+ Konuyu Yanıtla
10 / 2 İlkİlk 123456789 ... SonSon
183 sonuçtan 21 --- 40 arası gösteriliyor

Konu: Filiz KONCA'nın yazıları

  1. #21

    Başlar ve kuyruklar

    BAŞLAR VE KUYRUKLAR


    Ehlullah der ki:

    Akıl göz ise vahiy onu görmek için muhtaç olduğu ışıktır. Işık olmadan göz göremez. Göz olmadan da ışık bir işe yaramaz.

    Akıl vahiyle bağını koparırsa göremez. Yani hayatı, hadiseleri, eşyayı... doğru yorumlayamaz. Hatta bu kişi bir yere önder seçilse iyi yaptığını zannederek zulümlere sebep olur.

    Mümin insan yıldızböceği gibi değil, balarısı gibi davranır. Yıldızböceği o azıcık ışığına güvenir, gece çıkar, gecelerin karanlığına mahkum olur. “ Benim ışığım bana yeter ” der, karanlıklar içinde kalır. “ Benim aklım bana yeter” diyen, Kur’an güneşine, vahiy güneşine gözünü yuman, kafa fenerinin ışığıyla yolunu aydınlatmaya çalışan insan da hadsiz karanlıklar içinde kalan yıldızböceğine benzer.

    Balarısı ise kendine değil, gündüzün güneşine güvenir. Gündüzün güneşi yeter, artık ışığa ihtiyaç yoktur. Her tarafı aydınlık görür. Çiçek çiçek dolaşır, bahçe bahçe gezer. En güzel çiçeklerden bal özü toplar. Sonra kovanda bal yapar.

    Eğer insan sahip olduğu nimetlere, güç ve kuvvetine, sahip olduğu imkanlara güvenirse, fani ve geçici olan varlığıyla yıldızböceğine döner. Karanlıklardan kendisini kurtaramaz. Eğer o insan, sahibi bulunduğu herşeyini gerçek Sahibine feda ederse, O’na teslim olursa balarısı gibi olur. Sonunda kurtuluş nurunu, dünya ve ahiret aydınlığını kazanır.

    Vahiy güneş gibidir. Her bir Kur’an ayeti ışık saçar, insana yol gösterir. Onlarla insan herşeyi net görür. Allah’tan gelen mesajlara kalbini açan insan, o vahiy güneşi ile hayatını aydınlatır.

    Hz. Peygamber (s.a.v.) "Akıllı, nefsini kontrol altına alıp, ölümünden sonraki ebedi hayat için hazırlanan kimsedir." buyurmuştur.

    Hz. Mevlana’nın mürşit kitap olan Mesnevi’sine kulak verelim:

    “Ahmaklara mahrumluk sebebi bil. Doğru yol sapıklara layık değil”

    “Meğer siz, nefsinizin yaptığına âşık oldunuz. Elbette yılan kuyruğuna yılan başı yaraşır.
    Ne kuyruğunda onun bir devlet ve nimet, ne başında bir rahat ve lezzet var.
    Yılan kuyruğunu, başına yoldaş eder. Tam birbirine münasip iki yar, iki sevgili...”

    “Peygamberler dediler ki, gönlünde illet olan doğruyu bulamaz. Belaya düşer. Nimet o afetle illete döner...”

    “İncilerle dolu olan deniz, gemiden ne şeref bulabilir? Hele o gemi, fışkıyla dolu olursa!”


    .....


    Ne dersiniz? Yoksa gönüllerde inciler bitti de şereflenmek için fışkı dolu gemi mi bekleniyor?

  2. #22
    BAŞLAR VE KUYRUKLAR


    Ehlullah der ki:

    Akıl göz ise vahiy onu görmek için muhtaç olduğu ışıktır. Işık olmadan göz göremez. Göz olmadan da ışık bir işe yaramaz.

    Akıl vahiyle bağını koparırsa göremez. Yani hayatı, hadiseleri, eşyayı... doğru yorumlayamaz. Hatta bu kişi bir yere önder seçilse iyi yaptığını zannederek zulümlere sebep olur.

    Mümin insan yıldızböceği gibi değil, balarısı gibi davranır. Yıldızböceği o azıcık ışığına güvenir, gece çıkar, gecelerin karanlığına mahkum olur. “ Benim ışığım bana yeter ” der, karanlıklar içinde kalır. “ Benim aklım bana yeter” diyen, Kur’an güneşine, vahiy güneşine gözünü yuman, kafa fenerinin ışığıyla yolunu aydınlatmaya çalışan insan da hadsiz karanlıklar içinde kalan yıldızböceğine benzer.

    Balarısı ise kendine değil, gündüzün güneşine güvenir. Gündüzün güneşi yeter, artık ışığa ihtiyaç yoktur. Her tarafı aydınlık görür. Çiçek çiçek dolaşır, bahçe bahçe gezer. En güzel çiçeklerden bal özü toplar. Sonra kovanda bal yapar.

    Eğer insan sahip olduğu nimetlere, güç ve kuvvetine, sahip olduğu imkanlara güvenirse, fani ve geçici olan varlığıyla yıldızböceğine döner. Karanlıklardan kendisini kurtaramaz. Eğer o insan, sahibi bulunduğu herşeyini gerçek Sahibine feda ederse, O’na teslim olursa balarısı gibi olur. Sonunda kurtuluş nurunu, dünya ve ahiret aydınlığını kazanır.

    Vahiy güneş gibidir. Her bir Kur’an ayeti ışık saçar, insana yol gösterir. Onlarla insan herşeyi net görür. Allah’tan gelen mesajlara kalbini açan insan, o vahiy güneşi ile hayatını aydınlatır.

    Hz. Peygamber (s.a.v.) "Akıllı, nefsini kontrol altına alıp, ölümünden sonraki ebedi hayat için hazırlanan kimsedir." buyurmuştur.

    Hz. Mevlana’nın mürşit kitap olan Mesnevi’sine kulak verelim:

    “Ahmaklara mahrumluk sebebi bil. Doğru yol sapıklara layık değil”

    “Meğer siz, nefsinizin yaptığına âşık oldunuz. Elbette yılan kuyruğuna yılan başı yaraşır.
    Ne kuyruğunda onun bir devlet ve nimet, ne başında bir rahat ve lezzet var.
    Yılan kuyruğunu, başına yoldaş eder. Tam birbirine münasip iki yar, iki sevgili...”

    “Peygamberler dediler ki, gönlünde illet olan doğruyu bulamaz. Belaya düşer. Nimet o afetle illete döner...”

    “İncilerle dolu olan deniz, gemiden ne şeref bulabilir? Hele o gemi, fışkıyla dolu olursa!”
    .....
    Ne dersiniz? Yoksa gönüllerde inciler bitti de şereflenmek için fışkı dolu gemi mi bekleniyor?

  3. #23

    Dünya

    DÜNYA

    Ehlullah der: Bâtın-ı kalb âyine-i Sameddir ve Ona mahsustur.

    Kalbin batınına başka muhabbetlerin girmesine meydan verilmemelidir. Bir alaka duymaya deymez. Bakiyi faniye tercih eden yiğitler, dünya peşinde koşmazlar; onlar Allah rızası peşinde koşarlar. Allah’ın sevgisini kaybetmek endişesiyle kalpleri tir tir titrer.

    Yavuz Sultan Selim, Mısır seferine çıktığında ordusuyla saatlerce Kocaeli’nin bağ ve bahçelerinden geçer. Bir ara Yavuz’un içinde bir endişe belirir:

    “- Acaba asker, izinsiz bir tek elma koparmış mıdır?” Bir müddet sonra ordusunu durdurur. Yeniçeri ağasını yanına çağırarak bütün askerin heybelerinin aranmasını emreder. Arattığı şey tek bir elmadır. Fakat yarım elma bile çıkmaz heybelerden. Yavuz Sultan Selim sevinçlidir:

    “-Eğer bir askerin üstünde halkın bahçesinden koparılmış tek bir elma çıksaydı, Mısır seferinden vazgeçerdim. Şükür Allah’ıma” der.

    Gerçek zafer nedir? Heva ve heveslerin, nefislerin belirlediği hayat programları insanları hayvaniyetten, zilletten nasıl çıkaracak?

    Hz. Mevlana şöyle der:
    “Ruhların zilleti cesetler yüzünden, cesetlerin izzeti ise ruhlardan dolayıdır.”

    Hz.Mevlana bu dünyayı bir fare deliğine benzetir. Sadece bu dünyaya çalışmak, bu dünyadaki bilgileri öğrenmek, ötelerle ilgili hiçbir şeyi umursamamak, bu deliğin ötesine bakamamak fare gibi olmayı da beraberinde getiriyor.

    Hz. Mevlana şöyle der:
    “Eğer gönül dışarı çıkmaktan ümidini kesmiş ise bu bedenden kurtuluş yolu kapanmıştır.”

    “Ahiri gören mesut olur, ahırı görense kapıdan kovulur.”

    Hadis-i kudside de buyuruldu ki:
    Hak teâlâ buyurdu ki, "Ey dünya, bana hizmet edene hizmetçi ol! Sana hizmet eden de senin hizmetçin olsun." Ebu Nuaym

    Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
    Ey Ademoğlu! Bana ibadet etmek için seni meşgul eden şeyleri bırak ki gönlünü zenginlikle doldurayım.İhtiyaçlarını da gidereyim.Böyle yapmazsan elini meşgalelerle doldururum, ihtiyacını da gidermem. (Tirmizi, İbn Mace)

    Dünyaya meyledenin emeli uzun olur, sonunu getiremez, bitmez tükenmez ihtiyaca düşer; öyle bir meşgale kaplar ki mihnetinden kendini kurtaramaz. (Deylemi)

    Ahiret işi sana kolay gelir, dünya işi zor gelirse, bil ki sen iyi hâl üzeresin. Ahiret işi zor, dünya işi kolay gelirse, bil ki durumun kötüdür. (Beyheki)

    Resûlü Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, Ebu Hüreyre radıyallahü anh'a hitaben:

    -Ey Ebâ Hüreyre, sana, dünyayı bütün varlığı ile göstereyim mi? buyurdu.

    -Ben de; "Göster, yâ Resûlallah" dedim. Bunun üzerine Resûlü Ekrem elimden tutarak, beni Medine çöplüklerinin döküldüğü bir dereye götürdü. Orada insan kelleleri, insan pislikleri, parçalanmış elbiseler ve kemikler vardı. Bunları gösterdikten sonra:

    -Gördüğün bu kelleler aynı sizin gibi ihtiras ve uzun kuruntular besleyen kimselerdi. Şimdi etsiz kemik olarak kaldılar ve nihâyet çürüyüp toz haline geleceklerdir. Bu pislikler, onların yedikleri, leziz yemeklerdir. Nereden kazandı ise kazandı, sonra da midelerine indirdiler. Şimdi ise, herkes bunlardan uzaklaşmaktadır. Bu parçalanmış bezler, onların süslü elbiseleri idi. Şimdi rüzgar onları parça parça etmişdir. Bu kemikler onların, üzerlerine binip diyar diyar dolaştıkları binitlerinin kemikleridir. İşte dünyanın manzarası ve sonu budur. Şimdi dünyalık için ağlamak isteyen ağlasın.

  4. #24
    AHU

    Hz. Mevlana Peygamberimiz (s.a.v.) için şöyle demiştir:

    “Bu seçilmiş sofradan başka bir sofra seçen kişinin boğazını, nihayet kemik yırtar
    deler.

    Kim senin sofrandan başka bir sofraya giderse bil ki şeytan, onunla bir kâseden
    yemek yer.

    Kim senin komşuluğundan kaçarsa şüphe yok ki şeytan, ona komşu olur.

    Kim sensiz uzak bir yola giderse şeytan onula yoldaş olur, onunla bir sofraya oturur.

    Yüce ve güzel bir ata binse haset eder; şeytan da ona arkadaş olur.”

    Her göz Peygamberimizin (s.a.v.) nurunu göremiyor. İslamiyetle şereflenmenin ne büyük nimet olduğunu herkes farkında olamıyor.

    Hz. Ömer (r.a.) şöyle diyor:

    “...Biz çok basit bir kavim idik, Allah Teala bizi İslamiyet'le şereflendirdi. Şan ve şerefi dinden başka yerde ararsak,Cenab-ı Hak bizi tekrar eski halimize düşürür.”

    Gönlü ötelerin hasretiyle yanan ve bu dünyanın sap ve saman mesabesindeki nimetlerine iltifat etmeyen yüce erlerin halini Hz. Mevlana şu hikaye ile anlatır:

    “Avcının biri nazlı bir ahu yakaladı ve onu götürüp ahıra kapattı. Ahır öküz ve eşeklerle doluydu. İçerideki pis kokudan zavallı ahunun başı döndü, bayılacak gibi oldu. Kurtulmak için sağa sola koştu ama kapılar sımsıkı kapatıldığı için bir çıkış bulamadı...Öküz ve eşeklere bu saman şeker gibi geliyordu ama zavallı ahu samanı nasıl yesin! Biçare nice gün o ahırda aç kaldı, çile çekti, karaya vuran balık gibi çırpındı durdu. Ahunun saman yememesini kibrinden zanneden ahır hayvanları onun bu haliyle eğleniyor ve; vah, vah senin gibi saraylara layık bir padişah nasıl oldu da buraya düştü, diyorlardı. Zavallı ahu kendisini kınayan yanıbaşında bağlı eşeğe dedi ki:

    Saman yemeyişim sanma ki kibrimden, gururumdan. O sana uygun bir yiyecek ama bana uygun değil. Ben çayırlıklarda taze otlar yiyerek tatlı sulardan içerek büyüdüm. Değil saman yemek ben kendi yurdumda taze lale, sümbül ve reyhanları bile binlerce nazla niyazla yerdim. Gerçi şimdi yerimden yurdumdan uzak düştüm ama benden ahu olma özelliği de kalmadı ya! Fakirim ama gözüm fakir değil, elbisem eski ama ben yeniyim.”

    Eşek bu sözlere inanmadı ve; “Gurbet garibe böyle saçma şeyler söyletir, bunlara inanmak için delil lazımdır.” deyince ahu dedi ki:

    Göbeğimdeki şu misk söylediklerimin doğruluğuna şahittir. O misk sap ve saman yiyerek olmadı, bunu bil! Göbeğim, sözlerime tanıklık etmede. Öd ağacı ile ambere bile
    ehemmiyet vermemede. Fakat koku almayan, bunları nereden duyacak? Pisliğe tapan
    eşeğe o koku haramdır. Eşek, yolda eşek pisliğini koklar. Bu çeşit mahluklara miski
    nasıl sunabilirim? O şefaatçi peygamber, bu yüzden “İslam dünyada gariptir” remzini
    söylemiştir. Çünkü zatı, meleklerle hem dem olmakla beraber akrabaları bile ondan kaçarlar. Halk onun suretine bakar, onu kendilerine cins sanır ama ondaki kokuyu duymaz. Öküz suretindeki aslan gibi. Onu uzaktan görürsün ama içini deşmeye kalkışma. Deşersen ten öküzünü terk et. Çünkü o aslan huylu, öküzü paralar. Öküz tabiatı, seni başından eder, hayvanlık huyu, seni hayvanlıktan ayırır. Öküz bile olsan onun yanında aslan kesilirsin. Fakat sen öküzlükten hoşlanıyorsan aslanlığı arama.”

    Eşek huylu kimseler ötelerden bahsedenlere “Deliliniz nedir?” derler. Mevlana şu delili veriyor: Bayraktaki aslanın hareketi gizli bir rüzgarın varlığının ispatıdır. Keza:

    “Sarhoşun oynayıp durması nasıl gizli bir şarabın ve sakinin varlığını gösterirse bu fani alemin varlığı da baki bir varlığa delildir.”

    Dünya hayatına iltifat etmeyen yüce erlerin hali tıpkı eşek ahırına düşmüş ahunun hali gibidir. Halk onların bu istiğnasını kendilerini bir küçümseyiş olarak algılar. Ayrıca kendilerinde olmayan bazı güzelliklerin berikilerde olması hasretlerini celbeder ve inkar yolunu tutarlar.

  5. #25

    Adam Olmak

    Adam Olmak


    ‘Adam olmak’ sözünden ne anlıyoruz? ‘Adam olmak’ bir çok amaçla kullanılan bir söz olsa da şu manalara gelmediği kesin. Allah’ ın değil nefsinin emirlerini dinlemek, kendi dünyevi çıkarı uğruna insanlığın değerlerini yok saymak, Hak ve hakikatlerin yolundan değil şeytanın yolundan gitmek, servet, şöhret, mal, mülk, makam, mevki, yemek, içmek, zevk ve sefa amacıyla yaşamak, bütün kaygısı ‘kendi rahatı’ olmak, Allah’ ın değil kendi nefsinin isteklerinin hüküm sürmesini istemek ve bu uğurda çaba göstermek, Allah’ ı ve ahireti hatırlatacak herşeyden uzaklaşmak ve uzaklaştırmak, Allah erlerini hor görmek, Allah’ ın verdiği nimetleri kendinin zannetmek, Allah dostlarıyla alay etmek ve haklarını yemek, harama düşme kaygısı taşımamak, günahlara aldırmamak hatta haz almak, Kur’an-ı Kerim ha inmiş ha inmemiş önemsememek, sünnet-i seniyyelere aldırış etmemek, bir Allah’a kulluk etmeyip kulluk edecek çok şey bulmak, Allah’ ın rızasını kazanmak gibi bir derdi olmamak, Allah’ın adını ötelere duyurmak için yıllarca cehdedenlere karşı müstekbir davranmak, acı içindeki müminlerin derdini hissetmemek,...Evet. ‘Adam olmak’ böyle şeylerle olamaz.

    Yanyana duran iki eşek düşünelim. Birinin üzerindeki yükler diğerini etkiler mi? Elbette etkilemez. Umurunda bile değildir. Ama insanlar böyle değildir. Böyle hallerden etkilenirler. Ama bir de Rabbine kulluk edebilme sevdasında olanlara, Rabbinin emirlerini yerine getirebilme kaygısını taşıyanlara engel olmak isteyenler, yüklerini arttırmaya kalkışanlar, eşekten de beter hallere yuvarlanıyorlar. ‘Adam olma’ kaygısı taşıyanlar yani Allah’ ın rızasına göz diken yiğitler ise insanlığın onurunu korumaya devam ediyorlar. ‘Kedi yavrusunu yiyeceği zaman fareye benzetirmiş. Öyle yermiş.’ Laikliği din zannedenler ise kedilikten insanlığa geçebilme kaygısını bile tabii ki duyamıyorlar.

    Peygamberimizin (S.A.V.) “Hakkı söylemeyip susan dilsiz şeytan gibidir” diyor. Hakkın çiğnenip, hakikatin aşağılandığı bir yerde sükût eden bir kimse, hadisin ifadesiyle, apaçık şeytan-ı ahras (dilsiz şeytan) sayılmış; faydasız ya da batıl şeyler konuşanlar da, şeytanın dostu ve tercümanı kabul edilmişlerdir.

    Biz ecdadımızdan da bu güzellikleri görmüştük. Onların mesleği Allah yolu, maksatları ise kuru cihangirlik davası değil Allah’ ın dinini yaymaktı.

    Mesela Osmanlı Devleti’ nin en büyük padişahlarından biri olan Yavuz Sultan Selim zamanında Şeyhülislam olan Zenbilli Ali Efendi gerektiğinde saltanata itiraz etmiş, "Bu, manevî sorumluluğu gerektiren (âhireti ilgilendiren) bir meseledir. Buna karışmak benim vazifemdir" demiş ve bu hal de Yavuz Sultan Selim’ in çok hoşuna gitmiş ve söyleneni yaparak Hak üzere hareket etmiştir.

    Bir gün Resulullah dışarı çıktı ve ashabına “Sizden baktığı halde görmeyip ama olmak isteyen kimse var mıdır?” buyurdu.

    “Kim ister ki ya Resulullah?” dediler.

    Şöyle buyurdu: “Yüce Allah dünyaya ilgi gösteren, ona gönül bağlayan kimseyi kör etmiştir. Dünyadan ümidini kesip, uzun emelden el çekene de kimseden öğrenmeksizin ilim vermiş, yol göstericisi olmadan ona doğru yolu göstermiştir.”

    Peygamberimiz (S.A.V.) buyuruyor ki:

    “ Sabahleyin kalkınca niyetinin çoğu Allah için değil de dünya için olan kimse, Allah’ın sevgili kullarından olamaz. Öyle bir insanın kalbinde şu dört şey eksilmez.

    1- Devamlı üzüntü,
    2- Sürekli meşguliyet,
    3- Zenginliğe ulaşmayan fakirlik,
    4- Sonsuz emel.”

    Tevbe Suresi:24- Onlara de ki; eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, kadınlarınız, akrabalarınız, kabileniz, elde ettiğiniz mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız evler ve meskenler, size Allah ve Resulünden ve Allah yolunda cihaddan daha sevimli ise, artık Allah'ın emri gelinceye kadar bekleyin. Allah böyle fasıklar topluluğuna hidayet nasip etmez.

  6. #26

    Anlamlı Bir Hayat

    Anlamlı Bir Hayat

    Hz. Mevlana mürşit kitap olan “Mesnevi”sinde şu hikayeye yer verir:

    "Bir padişaha hediye olarak Hindistan'dan bir fil gelmişti. Onu sarayın ahırına koydular. Hayatlarında hiç fil görmemiş insanlar onu görmeye geldiler ama ahır karanlıktı. Biri fikir edinmek için ellerini uzattığında filin hortumunu yakaladı. Adam hortumu yokladı, eğdi büktü ve arkadaşlarına:Bu fil içi boş yumuşak bir boruya benziyor, dedi. Bir diğeri filin kulağını tutmuştu, onu kadife gibi kalın ve yumuşak bir yelpazeye benzetti. Başka bir adam filin ayağını yokladı ve onun kalın bir sütun olduğunu sandı. Geniş sırtına elini değdiren bir diğeri filin bir taht olduğunu düşündü. Böylece her biri kendi zanlarınca bir fil tarifi yaptılar."

    Benzetmesinin sonunda Hz. Mevlânâ şöyle der:

    "Bu adamların ellerinde bir mum olsaydı, filin nasıl bir şey olduğunu herkes görürdü de aralarındaki ihtilaf ortadan kalkardı.
    His gözü elin avucuna benzer. Avucun bütün fili elleyebilmesi imkansızdır.” (3/48)

    Bu hikaye için ehlullah şöyle der:

    “Yukarıdaki benzetme birçok yönden tefsire müsait. Bir kere bütün fil tarifleri hem doğru hem yanlış... Parça olarak doğru olan şey onun bütün sanılmasıyla yanlışa dönüyor. Fil benzetmesi bize herhangi bir konuda sabit fikirli olmamamız, bizden başkalarının da gerçeğin başka bir parçasıyla yüz yüze gelebilecekleri ihtimalini hatırda tutmamızı ihtar ediyor. Peki ama ahır karanlık olmasaydı ya da bir mumla aydınlatılsaydı gözümüzün gördüğü varlık, yani bütün o parçaların bir araya gelmesiyle oluşan şey acaba yine bizatihi filin kendisi olur muydu? İşte bu noktada Hz. Mevlânâ -burada izahi yersiz olan- bilgi felsefesi ile ilgili bir probleme geçiyor ve duyu organlarıyla kavranan bilginin hiçbir zaman mutlak bilgi olamayacağını belirtiyor: "Aslında bu baş gözü de bir nevi avuca benzer. Avucun bütün fili kuşatmasının imkansızlığı gibi göz de hakikati kuşatamaz." Peki ama duyu organlarının ve aklın verdiği bilgi mutlak değilse mutlak bilgi nerede ve bu bilgi hangi vasıtayla elde edilir? İşte burada sufilerin sıkça bahsettiği, kalbe ihsan olunan ilahi bir hediye olarak irfani bilgi devreye girmektedir. Bundan daha gerçek olanı ise vahye dayalı bilgilerdir.”

    İnsanoğlu Hak ve hakikatlere karşı duyarsız kalamaz. Doğruyu öğrenme, doğruyu yaşanması gerektiği gibi yaşama, hayatına, bütün davranışlarına hakim kılma gayretinde olmalıdır. Kalbin ve ruhun derece-i hayatına girmeli, insani latifelerin ve kabiliyetlerin inkişaf ettirilmesi yolunda çaba sarfetmelidir. Aksi takdirde Hak’tan uzaklaşılır, dalalete yakınlaşılır. Sırtını hakikatlere dönen yüzünü ateşe döner.

    Mevlana şöyle der:

    Kim seni haktan hakikatten soğutursa bil ki, şeytan o adamın içindedir. Derisinin altında gizlenmiştir.

    Âleme tamah edersen, öte âlemi duyacak ne kulağın, ne de görecek gözün olur.

    Temiz şeyler temizlere aittir; pis şeyler de pislere.... kendine gel!

    Temiz kişilerin toprağını öpmek; aşağılıkların taht ve bahçesine oturmaktan iyidir.

    Nefsiyle savaşmak alçak adamın işi olamaz. Eşeklere Misk sürüldüğünü gördün mü hiç?

    Bediüzzaman şöyle der:

    “İşte, ey insan! Eğer yalnız Ona abd olsan, bütün mahlûkat üstünde bir mevki kazanırsın. Eğer ubudiyetten istinkâf etsen, âciz mahlûkata zelil bir abd olursun. Eğer enâniyetine ve iktidarına güvenip, tevekkül ve duayı bırakıp, tekebbür ve dâvâya sapsan, o vakit iyilik ve icad cihetinde arı ve karıncadan daha aşağı, örümcek ve sinekten daha zayıf düşersin; şer ve tahrip cihetinde dağdan daha ağır, tâundan daha muzır olursun.”

    “Cenâb-ı Hakkı bulan neyi kaybeder? Ve Onu kaybeden neyi kazanır?”; yani, “Onu bulan herşeyi bulur. Onu bulmayan hiçbir şey bulmaz, bulsa da başına belâ bulur”

    Kur’an’ın ayaklarına tutunanlar yüzüstü sürünmekten kurtulurlar. Kur’an’a köle olmak cihana sultan olmaktan iyidir. Anlamlı bir hayat için maddeden geçip mana alemine yolculuğa çıkmak gerekir. Elimize Kur’an hakikatlerini içeren bir kitap verilse, bizse o kitabı okuyacağımıza, kaç sayfa olduğuyla, kağıdın cinsiyle, cilt yapısıyla, rengiyle vs. ilgilenirsek anlamsız hareket etmiş oluruz. Oysa insanoğluna gereken bilgiler bu çeşit şeyler değil ruhunu, aklını, kalbini doyurmaya yönelik kitabın içindeki manalardır. Herhangi bir manası olmayan içeriklerle dolu kitaplar gerçekte bir işe yaramaz. Allah’sız anlam ve mana olmaz. Yaşamakta ölmekte boştur, gayesizdir.

    Hz. Mevlana mürşid kitap olan “Mesnevi” sinde şöyle bir hikaye anlatır:

    “Usul ilmini bilen üstadın yanında zihni çevik, istidatlı talebe usul okur; Fakih üstadın yanında da usul okumaz, fıkıh tahsil eder. Nahiv üstadının talebesi nahiv üstadı olur. Hakikat yolunda mahvolan üstadın talebesi ise üstadının sayesinde padişahta mahvolur, yokluğa erişir.

    Ölüm günü bütün bu bilgiler içinde işe yarayan ve yol azığı olanı da yokluk bilgisidir.

    Bir nahiv alimi, gemiye binmişti. O kendini beğenmiş alim, yüzünü gemiciye dönüp, “Sen hiç nahiv okudun mu?” demişti. Gemici “hayır” deyince demişti ki : “Yarı ömrün hiçe gitti.”

    Gemici bu söze kızdı, gönlü kırıldı. Fakat susup derhal cevap vermedi. Derken rüzgar gemiyi bir girdaba düşürdü.

    Gemici, o nahiv alimine bağırdı: “ Yüzmeyi bilir misin, söyle!”

    Nahivci: “Bilmem bende yüzgeçlik arama” deyince,

    Gemici:“Nahiv alimi bütün ömrün hiçe gitti. Çünkü gemi bu girdapta batacak.”

    İyi bil burada mahiv bilgisi lazım, nahiv bilgisi değil. Eğer mahiv bilgisini biliyorsan tehlikesizce denize dal! Deniz suyu, ölüyü başında taşır. Fakat denize düşen adam diri olursa nerede kurtulacak? Sen de eğer beşeriyet vasıflarından öldünse hakikat sırları denizi, seni başının üstüne kor.
    Ey alim, sen halka eşek diyorsun ama şimdi sen, eşek gibi buz üstünde kalakaldın. İstersen dünyada zamanın allamesi ol, hele şimdicik dünyanın yokluğunu da gör, zamanın yokluğunu da!” dedi.”

  7. #27

    Gaye

    NEYİ ARIYORSAN OSUN SEN

    Ehlullah’a sormuşlar:

    -“Dünya nedir?”
    -“Seni Mevla’dan alandır” demiş.

    "Cenâb-ı Hakk'ı bulan, neyi kaybeder? Ve Onu kaybeden, neyi kazanır?"
    "Onu bulan herşeyi bulur; Onu bulmayan hiçbir şey bulmaz, bulsa da başına bela bulur."

    Dünya’ya haris olan, kendini Allah’tan uzak bulur. Allah’tan uzak olansa belasını bulmuştur. Dünyanın fani ve aldatıcı yüzüne aşık olanlar doğru düşünüp sağlıklı karar veremezler. İlahi gerçeklere karşı idrakleri kısırlaşır, değerlendirmeleri basitleşir. Allah rızası yerine insanların takdir ve alkışlarına itibar ederler. Ahiret âlemine ait makam ve mertebeler yerine dünyaya ait makamları arar, onları isterler. Hevası, hevesi, nefsinin istekleri uğruna Hak ve hakikatlerin çiğnenmesine aldırış etmezler. İçinde dünya tutkusu olan bir kalp nasıl selim bir kalp olabilir? Oysa en büyük rahat Mevla’ya teslim olmaktır. Kendilerine verilen maddî ve manevî nimetlerin sadece nefislerinin tatmini için verildiğini düşünmek, dünyaya sadece zevk alınacak bir yer itibariyle bakmak insanın yolunu şaşırtır.

    17.İsra suresi/72: “Bu dünyada kalbi kör olan, âhirette de kör ve daha şaşkındır.”

    Ehlullah bu ayeti şöyle açıklar:

    “...Ama kim de dünyada kör ise, kör kalmayı tercih etmiş ise, hakikatleri görmemişse, Allah’ın âyetlerine karşı kör kalmayı tercih etmişse, Allah’ın dinine karşı, Allah’ın elçisinin örnekliliğine karşı kör ve sağır davranmışsa bu kimse âhirette daha kör ve şaşkın olacaktır. Çünkü bu dünyada Allah kendilerini çok üstün yaratmıştı. Çok üstün özellikler vermişti. Ama onlar Allah’ın kendilerine verdiği bu özelliklerini kullanmak istemediler de kör kalmayı tercih ettiler.

    Vahyi tanımayan, vahiyden habersiz olan tüm gözler kördür, tüm yüzler karanlıktır. Ancak Allah’a dayalı, vahye dayalı yaşanan hayatlar nûrdur, aydınlıktır. İşte bunlar âyetlerin nûrundan, âyetlerin ışığından mahrum kalmış, karanlıkta, zulümatta kalmış kör insanlardır. Dünyadaki tüm Allah âyetlerinden habersiz yaşıyor bunlar.

    Halbuki Allah onlara hidâyeti, basîreti, basîret yollarını göstermiştir. Ama onlar körlüğü basîrete tercih ettiler. Körlüğü hidâyete tercih ettiler. Onlar küfrü imânâ, sapıklığı hidâyete tercih ettiler ve kör bir toplum olarak kalmayı tercih ettiler. Zaten bu kitabın âyetlerini görmeyenler başka şeyleri de göremezler. Tüm hayata karşı kördür onlar.

    Allah’ın dininden, Allah’ın kitabından, Allah’ın zikrinden yüz çeviren, vahye karşı kör davranan kimse bu dünyada kör olduğu gibi, bu dünyada sıkıntılı bir hayatın mahkumu olduğu gibi âhirette de kör yaratılacaktır. Yâni dünyadaki körlüklerinin, dünyadaki sıkıntılarının yanında âhirette daha büyük körlükler ve sıkıntılar beklemektedir onları. Dünyada Allah’ı unuttukları gibi, Allah’ın kitabını unuttukları gibi, vahye karşı kör ve sağır davrandıkları gibi onlar da cehennem ateşinin içinde unutulacaklar.”

    Hz. Mevlana şöyle der:

    “Âleme tamah edersen, öte âlemi duyacak ne kulağın, ne de görecek gözün olur.”

    “İnsana aradığı şeye bakarak değer biçilir.”

    “Saf olmayan kaybolanı baki kalanı bilmez.”

    “Şer sahipleri Hakka meyletmezler.”

    “Kim seni haktan hakikatten soğutursa bil ki, şeytan o adamın içindedir. Derisinin altında gizlenmiştir.”

    “Gönül aynan saf olmadıkça çirkini güzelden ayıramazsın.”
    “Zekidir, ince şeyleri bilir... bilir ama değil mi ki kıblesi dünyadır, onu ölü bil sen!”

    “Aklını başına al, ateşi ancak din nuru söndürür.”

    “Neyi arıyorsan osun sen”

  8. #28

    Sünnet-i Seniyye

    Şuur Sahiplerinin Sünnet-i Seniyyelere Bakışı


    Sünnet-i seniyye, Peygamberimizin (s.a.v.) yüksek ve nurlu yolu anlamına gelir.

    Derin araştırıcı ve büyük alim olan veli zatlar, Sa’di-i Şirazi’nin şu düsturunda fikir birliği etmişler: “Resul-i Ekrem (s.a.v.)’ in caddesinden hariç ve onun arkasından gitmeyenlerin, gerçek olan hakikat nurlarına kavuşabilmesi imkansızdır.”
    Bediüzzaman Sünnet-i Seniyyelere uymanın lüzumunu ve önemini çok farklı bir üslupla ortaya koyar. Ehlullah bir tefsirinde şöyle der:
    “Ey insan ve ey insanın reisi ve mürşidi! Eğer bütün varlıklar seni bırakıp ölümlülük yolunda yokluğa giderse, eğer canlılar senden ayrılıp ölüm yolunda koşarsa, eğer insanlar seni terkedip kabre girerse, eğer dalalet ve gaflet ehli seni dinlemeyip karanlıklara düşerse, merak etme. De ki: Allah bana yeter. Madem o var herşey var.....”
    Evet. Asıl ölümlülük yolunda yokluğa gitmenin, ölüm yolunda koşmanın, kabre girmenin, karanlıklara düşmenin ne manaya geldiği burada çok açık bir şekilde anlatılmış.
    Ehlullah der :

    “Sünnete tabii olmayan tembellik ederse, büyük bir ziyandır; önemsiz gördüğünden tabi olmazsa, büyük bir cinayettir ve onu yalanlamayı hissettirecek tenkid ise, büyük dalalettir.”

    “...Ne zaman sünnete sarılsam, yol aydınlanıyor, selametle görünüyor, yük hafifleşiyor, sıkıntı kalkıyor gibi bir durum hissediyordum...”

    “ ...Evet, Müceddid-i Elf-i Sani İmam-ı Rabbani (r.a.) hak söylüyor. Sünnet-i seniyyeyi esas tutan, Allah’ın sevgili kulunun (Hz. Muhammed) gölgesi altında sevgili makamına mazhardır.”

    3-AL-İ İMRAN: 31- De ki, siz gerçekten Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve suçlarınızı bağışlasın. Çünkü Allah çok esirgeyici ve bağışlayıcıdır.
    Ehlullah bu ayeti şöyle tefsir eder:
    “Allah’a (c.c.) imanınız varsa, elbette Allah’ı seveceksiniz. Madem Allah’ı seversiniz, Allah’ın sevdiği tarzı yapacaksınız. Onun sevdiği tarz ise, Allah’ın sevdiği zata benzemenizdir. Ona benzemek de, ona uymaktır. Ne zaman ona uysanız, Allah’da sizi sevecek. Zaten siz Allah’ı seversiniz, ta ki, Allah’da sizi sevsin.”
    “Demek oluyor ki: İnsan için en önemli yüce maksat, Cenab-ı Hakkın sevgisini kazanmasıdır. Bu ayetin açık işaretiyle gösteriyor ki: O yüce arzunun yolu, Allah’ın sevgili kuluna tabi olmaktır ve sünnet-i seniyyeye uymaktır.”
    Resulullahın (s.a.v.) sünnete verdiği önemi ifade eden hadislerden bazıları şöyledir:

    “Bana itaat eden Allah’a itaat etmiş, bana isyan eden de Allah’a isyan etmiş demektir. Bana itaat eden, benim emrime uyan kimsedir.”

    “Kim sünnetimi yaşatırsa beni yaşatmış olur, kim de beni yaşatırsa Cennette benimle birlikte olur.”

    “Kim benim kaybolmuş bir sünnetimi ihya ederse, onunla amel edenlerin sevabının bir misli kendisine yazılır. Amel edenlerin sevabından da hiçbir şey eksiltilmez.”

    Peygamberimizin (s.a.v.) her hareketi tabi olunacak ve takip edilecek en güzel rehberdir. Ölçü olarak alınacak en sağlam kanunlardır. Sünnete uygun yaşamak Müslümanlar arasında gerçek bir barış ve huzur medeniyeti kurmuştur. Her bir meselesi altında bir nur ve bir edeb vardır. Günlük yaşayışıyla ilgili sıradan bir hareketinde bile insan hayatını yakından ilgilendiren birçok fayda ve hikmetler bulunur.

    Resul-i Ekrem (s.a.v.) buyurmuş ki: “Fesad-ı ümmetim zamanında kim benim sünnetime temessük etse, yüz şehidin ecrini, sevabını kazanabilir.”

    Ehlullah bu hadisi şöyle açıklar:

    “Evet, sünnet-i seniyyeye tabi olmak şüphesiz çok kıymetlidir. Özellikle bid’aların her tarafı kapladığı zamanlarda daha fazla önemlidir. Özellikle ümmetin bozulduğu zamanda sünnet-i seniyyenin küçük bir adabına uymak, önemli bir takva duygusunu ve kuvvetli bir imanı gösteriyor. Sünnete tabi olmak, doğrudan doğruya Resulullahı (s.a.v.) hatırlatıyor. O hatırlatma sebebiyle, yapılan o sünnet, İlahi huzurda bulunmayı hatırlatmaya dönüşür. Hatta en küçük bir işte, hatta yeme, içme ve yatma adabında sünnet-i seniyyeye uyulduğu dakikada, o sıradan iş ve o fıtri hareket, sevaplı bir ibadet ve dinî bir hareket oluyor. Çünkü o sıradan olan hareketiyle Resulullahı (s.a.v.) düşünüyor ve öyle yapmanın şeriatin bir edebi olduğunu hatırına getiriyor. Buradan da gerçek hüküm koyan Cenab-ı Hakka kalbi yöneliyor. Böylece bir çeşit huzur ve ibadet kazanıyor.
    İşte, bu inceliğe binaen, sünnet-i seniyyeye tabi olmayı kendisine adet edinen, günlük yaptığı sürekli işleri ibadete çevirir, bütün ömrünü meyveli ve sevaplı hale getirebilir.”
    Sünnet-i seniyenin her bir meselesi, karanlıklı ve zararlı yollarda birer pusula ve fener vazfesi görür. Herkes aklını kemiren, ruhuna azap veren, kalbini yaralayan dertlerin ilacını sünnet-i seniyyede rahatlıkla bulabilir. Sünnet-i seniyye düsturları ruhî, aklî ve kalbî ve sosyal yaralar için çok faydalı ilaçlardır.
    Diğer alimlerden örnek verecek olursak;

    Urve: “Sünnete tabi olmak dinin esasıdır.”

    Amir: “Sünneti terk ettiğiniz zaman helak olursunuz”

    İbni Hazm: “Ateşten kurtuluş, Rabbimizin bizi yükümlü tuttuğu Kur’an ve sünnete dönüştedir.”

    Cüneyd-i Bağdadi: “Hakka giden bütün yollar, halka kapalıdır; ancak Resulullahın (s.a.v.) hal ve hareketine sarılıp sünnetine uyanların üzerinde bulunduğu Peygamberin (s.a.v.) yolu açıktır.”

    “Bizim gidişatımız, Kitap ve sünnetteki esaslarla sınırlandırılmıştır.”

    Ahmed bin Ebi Havari (230/844): “Kim sünnete uymadan amel işlerse ameli batıl olur.”

    Ebu Hafs Haddad (260/874): “Her an hal ve davranışlarını Kur’an ve sünnet ölçüsüne vurmayan adam sayılmaz.”

    “Kulun Rabbine ulaşacağı yolların en güzeli, bütün hallerinde Ona ihtiyaç içinde olduğunu bilmek, bütün hareketlerinde sünnete uymaya devam etmek ve yiyeceğini helal yoldan temin etmektir.”

    Zünnun El Mısri: “Allah Tealayı sevenin alameti, Allah’ın sevgilisinin ahlakına, fiillerine, emirlerine ve sünnetine tabi olmasıdır.”
    Ebu Süleyman Darani: “Çoğu kez sufilere gelen (ilham türü) şeyler kalbime gelirdi de, onları iki adaletli şahit olan kitap ve sünnete arzedip gelenin hak olduğuna dair tasdiklerini almadan kalbime girmesine izin vermem.”
    9-TEVBE: 63- Bilmiyorlar mı ki, kim Allah'a ve Resulüne karşı gelirse, ona muhakkak ki içinde ebedi kalınacak cehennem ateşi vardır. İşte rüsvaylığın büyüğü de budur.
    8-ENFAL: 13- Çünkü onlar Allah'a ve Resulüne karşı geldiler. Kim Allah'a ve Resulüne karşı gelirse, bilsin ki Allah'ın azabı çok çetindir.

  9. #29

    Aldatan ne?

    İnsanı Aldatan Nedir?

    Bediüzzaman şöyle der:
    “Kat'iyen bil ki, hilkatin en yüksek gayesi ve fıtratın en yüce neticesi, iman-ı billâhtır. Ve insaniyetin en âli mertebesi ve beşeriyetin en büyük makamı, iman-ı billâh içindeki marifetullahtır. Cin ve insin en parlak saadeti ve en tatlı nimeti, o marifetullah içindeki muhabbetullahtır. Ve ruh-u beşer için en hâlis sürur ve kalb-i insan için en sâfi sevinç, o muhabbetullah içindeki lezzet-i ruhaniyedir.
    Evet, bütün hakikî saadet ve hâlis sürur ve şirin nimet ve sâfi lezzet, elbette marifetullah ve muhabbetullahtadır. Onlar, onsuz olamaz. Cenâb-ı Hakkı tanıyan ve seven, nihayetsiz saadete, nimete, envâra, esrara, ya bilkuvve veya bilfiil mazhardır. Onu hakikî tanımayan, sevmeyen, nihayetsiz şekavete, âlâma ve evhama mânen ve maddeten müptelâ olur.
    Evet, şu perişan dünyada, âvâre nev-i beşer içinde, semeresiz bir hayatta, sahipsiz, hâmisiz bir surette, âciz, miskin bir insan, bütün dünyanın sultanı da olsa kaç para eder? İşte bu âvâre nev-i beşer içinde, bu perişan, fâni dünyada, insan sahibini tanımazsa, mâlikini bulmazsa, ne kadar biçare sergerdan olduğunu herkes anlar. Eğer sahibini bulsa, mâlikini tanısa, o vakit rahmetine iltica eder, kudretine istinad eder. O vahşetgâh dünya, bir tenezzühgâha döner ve bir ticaretgâh olur.”
    “İnsan, ebed için yaratılmıştır. Onun hakikî lezzetleri, ancak marifetullah,muhabbetullah, ilim gibi umur-u ebediyededir.”

    Evet...Bediüzzaman bütün zişuur ve insan için en yüksek saadetin, hem en yüksek kemalatın, en şirin nimetin iman-ı billah, marifetullah ve muhabbetullah olduğunu ifade eder.

    Hz. Mevlana bu konuda şöyle bir örnek verir:

    Bir mürit şeyhinden tasavvuftaki dört makamın; yani şeriat, tarikat, hakikat ve marifetin manasını bilmek isteyince Şeyh dedi ki:
    - Filanca mescide git! Orada vaizin sağında solunda oturan 4 kişi göreceksin. Onların her birine birer tokat at, sonra gördüklerini gel, bana anlat, dedi. Mürit şeyhin talimatı üzere söylenen yere gitti ve 4 adamın dördüne de birer tokat aşketti. Adamların ilki tokada aynı şiddette bir tokatla karşılık verdi. İkincisi kendisine vuran müride başını çevirip sert sert baktı. Üçüncüden hiç ses seda gelmedi.... Dördüncü ise müridin eline sarılıp ondan özür diledi... Şeyh bu dört davranışı şöyle açıkladı.:
    - Tokadına karşılık veren birinci adam şeriati temsil eder. Şeriatin prensibi göze göz dişe diştir. Tarikatı temsil eden ikinci adam tokadın kaynağı olarak seni gördü ve incinerek baktı... Zira tarikat henüz yolun başıdır, sonu değil. Hakikat ise her şeyin aynı kaynaktan geldiğini bilmektir. Bu makamın ehli olan üçüncüsü tokatla senin aranda bir ilgi kuramadı.ve onun Hak’tan geldiğini bildi. Marifet ehli olan sonuncusu ise Hakk’ın seni o tokada vasıta kıldığını bilmiş ve seni yorduğundan dolayı özür dilemiştir...Mevlana’ya göre hakiki maksat işte bu bilgiye ulaşmaktır. Bu bilgiye ulaşan daimi şükür ve rıza makamındadır. Kuldan beklenen nihai makam da budur.
    Hz. Mevlana tarikatin henüz yolun başı olduğunu söylüyor. Günümüze bakıldığında ise değil basamak çıkmak uçurumun dibinde olduğumuz anlaşılıyor. Hiçbir bedel ödemeden yokluktan varlık alemine gelen, hesapsız nimetler verilen insan Allah’ın Hakkını inkarda, haddini aşmada sınır kabul etmiyor. Ebed için yaratılan insan gün gelecek mutlaka öncelediklerinin ve ertelemeye kalktıklarının Allah katında ne anlama geldiğini ve hakikatinin ne olduğunu görecek.
    82-İNFİTAR:
    1- Gök çatladığı vakit,
    2- Yıldızlar döküldüğü vakit,
    3- Denizler yarılıp akıtıldığı vakit,
    4- Kabirlerin içi dışına getirildiği vakit,
    5- Herkes neyi önünden gönderdiğini ve neyi geri bıraktığını bilir.
    6- Ey insan! İhsanı bol Rabb'ine karşı seni aldatan nedir?
    7- O Allah ki seni yarattı, seni düzgün yapılı kılıp ölçülü bir biçim verdi.
    8- Seni dilediği her hangi bir şekilde parçalardan oluşturdu.
    9- Hayır hayır, siz cezayı yalanlıyorsunuz.
    10- Oysa üzerinizde koruyucular var.
    11- Değerli yazıcılar
    12- Onlar, siz her ne yaparsanız bilirler
    13- Kuşkusuz iyiler nimet içindedirler.
    14- Kötüler de cehennemdedirler.
    15- Ceza günü ona girecekler.
    16- Onlar o cehennemin gözünden kaçamazlar.
    17- Ceza gününün ne olduğunu sen bilir misin?
    18- Evet, bilir misin nedir acaba o ceza günü?
    19-O gün, hiç kimsenin başkası için hiçbir şeye sahip olamadığı gündür. O gün buyruk yalnız Allah'ındır.

  10. #30
    Erlerin İşi


    Hz. Mevlana mürşid kitap olan “Mesnevi” sinde şöyle bir hikaye anlatır.

    “.....O köle, nazenin padişaha savaşla, varlıkla, kinle dolu bir mektup yazıp gönderir.

    Kalıbın, cesedin mektuptur, ona dikkat et, padişaha layık mı, değil mi? Bir anla da sonra gönder! Bir bucağa git, mektubu aç, oku... Bak bakalım, içindeki sözler, padişahlara layık olan sözler mi? Layık değilse o mektubu yırt, çaresine bak, başka bir mektup yaz!

    Fakat ten mektubunu açmayı kolay sanma. Yoksa herkes gönül sırrını apaçık görürdü! Bu mektubu açmak ne güçtür, ne sarptır! Erlerin işidir bu, çocuk işi değil!

    Hepimiz, fihriste kani olmuş kalmışız... Çünkü heva ve hevese, hırsa bulaşmışız!
    Halbuki o fihrist, ona baksınlar da metni de öyle sansınlar diye halka bir tuzaktır.

    Mektubu aç, bu sözden baş çevirme! Allah, doğruyu daha iyi bilir! Mektubun fihristi, dille ikrar etmeye benzer... Halbuki sen gönül mektubunun metnini sına! Bak bakalım, ikrarınla muvafık mı? Buna bak da işin, münafıkların işine dönmesin!
    Ağır bir çuval yüklenip götürmeye koyulsan onun dışına bakmakla yükü hafiflemez ki! Asıl içine bak...Çuvalda acı, tatlı ne var, bir gör de taşımaya değerse taşı! Yoksa
    çuvalındaki taşları boşalt... Kendini bu saçma işten, bu ar olan yükten kurtar gitsin!
    Çuvala aklı erer padişahlara, sultanlara götürülebilecek şeyleri doldur!”
    Evet... Şöyle bir düşünecek olursak... Bugüne kadar gönül sayfamızda neler yazdık? Ötelerde mektubumuz açıldığında Allah’ a layık şeyler olacak mı? Yoksa mektubu dünya sevgisi, heva ve hevesin marifetleri mi doldurdu? Yoksa şeytana uşaklık mı yaptık? İzzet ve şerefi kimlerin ve nelerin yanında aradık? Hak ve hakikatleri çiğnedik mi? Allah’ ın hükümlerine aldırış etmedik mi? Yoksa Allah’ ın hükümlerini beğenmeyip kendi görüşlerimize, keyfimize mi tabi olduk. Rabbimizin bizim için emrettiği hayat programına karşı mı geldik? Kabule tenezzül etmedik mi? Nefis atına binebilen yiğitlerden mi olduk, yoksa nefsimizin peşinden mi koştuk? Allah erlerini hor mu gördük? Hz. Mevlana “Nefsiyle savaşmak alçak adamın işi olamaz. Eşeklere misk sürüldüğünü gördün mü hiç?” der. Kime kul olduk? Kime şükrettik? Allah’ ın rızasını kazanma derdinde olan yiğitlere karşı Ebu Cehil’ i, Ebu Leheb’i aratmayacak hallere mi düştük? Yoksa ecdadımıza yakışacak şekilde Rabbimizin emir incilerini kırmaktansa dünyayı, hayatını hiçe sayanlardan mı olduk? Kur’an’a ve Sünnet-i seniyyelere sarıldık mı? Yoksa şirke mi düşüp duruyoruz?
    Ehlullah şöyle der:
    “Eğer ölümde söz sahibi Allah ama düğünde söz sahibi top¬lumsa bu tümüyle Allah’ı inkar değildir. Eğer namaz konusunda söz sahibi Allah, ama hukukta söz sahibi başkalarıysa. Veya eğer oruç konusunda söz sahibi Allah, ama eğitimde, siyasal yapılanmada, ekonomik düzenlemelerde söz sahibi başkalarıysa bu tümüyle Allah’ı inkar değildir ama şirktir bu.

    Yâni düğünde toplumun hakim oluşu ya da hukukta Allah’tan başka birilerinin hakim oluşu veya hayatın bazı birimlerinde Allah’tan başkalarının söz sahibi oluşu o başkalarının Al¬lah oluşu mânâsına gelmemektedir. Ancak Allah’ın bir sıfatı bölünüp, parçalanıp bir başkalarına verilmesidir ki işte bu şirktir.

    İnsanlar zannediyorlarsa ki şu şu konularda Allah hayatımızda söz sahibi değildir. Bu konularda toplum, şu konularda moda, şu ko¬nularda devlet, şu konularda çevre söz sahibidir diye düşünmeye ve kabul etmeye başladınız mı, artık hayatınızda şirk başlamış demektir.”

    Nisa Suresi:48:

    “Gerçekten, Allah, kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışında kalanı ise, dilediğini bağışlar. Kim Allah'a şirk koşarsa, doğrusu büyük bir günahla iftira etmiş olur.”

    1900 yılında, İngiltere Sömürgeler Bakanı Gladstone, Avam Kamarası’nda Kur’an–ı Kerim’i eline alır ve “Bu Kitap Müslümanların elinde oldukça, bizim onlara hakim olmamız mümkün değildir. Ya bu Kitab’ ı onların elinden almalıyız, ya da Müslümanları ondan soğutmalıyız.” demişti. Yoksa sömürmekten sorumlu bakandan daha mı beter olduk? Kendi kendimizi zillet, günah ve rezillik uçurumlarına mı yuvarladık? Yoksa nefis putunu bizi hiçlikten yokluktan varlık alemine getiren ve hesapsız nimetler veren Rabbimizden daha mı çok sevdik? Nefis putunu kırabilen yiğitlerden mi olduk? Yoksa nefsimize mi kulluk ettik? Mektubumuzu okuyacak yüzümüz kalmadı mı?

    Hz. Mevlana “Bu mektubu açmak ne güçtür, ne sarptır! Erlerin işidir bu, çocuk işi değil!” diyor. Evet... Mevlana’nın dediğine kulak vermek gerektir.

    “Layık değilse o mektubu yırt, çaresine bak, başka bir mektup yaz!”

  11. #31

    Yol

    Hakka Giden Yolda Nerelerdeyiz?


    İnsanoğlunun maddi yönüne bile paha biçilemezken ya terakkimize ne kadar önem veriyoruz? Unutmayalım ki değerimizi belirleyen aradığımız şeydir. Bir tek gözümüzü dünyaya değişmezken ya manevi cihazlarımızın farkında mıyız?

    İmam-ı Şafii hazretleri; “Kimin düşüncesi, arzusu, maksadı yemek içmek yani dünya ise; onun kıymeti, bağırsaklarından çıkardığı kazurat kadardır” buyurmuştur.

    Hadis-i şerifte; “Malayani ile yani faydasız şeyle meşgul olmak, Hak teâlânın o kuldan yüz çevirdiğinin işaretidir” buyurulmuştur.

    Ehlullah şöyle der:

    Ruh, alem-i emirden geldiği için, çok mübarek, mukaddes bir nurdur ve gıdası da, ibadettir, itaattir, zikirdir, tevbedir, duadır. Ruh, gıdasını almadığı zaman hastalanır. Ruhun hastalığı budur. Bu hastalığın tedavisi için Allahü teâlâ, Peygamberler ve kitaplar göndermiştir. İnsan, inkâra saparsa, ruh, mecazen ölür. Ruhun ölmesi, o kimsenin kâfir olması demektir. Her şeyin cezası sınırlıdır ama küfrün cezası, Cehennemde sonsuz kalmaktır. İmanın mükafatı da, Cennette sonsuz kalmaktır.

    Hakka giden yolda nerelerdeyiz?

    Ehlullah şöyle der:

    Şeriat bir ağacın damarı gibi; tarikat kökü, hakikat ağacın dalı, marifet de ağacın meyvesi gibidir.

    Kur'an'ı Muciz'ül Beyân ve Sünnet-i seniyye İslam'ın temel iki kaynağıdır. Kaynağını Kur'an ve hadisten almayan her oluşum yıkılmaya mahkumdur. Hazreti Mevlana; ''Bir ayağımız sımsıkı şeriatte, bir ayağımızla dolaşırız yetmişiki milleti pergel gibi'' buyurarak bu gerçeği işaret etmiştir. Her şeyin başında şeriat gelir. Şeriat İslamın dış gözü, tarikat ise iç gözüdür. Dış ve iç gözün birleşmesi ile marifet doğar. Hakikat meyvasının kemale ermesiyle de marifet zuhur eder.

    Hz. Mevlana: “Bunca letafetiyle, bunca güzelliğiyle, bunca can bağışlamasıyla gene de O’ na vurulmayan kişi ne kötü kişidir.” der.

    Cahiliyye devrindeki gibi kulluk ettiğimiz, hükümlerini dinlediğimiz, aradığımız, bağlılık gösterdiğimiz, kaygılandığımız, dert edindiğimiz şeyler dünyevi mi yoksa? Doğru tasavvur endişemiz var mı?

    Hz. Mevlana ‘mürşit’ kitap olan Mesnevi’sinde şöyle bir hikaye anlatır:

    Hz. Ömer zamanın da oruç ayı geldi. Birkaç kişi bir dağın tepesine koştu. Oruç ayının
    hilalini görüp kutlulanmak, onu hayra yormak istiyorlardı.

    Birisi :

    “ Ey Ömer, işte hilal” dedi.

    Hz. Ömer gökyüzüne baktıysa da ayı göremedi.

    “ Bu ay senin hayalinden meydana geldi. Yoksa ben, gökleri senden daha iyi görürüm. Tertemiz hilali nasıl olur da görmem? Elini sıvazla. Ondan sonra hilale bak!” dedi.

    Adam elini ıslayıp kaşını sıvazlayınca ayı göremedi.

    “ Padişahım, ay yok görünmez oldu” dedi.

    Hz. Ömer dedi ki:

    “Evet, kaşının kılı seni şüphelendirdi: yaydan sana bir ok attı”

    Onun yolunu bir eğri kıl kesti, o yüzden ayı gördüm diye davaya kalkıştı. Bir eğri kıl gökyüzüne perde olursa bütün vücudun eğri olunca halin ne olur? Her cüz’ünü doğrulara uyup doğrult. Ey doğru yola giden,o eşikten baş çekme! Teraziyi, terazi doğrulttuğu gibi terazinin değerini azaltan da yine terazidir.

    Doğru olmayanlarla tartılan eksikliğe düşer, aklı şaşar kalır. Yürü kafirlere karşı
    şiddetli ol; ağyarın dostluğuna toprak saç! Ağyarın başına kılıç kesil; kendine gel;
    tilkilik etme, aslan ol ki dostlar gayretleri yüzünden senden kesilmesinler! Çünkü
    dikenler, bu güle düşmandır. Ateşe üzerlik tohumu serper gibi kurtların başına ateş
    serp; çünkü o kurtlar, Yusuf’un düşmanlarıdır. Kendine gel, Şeytan sana “ babasının
    canı” der bu suretle o lain seni aldatır.

  12. #32

    Faiz

    Hakikatleri Çiğnemek Yaşamak Mı?

    Hz. Mevlana :

    “ Gübre böceğinin gülden kaçması gülistanın kemaline işarettir”

    “Nefsiyle savaşmak alçak adamın işi olamaz. Eşeklere Misk sürüldüğünü gördün mü hiç?” der.

    Allah’a kul olmayı cihana sultan olmaya tercih edenlere selam olsun.

    Hak ve hakikatleri çiğneyerek yaşamaya yaşamak denir mi?

    Mesela hesabını bildiğini zannederek faiz yasağını çiğneyenlerin aslında kendileri ucuza gidiyorlar...
    Ebûbekr-i Sıddîk Efendimiz'e birisi bir tabak hediye getirmiş. Beğenmiş ağzına almış, sonra sormuş: "Nerden geldi bu?.." Eyvah!.. Haram bir yerden geldiği anlaşılınca, parmağını boğazına sokarak çıkartmış, kusmuş. Şöyle demiş: "Haramla beslenen vücuda cehennem ateşi mutlaka dokunur, çare yok!.." Onun için haramın girmemesi lâzım!..demiştir.
    Ali Bin Şihab (ra) der ki:
    - “Helâl gıda ile beslenen bedeni, toprağın asla yemeyeceğini duydum.”
    Bu söze bazı fıkıhçılar itiraz eder. Bu “şehitlere ve peygamberlere mahsustur” derler.
    Oğlu der ki: “Babamın vefatından 21 yıl geçti. Babamın sözünü birileri daha itiraz ettiler. Bu adamın kendisi haram yemiyordu, mezarını açalım bakalım doğru mu deyip mezarını açtılar, gördüler ki, babam ilk gömüldüğü gibi duruyordu. İtiraz edenler durumu gördüler ve Allah’tan af dilediler.”
    Karınlarını fâizle dolduranlar bir hadis-i şerifte de anlatıldığı gibi kıyamet günü kabirlerinden kalkarlarken karınları şişmiş olarak saralı ve deli oldukları halde kalkacaklar ve bu durum onların belirgin özellikleri olacaktır. Yine İbni Ebi Hatim’de Ebu Hureyre’nin rivâyet ettiği bir başka hadislerinde Allah’ın Rasûlü (s.a.v.) şöyle buyurur:

    "İsrâ gecesi karınları evler gibi olan ve karınlarının etrafında yılanların dolaştığı bir topluluğa uğradım. Ben: "Bunlar kimlerdir ey Cibril?" diye sordum. O da: "Bunlar fâiz yiyenlerdir" cevabını verdi."
    Müslim ve Buhari’nin rivayet ettikleri bir hadisinde peygamberimiz: Faizi yiyeni de yedireni de şahitlik edip yazışmalarını yapanı da lanetlemiş ve “Eşittirler” demiştir.
    Allah’ın Rasûlü Veda haccında irşad buyurduğu hutbesinde şöyle buyurdu:

    "Cahiliye dönemindeki yapılan tüm fâizler ayağımın altındadır. Sizin için ancak ana paranız vardır. Ne zulmedin ne de zulme uğrayın. İlk kaldırdığım fâiz de Abdulmuttalip oğlu Abbas’ın bütün ribasını geçersiz kılıyorum."
    Haram ve haksız yollarla ele geçen lokma Müslümanın manevi hayatı için zehirden daha tehlikelidir. "Haramla beslenen vücut cehenneme layıktır." "Haram yiyenlerin duası ve ibadeti kabul olunmayacaktır." gibi hadisler üzerinde iyice düşünmelidir.
    Bir hastayı ziyarete giden Malik bin Dinar hazretleri, şahit olduğu hadiseyi şöyle anlatır:
    "Hastanın halinden, ölüm durumunun yakın olduğu anlaşılıyordu. Kendisine Kelime-i şehadeti söyletmek için uğraştım. Fakat ne kadar uğraştımsa söylettiremedim. O durmadan on, onbir diyordu. Sonra kendisine gelip bana;

    - “Ey üstadım! Önümde ateşten bir dağ var! Ne zaman şehadet kelimesini söylemeye çalışsam, bu ateş bana hücum ediyor” dedi.

    Bunun üzerine mesleğini sorduğumda; malını ribaya veren, faiz yiyen, ölçü ve tartıda hile yapan biri olduğunu anladım."

    Rebi bin Haysem hazretleri buyuruyor ki:
    “İnsan ölüm zamanından önce nasıl yaşarsa, ruhunu o hâl üzere teslim eder. Ben mala, paraya karşı çok ihtiraslı ve insanları çok çekiştiren bir adamı hastalandığında ziyaret etmiştim. Son anlarını yaşıyordu. Yanında otururken, onun duyup okuması için La ilahe illallah kelime-i tevhidini okuyordum. O ise, her defasında para saymakla meşgul oluyordu.”
    Bakara suresi:
    275- Riba (faiz) yiyen kimseler, şeytan çarpan kimse nasıl kalkarsa ancak öyle kalkarlar. Bu ceza onlara, "alışveriş de faiz gibidir" demeleri yüzündendir. Oysa Allah, alışverişi helal, faizi de haram kılmıştır. Bundan böyle her kim, Rabbinden kendisine gelen bir öğüt üzerine faizciliğe son verirse, geçmişte olanlar kendisine ve hakkındaki hüküm de Allah'a kalmıştır. Her kim de yeniden faize dönerse işte onlar cehennem ehlidirler ve orada süresiz kalacaklardır.
    276- Allah faizi mahveder, oysa sadakaları bereketlendirir. Allah günahta ve inkârda direnen hiç kimseyi sevmez.
    277- İman edip iyi işler yapan, namazı dosdoğru kılıp zekatı verenlerin Rabbleri katında elbette mükafatları vardır. Onlara hiçbir korku olmadığı gibi, onlar mahzun da olmazlar.
    278- Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve artık faizin peşini bırakın, eğer gerçekten müminler iseniz.
    279- Eğer böyle yapmazsanız, o zaman Allah ve Resulü tarafından size savaş açılmış olduğunu bilin. Eğer tevbe ederseniz, sermayeleriniz sizindir. Haksızlık etmezsiniz, haksızlığa da uğramazsınız.

  13. #33

    Nefis Cehennemdir

    Nefis Cehennemdir


    Hz. Mevlana mürşid kitap olan “Mesnevi” sinde şöyle bir hikaye anlatır:

    At üstünde gelen bir akıllı, uyuyan birisinin ağzına bir yılanın girmek olduğunu gördü. O atlı gayret edip koştuysa da, yılanı kovmaya fırsat bulamadı. O işbilir adam pek akıllı olduğundan, hemen uyuyana birkaç topuz vurdu. Adam, topuzun acısından uyanınca bir ağacın altına sığındı.
    Oraya çürük elmalar dökülmüştü. Atlı, “Bu elmaları ye!” dedi. O kadar çok elma yedi ki, ağzından geri gelmeye başladı ve dertli dertli dedi ki, “Ey emir! Niye sebepsiz yere bana elma yedirerek cevrettin?”
    “Bana bir kızgınlığın varsa kılıcınla kes, kanım sana helal olsun. Sana rastlamam ne uğursuz saat. Ne mutlu seninle karşılaşmayana. Hiçbir suç ve günah olmadan dinsizler bile bu cefayı reva görmezler. Söylerken ağzımdan kan geliyor. Ey Allah’ım! Benim mükafatımı sen ver.”
    Ona beddua ediyor, atlı da onu ovada durmaksızın koşturuyordu. Atlı, elinde topuz rüzgar gibi o dertliyi düşe kalka kovalıyordu. Onun karnı tok ve uykunun verdiği gevşeklikten bedeni halsizdi. Ayakları ve yüzü yaralardan perişandı.
    Akşama kadar ağlaya sızlaya koştu. Nihayet safrası kalkıp kusmasına sebep oldu. İstifra ederek iyi kötü ne varsa içindekileri çıkardı. Bu arada o hain yılan da çıktı. Adamcağız içinden çıkan yılanı görünce, atlıya pek çok teşekkürler etti. O çirkin kara yılanın dehşeti ona bütün dertlerini unutturdu. Dedi ki, “Sen meğer rahmet Cebrail’i imişsin veya Hakk’ın bir velinimeti. Mübarek bir anmış ki seni gördüm. Ölüyken beni dirilttin. Sen beni bir anne gibi arayıp dururken, bense senden eşek gibi kaçıyordum.”
    “Eşek aptallığından kaçarken sahibi şevkatinden onun ardınca koşar. Ona yardımdan maksadı, kurdu, yırtıcı hayvanların parçalamasından korumak içindir. Ne devlet yüzünü görene veya her an senin semtinde olana.”
    “Senin için, bu aziz can feda olsun. Bense saçma sapan konuştum, küstahça davrandım. Ey efendi, ey şahlar şahı emir! O kötü sözleri bilgisizliğimden söyledim. Bu hale birazcık vakıf olsaydım bende böyle boş sözlerden bir eser olmazdı. Ey iyi huylu! Vaziyeti bana ima ile olsun anlatsaydın seni överdim. Fakat susarak dövdün. Dünyayı başıma karartıp dar ettin. Aklım başımdan gidip sersemledim. Bu sevda, bu kavga beni sarhoş etti. Ey iyi huylu! Manasız, delice sözlerimden dolayı beni affet!”
    Atlı dedi ki, “Eğer sana vaziyeti söyleseydim, korkudan ödün patlardı. Sana yılanı bildirseydim zehirden önce seni korku öldürürdü.”
    Mustafa (s.a.v.) buyurmuştur ki,
    -Sizde gizli olan düşmanı anlatsam yiğitlerin ödü patlar, akıllıların aklı mahvolur.
    Gönül levhasından niyaz parıltısı gidip oruç ve namaza kuvvet kalmazdı.

    Bunu bilen, kedinin pençesinde bir fare gibi olur, kurt görmüş kuzu gibi şaşırırdı...................

    Ehlullah şöyle der: “Hz. Mevlana bu hikayeyi anlatırken, adamın içindeki yılanı bilmesinin, onun için ne kadar korkulu bir hal olduğunu belirttikten sonra; bizim içimizdeki yılanın, şehvetin, nefs yılanının bilinmesinin bizim için ne kadar korkunç olacağını bize haber vermekte...”

    Yine Ehlullah şu örnekleri verir:
    “Hadis-i Şerifte Hz. Peygamber (s.a.v.) buyurmuştur ki: “Eğer benim bildiğimi siz bilseydiniz mutlaka çok ağlar ve az gülerdiniz. Ebediyyen iştiha ile yemek yemezdiniz. Ebediyyen isteyerek su içmezdiniz. Ve gölgelenmek için bir çatı altına girmezdiniz. Ve göğüslerinizi dökerek dağlara, tepelere çıkar da nefislerinize ağlardınız” ...
    ...Orada uyumuş olan insan, İNSAN-I GAFİLDİR, ağzına giren yılan NEFS-İ EMMAREDİR. Emir süvari MÜRŞİD-İ KAMİLDİR, onu uykuda iken döğe döğe uyandırıp kırda bayırda koşdurması RİYAZET VE MÜCAHEDEDİR, yılanın çıkışı da salikin nefs-i emmareden KURTULMASIDIR.

    Hz. Mevlana şöyle der:
    Düşman (nefsin) her ne kadar dostça söylerse de, her ne kadar taneden, yemden bahsederse de sen onu tuzak say!
    Sana şeker verirse sen onu zehir bil; bir lütufta bulunursa onu kahır bil!
    Bu nefis cehennemdir; cehennem ise bir ejderhâdır ki harâreti denizlerle bile sönmez.
    Bütün bir âlemi, bir lokma edip yutar da yine midesi “Daha fazla yok mu?” diye bağırır.
    Bizim nefsimiz de cehennemin bir parçasıdır. Onun için cüzler, daima küllün tabiatındadır.
    Nefsi öldürecek ayak da ancak Hakk’ın ayağıdır. Zaten nefsin yayını Hak’tan başka kim çekebilir?
    Şunu bil ki; safları bozup dağıtan aslanla savaşmak kolaydır; asıl aslan ise, nefsini mağlûp edendir.
    Vücudunda nefsi ölen kişinin emrine güneş de tâbidir, bulut da.
    Âdem Peygamber, nefis zevkine bir adım attı da cennetin baş köşesinden ayrılma zinciri, boğazına geçti.
    Melek, şeytandan kaçar gibi Adem’den kaçmaya başladı. Bir lokma ekmek için ne kadar gözyaşı döktü.
    Ercesine onu savaşa çek, yiğitçe onunla vuruş ki, Allah da sana vuslatıyla karşılık versin!
    Nefsin sağ elinde tespih ve Kur’ân vardır; ama yeninde de hançer ve kılıç gizlidir.
    Onun Mushafına, riyasına kanma; kendini onunla sırdaş, hâldeş yapma!
    Kendine gel de kargaya benzeyen nefsin ardından koşma. Çünkü o, seni mezarlığa götürür; bağa, bahçeye değil!
    Sen, onun elini bağlamazsan o, senin elini bağlar. Sen, onun ayağını kırmazsan o, senin ayağını kırar.
    Ey hevâ ve hevesini gizlice tazeleyen! (Sen) imanını tazele, fakat (sadece) dilinle değil!
    Hevâ ve heves taze oldukça iman taze olmaz; zira hevâ, o kapının kilidinden başka bir şey değildir.
    Gönlümüzdeki bütün bu gamlar, hevâ ve hevesimizin, varlığımızın tozundan, dumanından meydana gelir.
    Bu kökümüzü söken gamlar, ömrümüzün orağına benzer. ‘Bu böyle oldu, şu şöyle oldu’ demeler de kuruntularımızdır.
    Hevâ ve hevesle, nefsin isteğiyle az dost ol; zira seni Hakk’ın yolundan çıkaran, yolunu şaşırtan, odur.
    Hakk’a (karşı) mest olmuş (kişilerden) başka bütün halk, çocuktur. Hevâ ve hevesinden kurtulmuş kişiden başka bâliğ yoktur.
    Ey Allah’tan yalnızca “hu” ismiyle yetinen! İlâhi kadeh olmadıkça hevâ ve heveslerden nasıl geçeceksin?
    Şüphe yok ki hevâ ve hevesi terk etmek acıdır; ama Allah’tan uzak olma acılığından elbette daha iyidir.
    (I/1192, 1193, 1375, 1380, 1382, 1383, 1389, 3004, II/15, 16, III/1061, 2554, 2555, IV/1312, V/3491, I/1078, 1079, 2296, 2297, 2957, 3430, 3453, VI/1768)

  14. #34

    Dünyevileşme Belası

    Dünyevileşme Belası

    Hz. Sevban (r.a.) Sevgili Peygamberimizin (s.a.v.) şöyle buyurduğunu rivayet ediyor:

    “Obur kimselerin yemek çanağına üşüştükleri gibi, milletlerin birleşip ellerinizdekini almaları uzak değildir.”

    Bir Sahabi, “Biz o günlerde azınlıkta mı olacağız ki, böyle olacak?” diye sordu.

    Peygamberimiz, “Hayır, çoğunlukta olacaksınız. Ancak, sel üstündeki köpük gibi olacaksınız. Allah, düşmanlarınızın kalbinde size karşı duydukları korkuyu kaldıracak; sizin de kalbinize gevşeklik verecekir” buyurdu.

    Orada bulunanlardan birisi tekrar, “Ya Resulallah, gevşeklik nedir?” diye sordu.

    Peygamberimiz (s.a.v.) “Dünya sevgisi ve ölümden hoşlanmamaktır” cevabını verdi.

    Ehlullah şöyle der:

    ‘‘... Bizi maddi cephede mağlup edemeyen düşmanlarımız, son yüzyılda cephe değiştirmiş, bizi üstün yapan değerlerden uzaklaştırmak suretiyle manevi gücümüzü kırmışlardır. Lozan Antlaşmasından sonra. “Neden Türklerin hakimiyetini tanıdınız?” diye Avam Kamarasından (İngiliz Parlementosu) yükselen itirazlara Lord Gürzon, şu cevabı vermişti:
    “Merak etmeyin! Bundan sonraki Türkler, bir daha eski güçlerine hiçbir zaman ulaşamayacaklardır. Çünkü, biz onları maneviyat ve ruh cephelerinden öldürmüş bulunuyoruz.’’
    Evet, ondan sonra bize şart koştukları şekilde maneviyatımızı ve kendi yürüyüşümüzü terk etmiş, başkalarını da taklit edememiş, iki arada bir derede kalmıştık. Halen bir şaşkınlığı, bir ikilemi yaşıyoruz.”
    Bizi öldürmeye gelenler bizde dirilmelidir. Ecdadımız 1000 yıl insanlığı nasıl dirilttiyse bize de bunu devam ettirmek yakışır. Peki biz diri miyiz? Yoksa öldürülmeden intihar edenlerden miyiz? Dünyevileşme belasından kurtulabiliyor muyuz? Niçin yaşıyoruz?

    Bediüzzaman şöyle der:

    “Kat’iyyen bil ki, hilkatin en yüksek gayesi ve fıtratın en yüksek neticesi iman-ı billahtır.
    (Allah’a imandır) . Ve insaniyetin en ali mertebesi ve beşeriyetin en büyük makamı, iman-ı billah içindeki marifetullahtır.(Allah’ı tanımadır). Cin ve insin (insanların) en parlak saadeti ve en tatlı nimeti, o marifetullah içindeki muhabbetullahtır.(Allah sevgisidir). Ve ruhu beşer için en safi sevinç, o muhabbetullah içindeki lezzet-i ruhaniyedir.

    Evet, bütün hakiki saadet ve halis sürur ve şirin nimet ve safi lezzet, elbette marifetullah ve muhabbetullahtadır; onlar onsuz olamaz. Cenab-ı Hakkı tanıyan ve seven, nihayetsiz saadete, nimete, envara (nurlara), esrara, ya bilkuvve (duygu halinde) veya bilfiil mazhardır. Onu hakiki tanımayan, sevmeyen nihayetsiz şekavete (kötülük, bela ve sıkıntı içinde kalmaya), alama (acılara) ve evhama manen ve maddeten mübtela olur.

    Evet, şu perişan fani dünyada, avare nev-i beşer içinde, semeresiz (sonuçsuz) bir hayatta, sahipsiz, hamisiz bir surette, aciz, miskin bir insan, bütün dünyanın sultanı da olsa kaç para eder? İşte bu avare nev-i beşer içinde, bu perişan, fani dünyada insan Sahibini tanımazsa, Malikini bulmazsa, ne kadar biçare, sergerdan (başıboş) olduğunu herkes anlar. Eğer sahibini bulsa, Malikini tanısa, o vakit rahmetine iltica eder (sığınır), kudretine istinad eder (dayanır); o vahşetgah (ürküntü veren) dünya bir tenezzühgaha (gezinti yerine) döner ve ticaretgah olur.”

    Gayemizi kaybetmek belamızı bulmaktır.
    Haşr Suresi: 19- Allah'ı unutup da Allah'ın da kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın onlar, yoldan çıkan kimselerdir.
    Zuhruf Suresi: 36- Her kim Rahman olan Allah'ın zikrinden yüz çevirirse biz ona bir şeytan musallat ederiz. Artık o şeytan onun yakın dostudur.
    Allah’tan başka bir güce tapınanlar o taptıkları şeyin altında kaldıklarında ne olacak? Emniyet ve güven arayışında peşine düşülen şeylerin bizzat kendileri emniyet ve güvene muhtaçtır. Köklü sorunların köklü çözümleri Kur’an-ı Kerim’e, sünnet-i seniyyelere ve Kur’an hakikatlerine dönüştedir. Kur’an’daki formüllerle sınırsız problemler çözülür ve insana yakışan şekilde yaşanır. Karanlıklardan ancak vahyin ışığı ile çıkılabilir.

  15. #35

    Tenden İnmeyen Atlıya Lanet

    TENDEN İNMEYEN ATLIYA LANET

    Hz. Mevlana mürşid kitap olan “Mesnevi” sinde şöyle bir hikaye anlatır.
    Bir padişahın aklı ölmüş, şehveti diri bir kölesi vardı. Padişahın ince hizmetlerini bırakır, kötü düşüncelere dalar, fakat yaptığını iyi sanırdı! Padişah nafakasını azaltın... söylenir dırlanırsa adını kullar arasından silin dedi. Kölenin aklı azdı, hırsı çok... nafakasını az görünce kızdı, serkeşleşti.
    Aklı olsaydı kendi kendinin etrafında döner dolaşır, düşünür taşınır da suçunu görür, kendisini affettirirdi. Eşekliği yüzünden bir ayağı bağlanmış eşek serkeşliğe kalkıştı mı iki ayağı da boynuna bağlanır! Eşek, bana bir bağ kafidir derse aldırış etme! Çünkü bu iki bağ, o bayağı hayvanın hareketi yüzünden bağlanmıştır!
    Hadiste gelmiştir: Ulu Allah, halkı üç çeşit yarattı. Bir bölüğü, tamamı ile akıldan, bilgiden ve cömertlikten ibaret... bunlar meleklerdir, secdeden başka bir iş bilmezler! Yaradılışlarında hırs ve heva yoktur... mutlak nurdur onlar, Allah aşkıyla dirilmişlerdir. Bir bölüğü ise bilgisizliktir... hayvan gibi ot otlamakla semirirler.
    Onlar, ahırdan, ottan başka bir şey görmezler... kötülükten de gafildirler, yücelikten, iyilikten de! Üçüncü bölükse Ademoğullarıdır, insanlardır. Bunları yarı yaradılışları bakımından melektirler, yarı yaradılışları bakımından eşek! Eşek olan yarıları, aşağılığa meyleder, öbür yarıları da akla meyleder!
    İlk iki bölük savaştan, çekişten anlamaz, istirahat ve huzur içindedir. Fakat bu bölük, yani insan ikisine de aykırıdır ve azap içindedir. Bu insanda sınanma yönünden bölüklere ayrılmıştır... hepsi insan şeklindedir ama üç kısımdır: Bir kısmı, mutlak varlık olan Allah’a dalmış, kendini kaybetmiş olanlardır... bunlar İsa gibi meleklere katılmışlardır.
    Surette insandır bunlar, fakat hakikatte cebrail... kızgınlıktan, heva ve hevesten, dedikodudan kurtulmuşlardır. Riyazattan da kurtulmuşlardır, zahitlikten ve savaştan da... sanki onlar, insanoğlundan doğmamışlardır! İkinci kısmı eşeklere katılmış olanlardır. Bunlar kızgınlığın ta kendisi olmuşlar, tepeden tırnağa kadar şehvet kesilmişlerdir.
    Bunlardaki cebrail’lik meleklik sıfatı gitmiştir... çünkü o ev dardı, o sıfat da büyük, sığamadı, geçip gitti! Canı olmayan adam ölür... canında bu sıfat bulunmayan kişi de eşek olur. Çünkü bu sıfatta olmayan can bayağıdır, aşağıdır... bu sözü sofi söylemiştir, doğrudur! O hayvanlardan da fazla can çekişir... alemde ince işlere girişir!
    Onun örüp dokuduğu hile ve şeytanlık, başka bir hayvandan zuhur edemez! Altın sırmalı elbiseler dokur, denizin dibinden inciler çıkarır...Hendese bilgilerinin en ince noktalarını bilir, yahut nücum, tıp ve felsefe bilgilerini elde eder! Çünkü onun, ancak bu dünya ile alakası vardır... yedinci kat göğe çıkmaya yolu yoktur.
    Bütün bu bilgiler, ahır yapısına yarar... ahır da öküzle devenin varlığına destektir! Hayvanların birkaç gün yaşamalarına yarayan bu bilgilerin adını, şu ahmaklar remizler, ince şeyler kodular. Allah yolunun, Allah durağının bilgisini ancak gönül sahibi, yahut da gönül sahibinin gönlü bilir! İşte Allah bu terkiple latif bir hayvan olan insanı yarattı, onu bilgilere eş etti.
    O bölüğe “hayvanlar gibi” dedi... çünkü uyanıklığın uykuyla ne münasebeti var? Hayvani ruhta ancak uyku bulunur... bu çeşit insanlarda aksine duygular vardır. Fakat uyanıklık gelmedi de hayvani uyku kalmadı mı duygusunun aksi ve aykırı olduğunu levhten okur anlar! Uykuya dalan kişinin uyandığı zaman, rüyada gördüklerinin aksini görmesi gibi! Hülasa o aşağılık kişi, aşağılık alemdendir ... onu bırak, “ Ben batanları sevmem, de!”
    Çünkü hayvani ruha sahip olan kişinin, huylarını değiştirmeye, nefsiyle savaşa girişmeye, aşağılıktan kurtulmaya istidadı vardı ama o istidadı fevt etti! Halbuki hayvanda istidat yoktur... hayvanlıktaki özrü apaçıktır! İnsandan yol gösteren bu istidat gitti mi ne yerse yesin eşek beynidir!
    Aklı arttıran bir ilaç olan beladür yese afyon kesilir... kalp illeti ve akılsızlığı artar! Gece gündüz savaşta, çekiştedir bunlar... sonu yani insanlığı, önüyle yani hayvanlığıyla savaşır durur.
    Bu, Mecnun’la devesine benzer... o, ileriye gitmeye savaşır, bu geriye gitmeye! Mecnun’un sevdası, önde bulunan Leyla’ya kavuşmak, devenin sevdası ardına dönüp yavrusuna ulaşmak! Mecnun, bir an bile kendisinden geçti mi deve, hemencecik geri döner, geriye giderdi.
    Mecnun, tamamı ile aşkla, sevda ile dolu olduğundan kendisinden geçmemesine imkan yoktu. Kendisini gözetleyen akıldı... fakat aklını, Leyla’nın sevdası kapmıştı! Deveye gelince o, çevikti, fırsat gözleyip durmaktaydı... yularını gevşek hissetti mi, anlardı ki Mecnun daldı gitti... hemen geriye yüz tutar, yavrusunun bulunduğu tarafa doğru gitmeye başlardı.
    Mecnun kendisine gelir, evvelce bulundukları yerden fersahlarca geriye gittiğini anlardı. Üç gün böyle yol aldılar... Mecnun, adeta yıllarca tereddüt içinde kaldı. Nihayet dedi ki: A deve, ikimizde aşığız ama birbirimize aykırıyız... arkadaşlığa layık değiliz! Senin sevgin de bana uygun değil, yuların da senden ayrılmak gerek!
    Bu iki arkadaş da, birbirinin yolunu vurmada...tenden aşağı inip ayrılmayan can, yol azıtır gider! Senin canın da arşın ayrılığı ile yoksulluğa düşmüş... teninse diken aşkıyla deveye dönmüş! Can, yücelere kanatlar açmada...ten, tırnaklarıyla yere sarılmada! Ey vatan aşkıyla ölmüş deve, sen benimle oldukça canım, Leyla’dan uzak kaldı gitti!
    Adeta Musa kavminin yıllarca çölde kalışı gibi bende seninle bu hallere düştüm... ömrüm geldi geçti! Bu yol, vuslata erişmek için iki adımdan ibaret... halbuki ben, senin hilenle tam altmış yıldır, bu iki adımlık yolda kalakaldım!
    Yol yakın... fakat ben pek geç kaldım. Bu binicilikten adamakıllı usandım artık! Bu sözleri söyleyip kendisini deveden fırlattı attı, niceye bir dertten yanıp yakılacağım, yandım artık, dedi! Ona o geniş ova daracık bir hale geldi... kendisini bir taşlığa atıverdi! Hem de öyle bir attı ki o yiğidin bedeni ezildi...
    Kendisini yere öyle bir fırlattı ki kazara ayağı da kırıldı! Ayağını bağladı, top olurum da dedi, onun çevganının önüne düşer, yuvarlanarak giderim! İşte güzel sözlü hakim, tenden inmeyen atlıya bu yüzden lanet etmiştir.
    Allah aşkı, hiç Leyla’nın aşkından az değersiz olur mu? Ona top olmak elbette daha doğru, daha yerinde! Top ol da doğruluk yanına yat, aşk çevganiyle yuvarlanarak git! Çünkü bu yolculuk, binekten indikten sonra Allah çekişiyle olur... halbuki önceki gidişimiz, deveyle idi!
    Bu çeşit gidiş, gidişlerden apayrıdır... bu gidiş cinlerin gidişiyle de olmaz, insanların çalışmasıyla da! Bu çekilip gitme, alelade çekilip gitme değildir... bunu, Ahmed’in lutfu meydana getirdi vesselam! (MESNEVİ 4.cilt beyit;1490 vd.)

  16. #36

    Üstünlük ...

    Allah Katında Üstünlük...
    İmam-ı Malik Hazretleri'nin Muvatta'ından öğrendiğimize göre, Kays bin Mutata adında bir Arap, Medine'de sahabelerin oturduğu bir meclise gelmiş, Evs ile Hazreç kabilelerine mensup Arapların başka ırktan insanlarla oturup kardeşçe sohbet ettiklerini görünce bir hayli kızmış, kızgınlığını da şu sözleriyle oradaki Araplara aksettirmişti:

    - "Evs ile Hazreç Peygamber'e hizmet eden Araplar. Ama şu Habeşli Bilal, şu Rum memleketinden gelme Suheyp, şu da Farslı Selman!.. Bunlar Arap değiller ki?.. Nasıl oluyor da Arap olmayan bu yabancılar Araplarla eşit şekilde oturup sohbete kabul edilebiliyorlar? Bunlar bu eşitliğe ne zaman ulaştılar?.."

    Bu ırkçı ve ayrılıkçı sözler orada bulunan büyük sahabi Muaz bin Cebel'in hiddetlenmesine sebep olmuş, hemen oturduğu yerden kalkan Muaz, ırk ayrımcılığı yapan adamın yakasına yapışarak:

    - Seni Resulullah'ın huzuruna götüreceğim, bu söylediklerinin doğruluğunu ona soracağım. Ondan sonra seninle hesaplaşacağız. Bu ne biçim değerlendirme böyle. Arap olanları yüceltiyor, Arap olmayanları aşağılıyorsun. İslam'da böyle bir ırkı yüceltip ötekini aşağılamak var mı?.. diyerek adamı alıp doğruca Efendimiz'in mescidine götürmüş ve bulduğu ilk fırsatta da hemen sorusunu sorarak:

    - Ya Resulallah, demiş, bu adam için ne buyurursunuz? Biz Araplar oturmuş Arap olmayanlarla kardeşçe sohbet ediyorduk, gelip aramıza ırkçılık fitnesi soktu. Arapların üstün ırk olduğunu ileri sürdü, İranlı Selman'ı, Rum'dan gelen Suheyb'i, Habeşistan'dan gelen Bilal'i, aşağı ırktan kabul ederek Araplarla sohbete layık olmadıklarını iddia etti?..

    Anlatılanları dinleyen Resulullah'ın (sas) yüzünde seyrek görülen öfkelenme işaretleri görüldü. Hemen kalkıp mühim gördüğü konularda konuşma yaptığı minberine çıkarak İslam'ın ölçüsünü anlatan ikaz dolu bir açıklama yaptı. Şöyle ölçü veriyordu ırk ayrımı yapanlar için:

    - Ey insanlar! Sizin Rabb'iniz birdir. Babanız, ananız da birdir! Araplık ne ananızda vardır ne de babanızda. O sadece sonradan meydana gelen dil farkından ibarettir. Bu sebeple Arap'ın Arap olmayanlardan üstünlüğü yoktur. Üstünlük, Allah'a iman ve itaattedir. Allah'a iman ve itaat edenler hep birlikte üstündürler. Bunu herkes böyle bilmeli, aranıza ırka dayalı üstünlük ayrımcılığı sokmamalısınız!

    Gariptir ki, bu hutbeyi dinleyenlerin hemen hepsi de Arap'tılar. Hiçbiri, Arap'ın öteki ırklardan üstün olduğunu iddia etmedi. Fazla olarak Arap'ın üstün olduğunu ileri sürmek isteyen adamın yakasına sarılarak oraya getiren Muaz bin Cebel de Arap'tı:

    - Ya Resulallah, dedi, öyle ise ne yapayım aramıza ırk ayrımcılığı fitnesi sokmak isteyen bu adama?..

    Efendimiz bu soruya da, pek kullanmadığı ağır bir azarlama cümlesiyle cevap verdi. Ne dedi biliyor musunuz?

    - Da'hü ilennar!.. Bırak o ırkçı adamı, cehenneme kadar yolu var!
    Evet, ırkçılık yapan adamın cehenneme kadar yolu vardı... Bundan dolayı İslam, bir ırkın değil, tüm ırkların dini olmuş, hiçbir kavim ve kabileyi dışarıya itelememiş, hepsini de eşit bir hukuk ile bağrına basmış, tüm ırkları kucaklayıp kardeş yapmıştır.
    49-HUCURAT:13- Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli ve en üstününüz O'ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, herşeyden haberdar olandır.
    Bediüzzaman burada diyor ki:
    “Yani, "Sizi taife taife, millet millet, kabile kabile yaratmışım, tâ birbirinizi tanımalısınız ve birbirinizdeki hayat-ı içtimaiyeye ait münasebetlerinizi bilesiniz, birbirinize muavenet edesiniz. Yoksa, sizi kabile kabile yaptım ki, yekdiğerinize karşı inkârla yabanî bakasınız, husumet ve adâvet edesiniz değildir."
    Şu âyet-i kerimenin işaret ettiği teârüf ve teâvün düsturunun beyanı için deriz ki:
    Nasıl ki bir ordu fırkalara, fırkalar alaylara, alaylar taburlara, bölüklere, tâ takımlara kadar tefrik edilir. Tâ ki, her neferin muhtelif ve müteaddit münasebâtı ve o münasebâta göre vazifeleri tanınsın, bilinsin-tâ, o ordunun efradları, düstur-u teâvün altında hakikî bir vazife-i umumiye görsün ve hayat-ı içtimaiyeleri a'dânın hücumundan masun kalsın. Yoksa, tefrik ve inkısam, bir bölük bir bölüğe karşı rekabet etsin, bir tabur bir tabura karşı muhasamet etsin, bir fırka bir fırkanın aksine hareket etsin değildir.
    Aynen öyle de, heyet-i içtimaiye-i İslâmiye büyük bir ordudur; kabâil ve tavâife inkısam edilmiş. Fakat bin bir bir birler adedince cihet-i vahdetleri var: Hâlıkları bir, Rezzakları bir, Peygamberleri bir, kıbleleri bir, kitapları bir, vatanları bir-bir, bir, bir, binler kadar bir, bir...
    İşte bu kadar bir birler uhuvveti, muhabbeti ve vahdeti iktiza ediyorlar. Demek, kabâil ve tavâife inkısam, şu âyetin ilân ettiği gibi, teârüf içindir, teâvün içindir; tenâkür için değil, tehâsum için değildir.”
    ...
    “Menfi milliyetin tarihçe pek çok zararları görülmüş. Ezcümle, Emevîler, bir parça fikr-i milliyeti siyasetlerine karıştırdıkları için, hem âlem-i İslâmı küstürdüler, hem kendileri de çok felâketler çektiler.”
    ...
    “ Şimdi ise, en ziyade birbirine muhtaç ve birbirinden mazlum ve birbirinden fakir ve ecnebî tahakkümü altında ezilen anâsır ve kabâil-i İslâmiye içinde, fikr-i milliyetle birbirine yabanî bakmak ve birbirini düşman telâkki etmek öyle bir felâkettir ki, tarif edilmez. Adeta bir sineğin ısırmaması için, müthiş yılanlara arka çevirip sineğin ısırmasına karşı mukabele etmek gibi bir divanelikle, büyük ejderhalar hükmünde olan Avrupa'nın doymak bilmez hırslarını, pençelerini açtıkları bir zamanda onlara ehemmiyet vermeyip, belki mânen onlara yardım edip, menfi unsuriyet fikriyle şark vilâyetlerindeki vatandaşlara veya cenup tarafındaki dindaşlara adâvet besleyip onlara karşı cephe almak, çok zararları ve mehâlikiyle beraber, o cenup efradları içinde düşman olarak yoktur ki, onlara karşı cephe alınsın. Cenuptan gelen Kur'ân nuru var; İslâmiyet ziyası gelmiş; o içimizde vardır ve her yerde bulunur. İşte o dindaşlara adâvet ise, dolayısıyla İslâmiyete, Kur'ân'a dokunur. İslâmiyet ve Kur'ân'a karşı adâvet ise, bütün bu vatandaşların hayat-ı dünyeviye ve hayat-ı uhreviyesine bir nevi adâvettir. Hamiyet namına hayat-ı içtimaiyeye hizmet edeyim diye iki hayatın temel taşlarını harap etmek, hamiyet değil, hamâkattir!”
    Peygamberimiz (s.a.v.) veda hutbesinde şöyle buyuruyor:

    “Mü'minler!

    Sözümü iyi dinleyin, iyi belleyin. Rabbınız birdir, babanız birdir. Hepiniz Âdem'densiniz, Âdem de topraktan yaratılmıştır. Hiç kimsenin başkaları üzerinde soy sop üstünlüğü yoktur. Allah katında üstünlük, ancak takvâ iledir. Müslüman müslümanın kardeşidir. Böylece bütün müslümanlar kardeştir. Gönül hoşluğu ile kendisi vermedikçe, başkasının hakkına el uzatmak helâl değildir.”

    Dünyevileşme belası arttıkça, sırtımızı Hak ve hakikatlere, yüzümüzü şeytana, nefsimize döndükçe kendimizi çürüttüğümüz gibi toplum olarak da ortak paylaşacak değerler yok oluyor. Allah teala (c.c) medeniyeti, çağdaşlığı, bize hayırlısı ise versin. Evrensel ve hakkaniyetli yaklaşım Hak ve hakikatleri çiğneyerek olmaz. Ölçümüzü İslam’dan almak, Rabbimizin bizden ne istediğinin kaygısını duymak gerektir.

    İmam Şafi çok güzel ifade etmiş: “Cahillar susarsa ihtilaf biter.”

  17. #37

    Üç Balık

    BU ÜÇ BALIKTAN HANGİSİYİZ?

    Hz. Mevlana “mürşit kitap” olan Mesnevi’ sinde şöyle bir hikaye anlatır.

    Bir kaç balıkçı bir gölcüğün kenarından geçerken üç balık gördüler ve onları avlamak için hemen koşup ağ getirmeye gittiler. Balıklar, avcıların bu teşebbüslerine akıllarının derecesi nispetinde vakıf oldular. Birisi kamil bir akla malikti. Hemen yola düştü, kendi vatanından uzaklaşmak ve böyle bir yolculuk cidden müşküldür. Fakat bu ayrılık zaruri idi. Biraz daha kalmak hayatına mal olacaktı. Bu akıllı balık kendi kendine dedi ki: “Bunlarla hiç bir meşverette bulunmayayım, hemen kaçayım. Çünkü bunlar türlü fikirlerle azmimi kırarlar. Zaten müşavereye de ehil değillerdir.” O akıllı balık göğsünü ayak yaptı ve yola düştü. Nihayet nur denizine ulaştı.

    Biraz sonra balıkçılar ağ getirdiler. Balıklardan yarı akıllı bulunan diğer bir balık bu vaziyeti görünce fırsatı fevt ettiğine bin nedamet getirdi. Sonra aklına şu tedbir geldi. “Kendimi ölü göstereyim. Suyun üstüne çıkıp karnımı yukarıya, sırtımı aşağıya verip kendimi salıvereyim, sular nereye götürürse gideyim. Bir saman çöpü gibi su üstünde sürükleneyim.” dedi, o şekilde hareket etti. Balıkçılar bu vaziyeti görünce “Eyvah! En iyi balık öldü.” dediler ve birisi balığı yakalayıp toprağa attı. Balık çırpına çırpına gizlice suya fırladı gitti.

    (Ölmeden önce ölmek emniyettir; ümmete Cenab-ı Mustafa (s.a.v.) şöyle buyurmuş. “Ölmeden önce ölün, nasılsa o gelecektir.” demiştir.)

    Üçüncü ahmak balık ise kurtulmak için sağa sola çırpındı durdu. Fakat avcılar ağı attılar. Nihayet, ahmak balık, ateş üstünde, tavanın içinde: “Eğer bir kerre bu bela, bu mihnetten kurtulursam denizden başka yerde yurt tutmayayım. Artık bir gölcükte oturmam, denizde ömür sürer, emin olarak sıhhat içinde yaşarım.” diye faydasız söyleniyordu.

    (Herhangi bir maslahat için istişare yapacağın kimse buna ehil olmalıdır ki, sizi ihya etsin. Fakat böyle kudret ve ehliyette adam nerede? Pek az bulunur. Bunun için yapılacak istişare, ruhen misafir yani Allah yolunun yolcusu olan saiklerdir ki müşavere ehlidirler.)

    Ehlullah şöyle açıklama yapar:

    Allah’a ve O’nun peygamberiyle tebliğ ettiği dine inanmayanlar da ahmaklıkları yüzünden cehennemde aynen böyle olacaklardır.

    Hz. Mevlana burada aşağıdaki ayetlere işaret etmiştir.

    67-Mülk Suresi:
    6- Rablerini inkâr edenler için cehennem azabı vardır. Ne kötü gidilecek yerdir o!
    7- Oraya atıldıklarında, onun kaynarken çıkardığı uğultuyu işitirler.
    8- Az daha öfkeden çatlayacak. Her ne zaman oraya bir topluluk atılsa, onun bekçileri onlara: "Size korkutucu bir peygamber gelmemiş miydi?" diye sorarlar.
    9- Derler: "Evet, bize uyarıcı geldi ama biz yalanladık ve Allah hiçbir şey indirmedi, siz ancak büyük bir sapıklık içindesiniz." dedik.

    Peki biz bu üç balıktan hangisiyiz? Kimlerin sözüne kulak veriyoruz? Hak ve hakikatlere karşı nasıl tavır alıyoruz?

    Kur’an hakikatlerine duyarsız ve ilgisiz kalmak bizi nasıl aşağıların aşağısına düşürmüş görelim:

    "Merhum Üstad Bediüzzaman Said Nursi, umumî harpte Ruslara esir olmuştu. Rus kumandanı esirleri teftiş esnasında Üstad kumandanın selâmını almıyor, yerinden bile kalkmıyor. Bu hareketten kumandan hiddetleniyor. 'Belki görmemiştir' diye tekrar önünden geçer. Fakat Üstad yine yerinden kalkmayınca, kumandan tercüman vasıtasıyla, 'Herhalde beni tanımadılar' diyor. Üstad 'Hayır!' diyor. "Tanıyorum, kumandan Nikola Nikoloviç!'

    "Kumandan, 'Şu halde Rus Ordusuna ve dolayısıyla Rus Çarına hakaret ediyorsunuz.' Üstad, 'Hayır' diyor. 'Hakaret etmedim. Ben bir Müslüman din âlimiyim. İmanlı bir kimse Cenab-ı Hakk'ı tanımayan bir adamdan üstündür. Binaenaleyh, ben sana kıyam edemem.'

    "Bunun üzerine Üstad'ı divan-ı harbe verirler. Subay arkadaşları neticenin vehametini takdir ederek, Üstad'ın özür dilemesini istirham ederler. Fakat Üstad kat'iyyen kabûl etmez. Kemâl-i izzet ve şehametle şöyle der:

    "Bunların idam kararı, ebedî âleme seyahat etmem için bir pasaport hükmündedir."

    "Nihayet divan-ı harb idam kararı verir. Hükmün infaz edileceği sırada Üstad, namaz kılmak için müsaade ister. Vazife-i diniyesini ifadan sonra atılacak kurşunlara göğsünü gereceğini beyan eder. Tam o sırada Rus kumandanı yetişerek, 'O hareketinizin mukaddesâtınıza olan bağlılığınızdan ileri geldiğine kanaat getirdim. Tekrar tekrar rica ederim, beni affediniz' der ve idam hükmünü geri alır."

    Evet... Cenab-ı Hakkı tanımayan Rus kumandanı mukaddesata olan bağlılığın ne anlama geldiğinin idraki içinde. Biz ise dünyevileşme sarhoşluğundan bir türlü ayılamamışız. Aklımız, vicdanımız, basiretimiz, ferasetimiz bu işlere eremez olmuş. Rus kumandanı af dileyip idam hükmünü geri alıyor, biz ise Bediüzzaman’ı bilinen kadarıyla 17 kere zehirlemeye çalışmışız ve buz gibi odalarda ölüme terketmeye kalkışmışız. Evet...Biz istişaremizi kimlerle yapıyoruz?

    İçimizdeki nefis, 70 şeytan kuvvetindeyken hayvanat gibi kendi halimize mi bırakılmalıyız yoksa insana yakışan mertebeler kazanmaya mı yönelmeliyiz? Dünyevileşme girdabına dalmış ve Kur’an’ın ve sünnet-i seniyyelerin ışığından uzaklaşmışız. İstişarelerimizi kimlerle yapmışız?

  18. #38

    Hakikat Irmağı

    HAKİKAT IRMAĞINI GEÇENLERDEN MİYİZ?

    Gönenli Mehmed Hocaefendi, şefkatli vaazlar verir, telkinlerde bulunurdu. Vaazlarını hanımlar da takip ederdi. Bir seferinde;

    - Hanımlar! Allah’ın size lütfettiği fıtri güzellikleri kâfi bulun, yabancılardan getirilen boyalarla kendinizi çirkinleştirmeyin, size iman, İslam, ahlak güzelliği yeter! dedikten sonra bir ilavede de bulunmuştu: ‘Tırnaklarınızın üzerine altına su geçirmeyen kalınlıkta boyalardan sürmeyin, abdestinizi, guslünüzü zorlaştırmayın!..’

    Tam bu sırada hanımların arasından bir ses yükseldi: ‘Bu ne biçim vaaz, yirminci asırdayız, böyle de konuşulur mu? Bizim boyamıza ne karışıyor?’

    Hocaefendinin susması üzerine sesini daha da yükselten hanım ‘Hemen çıkıp telefon etmeliyim.’ dedi. Hocaefendi kürsüden tebessüm ederek sordu:

    - Hanım kızım kime telefon edeceksin?

    - Siz beni tanımıyorsunuz galiba, ben valinin yakınıyım, şimdi bir telefon edersem anlarsınız kime telefon ettiğimi!

    Kürsüden iki dizi üzerine dikilen hocaefendinin mukabelesi bu defa o kadar yumuşak olmadı:

    - Haydi sen vali beye telefon et, ben de Hazret-i Allah’a telefon edeyim, bakalım kimin telefonu daha tez etkisini gösterecek?..

    Hocaefendinin duasının kabul olduğu yolunda tecrübeleri bulunan hanımlar, bu yeni gelen hanımı, başına bir kaza bela gelebileceğini söyleyerek ikaz edip susturdular. Ancak vaaz bittikten sonra cemaat kapıya doğru ilerlerken kadıncağızın ayağı kapı önünde halıya takılarak boylu boyunca mermerlerin üzerine düştüğü görüldü. Hemen kaldırılan hanım, bir köşede birazcık dinlenerek kendine geldikten sonra sorusunu şöyle sordu:

    - Hocaefendi o söylediği yere telefon mu etti yoksa?
    Bu örnek ilme ve alimlerimize verilen değeri gösterme açısından biraz hafif kaçmış olabilir. Çünkü İskilipli Atıf Hoca gibi canını aldığımız, Bediüzzaman gibi 17 kere zehirlemeye kalkışıp, buz gibi hapisane köşelerinde ölmesi için gayret sarfedilenler var.
    Oysa şanlı tarihimizde, padişahlar şeyhülislamları baş tacı ediyorlardı. Fatih Sultan Mehmet, kanunnamesinde şeyhülislamı ve padişah hocalarını vezirlerden üstün tutmaktaydı. Şu anekdot da dikkat çekicidir:

    Babası Rumeli Beylerbeyi olan Osmanlı alimlerinden birine, neden babasının mesleği olan “askeriyye”ye değil de “ilmiyye”ye intisap ettiği sorulmuş. Bu tercihini küçük yaşlarda yaşadığı bir olayla açıklamış: Daha çocuktum. Konağımızda kalabalık toplantılar olurdu. Ama babam hep en çok saygı gören ve hep en yüksek yerde oturan kişi olurdu. Yine böyle bir toplantıda, ilk kez, babamın, yerini kavuklu bir amcaya terk ettiğini gördüm. Bu kez babam da dahil herkes ona hürmet ediyordu. Ben de kendi kendime dedim ki: “Demek ki bu babamdan büyük, ben de büyüyünce bunun gibi olacağım.”

    Dinle ilgili kişi ve kurumların itibarını yok edecek her türlü uygulamayı teşvik edecek olursak Kabil gibi evlatlarımızdan zeki olanını pozitif ya da beşeri bilimlere yerleştirirken, en düşük seviyelisini dini ilimlere reva görürüz.

    Hak ve hakikatler çiğnenmesinin evveli de ahiri de hiç de hayra alamet bir durum değil.

    Yunus Emre, “kişi kendisini bilmedikten sonra okuduklarının hepsi boşa gitmiştir, okuyupta Hakkı, ona ulaşan yolu bilmedikten sonra bütün çabalar faydasız, boş ve kuru emektir” diyor.

    İlim ilim bilmektir
    İlim kendin bilmektir
    Sen kendini bilmezsin
    Ya nice okumaktır

    Okumaktan murat ne
    Kişi Hak'kı bilmektir
    Çün okudun bilmezsin
    Ha bir kuru ekmektir
    Evet...Kişi haddini bilecek, Allah’ın kulu olduğunu, burada misafir olduğunu unutmayacak. Yüce gayesine uygun yaşayacak. Hz. Mevlana “Bütünden ayrılan her parça ölür, yok olur. Vucuttan kopan her organ murdar olur.” Der. Heva ve hevesine uyanlar ise aşağıdaki fare gibi hakikat ırmağı karşısında kalakalırlar.
    Hz. Mevlana mürşit kitap olan “Mesnevi” sinde şöyle bir hikaye anlatır.
    “Bir fareceğiz, bir devenin yularını eline aldı. Kurula, kurula yola düştü. Deve ,tabiatındaki mülayimlik yüzünden onunla beraber yürümeye koyuldu.
    Fare “ Ben, ne de pehlivan, ne de yiğit ermişim” diye gurura düştü. Düşüncesinin ışığı deveye aksetti. “ Hele hoş ol. Ben sana gösteririm!” dedi.
    Gide, gide bir büyük ırmak kenarına geldiler. Öyle büyük, öyle derindi ki ulu bir fil bile
    o ırmakta zebun olurdu. Fare orada durdu, kaskatı kesildi.

    Deve “ Ey dağda, ovada bana arkadaş olan, bu duraklama ne, niye şaşırdın? Irmağa ercesine ayak bas, gir suya! Sen kılavuzsun, benim öcümsün. Yol ortasında durup susma” dedi.

    Fare dedi ki: “ Bu su, pek büyük, pek derin bir su, arkadaş, ben boğulmaktan
    korkuyorum.”

    Deve: “ Hele bir göreyim, ne kadarmış bu su ?” deyip hemen ayağını attı.
    Dedi ki: “ A kör sıçan, su diz boyuymuş. A hayvanların kusuru, neden şaşırdın?”

    Fare, “ Sana karınca ama bize ejderha! dizden dize fark var. Ey hünerli deve, sana diz boyu ama benim tepemden yüz arşın geçer.” Dedi.

    Deve dedi ki. “ Öyleyse bir daha küstahlık etme de cismin, canın yanıp yakılmasın.
    Sen kendi gibi farelerle boy ölçüş. Deveyle sıçanın sözü yoktur.”

    Fare “ Tövbe ettim, Allah hakkı için beni bu helak edici sudan geçir.” Dedi.

    Deve acıdı, “ haydi hörgücüme sıçra otur. bu geçiş benim işim. Seni de, senin gibi yüzlercesini de geçiririm” dedi.

    Madem ki peygamber değilsin. Yola düş de günün birin de kuyudan kurtulup yüce bir
    makama erişesin. Sultan değilsen yürü, riayet ol. Kaptan değilsen gemiyi öyle
    alabildiğine yürütme. Ticarette kamil değilsen yalnız başına dükkan açma; yoğrulup
    kemale gelinceye dek birisinin hükmü altına gir.! “ Susun, dinleyin” emrini işit, sükut
    et. Madem ki Allah dili olamadın, kulak kesil.
    Söylersen bile sual tarzında söz söyle. Padişahlar padişahıyla edepli konuş! Kibir ve
    kinin başlangıcı şehvettendir. Şehvetinin yerleşip kuvvetlenmesi de itiyat
    yüzündendir. Kötü huy, adet edindiğinden dolayı sağlamlaşır, yerleşir. Seni ondan
    vazgeçirmek isteyene kızarsın. Toprak yemeye alışırsan kim seni bundan menetmeye
    kalkışırsa onu düşman sayarsın. Puta tapanlar bu tapmayı huy edindiklerinden men
    edenlere düşman olmuşlardır. İblis ululanmayı huy edinmişti de eşekliğinden Adem’i
    kendisinden aşağı gördü.....”

  19. #39

    Tevhide Kütük’ün Yürek Yangını

    Tevhide Kütük’ün Yürek Yangını

    Kompozisyon yarışmasında birinci olmuştu. Kürsüye çıktığında “İndirin onu oradan!” sözü Tevhide Kütük adlı genç kızın kalbini kırmıştı. Başındaki örtüydü sebebi. Allah’ın emrettiği başörtüsü yani. Hani Kurtuluş savaşında yavrusunun sırtındakileri alıp cephaneye saran yiğit kadınların başındaki örtüden. O kadınlar ki evlatlarını bu ülkeye şehit vermişti. Her nedense hala da vermeye devam ediyorlar!
    Allah’ ın rızasını kazanabilmek için bütün çabalar. Öyle yetişmiş, evlatlarını da öyle yetiştirmiş. İslam’a uygun bir şekilde. Fıtrata uygun bir şekilde. Sadece insanların fıtratı mı bu? Hayır. Ashab-ı Kehf’in köpeği de aynı fıtrata sahipti. Hakikat erlerini sevmişti ve yanlarından hiç ayrılmıyordu o köpek. Peygamberimizin (s.a.v.) dayandığı ağaç kütüğü de aynı bozulmamış fıtrattandı. Yeni getirilen ahşap minber karşısında Peygamberimizden (s.a.v.) uzak kalışa dayanamamış ve deve yavrusunun çıkardığı ses gibi ağlayıp inlemeye başlamıştı.

    Bu bozulmamış fıtrat ne ister? Rabbini tabii ki. Hz. Mevlana bir cümleyle ne de güzel ifade etmiş. “Bütünden ayrılan her parça ölür, yok olur. Vucuttan kopan her organ murdar olur.”

    Allah’ tır kulunu yokluktan varlık alemine getiren. Yoktuk! Yok! Bizi yaratan ve sayılamayacak kadar çok nimetler veren Allah’ ı hatırına getirmeden yaşayabilmek nasıl bir duygu? Rabbinden başkalarının önünde; yani nefsine, paraya, makama, mevkiye, şöhrete, mala, mülke secde etmek nasıl bir duygu? Allah’ın hayatın dışına itilmesini istemek nasıl bir duygu? Kamusal alana alınmak istenmemesi nasıl bir duygu? “Alemlerin Rabbi” olan Allah seni yarattığı gibi kamusal alanı da Yaratan değil mi? Kimin malını hırsızlamaya kalkışıyorsunuz? Malikü’l- Mülk olan Allah’tır. Kayyum olan Allah’tır. Anne karnında bizi şekillendiren Allah’tır. Ya göz, kulak, akıl gibi sayısız cihazları vermesinin sebebi ne olabilir sizce? İsyankar olunması için mi? Değilse neden isyan kokuyoruz? İnsana yakışan marifetullah yolcusu olmak.

    Yarattıklarına rızkını veren Allah’ tır. Makamı, mevkiyi, serveti, malı, mülkü, eşi, dostu, evladı,... bütün nimetleri veren Allah’tır. Er kişi bunun bilincinde olandır. Şükredendir.

    Hesapsız nimetleri veren Allah için yapılan ve yaptırılmaya çalışılan şey O’ nu dışlamak mı olmalıdır? Hatta tüm bu nimetleri veren Allah için, Rabbine kulluk etme peşinde olanlar, O’nun emir ve yasaklarına karşı gelmemek için kararlı olanlar neden rencide edilirler?

    Ecdadımız “Allah Allah” diye diye zaferler kazanmış. Kamusal alan ile savaş alanının birbirinden farkı var mı? Bütün alanlar, evrenler çiftliği Allah’ındır. Hz. Mevlana “Kim seni haktan hakikatten soğutursa bil ki, şeytan o adamın içindedir. Derisinin altında gizlenmiştir.” Der. Hak ve hakikatlerin çiğnenmesi ve Allah’tan uzak kalmak acıdır. Ötelerde de “Ey insan! Sen Allahsız kaldın! ” dendiğinde iş işten geçmiş olacak.

    Zuhruf : 36- Her kim Rahman olan Allah'ın zikrinden yüz çevirirse biz ona bir şeytan musallat ederiz. Artık o şeytan onun yakın dostudur.

    Haşr : 19. Allah'ı unutup da Allah'ın da kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın onlar, yoldan çıkan kimselerdir.

    Tevbe : 24- Onlara de ki; eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, kadınlarınız, akrabalarınız, kabileniz, elde ettiğiniz mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız evler ve meskenler, size Allah ve Resulünden ve Allah yolunda cihaddan daha sevimli ise, artık Allah'ın emri gelinceye kadar bekleyin. Allah böyle fasıklar topluluğuna hidayet nasip etmez.

    Muhammed : 7- Ey iman edenler! Eğer siz Allah'ın dinine yardım ederseniz Allah da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit tutar.

    İnfitar : 6- Ey insan! İhsanı bol Rabb'ine karşı seni aldatan nedir?

    Rahman : 77- Şimdi Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?
    78-Büyüklük ve ikram sahibi Rabbinin adı ne yücedir!

  20. #40

    Yiğitlere selam olsun

    YİĞİTLERE SELAM OLSUN

    Hz. Mevlana mürşid kitap olan “Mesnevi” sinde şöyle bir hikaye anlatır:

    Gazneli Sultan Mahmut bir gün divana gittiğinde bütün memleket büyüklerinin orada toplanmış olduklarını gördü. Beylerini ve vezirlerini denemek istedi.

    Işık saçan bir inci çıkararak vezirine uzattı: “Bu nasıl bir incidir, değeri ne olabilir?” diye sorunca,

    Vezir: “Bu çok kıymetli bir incidir, yüz eşek yükü altın eder.” Dedi.

    Padişah: “Bu inciyi kır.” Dedi.

    Vezir: “Efendim, dedi. Ben bunu nasıl yapabilirim, ben padişahımın iyiliğini dileyen bir kişiyim, eğer kırarsam, bu size kötülük olur.” Dedi.

    Padişah vezirin bu davranışını takdir etti ve ona çok değerli şeyler hediye etti.

    Padişah bir müddet konuştuktan ve bu bahis unutulduktan sonra aynı inciyi perdecinin eline verdi. Ve: “Bunun bir müşterisi çıksa acaba buna ne verir?” Dedi.

    Perdeci: “Bu inci ülkenin yarısı değerindedir.” Dedi.

    Padişah ona da: “Bu inciyi kır, parçala.” Dedi.

    Perdeci: “Ey sultanların sultanı bunu kırmak çok yazık olacak, böyle değerli bir inci ancak sizin gibi eşsiz bir padişaha layıktır, onu kırmak olmaz. Bunu yapmak padişaha ve hazinesine düşmanlık olur.” Dedi.

    Padişah perdecinin bu söylediklerini de çok beğendi ona da çok değerli hediyeler verdi.

    Biraz sonra inciyi başka birine verdi, o da benzer şeyler söyledi. Padişah ona da değerli hediyeler verdi. Böylelikle birçok kişiyi sınayan padişah sonunda sadık bendesi Eyaz’ı çağırdı.
    Ona da inciyi vererek değerini sordu, sonra da:

    “Kır bunu.” Dedi.

    Eyaz hiç düşünmeden inciyi paramparça etti.

    Etrafındakiler acıdılar:

    “Ey Eyaz ne yaptın öyle değerli bir inciye kıyılır mı? Bu padişahın hazinesine ve padişaha hıyanettir. Nasıl yaptın bunu?” Dediler.

    Eyaz dedi ki:

    “Ey ünlü büyükler! Kıymetçe padişahın buyruğu mu daha iyidir, inci mi?
    Allah hakkı için! Size göre padişahın emri mi daha iyidir, yoksa bu güzel inci mi?
    Ey bakışı inciye olan, padişaha olmayan sizler! Kıbleniz gulyabanidir, yol değil.
    Ben gözümü padişahtan çevirmiyorum; ben müşrik gibi taşa yönelmem.
    Renkli taşı seçen değersiz ruh, benim padişahımı sonraya bırakır.....

    Padişah eski cellada emir verdi:

    “Bu aşağılık kişileri makamımdan uzaklaştır.
    Bir taş için bizim emrimizi kıran bu alçaklar benim makamıma nasıl layık olurlar.
    Bizim buyruğumuz, böyle kötülük sahiplerince renkli bir taş için hor ve değersiz oldu......... ”

    Eyaz padişahın yakınlığına kavuşmuştur.

    Eyaz bir dünya padişahının emir incisini kırmaktansa dünyayı ellerinde paramparça ediverdi.
    Evet. Bir dünya padişahının emir incisini kırmaktansa dünyayı kırdı. Bir dünya padişahının bir emri bu kadar kıymetli olursa, ya Allah (c.c)’ ın emri nicedir? Allah (c.c.)’ ın bir emrini kırmaktansa dünyayı hiçe sayanlara selam olsun. Allah (c.c.)’ ın bir emir incisini kırmaktansa bütün hayatını hiçe sayan yiğitlere selam olsun.

+ Konuyu Yanıtla
10 / 2 İlkİlk 123456789 ... SonSon

Yer İmleri

Gönderme Kuralları

  • You may not post new threads
  • You may post replies
  • You may not post attachments
  • You may not edit your posts
  •