+ Konuyu Yanıtla
10 / 1 12345678 ... SonSon
186 sonuçtan 1 --- 20 arası gösteriliyor

Konu: Filiz KONCA'nın yazıları

  1. #1

    Şirk Koşanlar Bağışlanmazlar

    ŞİRK

    Günümüzde kendi istediği hayat tarzını dayatmaya kalkan zorbalar istediğini çok kolay bir şekilde yaptırabilir hale geldi. Hiç mukavemetle karşılaşmadan kendi gittiği yolu benimsetebiliyorlar. Onlar için Kur’an-ı Kerim ha inmiş ha inmemiş. Biz hayvanoğluyuz diyen Darwincilerin peşine büyük bir zevkle takılıyorlar. Oysa insanlık tarihi vahiy ile başladı. Bizi yokluk karanlıklarından çıkaran Rabbimiz yolumuzu da vahiyle aydınlattı. Bize sayısız nimetler verdi. Fani olanın değil Allah’ın rızasına göz diken yiğitler ise susmadı.

    En’am Suresi:80,81:

    "Beni doğru yola ulaştırdığı halde Allah hak¬kında benimle mücâdele mi etmek istiyorsunuz? Ben sizin ona ortak koştuklarınızdan hiç korkmuyorum ancak Rabbimin dilediği şey hariç. Rabbimiz ilmiyle her şeyi ku¬şatmıştır. Hiç düşünmez misiniz? Hakkında hiçbir delil indirmediği halde sizler Allah’a ortak koşmaktan korkmu¬yorsunuz da, ben sizin ortak koştuklarınızdan mı korkaca¬ğım? Eğer bilirseniz söyleyin, bu iki topluluktan hangisi güven içinde olmaya daha lâyıktır?"
    Bakara Suresi:85:
    “ Sonra sizler öyle kimselersiniz ki, kendilerinizi öldürüyorsunuz ve sizden olan bir grubu diyarlarından çıkarıyorsunuz, onlar aleyhinde kötülük ve düşmanlık güdüyor ve bu konuda birleşip birbirinize arka çıkıyorsunuz, şayet size esir olarak gelirlerse fidyeleşmeye kalkıyorsunuz. Halbuki yurtlarından çıkarılmaları size haram kılınmış idi. Yoksa siz kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Şu halde içinizden böyle yapanlar, netice olarak dünya hayatında perişanlıktan başka ne kazanırlar, kıyamet gününde de en şiddetli azaba uğratılırlar. Allah, yaptıklarınızdan gafil değildir.”
    Ehlullah bu ayet ve şirk konusunda şöyle der:

    “ Bakara’dakileri kabul ama Âl-i İmrân’dakileri red, bu nasıl bir şeydir böyle? Kur’an’ın namazını kabul edip, hukukunu red¬detme bi¬çiminde, Kur’an’daki ibâdet âyetlerine evet, ama aynı Kur’an’ın eko¬nomik düzenlemelerine gelince hayır demek biçi¬minde, Kur’an’ın oru¬cunu kabul ama aynı kitabın siyasal bakış açısına gelince, sosyal ya¬pılanmalarına gelince hayır biçiminde, kitabın bir kısmına inanıp da bir kısmını reddetme yetkisini kimden aldınız?

    İşte bugünkü İslâm dünyasının bu hale düşmesinin yasası¬ bu¬dur. Bu ümmet kitabıyla diyaloğunu kestiği için, kitabından işine gelenleri alıp işine gelmeyenleri terk ettiği için bu hale gelmiştir.

    Sizden kim bunu yaparsa, yâni kitabın bir kısmını kabul eder de bir kısmını reddetmeye kalkışırsa, -ya Rabbi sen bu işi bi¬lememişsin! Halbuki bu kitabın bir kısmını indirip, bir kısmını indir¬memeliydin-dercesine Allah’a akıl vermeye kalkışırcasına böyle ikilemli bir hayatın peşinde olanlar, bir bölümü kitap kaynaklı, ama geri kalan bölümü de başka şeyler kaynaklı bir hayata razı olanlar, hayatlarının sadece bir bölümüne Allah’ı karıştırıp geri kalan bö¬lümlerde başka İlahlar, başka Rabler bulanlar, işte bunu yapanlar için dünya hayatında rüsvalık var¬dır. Hepsi de rüsva olmuşlardır. İşte bizim halimiz, şu anda bu ümmet de iliklerine kadar bu rüsvalığı yaşamaktadır.

    Allah korusun işte vaziyetimiz. Herşeyimizle reziliz. Ekme¬ğimize sözümüz geçmiyor, yiyeceğimize sözümüz geçmiyor, şeh¬rimize sözümüz geçmiyor, okulumuza sözümüz geçmiyor, kuralı¬mıza, kai¬demize sözümüz geçmiyor, evlenmemize-boşanmamıza sözümüz geçmiyor, alacağımıza-vereceğimize, düğünümüze-derneğimize hiç bir şeyimize sözümüz geçmiyor. Tam rezillik işte. Bundan daha büyük bir rezillik ve rüsvalık olur mu? Tam re¬zil ve rüsva bir hayat. İnsan bu kadar şahsiyetini kaybetmez el¬bette ama Allah korusun işte bu hale gelmişiz.

    Ama iş bununla kalsaydı neyse. Yâni iş sadece bu dün¬yada re¬zil ve rüsva olmakla kalsaydı. Hayır iş bununla da bitmiyor. ‘Ahirette de onlar için azapların en kötüsü vardır’ diyor Rabbimiz. Kıyamet gü¬nünde onlar azabın en kötüsüne atılacaklar, reddolunacaklar. En şid¬detli azap, dayanılmaz bir azabın ötesinde yine dayanılmaz bir azap. Bilmediğimiz ama korunmak zorunda olduğumuz bir azap.

    Eğer ölümde söz sahibi Allah ama düğünde söz sahibi top¬lumsa bu tümüyle Allah’ı inkar değildir. Eğer namaz konusunda söz sahibi Allah, ama hukukta söz sahibi başkalarıysa. Veya eğer oruç konusunda söz sahibi Allah, ama eğitimde, siyasal yapılanmada, ekonomik düzenlemelerde söz sahibi başkalarıysa bu tümüyle Allah’ı inkar değildir ama şirktir bu.

    Yâni düğünde toplumun hakim oluşu ya da hukukta Allah’tan başka birilerinin hakim oluşu veya hayatın bazı birimlerinde Allah’tan başkalarının söz sahibi oluşu o başkalarının Al¬lah oluşu mânâsına gelmemektedir. Ancak Allah’ın bir sıfatı bölünüp, parçalanıp bir başkalarına verilmesidir ki işte bu şirktir.

    İnsanlar zannediyorlarsa ki şu şu konularda Allah hayatımızda söz sahibi değildir. Bu konularda toplum, şu konularda moda, şu ko¬nularda devlet, şu konularda çevre söz sahibidir diye düşünmeye ve kabul etmeye başladınız mı, artık hayatınızda şirk başlamış demektir.”

    Nisa Suresi:48:

    “Gerçekten, Allah, kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışında kalanı ise, dilediğini bağışlar. Kim Allah'a şirk koşarsa, doğrusu büyük bir günahla iftira etmiş olur.”

  2. #2

    Filiz KONCA'nın yazıları

    Namaz

    Bu dünyada “Allah’ı, peygamberimizi (s.a.v.), ahireti, ölümü hatırlamak istemeyenler herhalde cennete gitse çıldırır. Çünkü Yunus Emre “Şol cennetin ırmakları akar Allah deyu deyu” diyor. Dünyadayken hiç hatırına getirmek istemediği şeyler ...

    İnsanoğlu sadece kendini cehenneme götürmekle de kalmıyor, arkasından milyonları da sürüklüyor. Tarihte politikacıların Allahsız, kitapsız, peygambersiz kişilerin vereceği oylara göz dikerek, imanlarını sattığını, dünyevileşmenin kitleleri de ne zilletlere düşürdüğünü hep beaber gördük. “Allahsız, peygambersiz, kitapsız, yaşama ve yaşatma peşinde olanlar, bırakın hayvanları, dalları gökteki Allah’ı işaret eden ağaçlardan bile daha beter duruma düşüyorlar.

    Mevlana der:

    - “ Madem ki insanın yaratılmasında ki maksat, Allah’a ibadet etmesidir. Şu halde ibadetten baş çeken, ibadete yanaşmayan kişinin ibadet yeri cehennemdir. İnsan her işi yapabilir, fakat yaratılmasındaki maksat ibadettir. “ Ben insanları, cinleri ancak bana ibadet etsinler diye yarattım” bu ayeti okusana, alemin yaratılmasında ki maksat, ibadetten başka bir şey değil.”
    - “Kul, günde beş kere “namaza gel, feryat et!” diye davet edilir.”
    - “Hakk’ın huzurunda, gözyaşı dökerek ayakta durmak, kıyamet gününde kabirden kalkıp mahşer yerinde dikilmeye benzer.”

    - “Ey baş onun lutfuyla baş oldun, nasıl oluyorda kibirle baş kaldırıyorsun.
    Neşeli güzelbir halde başını ey de şeftali dalı gibi terü taze olasın, gülesin ve güzelleşesin.
    Ey baş, O’nun önünde yere baş koy, eğer gökyüzü gerekse sana.”
    - Allah “Secde et de yaklaş” buyurdu. Bedenlerimizin secde etmesi, canlarımızın O’na yaklaşmasına sebeptir.

    Mürselat suresi:

    47 - Hakkı yalan sayanların o gün, vay hallerine!
    48 - Onlara: Haydi Allaha boyun eğin denildiğinde, boyun eğmezler.
    49 - Hakkı yalan sayanların o gün, vay hallerine!
    50 - Artık bu Kur'ana da inanmazlarsa, hangi söze inanırlar acaba?

    Mümin suresi:

    60- Halbuki Rabbiniz: "Bana yalvarın, dua edin ki size karşılık vereyim. Çünkü bana ibadet etmekten kibirlenip yüz çevirenler yarın horlanmış olarak cehenneme gireceklerdir." buyurdu.
    Kalem suresi:
    42- O gün işler zorlaşır ve secdeye davet edilirler. Fakat güç yetiremezler.
    43- Gözleri düşük bir halde kendilerini bir zillet kaplar. Oysa onlar sapasağlam iken de secdeye davet ediliyorlardı.
    Ebu Süfyan'dan rivayet edilmiştir. Dedi ki: Cabir şöyle diyordu: Ben Nebi (sav)'den işittim, şöyle buyuruyordu: "Şüphe yok ki kişi ile şirk ve küfür arasındaki şey sadece 'namaz'dır." (Müslim:82, Ebu Davud:4678, Tirmizi:26l9, Nesei:465 ve İbn-i Mace: 1078 rivayet ettiler.)

    Cabir (ra)'den rivayet edilmiştir:Nebi (sav) buyurdu ki:"Namaz'ı kılmamak şirktir."(Musannaf: 5009, Şeria: 133, Usulü's-Sünne-. 1513 sahih bir senedle rivayet ettiler:)

    Enes (ra)'den rivayet edilmiştir: Nebi (sav) buyurdu ki: "Kişi ile şirk arasında 'namaz'ı terketmekten başka bir şey yoktur. Namazı terk ettiği zaman şirk koşmuştur."(İbn Mace: 1080, Muhammed İbn-i Nasr/Kitabu's salat :897 rivayet etmişlerdir.)

    Rasulullah (sav)'in azadlısı Sevban (ra)'dan rivayet edilmiştir: Ben Rasulullah (sav) 'den işittim. Buyurdu ki: "Kul ve küfür ve iman arasında 'namaz' vardır. 'Namaz'ı terk ettiği zaman muhakkak şirk koşmuş olur."

    Ebu'd-Derda (ra)'den: "Dostum Muhammed (sav) bana şöyle tavsiyede bulundu: Parça parça kesilsen de, yakılsan da Allah (cc)'a ortak koşma ve farz olan namazı bilerek terk etme. Kim ki farz olan namazı bilerek terk ederse o kimseden Allah (cc)'ın koruması kalkmıştır." (Taberani, Mucemu'l-Kebir'de rivayet etti.)

    İbn-i Mes'ud (ra) dedi ki:"Kim namazı terk ederse kafir olur." (Acurri Şeria: 133 rivayet sahih'dir.)

    "Muhammed (sav)'în ashabı namazdan başka hiçbir amelin terk edilmesini küfür saymazlardı." (Tirmizi, Kitabu'l İman: 2757)

    Mücahid ibn-i Cebr (ra)'den rivayet edilmiştir. Cabir ibn Abdullah El-Ensari Rasulullah (sav)'e arkadaşlık yapmış birisidir. Kendisine dedim ki: Rasulullah (sav)'in zamanında sizce amellerden iman ile küfrün arasını ayıran ne idi?O'da 'Namaz' diye cevab verdi." (Usulu's-Sünne:1538, Şeyh El-Bani Terğib)
    Ubade ibn Samit (ra)'den rivayet edilmiştir. Rasulullah (sav) bize şöyle tavsiyede bulundu: "Allah (cc)'a hiçbir şeyi ortak koşmayın. Namazı da bilerek terk etmeyin. Her kim ki bilerek kasden namazı terk ederse İslam milletinden çıkmıştır." (Usulü's-Sünne: 1523, ibn Ebi Hatim)

    Abdullah ibn-i Amr ibn As (ra)'den rivayet edilmiştir:Bir gün Rasulullah (sav) 'namaz'dan konuştu. Buyurdu ki: "Her kim şu beş vakit namazı eksiksiz kılarsa namazı, kıyamet gününde ona bir aydınlık, hakkında delil ve kurtuluş olur. Her kim de bu beş vakit namazı gereği gibi kılmazsa kıyamet gününde Karun'la, Haman'la, Firavun'la ve Ubeyy ibn-i Halefle birliktedir." Rasulullah (sav)'in bu hadisinde isimlerini saydığı bu kimseler küfrün önderleri ve elebaşlarıdır. (Müsned: 2/169, Darimi: 2/301, İbn-i Hibban: 1448)
    İbn-i Kayyım (rh) diyor ki: "Namaz kılmayan kimsenin bu dört kişi ile birlikte olacaklarının haber verilmesinin sebebi şudur: Bu dört kişi küfrün önderleridir. Burada çok açık bir işaret vardır. Her kim ki malının meşguliyeti ile namaz kılmazsa Karun ile, mülkünün meşguliyeti ile kılmazsa Firavun'la, makam ve mevkisi sebebi ile kılmazsa Haman'la birlikte ve ticaretinin meşguliyeti ile kılmazsa Ubeyy İbn-i Halefle birliktedir.
    Mahlukatın bir kısmı daimi kıyamdadır; dağlar, ağaçlar gibi. Bir kısmı rukudadır; hayvanat gibi bir kısmı ise sanki secde halindedir; yeryüzü, ovalar gibi. Bütün yaratıklar kendi durumlarına göre hal diliyle yüce Allah'ı tesbih halindedir.
    Namaz şükür ile nankörlüğün de bir göstergesidir.
    Peygamberimiz (s.a.v.) ayakları şişene kadar namaz kılmış ve kendisine “Bir peygamber olduğun, günahın da olmadığı halde niçin bu kadar ibadet ediyorsun?” diyen Hz. Aişe’ye “E fe la ekünü abden şeküra (çok şükreden bir kul olmayayım mı?)” diye karşılık vermiştir.

    Zenbilli Ali Efendi, Bayezid-i Veli camisinin açılışında na¬maz için toplanmış olan cemaate mihraba yakın bir yerden şöyle diyordu:
    - Cemaat-i Müslimin! İçimizde ilk namazda imamlık yap¬maya lâyık bir çok zevat vardır. Hangisini ötekisine tercih edeceğimizi bilemez hâle geldik. Bu durumda sizlere şöyle bir teklif sunuyorum. Baliğ olduğu günden şu ana kadar hiç¬bir namazını terk etmemiş kim varsa namazı o kıldırsın. Şim¬di lütfen böyle olan zat mihraba geçsin, bekliyoruz.
    Cemaat bir anda sükut kesilmişti. Kimse yerinden kalkmı¬yor, mihraba geçmiyordu. Bir kişi Zenbilli'ye doğru yürüdü, kulağına eğildi ve:
    -Rabb'ime şükürler olsun, şehzadeliğimde ve sultanlığım¬da, hazarda da, seferde de bir vakit namazımı terk etmedim, dedi.
    Bu sözlerden sonra mihraba geçti. Yüreklerde coşku ve ürperti hasıl eden bir sesle ellerini kaldırdı ve:
    -Allahu Ekber! dedi.
    İmam, Sultan İkinci Bayezid Han'dan başkası değildi.
    Allah’ın emirlerine göre yaşamaya gayret etmezsek nefsimize göre yaşarız. İnsanı Allah’tan uzaklaştıran herşey çok büyük pişmanlıklara sebep olacaktır. Allah’ı, peygamberimizi (s.a.v.), ahireti, namazı unutan ve unutturmaya çalışanlar da gayet tabii gayretlerinin karşılığını bulacaklardır. Bizim dünyaya nereden geldiğimiz, niçin geldiğimiz, nereye gideceğimiz bellidir. Dünyevi gözlükle öteleri göremeyenler sadece kendilerini değil başkalarınıda ateşe sürüklemektedirler. Allah’ın rızasını esas alıp doğru yolda cehdetmeliyiz.
    Zuhruf 38- Nihayet kıyamet günü bize gelince, arkadaşına: "Keşke seninle benim aramda doğu ile batı arasındaki kadar bir uzaklık olsaydı. Sen ne kötü arkadaşmışsın!" der.

  3. #3

    Hz. Mevlana Mesnevi'de der ki:

    Hz. Mevlana “ Mürşit Kitap ” olan Mesnevi ’ sinde der ki:

    İnsana aradığı şeye bakarak değer biçilir.

    İnsan neyi severse ona eştir.

    Hak için olmayan herşey hiç olur.

    Cahil olan Hakkı uzak görür.

    Bin bahar görsede taş yeşermez.

    Bütünden ayrılan her parça ölür, yok olur. Vucuttan kopan her organ murdar olur.

    Yapacağın her işte nefsine danışmak ve ne derse aksini yapmak olgunluktur.

    Gönül aynan saf olmadıkça çirkini güzelden ayıramazsın.

    Noksanını gören, Allah’a kanatlanır. Kendini olgun sanan yerde kalır.

    Sevdiğin şeyler, seni kör ve sağır eder.

    Büyüklenmek zehirdir.

    Tavus kuşu, nasıl köylü evinde olmazsa, hakikat ilmi de her aceminin malı olmaz.

    Temiz söz, hakikatten uzak olan gönüllerde karar etmez, nurun aslına dek gider.

    Çarpık ayakkabı, nasıl çarpık ayağa uyarsa şeytanın afsun ve efsanesi de doğru olmayan gönüllere uyar.

    “Susun, dinleyin!” emrini işit, sükut et. Mâdem ki Hak dili olamadın, kulak kesil.

    Zekidir, ince şeyleri bilir... bilir ama değil mi ki kıblesi dünyadır, onu ölü bil sen!

    Aklını başına al, ateşi ancak din nuru söndürür.

    Temiz şeyler temizlere aittir; pis şeyler de pislere.... kendine gel!

    Âleme tamah edersen, öte âlemi duyacak ne kulağın, ne de görecek gözün olur.

    Kim seni haktan hakikatten soğutursa bil ki, şeytan o adamın içindedir. Derisinin altında gizlenmiştir.

    Temiz kişilerin toprağını öpmek; aşağılıkların taht ve bahçesine oturmaktan iyidir.

    Gönlü aydın bir ere kul olmak, Padişahın başında tac olmaktan yeğdir.

    Putların anası nefsinizin putudur.

    Kalbi ölen kişiye dünya geniş görünür.

    Karınca bir tane buğdaya ömrünü harap eder. Oysa o taneye bakıp harmanı görse, taneye titrer durur muydu?

    Nefsiyle savaşmak alçak adamın işi olamaz. Eşeklere Misk sürüldüğünü gördün mü hiç?

    Heva ve hevesi terk etmek acıdır. Ama Allah’tan uzak kalmak daha acıdır.

    Arzulara kul olan, Allah katında köleden beterdir.

    Kötülükte bulundun mu kork, emin olma; çünkü yaptığın kötülük bir tohumdur, Allah, onu mutlaka bitirir!

    İnsana kol-kanat, akıldır. Aklın yoksa akıllıyı kılavuz al, görüşün yoksa görüş sahibine tutun.

    Zulüm nedir? Birşeyi, konmaması gereken yere koymak; buysa, belâlara kaynak olur ancak.

    Gökyüzüne tükürenin tükürüğü kendi yüzüne gelir.

    Kur’ân’ın nuru hak ile batılı zerre zerre fark eder, bize gösterir

    Göz Hakkın nuruyla görür.

    Eğer havuz denizin yanında ileri geri konuşursa bir yokluk dalgası onu yok eder.

    Saf olmayan kaybolanı baki kalanı bilmez.

    Şer sahipleri Hakka meyletmezler.

    Terazinin mala tamahı olsaydı tarttığını nasıl doğru tartardı.

    Allah, birisinin perdesini yırtmak isterse gönlüne, temiz kişileri kınama isteğini verir. Fakat Allah, birisinin ayıbını örtmek isterse, o kişi nefis yüzünden ayıplara bulanmış kişilerin bile ayıplarını söylemez.

    Akıl başka bir akılla birleşti mi nur artar, yol meydana çıkar. Fakat nefis, bir başka nefisle sevinir, gülerse karanlık çoğalır, yol gizlenir

    Gaflet ehli pek marur olur.

    Arife Hak görünür, aşikar olur.

    Belli birşeydir ki Hak gizlenmez.

    Böbürlenerek başlar kıran kişiye ne Allah’ın merhameti nasip olur, ne halkın.

    Kıyamet günü aşıkla maşuku birbirine bağlarlar da herkesin önüne çıkarı verirler.

    Dünya malı, zayıf kuşların tuzağıdır. Ahiret mülkü ise yüce kuşların tuzağı!

    Aklın hususiyeti neticeyi düşünmektir. Nefis ise akibeti düşünmez.

    Aşağılık nefse ihsanda bulunan onu küfranı nimete meylettirir.

    Lezzet, dışardan gelmez, içten gelir, bunu böyle bil. Köşkleri, kaleleri aramayı ahmaklık say.

    Bütün umanların ümidi, Allah’ın harmanından ancak bir arpadır.

    İbret almayı, uyanmayı Allah’tan dile; kitaptan, sözden, harften, duraktan değil!

    Ayarı halis olan altın ateşe razıdır.

    Sıkıntı ve huzursuzluk mutlaka bir günahın cezası, huzur ise bir ibadetin karşılığıdır.

    Baş kulağını alaya, yalana, dolana kapa da aydın can şehrini gör.

    Madem ki sonunda mezara yöneleceğiz; tekolan Allah’a alışmamız daha iyi.

    Ruh bağışlayan güzelden ruhunu esirgeme. O, seni kıratın üstüne bindirir.

    Taçlar veren o başı yüce erden başını çekme. O, gönlünün ayağındaki yüzlerce düğümü çözer.

    Dünya hırsı gitti de o yüzden hastanın gözü kuvvetlendi.

    Kendini hiçe saymazsan, hiçlikten kurtulamazsın.

    Bu dünya bir tuzaktır, faresi de istekler...

    Aşağılık kişilerin çabası, domuz avlamaya benzer. Önce sonsuz zahmet, sonra da onu yemek haram!

    Heva ve heves taze olup durdukça iman taze değildir;

    Çünkü heva, iman kapısının kilididir.

    Ey kardeş, Bir olan Allah’a ve Hz. Muhammed’e yapış da ten Ebu Cehil’inden kurtul!

  4. #4
    _ALBAY_ SİTE BAŞKANI Tevfik YAZICILAR kullanıcısının Görüntü Resmi
    Giriş
    Thu May 2006
    Konum
    İstanbul
    İletiler
    8,607
    Blogdaki Konular
    5
    YÜREĞE SAHİP ÇIKMAK

    1900 yılında, İngiltere Sömürgeler Bakanı Gladstone, Avam Kamarası’nda Kur’an–ı Kerim’i eline alır ve “Bu Kitap Müslümanların elinde oldukça, bizim onlara hakim olmamız mümkün değildir. Ya bu Kitab’ı onların elinden almalıyız, ya da Müslümanları ondan soğutmalıyız.” der.

    Allah’ın emirlerinin ve hükümlerinin dikkate alınmaması bunlardan hangisiyle açıklanır?

    Kur’an’ın gösterdiği Hak ve hakikat yolunda yürümeyenler ve yürütmeyenler, bir olan Allah’a kulluk etmeyenler kulluk edecek çok şey buluyorlar. Allah’ın sıfatlarını rahatlıkla kendilerine veya başkalarına yakıştırabiliyorlar. Ülkelerin uydularıyla basir, radarlarıyla semi, yardımlarıyla rezzak, desteğiyle aziz, muiz, desteğini çekince müzill, kuşatma ve ambargolarıyla kabıd ve basıt..... olduğuna inanabiliyorlar. Böylece topsuz tüfeksiz yürekler, akıllar işgal ediliyor, şeffaf kelepçeler takılıyor. Ürünlerini boykot etmek bile kimsenin aklının ucundan geçmiyor, bilakis başlarının üstünde, tabelalarda, elbiselerinde taşınıyorlar. Akılları ve yürekleri Kur’an’dan uzaklaşanlar bu işgallare teslim olmuşlardır. Bu hal toprak işgalinden çok daha beterdir. Bunlara inanıldığında ne iman ne de ümit kalır. Ülkeler küfürle değil zulümle yıkılır. Adalet dağıtıyoruz diyen mahkemeler acaba kul haklarına riayet edebiliyor mu?

    Hz. Yusuf (a.s.)’ ın tersine gömlekleri servete, şöhrete, makama, mevkiye, eve, arabaya, kadına,... karşı önden yırtılan, kraldan çok kralcılarla düşülen zillet daha ne vakte kadar sürer? Gömleği önden yırtılanlar nasıl Yusuf olacak?

    Musa’ ya mı yakınsınız firavuna mı? Hak ve hakikatlere karşı tavrınız Musa gibi mi firavun gibi mi?

    Musa bir olan Allah’a kulluk edilmesi için çabalayıp dururken firavun ise şöyle diyordu:

    “26-ŞUARA: 49- Firavun (kızgınlık içinde) dedi ki: "Ben size izin vermeden O'na iman ettiniz ha! Anlaşıldı ki o size sihri öğreten büyüğünüzmüş! Ama şimdi bileceksiniz: Andolsun, ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama kestireceğim, hepinizi çarmıha gerdireceğim!"

    Ehlullah bu ayet için der:

    “Ben size izin vermeden iman ettiniz ha? Benden izin almadan inandınız ha? Halbuki ben izin verecektim. Rab ve melik bendim. Sizin üzerinizde egemen olan bendim. Siz benim adamlarım, benim kullarımdınız. Sizi ben doyuruyor, ben besliyordum. Siz benim okullarımda okumuş, benim diplomamı almış, benim ülkemde, benim tayin ettiğim makamlarda bulunuyordunuz. Benim memurlarımdınız. Sizi buraya ben çağırmıştım. Ben görevlendirmiştim. Ücretinizi ben veriyordum. Ne yapacağınıza, ne diyeceğinize, ne kadar konuşacağınıza, ne kadar yaşayacağınıza, ne kadar iman edeceğinize, nasıl giyineceğiniz ben karar vermeliydim. Siz beni aşarak, bana danışmadan iman ettiniz ha? Bana danışmadan karar verdiniz ha?

    Dün de, bugün de tüm zulme dayalı diktatörler, tüm zalim krallar, tüm zalim yöneticiler egemen oldukları ülkelerde insanların inançlarını, insanların hayat programlarını kendileri belirlemeye çalışırlar. İnsanlar ancak kendilerinin izin verdiği kadar inanabilirler. Kendilerinin onaylamadığı, izin vermediği bir inancın, bir hayat tarzının insanların kalplerine yerleşmesine asla müsaade etmezler. Bırakın insanların dış dünyalarındaki görüntülere tahammül etmelerini, bırakın Müslümanca bir kılık kıyafete izin vermelerini, insanların kalplerine bile sahip olmak isterler. İnsanların yaratıcısı olan, insanların sahibi olan Allah bile bu konuda insanlara özgürlük tanırken, dilediğinize inanın, dilediğinizi reddedin derken, ister Müslüman olun, ister küfrü tercih edin derken bunlar buna bile izin vermezler. Biz nasıl inanıyorsak, biz nasıl düşünüyorsak sizler de öylece inanacaksınız. Biz nasıl yaşıyorsak sizler de öylece yaşayacaksınız diyerek insanların kalplerine bile ipotekler koymaya çalışıyorlar.


    İşte bakın alçak Firavun da öyle diyordu. Ben izin vermediğim halde iman ettiniz ha? Benim izin verdiğim kadar iman edeceksiniz. Benim sevdiklerimi sevecek, benim nefret ettiklerimden nefret edeceksiniz. Benim istediğim kimselerle beraber olacaksınız. İşte şu anda da çağdaş Firavunların tek tip adam yetiştirme kavgası verdiklerini görüyoruz. Allah’a şükür ki hainler insanların kalplerini bilemiyorlar, insanların kalplerindekileri okuyamıyorlar. Eğer buna güçleri yetse kalplerindeki niyetlerinden ötürü de tutuklayacaklar, mahkum edecekler.

    Sizin şu büyüğünüz olan Mûsâ, size bu sihri öğretendir. Siz bu sihri Mûsâ’dan öğrendiniz. O öğretti bunu size. Alçağın dediğine bakın. Yıllarca bu sihirbazlar, bu bilim adamları, bu ekonomisyenler, bu hukukçular, bu sanatkarlar, kendi adamları, kendi memurları, kendi bürokratları, kendi siyaset adamları, kendi din adamları yıllardır kendi hizmetinde olsunlar, hep kendisini desteklesin, şimdi de gerçeği anlayıp hemen iman etsinler ve alçak Firavun da onları bununla suçlasın. Bu sihri size Mûsâ öğretti değil mi? desin. Muhakeme diye bir şey yok adamda yâni. Sonra tüm zalimlerin yapması gerekeni yapmaya, onlara tehditler yağdırmaya başlıyor.

    Yakında size ne yapacağımı bileceksiniz. Hemen çok yakında çaprazlama sizin ellerinizi ve ayaklarınızı keseceğim ve sizi hurma ağaçlarına asıp sallandıracağım. Evet işte tüm zalimlerin karakteri budur. Başka yapabilecekleri bir şey olmadığı için işleri güçleri asmak, kesmek, öldürmek, işkence etmek. Firavunlardan bundan başka bir şey de beklenmez zaten. Yıllarca kendisine hizmet ederlerken, yıllarca kendisini dinlerlerken, yıllarca kendi zulüm yasalarını insanlara şirin gösterme kavgası verirlerken bir anda dirilip Allah’a ve elçilerine iman eden, Firavunun dinini, Firavunun yasalarını reddedip Allah’ın istediği hayatı yaşamaya yönelen bu insanlara karşı elbette merhamet edecek değildi. Kalplere bile hükmetmeye çalışan bir kimseden o Müslümanlara tahammül göstermesi beklenemezdi elbette. Tüm Firavunların değişmez karakteridir bu. Müslüman olmayanların değişmez karakteridir bu.”

    Toprak işgali yüreklerin, akılların işgalinden; esir düşmek yüreklere, akıllara kelepçe takılmasından daha ağır değil. Savaşlar meydanlardan önce yüreklerde kaybedilir veya kazanılır. Allah yolunda savaşan kazanır. Helak olan kavimlere bakıldığında da kendi hükümlerini, emirlerini Allah’ ın hüküm ve emirlerine tercih etmekte hiçbir sakınca görmemişler bilakis bu konuda büyük bir zulmü Hak olarak görmüşlerdir. Kur’an’ ın nurlu yolu İngiltere Sömürgeler Bakanı Gladstone gibi başkalarını da huzursuz ederse, akibetleri de huzursuz olur. Firavunu izlenmeye layık görenler ondan farklı yere gidecek değil ya.

    Filiz KONCA
    Gün gelecek bütün dünya Hocama selam duracak!

  5. #5

    Önce Fertler Hür Olacak ki.....

    Önce Fertler Hür Olacak ki...


    Afrika’da maymun avcıları küpleri toprağa gömerler. Maymunun eli boşken küpe girebilir. Fakat fındığı tutunca eli yumruk şeklinde olur ve küpten çıkamaz. Maymun avlanacağını bile bile yumruğunu açarak fındıkları bırakıp kaçmaz. Küple beraber koşamayacağı için yakalanır. Bir avuç fındığa özgürlüğünü verir.

    Derya varken damlanın peşinde olmak çok acı. Dünyevileşme bir kemiğin arkasından saatlerce koşturur. Bediüzzaman; kalp çekirdeğinin terbiye görmediği takdirde kuru bir çekirdek kaldığını, nura dönüşünceye kadar ateşte yanması gerektiğini ve sebepleri sevmenin Allah’a götüremeyeceğini, insanın Allah’a kavuşmasının eksik kalacağını ifade eder.

    Resulullah (s.a.v.)’in hutbe okurken dayandığı hurma kütüğünden, yeni getirilen ahşap minber karşısında ağlama ve inleme sesleri işitilmişti.
    Bunun üzerine Resulullah (s.a.v.) direği kucaklayarak teselli edip susturduktan sonra sordu: Sen bu kurumuş halinden yeniden yemiş, meyve verecek hale dönmek ve yemişinden doğudakilerin de batıdakilerin de yemelerini mi istersin, yoksa öteki alemde bir cennet selvisi olarak sonsuza kadar hep terü taze kalmak mı istersin?

    Direk dedi ki : Daima baki olanı isterim.

    Hz. Mevlana burada bir öğüt veriyor : Ey gafil kişi dinle, dinle de bir kütükten daha değersiz olma.

    Resulullah (s.a.v.), kıyamette insanlar gibi dirilsin ve ebedi hayatı yaşasın diye o ağacı gömdürdü. Hem nereye gömüldü o ağaç, bilir misiniz? Resulullahın (S.A.V.) minberinin altına. Ve hala orada. Birkaç adım ötesinde de Resulullah (S.A.V.)

    Mevlana: “Temiz kişilerin toprağını öpmek; aşağılıkların taht ve bahçesine oturmaktan iyidir” der. Ashab-ı Kehf’in köpeği “Kıtmir” bile hakikat erlerinin yanından bir an bile ayrılmamıştı.

    İnsanlar neyi putlaştırırlarsa onun altına inerler. Bu çok dehşetli bir onursuzluğun kapılarını ardına kadar açar. Dünyevileşme,heva ve hevesinin peşine takılma düşmanlarının taptıklarına tapacak kadar insanı alçaltır.

    Mevlana: “Aleme tamah edersen öte alemi duyacak ne kulağın , ne de görecek gözün olur” diyor.

    İmanın feraset ve basiretiyle bakabilmek, kainatı doğru okuyabilmek,dünya ve ahiret saadetine kavuşabilmek ancak sünnet-i seniyyeleri her alanda yaşamamızla gerçekleşir.

    Katade İbnu Nu'man (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resülullah (s.a.v.) buyurdular ki: "Allah bir kulu sevdi mi, onu dünyadan korur. Tıpkı sizden birinin hastasına suyu yasaklaması gibi.

    "Sehl İbnu Sa'd (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resülullah (s.a.v.) buyurdular ki: "Eğer dünya Allah nazarında sivrisineğin kanadı kadar bir değer taşısaydı tek bir kafire ondan bir yudum su içirmezdi."

    Ebü Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resülullah (s.a.v.) buyurdular ki: "Dünya mel'undur, içindekiler de mel'undur, ancak zikrullah ve zikrullah'a yardımcı olanlarla alim veya müteallim hariç."

    İnsan kainatın incisidir. Tavukların önüne darı diye atılmamalıdır. Nelere kaygılandığına dikkat etmelidir. Derdi Allah olanın dermanı Allah olur.

    Şeytan, namaz kılmayan bir adamla arkadaş olmuş. Adamın Allah'a (c.c.) secde etmediğini görünce şöyle demiş:

    Ben Hazreti Adem'e bir kerecik secde etmediğim için dergâh-ı Rabb-ı izzetten kovuldum. Sen ise her gün beş vakit namazın bu kadar secdesini terk ediyorsun. Acaba sen ne olacaksın?

    İnsan sevdiği bir kişinin istediğini yaparken Rabbinin emir incilerini kırabiliyor. Nefsine zulmedip duran insan, bir atık olmak üzereyken, yokluktan varlık alemine çıkarak, verilen emanetlerde, yaptığı şeylerde, kendini görüp “ben yaptım”, “ben ettim” diyebiliyor. Karun bile kendisine verilenlerin Allah’tan olduğunu bilmiş fakat “bende olan bir bilgiden dolayı verildi” dediği için Allah kendisini de sarayını da yerin dibine geçirmiştir.

    Kasas: 78- Karun ise: "O (servet) bana ancak kendimdeki bilgi sayesinde verildi." demiştir. Bilmiyor muydu ki Allah, kendinden önceki nesillerden, ondan daha güçlü, ondan daha çok taraftarı olan kimseleri helak etmişti. Günahkarlardan günahları sorulmaz (Allah onların hepsini bilir).

    Kasas: 81- Derken biz onu da, sarayını da yerin dibine geçirdik. Artık Allah'a karşı kendisine yardım edecek taraftarları olmadığı gibi, o, kendini savunup kurtarabilecek kimselerden de değildi.

    Hz. Mevlana şöyle der:

    “A sapık, olgunluk zannından,vehminden daha beter birşey yoktur senin canında. Senden bu kendini görüş gidinceye dek gönlünden, gözünden çok kanlar akar.”

    “Kendi noksanını gören kişi, olgunlaşmaya on atla koşar. Kendisini olgun sanansa, ululuk sahibi Allah'a, bu zannı yüzünden uçup ulaşamaz.”

    Hz. Mevlana, bir gün medresesinde ders verirken talebelerine:
    - “Allah (c.c.) Kur’an-ı Mecid’inde, en çirkin ses eşeğin sesidir.” buyuruyor. “O kadar hayvanın içerisinden eşeğin seçilmesinin hikmeti nedir?” diye sordu.

    Talebeleri, bu meselenin açıklamasını kendisinden rica ettiler. Hz. Mevlana:

    - “Her hayvanın kendisine mahsus bir zikri, tesbihi, iniltisi vardır. Mesela devenin böğürtüsü, aslanın kükremesi, av hayvanlarının inlemesi, sineklerin vızıltısı, arıların uğultusu onların zikirleridir. İnsanların tesbihi, zikri olduğu gibi gökteki meleklerin de vardır. Halbuki biçare eşek sadece iki vakitte anırır. Birisi, cinsi yakınlık istediğinde, diğeri acıktığında. Demek ki eşek, şehvetinin ve boğazının esiridir. Gönlünde Allah’a ait bir dava, bir sevda bulunmayan, sadece midesini ve şehvetini düşünen birisinin sesi Allah katında eşek sesi gibidir veya daha aşağıdır.”

    İnsan gönlünü neye bağladığını, varılacak hedefinin ne olduğunu kendine sorduğunda, cevabının kıyamet günü kendisini eritircesine terletmemesi ve bir eşref-i mahlukata yakışır şekilde olması gerekir. Nelere bağlılık gösterdiğimiz kıyamet günü açık seçik ortaya çıkacak.

    Hz. Mevlana mürşid kitap olan Mesnevi’sinde şöyle der:
    “Kıyamet günü aşıkla maşuku biribirine bağlarlar da herkesin önüne çıkarıverirler.”
    “Hak’tan gayrı birisiyle dostluk yerindeyse dadınla ,lalanla ünsiyetin ne oldu?”

    Allah’tan gayrı hedefler kıyamet gününde eşya perdesi ortadan kalktığında nasıl bir hal alacak? Gönlünde Rabbinden başkasına yer verenler, “ O ” hakkı çiğnetenler buna hazır mı? Dünyadayken başka şeylere kölelik yapanlara “hiç olmazsa dünyayı kazandı” da denemeyecektir.

    Peygamberimiz (s.a.v.) insan gibi yaşamanın nasıl olacağını ümmetine gösterdi. Süfli halleri bıraktırıp kahramanca bir ruh taşımaya doğru bir yolculuğa çıkardı. Bu yolculukta vahyin ışığı yolcuları nurlandırdı. Allah’ın hatırını hiçbirşeye değişmeyen koçyiğitler ortaya çıkardı. Hangi “insan” buna kayıtsız kalabilirdi? Adam gibi adamlar bu yolda herşeylerini feda ettiler. Cennet basit ve bayağı insanların bulunduğu bir mekan olabilir mi?

    Abdullah İbnu Mes'ud (r.a.) anlatıyor: "Resülullah (s.a.v.) buyurdular ki: "Kim gam ve tasalarını bire indirir ve sadece ahiret tasasına gönlünde yer verirse, onun dünyevi gamlarını Allah izale eder. Kim de gam ve tasalarını dünya ahvaline dağıtacak olursa, Allah onun, vadilerden hangisinde helak olacağına aldırış etmez.

    İpekböceği kozayı kıramazsa ipeğinin alınması için kaynar suya atarlar.Biz de Hak ve hakikat yolunda inkişaf edemezsek cehennemlik odun olmayı göze almışız demektir. İnsan talebine, neyin üzerine titrediğine dikkat etmelidir. Talebin kıymeti insanın kıymetini yükseltir. Neye talipseniz o ölçüde kıymet alırsınız. Dünyevi istekler insanın kalbine doğduğu zaman hemen tevbe etmesi gerekir.

    Hz. Mevlana Divan-ı Kebir’de şöyle der:

    Can konağını aramadaysan cansın
    Bir lokma arıyorsan ekmeksin
    Şu nükteyi biliyorsan işi biliyorsun demektir
    Neyi arıyorsan osun sen.

    Resulullah (s.a.v.) buyurdular ki: “Amellerin en üstünü, Allah için sevmek, Allah için nefret etmektir.” Ebu Zer (r.a.) Ebu Davud.

    Heva ve hevesinin peşinde koşanlar hür olamazlar. Baktıklarına imanın feraset ve basiretiyle bakamazlar. Olayları ve eşyayı yorumlarken isabet edemezler. Dünyevileşerek tutkularını tanrı edinirler, heva ve heveslerinin kulu, arzu ve tutkularının esiri olurlar. Tutkular bileklerine kelepçe, boyunlarına zincir, ayaklarına pranga olur. İrade zaafa uğrar. Gerçek hürriyet yolcularının teslimiyetleri arttıkça Allah iradelerini artırır. İradeyi ancak veren artırır. Hiçbir put iradeyi arttıramaz.

    Abdülkadir Geylani (k.s) şöyle der, Allah'ın sevgisinde samîmiyetin nasıl belli olduğu hususunda:

    "Kulun Allah’ı sevmesinde samîmi olup olmadığı, başına belâ ve musîbet geldiği zaman ortaya çıkar. Bela ve musîbet geldiğinde sabır ve sükûn hâlini muhâfaza edebiliyorsa, o gerçekten Allah’ı seviyor demektir. Musîbet ve fakirlik zamânında sebat gösterebilmek bu sevgiye delil ve alâmet yapıldı. Birisi Rasulullah efendimize (s.a.v.); "Ben seni seviyorum." deyince; "Fakirlik için bir elbise hazırla." buyurdu. Bir başkası gelip Rasulullah (s.a.v.) efendimize; "Ben Allah’ı seviyorum." deyince; "Belâ için elbise hazırla." buyurdu.

    Asr-ı saadet dönemindeki insanlar dertsiz değildi. Ama derdiyle dosttu. Rüzgara karşı kürek çekmezlerdi. Aksine ilahi rüzgarı arkalarına alıp güven içinde vardırılacakları kıyıyı beklerlerdi.

  6. #6

    Tarihe Gömülmek

    Başarı nedir?

    Arılarla sinekleri aynı şişeye koyuyorlar. Şişenin taban tarafını ışığa doğru, açık olan ağız kısmını da karanlığa doğru yerleştiriyorlar. Arıların hepsi ışık olan tarafa doğru üşüşüyorlar. Ama tabi şişenin tabanı cam olduğundan çıkamıyorlar. Bu arada sinekler, şişenin ağzına doluşuyorlar ve karanlıkta dışarı çıkıp kayboluyorlar. Ağzı açık olan şişeden karanlık tarafa doğru tek bir arı bile geçmiyor. Camın önünde ışığa doğru çabalamalarına devam ediyorlar.

    Teşbihte hata olmaz.

    Sinek gibilerin yüce gayeleri yoktur. Kaygıları da sadece bu dünya içindir. Sadece pislikten pisliğe koştuğu dünya hayatını, zevkini, sefasını, menfaatini, nefsini, hevasını, hevesini, düşünürler. Karanlığa koşmak onlar için vahim bir şey değildir. Sadece kendi hayatını kurtarmak peşindedirler. Şan, şöhret, makam, mevki, mal, mülk, servet uğruna karanlıklara koşanlar mı başarılı? Yoksa arı gibi nura sevdalananlar mı? Dünyevi bir başarı tanımı hakikatli bir başarı tanımı olabilir mi?

    Arı gibi olanlar Hak ve hakikat yolunda taviz vermeksizin nura cehdederler. Yüce gayelerini canlarından üstün tutarlar. Engellere rağmen ışıktan vazgeçmezler. Bu yolda canlarını vermekten çekinmezler.

    İnsanoğlu arı gibi bir hayvan olmamasına rağmen karanlıkta yaşayabiliyor. Düşünceleri karanlık, gayesi karanlık. Fakat arı bir hayvan olmasına rağmen aydınlığa müptela. Arı karanlığa sıvışıp kaybolmadı, varolmanın gereğini, şükrünü,... ortaya koydu. Ya insan olarak varolmanın gereği, kulluğu, şükrü, vecdi? Allah’ın yarattığı gönüllerin gayesi nedir?

    Sinekler mikropları yerler. Bu yüzden sineklere söz söylemek olmaz. Görevlerini, zikirlerini gayet güzel yaparlar. Ayrıca sinek kadar olamayan insanlar da günümüzde herkesin malumu. Sadece bu örnek üzerinden bir teşbih yapmış olduk.

    Hz. Mevlana, bir gün medresesinde ders verirken talebelerine:
    - “Allah (c.c.) Kur’an-ı Mecid’inde, en çirkin ses eşeğin sesidir.” buyuruyor. “O kadar hayvanın içerisinden eşeğin seçilmesinin hikmeti nedir?” diye sordu. Talebeleri, bu meselenin açıklamasını kendisinden rica ettiler. Hz. Mevlana:

    - “Her hayvanın kendisine mahsus bir zikri, tesbihi, iniltisi vardır. Mesela devenin böğürtüsü, aslanın kükremesi, av hayvanlarının inlemesi, sineklerin vızıltısı, arıların uğultusu onların zikirleridir. İnsanların tesbihi, zikri olduğu gibi gökteki meleklerin de vardır. Halbuki biçare eşek sadece iki vakitte anırır. Birisi, cinsi yakınlık istediğinde, diğeri acıktığında. Demek ki eşek, şehvetinin ve boğazının esiridir. Gönlünde Allah’a ait bir dava, bir sevda bulunmayan, sadece midesini ve şehvetini düşünen birisinin sesi Allah katında eşek sesi gibidir veya daha aşağıdır.”

    Farsçada “dün” ‘aşağı’ “ya” ise ‘istan’ anlamına geliyor. Yani dünya = aşağılıkistan. Başarı kazandım diyenler acaba ne keder başarılı? Aşağıdaki örneğe bir göz atalım.

    Onkolog Dr. Haluk Nurbaki, Konya'nın tek gazetesi olan "Babalık" gazetesinin başyazarı olan pederinden işittiği tüyler ürpertici, ibretlik bir hatıra ile mukaddeslere dil uzatanların akıbetini gözler önüne seriyor:

    1920'de Saruhan mebusu olarak TBMM'ye giren Mustafa Necati (1894-1929). Cumhuriyetin ilk Maarif vekillerinden (Milli Eğitim Bakanı) biri olarak Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile Harf Devrimi olarak adlandırılan Latin harflerinin kabulünde etkin rol oynamasıyla bilinir.

    Mustafa Necati, bu faaliyetler çerçevesinde Hazreti Mevlana beldesi Konya'ya gelmiş ve Latin harflerinin üstünlüğünü (!) anlatmak üzere bir konferans düzenlemişti. Şehrin her tarafına yapıştırılan ilanlarda: "Eski Harflerle Birlikte Kur'an'ı da Tarihe Gömdük" yazıyor ve konferansın ertesi gün saat 10'da verileceği belirtiliyordu. Akşam, mükemmel bir ziyafet verildi. Yemekten sonra Bay Necati, ani bir apandist krizine yakalandı ve hemen hastaneye kaldırılarak ameliyat edildi. Gösterilen itinayı anlatmaya lüzum yok; bütün hastahane hatta Konya ayakta idi. Bay Necati kurtulmuş, fakat ne çare ki haddini aşarak Kur'an'a dil uzatmıştı. Gece yarısı, imkansız denebilecek bir şey oldu ve Bay Necati'nin yattığı yatak yan demirinden kırıldı. Hasta yere düşmüş ve ameliyat yeri patlamış.

    Ertesi gün saat 10'da, yani konferansın yapılacağı bildirilen saatte Bay Necati öldü. (tarihe gömüldü).

    "Allah'tan başka bir takım tanrılar edindiler ki, hiçbir şey yaratmaya güçleri yetmez, üstelik kendileri başkası tarafından yaratılırlar. Başkalarına gelen zararı savamazlar. Kendileri için fayda celp edemezler, ne öldürmeye, ne diriltmeye güçleri yetmez." Kur'an-ı Kerim, Furkan 3.

  7. #7
    _ALBAY_ SİTE BAŞKANI Tevfik YAZICILAR kullanıcısının Görüntü Resmi
    Giriş
    Thu May 2006
    Konum
    İstanbul
    İletiler
    8,607
    Blogdaki Konular
    5
    Allah (cc)' a savaş açanların sonu hüsrandır. Mustafa Necatiler, kurana savaş açan maarif vekilleri, islamı hoşgörü adına dinlerle denk tutanlar, Mevlananın anlattığı eşşeğin sesi gibi durmaksızın günde iki kez anıranlar geldi geçti bu dünyadan. Şüphesiz varılacak son nokta yine O'nadır.

    1920 de Saruhan mebusu tarihe gömme peşindeydi inananların inandıkları değerleri bugün ise van mebusu aynı görevi ifa etmeye çalışıyor. Eski harfleri tarihe gömen zihniyet bugün ise inancın gereği olan başörtüsünü tarihe gömme çabası içersinde bocalıyor. Rabbim kahhar sıfatıyla bu zulmün ortaklarına da dokunacaktır elbet. Mustafa Necatilerin sonu kaçınılmazdır elbet.
    Gün gelecek bütün dünya Hocama selam duracak!

  8. #8
    "Sehl İbnu Sa'd (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resülullah (s.a.v.) buyurdular ki: "Eğer dünya Allah nazarında sivrisineğin kanadı kadar bir değer taşısaydı tek bir kafire ondan bir yudum su içirmezdi."

    bize nasil da degerli geliyor oysa... :(

    aslini göstermeyi nasip eyle ya rabbi..
    * aşmak lazım !

  9. #9

    BU Söz Neden Söylenmiyor?

    BU SÖZ NEDEN SÖYLENMİYOR?

    Mevlana’ nın mürşid kitap olan Mesnevi’ sinde şöyle bir hikaye geçer:

    Herat şehrinde küstah ve kendini bilmez bir yoksul kişi vardı. Bir gün çarşıdan geçerken sırtında atlas bir elbise, belinde altın bir kemer olan bir köleye rastladı. Başını gökyüzüne çevirerek:

    “Allah’ ım (c.c) kula bakmayı neden bu ihsan sahibi efendiden öğrenmiyorsun, onun kuluna bak, bir de senin kuluna” dedi.

    Günler geçti bir gün padişah o atlas elbiseler, altın kemerler takan kölelerin efendisine kızdı, bütün kölelerini topladı. Onlara gece gündüz tam otuz gün işkence etti.

    “Söyleyin efendinin hazineleri nerede saklı? ” diye sordu.

    O kölelerin tamamı işkenceden paramparça oldu, fakat hiçbiri efendisinin sırrını söylemedi.
    Bu sırada o yoksul kişi uyuyordu, hafifçe bir ses ona:

    “Ey ulu kişi gel sen de kul nasıl olur o efendileri için can veren kölelerden öğren” dedi.

    Şöyle bir hikaye de anlatılır:

    Zahidlerden biri olan Şekiku’l-Belhi, hayatında bir ara dünyalık şeylere o kadar kaptırmış ki, ibadetlerini unutuvermişti. Bu sırada büyük bir kıtlık yaşanmıştı. İnsanlar bu yüzden perişan olmuşlardı. Morallari çok bozuktu.

    Bu zahid kişi bir gün herkes perişanken, hiçbir şey olmamış gibi mutlu, neşeli yaşayan bir gençle karşılaştı. Adam gence : “Bu neşe, mutluluk da neyin nesi. İnsanların büyük bir sıkıntı ve üzüntü içerisinde olduklarını görmüyor musun?” dedi.

    Genç; “Niçin üzüleyim ki...Benim efendim büyük bir köye sahiptir. O köyde ihtiyacımız olan her şey bulunur ” diye cevap verdi.

    Gencin söyledikleri zahidi çok etkiledi. Aklını başına toplamasını sağladı. Zahid kişi, gencin söylediklerinden etkilendi etkilenmesine, ancak söylenenleri başka bir şekilde yorumladı. Gencin söyledikleri, adamı düşünmeye yöneltti, hislerini uyandırdı. Dalgınlıktan kurtularak, kendine gelmesini sağladı. Kaybolmak üzere olan hakikate, doğrulara sarılır oldu.

    Adam Allah’ tan af dileyip : “Bu genç de benim gibi Allah’ ın bir kuludur. En ufak bir üzüntü bile yaşamıyor. Çünkü onun efendisi bir köye sahip. O genç üzülmüyor da, Allah benim Rabbim iken ben nasıl üzülüyorum. Hem o Allah, bu evrendeki her şeyin sahibidir.” dedi.

    Allah kuluna kafidir. Çarenin ve çözümün nerede olduğu bellidir. Şu imtihan dünyasında bütün çareler ve çözümler Kur’an-ı Kerim’in ve peygamberimizin (s.a.v.) sünnet-i seniyyelerin nurlu yolundadır. Kulluğun nurlu güzelliğini yaşamak ancak sırat-ı müstakim ile mümkündür. Başka yerlerde çare ve çözüm aramak insanı Hak ve hakikat yolundan saptırır. Yıldızlar, taş, toprak, bitki, hayvan, mikrodan makro aleme kadar herşey Allah’ı tesbih edip duruken insanların bundan geri kalması, ciddiyetsizliği, menfaat düşkünlüğü, Hak ve hakikatlerin onu ilgilendirmemesi, kulluk etmemesi, bu yolun sevdalısı olmaması; insanı nerelere düşürür, herşey ayan beyan ortaya çıktığında nasıl eritir, perdeler kalktığında nasıl yakar düşünmek gerekir.
    İsra suresi: 44 - Yedi gök, yer ve bunların içinde bulunanlar, Allah'ı tesbih ederler. O'nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir varlık yoktur. Fakat siz, onların tesbihlerini iyi anlamazsınız. Şüphesiz O, halimdir çok bağışlayandır.
    Yeryizinde ortalama 60 günlük bir ömrü olan arıların bir yaradılış amacı olsun da insanın yaradılış amacı olmasın mı? Ne vakte kadar insanlar solucanla eş bir amaç uğruna yaşayacak? Aslında solucan bile tesbihini, görevini gayet güzel yerine getiriyor. İnsan ise Allah’ ın şaheseridir. Şaheserin amacı ise Şah olmalıdır.

    Dönemin iki büyük süper gücünden biri olan İran İmparatorluğunun başkent sarayına girildiğinde imparatorun yüzüne a.e.Hadravi şöyle demişti:

    - “Biz senin tahtına ve tacına konmaya gelmedik. Biz seni kula kulluktan kurtarıp Allah’a kul olmaya çağırmaya geldik.”

    Günümüzde neden “bu sözü” söyleyemiyoruz sizce?

  10. #10

    Malayanİ Mİ Yeter....

    Cennetin Kokusu

    Sürekli genişleyen uçsuz bucaksız gökler neyi düşündürüyor? Ayrıca 10 üzeri-18 metreye inilmiş olan boyutlardaki kuarklar? Yer ve gökleri yaratan Allah’tır.

    Yüz milyarlarca galaksiler ve sadece bir galaksideki yüz milyarlarca yıldızların düzeni ve 10 üzeri -18 metreye inilebilen günümüzde, kuarkların düzeni Allah’ı düşündürseydi eğer “kamusal alan” a sahip çıkmaya kalkacak kadar akıl şaşmış olmazdı. Kamusal alanı, evrenler çiftliğini yaratan alemlerin Rabbinden ayırmaya kalkanlar; Allah’ın emirleriinin değil, kendi emirlerinin olmasını isteyenler tam bir sapıklık içine düşmüşlerdir.

    Osmanlı İmparatorluğu’ nda padişahı yerinden edecek şeylerden birisi delirmesi diğeri de dinimize uygun olmayan bir şeyin yapılmış olmasıydı. O dönemi yaşanlar bizim kamusal alan denilen şeye karşı ne derlerdi acaba? Oysa günümüzde şeytanın arşivine aşinalık arttıkça, nefse tapıldıkça bu tür şeyler normal karşılanıyor. İnancı için yaşamayanlar çok ucuz şeylere satılırlar. Bir olan Allah’a kulluk etmeyenler kulluk edecek çok şey kendilerine bulurlar. Allah’a secde etmeyenler servet, şan, şöhret, mevki, makam, mal, mülk ve eşyanın önünde başlarını eğerler.

    Kahramanca yaşanmış 600 yıllık son dönem geçmişimiz bile bir kalemde silinip atılabildi. İşine gelmeyen yerler karalandı. Nankörlük caddesinin sonunun iyi olmayacağı bellidir. Oysa bu geçmişte Allah’ın adını ötelere duyurmak için çırpınılmış ve Akdeniz göl haline getirilmişti. Hasta adam dedikleri halleri bile inancından ötürü arslan kesilip düşmanların kökünü kesmişti. Bütün istekleri inancımızın yaşanabilmesiydi. Düşmanların yapamadığını malesef kendi kendimize yapmayı başarmış durumdayız.

    Acaba kamusal alan zulmünü mesela Çanakkale şehitlerimiz bir duysaydı acaba ne kadar üzülürlerdi. Allah’ın emirlerinin öncelenmesinin önündeki engelleri, Peygamberimizin (s.a.v.) sünnet-i seniyyelerinden bile haberdar olunmadığını, dünyevileşmenin bizi ne hallere getirdiğini, Ebu Cehil gibi Hak ve hakikatlere karşı ciddiyetsizliği, ilgisizliği, duyarsızlığı, zorbalığı, nankörlüğü, işyerlerinde namaz kılmanın problemini, doğru dürüst din eğitiminin verilmediğini, okulların durumunu, üniversite okuyamayan başörtülü kızlarımızı, hayvani özelliklerin epey bir ağır bastığını, “la ilahe illallah” davasını bile duymamış olanları, Hak ile batılın hiç bir şey ifade etmeyişi, heva ve hevesin peşinden gidilmesini, nefse karşı körlüğü, gazab celbeden faizi,.....görselerdi kimbilir o arslanlar bu halimize ne derlerdi?

    Dünya hayatının boş işlerle, gaflete dalarak geçirilmesinin, şeytanın sayısız arşivlerini seyrederek geçen ömürlerin pişmanlığının; her iki alemde de duyulması acı vericidir.
    Cennette boş söz duyulmayacağı bize bildirilmiş. Belki de cennet hayatından bir kokudur bu...ne dersiniz?

  11. #11

    Kaygılarımız neler?

    Hak Yolunu Kaygı Edinmek

    Önceliklerimize ne kadar dikkat ediyoruz? Neyi arıyoruz? Nelerin peşindeyiz? Kimlere kulak veriyoruz, kimleri dinlemiyoruz? Allah’tan, peygamberimiz (s.a.v.)’ den, Hak ve hakikat yolcularından başkalarını kendimiz için dinlemeye layık görüyor isek kendimizin değeri konusunda ciddi kaygılarımız olmalı. Hakiki mürşit olan Kur’an-ı Kerim insanlara indirildi. İnsan olanlara layık görüldü. Acaba cevherimiz ve cürufumuz ne durumda?

    Hz.Mevlana şöyle der:

    “Neyi arıyorsan osun sen”

    “Parça bütünden koptu mu işe yaramaz. Bedenden bir uzuv kesilirse o uzuv işe yaramaz hatta murdar olur. Tekrar aslına iade edilmezse ölü kalır. Hak’tan nasıl ayrı kalabilirsin? Sen oraya aitsin.”

    “Ten yeşilliğe ve akarsuya meyleder. Çünkü aslı topraktır. Can hikmete ve bilgilere meyleder. Ten yere, Can göklere meyleder. Ruhun aslı yücelerdendir, tenin aslı yerden.”

    Rivâyete göre, Peygamberimiz (s.a.v.) bir gün yolda yürürken bir koyun leşine rastlar, yanındakilere: "Bu koyun leşine, sahibinin önem vermediğini kabul eder misiniz?" diye sordu.

    Sahabiler O'na «Tabii kabul ederiz, önem vermediği için onu çöpe attılar» diye cevap verdiler. Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.v.) sahabelere buyurdu ki: «Nefsimi kudreti elinde tutan Allah (c.c.)'a yemin ederim ki. Allah (c.c) katında dünya, şu koyun leşinin sahibinin gözünde olduğundan daha değersizdir. Eğer Allah (c.c.) katında dünya bir sivrisinek kanadı kadar değer taşısaydı, ondan kâfirlere bir içim su bile vermezdi.»

    Leş uğruna Hak ve hakikatleri terkedebilmek bir insanı ne hale getirir? Bize sonsuz nimetler veren Rabbimizin yine bizim iyiliğimiz ve bize gerektiği için istediği şeyleri leş uğruna terketmek, hüma kuşu gibi göklere doğru kanat açmak yerine çöplükle, malayaniyle meşgul olmak, hayırlı işlere meyletmemek, dünyaya tamah etmek...Biz bunlar için miyiz?

    Ehlullah der:

    “Allah haktır, Allah’ın hak dedikleri haktır, Kur’an haktır, din haktır, peygamber haktır, Allah’tan gelenlerin tamamı haktır. Kendini, kendi bilgisini, kendi anlayışını Allah’tan gelen bu haklara tercih eden kişi kibirlidir. Allah’ın hakla gönderdiği, hak olarak gönderdiği, haklı olarak gönderdiğini hak olarak kabul etmeyen ve onların dışında hak arayan kişi asla cennete giremeyecektir. Bir tek âyetin, bir tek hükmün bile haksızlığına hükmeden kişi cennete giremez.

    Din adına, hayat adına en güzelini, hayat programı ve sistem adına en güzelini, hukuk, eğitim, kanun, kazanç, eşya, ev tefrişi adına en güzelini Allah’ ınki bilmiyorsanız, Allah’ ınkinden hoşlanıp razı olmuyorsanız, bunları insanlardan veya toplumdan almaya, Avrupa’ dan, Amerika’ dan, İsviçre’ den, Fransa’ dan almaya çalışıyorsanız, bilesiniz ki siz kesin hidâyetten çıkmış pisliğe batmış insanlarsınız.”

    34- SEBE:
    5- Âyetlerimizi hükümsüz bırakmak için yarışanlara gelince, onlar için de pek kötü ve elem verici bir azab vardır.

    59-HAŞR:
    19. Allah'ı unutup da Allah'ın da kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın onlar, yoldan çıkan kimselerdir.

    43-ZUHRUF:
    36- Her kim Rahman olan Allah'ın zikrinden yüz çevirirse biz ona bir şeytan musallat ederiz. Artık o şeytan onun yakın dostudur.

    7-ARAF:
    36- Kim de âyetlerimizi yalanlar ve onlara karşı büyüklük taslarsa, işte onlar cehennemliktirler ve orada ebedî olarak kalacaklardır.
    40- Bizim âyetlerimizi yalanlayan ve onlara inanmaya tenezzül etmeyenler var ya, işte onlara göğün kapıları açılmayacak ve deve (veya halat) iğne deliğinden geçinceye kadar onlar cennete giremeyeceklerdir. İşte suçluları böyle cezalandırırız.
    41- Onlara cehennemde ateşten bir yatak, üstlerine de (ateşten) örtüler vardır. Biz zalimleri işte böyle cezalandırırız.
    146- Yeryüzünde haksız yere büyüklük taslayanları, âyetlerimizi anlamaktan uzak tutacağım. Onlar ki, bütün âyetlerimizi görseler de onlara iman etmezler. Doğru yolu görseler de o yolu tutup gitmezler. Eğer sapıklık yolunu görürlerse tutar onu izlerler. Çünkü onlar âyetlerimizi inkâr etmeyi âdet edinmişler ve onlardan hep gafil olagelmişlerdir.

    Allah’ ın ayetlerine karşı ihtiyacı yokmuş gibi davranmak, kibirlenmek, yok farzetmek, aldırış etmemek, kabule tenezzül etmemek, beğenmemek, görmezden,duymazdan gelmek, örtmek, yalanlamak, müstekbir davranmak, yok etmek istemek, Allah’ın hükümlerine, yasalarına boyun eğmemek, kulluk etmemek, kendi görüşlerini, keyfini, yasalarını, fikirlerini, heva ve heveslerini, hayat programlarını daha üstün görmek çok ciddi felaketlere sebep olabilir.
    Hadis-i şerifte buyurulmuştur ki :

    “Bir kimsenin dünyada yediği lokmanın karşılığı, ahiretteki hissesinden eksilir.”
    “Eğer mü’minin dünyalıktan birşeyi artarsa Allah katındaki noksan olur ve eski hali gibi olmaz.”

    “Dünyasını seven ahiretine, ahiretini seven de dünyasına zarar verir.O halde siz baki olanı fani olana tercih ediniz.”

    “Dünya ve ahiret birbirinin zıddıdır.Birini ne kadar memnun edersen, diğerini de o kadar gücendirirsin.”

    61-SAF:
    10- Ey İman edenler! Sizi acı bir azabdan kurtaracak ticareti size göstereyim mi?
    11- Allah'a ve Resulüne inanırsınız, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda savaşırsınız. Eğer bilirseniz sizin için en iyisi budur.

    39-ZÜMER:
    22- Allah, kimin bağrını İslâm'a açmış ise işte o, Rabbinden bir nur üzerinde değil midir? Artık Allah'ın zikri hususunda kalpleri katılaşmış olanların vay haline! İşte bunlar, apaçık bir sapıklık içindedirler.

    13-RA'D:
    19- Şimdi Rabbinden sana indirilenin gerçekten hak olduğunu bilen bir kimse, kör olan bir kimse gibi olur mu? Fakat bunu ancak üstün akıllı ve temiz vicdanlı kimseler idrak ederler.

    Eğer insan dünya hayatını öncelerse layığını da bulacaktır. Hiç dünyanın peşinden koşup ta mutluluğu yakalamış bir insan veya bir ülke gördünüz mü? Maddi ilimleri manevi ilimlerden ayırmak ve öncelemek neyi bize tanıttı? İnsanı mı? Kendisinin bile ne olduğundan, kim olduğundan haberi olmayanların yaptıkları çalışmalar felaketlere sebep olmuyor mu? İslami ilimlerden haberi bile olmayanlar kendi içindeki ilim ambarını nasıl görecek?

    Günümüzde mahrumiyet içinde olduğumuz ilim için asırlar öncesinden Yunus Emre diyor ki:

    İlim ilim bilmektir
    İlim kendin bilmektir
    Sen kendini bilmezsin
    Ya nice okumaktır

  12. #12

    Aslolan

    ASLOLAN



    Hz. Ömer (r.a.) bir gün Şam’a gitmek üzere ashab-ı kiramdan bir grup ile yola çıktı. Bir deveden başka bir şeyi yoktu.
    Kölesi Muğire ile nöbetleşe deveye biniyordu. Bir saat kadar kendisi biniyor, kölesi deveyi çekiyor, sonra bir saat kadar köle biniyor, Hz.Ömer deveyi çekiyordu. Allah’ın hikmeti, tam Şam’a yaklaştıklarında deveye binme sırası Muğire’ye gelmişti. Ashab-ı kiram, Hz.Ömer’e deveye kendisinin binmesinin uygun olacağını söylediler.
    Hz.Ömer de:
    -Nöbet Muğire’nindir. Benim deveye binme nöbetim geçti, buyurdu.
    Ashab-ı kiram:
    -Bugün Şam’a gireceğiz. Şehrin ileri gelenleri sizi atları üzerinde karşılayacaklar. Onların karşısında yaya olmanız münasip olmaz. Lütfedin de ricamızı kabul edin,dediler.
    Hz.Ömer; bu sözden huzursuz olup:
    -Hala bu evhamdan kurtulamadınız mı? İslam dininin yüceliğini böyle mi anladınız. Bize İslam’ın şerefi yetmez mi? İslam’dan daha üstün ve şerefli bir şey var mıdır? Hak Teala bu izzeti ve devleti bize ihsan eylemiştir. İslam tacını başımıza, Resulullah’ın (s.a.v.) şeriat hırkasını sırtımıza, kelime-i şehadeti dilimize, Kur’an-ı Kerim’i kalbimize koymuştur. İslam’ın kıymetini anlamışız. Halka at ile elbise ile gösteriş yapmanın ne kıymeti vardır. Yalnız Resul-i Ekrem’in ümmeti olmak şerefi size yetmez mi, diye cevap verdi.

    İnci arayan denizin dibinde aramalıdır.Sığ yerlerde ancak çer çöp bulunur. Makam, servet, şan, şöhret aramak çer çöpün peşinde olmak demektir. Oysa anlamsız şeyler için hareket etmek hayvanlara mahsus bir iştir.

    Hz. Mevlana mürşit kitap olan Mesnevi’sinde şöyle der:

    “Kuş havadadır, gölgesi yerde kuş gibi uçar görünür.
    Ahmağın biri, o gölgeyi avlamaya kalkışır, takati kalmayıncaya kadar koşar.
    O gölgenin havadaki kuşun aksi olduğundan; o gölgenin aslının nerde bulunduğundan haberi yok!

    Gölgeye doğru ok atar. Bu araştırma yüzünden okluk bomboş kalır.
    Ömrünün okluğu boşaldı. Ömür gitti; gölge avı ardında koşmada yandı eridi!
    Bir kişinin dadısı, Allah gölgesi olursa onu gölgeden ve hayalden kurtarır.
    Allah’a kul olan, Allah gölgesidir. O bu âlemden ölmüş, Allah ile dirilmiştir.”

    Evet...Bize gelen yorgunluklar gölge peşinde koşmaktandır. Oysa aslı hüma gibi göklerde uçmakta... Gölgeyi avlayacağım diye ömür gelir geçer gider hali harap olur, bitap düşer. Göklere çıkacak ne kuvveti kalır, ne temizliği kalır, ne de yolu...Hayallere, gösterişe, gelecek ümitlerine kapılmadan, sineden yok edilmesi gerekecek ilimlerin talimine rıza göstermeden Hak ve hakikat yolunda yürümek gerekir.

    İslam’ın kıymeti, şerefi, yüceliği, üstünlüğünü anlamamız gerekir. Allah kuluna kafidir.

  13. #13

    YÜz Kizartici İŞler

    YÜZ KIZARTICI İŞLER

    Kur'an-ı Kerim'i müzeye kalkacak bir kitap olarak görenler, Peygamberimizin (s.a.v.) sünnet-i seniyyelerine “ İşte insanlar bir zamanlar bunlarla amel ederdi.” diyerek müzelerde anlatılacak birşey olarak görenler acaba yok olmayı haketmiş olan kavimlerden daha mı az azmış oluyorlar?

    Rabbinin ekmeğini yiyip başkalarına kulluk etmektir bunlara yakışan. Hem Allah'ın onlara verdiği nimetlerden faydalanırlar hem de O'nun kılıcını sallarlar. Allah’ın arzında yaşarlar, Allah’ın evinde otururlar, döşeğinde yatarlar, eşyalarını kullanırlar, sonra da Allah’ı unuturlar, nimetlerine nankörlük ederler.

    Kendi heva ve heveslerinin, şeytanlarının, nefislerinin peşinde koşturmak isteyenlerin; geçmişte işlerine gelmediği, dünyevileşmelerinin önüne engel çıkardığı için peygamberlerini öldüren İsrailoğullarından ne farkı var? Şimdide aynı şekilde Peygamber katili olmak isteyenler, hadisleriyle uğraşıp duranlar bindikleri dalı kesmekteler.

    Hz. Câbir radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalatu vesselâm'ın yanına Habeşistan muhacirleri dönünce, onlara: "Habeşistan diyarında gördüğünüz farklı şeylerden bana anlatmaz mısınız?" buyurdular. Onlardan bir grup genç: "Elbette! Ey Allah'ın Resülü!" dediler (ve anlatmaya başladılar):

    "(Bir gün) biz otururken, onların yaşlı rahibelerinden biri, başının üstünde bir su küpü olduğu halde yanımızdan geçti, onlardan bir gence rastladı. Genç elinin birini rahibenin omuzları arasına koyup onu itti. Kadın dizlerinin üzerine düştü ve küpü kırıldı. Kadın yerden kalkınca, gence yöneldi ve: "Ey zalim! Allah kürsüyü kurup, evvelîn ve âhirîni toplayıp hesaba çektiği, el ve ayakların lisana gelip yaptıklarını anlattıkları (o Kıyamet gününde) sen bana yaptığın zulmün ne demek olduğunu bileceksin! Yarın Allah'ın huzurunda benim halimle, kendi halinin ne olduğunu göreceksin!" dedi.

    Râvi der ki: "Resülullah (bu anlatılanları dinledikten sonra): "Rahibe doğru söylemiş, rahibe doğru söylemiş. Allah, zayıfların intikamını güçlülerden almayan bir ümmeti nasıl takdis edip (günahlarından arındırır?)" buyurdu."

    Zulme seyirci ve sessiz kalmak Peygamber diliyle "şeytan" olmaktır, hem de "dilsiz şeytan"...

    “ Biz artık bu eski masalları dinlemek istemiyoruz. Biz aynen modern ve çağdaş batı gibi ne olursa olsun zengin yaşamak istiyoruz” diyenlerin yüz kızartıcı halini Hz. Mevlana’nın mürşit kitap olan Mesnevi’sinde geçen şu hikaye çok güzel anlatıyor:

    “Dünya arzusu ve şehveti külhana benzer, takva ise hamama. Böylece takva hamamı şehvet külhanıyla aydınlanır.

    Takva sahipleri böylece bu dünya külhanında zevk ve sefa içindedirler. Çünkü onlar, hamama girerek yıkanıp temizlenmişlerdir.

    Bu dünyadaki zenginler, hamamı ısıtmak için tezek taşıyanlara benzerler. Allah, hamam ısınsın tavlansın diye onlara hırs vermiştir.

    Hamama giren, yüzünden, yüzündeki temizlik ve güzellikten bellidir.

    Külhandakiler de yüzlerindeki ve ellerindeki kir, duman ve isten belli olurlar.
    Bu dünyada mal toplayan ve onunla övünen “Ben şu kadar, bu kadar mal topladım” diyen gerçekte; “Bu kadar tezek, bu kadar fışkı getirdim.” diyor. Bu sözler aslında yüz kızartıcı sözlerdir. Fakat külhanda çalışanlar aralarında bununla övünürler.

    “Sen akşama kadar altı küfe tezek getirdin. Halbuki ben hiç zahmet çekmeden, yirmi küfe tezek taşıdım” derler.

    Külhanda doğup temizlik nedir görmeyen kişi elbette misk kokusundan incinir, hasta olur.”

  14. #14

    Çare

    Çare

    Ademoğlu mezar taşındaki gibi hayat ve ölüm arasında kısa bir çizgiden ibaret değildir. Ebedilik amacına karşı duyarlılığa sahip olmak, ebedi saadeti için arayışlarını sürdürmek insan olmanın bir gereğidir. Kalbin ve ruhun bu isteğine karşı duyarsızlaşmak insanın insanlığının kayboluşunun bir alametidir.

    Bediüzzaman şöyle diyor:

    Ey insanlar! Fâni, kısa, faydasız ömrünüzü bâki, uzun, faydalı, meyvedar yapmak ister misiniz? Madem istemek insaniyetin iktizasıdır; Bâkî-i Hakikînin yoluna sarf ediniz. Çünkü Bâkîye müteveccih olan şey, bekanın cilvesine mazhar olur.

    Madem her insan gayet şiddetli bir surette uzun bir ömür ister, bekaya âşıktır. Ve madem bu fâni ömrü bâki ömre tebdil eden bir çare var ve mânen çok uzun bir ömür hükmüne geçirmek mümkündür. Elbette, insaniyeti sukut etmemiş bir insan, o çareyi arayacak ve o imkânı bilfiile çevirmeye çalışacak ve tevfik-i hareket edecek.

    İşte o çare budur: Allah için işleyiniz, Allah için görüşünüz, Allah için çalışınız. Lillâh, livechillâh, lieclillâh rızası dairesinde hareket ediniz. O vakit sizin ömrünüzün dakikaları, seneler hükmüne geçer.

    Sahabelerin yaptığı gibi her şeyi Allah için yapan, nefsinin bineği haline gelmeden, nefsini binek olarak kabul edip üstüne binebilen ve bu nurlu yolda inkişaf etmenin güzelliğini yaşayan insanlar haline gelinmelidir.

    Ehlullah der:

    “ Bizim Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbidir. Bizim hayat programımızı belirleyen, bizim yaşam biçimimizi belirleyen, bizim hareket tarzımızı belirleyen, bizim hukukumuzu, bizim ekonomimizi, bizim kılık kıyafetimizi, bizim eğitimimizi bizim her şeyimizi belirleyen Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbidir. Bizim hayatımızda söz sahibi olan, bizim tüm yaptıklarımızı yaptıran, yapmayıp terk ettiklerimizi de yaptırmayan, adına hareket ettiğimiz Rabbimiz semavat ve arzın Rabbidir. Biz Ona îman edip teslim olmuşuz. Biz irademizi Ona teslim etmiş, Onun seçimini seçim kabul etmiş, oyumuzu Ondan yana kullanmış, Ona güvenip dayanmışız. Evet, bizim Rabbimiz semavat ve arzın Rabbidir. Yâni tüm mevcudat ve mahlukatın hayatına program çizmeye tek yetkili olan Allah bizim de hayatımıza program çizmeye yetkili tek Rabdir. Bizim yememiz içmemizde, evlenmemiz boşanmamızda, giyimimiz kuşamımızda, eğitimimiz hukukumuzda, kazanmamız harcamamızda, sosyal siyasal hayatımızda, bireysel toplumsal görüntümüzde, gündüzümüz gecemizde hakim tek varlık Allah’tır, biz O dedi diye yapar, O dedi diye terk ederiz. Çünkü göklere ve yere, göktekilere ve yerdekilere tek egemen O’dur. Bu varlıklar O var ettiği için vardır. O tüm kâinata egemendir.”

    Hak ve hakikat yolunda, yüreğini yüce sevdaya tahsis etmiş yiğitlerin kaygısı da yücedir. Allah erleri nefsinin, keyfinin, zevkinin, sefasının istediğini değil, gözleri ve gönüllerini ayırmadıkları kılavuzumuz Peygamberimiz (s.a.v)’ in izini takip eder.

    3-AL-İ İMRAN : 31- De ki, siz gerçekten Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve suçlarınızı bağışlasın. Çünkü Allah çok esirgeyici ve bağışlayıcıdır.

    32- De ki, Allah'a ve Peygamber'e itaat edin! Eğer aksine giderlerse, şüphe yok ki Allah kâfirleri sevmez.
    Bediüzzaman şöyle diyor:

    “ Cenâb-ı Hakka iman eden, elbette Ona itaat edecek. Ve itaat yolları içinde en makbulü ve en müstakimi ve en kısası, bilâşüphe, Habibullahın gösterdiği ve takip ettiği yoldur.”

    “ Muhabbetullah, Sünnet-i Seniyyenin ittibâını istilzam edip intaç ediyor. Ne mutlu o kimseye ki, Sünnet-i Seniyyeye ittibâından hissesi ziyade ola. Veyl o kimseye ki, Sünnet-i Seniyyeyi takdir etmeyip bid'alara giriyor.”

    Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş: "Her bid'at dalâlettir ve her dalâlet Cehennem ateşindedir.”

    Hz. Mevlana şöyle diyor:

    “Ahmed, ümmetler “Yarabbi” desinler diye dünyada nice putlar kırdı.”

    “Ahmed’in çalışması olmasaydı sen de ataların gibi puta tapardın.”

    “O’nun ümmetler üzerindeki hakkını bil! Başın, puta secde etmekten, bunu bilesin diye kurtuldu.”

    “ (Ey Ahmed!) kim senin sofrandan başka bir sofraya giderse bil ki şeytan, onunla aynı kâseden yemek yer.”

    “ Kim senin komşuluğundan kaçarsa şüphe yok ki, ona şeytan komşu olur.”

    Sonsuz nimetlerle donatılmış ebediyet yolcularının başıboş bırakılması düşünülemez. İnsan kime itaat ettiğine, kimden korktuğuna, kime güvendiğine, kimin emirlerini dinlediğine bir bakmak zorundadır. Hükümlerinizi verirken kimi dinliyorsunuz?

    İslam dininde tuvalete girerken ve çıkarken bile okunması icab eden dualar varken “ biz hayvanoğluyuz ” diyen Darwincilere özenmek ve özendirmek zulümdür.

    Hz. Mevlana : “Adalet nedir? ağaçlara su vermek. Zulüm nedir? dikeni sulamak. Adalet bir nimeti yerine koymaktır, her su çeken tohumu sulamak değil. Zulüm nedir? Bir şeyi yerinde kullanmamak, yeri olmayan yere koymak. Bu da ancak belaya kaynak olur. Allah nimetini cana, akla ver, iç ağrısına uğramış, düğümlerle, sıkıntılarla dopdolu olmuş tabiata değil.”

    11-HUD : 113. Ve zulüm yapanlara yakınlık göstermeyin ki, size de ateş dokunmasın. Allah'dan başka yardımcılarınız da yoktur. Sonra yardım da göremezsiniz.

    Sonuçta takip edilecek olan iz, insanı kurtuluşa götüren yoldur. Medeniyiz diyerek hiçbir şey dinlemeden kemik kavgası yapanların peşinde gezmek, zalimlerden merhamet dilenip durmak, zavallı önceliklerin neler olduğunu gözler önüne seriyor aslında. Allah’ ın emir incileri yerine dünyevileşmeyi, nefsini, hevasını , hevesini, şeytanı dinleyenlerin akibetine acınmaz. Nelere özenip özendirdiğimizi belirleyen halleri gözden geçirecek olursak görürüz ki eksik görüşlü insanlar dışa bakar. Kemal sahibi olanlar ise hikmete bakar.

    Hz. Mevlana şöyle der:

    “Nefsi, pirin gölgesinden başka hiçbir şey öldürmez. O nefis öldürenin eteğine sımsıkı sarıl. Eteğini sıkıca tuttun mu , bu, Allah tevfikidir. Sende beliren her kuvvet, Onun seni çekişinden dileyişinden meydana gelir.”

    “Can rızkını senin Davud’un olan şeyhin himmeti olmadıkça nasıl olur da çalışıp çabalamayla elde edebilirsin?”

    “Temiz kişilerin taşını, toprağını öpüp yalamak aşağılık adamlara hizmetten, onların bağına, bahçesine nail olmaktan yeğdir. “

    “Eski ve tecrübe görmüş akıl, sana yeni bir baht bağışlar.”

    “Nefsiyle savaşmak alçak adamın işi olamaz. Eşeklere Misk sürüldüğünü gördün mü hiç?”

    “Arzulara kul olan, Allah katında köleden beterdir.”

    “Nefis şeyhle adım attığını, ona uyduğunu görürse zorla sana ram olur.”

  15. #15

    GÜlİstandan KaÇanlar

    GÜLİSTANDAN KAÇANLAR

    Hz. Mevlana mürşit kitap olan Mesnevi’sinde şöyle bir hikaye anlatır:

    “İri yarı bir adam bir gün güzel koku satanların pazarına gelince aklı başından gitti. Yere yıkılıp bayıldı. Yol ortasında bir ölü gibi yığıldı kaldı. Bunu gören halk başına üşüştü. Başına toplananlardan kimi kalbini yokluyor, kimi yüzüne gül suyu döküp duruyordu. Bilmiyorlardı ki adamcağız gül kokusundan bayılmış.

    Kimi bileklerini, başını ovuyor, kimi öd ağacına şeker karıştırarak tütsü yapıyor, bir başkası elbiselerini çıkarıp üstünü hafifletiyordu. Birisi nabzını yokluyor, öbürü ağzını kokluyor; şarap mı içti, esrar mı çekti, afyon mu yuttu, anlamaya çalışıyordu. Bir türlü adamın neden bayıldığını anlamayan halk şaşırıp kaldı.

    Son çare olarak akrabalarına haber vermeye karar verdiler. O bayılan kişinin akıllı ve anlayışlı bir kardeşi vardı. Bu haberi alır almaz yanına biraz köpek pisliği alarak koşup geldi. Çünkü kardeşi tabakhanede çalışıyordu. Pis kokuya alışmıştı. Gül kokusu duyunca bu yüzden bayılmıştı. Kardeşinin yanına varınca, o akıllı kişi, kimse anlamasın diye önce halkı dağıttı, sonra ağzını kulağına götürerek okuyormuş gibi yaptı, bu arada gizlice köpek pisliğini burnuna götürerek koklattı. Koklatır koklatmaz adam ayılarak kendine gelmeye başladı.
    Halk şaşırdı: “Bu ne büyük bir efsun bir sihir” dediler.”

    “Öğütçüler, pis kişiyi, ona bir kapı açılması, iyileşmesi için amberle, gülsuyu ile tedavi etmek isterler! Fakat ey inanılır, itimat edilir kişiler, pislere temiz şeyler layık değildir ki! Onlar, vahyin güzel kokusuyla eğrilmişler, sapıtmışlardır da “Siz bize uğursuzsunuz, biz, sizin yüzünüzden kötülüğe uğradık” diye feryada başlamışlardır.”

    “Bu söz, bize zahmet veriyor, bu sözden hastalanıyoruz... sizin vazınız iyi değil, bize iyi gelmiyor. Eğer yine susmaz da nasihata başlarsanız derhal sizi taşlar, öldürürüz. Biz, oyunla, abes ve saçma şeylerle semirmişiz... öğüte hiç alışmamışız! Bizim gıdamız yalandır, asılsız laftır, saçma sapan sözlerdir... sizin bildirdiğiniz şeyler, midemizi bozuyor. Siz bu sözlerle hastalığımızı yüzlerce defa artırıyor... akla ilaç olarak afyon veriyorsunuz” demişlerdir.

    “Kime öğüt miski fayda vermezse muhakkak o, kötü kokulara alışmıştır. Pislere temiz ve güzel şeyler layık değildir. Yılana şeker teklifi yersizdir. Kötü şeylere alışanlar iyi şeylerden hastalanırlar.”

    Allah’ın emirlerinden, Peygamberimizin (s.a.v.) sünnet-i seniyyelerinden, Hak ve hakikatlerden, helal daireden, zikirden, sohbetten, camiden, tesbihten, ibadetten, secdeden rahatsız olanlar rezalete alışık olduklarından hep dünyayı isterler. Alıştıkları şeyler yerine cennet kokusundan cüzler duyduklarında, rahatsız olurlar, dinlemek istemezler.

    Dünyanın, nefsinin, hevasının, hevesinin, şeytanının peşinden giderek insanlara, mala, mülke, servete, şöhrete, makama kulluk edenler, bir de kaygı duymadan kendilerini savunurlar, adam olma dersleri vermeye kalkışırlar. Allah’a kulluk edenleri, O’nun yolunda cehdedenleri kınarlar. Kör olanın ışığa, sağır olanın sese karşı tepkisizliği gibi yüreklerin de Hak ve hakikatlere karşı tepki veremez duruma düşmesinden kaygı duymak gerekir.

    Müslüman ana babadan doğup hatta evi caminin yanında olduğu halde güzel kokulara tahammül edemeyenler olduğu gibi, dünyanın diğer ucunda ezan sesi bile duymayanların Hak ve hakikatlere karşı vicdanı sönmemiş olabiliyor. Zorbalıktan gelen kötü kokuları duyabiliyor.

    Pentagon`da Ramazanda iftar verildi. Haberi aynen okuyorum:

    "Pentagon`daki iftarda ezan ve Kur`an Arapça okundu.
    Her dinden binlerce subay, astsubay ve erin görev yaptığı Amerikan ordusundaki müslüman görevliler için Pentagon`da bir iftar verildi. Önceki akşam verilen iftara Pentagon`da görevli subay ve astsubaylar aileleriyle katıldı. Genelkurmay Başkan Yardımcısı`na Kur`an-ı Kerim hediye edildi. Özel olarak getirilen hurmanın ikram edildiği iftarda Ezan-ı Muhammedi ve Kur`an-ı Kerim aslına uygun olarak Arapça okundu.
    Daha sonra okunan ayetlerin mealleri İngilizce olarak verildi. Burada bir konuşma yapan Genelkurmay Başkan Yardımcısı: "Amerikan ordusunda her dinden asker var. Hepsinin inançlarına saygılıyız. Bütün insanlarla iyi geçinmek istiyoruz. Herkesin ibadetini serbestçe yapabilmesine imkan veriyoruz" dedi. Pentagon`un görevli imamı tarafından teravih namazı kıldırıldı." (Zaman Gazetesi, 30 Ocak 1998)

  16. #16

    Başıboş Değiliz

    BAŞIBOŞ DEĞİLİZ

    Peygamberimiz (s.a.v.) : “Sizden hiç biriniz hevâsı, gönlü, arzusu benim tebliğ ettiğim şeylere tabi olmadıkça mü'min olmuş olamazsınız." diyor.

    KASAS : 50. “Eğer, ey Muhammed! Sana cevap veremezlerse, onların sadece heveslerine uyduklarını bil. Allah'tan bir yol gösterici olmadan hevesine uyandan daha sapık kim vardır? Allah zalim milleti şüphesiz ki doğru yola eriştirmez.”

    FUSSİLET : 52,53. “Ey Muhammed! De ki: “Ne dersiniz? O Kur’an Allah tarafından gelmiş olup da sonra siz onu inkâr etmişseniz, o takdirde haktan uzak bir ayrılığa düşenden daha sapık kim olabilir? Biz onlara hem âfâkda hem de kendi nefislerinde delillerimizi göstereceğiz ki, Kur’an’ın hak olduğu kendilerine açıkça belli olsun. Senin Rabbinin her şeye şahit olması kâfi değil mi?”

    ZUHRUF: 43- Öyleyse sen, sana vahyedilen Kur'an'a sarıl. Şüphesiz ki sen doğru bir yol üzerindesin.

    44- Doğrusu o Kur'an, senin için de, kavmin için de bir öğüttür ve siz ondan sorguya çekileceksiniz.

    Allah’ ı bırakmış, Kuran’ ı Kerim’ i bırakmış, Peygamberimiz’ i (s.a.v.) bırakmış, Allah’ ın gösterdiği yolu bırakmış, Allah’ tan gelen basiretleri bırakmış; kendi aklım var, fikrim var, ben kendime yeterim, hayatımı ben programlayabilirim demek, sapmaya layık bir insanın halidir. Ona verilen herşeyin Allah tarafından verildiğini, sonsuz nimetlerine nankörlüğün çok ağır bir şuç olduğunu kendinin zannettiği akılla kavramaları kolay olmayabilir. Oysa Allah kuluna sonsuz nimetleri vermiş ; onların nasıl, hangi yolda kullanmaları gerektiğini de bildirmiştir.

    Kur’an hakikatlerini öğrenmek ve yaşamak bir yana, en basit ilmihal bilgisini bile bilemeyenlerin, bir zamanlar Allah’ ın adını ötelere duyurmak amacıyla halifeliği elinde tutan ve Akdeniz’i göl haline getiren Osmanlı İmparatorluğu’ nun torunları olduğunu düşünmek çok acı. Tarihimiz, padişahın yanında bulunan Şeyh Edebali, Aziz Mahmut Hüdai, Hacı Bayram Veli, Akşemseddin gibi bir çok mürşidlerle çok parlak dönemler geçirmiş, fetihler yapılmış, “La ilahe illallah” davasını ötelere duyurabilmişler, Allah’ın emirlerini, peygamberimizin (s.a.v.) sünnet-i seniyyelerini baş tacı etmişlerdir. Dünyanın hakimi olan ecdadımızın döneminde, ya bir delilik ya da dine aykırı bir şey olduğunda padişahlık bırakılırdı. Günümüz ise kavimlerin helakını hatırlatıyor.

    Mesela Allah’ın müdahelesi olmadığı düşünülen kamusal alanlarına müdahele edenler böyle firavunluk iddiasına kalkışmaları halinde akibetleri de firavun gibi ibretlik olabilir. Vahyi hayatın dışına atanlar, Yaradanının emri olan başörtüsü takanları mağdur edenler, öte alemde epey bir mağdur olabilirler. Çünkü Allah’a kulluk edecek yere kendi hevalarına, heveslerine , nefsine ve şeytana kulluk etmek, Allah’ın emri yerine başkalarının emirlerini kabul ettirmeye çalışmak, Allah’ı değil sebepleri görmek ve onlara kölelik yapmak, kendini mülkün asıl sahibi görmek, Allah’a şirk koşmak ve buna zorlamak, cennetin özel haline uyum sağlama bakımından sorun çıkarabilir.

    Bizim yolumuzu ancak Allah’ın “oku” diyerek başladığı Kur’an-ı Kerim aydınlatacaktır. Çözümü uzaklarda aramanın hiç gereği yok. Yaşayan Kur’an olan Peygamberimizin (s.a.v.) sünnet-i seniyyelerini hayatımızın her alanında uyguladıkça doğru yola kavuşacağız.

    Ehlullah der:

    “Kıyâmete kadar kapılarını dövdükleri bu âciz varlıkların onlara hidâyet sunmaları, onlara yol göstermeleri, onlara reçeteler sunmaları mümkün değildir. Kıyâmete kadar onları Hakka ulaştırmaları mümkün değildir. İstedikleri kadar bu zalimler onların önünde eğilip onlardan yardım beklesinler. İstedikleri kadar onları Rab bilip onlardan hayat programı istesinler. Aman bizi kurtarın! Aman bize güzel yasalar yapıp bizi sahil-i selâmete çıkarın! diyerek istedikleri kadar onlara yalvarıp yakarsınlar. Kıyâmete kadar onların bunlara hiçbir fayda sağlamaları mümkün olmayacaktır. Çünkü isteyenler de zayıf, istenenler de âcizdir. Onların Hakka ulaşmaları asla mümkün olmayacaktır.

    Öyle değil mi? Hani şu ana kadar bu âciz insanlardan hangisinin insanlığa sunduğu sistem, hangisinin insanlığa sunduğu reçete insanları huzur ve sükûna kavuşturabilmiştir? Dünya açısından bu böyle olduğu gibi, âhiret açısından da böyledir. Dünyada bir fayda sağlayamadıkları gibi âhirette de insanları Allah’ın azabından kurtaramayacaklardır bu varlıklar. İşte görüyoruz bu âcizlerin elinde dünyamız kan gölüne döndürülmüştür.”

    Zuhruf Suresi:

    36- Her kim Rahman olan Allah'ın zikrinden yüz çevirirse biz ona bir şeytan musallat ederiz. Artık o şeytan onun yakın dostudur.

    37- Şüphesiz ki bu şeytanlar onları yoldan çıkarırlar. Onlar da kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar.

    Müddesir Suresi:

    38-42. “Herkes kazancına bağlı bir rehindir; Ancak defteri sağdan verilenler böyle değildir; onlar cennettedirler. Suçlulara: “Sizi bu yakıcı ateşe sürükleyen nedir?” diye sorarlar.”

    43-46. “Onlar derler ki: “Namaz kılanlardan değildik. Düşkün kimseyi doyurmuyorduk. Bâtıla dalanlarla biz de dalardık. Ceza gününü yalanlardık. Ölüm bize o haldeyken geldi.”

    Kalem Suresi:

    42- O gün işler zorlaşır ve secdeye davet edilirler. Fakat güç yetiremezler.
    43- Gözleri düşük bir halde kendilerini bir zillet kaplar. Oysa onlar sapasağlam iken de secdeye davet ediliyorlardı.

  17. #17

    İlgimiz Hakikatlere mi?

    İlgimiz Hakikatlere mi?

    Hz. Mevlana: “Eğer esen her rüzgarla otlar gibi sallanırsan dağ gibi de olsan bir ota değmezsin.” diyor.

    Her rüzgarın bizle oynamasına izin verirsek büyük ve sağlam düşüncelerimiz, kökleşmiş bir hayatımız yok demektir. Vahyin dışlandığı bir hayat herşeyin yerinden edildiği büyük bir zulmü de beraberinde getirecektir. Ne gittiğimiz bir yol, ne de bir hedefimiz olur. Kuru yapraktan bir farkımız kalmaz.

    Allah’ ı unutursak; ne olduğumuzu, nereden geldiğimizi, niçin yaşadığımızı, nereye gideceğimizi unuturuz; boş şeylere esir oluruz. İnsanları oyalayan boş sözlere, boş şeylere, dünyanın cazibedar hevesleri, oyunları, eğlencelerine bir ömür harcanır gider. İşte kim böyle Allah’ı unutursa Allah da ona kendisini unutturacaktır. Allah onu kendi haline bırakıverir de o insan dünyanın peşinde, dünyada kalacak şeylerin peşinde yuvarlanır gider.

    "Gelişelim, modernleşelim, zenginleşelim sonrada yiyelim, içelim, gezelim, dünyevileşelim, keyfimize bakalım" yolu yol değil. Yol zannetiğimiz şeyleri, maksat zannetiğimiz şeyleri bir de Osman Gazi’ den dinleyelim.

    Osman Gazi, oğlu Orhan Gazi’ye vasiyetinde şöyle diyor:

    “Allah’ın buyruğundan gayrı hiç bilmeyesin. Bilmediğini din ulemasından sorup anlayasın. İyice bilmeyince bir işe başlamayasın. Sana itaat edenleri hoş tutasın ve askerine imanı, ihsanı eksik etmeyesin ki, ihsan insanın kılavuzudur. Zalim olma, adaletle şenlendir. Ve cihadı terketmeyerek beni şad et. Ulemaya riayet eyle ki din işleri nizam bulsun. Nerede bir ilim ehli duyarsan ona rağbet, ikbal ve hilm göster. Askerine ve malına gurur getirip din ehlinden uzaklaşma. Bizim mesleğimiz Allah yolu ve maksadımız Allah’ın dinini yaymaktır. Yoksa kuru kavga ve cihangirlik davası değildir. Sana da bunlar yaraşır. Daima herkese ihsanda bulun. Memleket işlerini noksansız gör.”

    Necip Fazıl Kısakürek:

    “Çile kapısından erişilecek dünyayı bilseydin, yatağını yorganını satardın.”

    “Tomurcuk derdinde olmayan ağaç odundur.” diyor.

    İnsan hayat ağacına iyi meyve verdiremezse, canlı tutamaz, kurutursa cehenneme odun olur. Yağmur nasıl kuru toprağa can veriyorsa vahiy de kuru yüreklere can verir. Eğer bir insanın içinde yeşillik görüyorsanız orada vahyin etkisi var demektir. Oraya vahyin yağmuru inmiştir. Hayat ağacını meyvedar bir hale getirirsek cennette muhafazaya alınır. Kimlere kulak verip kimleri dinlemediğimizi bir gün anlayacağız. Dünyevileşme salgınına dur demezsek, kendimiz için kulak vermeye layık gördüklerimiz bizi çok pişman edebilirler.

    İnsan hayvan gibi bu dünyaya niçin gönderildiğini düşünmezse amaçları da, yaşayışı da sonuçta yine bir farklılık göstermez. Rabbinin hükümlerini yaşamaya çalışanlara mani olmak, “Allah ile kulun arasına devleti sokmak laiklik oluyor” şeklindeki sapık bir hayat anlayışını normal karşılamak, Allah’ın indirdiği hükümlere karşı kendi istediğini zorlamak, insanoğluna yakışan Hak ve hakikat yolundan ne kadar sapıldığını da gösteriyor.

    Günümüzde Allah’ın hükümlerini hayatında yaşamaya gayret edenleri “yanlış yapıyor” şeklinde düşünüp hor görenler ve bu zulmü normalmiş gibi gösterenler, önce hevasıyla, hevesiyle, nefsiyle, şeytanıyla olan dostluklarının ne derece ilerletmiş olduklarını bir gözden geçirmeliler. Mezarlıkların şehrin dışına alınması gibi vahiy de hayatın dışına alınıyor. Ancak ölüm gerçeğini görmezlikten gelmek nasıl fayda vermiyorsa Kur’an hakikatlerini de görmezlikten gelmeğe çalışmak insanoğluna yakışmaz.

    Yüzeyde dalgalarla boğuşmak mı yoksa deryalara dalmak, inciler toplamak mı insana yakışır? Yüzeyde köpük derinlerdeyse inci bulunur. Eğer dünyevileşir, nefsini, Rabbini bilemezse başka bulduğu şeylerde daha çok kendini kaybeder. Kul olamadan cehenneme odun olabilir. Allah’ın huzurunda eğilmeyenler; ebediyyen zillete boğulur, hiç doğrulamazlar. Ruh bu dünya ile tatmin olmaz. Ruhunu dünya hayatı ile tatmin etmeye zorlayanlar hakettiklerini bulduklarında buna üzülmek neye yarar? İdealsizlik ruhu köreltir.

    Sonsuzlukla bağlantımızı kuramazsak insan olmaktan uzaklaşmış oluruz. Sonuçta solucandan da beter bir duruma düşeriz.

  18. #18

    İlgimiz Hakikatlere mi?

    İlgimiz Hakikatlere mi?

    Hz. Mevlana: “Eğer esen her rüzgarla otlar gibi sallanırsan dağ gibi de olsan bir ota değmezsin.” diyor.

    Her rüzgarın bizle oynamasına izin verirsek büyük ve sağlam düşüncelerimiz, kökleşmiş bir hayatımız yok demektir. Vahyin dışlandığı bir hayat herşeyin yerinden edildiği büyük bir zulmü de beraberinde getirecektir. Ne gittiğimiz bir yol, ne de bir hedefimiz olur. Kuru yapraktan bir farkımız kalmaz.

    Allah’ ı unutursak; ne olduğumuzu, nereden geldiğimizi, niçin yaşadığımızı, nereye gideceğimizi unuturuz; boş şeylere esir oluruz. İnsanları oyalayan boş sözlere, boş şeylere, dünyanın cazibedar hevesleri, oyunları, eğlencelerine bir ömür harcanır gider. İşte kim böyle Allah’ı unutursa Allah da ona kendisini unutturacaktır. Allah onu kendi haline bırakıverir de o insan dünyanın peşinde, dünyada kalacak şeylerin peşinde yuvarlanır gider.

    Gelişelim, modernleşelim, zenginleşelim sonrada yiyelim, içelim, gezelim, dünyevileşelim, keyfimize bakalım yolu yol değil. Yol zannetiğimiz şeyleri, maksat zannetiğimiz şeyleri bir de Osman Gazi’ den dinleyelim.

    Osman Gazi, oğlu Orhan Gazi’ye vasiyetinde şöyle diyor:

    “Allah’ın buyruğundan gayrı hiç bilmeyesin. Bilmediğini din ulemasından sorup anlayasın. İyice bilmeyince bir işe başlamayasın. Sana itaat edenleri hoş tutasın ve askerine imanı, ihsanı eksik etmeyesin ki, ihsan insanın kılavuzudur. Zalim olma, adaletle şenlendir. Ve cihadı terketmeyerek beni şad et. Ulemaya riayet eyle ki din işleri nizam bulsun. Nerede bir ilim ehli duyarsan ona rağbet, ikbal ve hilm göster. Askerine ve malına gurur getirip din ehlinden uzaklaşma. Bizim mesleğimiz Allah yolu ve maksadımız Allah’ın dinini yaymaktır. Yoksa kuru kavga ve cihangirlik davası değildir. Sana da bunlar yaraşır. Daima herkese ihsanda bulun. Memleket işlerini noksansız gör.”

    Necip Fazıl Kısakürek:

    “Çile kapısından erişilecek dünyayı bilseydin, yatağını yorganını satardın.”

    “Tomurcuk derdinde olmayan ağaç odundur.” diyor.

    İnsan hayat ağacına iyi meyve verdiremezse, canlı tutamaz, kurutursa cehenneme odun olur. Yağmur nasıl kuru toprağa can veriyorsa vahiy de kuru yüreklere can verir. Eğer bir insanın içinde yeşillik görüyorsanız orada vahyin etkisi var demektir. Oraya vahyin yağmuru inmiştir. Hayat ağacını meyvedar bir hale getirirsek cennette muhafazaya alınır. Kimlere kulak verip kimleri dinlemediğimizi bir gün anlayacağız. Dünyevileşme salgınına dur demezsek, kendimiz için kulak vermeye layık gördüklerimiz bizi çok pişman edebilirler.

    İnsan hayvan gibi bu dünyaya niçin gönderildiğini düşünmezse amaçları da, yaşayışı da sonuçta yine bir farklılık göstermez. Rabbinin hükümlerini yaşamaya çalışanlara mani olmak, “Allah ile kulun arasına devleti sokmak laiklik oluyor” şeklindeki sapık bir hayat anlayışını normal karşılamak, Allah’ın indirdiği hükümlere karşı kendi istediğini zorlamak, insanoğluna yakışan Hak ve hakikat yolundan ne kadar sapıldığını da gösteriyor.

    Günümüzde Allah’ın hükümlerini hayatında yaşamaya gayret edenleri “yanlış yapıyor” şeklinde düşünüp hor görenler ve bu zulmü normalmiş gibi gösterenler, önce hevasıyla, hevesiyle, nefsiyle, şeytanıyla olan dostluklarının ne derece ilerletmiş olduklarını bir gözden geçirmeliler. Mezarlıkların şehrin dışına alınması gibi vahiy de hayatın dışına alınıyor. Ancak ölüm gerçeğini görmezlikten gelmek nasıl fayda vermiyorsa Kur’an hakikatlerini de görmezlikten gelmeğe çalışmak insanoğluna yakışmaz.

    Yüzeyde dalgalarla boğuşmak mı yoksa deryalara dalmak, inciler toplamak mı insana yakışır? Yüzeyde köpük derinlerdeyse inci bulunur. Eğer dünyevileşir, nefsini, Rabbini bilemezse başka bulduğu şeylerde daha çok kendini kaybeder. Kul olamadan cehenneme odun olabilir. Allah’ın huzurunda eğilmeyenler; ebediyyen zillete boğulur, hiç doğrulamazlar. Ruh bu dünya ile tatmin olmaz. Ruhunu dünya hayatı ile tatmin etmeye zorlayanlar hakettiklerini bulduklarında buna üzülmek neye yarar? İdealsizlik ruhu köreltir.

    Sonsuzlukla bağlantımızı kuramazsak insan olmaktan uzaklaşmış oluruz. Sonuçta solucandan da beter bir duruma düşeriz.

  19. #19

    Sevdamız

    Sevdamız

    Mutluluk olarak bize sürekli gösterilen yol amaç mı yoksa araç mı? Bu araçlarla mutlu olabilmiş bir ülke var mı? Okullarda öğretilen bilgilerle neden gençler birbirine, öğretmenlerine tabanca, bıçak çekiyor? Araçlar daha çok hayvani yön için gereklidir. Ama Allah’ın yoktan yarattığı, donattığı, sayılamayacak kadar çok nimetler verdiği insanın amacının Allah olması gerekmez mi? Allah’a karşı olan nankörlüğün bu kadar tavana vurması pek hayra alamet değil.

    Doğru yolda yürümeyi, kolaylığı ve dengeli olmayı iman esasına dayanan bir hayat sağlar. Allah’a dayanan yıkılmaz. Allah’ın koyduğu ilahi kanunlara, dine, emir ve yasaklara karşı gelip, alternatif uydurmaya çalışmak, zorluktur, ikide bir tökezleyip düşmektir, sapıklıktır. Ötede sıratı rahat geçecek olanlar burada sırat-ı müstakîm üzere bir hayat yaşayanlardır. Buradaki sorumluluklarına önem vermeyenler, vazifelerini aksatanlar berzahta ve sıratta aksayarak, seke seke yürürler.

    Varlık nasıl anlamlandırılırsa hayata da öyle bakılır. Eğer sürekli yanılıyorsanız, insan-eşya, insan-tabiat, insan-insan ilişkileriniz bozuksa Allah’la olan ilişkinizi gözden geçirmelisiniz. Allah’ın hoşlanmadığı şeyden hoşlanıyorsanız yada Allah’ın hoşlandığı şeyden hoşlanmıyorsanız Allah’la zıdlaşıyorsunuz demektir.

    Bizim Allah’la irtibata karşı gösterdiğimiz hassasiyetten daha önemli herhangi bir amacımız, beklentimiz olmamalı. Allah’la irtibatı olmayan bir kimsenin doğru dürüst bir çizgide yürüyeceğine ihtimal verilemez. Allah’a sığınınca çözülemeyecek hiçbir problem kalmaz.

    Maide suresi:
    44-.....Kim Allah'ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.
    45-.....Ve kim Allah'ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.
    47-.....Kim, Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar fâsıkların ta kendileridir.

    Tevbe suresi:
    24 - Onlara de ki; eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, kadınlarınız, akrabalarınız, kabileniz, elde ettiğiniz mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız evler ve meskenler, size Allah ve Resulünden ve Allah yolunda cihaddan daha sevimli ise, artık Allah'ın emri gelinceye kadar bekleyin. Allah böyle fasıklar topluluğuna hidayet nasip etmez.

    Muhammed suresi:
    7- Ey iman edenler! Eğer siz Allah’ın dinine yardım ederseniz Allah da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit tutar.

    Al-i İmran suresi:
    132- Allah ve Peygambere itaat edin ki, size de merhamet edilsin.
    Nazi'at suresi:
    37- Artık her kim azgınlık etmiş,38- Ve dünya hayatını tercih etmişse,39- Kuşkusuz onun varacağı yer cehennemdir.40- Kim de Rabbinin divanında durmaktan korkmuş, nefsini boş heveslerden menetmiş ise,41- Kuşkusuz onun varacağı yer cennettir.

    Değerinizi merak ediyor musunuz?

    Bunu öğrenmek için neyle tatmin olduğunuza bakın.

    Sineğin biri kendini fevkalâde bir şey sanırdı.
    Kendi kendine: "Şüphesiz ki ben bu devrin zümrüdü anka kuşuyum, benden daha üstün kimse olamaz." derdi. Bir gün bir eşeğin pisliğinin içinde bulunan bir saman çöpüne kondu. Eşeğin pisliğini uçsuz bucaksız bir deniz, saman çöpünü gemi, kendini de kaptan sandı.
    "İşte bu bir okyanus, bu da benim mükemmel gemim ben de dünyanın denizler aşan en büyük kaptanıyım." diye karar verdi kendi kendine gururlandı koltuklarını kabarttı.

    Sinek böyle düşünmez belki ama böyle düşünen sinekten beter galiba...

    Allah-u Teâlâ sana mal verir; sen de Allah'ı unutur malla uğraşırsan, o malı sana kara bir perde yapar: Dünyayı âhireti göremez olursun. Yalnız malı bilirsin. Çok kere de malı alır, seni değiştirir.. Fakir eder, zelil eder.. Çünkü sen asıl nimeti vereni unuttun; nimetle meşgul oldun. Eğer o mal mülk seni meşgul etmez de ibadetinle uğraşırsan, sana bir hediye olarak verilmiş olur; bir tanesi bile eksilmez.. Mal sana hizmetçi olur; sen de Yaradana ibadet edersin.. Böylece dünyada rahat, güzel geçinirsin. Âhirette ise sıddıklar, şehitler, salihlerle beraber olursun.

    İnsan hakikat üzere olunca ona zincir vurulamaz. Kökleri sağlam olmayan bir ağacın gövdesi ne kadar kalın olursa olsun ,içi geçmiş bu ağacı yıkacak bir fırtına mutlaka çıkacaktır. Allah’tan bağımsız bir hayat yaşayacağını düşünebilenler, ahirette Allah’tan bağımsız kaldığı söylendiğinde hissedeceği cehennem azabını da düşünebilmelidirler. Allah’tan korkmayanın akibetindan korkulur.

    Ebû Hüreyre radıyallahu anh'den rivâyet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:
    "İstemeyenler dışında, ümmetimin tamamı cennete girer" buyurdu. Bunun üzerine:
    - Ey Allah’ın elçisi, cennete girmeyi kim istemez ki? denildi. Peygamber Efendimiz:
    - "Bana itaat edenler cennete girer, bana karşı gelenler cenneti istememiş demektir" buyurdu.
    Buhârî, İ'tisâm 2

    Kalbini yüce sevdaya tahsis etmeyenler çok ucuza giderler. Yalancı şan ve şöhretlerin, sanal lezzetlerin, sahte başarıların, elem verecek olan heveslerin, geçici hazların arkasına sahiciymiş, bakiymiş gibi düşerler.

    Herşeyin varlığının gayesi o şeyin illetidir. Herhangi birşey gayesini yitirdiği an tardedilir. Herşey gayesine hizmet ettiği müddetçe ona itibar olunur. Gayesine hizmet etmeyen şey atılır. Ağacın meyvesini odundan bilmek “odun” olmaktır. Odun ise iki cihandada yanar.

    Bir Hak dostu: “-Ey oğul, zincirleri çöz ve âzad ol! Altın ve gümüş ağı içinde daha ne kadar zaman kalacaksın!” der.

    Cüneyd-i Bağdadî: “Kul, Allah’dan başkalarının esâretinden sıyrılmadıkça gerçek kulluğa eremez” tembihinde bulunur.

    Haşr suresi:19-Allah'ı unutup da Allah'ın da kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın onlar, yoldan çıkan kimselerdir.

    Zuhruf suresi:36-Her kim Rahman olan Allah'ın zikrinden yüz çevirirse biz ona bir şeytan musallat ederiz. Artık şeytan onun yakın dostudur.

    Tevbe suresi:67- Münafıkların erkekleri de kadınları da birbirlerine benzerler. Kötülüğü emreder, iyilikten sakındırırlar ve Allah yolunda harcamaktan ellerini sıkı tutarlar. Allah'ı unuttular da, Allah da onları unuttu. Gerçekten de münafıklar hep fâsık kimselerdir.

    İnsan birçok cihazla donatılarak dünyaya gönderildi.Bu cihazların hangi yollarda kullanılacağı ve hangi yollarda kullanıldığında cihazlarını yakıp işe yaramaz hale getireceği insana bildirildi. Ancak nur narı söndürür. Dünyevileşerek, şuursuzca bin sene yaşamaktansa, duyarak, hissederek, Rabbini razı etmeye çalışarak bir dakika yaşamak daha evlâdır.

    Hz. Mevlana şöyle der: “ Mademki insanın yaratılmasında ki maksat, Allah’a ibadet etmesidir. Şu halde ibadetten baş çeken, ibadete yanaşmayan kişinin ibadet yeri cehennemdir. İnsan her işi yapabilir, fakat yaratılmasındaki maksat ibadettir. “ Ben insanları, cinleri ancak bana ibadet etsinler diye yarattım” bu ayeti okusana, alemin yaratılmasında ki maksat, ibadetten başka bir şey değil.”

    Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: Kıyamette kulun ilk sorguya çekileceği ibadet, namazdır. Namazı düzgün ise, diğer amelleri kabul edilir. Namazı düzgün değilse, hiçbir ameli kabul edilmez. (Taberani)

  20. #20

    Allah'tan Korkmak

    KUL OLABİLMEK


    Hz. Mevlana kul olmanın önemi hakkında şöyle der:

    “Cenab-ı Hak, padişahları küçük bir kapı gibi yarattı. Dünyaya bağlananlar Cenab-ı Hakk’a secde edemez de onlara secde eder. Köpeklere ancak aşağılık kimseler eğilir. Nasıl ki farelere hükmeden kedidir, fare kim ki arslandan korkmaya layık olsun. Müminler ‘Hak en yücedir’ diye zikrederler; bu ahmakların Rabbıysa başka kullardır. Ey çanak yalayıcı! Madem ki senin velinimetin o hasisitir, sen de yürü kase yalayıcıya git...”

    Fareler arslandan korkmazlar, fakat kediden titrerler. Farelere hükmeden kedidir.
    O huyda olan insan şeklindeki mahluklar da Allah’tan korkmazlar. Fakat yüksek mevkilerde bulunanlaran, zenginlerden, kuvvetli zalimden korkarlar.

    Namık Kemal merhum, meşhur kasidesinde: ‘Köpektir zevk alan, sayyad-ı bi-insafa hizmetten’ (İnsafsız avcıya hizmet eden, o hizmetten zevk alan köpektir.) demiştir. Hırsız zenginlere, yüksek mevkilerde bulunup ona buna zulmedenlere hizmet edenleri, köpeğe benzetmiştir.

    Ey arslan misali yeryüzünde eşref-i mahlukat olarak yaratılan insan; köpeklere eğilme.

    Allah’tan gayrıdan korkmak fare gibi olmaktır. Allah’tan korkmaya herkes layık değil. Misk saçan ceylanlar arslandan korkarlar.

    Farede kim ki arslandan korksun; o ancak kediden korkar. Hak güneşinin korkusu onlara layık değil. Allah’tan korkmak büyük bir şereftir, büyük bir üstünlüktür. Ahmakların Rabbıysa kullardır. En büyük falanca derler. Onun önünde eğilir, ona minnet ederler. Onlar bu temiz kapıya layık değillerdir. Semaya bu saman bu toprak layık olur mu? Müminlerin Rabbı Allah’tır.

    Biz Allah’ a kul olabilmenin ne büyük şeref olduğunu, insan olmanın ne demek olduğunu Peygamberimiz (s.a.v.) den öğrendik.

    Kul olmamızın önüne geçmek için gayret gösterenlerin ne olduklarını açık seçik gördük.

    Hz.Ömer (R.A) Kur´an’ dan dinlediği zaman yere baygın düşerdi. Bir gün eline bir saman kırıntısı alarak şöyle dedi:

    "Keşke ben de bir saman kırıntısı olsaydım, adı anılmaya değer bir sey olmasaydım. Keşke anam beni doğurmamış olsaydı"

    O çok ağlardı, hüngür hüngür yaş dökerdi. Bu yüzden yanaklarından süzülen yaşların biraktığı iki siyah iz her zaman yüzünde görülürdü.

    Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle demiştir.

    “ Hikmetin başı Allah korkusudur”

    “ Yüce Allah’tan korkandan herşey korkar. Allah’tan korkmayanı, Allah herşeyle korkutur.”

    “Sizin en akıllınız , Allah’tan en çok korkanınızdır”

    Bizim dedelerimiz Çanakkale savaşında metrekareye 6000 mermi düştüğü zaman bile can derdinde değil kulluk edebilme derdindeydiler. Düşmanları hayretler içerisinde bırakan halleriyle tek kaygıları Allah olan bir davanın evlatlarıydılar. 1000 yıl Allah’ın adını ötelere duyurabilme şevkiyle dedelerimizin elleri peygamber sancağını da tutmuştu. Onlara yakışan buydu. Bayrağımızın dili olsa da konuşsa acaba neler söyler bize...Allah bize şehit dedelerimizin ve dünyanın dörtbir yanından gelerek savaşan ve vatanımızda şehit olanların, “la ilahe illallah” davasıyla kan kırmızıya boyadıkları bayrağımızın onlarla aynı davayı taşıyan torunlarının tutmasını ve devam ettirmesini nasib etsin. Amin.

    Bakara suresi:
    2- İşte o kitap, bunda şüphe yok, müttakiler (kötülükten korunacaklar) için hidayettir.
    3- Onlar ki gaybe iman edip namazı dürüst kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan (Allah yolunda) harcarlar.
    4- Ve onlar ki hem sana indirilene iman ederler, hem senden önce indirilene. Ahirete de bunlar kesinlikle iman ederler.
    5- Bunlar, işte Rabblerinden bir hidayet üzerindedirler ve bunlar işte felaha erenlerdir.

+ Konuyu Yanıtla
10 / 1 12345678 ... SonSon

Yer İmleri

Gönderme Kuralları

  • You may not post new threads
  • You may post replies
  • You may not post attachments
  • You may not edit your posts
  •