufka ekmeğiyle kazı getirsin” dedi.

    Şerif gidince, fakihe dedi ki: “ Ey işi yerinde güneş görmüş her şeyi anlar bilir adam, sen fakihsin, bu meydanda. Arkadaşın ise şeriflik taslıyor. Hz. Peygamberin neslinden gelen seyyidim diye bir iddiada bulunuyor. Halbuki onun atasının ne yapmış olduğunu, ne iş işlediğini kim bilir? Onu doğuran kadına ve onun işine güvenmeyin; noksan akıllı bir varlığa nasıl güvenilir? Zamanımızda nice ahmaklar kendilerini Hz. Ali soyundan, Hz. Peygamber neslinden göstermededirler. O zalim bahçıvan bir takım boş sözler söyledi. Afsunlar, okudu, fakih de bunları dinledi.

    Bunun üzerine o sitemkar fakih şerifin ardından gidip, “ Ey eşek, bu bağa seni kim davet etti? Hırsızlık sana Peygamberden mi miras kaldı? Aslan yavrusu, aslana benzer, sen söyle bakayım, peygambere ne yüzden benziyorsun?” dedi. O zalim herif, şerife, harici Al-i Yasin’e ne yaparsa onu yaptı. Hatta şeytan ve gul Al-i Resul’e Yezid ve Şimir nasıl kin tutarlarsa o da öyle kin tuttu, öcünü aldı. Şerif, o zalimin zulmünden harap oldu, fakihe “ Ben sudan çıktım. Ayağını tetik bas şimdi yapayalnız kaldın. Davula benze boyuna karnına tokmak ye! Şerifliğimi bir tarafa bırak. Hatta tut ki arkadaşlığa da layık değilim, fakat sana karşı bu çeşit bir zalimden de aşağı değilim ya” dedi.

    Bahçıvan ondan da kurtulup fakihe geldi ve dedi ki: “ Ey fakih! Ne fakihi, ey her sefih
    kişinin bile arlandığı herif! Ey eli kesilecise, bağlara gir de, caiz midir? Emir var mı bile
    deme. Fetvan bu mu senin? Böyle bir ruhsatı Vasit’temi okudun? Yoksa bu mesele
    Muhit’te mi var?”

    Fakih “ Vur, vur, hakkın var. Fırsat ele geçti. Dostlardan ayrılanın layığı budur” dedi.


    Kurtuluş reçeteleri aranıyor, yazılıyor, çiziliyor...

    Böyle olursa şöyle olur... Şöyle olursa böyle olur...

    Bu safsataları geç...

    Bizi ancak “Allah” kurtarır.

    Bize düşen mi?

    Birlik ve beraberlik!

  9. #49
    Kurtuluş reçeteleri aranıyor, yazılıyor, çiziliyor...

    Böyle olursa şöyle olur... Şöyle olursa böyle olur...

    Bu safsataları geç...

    Bizi ancak “Allah” kurtarır.

    Bize düşen mi?

    Birlik ve beraberlik![/QUOTE]


    Hiç şüphesiz ...yazıların için Allah razı olsun...

  10. #50

    Şeriat,tarikat,hakikat

    Fakir bir genç, padişahın kızına aşık olmuş. Bu ümitsiz sevdasını gidip memleketin meşhur dervişine anlatarak yardım dilemiş.

    Derviş; "evladım, şehrin girişinde, tam yol ağzına otur, kim ne derse desin sadece 'Allah' diye cevap ver. " demiş.

    Fakir genç denileni yapmış. Günlerce, aylarca şehrin girişinde başka hiçbir kelime konuşmadan "Allah" demiş. Derviş yiyeceğini içeceğini hergün getiriyormuş. "Allah" diyen genç halk arasinda meşhur olmaya başlamış.

    Nihayet bir gün padişah da genci merak etmiş. Dervişten genç hakkında bilgi istemiş. Derviş gencin devrin büyüklerinden olduğunu söylemiş.

    Padişah kalkıp genci ziyarete gitmiş. "Kimsin? Derdin ne? Ne istersin? " demiş ise de, genç padişaha karşı da "Allah" demekten vazgeçmemiş. Başka tek kelime konuşmamış. Derviş akşam gencin yanına gitmiş. "Padişah `sana kızımı vereyim' diyene kadar sen ondan sakın ola ki bir istekte bulunmayasın. " diye tembihte bulunmuş.

    Nihayet bir gün padişah gelip 'ne istiyorsun? İstiyorsan seni kızımla evlendireyim. Deyince genç dervişin şaşkın bakışları altında 'Yok!' demiş.

    "Artık onu da istemiyorum. Ben başka bir hatıra Allah dedim. Allah devrin padişahını ayağıma getirip benim gibi miskin bir gence kızını teklif ettirdi.
    O'nun hatırına Allah deseydim kimbilir ne olurdu?Ben bundan sonra başkasını anmıyor, ondan başkasını istemiyorum.

    Aşk tasavvuf düşüncesinin en temel kavramlarındandır. Varlığın aslı ve yaradılış sebebi”, “sevenin sevgilisinde kendisini yok etmesi; âşığın yok, yalnızca mâşukun varolması, her şeyin ondan ibaret olması hâlidir.”
    Aşk arapça’da sarmak, sıkmak ve yanmak gibi anlamlara gelir. İnsanı sarmaşık gibi sıkarak onu kuvvetsiz bırakması nedeniyle böyle söylenmiştir. Ayrıca aşk kelimesi, alevlerin bir şeyi kuşatmasını da anlatır.

    Ehlullah şöyle der:

    İnsana saygı, Allah'a saygıdır, insana sevgi, Allah'a sevgidir. Tasavvuf da Allah sevgisidir. Allah bir kulunu sevince, o kulun ismi "âşık" olur. Peki kul mu Allah'a âşıktır, Allah mı kuluna âşıktır? Kulun, Allah'a âşık olma gücü yoktur. O kula âşıktır ve O'nun kula olan sevgisinden dolayı kul O'na yönelir. Allah, kulunu sevince dünya da, ahiret de o kulun olur. Bundan daha büyük mutluluk olamaz. Bir insanın Allah'ı sevebilmesi, Allah'ın onu sevmesinin görüntüsüdür. İşte gerçek budur! Şöyle bir misal vereyim: Tanyeri ağarıp güneş doğmuş, karanlık uçup gitmiştir, ortalık aydınlanmış. Başını kaldırıp adam güneşe der ki: "Ey güneş! Ben seni görüyorum." Güneş adama haddini bildirir: "Sen beni neyle görüyorsun? iki saat önce zifiri karanlık içindeydin. O zaman bu sözü söylemiyordun." Güneşi, güneşle gördün. Güneş çıkmasaydı, güneşi neyle görürdü? Allah, Allah'la bulunur ve bilinir. Tasavvufî öğreti de Allah kesinlikle dışarıda, uzaklarda aranmaz. Elle tutulan, tutulamayan, görünen, görünmeyen, varlık adına ne varsa her nesne, her zerre, Allah'ın tecellî ve zuhurundan ibarettir. Bu kainatta ne görünüyorsa, "ez-Zâhir" isminin bir görüntüsüdür. "Allah evveldir, âhirdir, zahirdir." Yani görünendir.

    Meşhur hikayedir: Bedevi Arap, problemini arz etmek üzere emirin huzuruna çıkacak. Fakat Sultana eli boş gitmek uygun olmadığı için bir de hediye götürmesi gerekiyor. Ne yapsın bedevi, ne götürsün? Çölde vahalarda birikmiş, üzerinde sineklerin dolaştığı suları toplayıp kırbasına doldurur. Bedevî aradığını bulmuştur. Hediye olarak çölde 70 derece sıcakta çok az bulunan sudan daha güzel ne olabilir?
    Kırbasını doldurur, mutlu bir şekilde emirin kapısına varır. Ne götürüyor? Su. En güzel şey. Daha ne olsun! Sonra sarayın önüne varınca bir de ne görsün? Emirin kapısının önünden Dicle akıyor. Dibinde rengarenk balıklar, üzerinde ötüşen kuşlar. Bedevi, bir akan Dicle'ye bakar, bir kırbasındaki derleme-toplama suya, 'Yok' der kendi kendine, 'Benim kırbamdaki su, emire hediye olamaz. Çünkü emirin kapısından Dicle akıyor.' Bedevî kırbasını ters çevirip suyu boşaltır ve kırbayı boş götürür. Bedevî kırbayı boş götürdü ki dolu getirsin. Şimdi bu sembolik hikayenin bazı kelimeleri üzerinde duralım:
    "Bedevî Arap" derviş olmak isteyen kişidir.
    "Kırba" gönüldür.
    "Kırbaya toplanılan su" ise kişinin daha önce edindiği çöpe atılması gerekli olan zahirî bilgileridir. Ehlullah'ın nazarında kuru-zâhirî bilgiler asla geçerli değildir. Önce bil, sonra bul, sonra da bildiğinle ol. Bilmek, şeriattır. Bulmak, tarikattir. Bilip bulduğunla olmak da hakikattir.
    Âşık Yunus gibi, sûfîler aşkı kâinatın varlık sebebi olarak almışlardır. Tasavvuf düşüncesine göre kâinatın yaratılışı “ilâhî aşk mâcerasına” dayanır. Mekânsız bir mekânda bulunan Hz. Allah zamansız bir zamanda kendisine duyduğu sevgi ile bilinmeyi istemiş, bîzâtihi isim ve sıfatlarından kâinatı ve insanı yaratmış, ruhlar âleminde gerçekleşen ilâhî diyalogla da insan, aşkı ve “aşkın gerçek sahibi’ ni unutamayacağına dâir söz vermiştir. Dolayısıyla bütün varlıklar âleminde Allah’ ın ve bu ilâhî aşkın izleri vardır. Aşk, tüm yaradılış şifreleri aşk üzerine kodlanmış olan kâinatta insan olabilmenin ve insan kalabilmenin ilk şartıdır. Mutasavvıflara göre insanın aşkla olan ilişkisi, dünyevî değerlerle sınırlı bir tercih değil, dünyadan da eski bir taahhüt ve fıtratın gereğidir.
    Bakmasını bilen için insan da dâhil olmak üzere kâinatın her zerresi “aşkın gerçek sahibine” açılan bir penceredir.
    Evet. Allah'a kavuşmaya vesile lazım. 'Vebteğû ileyhi'l-vesile'. Onu yakalamak lazım. Bütün ulema, evliya-ı kiram o vesilenin, mürşid-i kâmil olduğunda ittifak etmişlerdir. Başka türlü olmaz. El ele, el Hakk'adır. "Rab" kelimesi, eğitimci sıfatına işaret eder. Mürşid, Allah'ın eğitimci sıfatına mazhardır. Mürşidler insanı eğitirler.
    Hz. Mevlana şöyle der:
    “Nefsiyle savaşmak alçak adamın işi olamaz. Eşeklere Misk sürüldüğünü gördün mü hiç?”
    “Nefsi, pirin gölgesinden başka hiçbir şey öldürmez. O nefis öldürenin eteğine sımsıkı sarıl. Eteğini sıkıca tuttun mu , bu, Allah tevfikidir. Sende beliren her kuvvet, Onun seni çekişinden dileyişinden meydana gelir.”
    “Nefis şeyhle adım attığını, ona uyduğunu görürse zorla sana ram olur.”
    “Can rızkını senin Davud’un olan şeyhin himmeti olmadıkça nasıl olur da çalışıp çabalamayla elde edebilirsin?”
    “Temiz kişilerin taşını, toprağını öpüp yalamak aşağılık adamlara hizmetten, onların bağına, bahçesine nail olmaktan yeğdir.”

  11. #51
    Ahmaklardan Kaç!


    Hz. Mevlana mürşid kitap olan “Mesnevi” sinde şöyle bir hikaye anlatır. (3.cilt, beyit:2570 vd.)

    Adamın biri bir gün Hz. İsa'nın hızla dağa doğru kaçtığını görüp sebebini merak etti ve ardından seslendi:

    "Ardında kimse görmüyorum, bu kaçışın da kimden?"

    Hz. İsa ona cevap vermek için bile durmadı ve koşmasını sürdürdü...

    Beriki iyice merak etmişti; o da Hz. İsanın peşine takıldı:

    "Allah rızası için söyle," dedi. "Senin gibi korunmuş bir insanı bu kadar korkutan şey ne olabilir, kimden kaçıyorsun?"

    Hz. İsa:

    "Bir ahmaktan kaçıyorum." cevabını verdi. Adam şaşırdı:

    "Allah Allah. Sen kutlu nefesinle körleri ve sağırları iyileştiren, ölüleri dirilten İsa değil misin?"
    "Çamurdan kuşlar bile senin elinde can bulup uçmuşken bir ahmaktan kaçmak da neyin nesi!"
    "Bütün bu söylediklerin doğru ama iş senin bildiğin gibi değil. Okuduğum ism-i azam duası köre ve sağıra tesir eder, ölüyü diriltir. Hatta dağa üflesem dağ bile parçalanır. Ama ahmağa yüzbinlerce defa okudum yine de nefesim çare olmadı. Kuma ekilmiş tohum gibi emeğimden bir mahsul alamadım."

    "Peki ama bunun sebebi nedir? Niçin ahmak diğer dertliler gibi şifaya kavuşmuyor?"

    "Çünkü ahmaklık Hakk'ın bir kahrıdır. Halbuki diğer bütün hastalıklar kahır değil bir iptila ve imtihandır. Hastalara ve dertlilere acınır; ahmaklıksa düşmanın ta kendisidir. Ezelde vurulan o mühre çare eli ulaşmaz."

    Hz. Mevlana şöyle devam eder:

    “İsa nasıl kaçtıysa sen de ahmaktan kaç! Ahmakla sohbet, nice kanlar döktü!
    Hava, suyu yavaş yavaş çeker alır ya ahmak da dininizi böyle çalar, böyle alır işte.
    Altına taş koymuş adamın harareti nasıl gider, o adam nasıl soğuk alırsa
    ahmak da sizden harareti, aşkı iştiyakı çalar, size soğukluk verir! İsa’nın kaçışı
    korkudan değildi. O zaten emindi, fakat size öğretmek için kaçmıştı. Zemheri
    rüzgarları alemi doldursa bile o parlayıp duran güneşe ne gam?”

    Eskiden İslam toplumlarında alimlerden birine ceza verilince, onu cahil bir kişi ile hapseder veya birarada yaşamaya mecbur ederlerdi. Bazı hükümdarlarda bu şekilde, kendini methetmeyen alim ve şairleri cahiller ile beraber zindana atarlardı.

    Hafız-ı Şirazi bir kitap yazdığında devrin hükümdarı:

    “Kitabın başında beni methet” demiş.

    Hafız-ı Şirazi:

    “Ben senin gibi zalimi methetmem.” diye karşılık verince, hükümdar Hafız-ı Şirazi’yi zindana attırmış.

    Hafız-ı Şirazi zindanda her ikindiden sonra mahkumlara sohbetler edermiş.

    Mahkumlardan birisinin her sohbette ağlaması, Hafız Şirazi’nin dikkatini çekmiş. Bir gün o adama:

    “Yahu seni ağlatan nedir? Allah korkusu mu? Yoksa Allah sevgisi mi? Kul hakkı mı? Yoksa günahlarının çokluğu mu?” diye sorunca, adam:

    “ Benim bir keçim vardı. Senin sakalın aynen onun sakalına benziyor. Seni görünce onu hatırlıyor ve kendimi tutamayıp, ağlıyorum.” diye cevap vermiş.

    Bunun üzerine Hafız-ı Şirazi:

    “ Böyle cahilin yanında durmaktansa, öyle zalimi methetmek daha evladır.” demiş ve kralı methetmeye karar vermiş.

    İmam-ı Rabbani şöyle der:

    “Dünyayı ele geçirmek için Ahireti (dinini) vermek ahmaklıktır. Yaratıkların en ahmağı nefstir. Çünkü her isteği kendi aleyhinedir.”

  12. #52
    MARTILAR VE FARELER


    Şu yaşadığımız dünyada denge ne kadar da önemli. Herşey de bir denge var.

    Martı seslerinden rahatsız olan köylülerin martıların yumurtalarını yok etmek isteyince fare baskınına uğramalarını duymuşsunuzdur.

    Martı sesleri mi? Fareler mi?

    Tercih sizin...

    Ya insanların maddi ve manevi cihazlarının dengesi nasıl sağlanır?

    Elbette, Allah’ın emir ve yasaklarını yerine getirmekle...

    Peygamberimizi (s.a.v.), Kur’an-ı Kerim’i, hadisleri, sünnet-i seniyyeleri rehber almakla...

    Madem yapan bilir; elbette bilen konuşur.

    Allah’ı unutmak, Allah yokmuş gibi bir hayat sürmek, ahireti unutmak ve dünyaya hücum etmek dengeyi bozdu. Allah’ın emir ve yasaklarıyla yaşamamak haksızlığı, zulmü ve adaletsizliği de beraberinde getirdi. Herşeye ve herkese zulümedildi.

    Dengeyi bozmak insanı da bozdu. İnsanın midesinin doyması ona nasıl yetecek? Cennet için yaratılan insana... İnsanın aklı, ruhu, yüreği aç kaldı. Bu dengesizlik ise çok acı sonuçlar verdi. İnsanın dünyaya karşı hücumu maneviyatındaki fareleri arttırdı.

    Eğlence merkezleri, barlar arttı, kütüphaneler azaldı. Gözönüne bibloları, çer çöpü, posterleri koydukta; tozlu raflara kaldırdığımız yoksa İmam Gazali, İmam Buhari, İmam Müslim, İmam Rabbani... miydi?

    Gün boyunca nelere bakıyor, neleri işitiyor, neleri konuşuyor, neleri düşünüyor, nelere kaygılanıyor, nelere seviniyoruz? Şimdiye kadar attığımız adımların kaç tanesi anlamlıydı? Nereye doğru atıldı o adımlar? Ötelere yol var mı? Yoksa çıkmaz sokak mı?

    Şarkıcıların ayakkabı numaralarına, kullandığı parfümlere ilgi gösterdik de sahabelerin neler yaptığına, ercesine nasıl bir hayat sürdüklerine duyarsız kaldık. Denge ne kadar da bozulmuş. Hayatımızı nasıl da fareler basmış. Mini etekler gözümüze daha uygun gelmiş de başörtüsünden tiksinmişiz. Maneviyatımızı nasıl da fareler basmış. Zamanımızı maçlara, maç yorumlarına vermişiz de, namaza maç kadar ihtiyaç hissedemez olmuşuz. Yüreğimizdeki, ruhumuzdaki, aklımızdaki fareler nasıl da artmış. Dolar ve euronun yükselmesine ve düşmesine dikkat ettiğimiz kadar hak ve hakikatlerin çiğnenmesine aldırış edemez olmuşuz. İçimizi istila eden fareler nasıl da artmış. Nefsin isteklerine uşak olmuş da nereden gelip, nereye gittiğimizi, niçin yaşadığımızı bilemez olmuşuz. Rabbini razı etmek, O’nun sevgisini yitirmekten endişe duymak diye birşey kalmamış. Maneviyatımızı nasıl da fareler basmış.

    Hayır. Ademoğlu fareden hoşlanamaz. Fare yiyen hayvanlar yılan, tilki, çakal, yırtıcı kuşlar, baykuşlardır. İnsanoğlu böyle olamaz.

    Martı sesleri gibi Kur’an’ın sesine, Allah’ın emirlerine, yasaklarına, hadislere, sünnet-i seniyyelere, ibadete, secdeye, zikre, tesbihe, sohbete tahammül edemeyenlerin hayatını fareler basar olmuş.

    Dengeyle oynanmaz. Hele insanın dengesiyle hiç oynanmaz.

  13. #53
    Perişanlıklar İkilikten Çıkar

    Mevlana’ nın mürşit bir kitap olan “mesnevi” sinde şöyle bir hikaye geçer. (1.cilt,beyit: 2981 vd.)

    “Rivayetçiden şu hikayeyi de dinle:Kazvinlilerin adetleridir;Vücutlarına, kol ve omuzlarına, kendilerine zarar vermeksizin iğne ile mavi dövmeler dövdürürler. Bir Kavzinli, tellağın yanına gidip “Bana bir dövme yap; fakat canımı acıtma” dedi.
    Tellak “ Söyle yiğidim; ne resmi döveyim?” diye sorunca “ bir kükremiş aslan resmi
    döv” dedi; Talihim aslandır, onun için aslan resmi olsun. Gayret et, dövmeyi
    adamakıllı yap!” Tellak “Vücudunun neresine döveyim?” dedi. Kavzinli “ İki omzumun
    arasına” dedi.
    Tellak, iğneyi saplamaya başlayınca yiğidin sırtı acımaya başlayıp, “ Aman usta, beni
    öldürdün gitti. Ne yapıyorsun?” diye bağırdı. Usta “ Aslan yap dedin ya” dedi. Kazvinli
    sordu:“Neresinden başladın?” Usta: “ Kuyruğundan” dedi. Kazvinli dedi ki:“Aman iki
    gözüm, bırak kuyruğunu. Aslanın kuyruğu ile kuyruk sokumum sızladı, nefesim
    kesildi, boğazım tıkandı. Aslan varsın kuyruksuz olsun. İğne yarasından yüreğime fenalık geldi, bayılacağım.”
    Usta, “Kavzinliyi kayırmadan, merhametsizce aslanın bir başka tarafını dövmeye
    başladı. Yiğit yine bağırdı “Burası neresi?” Usta: “Kulağı” dedi. Kazvinli “ Bırak,
    kulaksız olsun. Orasını da yapma” dedi. Usta bu sefer başka bir yerine başlayınca
    Kazvinli yine feryat etti: “Bu üçüncü iğne de neresini dövüyor?” Usta:“Azizim, karnı” dedi.
    Kazvinli “Fena acıyor, iğneyi bu kadar çok batırma, bırak, karınsız olsun” deyince
    Tellak şaşırdı, hayli müddet parmağı ağzında kaldı. İğneyi yere atıp “ Dünyada bu kime olmuştur? Kuyruksuz, başsız ve karınsız aslanı kim gördü? Böyle bir aslanı Allah bizzat yaratmadı.” dedi.

    Kardeş, iğne yarasına sabret ki gavur nefsin iğnesinden kurtulasın.
    Varlıkların kurtulmuş olanlara felek de secde eder, güneş de, ay da. Vücudunda nefsi
    ölen kişinin fermanına güneş de tabidir, bulut da. Gönlü ışık yakmayı, şulelenmeyi
    öğrenmiş olan kişiyi güneş bile yakamaz.
    Allah; doğması, batması muayyen olan güneş hakkında “Doğduğu ve battığı zaman
    onların mağaralarına vurmaz; o mağara hiç güneş yüzü görmezdi” demiştir. Bir cüzü,
    külle ulaşırsa o cüz’ün yanında diken bile, gül gibi baştan başa letafet kesilir.
    Allah’ı ululamak, yüceltmek, nasıl olur? Kendini, varlığını horlamak, toprak
    mesabesinde tutmakla. Allah’ı tevhid etmeyi öğrenmek nedir? Kendini tek Allah
    önünde yakıp yok etmek. Gündüz gibi şulelenip parlamayı diliyorsan geceye benzeyen
    varlığını yak!Bakırı kimyada eritir gibi, varlığını, sana o varlığı verenin varlığında erit, yok et.
    Sen sıkı sıkıya, “Ben”e ve “biz”e yapışmışsın. Yokluğa ve birliğe ulaşamamışsın, karşılaştığın bütün bu bozuk düzen işler, bütün bu perişanlıklar, bu yıkıntılar hep bu ikilikten meydana gelmededir.”

    Ehlullah bu hikayeyi şöyle açıklıyor:

    “... Bu latif fıkradaki Karvizinli ile arslanı, bazı moda müslümanlarıyle, onların müslümanlığını andırmıyor mu? Din’in sünnet ve adabını bir tarafa bırakalım, esaslarından olan namaz, oruç, zekat ,hac gibi feraizi göz önüne getirelim. Karvizinlinin temsil ettiği bu müslümanlara namaz denildi mi:

    Aman efendim; günde beş vakit namaz, pek fazla zaman işgal ediyor. Hele soyunup abdest almak külfetli bir iş. Namaz iki vakte indirilse, rüku, sucud, kuûd gibi hareketler kaldırılsa, abdest almak için ellerin ve yüzün yıkanması kafi görüse pek a'lâ namaz kılınır amma böyle bir reform yapacak münevver âlim nerede? cevabını verirler.
    Oruçdan bahsolundu mu? Aç durmanın mideyi rahatsız, sahibini de müteezzî edeceğinden, hattâ yemek mu'tâdının bozulması insanı zaîf ve hasta düşüreceğinden dem vururlar.
    Zekât sözü geçti mi? Monşer! Her sene servetin yüzde iki buçuğunun verilmesi az şey midir? Şu iktisad devrinde bu hareket; isrâf değil de nedir? Hem benim malımda fukarânın ne hakkı olabilir? Onlar da çalşsınlar, kazansınlar! ukalâlığında bulunurlar.
    Hac konusu açıldı mı? Çöl halkını geçindirmek için düşünülmüş bir tedbir! Ayağımızla gidip, elimizle onlari beslemeye ne mecburiyetimiz var? Hem öküz öldü, ortaklık ayrıldı. Arabistan bizim idâremizden çıktı. Öyle iken hâlâ mı onları düşüneceğiz, hâlâ mı onların Kâbe’sini tavafa koşacağız? diplomatlığını ederler.
    Bu ukalâ taslakları bilmelidirler ki, din, bir Vaz-ı ilâhidir, yeni tabirle Allah’ın bir müessesesidir. Onun esas hükümlerinde hiç bir vakit değişiklik olamaz. Tenzilât ve tebdîlât ile meydana getirilecek bir mes¬lek, belki ahmakları celbedecek bir mezheb olur. Fakat müslümanlıkla bir alâkası bulunmaz. Medeniyyetten bahsolundu mu, inkilâb prensiple¬rinden söz geçti mi: «Ya hep, ya hiç» diyorlar. Ezân-i MuhammedÎnin aslına ircâı dolayısiyle :
    — Atatürkün prensipleri bozuluyor! diye az mı,yaygara edildi?
    Doğru yapılmamış bir hareketin düzeltilmesine tehammül edemeyen bu gayretkeşler, Allah’ın emir ve peygamberin tebliğ eylemiş olduğu hü¬kümlerin değiştirilmesinde beis gôrmüyorlar.
    Madem ki, Avrupa medeniyyeti «Ya hep, ya hiç» imiş. Müslüman¬lık da böyledir. Ya ahkâminin hepsini tasdik ve tatbik etmeli, yâhud hiç biriyle alâkadar olmamalı, İslam câmiasından çıkmalıdır. Ötesinden be¬risinden kırpılmak ve beğenilmeyen hükümleri atılmak sûretiyle mey¬dana getirilecek Müslümanlık, fıkradaki Kazvinlinin başsız, kuyruksuz, dişsiz ve pençesiz arslanı gibi olur ki; öyle bir arslan olamıyacağı gibi öyle bir din ve müslümanlık da olamaz. Allah öyle bir arslan yaratma¬mış ve ba'zı ukalânin keyfine göre tesis edilecek bir din vaz'eyleme¬miştir.”

  14. #54
    Mimoza33
    Misafir

    Alacakaranlıkta Cesur bir Süvariye Selam!

    Esselamü Aleyküm!
    Mevlana Hazretlerinin bir sözünü araştırırken sizin yazınızın bulunduğu bir sayfaya rastladım. Siret, surete yansır,derler. Sizin coşkun ve engin ruh haliniz anlaşılıyor. Üslubunuz etkileyici. Ben de kadınlar içinde hem saliha bir mü'min olup ta, aynı zamanda yetenekli ve cesur olan yok denecek kadar az, diye düşünürken sizin dünyanıza rast geldim.

    Allah marifetinizi artırsın!
    Size kafa dengi olabilecek ilginç, edebi ve önemli mesajları almak isterseniz, buyrun "Kardelen Kütüphane Mesaj Grubuna" davet edelim! Ücretsiz üye olmak için " kardelenkutuphane_library-subscribe@yahoogroups.com " adresine boş e-posta göndermek yeterli.

    Birlikten kuvvet doğar!

    Güzel sözler ve ilhamlar, ışık ve temiz havaya benzer; pencereleri ve perdeleri kapalı olanlara ulaşmaz! Lakin arifler için gönülden gönüle açılan pencereler vardır...

    Allah c.c., yar ve yardımcınız olsun!

    Web sitesi: http://kardelenkutuphanelibrary.spaces.live.com

    Memduh Özcan, Öğretmen Yazar; Türkiye

  15. #55

    Allah sizden razı olsun.

    Aleyküm selam. Allah razı olsun. İnşallah nasipse sitenin müdavimi olurum.

    Ferit Kam şöyle diyor: "Tutulur sinekler, lakin yırtar geçer kuşlar. Örümcek ağına benzer bugünkü kanunlar."

    Kur'an ve sünnetten uzaklaştıkça örümcekler daha çok sinek yakalar oldular.

    Örümceklere yem olmak daha yetmedi mi? Ne vakta kadar sinek gibi yaşayacağız?

    Kuşların sayısını arttıracak hizmetleri Allah bizlere nasib etsin. Amin.

  16. #56
    Zaman Cömertlik Zamanı

    Mevlana’ nın mürşit bir kitap olan “Mesnevi” sinde şöyle bir hikaye geçer: (1.cilt, beyitler : 3707 vd.)

    Hz. Ömer zamanında bir yangın oldu. Ateş, taşları bile kuru ağaç gibi yakmaktaydı.
    Yapıları, evleri yakmağa, hatta kuşların kanatlarını ve yuvalarını bile tutuşturmağa
    başladı. Alevler şehrin yarısını sardı. Su bile ondan korkmakta, şaşırmaktaydı!
    Akıllı kişiler, ateşe kovalarla su ve sirke döküyorlar. Yangın inada gelip alevini
    artırıyordu. Ona Allah yardım etmekteydi.

    Halk Ömer’e yüz tuttular, koşa koşa gidip “Yangınımız suyla sönmüyor?” dediler.
    Ömer “O yangın, Allah alametlerindendir. Sizin hasislik ateşinizden bir şuledir. Suyu
    bırakın yoksullara ekmek dağıtın. Eğer bana tabi iseniz hasisliği terk edin” dedi.

    Halk, Ömer’e “ Bizim kapılarımız açık. Cömert kişileriz, mürüvvet ehliyiz ” dediler.

    Ömer dedi ki: “ Siz, adet olduğu için yoksullara ekmek verdiniz, Allah için eli açık
    olmadınız. Öğünmek, görünmek, nazlanmak için cömertlik etmektesiniz; korkudan.
    Allah’dan çekinmeden, ona niyaz etme yüzünden değil!”

    Mal tohumdur, her çorak yere atma ki, o aynen yol kesen haydudun eline kılıç vermek gibidir. Din ehlini kin ehlinden ayırt et; Hakla oturanı ara, onunla otur! Herkes, kendi kavmine (meşrebine uygun kimselere) cömertlik gösterip mal, mülk verir, Nadan kişi de bu
    suretle bir iş yaptım sanır.

    Evet... Verilen sadakalar Allah rızası için olsaydı yangın belasına uğramayacaklardı.

    Hadis-i şeriflerde şöyle buyrulur:

    -“Rabbim, "İbrahim cömert olduğu için, dost edindim" buyurdu.” (Taberani)

    -“Kendisine gerektiği şeyi, kendi arzu ve ihtiyacını tehir edip başkasına verirse, Allahü teâlâ onun günahlarını affeder.” (İbni Hibban)

    -“Cömertlik, dalları dünyaya sarkmış bir Cennet ağacıdır. Kim bu ağacın bir dalına tutunursa, bu dal onu Cennete götürür. Cimrilik de, dalları dünyaya sarkan Cehennem ağacıdır. Bu dalın birine yapışan, Cehenneme gider.” (Beyheki)

    -“Cömerdin evine rızk, devenin göğsüne vurulan bıçaktan daha tez gelir” (İbni Mace)

    -“Cimri çok ibadet etse de, Cennete girmez. Cömert, çok günah işlese de Cehenneme girmez.” (R. Nasıhin)

    -“Cimrilik küfürdendir, küfrün yeri de Cehennemdir.” (Deylemi)

    -“Cimrilik, helak edicidir.” (Taberani)

    -“Cimri abid olsa da, Cennete girmez.” (Taberani)

    -“Cimrilikle iman, bir kulun kalbinde asla birlikte bulunamaz.” (Nesai)

    -“Ben kefilim ki, cömert Cennete cimri Cehenneme girecektir.” (İsfehani)

    -“Allahü teâlâ, yemin ederek cimrinin Cennete girmeyeceğini bildirdi.” (Tirmizi)

    -“Allah katında, cömert cahil, cimri âlimden daha kıymetlidir.” (Deylemi)

    -“Cömertlik iman sağlamlığından ileri gelir. İmanı sağlam olan Cehenneme girmez. Cimrilik, şekten, şüpheden meydana gelir. (İmanda)şüphesi olan da Cennete giremez.” (Deylemi)

    -“Cömert, Allah’a hüsnü zannı olduğu için cömerttir. Cimri de, Allah’a suizannı olduğu için cimridir.” (Ebuşşeyh)

    -“Cömert olursanız, Allahü teâlâ da size, cömertçe ihsanda bulunur.” (Deylemi)

    Bişr-i Hâfi hazretleri; "Cimrinin yüzüne bakmak, insanın kalbini karartır"

    İ. Gazali; “Cimri, öyle bir kedere boğulur ki, artık sevinç ve ferahlık yüzü görmez.”

    Ebu Hazim; “Allah’a (c.c.) yaklaştırmayan her nimet kul için bir beladır.”

    Abdulkadir Geylani hazretleri; “Allah nimeti kendi yolunda sarfedilsin diye verir. Aksi halde nimet bir felaket olur.”
    buyurmuştur.
    Hz. Mevlana şöyle der:
    Gönlü açık olanların elleri de açık olur.
    Peygamber (a.s.) buyurmuştur ki: “Öğüt vermek üzere iki melek hoş bir sûrette şöyle nidâ ederler:
    “Yarabbi, muhtaçlara ihtiyaçları olan şeyi verenleri doyur; verdikleri her dirheme karşılık yüz bin mükâfat ver!
    Yarabbi, malını esirgeyenlere de ziyan içinde ziyandan başka bir şey verme!”
    Allah uğruna ekmek verirsen sana ekmek verirler; Allah uğruna can verirsen sana da can bağışlarlar.
    Dağıtmaktan dolayı elinde mal kalmazsa Hakk’ın inayeti, seni hiç ayaklar altında çiğnetir mi?
    Her ekin ekenin ambarı boşalır, ama tarlasında daha iyisi olur.
    Fakat tohumu ambara kor, biriktirirse zaman geçtikçe bitler, fareler o tohumu yiyip bitirir.
    Eğer inciler saçarsan incilerin yüz kat fazlalaşır...
    Malını dağıtıp bağışlayan kişinin gönlüne o mal yerine yüzlerce dirilik gelir.
    Allah tarlasına temiz tohumlar ekilsin de sonunda mahsul vermesin! Bunun imkânı yok.
    (Yeri geldiğinde) düşmana bile bağış yapman iyidir. Çünkü ihsanla düşman bile dost olur.
    Dost olmasa bile (hiç değilse) kini azalır. Zira ihsanda bulunmak, kine merhem olur.
    Belâyı def etmenin çaresi, sitem etmek değildir. Bunun çaresi bağıştır, aftır, cömertliktir.
    Peygamber “Sadaka belâyı def eder.” buyurdu. Ey yiğit kişi! Hastalığını sadakayla tedavi et!
    (II/3640, I/2223-2225, 2236, 2238-2240, IV/561, 1758, 1759, II/2147, 2148, VI/2590, 2591)

    Evet. Zaman yardım zamanıdır. Şifahen değil acilen Filistin’e yardım lazım. Aşağıdaki siteye girer görürseniz o kardeşlerimize destek olma fırsatını yakalayabilirsiniz. Allah yardımlarınızı kabul etsin.



    http://www.ihh.org.tr/




    Kategori : (1)Fakir (2)Fakir’e yakın (3)Açlığa yakın (4)Açlık

    Nüfus oranı : (1)%18 (2)%10 (3)%11 (4)%61

    Kriter : (1)Günlük geliri ve harcaması 2$ veya üzerinde

    (2)Günlük geliri 2$’a yakın veya çıkma eğiliminde

    (3)Günlük geliri 2$’ın altına düşme eğiliminde

    (4)Günlük geliri ve harcaması 1,6$’ın altında


    Tablo: Gazze halkının gıda güvenliği ve ekonomik durumu

  17. #57
    Peygamberimiz (s.a.v.) Ümmetinden Ne Bekliyor?

    Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyuruyorlar:
    “Kim ki Kuran'ı öne alırsa, Kuran onu cennete götürür. Kim de arkasına bırakırsa onu da cehenneme sürer.” (G.Ahmed Ziyaüddin, Ramuz El Hadis, 1. cilt, Gonca Yayınevi, İstanbul, 1997, 227/9)
    Âişe validemizi dinleyelim. Şöyle anlatıyordu gördüklerini:

    – Bir gece Rasûlullah (sav)’ı yanımda bulamadım. Etrafı araştırırken O’nun namazda olduğunu anladım. Kulağımı verip dinlemeye başladım. Rükûa eğiliyor, ‘ümmetî, ümmetî!’ diye inliyordu. Secdeye iniyor, yine ‘ümmetî, ümmetî!’ diye yalvarıyordu. Onun böylesine inleyişi beni çok meşgul etti. Bunu O da anladı da dedi ki:

    -Ya Âişe, benim halim hayretini mi celbediyor?

    -Evet, Ya Rasûlallah, dedim. Buyurdu ki:

    -Ben yaşadığım müddetçe ‘Ümmetî, ümmetî!’ diyeceğim.

    -Kabrimde yattığım müddetçe ‘ümmetî, ümmetî!’ diyeceğim.

    -Sur’a üflenince, ‘Ümmetî, ümmetî! diyeceğim.

    -Mahşerde bütün peygamberler ‘Nefsî, nefsî!’ derken de yine ‘Ümmetî, ümmetî!’ diyeceğim.

    Evet, Rasûlullah (sav)’ın ümmetine şefkati budur.

    Böyle bir peygamberin ümmeti olarak Sünnet-i seniyyeleri yaşatıyor muyuz yoksa öldürüyor muyuz?

    Hak ve hakikatlerin çiğnenmesine tepkimiz bir camid gibi bile değil mi?

    Mehmet Akif’in “Dipdiri meyyitler” dediklerinden miyiz yoksa?

    Acaba Peygamberimiz (s.a.v.) ümmetinden ne bekliyor?

    Diyebiliyor muyuz:

    “Ellerinin tersiyle bütün dünyayı kenara iten Mus’ab’ın ben olayım”

    Diyebiliyor muyuz:

    “Senin uğruna bütün hayatını feda eden bir Fatıma’ da ben olayım”

    Diyebiliyor muyuz:

    “Dünya arzuları da ne ki! Ben Allah’a aşığım. Peygamberime (s.a.v.) sevdalıyım. Ben köle olmam. Soğan ekmek yerim, hasırda yatarım ama köle olmam.”

    “Köleler aşık değildir. Aşıklar da köle olmaz.”

    Peygamberimiz (s.a.v.) ötelerde yine “ümmeti ümmeti” derken acaba O’na yakışan bir ümmet olarak O’nun yüzüne bakabilecek miyiz?

    (Bir önceki yazıma da katılım gösterdiğiniz gibi inşaallah ötelerde bir katre olsun Selahattin Eyyubi'ye bakacak yüzümüz olmuş mudur ki?)

  18. #58
    Ah Dünya!

    Hz. Mevlana mürşit kitap olan “Mesnevi” sinde şöyle bir hikaye anlatır. (2.cilt, 321.beyit vd.)
    Padişahın av için beslediği doğanlardan biri sahibinden kaçmış ve tesadüfen un eleyen bir kocakarının evine girmiş. Ömründe böyle uzun gagalı, uzun tırnaklı bir kuş görmemiş olan ihtiyar ona acımış, kolunu kanadını bağladıktan sonra eline makası almış ve:

    - Vah zavallı kuşum vah! Sahibin seni ne kadar bakımsız bırakmış, ne kadar ihmal etmiş, diyerek sağını solunu kırpmaya başlamış. Böylece doğanın kanatlarını, gagasını ve tırnaklarını kesmiş ve:

    - İşte şimdi kuşa benzedin, demiş. Sonra da yemesi için önüne saman dökmüş. Doğan verilen samanı yemeyince de pek kızmış:

    - Bak hele şu nanköre! Bunca iyiliğimin kıymetini bilmiyor da ikramımı reddediyor, diye kafasına vurmaya başlamış.

    Beri tarafta padişah arayıp tararken kocakarının elinde acınası bir hale düşen kayıp kuşunu bulmuş ve ona şöyle demiş:

    - İşte padişahtan kaçıp kocakarının çadırını yurt edinmenin cezası budur.

    Ehlullah hikayeyi şöyle açıklar:

    “Buradaki doğandan maksat; nefs kocakarısının eline yakasını kaptırmış bir günahkardır”

    “Yani ey Ezel Şahı'nın doğanı olan insanoğlu! Senin kadrin kıymetin öte tarafta. Bu dünya kocakarısının çadırına meyleder, oradan bir dostluk umarsan başına geleceklere hazır ol!”

    “Şahlar şahından kaçılır mı? Padişahlar padişahının sarayından kaçıp da acaba bir yer bulabilir miyim, bir umut diye sağa sola gidersen halin böyle olur işte. Mahlukun eline düşme. Yüce yaratıcıya kulluk yaparken gidipte aciz kullardan birşey umma.”

    Hz. Mevlana, dünya denen kokmuş kocakarıya esir olup papucunun kadağını öpenlere, merkebe kul köle olanlara mürşid kitap olan Mesnevi’ sinde seslenir:

    Hz. Mevlana şöyle der: (6. cilt;316 vd.)

    “Dünyanın bütün nimetleri, zevkleri, içine girip tatmadan, denenmeden evvel uzaktan pek güzeldir. Uzaktan pek hoştur. Fakat yaklaşırsan anlarsın ki sınamadan ibarettir. Uzaktan göze su gibi görünür. Fakat yanına vardın mı görürsün ki serapmış. Dünya, kendisini yeni gelin gibi gösteren, cilveler eden, kokmuş bir kocakarıdır. Sakın sen onun yüzündeki boyaya ve kokusuna aldanma. Aman, onun zehirle karışık şerbetini tatmaya kalkışma.”

  19. #59
    Biz Bu Değildik

    Hz. Osman (r.a.) şöyle buyururlar:

    “Eğer kalpleriniz tertemiz olsaydı Allah’ın kelamına doyamazdınız”

    (Ali el-Müttaki,2,287/4022)

    Acaba kalplerimiz ne durumda?

    Ehlullah şöyle der:

    “Günahların kalpte bir tesir uyarmaması o kalbin ölmüş olduğunu gösterir. Günaha, hataya, masiyete tepki vermeyen, rahatsızlık duymayan, uyku kaçırmayan bir gönül ölmüş bir bünye gibidir. Onun hastalıklara, virüslere, mikroplara karşı nasıl tepkisi yoktur, hararetle başka şeylerle kendisini ifade etmez; aynen öyle de, tabii infialleriyle yanlışlıklara karşı yumrukla, tekmeyle, başını sallamakla tepkisini vermeyen bir gönül ölü demektir. Mümin bir gönül günaha karşı tepki gösterir. Bu tepkilerin en başta geleni istiğfardır.”
    Günah insanı Allah’tan uzaklaştırır. Küfre yaklaştırır. Günah insanı kirletir. Kalp ve ruh fonksiyonunu icra edemez.

    Tesettür, namaz, oruç, faiz vs. gibi konular hakkında olur olmaz sözler söylemek, kendi aklından fetvalar vermek, kendi hevasından konuşmak, deformasyon yaşayan insanların düştüğü durumları gözler önüne seriyor.

    Hüküm mü beğenilmiyor yoksa hükmü veren mi?

    Rahatsız olmamamız gereken şeylerden rahatsız olmaya başladık, rahatsız olmamız gereken şeylerden de rahatsız olmamaya başladık. Biz bu değildik...

    Bediüzzaman Said Nursî şöyle der:

    Ulema-i İslâm ortasında "İslâm" ve "îman"ın farkları çok medar-ı bahis olmuş. Bir kısmı "ikisi birdir", diğer kısmı "ikisi bir değil, fakat biri birisiz olmaz" demişler ve bunun gibi çok muhtelif fikirler beyan etmişler. Ben şöyle bir fark anladım ki:
    İslâmiyet, iltizamdır; îman, iz'andır. Tabir-i diğerle, İslâmiyet, hakka tarafgirlik ve teslim ve inkıyaddır; iman ise, hakkı kabul ve tasdiktir.

    Eskide bazı dinsizleri gördüm ki, ahkâm-ı Kur'aniyeye şiddetli tarafgirlik gösteriyorlardı. Demek o dinsiz, bir cihette Hakkın iltizamıyla İslâmiyete mazhardı; "dinsiz bir Müslüman" denilirdi. Sonra bazı mü'minleri gördüm ki, ahkâm-ı Kur'âniyeye tarafgirlik göstermiyorlar, iltizam etmiyorlar; "gayr-ı müslim bir mü'min" tabirine mazhar oluyorlar.

    Acaba Îslâmiyetsiz iman, medar-ı necat olabilir mi?

    Elcevap:

    “İmansız İslâmiyet, sebeb-i necat (kurtuluş sebebi) olmadığı gibi, İslâmiyetsiz iman da medar-ı necat olamaz.”

  20. #60
    EDEN BULUR


    Ehlullah; irşat eserlerinden haksızlık ve zulüm karşılığı olaylardan şöyle bir misal anlatır:

    Bir gün Musa Aleyhisselam:

    - Ya Rabbi! der, bazı insanlar zalimin yaptığı yanına kalıyor sanıyorlar. Halbuki senin adaletin eninde sonunda gerçekleşmekte, zalim zulmünün karşılığını mutlaka bir sebeple görmektedir. Bana gerçekleşen bu adaletinin bir örneğini göster ki, onu insanlara anlatayım da kimse zulüm ve haksızlık yapma cesareti bulamasın kendinde. Eninde sonunda zulmünün karşılığını göreceğini anlasın herkes. Rabb'imiz:

    - Ya Musa der, sahrada dört yolun kesiştiği yerdeki çalılıkta saklanarak çeşme başında cereyan edecek olayları seyret de gör bakalım zalim, haksız nasıl eninde sonunda zulmünün, haksızlığının karşılığını görmektedir...

    Musa Aleyhisselam, tarif edilen yerdeki ağaçların arasına gizlenerek karşıdaki çeşme başında yolcuların yaşayacağı olaylara bakmaya başlar.

    İlk olarak bir atlı gelir çeşmenin başına. Atından iner, üzerindeki heybesini alıp ağacın gölgesinde oturup yemeğini yer, suyunu içer, içinde altınları bulunan heybesini orada unutarak atına binip uzaklaşır.

    Arkasından gelen ikinci yolcu, çeşmeden suyunu içer, etrafa bakarken ağacın dibinde bir heybe görür. Kaptığı gibi heybeyi gözden kaybolur. Onun arkasından iki gözü de görmeyen üçüncü yolcu gelir, o da eğilerek çeşmeden suyunu içer, bir kenara çekilerek şöyle birazcık dinlenmek isterken heybenin sahibi ilk yolcu atıyla çıkagelir, öfkeyle heybesini aramaya başlar. Yaşlı bir adamdan başka da kimseyi görmeyince:

    - Burada unuttuğum heybemi sen alıp sakladın, ya paramı verirsin yahut da canını!.. der. İhtiyar:

    - Ben iki gözü de görmeyen bir adamım. Senin heybenin nerede olduğunu ne bileyim!.. diyerek sert karşılık verince, öfkesi başına sıçrayan atlı, 'Bu yaşta beni mi kandıracaksın?' diyerek bir vuruşta ihtiyarı yere serer, ölümüne sebep olur. Hemen atına atlayıp oradan uzaklaşır.

    Bunları bulunduğu yerden seyreden Musa Aleyhisselam:

    - Ya Rabbi, der, bu atlının içi para dolu heybesini arkasından gelen genç bir yolcu alıp gitti, cezayı ise ondan sonra gelen yaşlı adam çekti. Adalet neresinde bunun?.. Rabb'imiz şöyle hitap eder:

    - Ya Musa! İnsanlar böyledirler işte. Hep hadiselerin dışına bakarlar, içindeki kaderin adaletini çoğu zaman göremezler. Burada herkes geçmişte yaptığının karşılığını gördü, diyerek işin geçmişini şöyle açıklar:

    - Para dolu heybesini çeşmenin başında unutan atlı, vaktiyle yanında çalıştırdığı fakir bir adamın hakkını vermedi, yoksul adamın hakkı kaldı üzerinde...

    İşte heybeyi alıp giden genç yolcu, o yoksul adamın çocuğudur. Aldığı para babasının hakkı olan paraydı. Onu alıp gitti. Böylece kaderin adaleti yerini bulmuş, çocuk babasının verilmeyen hakkını alıp gitmiş oldu. Ölen ihtiyara gelince:

    - O da astığı astık, kestiği kestik denecek derecede zalimin biriydi... Nice kavgalara, zulümlere karışmış, yaptığı hep yanına kalmıştı. Son olarak da atlının babasını öldürmüş, yaptığı yanına kaldı sanmıştı. Nihayet atlı da geldi, parasını aldı zannıyla babasını öldüren adamı bir vuruşta öldürdü, tıpkı onun da babasını bir vuruşta öldürdüğü gibi.

    Bundan sonra Rabb'imiz Hazreti Musa'ya şöyle hatırlatmada bulunur:

    - Ya Musa! Söyle kullarıma, hikmetini bilemedikleri olaylara itiraz yollu bakmasınlar. Bilsinler ki, bir yapana bir başka yapan çıkacak, kimsenin yaptığı zulüm, haksızlık yanına kalmayacak, kaderin adaleti eninde sonunda yerini bulacaktır. Atlı adamın çalıştırdığı işçisinin hakkını sonunda heybe dolusu parayla ödediği gibi, babasını bir vuruşta öldüren adamı da kendisi bir vuruşta aynı şekilde öldürdüğü gibi...

    Evet, şöyle bir düşünecek olursak...

    Ya külli zulümler yapıldığında, kendileri gibi diğer insanların da dinini dünyaya sattırmak için çaba sarfedildiğinde, Allah’la ve Allah’ın hükümleriyle cedelleşildiğinde, Kitaba uymak değil kitabına uydurmak için gayret gösterildiğinde, Hak ve hakikatler çiğnendiğinde, Allah’ın değil kendi değerlerinin geçerli olduğu söylendiğinde, kitlelerin cennete değil büyük bir iştiyakla cehennemin dibine gitmesi için çalışıldığında, kitlelerin ötelere ait istikbalini karartmak isteyenlerin akibetleri nice olur?

+ Konuyu Yanıtla
10 / 3 İlkİlk 12345678910 SonSon

Yer İmleri

Gönderme Kuralları

  • You may not post new threads
  • You may post replies
  • You may not post attachments
  • You may not edit your posts
  •