4 sonuçtan 1 --- 4 arası gösteriliyor

Konu: İslam Halifeleri

  1. #1
    Eser GEDİK kullanıcısının Görüntü Resmi
    Giriş
    Fri Dec 2006
    Konum
    vatanın her karışı
    Yaş
    27
    İletiler
    2,785
    Blogdaki Konular
    5

    İslam Halifeleri

    Dört Halife Dönemi

    1. Hz.Ebu Bekir 632 - 634
    2. Hz.Ömer- 634 - 644
    3. Hz.Osman - 644 - 656
    4. Hz.Ali - 656 - 661

    Emeviler Dönemi

    1. I. Muaviye - 661 - 680
    2. I. Yezid - 680 - 683
    3. II. Muaviye - 683 - 684
    4. I. Mervan - 684 - 685
    5. Abdülmelik - 685 - 705
    6. I. Velid - 705 - 715
    7. Süleyman bin Abdülmelik - 715 - 717
    8. Ömer bin Abdülaziz, - 717 - 720
    9. II. Yezid - 720 - 724
    10. Hişam bin Abdülmelik - 724 - 743
    11. II. Velid - 743 - 744
    12. III. Yezid - 744
    13. İbrahim bin Velid - 744
    14. II. Mervan - 744 - 750

    Abbasiler Dönemi
    1. Seffah (Ebu'l Abbas) - 750 - 754
    2. Mansur - 754 - 775
    3. Mehdi - 775 - 785
    4. Hadi - 785 - 786
    5. Harun - 786 - 809
    6. Emin - 809 - 813
    7. Memun - 813 - 833
    8. Mutasım - 833 - 842
    9. Vasık - 842 - 847
    10. Mütevekkil - 847 - 861
    11. Muntasır - 861 - 862
    12. Müstain - 862 - 866
    13. Mutez - 866 - 869
    14. Muhtedi - 869 - 870
    15. Mutemid - 870 - 892
    16. Mutezid - 892 - 902
    17. Muktefi- 902 - 908
    18. Muktedir - 908 - 932
    19. Kahir - 932 - 934
    20. Razi - 934 - 940
    21. Müttaki - 940 - 944
    22. Müstekfi - 944 - 946
    23. Muti - 946 - 974
    24. Ettai - 974 - 991
    25. Kadir - 991 - 1031
    26. Kaim - 1031 - 1075
    27. Muktedi - 1075 - 1094
    28. Mustazhir - 1094 - 1118
    29. Mustarşid - 1118 - 1135
    30. Raşid - 1135 - 1136
    31. Muktefi - 1136 - 1160
    32. Müstencid ) - 1160 - 1170
    33. Müstezi - 1170 - 1180
    34. Naşir - 1180 - 1225
    35. Zahir - 1225 - 1226
    36. Mustansır - 1226 - 1242
    37. Mutasım - 1242 - 1258

    Fatımi Halifeler

    Kahire'de hüküm sürmüş olan Şii halifeler. Sünniler tarafından halife kabul edilmezler.

    1. Ubeydullah Mehdi Billah (910-934) Fatimi hanedanının kurucusu
    2. Muhammed Kaim Bi-Emrillah (934-946)
    3. İsmail Mansur Bi-Nasrillah (946-953)
    4. Maad Muiz Li-Deenillah (953-975)
    5. Ebu Mansur Nizar Aziz Billah (975-996)
    6. Hakim bi-Emrullah (996-1021)
    7. Ali Zahir (1021-1036)
    8. Maad Mustansir (1036-1094)
    9. Ahmed Musta'li (1094-1101)
    10. Mansur Emir Bi-Ahkamillah (1101-1130)
    11. Hafız (1130-1149)
    12. Zafir (1149-1154)
    13. Fa'iz (1154-1160)
    14. Aşid (1160-1171)

    Memluk Himayesi Dönemi

    1. Mustansir - 1259-1261
    2. I. Hakim - 1262 - 1302
    3. I. Müstekfi - 1302 - 1340
    4. I. Vasık - 1340 - 1341
    5. II. Hakim - 1341 - 1352
    6. I. Mütadid - 1352 - 1362
    7. I. Mütevekkil - 1362 - 1383
    8. II. Vasık - 1383 - 1386
    9. Mutasim - 1386 - 1389
    10. I. Mütevekkil (ikinci sefer) - 1389 - 1406
    11. Mustain - 1406 - 1414
    12. II. Mutadid - 1414 - 1441
    13. II. Müstekfi - 1441 - 1451
    14. Kaim - 1451 - 1455
    15. Mustancit - 1455 - 1479
    16. II. Mütevekkil - 1479 - 1497
    17. Mustamsık - 1497 - 1508
    18. III. Mütevekkil - 1508 - 1517

    Osmanlı Dönemi

    II. Abdülhamit'e kadar halife ünvanı seyrek olarak kullanılmıştır.

    1. Yavuz Sultan Selim - 1517 - 1520
    2. Kanuni Sultan Süleyman - 1520 - 1566
    3. II. Selim - 1566 - 1574
    4. III. Murat - 1574 - 1595
    5. III. Mehmet - 1595 - 1603
    6. I. Ahmet - 1603 - 1617
    7. I. Mustafa (birinci sefer) - 1617 - 1618
    8. II. Osman - 1618 - 1622
    9. I. Mustafa (ikinci sefer) - 1622 - 1623
    10. IV. Murat - 1623 - 1640
    11. I. İbrahim - 1640 - 1648
    12. IV. Mehmed - 1648 - 1687
    13. II. Süleyman - 1687 - 1691
    14. II. Ahmet - 1691 - 1695
    15. II. Mustafa - 1695 - 1703
    16. III. Ahmet - 1703 - 1730
    17. I.Mahmut - 1730 - 1754
    18. III. Osman - 1754 - 1757
    19. III. Mustafa - 1757 - 1774
    20. I. Abdülhamit - 1774 - 1789
    21. III. Selim - 1789 - 1807
    22. IV. Mustafa - 1807 - 1808
    23. II. Mahmut - 1808 - 1839
    24. Abdülmecit - 1839 - 1861
    25. Abdülaziz - 1861 - 1876
    26. V. Murat - 1876
    27. II. Abdülhamit - 1876 - 1909
    28. V. Mehmet - 1909 - 1918
    29. VI. Mehmet - 1918 - 1922

    30. II. Abdülmecit - 1922 - 1924 (Son Halife)
    herkes ne söylediğini, nasıl söylediğini bilse. bu işler olmayacaktı sadri abi.

  2. #2
    Eser GEDİK kullanıcısının Görüntü Resmi
    Giriş
    Fri Dec 2006
    Konum
    vatanın her karışı
    Yaş
    27
    İletiler
    2,785
    Blogdaki Konular
    5
    Hz. Ebubekir (572 - 634)


    572 yılında Mekke'de doğan Hazreti Ebû Bekir Es-Sıddık Ra, Hazreti Muhammed Mustafa (a.s.)'ın İslâm’ı tebliğe başlamasından sonra ilk iman eden hür erkeklerin; raşit halifelerin, aşere-i mübeşşerenin ilkidir. Câmiu'l Kur'an, es-Sıddîk, el-Atik lakaplarıyla bilinen büyük sahabi.


    Kur'ân-ı Kerim'de hicret sırasında Rasûlullah'la beraber olmasından dolayı, "...mağarada bulunan iki kişiden biri..." (et-Tevbe, 9/40) şeklinde ondan bahsedilmektedir. Asıl adı Abdülkâbe olup, İslâm’dan sonra Rasûlullah (s.a.s.)'in ona Abdullah adını verdiği kaydedilir. Azaptan azad edilmiş mânâsına "atik"; dürüst, sadık, emin ve iffetli olduğundan dolayı da "sıddık" lâkabıyla anılmıştır. "Deve yavrusunun babası" manasına gelen Ebû Bekir adıyla meşhur olmuştur. Teymoğulları kabilesinden olan Ebû Bekir'in nesebi Mürre ibn-i Kâ'b'da Rasûlullah'la birleşir. Anasının adı Ümmü'l-Hayr Selma, babasının ki Ebû Kuhafe Osman’dır. Künyesi Abdullah ibn-i Osman ibn-i Amir ibn-i Amir... ibn-i Murca ...et-Temî’dir. Bedir savaşına kadar müşrik kalan oğlu Abdurrahman dışında bütün ailesi müslüman olmuştur. Babası Ebû Kuhafe, Ebû Bekir'in halifeliğini ve ölümünü görmüştür. Hazreti Ebû Bekir'in Rasûlullah (s.a.s.)'den bir veya üç yaş küçük olduğu zikredilmiştir.


    İslâm’dan önce de saygın, dürüst, kişilikli, putlara tapmayan ve evinde put bulundurmayan "hanif" bir tacir olan Ebû Bekir, ölümüne kadar Hazreti Peygamber'den hiç ayrılmamıştır. Bütün servetini, kazancını İslâm için harcamış, kendisi sade bir şekilde yaşamıştır.


    Hazreti Ebû Bekir, Fil yılından iki sene birkaç ay sonra 571'de Mekke'de dünyaya gelmiş, güzel hasletlerle tanınmış ve iffetiyle şöhret bulmuştur. içki içmek câhiliye döneminde çok yaygın bir âdet olduğu halde o hiç içmemiştir. O dönemde Mekke'nin ileri gelenlerinden olup Arapların nesep ve ahbâr ilimlerinde meşhur olmuştur. Kumaş ve elbise ticaretiyle meşgul olurdu; sermayesi kırk bin dirhemdi ki, bunun büyük bir kısmını İslâm için harcamıştır. Rasûlullah'a iman eden Ebû Bekir (r.a.) İslâm dâvetçiliğine başlamış, Osman ibn-i Affân, Zübeyr ibn-i Avvâm, Abdurrahman ibn-i Avf, Sa'd ibn-i Ebî Vakkas ve Talha ibn-i Ubeydullah gibi İslâm’ın yücelmesinde büyük emekleri olan ilk müslümanların bir çoğu İslâm’ı onun dâvetiyle kabul etmişlerdir.


    Hazreti Ebû Bekir hayatı boyunca Rasûlullah'ın yanından ayrılmamış, çocukluğundan itibaren aralarında büyük bir dostluk kurulmuştur. Rasûlullah birçok hususlarda onun görüşünü tercih ederdi. Umûmî ve husûsî olan önemli işlerde ashâbıyla müşavere eden Peygamber (s.a.s.) bazı hususlarda özellikle Ebû Bekir'e danışırdı. (Ibn Haldun, Mukaddime, 206). Araplar ona "Peygamber'in veziri" derlerdi.


    Teymoğulları kabilesi Mekke'de önemli bir yere sahipti. Ticaretle uğraşıyorlar, toplumsal temasları ve geniş kültürlülükleri ile tanınıyorlardı. Hazreti Ebû Bekir'in babası Mekke eşrafındandı. Hazreti Ebû Bekir, câhiliye döneminde de güzel ahlâkı ile tânınan, sevilen bir kişi idi. Mekke'de "eşnak" diye bilinen kan diyeti ve kefalet ödenmesi işlerinin yürütülmesiyle görevliydi. Muhammed (s.a.s.) ile büyük bir dostlukları vardı. Sık sık buluşur, Allah’ın birliği, Mekke müşriklerinin durumu ve ticaret gibi konularda müşâvere ederlerdi. ikisi de câhiliye kültürüne karşıydılar, şiir yazmaz ve şiiri sevmezlerdi, daha ziyade tefekkür ederlerdi.


    İSLÂM'I BENİMSEMESİ

    Hazreti Ebû Bekir, Hira dağından dönen Hazreti Muhammed Mustafa (a.s.) ile karsılaştığında, Rasûlullah (s.a.s.) ona, "Allah’ın elçisi" olduğunu söyleyip "Yaratan Rabbi'nin adıyla oku" (el-Alâk, 96/1) diye başlayan âyetleri bildirdiği zaman hemen ona: "Allah’ın birliğine ve senin O'nun rasûlü olduğuna iman ettim" demiştir. Hazreti Hatice'den sonra Rasûlullah'a ilk iman eden odur. Hazreti Peygamber (s.a.s.) İslâm’ı tebliğinin ilk zamanlarında kiminle konuştuysa en azından bir tereddüt görmüş, ancak Ebû Bekir seksiz ve tereddütsüz bir şekilde kabul etmiştir. Hatta Hazreti Peygamber (s.a.s.), "Bütün insanların imanı bir kefeye, Ebû Bekir'in ki bir kefeye konsa, onun imanı ağır basardı " diye lâtif bir benzetme de yapmıştır. Mü'min Ebû Bekir, hayatının sonuna kadar tüm varlığını İslâm’a adamış, bütün hayırlı işlerde en basta gelmiştir.


    Ebû Bekir Mekke döneminde güçlü kabilelere mensup kişileri İslâm’a kazandırmaya çalıştı, öte yandan müşriklerin işkencelerine maruz kalan güçsüzleri, köleleri korudu; servetini eziyet edilen köleleri satın alıp azad etmekte kullandı. Bilâl, Habbab, Lübeyne, Ebû Fukayhe, Amir, Zinnire, Nahdiye, Ümmü Ubeys bunlardandır. Kendisi de Mescid-i Haram'da müşriklerin saldırısına uğramıştı. Ebû Bekir, iman ettikten sonra İslâm’ı tebliğe gizli gizli devam ediyordu. Annesi, karısı Ümmü Ruman ve kızı Esma da iman etmiş, fakat oğulları Abdullah, Abdurrahman ve babası Ebû Kuhafe henüz iman etmemişlerdi. Osman ibn-i Affan, Sa'd ibn-i Ebî Vakkas, Abdurrahman ibn-i Avf, Zübeyr ibn-i Avvâm, Talha ibn-i Ubeydullah gibi ilk müslümanları İslâm'a davet eden odur. Müşriklerin eziyetleri çoğalıp müslümanlara yapılan baskılar arttıktan sonra Hazreti Peygamber, Hazreti Ebû Bekir'e de Habeşistan’a göç etmesini söylemiş ve Ebû Bekir yola çıkmış; ancak Berkü'l-Gimâd'da Mekke'nin ileri gelen kabilelerinden İbn-i Dugunne ile karsılaştığında Ibn Dugunne onu himayesine aldığını ve Mekke'ye dönmesi gerektiğini belirterek, ikisi birlikte Mekke'ye dönmüşlerdir.


    Ancak şartlı olarak Ebû Bekir'i himayesine alan İbn Dugunne, Ebû Bekir'in açıktan açığa ibadet etmesi ve inancını yaymaya devam etmesi sebebiyle şartları yerine getirmediğini iddia ederek ona ibadetini gizli yapmasını söylediğinde Ebû Bekir, onun himayesine ihtiyacı olmadığını, zaten kendisine söz de vermediğini ifade etmişti: "Senin himayeni sana iâde ediyorum. Bana Allah’ın himayesi yeter." Böylece on üç yıl Mekke'de Rasûlullah'ın yanında kalan Hazreti Ebû Bekir, Hazreti Aişe'nin rivâyetine göre, Rasûlullah hicret emrini alıp Ebû Bekir'e gelerek ona beraberce hicret edeceklerini söyleyince Ebû Bekir sevinçten ağlamaya başlamıştı (İbn Hisâm, es-Sire, II, 485).


    Hazreti Peygamber'in bir gecede Mekke'den Kudüs'e oradan Sidretü'l Münteha'ya gittiği isrâ ve Mirâc hâdisesini duyan müşrikler bunu Hazreti Ebû Bekir'e yetiştirdikleri zaman; "O dediyse doğrudur." demiştir. Bu sözünden sonra Ebu Bekir'e; ihlâslı, asla yalan söylemeyen, özü doğru, itikadında şüphe olmayan anlamında, "Sıddîk" lâkabı verildi. Kur'an tâbiriyle, "O, ne iyi arkadaştı " (en-Nisâ, 4/69) denilebilir.

    İşte o "Sıddîk" ile o "Emîn", o iki arkadaş beraberce Sevr dağındaki mağaraya hareket ederek hicret etmişlerdir.


    HİCRETİ


    Sevr mağarasına ilk giren Hazreti Ebû Bekir, (r.a.) mağarada keşif yaptıktan sonra Hazreti Muhammed Mustafa (a.s.) içeri girmiştir. Ebû Bekir'in kızı Esma yolda yemeleri için azıklarını hazırlamıştı. Onlar Mekke'den ayrılınca müşrikler her tarafa adamlarını yollayarak aramaya başladılar. Kureyş kabilesinin müşrikleri Ebû Cehil başkanlığında Esma'nın evini aradılar, hakaret edip dayak attılar. Hazreti Ebû Bekir (r.a.) hicret yolculuğuna çıkarken yanına bütün parasını almıştı. Buna rağmen kızı Esma onun nerede olduğunu, nereye gittiğini kâfirlere söylememiştir. İz süren Mekkeli müşrikler Sevr mağarasına kadar geldiler. Rasûlullah bu sırada Kur'ân'da anlatıldığı biçimde söyle diyordu: "Üzülme, Allah bizimledir" (et-Tevbe, 104/40). Nitekim Allah ona güven vermiş, göremedikleri askerleriyle onu desteklemiştir; Allah güçlüdür, hakimdir. Kâfirler tüm aramalara rağmen onları bulamadılar. Mağarada üç gün kaldıktan sonra Medine'ye yönelen Rasûlullah ile Ebû Bekir Küba’ya vardılar.


    Ebû Bekir mağarada kaldıkları günü şöyle anlatır: "Rasûlullah (s.a.s.) ile beraber bir mağarada bulundum. Bir ara başımı kaldırıp baktım. O anda Kureyş casuslarının ayaklarını gördüm. Bunun üzerine, 'Ya Rasûlullah, bunlardan birkaçı gözünü aşağı eğse de baksa muhakkak bizi görür' dedim. O, 'Sus ya Ebû Bekir. İki yoldaş ki, Allah onların üçüncüsü ola, endişe edilir mi?' buyurdu. Küba’da üç gün kalan Rasûlullah ile Hazreti Ebû Bekir nihayet Medine'ye vardılar. Medine'de Hazreti Ebû Bekir humma hastalığına tutuldu. Hastalık ilerleyip yatağa düştüğünde Rasûlullah, "Allah’ım Mekke'yi bize sevgili kıldığın gibi Medine'yi de bize sevgili kil, hummayı bizden uzaklaştır' diye dua ettiği zaman Hazreti Ebû Bekir ve hasta olan diğer sahabeler iyileştiler. Bu aradâ Hazreti Âişe ile Hazreti Muhammed (s.â.s.)'in düğünleri yapıldı. Mescidi Nebî inşâ edildi. Masrafların bir kısmını Hazreti Ebû Bekir karşıladı. Medine'de kardeşlik tesis edildiğinde Ebû Bekir'in kardeşliği Harise ibn-i Zeyd oldu.


    Hazreti Ebû Bekir Medine'de Mescidi Nebî'nin inşasına katıldı. Rasûlullah İslâm’ı yaymak ve düşmanlar hakkında bilgi toplamak için seriyye denilen keşif kollarını Medine dışına gönderiyor, bunlara bazen Hazreti Ebû Bekir de katılıyordu. Rasûlullah ile birlikte bizzat çarpıştığı savaşlarda (Bedir’de, Uhud'da, Hendek'te) Ebû Bekir de yer aldı. O, Müreysi, Kurayza, Hayber, Mekke, Huneyn, Taif gazvelerinde de bulundu. Rasûlullah'ın bizzat idare ettiği harplere gazve denir. Ebû Bekir, bu sözü geçen büyük savaşlardan başka, otuzdan fazla gazveye katılmıştır. Çarpışma olmaksızın Veddan, Buvat, Bedr-i Ûlâ, Useyre gazveleriyle de düşmanlar itaat altına alınmıştır. Bütün bu gazvelerde Hazreti Ebû Bekir, Rasûlullah'ın en yakınında yer almış olup onun "veziri" gibi idi. Bedir'de, oğlu Abdurrahman müşrikler safında yer aldığında Ebû Bekir oğluyla çarpışmıştır. Sadece o değil, Bedir'de birçok sahâbî, oğlu, kardeşi, babası, dayısı ile çarpışmıştı.


    Bedir savaşı, müslümanların İslâm’ı herselden üstün tuttuklarını, Allah için en yakınları olan müşrikleri kan bağı veya kabile taassubu içinde kalmadan, başka insanlardan ayırdetmeden öldürdüklerini göstermektedir. Rasûlullah'ın bir amcası Hamza, İslâm ordusu safındayken öteki amcası Abbas, düşman safındaydı. Yeğeni Ubeyde kendi yanındayken, öteki yeğenleri Ebû Süfyan ve Nevfel müşriklerle beraberdi. Hattâ kızı Zeynel’in eşi Ebû'l-As da Rasûlullah'a karşı müşriklerle birlikte savaşıyordu.


    Hicretin 9. yılında Medine'de büyük bir kıtlık oldu. Bu arada Bizans imparatoru, Şam’da Hicaz bölgesini istilâ etmek üzere büyük bir ordu hazırladı. Rasûlullah, bu orduya karşı İslâm ordusunu hazırlarken, kıtlık sebebiyle zorluklarla karşılaştı. Ebû Bekir malının hepsini bu ordunun hazırlanmasında kullandı. Onuncu yılda Vedâ Haccında bulunan Allah’ın Rasûlü, on birinci yılda hastalandı.


    HİLÂFETİ


    Hicrî on birinci yılda hastalanan Hazreti Muhammed Mustafa (a.s.)13 Rebiyülevvel Pazartesi günü (8 Haziran 632) vefât etti. Onun vefâtını duyan müslümanlar büyük bir üzüntüye kapıldılar ve ilk anda ne yapmaları gerektiğine karar veremediler. Ama o da bir ölümlüydü. Hazreti Ömer, onun Hazreti Musa gibi Rabbi ile buluşmaya gittiğini, O'nun için "öldü" diyen olursa ellerini keseceğini söylüyordu. Ebû Bekir, Rasûlullah'ın iyi olduğu bir sırada ondan izin alarak kızının yanına gitmişti. Vefât haberini duyar duymaz hemen geldi, Rasûlullah'ı alnından öptü ve "Babam ve anam sana fedâ olsun ya Rasûlullah. Ölümünde de yaşamındaki kadar güzelsin. Senin ölümünle peygamberlik son bulmuştur. şânın ve şerefin o kadar büyük ki, üzerinde ağlamaktan münezzehsin. Yâ Muhammed, Rabbinin katında bizi unutma; hatırında olalım ..." dedi.


    Sonra dışarı çıkıp Ömer'i susturdu ve; "Ey insanlar, Allah birdir, O'ndan başka ilâh yoktur, Muhammed O'nun kulu ve elçisidir. Allah apaçık hakikattir. Muhammed'e kulluk eden varsa, bilsin ki o ölmüştür. Allah'a kulluk edenlere gelince, şüphesiz Allah diri, bâkî ve ebedîdir. Size Allah’ın şu buyruğunu hatırlatırım: "Muhammed sadece bir elçidir. Ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir. Simdi o ölür veya öldürülürse siz ökçelerinizin üzerinde geriye mi döneceksiniz? Kim ökçesi üzerinde geriye dönerse Allah'a hiçbir ziyan veremez. Allah şükredenleri mükâfatlandıracaktır" (Âl-u imrân, 3/144). Allah’ın kitabı ve Rasûlullah'ın sünnetine sarılan doğruyu bulur, o ikisinin arasını ayıran sapıtır. Şeytan, peygamberimizin ölümü ile sizi aldatmasın, dininizden saptırmasın. Şeytanın size ulaşmasına fırsat vermeyiniz" (İbn Hisâm, es-Sire, IV, 335; Taberî, Târih, III, 197,198).


    Hazreti Ebû Bekir bu konuşmasıyla orada bulunanları teskin ettikten sonra Rasûlullah'ın teçhiziyle uğraşırken, Ensâr, Benû Sâide sakifesinde toplanarak Hazrec'in reisi olan Sa'd b Uhâde'yi Rasûlullah'tan sonra halife tayini için bir araya gelmişlerdir. Ebû Bekir, Hazreti Ömer, Ebû Ubeyde ve Muhacirlerden bir grup hemen Benû Saîde'ye gittiler. Orada Ensâr ile konuşulduktan ve hilâfet hakkında çeşitli müzakereler yapıldıktan sonra Hazreti Ebû Bekir, Ömer ile Ebû Ubeyde'nin ortasında durdu ve her ikisinin ellerinden tutarak ikisinden birine bey'at edilmesini istedi. O, kendisini halife olarak öne sürmedi.


    Hazreti Ebû Bekir'in konuşmasından sonra Hazreti Ömer atılarak hemen Ebû Bekir'e bey'at etti ve, "Ey Ebû Bekir, müslümanlara sen Rasûlullah'ın emriyle namaz kıldırdın. Sen onun halifesisin ve biz sana bey'at ediyoruz. Rasûlullah'a hepimizden daha sevgili olan sana bey'at ediyoruz" dedi. Hazreti Ömer'in bu âni davranışı ile orada bulunanların hepsi Ebû Bekir'e bey'at ettiler. Bu özel bey'attan sonra ertesi gün Mescid-i Nebî'de Hazreti Ebû Bekir bütün halka hutbe okudu ve resmen ona bey'at edildi. Rasûlullah'ın defni salı günü gerçekleşirken, onun nereye defnedileceği hakkında da bir ihtilâf meydana geldiğinde Hazreti Ebû Bekir yine firasetini ortaya koydu ve "Her peygamber öldüğü yere defnedilir" hadisini ashaba hatırlatarak bu ihtilâfı giderdi.


    Rasûlullah’ın cenaze namazı imamsız olarak gruplar halinde kılındı. Bütün bunlar olurken, Hazreti Ali'nin Hazreti Fatima'nın evinde Haşimoğulları ve yandaşları ile toplandığı ve bey'ata ilk zamanlar katılmadığı nakledilir. Hazreti Ali rivâyetlere göre, el-Bey'atü'l-Kübrâ'ya bey'at edildiği haberini alır almaz, elbisesini yarım yamalak giydiği halde evden fırlamış ve gidip Hazreti Ebû Bekir'e bey'at etmiştir (Taberî, Târih, III, 207). Onun aylarca Hazreti Ebû Bekir'e bey'at etmediği haberleri gerçeğe uygun olmasa gerektir. Çünkü onun Ebû Bekir'in üstünlüğünü bildiği, onun hakkında yaptığı konuşmalar ve tarihin akışı, diğer rivâyetlere aykırıdır.


    Râsulullah’ın en yakın ashâbı arasında -hattâ Ebû Bekir ile Ömer arasında- zaman zaman ihtilâflar, görüş ayrılıkları meydana gelmişse de ilk iki halife zamanında da görüldüğü gibi daima birliktelik devam ettirilmiştir. Anlaşmazlık gibi görünen hâdiselerin birçoğunda huy ve karakter farklılığı rol oynuyordu. Meselâ Ebû Bekir yumuşak ve sâkin davranırken, Ömer sertlik yanlısıydı. Ama her zaman birlikte hareket ettiler. Ebû Bekir'in yönetiminde, Hazreti Ali ve Zübeyr ibn-i Avvam Ridde savaşlarında kararların içinde, namazlarda Ebû Bekir'in arkasında yer almışlardır (İbn Kesir, el-Bidâye ve'n Nihâye, V, 249). Hazreti Ali, Rasûlullah'in bir vasiyeti olsaydı ölünceye kadar onu yerine getireceğini söylemiş (Taberî, a.g.e., IV, 236) ancak, İbn Abbas'ın Rasûlullah hastalandığı zaman ona gidip hilâfet işini sormak istemesini geri çevirmiştir. Yani Hazreti Ebû Bekir'in halifeliğine karşı kimseden bir çıkış olmamıştır. Zaten tabii, fıtrî, akli ve maslahata uygun olan da onun halifeliğidir.


    Hazreti Peygamber ölmeden önce yazılı bir ahitname bırakmamış, ancak Hazreti Ebû Bekir'in faziletine dair Mescid'de konuşmuş, hasta yatağındayken onu ısrarla çağırtmış ve yerine imam tâyin etmiştir.


    Hazreti Ebû Bekir, kendisine Rasûlullah'ın mirasından pay almak için gelen Hazreti Fâtıma’ya, "Rasûlullah'ın yaptığı hiçbir şeyi yapmaktan geri durmam" diyerek, Fâtıma'nin peygamberin kızı olmasını dinin üstün tutulmasından daha önemsiz görmüş ve Rasûlullah'ın yanındayken ondan ne duymuş, ne görmüşse onu tatbik etmiştir (Taberî, III, 220). Sonraları Hazreti Ali'nin hilâfeti zamanında Fâtıma'ya -ki, Ebû Bekir'e gidip miras isterken onu savunmuştu- mirastan hiçbir şey vermemesi de ashâbın Rasûlullah’ın sünnetine nasıl itaat ettiklerinin delilidir (Ibn Teymiye, Minhâc'üs-Sünne, III, 230). Hazreti Ebû Bekir "Rasûlullah’ın Halifesi" seçildikten sonra Mescid'de yaptığı konuşmada, "Sizin en hayırlınız değilim, ama başınıza geçtim; görevimi hakkiyle yaparsam bana yardım ediniz, yanılırsam doğru yolu gösteriniz; ben Allah ve Rasûlü'ne itaat ettiğim müddetçe siz de bana itaat ediniz, ben isyan edersem itaatiniz gerekmez..." demiştir (İbn Hisâm, es-Sire, IV, 340-341; Taberî, Târih, III, 203).


    MÜRTEDLERLE MÜCADELE, IRAK VE SURİYE FÜTÜHATI


    Hazreti Ebû Bekir Hazreti Muhammed Mustafa (a.s.)’ın halifesi olduktan sonra, onun vefâtıyla Arabistan'da Mekke ve Medine dışındaki bölgelerde görülen dinden dönme hareketlerine, yalancı peygamberlere, "namaz kılarız, ama zekât vermeyiz" diyenlere karşı savaş açtı. Esvedu'l-Ansi, Müseylemetü'l-Kezzâb, Secah, Tuleyha gibi yalancı peygamberlerle yapılan savaşlarla bu zararlı unsurlar yok edilmiş, isyan bastırılmış, zekât yeniden toplanmaya ve Beytü'l-Mal'e konulup dağıtılmaya başlanmıştır. Rasûlullah’ın hazırladığı, ancak vefâtı sebebiyle bekleyen Üsâme ordusunu Ürdün'e yollayan Ebû Bekir, Bahreyn, Umman, Yemen, Mühre isyanlarını bastırmıştır.


    İçte isyancılarla mücâdele edilirken, dışta da iki büyük imparatorluğun, İran ve Bizans’ın ordularıyla karşılaşılmıştır. Hîre, Ecnâdin ve Enbâr, savaşlarla İslâm diyarına katılmış, Irak fethedilmiş, Suriye'nin de önemli kentleri ele geçirilmiştir. Yermek savaşı devam ederken Hazreti Ebû Bekir vefât etmiştir. Onun ordusuna verdiği öğütlerde şu ibareler vardır: "Kadın, çocuk ve yaşlılara dokunmayın, yemiş veren ağaçları kesmeyin, ma'mur bir yeri tahrip etmeyin, haddi aşmayın, korkmayın." Gerçekten İslâm ordusu fethettiği yerlerde kimseye zulmetmemiş, adaletiyle düşmanların takdirini kazanmış, müslüman olmayıp da cizye vererek İslâm’ın himayesine giren milletler huzur ve emniyet içinde yaşamışlardır.


    KUR'AN-I KERÎM'İN TOPLANMASI, "MUSHAF''IN MEYDANA GELMESİ


    Hazreti Ebû Bekir, Ridde harplerinde, vahiy kâtiplerinin ve kurrâ'nın birçoğunun şehid olması üzerine, Hazreti Ömer'in Kur'ân'ın toplanması fikrine önce sıcak bakmamışsa da sonra ona hak vererek, Kur'ân âyetlerinin toplanmasını sağlamıştır. Rasûlullah zamanında peyderpey inen vahiy, kâtiplerce ceylan derilerine, beyaz taslara, enli hurma dallarına yazıldığı gibi, ashâbın çoğu da Kur'ân hâfızı idi. Ancak, yazılı olan âyetler dağınıktı, kurrâ da azalınca Kur'ân'ın muhafazası hususunda endişe edildi. Ebû Bekir, Zeyd ibn-i Sâbit'in başkanlığında bir heyet teşkil ederek, herkesin elindeki âyetleri getirmesini emretti. Ayrıca şâhitlerle âyetler doğrulanıyor, kurrâ' ile te'kid ediliyordu. Böylece bütün âyetler toplandı ve "Mushaf" meydana getirildi. Bu Mushaf Ebû Bekir'den Ömer'e, ondan da kızı Hafsa'ya geçti ve Hazreti Osman zamanında çoğaltılarak Dârü'l-İslam’ın bütün vilâyetlerine dağıtıldı.


    VEFÂTI



    Hilâfeti iki sene üç ay gibi çok kısa bir müddet sürmesine rağmen Hazreti Ebû Bekir zamanında İslâm devleti büyük bir gelişme göstermiştir. Hazreti Ebû Bekir Hicrî 13. yılda Cemâziyelâhir ayının başında hicretten sonra Medine'de yakalandığı hastalığının ortaya çıkması üzerine yatağa düşünce yerine Ömer'in namaz kıldırmasını istedi. Ashâbla istişâre ederek Hazreti Ömer'i halifeliğe uygun gördüğünü söyledi. Hazreti Ömer'in sert ve kaba oluşu gibi bazı itirazlara cevap verdi ve hilâfet ahitnamesini Hazreti Osman'a yazdırdı. Ebû Bekir (r.a.), 634 yılında Medine'de vefât etti. Vasiyeti gereği Rasûlullah’ın yanına -omuz hizasında olarak- defnedildi. Böylece bu iki büyük insanın, iki büyük dostun, kabirlerinde de birliktelikleri devam etti.


    KİŞİLİĞİ VE YÖNETİMİ


    Tâcir olarak geniş bir kültüre sahip olan Hazreti Ebû Bekir, dürüstlüğü ve takvâsı ile ashâb içinde ilk sırada yerilir. Karakteri; yumuşak huyluluk, çok düşünüp çok az konuşmak, tevâzu ile belirgindi. Hazreti Âişe'nin rivâyetine göre, "gözü yaşlı, gönlü hüzünlü, sesi zayıf" biri idi. Câhiliye döneminde müşrikler ona güvenir, diyet ve borç-alacak işlerinde onu hakem tanırlardı. Rasûlullah’ın en sadık dostu olan Ebû Bekir'in Mirâc olayında sergilediği sonsuz bağlılık örneği ona "es-Sıddik" lâkabını kazandırmıştır. O bu olayda "O ne söylüyorsa doğrudur" demiştir. Cömertlikte ondan üstünü de yoktur. Bütün malını mülkünü İslâm için harcamış, vefât ederken vasiyetinde, halifeliği müddetince aldığı maaşların, topraklarının satılarak iâde edilmesini istemiş ve geride bir deve, bir köleden başka birsey bırakmamıştır. Dört eşinden altı çocuğu olan Ebû Bekir, kızı Âişe'yi Rasûlullah ile hicretten sonra evlendirmiştir (Tabakat-i Ibn Sa'd, VI, 130 vd.; Ibnu'l-Esir, II, 115 vd).


    Hicret sırasında mağarada iken ayağını bir yılan soktuğunda ve ayağı acıdığında o sırada dizine yatıp uyumuş olan Hazreti Muhammed Mustafa (a.s.)'ı uyandırmamak için sesini çıkarmaması, ağlarken Hazreti Peygamber uyanıp ne olduğunu sorduğunda, "Anam-babam sana fedâ olsun ya Rasûlullah" demesi olayı Ebû Bekir'in Rasûlullah'a olan bağlılığının örneklerinden sadece biridir. Hazreti Ebû Bekir'in beyaz yüzlü, zayıf, doğan burunlu, sakallarını kına ve çivit otuyla boyayan sakin bir adam olduğu rivâyet edilir (İbnü'l Esir, el-Kâmil fi't-Târih, II, 419-420).


    Rasûlullah’dan sonra bu ümmetin en hayırlısı Ebû Bekir'dir. O, Hazreti Peygamber'in veziri, fetvâlarda en yakını idi. Rasûlullah'ın, "insanlardan dost edinseydim, Ebû Bekir'i edinirdim" (Buhâri, Salât, 80: Müslim, Mesâcid, 38: Ibn Mâce, Mukaddime, II) ve "Herkeste iyiliklerimin karşılığı vardır, Ebû Bekir hariç" demesi ve son hutbesinde, "Allah, kullarından birini dünya ile kendi katında olan şeyleri tercih hususunda serbest bıraktı; kul, Allah katında olanı tercih etti'' diye Ebû Bekir'i övmesi ve mescide açılan tüm kapıları kapattırıp yalnız Hazreti Ebû Bekir'in kapısını açık bırakması ona verdiği değeri göstermektedir.


    Hazreti Ebû Bekir'in nasslara aykırı hiçbir görüşü bize ulaşmamıştır, çünkü böyle bir şeyi yoktur. Ebû Bekir nâsih sünneti çok iyi biliyor, Rasûlullah’ı herkesten çok tanıyordu. Bu yüzden hilâfetinde kendisine karşı içte muhâlif bir hareket olmamış ve fitneler görülmemiştir (Buhâri, Fedâilü'l-Ashâbi'n-Nebî, 3 ). İhtilâf veya ihtilâflarda çözümsüzlük, bid'atler onun devrinde yaşanmamıştır. "Üzülme, Allah bizimle beraberdir" buyuran Rasûlullah’ın haberi sanki lâfızda ve mânâda Hazreti Ebû Bekir'de zâhir olmuştur (İbn Teymiye, Külliyat Tercümesi, Istanbul 1988, IV, 329).


    Kaynaklarda onun, "Ben ancak Rasûlullah'a tâbiyim, birtakım esaslar koyucu değilim" diye kararlarında çok titiz davrandığı zikredilir (Taberî, IV, 1845; İbn Sa'd, III, 183). Bir meseleyi hallederken önce Kur'ân'a bakar, bulamazsa Sünnette araştırır, orda da bulamazsa ashâbla istişâre eder ve ictihad ederdi. Ganimetin bölüşümü meselesinde Muhâcir-Ensâr eşitliği'nin ihtilâfa yol açmasında Ömer'in Muhâcirlere daha çok pay verilmesini savunmasına rağmen ganimeti eşit olarak bölüştürmüştür. O sebeple hilâfetinde huzursuzluk çıkmadı.


    Rasûlullah ve kendisi, bir mecliste bir anda verilen üç talâkı bir talâk saymışlar, bu daha sonra-birçok "maslahat gereği" diye yapılan değişiklik gibi- üç talâk sayılmıştır. Yani Ebû Bekir, Rasûlullah’ın tüm uygulamalarını aynen tatbik etmek istemiş; bazen -kalpleri İslâm’a ısındırmak istenenlere toprak vermesi gibi- maslahat gereği veya zamanın değişmesiyle hükümlerin değişmesini söyleyen ashâbına uymuştur. Müslümanlar henüz otuz sekiz kişiyken Mekke'de Mescid-i Haram'da İslâm’ı tebliğ eden ve müşriklerce dövülen Ebû Bekir'e hilâfetinde "Halifet-u Rasûlullah" denilmiş, sonraki halifelere ise "Emîrü'l-Mü'minîn" denilmiştir. Mâlî işlerini Ebû Ubeyde, kadılık ve kazâ işlerini Hazreti Ömer, kâtipliğini Zeyd ibn-i Sâbit ve Hazreti Ali, başkumandanlığını Üsâme ve Halid ibn-i Velid yapmıştır. Medine Dârü'l-İslâm'ın başkenti olmuş, Mekke, Taife, San’sa, Hadramevt, Havlan, Zebid, Rima, Cened, Necran, Cures, Bahreyn vilâyetlere ayrılmıştır. Yönetimi merkezî olup, ganimetlerin beşte biri Beytü'l-Mal'de toplanmıştır.


    Hazreti Ebû Bekir, Mukillîn denilen çok az hadis rivâyet eden ashâbdan sayılır. O, yanılıp da yanlış bir şey söylerim korkusuyla yalnızca yüz kırk iki hadis rivâyet etmiş veya ondan bize bu kadar hadis rivâyeti nakledilmiştir. Hutbe ve öğütlerinden bazıları şöyledir:

    "Rasûlullah vahiy ile korunuyordu. Benim ise beni yalnız bırakmayan bir şeytanım vardır... Hayır işlerinde acele edin, çünkü arkanızdan acele gelen eceliniz var... Allah için söylenmeyen bir sözde hayır yoktur... Herhangi bir yericinin yermesinden korktuğu için hakkı söylemekten çekinen kimsede hayır yoktur... Amelin sırrı sabırdır... Hiç kimseye imandan sonra sağlıktan daha üstün bir nimet verilmemiştir... Hesaba çekilmeden kendinizi hesaba çekiniz (Ayr. bk. Ebû Nuaym, Hilye, l )





    Kaynaklar
    •Şamil İslâm Ansiklopedisi Cilt 2 sf 151
    herkes ne söylediğini, nasıl söylediğini bilse. bu işler olmayacaktı sadri abi.

  3. #3
    HZ.ÖMER

    Hz.Ömer sert mizaçlı..islamdan önce Müslümanlara,sonra müşriklere sertliğini devam ettirdi.

    Onun müslüman oluşu islama büyük katkı sağladı.

    Hz.Ömer duaya mazhar olmuştu.Aynı zamanda rasulullah Allahın iki Ömerden birisi ile islamiyeti kuvvetlendirmesini istediği duaya mazhar olmuştu.Ömer bin Hişam değil,Ömer bin Hattab islamiyetle şereflenmiş,islamiyeti şereflendirmişti.

    -İslamdan önce izzetli,hakperest,insaflı gerçeği arayanlar,islamda da aynı özelliklerini sürdürmüşlerdir.Hz.Ömer ve Halid bin Velid gibi.

    -Abdullah İbn Mes'ud'un; "Ömer'in müslüman oluşu bir fetihti"Öylede oldu.Onun döneminde İslamiyet tüm dünyaya özellikle Türklerin Müslüman olmasında bir çekirdek oluşturdu.İlk dışa açılış onun döneminde gerçekleşti.

    İran fatihi..Bizansa kadar gitmiş..Suriye ve Filistini almıştır.

    Amr b.Âs eliyle Mısırı fethetti.

    O adaleti ile nam saldı.Ömer-ül Adil diye anıldı,çağrıldı.

    -Hassasiyetini: "Fırat kıyısında bir deve helak olsa, Allah bunu Ömer'den sorar, diye korkarım" sözü ile ortaya koymaktadır.Akif bunu safahatında dile getirmiştir.

    - Abbas b. Abdulmuttalib’in Medine mescidinin yanında bir evi vardı. Hz. Ömer ona evini kendisine satmasını teklif etti. Onun maksadı bu evi alıp mescide eklemekti. Ancak Abbas:

    “Hayır, satmam!” dedi. Hz. Ömer de:

    “O halde hibe et!” dedi. Hz. Abbas yine kabul etmedi. Hz. Ömer:

    “Madem hibe de etmiyorsun; o zaman onu mescide ekle!” dedi. Ama Hz. Abbas buna da yanaşmadı. Sonunda Hz. Ömer:

    “Bu üçünden birini mutlaka kabul etmelisin!” dedi. Hz. Abbas yine kabul etmeyince de:

    “O halde bu konuda aramızda bir kişiyi hakem tayin et!” dedi. Hz. Abbas’la birlikte Übeyy b. Ka’b’ı hakem olarak seçtiler ve kalkıp onun yanına gittiler. Übeyy de:

    “Bir insanı razı etmeden evinden çıkarmanın doğru olmadığına inanıyorum” dedi. Hz. Ömer:

    “Bu hükmü Allah’ın kitabından mı yoksa Rasûlünün sünnetinden mi çıkarıyorsun?” diye sordu. Übeyy:

    “Allah’ın kitabında yoktur ama Hz. Peygamber’in sünnetinde vardır” dedi. Hz. Ömer:

    “Peki nasıl oluyor bu?” deyince Übeyy şunları söyledi:

    “Ben Hz. Peygamber’in şunları söylediğini işittim: “Dâvud (a.s.)’ın oğlu Hz. Süleyman, Beytü’l-Makdis’i inşa ettirirken bir duvarı yaptırıyor, ancak sabah olduğunda onun yıkılmış olduğunu görüyordu. Sonunda Allah Teâlâ ona, “Herhangi bir kişinin hakkının bulunduğu bir yerde onu razı etmeden bina yapma!” diye vahyetti”. Hz. Ömer de bu hadisi işittikten sonra Hz. Abbas’a ısrar etmekten vazgeçti. Hz. Abbas ise bilâhare o evini mescide ekledi.

    Hz. Ömer’in hilâfeti zamanında kocası kaybolmuş bir kadın vardı. Hz. Ömer bazı erkeklerin onun evine girip çıktıklarını haber aldığında onu çağırttı. Kadın:

    “Vay başıma gelenler! Ömer’in benimle ne işi olabilir?” dedi. Yolda gelirken de çok korktu. Kendisi hamileydi. Bu korkuyla sancılanmaya başladı ve bir eve girerek orada çocuğunu düşürdü. Çocuk iki defa ağladıktan sonra öldü. Bunun üzerine Hz. Ömer sahabileri toplayarak çocuğun ölümünde dahli olup olmadığı ve dolayısıyla kendisi için kısas gerekip gerekmediği hususunda onlarla istişâre etti. Bazıları,“Senin hiç bir kusurun yoktur ve bir şey de lazım gelmez. Çünkü sen bir yöneticisin ve halkın eğitilmesiyle görevlisin!” dediler. Hz. Ömer susmakta olan Hz. Ali’ye dönerek,

    “Sen bu konuda ne diyorsun ey Ali?” diye sordu. Hz. Ali de şunları söyledi:

    “Eğer arkadaşlar bu sözleri kendiliklerinden söylemişlerse yanılmışlardır. Yok eğer senin hoşuna gitsin diye söylemişlerse sana nasihat etmede kusur etmişlerdir. Bana göre sen diyet vermelisin; çünkü kadın senden korktuğundan dolayı çocuğunu düşürdü”. Bunun üzerine Hz. Ömer:“Bu diyeti Kureyş’e taksim et!” diye Hz. Ali’ye emretti. Zira bu olay kastî olmadığından dolayı diyeti de Hz. Ömer’in akrabaları olan Kureyş’e düşüyordu.

    Mısır halkından bir kişi Hz. Ömer’e gelerek:“Ey Mü’minlerin Emîri! Zulümden sana sığınıyorum” diye şikayet etti. Hz. Ömer de:

    “Tam yerine gelmişsin. Seni koruyacak ve hakkını alacağım” dedi. Bunun üzerine adam şöyle dedi:

    “Valimiz Amr İbnü’l-As’ın oğlu Muhammed’le yarış yaptık ve onu geçtim. O da buna kızarak beni kamçılamaya başladı ve “Ben şerefli ve soylu bir anne-babanın oğluyum” dedi. Hz. Ömer de Amr İbnü’l-As’a, oğluyla birlikte gelmesi için emir gönderdi. Amr İbnü’l-As oğluyla birlikte Medine’ye geldi. Hz. Ömer Mısırlıyı çağırtarak ona

    “Al şu kırbacı, sen de ona vur!” dedi. Adam Amr’ın oğluna vurmaya başladı. Hz. Ömer bir yandan da:“Vur! Asil olmayan anne babanın oğluna vur!” diyordu. Ashab da Hz. Ömer’i destekliyor ve Amr’ın oğlunun dövülmesi de hoşlarına gidiyordu. Mısırlı, halkın Yeter artık, bu kadarı kâfi” deyişine kadar ona vurdu.

    Bu defa Hz. Ömer ona:

    “Amr’a da vur!” dedi. Mısırlı,

    “Ey Mü’minlerin Emîri! Beni döven o değil oğluydu. Ondan da intikamımı aldım” dedi. Bunun üzerine Hz. Ömer, Amr’a hitâben şöyle dedi:

    “Siz ne zamandan beri annelerinin hür olarak doğurduğu kişileri köle yapıyorsunuz?” Amr da:

    “Ey Mü’minlerin Emîri! Benim bu olanlardan haberim yoktur. Bu adam da gelip bana şikayette bulunmamıştır” dedi.

    Bahreyn valisi İbn Cârûd (veya İbn Ebî Cârûd) İslâm düşmanlarıyla gizlice mektuplaştığı ve casusluk yaptığı iddia edilen Ediryas isimli birisinin boynunu vurdurdu. Bu kişinin düşmana katılmak istediği söyleniyordu. Ancak bu kişi boynu vurulurken:

    “Ey Ömer nerdesin! Ey Ömer nerdesin!” diye feryat ederek Hz. Ömer’in adaletini hatırlatmak istemişti. Bunu haber alan Hz. Ömer bir mektup yazarak valiyi Medine’ye çağırdı. Vali kalkıp yola çıktı ve Medine’ye geldi. Hz. Ömer huzuruna girdiğinde onu bir sopayla karşıladı ve vurmaya başladı. Vururken de bir yandan:

    “Buyur ey Ediryas! Buyur ey Ediryas!” diyordu. Bunun üzerine vali İbn Cârûd:

    “Ey Mü’minlerin Emîri! O, müslümanların zayıf taraflarını düşmanlara bildiriyordu” dedi. Hz. Ömer de:

    “Sen onu ‘İstiyordu’, ‘Niyetliydi’ gibi şeylerle suçlayarak mı öldürdün? İslâm’a ilk girdiğimizde hangimiz günah işlemek istemiyorduk. Eğer bunları istemek suç olsaydı hepimizin suçlu olması gerekirdi. Eğer âdet haline gelmeyeceğini bilseydim seni şimdi öldürürdüm” dedi.

    Hz. Ömer bir gün elleri kulaklarında olduğu halde:

    “Buyur işte buradayım!” diye bağırarak sokağa fırlamıştı. Halk acaba halifeye ne oldu diye merak etti. Hz. Ömer’e o gün kumandanlarından birinden bir haberci gelmişti. Adamın söylediklerine göre önlerine bir nehir çıkmıştı. Geçebilecekleri bir şey de bulamamışlardı.Komutanları:

    “Bu nehri ve geçitlerini iyi bilen birisini bulunuz!” demiş; bunun üzerine huzuruna bir ihtiyar getirilmişti. İhtiyar:

    “Ben soğuktan korkuyorum” demesine rağmen komutanın zoruyla suya girmişti. Suya girer girmez de soğukluğuna dayanamayarak:

    “Ey Ömer neredesin?” diye bağıra bağıra boğulup ölmüştü. İşte Hz. Ömer’in başta anlatılan şekilde sokağa fırlamasına bu haber neden olmuştu.

    Hz. Ömer daha sonra haber yollayarak o komutanı Medine’ye getirtti; adamla birkaç gün hiç konuşmadı. Hz. Ömer kırıldığı kişilere böyle yapardı. Sonra da onu çağırtarak

    “O adamı nasıl öldürdün?” diye sordu. O da:

    “Ey Mü’minlerin Emîri! Ben onu kasten öldürmedim. Nehri geçmek için hiçbir vasıta bulamamıştık. Bunun için de suyun derinliğini öğrenmek istedik. Hem suyu geçtikten sonra şu şu memleketleri fethettik!” dedi. Hz. Ömer’se ona:

    “Yemin ederim ki benim yanımda müslüman bir kişi senin getirdiğin herşeyden daha sevimlidir. Eğer âdet olmasından korkmasaydım senin boynunu vurdururdum. Haydi, git onun ailesine diyetini ver. Sakın bir daha da gözüme görüneyim deme!” dedi.

    Ebu Musa el-Eş’arî yaptığı savaşlardan birinde elde edilen ganimeti dağıtırken bir kişinin payını eksik verdi. O da kalkarak kendisine eksik verildiğini hissesinin tamamlanması gerektiğini söyledi. Bunun üzerine Ebu Musa ona yirmi sopa vurdu ve başını da tıraş etti. Adam da kesilen saçlarını toplayarak Hz. Ömer’e götürdü. Huzuruna girdiğinde cebinden kesik saçları çıkartarak Hz. Ömer’in göğsüne fırlattı. Hz. Ömer’in:

    “Niçin böyle yapıyorsun? Sana ne oldu?” demesiyle de olan biteni ona anlattı. Hz. Ömer, Ebu Musa’ya şu mektubu yazdı:

    “Selam üzerine olsun! falan oğlu filan bana şu şu şeyleri söyledi. Ben de sana yemin verdiriyorum ki eğer bu işi bir topluluk içerisinde ve herkesin gözü önünde yapmış isen o adam da aynı şekilde bir topluluk içerisinde sana kısas uygulayacaktır. Yok eğer bunu tenha bir yerde yapmış isen, o da tenha bir yerde sana kısas uygulayıp başını da tıraş edecektir”. Mektup Ebu Musa el-Eş’arî’ye verildiğinde adamın kısas yapabilmesi için bir yere oturarak:

    “Gel kısasını yap ve başımı da tıraş et!” dedi. Adam da

    “Ben Allah rızası için seni affettim!” dedi.



    Bir cariye Hz. Ömer’e gelerek:

    “Efendim beni zina yapmakla suçlayarak ateş üzerine oturttu. Bu yüzden tenasül uzvum yandı” diye şikayette bulundu. Hz. Ömer ona:

    “Efendin seni zina halinde mi yakaladı?” diye sordu. Kadın:

    “Hayır!” dedi. Hz. Ömer:

    “Peki sen zina ettiğine dair bir itirafta bulundun mu?” dedi. Kadın yine:

    “Hayır!” diye cevap verdi. Bunun üzerine Hz. Ömer:

    “O adamı derhal bana getiriniz!” emrini verdi. Adam getirildiğinde Hz. Ömer ona:

    “Sen insanlara ne hakla Allah’ın azabı ile (ateşle) azap ediyorsun!” dedi. Adam da:

    “Ey Mü’minlerin Emîri! Onun zina etmiş olmasından şüpheleniyordum” diye mazeret beyan etti. Hz. Ömer de:

    “Onun zina ettiğini gördün mü?” dedi. Adam:

    “Hayır!” cevabını verdi. Hz. Ömer bu kez:

    “O sana zina ettiğine dair bir itirafta bulundu mu?” diye sordu. Adam yine:

    “Hayır!” dedi. Bunun üzerine Hz. Ömer şöyle dedi:

    “Nefsimi kudret elinde tutan Allah’a yemin ederim ki eğer Hz. Peygamber’in “Herhangi bir köle, efendisinden; çocuk da babasından intikam alamaz” buyurduğunu duymamış olaydım ben de senin tenasül uzvunu yakardım”. Sonra adama yüz kamçı vurdurarak cariyeye de şunları söyledi:

    “Git! Sen artık Allah rızası için hürsün! Sen, Allah ve Rasûlünün hürriyetine kavuşturduğu bir kişisin. Tanıklık ederim ki ben Hz. Peygamber’in “Bir köle ateşte yakılır veya ibret olsun diye bazı organları kesilir ya da vücudunda yaralar açılacak olursa o artık hürdür; Allah ve Rasûlünün azatlısıdır” buyurduğunu kulaklarımla duydum”



    Hz. Ömer, Şam’a geldiğinde ehl-i kitaptan bir kişi kalkarak:

    “Ey Mü’minlerin Emîri! Müslümanlardan birisi beni ne hale getirdi” dedi ve başındaki yarığı gösterdi. Hz. Ömer çok öfkelendi ve Suheyb’e:

    “Git, bu işi kim yapmışsa onu bana getir!” dedi. Suheyb gitti ve bu işi yapanın Avf b. Mâlik el-Eşcaî olduğunu öğrendi. Onu bularak kendisine:

    “Ey Avf! Mü’minlerin Emîri sana çok kızdı. Bana kalırsa sen önce Muaz b. Cebel’e git ve ondan halifeyle konuşmasının rica et! Yoksa Hz. Ömer’in huzuruna böyle çıkacak olursan aceleye getirip seni ağır bir şekilde cezalandırmasından korkuyorum” dedi. Hz. Ömer namazı bitirdikten sonra:

    “Suheyb nerede? O adamı bana getirdi mi?” diye sordu. Suheyb de:

    “Evet!” dedi. Bu arada Avf da Muaz b. Cebel’i bularak olayı ona anlatmış ve o da kalkıp gelmişti. Hz. Ömer’in bu sözleri üzerine Muaz b. Cebel kalkarak:

    “Ey Mü’minlerin Emîri! Bu işi yapan Avf b. Mâlik’tir. Ancak acele edip cezalandırmazdan önce onu bir dinle!” diye ricada bulundu. Hz. Ömer de Avf b. Mâlik’e hitâben:

    “Bunu niçin yaptın ey Avf?” dedi. O şöyle cevap verdi:

    “Ey Mü’minlerin Emîri! Bu adam yolda eşeğiyle gitmekte olan müslüman bir kadını düşürebilmek için eşeğini hızlandırdı, fakat kadın düşmedi. Bunun üzerine kadını iterek eşekten düşürdü. Sonra da üzerine atılarak ona tecavüz etmeye kalkıştı”. O zaman Hz. Ömer:

    “Bana o kadını getir; bakalım senin söylediklerini doğrulayacak mı?” dedi.

    Avf kalkıp o kadının evine gitti. Durumu onlara anlattığında kadının babasıyla kocası

    “Niçin onun ismini verdin? Sen bizi rezil ettin!” dediler. Kadınsa:

    “Allah’a yemin ederim ki, ben bu zatla gidip olanları Ömer’e anlatacağım” dedi. Kocası ile babası da:

    “Hayır, sen evde kal. Biz gider söyleriz” dediler. Böylece Hz. Ömer’e gelip Avf’ın söylediklerini doğruladılar. Hz. Ömer o yahudinin asılmasını emrederek:

    “Ben sizinle müslüman kadınlara tecavüz edesiniz diye sulh yapmadım” dedi. Sonra da çıkıp halka şunları söyledi:

    “Ey insanlar! Muhammed’in güvencesi hususunda Allah’tan korkup onu su-i istimal etmeyiniz. Müslüman olmayanlardan kim böyle bir şey yapmaya kalkışırsa artık onun için güvence yoktur”. O adam hakkında Süveyd:

    “Bu yahudi, İslâm tarihinde asılan ilk yahudidir” der.



    Aralarında anlaşmazlığa düşen bir yahudi ile bir müslüman Hz. Ömer’e başvurdular. O da yahudiyi haklı bularak onun lehine karar verdi. Yahudi:

    “Allah’a yemin ederim ki sen hakla hükmettin!” dedi. Bunun üzerine Hz. Ömer ona kumaşıyla vurarak:

    “Benim hakla hükmettiğim sonucuna nasıl varabiliyorsun?” diye sordu. Yahudi de şu cevabı verdi:

    “Tevrat’ta okuduğumuza göre hak ve adaletle hükmeden bir hâkime, sağ ve solunda bulunan melekler yardımcı olur, onu hak ve doğruya iletirler. Bu durum onun hakta sebat etmesiyle kayıtlıdır. Yoksa haktan uzaklaştığında o iki melek göğe çekilerek onu yalnız bırakırlar”



    Hz. Osman bir gün kölesini çağırtarak ona:

    “Hatırlıyor musun, bir keresinde senin kulağını çekmiştim? Şimdi sen de benimkini çek de ödeşelim” dedi. Köle de onun kulağını tutup çekmeye başladı. O çekerken Hz. Osman şöyle diyordu:

    “Daha sert çek; çünkü bu dünyadaki kısas âhiretinkinin yanında hiç mesâbesinde kalır.”



    Hz. Ömer bir cuma günü Mekke’ye gelerek doğruca Dâru’n-Nedve’ye gitti. Oradan da cuma namazı için mescide gidecekti. Abasını çıkararak oradaki direklerden birine astı. Bu sırada bir güvercin gelip o abanın üzerine kondu, Hz. Ömer de onu oradan kovaladı. Güvercin başka bir yere kondu; işte tam o anda bir yılan onu kapıverdi.

    Cuma namazından sonra halk Hz. Osman’la birlikte onun yanına gittiler. Hz. Ömer onlara:“Ben bugün bir şey yaptım. Cuma’dan önce buraya gelmiştim. Burada biraz dinlenip mescide öyle gidecektim. Abamı da şu direğe asmıştım. Üzerine bir kuş kondu. Ben de kirletmesin diye onu kovaladım. Kuş kaçıp başka bir yere kondu ama konar konmaz da bir yılan onu yakalayıverdi. Sonra kendi kendime:

    “Ben o kuşu emin bulunduğu bir yerden kovaladım ve ölümüne sebep oldum” diye düşündüm ve vicdan azabı çektim. Siz bu konuda ne dersiniz?” dedi. O zaman Nâfi b. Abdi’l–Hâris Hz. Osman’a dönerek:

    “Sen ne dersin ey Osman? Emîrü’l-Mü’minîn keffaret olarak üç yaşına basmış beyaz bir keçi kurban etsin mi?” dedi. Hz. Osman da:

    “Bence de çok uygundur” dedi. Bunun üzerine Hz. Ömer söylenildiği gibi bir keçi bularak kurban etti.



    Bir adam Hz. Ömer’e gelerek şunları söylerdi:

    “Benim bir kızım vardır. Câhiliye döneminde onu diri diri toprağa gömmüş ancak daha sonra ölmeden çıkarmıştım. Büyüdüğünde bizimle birlikte İslâm’a girdi. Müslüman olduktan sonra işlemiş olduğu bir günahtan dolayı Allah’ın hadlerinden birisine çarptırıldı. Bunun üzerine kollarını kesmek suretiyle intihara kalkıştı. Fakat zamanında farkederek buna engel olduk. Kendisini tedavi ettik; kesmiş olduğu damarları iyileşti. Sonra güzel bir şekilde tevbe etti. Birkaç gün önce de birisi onu benden istedi. Ben de onun başından geçeni onlara haber verdim”. Bunları dinleyen Hz. Ömer şöyle buyurdu:

    “Sen Allah’ın gizlemiş olduğu birşeyi açığa çıkarmışsın. Allah’a yemin ederim ki, eğer bundan böyle onun bu halini bir kişiye dahi söyleyecek olursan sana öyle bir ders veririm ki âlemlere ibret olur. Kızını iffetli ve müslüman bir kadın gibi evlendir”[1]

    - Bir cariye zina etmiş ve kendisine had vurulmuştu. Daha sonra muhacir olarak Medine’ye gelmiş ve güzel bir şekilde tevbe etmişti. Onunla evlenmek isteyenler çıktı; ancak amcası söylemezsem Allah katında sorumlu olurum düşüncesiyle gelenlere onun daha önceden zina ettiğini ve kendisine had vurulmuş olduğunu söylüyor; fakat bu da hoşuna gitmiyordu. Sonunda gelip durumu Hz. Ömer’e anlattı. Hz. Ömer de onun sâliha bir genç kız gibi evlendirilmesini emretti.



    Bir kadın Hz. Ömer’e gelerek kocasını şikâyet etti ve:

    “Kocam bütün gece ibadet eder ve gündüzleri de oruç tutar” dedi. Hz. Ömer de ona:

    “Peki sen ne yapmamı istiyorsun? Onu gündüzleri oruç tutup geceleri ibadetle geçirmekten men mi edeyim?” diye karşılık verdi. Bunun üzerine kadın bir şey söylemeksizin çekip gitti. Sonra bir kere daha gelerek şikayetini aynen tekrarladı. Hz. Ömer de ona aynı cevabı verdi. O zaman, orada bulunan Ka’b, Hz. Ömer’e:

    “Ey Mü’minlerin Emîri! Bence onun bir hakkı vardır” dedi. Hz. Ömer’in:

    “Peki onun hakkı neymiş?” diye sorması üzerine de şunları söyledi:

    “Allah bu kadının kocasına dört kadınla evlenme izni vermiştir. Bu kadını da o dörtten biri olarak kabul edebiliriz. Bu durumda onun, kocası üzerinde dört gecede bir gece, dört günde de bir gün hakkı vardır”. Bu sözleri doğru bulan Hz. Ömer kadının kocasını çağırttı ve ona dört gecede bir gece mutlaka karısının yanında yatmasını, dört günde bir günü de oruçsuz geçirmesini emretti.



    Amr b. As, Mısır’ı fethettiğinde Mısırlılar Kıpti aylarının başlangıcında Amr b. As’a gelip:

    “Ey Emir! Bizim bu Nil’imizin bir adeti vardır. O adet yerine getirilmezse taşmaz” dediler. Amr onlara:

    “O adet nedir?” dedi. Onlar:

    “Bu ayın on iki gecesi bittikten sonra analı ve babalı büyüyen bir genç kız buluruz, annesini-babasını razı ederiz. Kıza da süslü elbiselerin en üstünlerini giydirir, sonra kızı Nil’e atarız. Ve böylece Nil taşar” dediler. Amr, o sırada Bû’ne şehrinde bulunuyordu. Onlara:

    “Bu dediğiniz İslâm’da caiz değildir. İslâm kendinden önceki adetleri yıkmıştır” dedi. Böylece Bû’ne, Ebib ve Mesrî şehirlerinin halkı aylarca beklediler. Fakat Nil nehri ne azaldı ne de çoğaldı. Bu şehirlerin halkı kıtlıktan dolayı şehirlerini terketmek zorunda kaldılar. Amr b. As bu durumu görünce, Hz. Ömer’e mektup yazarak olanları anlattı. Hz. Ömer de ona:

    “İslâm kendinden önceki kötü gelenekleri yıkmıştır. Sana bir kağıt gönderiyorum. Onu Nil nehrine at” diye cevap gönderdi. Amr, Ömer’in mektubunu alınca açtı ve okudu. Kağıtta:

    “Mü’minlerin emîri ve Allah’ın kulu Ömer’den Nil nehrine. Ey Nil! Eğer sen kendi keyfine göre davranıyorsan akma olur! Yok eğer seni tek kudret sahibi Allah taşırıyorsa, o kudret sahibi olan Allah’dan seni taşırmasını niyaz ederiz” diye yazılıydı. Amr b. As, Salib gününden bir gün önce kağıdı Nil’e attı. O sırada Mısır halkı da göç etmek için hazırlanmışlardı. Nil taşmadığı için kuraklık olmuştu. Halk Salib gününün sabahında kalktıkları zaman, Nil nehrinin on altı karış yükselmiş olduğunu gördüler. Böylece Allah Teâlâ Mısır halkından o kötü geleneği kaldırmış oldu.



    Devletin temel görevlerinden birisi ilmin insanlara ulaştırılmasıdır. Hz. Ömer, fethedilen bölgelerde okullar açmış, buralara müderrisler tayin etmiş ve Kur'an-ı Kerim'i okumak ve onunla amel edebilmek için gerekli olan eğitimin verilmesini sağlama yolunda gayret sarfetmiştir. İslâm'ın, müslüman olan insanlara öğretilmesi ve tebliğ çalışmalarının yürütülmesi için sahabîlerden ve diğer âlimlerden istifade etmiş ve onları değişik bölgelerde görevlendirmiştir. Kur'an, Hadis ve Fıkıh öğretimi ile uğraşan bu âlimlere büyük meblağlar tutan maaşlar bağlamıştır. Hz. Ömer, devletin her tarafında camiler inşa ettirmişti. Onun zamanında dört bin tane cami yapılmış olduğu rivayet edilmektedir.[1] İlk defa bir takvimin kullanılmasına Hz. Ömer zamanında ihtiyaç duyulmuş ve böylece Hicret esas alınarak oluşturulan takvimle devlet işlerinde tarihleme açısından ortaya çıkan problemler ortadan kaldırılmıştır (H. 16).



    Bir defasında Eslem'le birlikte Harra taraflarında (Medine'nin dış bölgesi) dolaşırlarken ışık yanan bir yer gördü ve Eslem'e; "şurada, gecenin ve soğuğun çaresizliğine uğramış biri var. Haydi onların yanına gidelim" dedi. Oraya gittiklerinde bir kadını iki çocuğuyla üzerinde tencere bulunan bir ateşin etrafında otururken gördüler. Hz. Ömer, onlara; "Işıklı aileye selâm olsun" dedi. Kadın selâmı aldıktan sonra yanlarına yaklaşmak için izin alan Hz. Ömer ona yanındaki çocukların neden ağladıklarını sordu. Kadın, karınlarının aç olduğunu söyleyince, Hz. Ömer merakla tencerede ne pişirdiğini sordu. Kadın, tencerede su bulunduğunu, çocukları yemek pişiyor diye avuttuğunu söyledi ve; "Allah bunu Ömer'den elbette soracaktır" diye ekledi. Hz. Ömer, ona; "Ömer bu durumu nereden bilsin ki?" diye sorduğunda kadın; "Madem bilemeyecekti ve unutacaktı neden halife oldu" karşılığını verdi. Hz. Ömer bu cevap karşısında irkilerek Eslem'le birlikte doğruca erzak deposuna gitti. Doldurdukları yiyecek çuvalını Eslem taşımak istedi. Ancak Hz. Ömer (r.a); "Kıyamet gününde benim yüküme ortak olacak değilsin. Onun için bırak da yükümü kendim taşıyayım" diyerek buna izin vermedi; çuvalı omuzuna aldı ve kadının bulunduğu yere götürdü. Orada bizzat yemeği Hz. Ömer (r.a) hazırlayıp pişirdi ve onları doyurdu. Eslem; "O, ateşe üflerken şakakları arasından çıkan dumanları seyrediyordum" demektedir. Hz. Ömer oradan ayrılırken kadın; "Siz bu işe Ömer'den daha layıksınız" dedi. Hz. Ömer; "Ömer'e dua et. Bir gün onu ziyarete gidersen beni orada bulursun" dedi.



    Hazreti Ömer, annesinin kucağında ağlayan bir çocuk gördü. Anneye, çocuğunu oyalamasını söyledi ve uzaklaştı... Biraz sonra aynı yere döndüğü zaman çocuğun yine ağladığına şahit oldu:

    - Çocuğunuza acımıyor musunuz? Niçin onu susturmuyorsunuz?

    - Hakikati bilseydiniz beni suçlandırmazsınız. Ömer emzikli çocuklara tahsisat verilmesini yasak etti. Bu yüzden çocuğumu doyuramıyorum.

    Hazreti Ömer, gözleri yerde, geriye dönerken kendi kendisine hitab etti:

    - Ömer, kim bilir senin bu hareketin yüzünden kaç çocuk öldü?

    Ve çocuklara ait tahsisatın hemen verilmesini emretti.



    Birgün Server-i kâinât ve mefhâr-i mevcûdât [mevcûdâtın övündüğü] “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki, rü’yâmda ümmetim bana arz olundu. Cümlesi önümden geçip, birbir seyr eyledim. Kiminin gömleği dizinde idi. Kiminin dizinden aşağı idi. Kiminin dizinden yukarı idi. Lâkin Ömeri bir gömlek ile gördüm ki, yerde sürünürdü. Sahâbe-i güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” dediler ki, yâ Resûlallah! Nasıl ta’bîr buyurdunuz. Buyurdular: Dîn-i mübîn ile ta’bîr etdim. Zîrâ hilâfetleri zemânı uzundur. Dîn-i islâm dünyâya yayılır.



    Buyurdular ki, (Ömerden hayırlı bir kimse üzerine gün doğmamışdır.) Yine onun devâmında Ukbe bin Âmirden nakl edilir ki, hazret-i Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular; (Eğer benden sonra Peygamber gelmek ihtimâli olsa idi, Ömer bin Hattâb Peygamber olurdu.)



    Rivâyet olunur ki, bir gün hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” öğle sıcağında kendi soyunup, sadaka develerini bağlıyordu. Dediler, yâ Emîr-el-mü’minîn! Niçin sen kendin zahmet çekersin. Bir kişiye buyurun, o bağlasa, olmaz mı. Buyurdu ki, bunlar fakîrlerin hakkıdır. Çünki, Allahü teâlâ beni bunlara çoban etdi. Fakîrlerin işlerini kendim görmem lâzımdır. Zîrâ âhıretde benden sorarlar. Bir kişi dedi, yâ Emîr-el-mü’minîn! Sana yakın olanların işlerini sen kendin görürsün. Uzak olanların işini nasıl görürsün. Buyurdu ki, inşâallahü teâlâ bir sene gezeceğim. Nice gücü yetmez, fakîr ve hastalar vardır. Kendim onların kapılarına varıp, ihtiyâclarını göreceğim.



    Abdurrahmân bin Avf der ki, hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” geceleri şehri gezer, kontrol ederdi. Bir gece benim evime geldi. Yâ Abdurrahmân, bu gece şehrin kenârına bir kervân geldi. Korkarım ki, eşyâları kaybolur. Gel, gidip, bu gece onları bekleyelim, dedi. Vardık, sabâh oluncaya kadar onları bekledik.



    Hazret-i Ömer “radıyallahü anh” hilâfet makâmına geçdikden sonra, kızı hazret-i Hafsa “radıyallahü anhâ” ki Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” ezvâc-ı mutahheralarındandır, muhterem babalarını görmeğe vardılar. Mubârek yüzlerini gördükde, üzerinde olan hırkanın oniki yerde yaması var. Hattâ yamanın ikisi deriden idi. Hafsa, babasını bu hırka ile görüp, hâtır-ı şerîfleri mahzûn olup, dedi ki, ey devletlim ve gözüm nûru babam. Bu hırkayı bir fakîre verseniz. Kendi arkanıza bir yeni hırka yapsanız, câiz olmaz mı? Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” buyurdular ki, kızım, sen Fahr-i âlem hazretlerinin halâli idin. Sen ona bizden yakın idin. Bilmez misin ki, Server-i âlem bu dünyâyı denîden [alçak dünyâdan] neler çekmişdir. Ne mertebe sakınmışdır. Dünyâyı hor ve zelîl edip, emri altına almışdır. Âhırete teşrîf etdikde, bana vasıyyet edip, (Yâ Ömer, kıyâmet gününde, benim ile ve Ebû Bekr ile buluşmak istersen, yolumuzdan ayrılma) diye buyurmadı mı?



    Hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” kuvvet-i kudsiyeleri ve rûhâniyyetleri bu mertebe idi ki, her kim karşısına gelse, yalan söylemek kasd eylese, dili varmaz idi. Doğru söylerdi. Bir mü’min ile bir münâfık karşısına vardıkda da, söylemeden onları fark ederdi. Zîrâ sûretlerine bakmayıp, sîretlerine nazar ederdi. Onun için yüksek şânlarına uygun olarak Ömer-ül Fârûk denilmişdir. Dostluğu ve adâveti Allahü teâlâ için ederdi. Gayretli idi. İleriyi görücü, tedbîr sâhibi idi. Nice kerre, görüşlerine uygun âyet-i kerîme nâzil olmuşdur.





    Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hilâfeti zamânında, Şâm şehrine gitmek îcâb etmişdi. Se’âdet ve izzetle, Eshâb-ı güzînden “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” bir cemâ’ati de yanlarına alıp, Medîne-i Münevvereden çıkıp, yola revân oldular. Hazret-i Ömerin bir deveden başka bineceği yokdu. Mugîre adlı bir köle var idi. Bir sâat hazret-i Ömer “radıyallahü anh” o deveye binerdi. Mugîre piyâde olunca [yaya kalınca], deveyi yederdi. Bir sâat Mugîre binerdi. Hazret-i Ömer önünde piyâde olurdu. Allahü teâlânın hikmeti, Şâm şehrine girecekleri vakt, deveye binmek nöbeti Mugîreye gelmişdi. Eshâb-ı güzîn, hazret-i Ömere geldiler, dediler ki, efendim, ihsân eyleyin. Bu sâatde deveye se’âdetle sizin binmenizi ricâ ederiz. Hazret-i Ömer buyurdu ki, önce nöbet benim idi, bu sâat nöbet Mugîrenindir. Deveye niçin ben bineyim. Eshâb-ı güzîn dediler ki, bugün Şâm şehrine girilecekdir. Şâm şehrinin bütün ileri gelenleri, cenâbınıza karşı çıkarlar [sizi karşılamağa gelirler]. Onlar atlı, siz halîfe iken yaya yürümek münâsib değildir. Lutfunuzdan ümmîd ederiz ki, ricâmızı makbûl tutup, red etmeyiniz. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” huzûrsuz olup, dedi ki, siz bu evhâmdan kurtulmadınız mı? İslâm dîninin kadrini böyle mi anladınız. Bize islâm şerefi yetmez mi. İslâm dîninden ekrem ve eşref bir nesne var mıdır. Bu se’âdet ve bu devlet ve bu izzeti Allahü teâlâ hazretleri bize ihsân eylemişdir. Dîn-i islâm tâcını başına koymak, kime müyesser olmuşdur. Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” getirdiği islâm elbisesini arkamıza giydirdi. Kelime-i şehâdeti dilimize çırağ eyledi. Kur’ân-ı azîm ile kalbimizi münevver eyledi. İslâmiyyetin kadrini acaba niçin anlamamışsınız ki, kendinizi halka, at ile, don ile göstermek istersiniz. Yalnız Habîb-i ekremin “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” ümmeti olmak şerefi size yetmez mi, diye cevâb verince, kimse söze kâdir olamayıp, bir şey diyemediler.
    Mugîre, bu güç zamânda deve hâzırlayıp, hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” huzûr-ı şerîflerine getirip, çökdürdü ve dedi ki, yâ halîfe! O Allahü teâlâ hakkı için ki, ondan gayri Allah yokdur. Bu ahvâl gönlümden geçmişdir. Eshâbın rey’i ile değildir [ya’nî ben düşündüm]. Kalbimden halâl eyledim. İhsân eyle ve benim isteğimi kabûl eyle. Bugün deveye se’âdetle sizin binmenizi ricâ ederim, dedi. Emîr-ül mü’minîn önünde eğilip, yâ halîfe arkama basıp, devenin üzerine devletle bin diye iltimâs eyledi. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” Mugîrenin cân-ı gönülden ricâsını görünce, hâtırı için o gün se’âdetle deveye bindiler. Ondan sonra, bütün islâm askeri içinde nidâ etdirdi ki, işte bugün Şâm şehrine girmek müyesser oldu. Buradan sağ ve selâmetle çıkacağımızı Allahü teâlâ bilir. Her kimin bizde hakkı var ise, gelip bizden taleb eylesin. Bütün islâm askeri hazret-i Ömere hayr düâ eylediler. Dediler ki, yâ Allahü teâlânın halîfesi. Senden herkes râzıdır. Senden kimse huzûrsuz değildir. Bir ferdin sizde hakkı yokdur. Münâdîler yüksek sesle çağırdılar. Hiçbir kimse gelip, bir hak taleb etmedi. Hepsi şükrân üzere olduklarını hazret-i Ömere haber verdiler. Halk arasından kimse gelmeyince, hazret-i Ömerin Mugîre adlı kölesi ileri gelip, dedi ki, yâ Emîr-el mü’minîn! Birgün, hiç suçum yok iken, kulağımı çekip, ağrıtdın. Diyorsunuz ki, kimin hakkı var ise dünyâda iken taleb etsin. Hâlâ bu hakkım sizin üzerinizdedir, bilmiş olunuz. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki, yâ Mugîre gel, sen de benim kulağımı çek, berâber olalım. Eshâb-ı güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hep birden tekbîr getirdiler. Arablarda âdetdir ki, bunun gibi bir acâib ahvâl zuhûr etdikde, tekbîr getirirler. Dediler ki, yâ halîfe, senin gibi âdil pâdişâh gelmemişdir. İ’tikâdımız budur ki, şimdiden sonra da gelmiyecekdir. Kölenin, bu şeklde küstâhlığa cür’et etmesi uygun mudur. Husûsen [özellikle] kişi, kendi kölesini azârlamasına bir şey lâzım gelmez. Nerede kaldı ki, bir mikdâr kulağını çekmiş olsun. Kölenin üzerine gidip, niçin edebsizlik eyledin diye azarladılar. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” buyurdular ki, ey Eshâb-ı güzîn! Lutf edip, incitmeyin ki, âhıretde cezâsını çekmekden ise, dünyâda çekip, kurtulmak evlâdır. Sonra, yâ Mugîre, gel sen de benim kulağımı çek. Dünyâda senin ile halâllaşalım, âhırete kalmasın, dedi. Mugîre de hazret-i Ömerin kulağına yapışıp, bir mikdâr çekdi. Hazret-i Ömer, buyurdu, yâ Mugîre, niçin ziyâde çekmedin. Mugîre dedi ki, âhıretde kısâsdan korkarım. Çok çekersem, senin hakkın benim üzerimde kalır. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” böyle sultân idi ki, kölesi hakkında bunun gibi durumu kabûlden çekinmeyip, dünyâda cezâsını çekdi. Kölesi de, acâib değilmidir ki, efendisi hakkında bu şeklde cezâ verdi. Efendisi Hak ehli olduğunu muhakkak bilip, değil huzûrsuz olmak, kalb-i şerîflerine zerre kadar bir şübhe gelmediğine i’tikâdı temâm olduğundan, bu fi’ile cesâret etmişdir. Belki hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” Mugîrenin böyle yapması ile muhabbeti şerîfleri ona, evvelki durumundan dahâ çok artmışdır. Hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” menâkıb-ı şerîflerine nihâyet yokdur. Yalnız bu yetmez mi ki, rey’lerine uygun olarak onyedi yerde, Cebrâîl aleyhissalâm Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” hazretlerine âyet-i kerîme getirmişdir. Tefsîr ve târîh kitâblarında da vardır.



    Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hilâfeti zamânında, bir kaç bin askeri gazâya gönderdi. Âdet-i şerîfleri şöyle idi ki, gazâya giden askerlerin evlerine adam gönderip, durumlarını sorardı. Her gece kendileri şehri gezerdi. Allahü teâlânın hikmeti, bir gece şehri dolaşıyordu. Bir kapının yanından geçerken, içeriden bir hâtun bağırmasını işitdi. Kulak verdi. Gördü ki, o hâtun ağlıyor ve devâmlı söyliyordu ki, benim kocamı halîfe gazâya gönderdi. Ben burada aç ve susuz kaldım. Yarın varayım, halîfenin kapısına çocuklarımı bırakayım. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bunu işitir işitmez, ağlaya ağlaya se’âdethânelerine gelip, bir dank un omuzuna aldı. O hâtunun evine geldi. Mubârek elleri ile odun parçalayıp ve ateş yakdı. Sonra eline bir testi alıp, su getirdi. Ondan sonra bir tencereyi ocağa koyup, derhâl o aşı pişirdi. Bir sahan içine koyup, o hâtunun çocuklarını kaldırıp, önüne götürdü ve yidirdi. Ondan sonra özrler dileyip, dedi ki, yâ hâtun! Suçumuzu afv eyle. Zîrâ habersizdik. Şimdiden sonra ahvâlini her zemân bize bildir, deyip, yoluna gitdi. Hâtun da, hazret-i Ömerin tevâdu’ ve tenezzülünü görünce hayret edip, hazret-i Ömere hayr düâlar eyledi. Şimdi ey mü’min. İnsâf eyle ki, bir se’âdet sâhibi halîfe-i rûy’i zemîn iken, bu şeklde tenezzül ve tevâdu’ göstermesini kıyâs eyle ki, ne büyük sultândır ve ona cân ve dilden muhabbet eylemeyenin hâli ne olacakdır. (Târîh-i taberî)den nakl olunmuşdur.



    Nitekim, hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bir kimseye hergün birkaç kerre gelip, ölümü hâtırlatsın diye bir kaç akçe ta’yîn etmişdir. Her vakt o kimse gelip, ölümü ona hâtırlatdı. Her gün o kimse gelip, hizmet edâ etdikçe, hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” ta’yîn buyurdukları akçeyi verirlerdi. O şahsın vazîfesine son verilince, vazîfe taleb etdi. Buyurdular ki, sen bundan sonra gelip, ölümü hâtırıma getirme ki, ihtiyâcımız kalmadı. Zîrâ sakalımıza ak düşdü. Sakalın akı ise ölümün habercisidir. Dâimâ göz önünde olup, mevti (ölümü) hâtırlatır.



    Hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” şehâdeti beyânındadır: Bir fârisî menâkıbdan nakl olunmuşdur. Kab’ül ahbâr “radıyallahü anh” bir gün hazret-i Ömere “radıyallahü anh” gelip, dedi ki, yâ Ömer! İnceleyin ki, ben Tevrâtda okumuşdum. Senin ömründen üç gün kalmışdır. Hazret-i Ömer, kendi vücûd-i şerîflerinde bir ağrı, bir hastalık görmediler. Tasvîr etdikleri fecî bir hâdise olması lâzım. Buyurdular ki, Hak sübhânehü ve teâlâ hazretlerinin kazâsına ve kaderine râzı olduk. Bir yahûdî olan Ebû Lü’lü, Mugîre tebnî Şûbenin kölesi idi. Bir kavlde, Hâlid bin Velîdin kölesi idi. Efendisini hazret-i Ömere gelip şikâyet eyledi. Efendim benden haddimden fazla harc ister, dedi. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki, ne mikdâr ister. Dedi ki; her gün iki dirhem, ister. Hazret-i Ömer buyurdu ki, ne san’at bilirsin. Bir kaçını saydı. Hazret-i Ömer buyurdu ki, bu san’atlar ile bu kadar harc çok değildir. Sonra, işitdim ki, sen yel değirmeni yaparmışsın. Benim için de bir yel değirmeni yapsan. Dedi ki, senin için bir yel değirmeni yapayım ki, şarkda [doğuda] ve garbda [batıda] onu söyliyeler. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” meclisde olanlara buyurdular ki, bu kâfir beni katl etmek istediğini söylüyor. Eğer böyle demek istiyor ise, onu ortadan kalkması için emr edin, dediler. Buyurdu ki, katlden evvel kısâs olmaz.

    Ebû Lü’lü yahûdî, Ömer “radıyallahü anh” hazretlerini katl için fırsatı gözetdi. Zilhiccenin yirmiüçüncü günü sabâh nemâzını edâ ederken, fırsat bulup, altı yerinden yaraladı. Hazret-i Ömerden başka on kimseyi yaraladı. Dokuzu bu yaralanmadan vefât etdiler. Benî Esed kabîlesinden bir er Ebû Lü’lü mel’ûnunun başına bir ok atıp, yıkdı. Birisi de bıçak ile boğazlayıp, öldürdü. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bu ahvâli gördü. Kab’ül ahbâr hazretlerinin sözlerini hâtırladı. Allahü teâlânın takdîri yerini buldu, buyurdular



    Rivâyet ederler ki, ne zamân ki hazret-i Ömer şehâdet şerbetini içdi. Bir çoban koyununun yanında dururken, bir kurt geldi. Koyuna saldırdı. Çoban hemen feryâd edip, ağladı. Ve âh Ömer, “İnnâ lillah ve ...” dedi. Çobanlar ona sordular ki, hazret-i Ömerin vefât etdiğini nereden bildin. Dedi ki, şundan bildim ki, hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hayâtda iken, kurdun koyun sürüsüne bakdığı hâlde zararı yok idi. Şimdi gördüm ki, kurt koyuna saldırdı. Bildim ki, hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bu dünyâdan göç eylemişlerdir. Bu menkıbe Târîh kitâbından alınmışdır.



    Hazret-i Server-i kâinât ve mefhar-ı mevcûdât, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, bir gün meclis-i şerîflerinde kabr azâbını, münker ve nekîrin ne yol ile gelip, heybet ile süâl etdiklerini beyân buyurdular. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” sordu ki, yâ Resûlallah! Biz kabre girdikden sonra, bu akl bize verilip, sonra mı süâl olunuruz, yoksa verilmeden mi süâl olunuruz. Hazret-i Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki, şimdi ne aklda isen, kabrde de böyle olursun. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri dediler ki, böyle oldukdan sonra, üzülmeğe lüzûm yokdur. Sonra, hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” vefât etdi. Kabre defn etdikden sonra, hazret-i Alînin “radıyallahü teâlâ anh” falan zemânda, hazret-i Ömerin böyle söylemiş olduğu hâtırına geldi. Göreyim da’vâsının erimidir, diyerek kabrine geldi. Mubârek gözlerini yumup, kalb-i şerîflerini hazret-i Ömerin ahvâline yöneltip, tam bir teveccüh ile murâkabeye vardıklarında, Allahü teâlâ gözlerinden perdeyi kaldırıp, ahvâli [durumu] müşâhede etdiler. Gördüler ki, Münker ve Nekîr heybetle gelip, hazret-i Ömere dediler ki, (Rabbin kim, dînin nedir, Peygamberin kimdir). Hazret-i Ömer onlardan süâl buyurdular ki, yedinci gökden buraya kadar, ne mikdâr yol geldiniz. Dediler ki, yedibin yıllık yoldur. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” buyurdular ki, yâ siz yedibin yıllık yoldan gelinceye kadar Hâlıkı unutmadınız. Bugün evimden çıkıp, kabre gelince, Rabbimi ve dînimi ve Peygamberimi nasıl unuturum. Melekler dediler ki, yâ Ömer biz de senin böyle cevâb vereceğini bilirdik. Lâkin bu heybetle gelip, süâl etmeğe me’mûruz. Sonra, hazret-i Alî “kerremallahü teâlâ vecheh” mubârek gözlerini açıp, Allahü teâlâ mubârek etsin, Ömer da’vâsının eri imiş, dedi.



    Bir gün Ömer “radıyallahü anh” Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin arkasında nemâz kılıyordu. Resûl aleyhisselâm sûre-i Vennaziat okuyordu. Meâl-i şerîfi (Fir’avn kavmine, ben sizin ulu tanrınızım dedi) olan âyet-i kerîmeyi okuduğunda, Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin gayret damarı harekete gelip, mubârek bedeninde tüyleri elbisesinden dışarı çıkıp, (Eğer ben orada hâzır olaydım, boynunu vururdum) dedi. Nemâz edâ edildikden sonra, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu ki, (Yâ Ömer, nemâzda konuşdun. Nemâzını kazâ et). Hemen Cebrâîl aleyhisselâm gelip, Allahü teâlânın emrini erişdirip, buyurdu ki, (Yâ Muhammed! Ömere nemâzı kazâ et diye söyleme! Biz o nemâzı kabûl etdik. O nemâzı cümle ümmetin nemâzına berâber etdik ki, biz çok gayretli, sevdiğini kayırıcı kimseleri severiz.)



    Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bir gece Medîne-i münevverede geziyordu. Bir kadın evi içinde kızına dedi ki, kızım bir mikdâr su getir, südün içine kat. Kızı dedi ki, Emîr-ül mü’minîn nidâ etdirmedi mi bugünden sonra, süde su katmayınız. Kadın dedi ki, O şimdi burada değildir. Kız dedi, Ömer burada değil ise, Rabbi buradadır, O görüyor. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri onun sözünü işitdi. Evi nişân etdi. Geldi, oğluna dedi ki, senin için bir kız buldum. Onu sana alayım. Ertesi gün o kadının kapısına geldi. Dedi ki, kızını benim oğluma ver. Kadın dedi ki, bende o cür’et yokdur ki, bunu kalbimden geçireyim. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu: Ben o kızdan işitdim söylediği o sözü ki, hoşuma gitdi. O kızı kendi oğlu Âsım hazretlerine aldı. Abdül’azîz o kızın evlâdından oldu. Abdül’azîzden emîr-ül mü’minîn Ömer bin Abdül’azîz hazretleri vücûda geldi. Onun hilâfeti zemânında kurt koyun ile gezerdi.



    Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bir gece şehri gezerken bir evden çeşidli sesler işitdi. Ömer hazretleri dama çıkdı. Damdan o eve girdi. Gördü ki, bir kişi bir kadın ile oturmuş. Orta yerde de şarâb var. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri dedi: Niçin Allahü teâlâ hazretlerinin emrini tutmazsın. Bu kadar günâhın cezâsını çekmiyeceğini mi zan ediyorsunuz! O kişi çok korkup, dedi ki, yâ Emîr-el mü’minîn! Hiç acele etme ki, ben bir günâh işledim ise, sen dört günâh işledin. Birincisi, Allahü tebâreke ve teâlâ buyurdu ki, (Evlere kapılarından giriniz.) Sen damdan girdin. İkincisi, Allahü teâlâ buyurdu ki, (Evlerinizden gayrî evlere izn alıp, ehli üzerine selâm vermeyince girmeyiniz.) Sen fermân dinlemeden girdin. Üçüncü; Allahü teâlâ buyurur: (Tecessüs etmeyiniz.) Sen tecessüs etdin. Dördüncü; Allahü tebâreke ve teâlâ buyurur, (Sû-i zân etmekden sakınınız.) Sen sû-i zan etdin. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” bunu işitdi. Mubârek gönlüne çok te’sîr etdi. Pişmân oldu. Onun keffâretine bir köle âzâd etdi. Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin adâleti ve siyâseti bereketi ile, o kişi de tevbe edip, iyiler zümresinden oldu.



    Hak Sübhânehü ve teâlâ hazretleri, Fârîs [Îrân] şehrinin fethini emîr-ül mü’minîn hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” zemân-ı şerîfinde müyesser eyledi. O gece hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ anh” hazret-i Ömerin “radıyallahü anh” huzûruna vardı. Gördü ki, acele ile mektûb yazarlar. Hazret-i Osmân selâm verdiler. Emîr-ül mü’minîn cevâb vermedi. Mektûbu bitirdi. Çırâğı söndürüp, selâma cevâb verdi. Hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ anh” sordu: Neden selâmın cevâbını çırâğı söndürdükden sonra verdiniz. Buyurdular ki, yâ Osmân! Çırâğı müslimânların maslahatları için ışıklandırdım. Korkdum ki, o zemân selâmını alsam o çırâğ ışığında, kıyâmet gününde, müslimânlar bana hasm olurlar [haklarını isterler]. Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri beni ondan süâl edip, ben cevâb vermeğe tâkat getiremem.



    Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri, anâsır-ı erbe’a ki, su, ateş, toprak, havâdır, emîr-ül mü’minîn Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine müsahhar kıldı [Emrine verdi]. Hilâfetleri zemânında, Medîne-i münevverede bir zelzele vâki’ oldu. Halk korkdular. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” halkı topladı. Minbere çıkıp, hutbe okudu. Hutbede buyurdu ki, ey müslimânlar! Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden işitmişim, buyurdular ki: (Yerin zelzelesi iki şeyden olur. Birisi, zînâ etmekden. Biri zulm etmekden. Zinâ ve zulm âşikâre olur ise, yer ona tâkat getiremez. Allahü tebâreke ve teâlâ dergâhına yalvarır, inler ve sallanmağa başlar. Tâ ki, Allahü tebâreke ve teâlâ onları helâk eder.) Şimdi eğer günâhkâr ben isem, tevbe etdim. Siz de tevbe ediniz. Onlar da tevbe etdiler. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” kamçısını yere vurdu. Buyurdu ki, yâ yer! Sen tevbe edenlerin altında sallanıyorsun. Eğer sâkin olup, karâr kılmazsan, ben sana bir vururum ki, kıyâmete kadar onu söylerler. Sonra yer sâkin oldu. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hayâtda iken, bir dahâ yer sallanmadı; sâkin oldu, hazret-i Ömere boyun eğdi.



    Bir vakit hazret-i Ömer ve Huzeyfe “radıyallahü teâlâ anhümâ” oturmuşlar idi. Hazret-i Ömer buyurdu ki: Yâ Huzeyfe! Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri münâfıkların sırrını sana söylemişdir. Bende nifâk eserinden ne görürsün. Huzeyfe dedi ki: Allahü teâlâ muhâfaza etsin. Sen bunu nasıl söylüyorsun. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden, sende nifâk ile alâkalı birşey işitmedim. [Ya’nî sende münâfıklık alâmeti yokdur.]



    Yine (Tenbîh-ül gâfilîn)de bildirilmişdir. Bir gün bir kişi Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin huzûruna hanımından şikâyet etmeğe gitdi. Se’âdethânelerinin [evinin] kapısına vardı. İçeriden bir münâkaşa sesi geliyordu. O kişi der ki, kulağımla işitdim ki, harem-i muhteremleri [muhterem hanımları] Ümm-i Gülsüm ona çok sözler söyler. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” ona aslâ karşılık vermez. Susar ve dinler. O kişi kendi kendine dedi ki, ben isterim ki kendi hanımımdan hazret-i Ömere şikâyet edeyim. Şimdi o benden de çok elemde ve cefâdadır. Evine gitmek üzere geri dönmüş idi. Hazret-i Ömer dışarı çıkdı, o kişiyi gördü ki, gidiyor. Ona dedi ki, ne iş için gelmişdin. O kişi, Yâ Emîr-el mü’minîn! Hanımımdan sana şikâyet etmeğe gelmişdim. Sizin harem-i şerîfinizde olan nesneyi işitince geri döndüm, dedi. Hazret-i Ömer buyurdu ki, (Ben onu, üzerimde olan şu haklardan dolayı afv ederim. Birincisi, benim ile Cehennem arasında perdedir. Nefsim onun ile harâmdan sâkin olur. İkincisi, evden dışarı giderim, evimin bekçisi olur. Üçüncüsü, kassârımdır, esvâbımı yıkar. Dördüncüsü, çocuklarımın bakıcısıdır. Beşincisi, ekmeğimi yapar, yemeğimi pişirir. Onun bu hakları onu azarlamama mâni’dir.) O merd de dedi ki, doğru söyliyen kişiyi ve doğru giden kişiyi Allahü teâlâ sever. Benim hanımımın da bu hakları var. Onu rızâm ile afv etdim.



    Hazret-i Ömer bin Hattâbın “radıyallahü teâlâ anh” âdet-i şerîfleri şu idi ki, herkesden önce mescide giderlerdi. Bir gün mescide giderken gördü ki, bir çocuk, acele ile önünden gider. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki, yâ sabî [çocuk], niçin bu kadar acele mescide gidersin. Sana henüz nemâz dahî farz olmamış. Çocuk dedi ki, yâ Ömer, ben niçin acele etmiyeyim ki, dünkü gün, benden küçük bir çocuk vefât etdi. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” çocukdan bu sözü işitince, o şeklde ağladı ki, gözünden yaş yerine kan geldi.



    Bostân sâhibi “rahimehullahü teâlâ” (Kitâb-ül Bostân)da, ba’zı selefden nakl etmişdir. Benim bir komşum vardı. Ebû Bekr ve Ömer “radıyallahü teâlâ anhümâ” hazretlerini şetm ederdi [kötülerdi]. Bir gece aşırı kötüledi. Tehammül edemeyip, döğüşdüm. Sonra döndüm, hüzn ve üzüntü ile evime geldim. Yatsı nemâzını te’hîr edip, uyudum. Uykum içinde, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerini gördüm. Dedim ki; yâ Habîballah! Falan kişi senin eshâbını seb’ eder [kötüler]. Buyurdu ki; kimi kötülüyor. Dedim, Ebû Bekr ve Ömer hazretlerini. Buyurdu ki; bu bıçağı al, bununla var onu boğazla. Ben de o bıçağı aldım. Onu yıkıp, boğazladım. Gördüm ki, kanından elime bulaşdı. Elimi yere sürdüm. Bu esnâda uyandım. O şahsın evinden bağırmalar [figânlar] geldiğini işitdim. Dedim ki, bu figân nedir. Dediler, bu gece filan füc’eten ölmüş. Sabâh oldu. Vardım, ona bakdım. Boğazından bir hat çekilmiş, gördüm. Bu kıssa (Şevâhid-ün nübüvve)den alınmışdır.



    Birisinin merkebi var..sürekli o merkebini çağırırken Ömer ve ebu Bekir diye çağırırmış.Bir gün bu adam onlardan biri tarafından çifte yer ve ölür.

    Bu durumu hoca efendiye sorduklarında hoca şu cevabı verir:

    -Gidin bakın mutlaka Ömer diye çağırdığından çifteyi yemiştir.Gidip baktıklarında aynısını görünce sebebini sorarlar.Hoca şöyle der:

    -Ömer hesabını ahrete bırakmaz,onun hesabı şiddetlidir,bu dünyada iken hesabını sorar.



    [(Eshâb-ı Kirâm) kitâbının 251.ci sahîfesinde buyuruluyor ki: İmâm-ı Süyûtî hazretleri (Târîh-ul-Hulefâ) kitâbında diyor ki: Hadîs-i şerîflerde, (Ümmetimin en merhametlisi Ebû Bekrdir. Allahü teâlânın emrlerini yapmakda en şiddetlisi Ömerdir. Hayâsı en çok olanı Osmândır. İslâmiyyetdeki zorlukları en çok çözen Alîdir. Ümmetimin en emîni Ebû Ubeyde bin Cerrâhdır. Ümmetimin en zâhidi Ebû Zerdir. İbâdeti en çok olan Ebüdderdâdır. Ümmetimin en halîmi ve cömerdi Mu’âviye bin Ebî Süfyândır) buyuruldu.]



    Hz. Ömer, haksızlık karşısında çok hiddetli olduğu gibi, adâletin yerine getirilmesinde de o kadar şefkâtli idi. Bu yüzden adâleti ile meşhûr olmuştur.

    Bir gün at satın almak istedi. Atı tecrübe etmek niyetiyle biniciye verdi. Ata binen kimse, koştururken, at tökezleyip kazâya uğradı. Hz. Ömer atı satıcısına geri vermek istediğinde, satıcı almadı. Sonunda durum, Kâdî Şüreyh hazretlerine intikal etti. Kâdî sordu:
    - At, sahibinin izniyle mi koşturuldu?
    Hz. Ömer dedi ki:
    - Hayır, ben denemek için koşturdum.
    Atı almak macbûriyetindesiniz
    Bunun üzerine, kâdî şu hükmü verdi:
    - Şâyet at sahibinin rızâsı ile tecrübe edilseydi, sahibine iâde edilebilirdi. Fakat, siz sahibinden izin almadığınız için geri veremezsiniz, atı almak mecbûriyetindesiniz.
    Hz. Ömer;
    - Hak ve adâlet husûsunda boynumuz kıldan incedir, deyip atın bedelini verdi.



    İbni Abbas onun halkını gözetmesini;taş kaynatan kadın ve çocuklarının bir gece vakti Hz.Ömerin Mekkenin dışında dolaşırken babaları harpte ölmüş,çocukları yetim kalmış bu kadına devletin mahzeninden bir çuval unu yüklenip götürdüğünü ve o kadına maaş bağlama olayına şahit olduğunu anlatır.



    Yine böyle bir denetiminde,annesi katmasını söylerken,kızının süte su katmamasındaki hassasiyetine şahit olur ve kızı oğlu Abdullaha alır.Ve sonuçta kendisi gibi adalette zirvede olan Ömer bin Abdulaziz gibi torunlara sahib olur.



    Devlet yönetimini tesis etti.divanlar kurdu.

    “O, Hicri 17 de para bastırarak piyasaya sürdü. Ayrıca Halid b. Velid'in Taberiye'de Hicrî 15 tarihinde dinar darbettirdiği de bilinmektedir.[2]

    “İlk defa bir takvimin kullanılmasına Hz. Ömer zamanında ihtiyaç duyulmuş ve böylece Hicret esas alınarak oluşturulan takvimle devlet işlerinde tarihleme açısından ortaya çıkan problemler ortadan kaldırılmıştır (H. 16).



    Âmir b. Rabîa şöyle anlatıyor: Hz. Ömer’i gördüm; yerden bir saman çöpü alarak şöyle dedi:

    “Keşke ben de senin gibi bir saman çöpü olaydım. Keşke hiç yaratılmamış olaydım. Keşke ben bir hiç olaydım ve annem beni doğurmayaydı. Keşke unutulup gideydim.”

    - Hz. Ömer şöyle demiştir:

    “Eğer gökten birisi seslenerek “Ey insanlar! Biriniz hâriç hepiniz cennete gireceksiniz!” deseydi o kişinin ben olmasından korkardım. Yine gökten seslenilerek

    “Ey insanlar! Biriniz hâriç hepiniz cehenneme gireceksiniz!” denilmiş olsaydı o bir kişinin de ben olmasını ümit ederdim.”



    Hz. Peygamber’in “Benden sonra sizin için en fazla korktuğum şey iyi konuşabilen münafıklardır” dediğini duymuştum.”der.



    Hz. Ömer’le Said b. As Arasında, Said’in Babasının Öldürülmesi Hususunda Geçen Kıssa:

    - Hz. Ömer, yanından geçmekte olan Said b. As’a :

    “Babanı benim öldürdüğümü sanıyorsun. Eğer ben senin babanı öldürmüş olsaydım, senden onun öldürülmesinden ötürü özür dilemezdim. Fakat ben dayım As b. Hişam b. Muğire’yi öldürdüm. Senin babana gelince, onun yanından geçtiğimde, boynuzuyla yerleri sürüyen öküzler gibi böğürmekteydi. Fakat ben ondan yüz çevirdim. Onun amcası oğlu Ali ona hücum etti ve onu öldürdü” dedi.

    - Said b. As, Hz. Ömer’e

    “Eğer sen babamı öldürmüş olsaydın sen hakkın üzerinde, o da batılın üzerindeydi. Bunun için sana kin beslemezdim” dedi. Bu söz Hz. Ömer’in hoşuna gitti.



    - Hz. Ömer şöyle dedi: “Her müslüman kişiye altı sureyi öğrenmek gerek: İki sure sabah, iki sure akşam, iki sure de yatsı namazı için.”

    - Hz. Ömer şöyle dedi: “Bakara, Nisa, Maide, Hacc ve Nur suresini öğreniniz. Çünkü hükümler bu surelerdedir.”

    - Ömer bize “Nisa, Ahzab ve Nur surelerini öğreniniz” diye mektup yazdı.

    - Hz. Ömer şöyle dedi: Berâe (Tevbe) suresini öğreniniz. Hanımlarınıza da Nur suresini öğretiniz. Onların süs eşyalarını gümüşten yapınız.



    Bir gün gülmesi ve ağlaması üzerine sebebini soranlara şunu anlatmıştır;

    Gülmemin sebebi odur ki,bizler ticaret için bir yere gideceğimiz zaman hanımlarımıza hamur yoğurtur,onunla put yapardık.Yolda konakladığımız yerde ona tapar,acıktığımızda ise onu koparır,pişirir yerdik.Helvadan ve hamurdan kendimize put edinir,tapındığımız ilahımızı acıkınca da yerdik.

    -Ağlamamın sebebi ise;Bir gün adet üzere küçük kızımı gömmek üzere çukur kazarken,yanıma yaklaşan kızım,-Baba eğilde sakalındaki tozları alayım.-deyip,onun bu durumuna rağmen onu gömmüş olmamdır.



    Hz. Ali (r.a) onun hicretini şu şekilde anlatmaktadır: "Ömer'den başka gizlenmeden hicret eden hiç bir kimseyi bilmiyorum. O, hicrete hazırlandığında kılıcını kuşandı, yayını omuzuna taktı, eline oklarını aldı ve Kâ'be'ye gitti. Kureyş'in ileri gelenleri Kâ'be'nin avlusunda oturmakta idiler. O, Kâ'be'yi yedi defa tavaf ettikten sonra, Makâm-ı İbrahim'de iki rek'at namaz kıldı. Halka halka oturan müşrikleri tek tek dolaştı ve onlara; "Yüzler pisleşti. Kim anasını evladsız, çocuklarını yetim, karısını dul bırakmak istiyorsa şu vadide beni takip etsin" dedi. Onlardan hiç biri onu engellemeye cesaret edemedi. (Suyûtî, a.g.e., 130). Bunun içindir ki İbn Mes'ud; "Onun hicreti bir zaferdi"[3] demektedir.



    Yanlış yapması halinde sahabenin kılıçla doğrulttuğu bir zat.Hutbede eğer yanlış yaparsa,kendisine ne yapacaklarını sorduğunda cemaat,kendisini kılınçla doğrultacaklarını söylemişlerdir.

    Adil yöneticinin,adil yönetilenleri…

    **Rasulullahın ifadesiyle o ilhama mazhar kimse idi.

    ** Resulullah (s.a.s) onun bu durumunu şu sözüyle ifade etmekteydi: "Allah, hakkı Ömer'in dili ve kalbi üzere kıldı"[4]

    **Resulullah (s.a.s) onun için şöyle buyurmuştu:"Gökte bir melek bulunmasın ki Ömer'e saygı duymasın. Yeryüzünde ise bir şeytan bulunmasın ki Ömer'den kaçmasın"[5]

    ** Aktif bir müslümandı.Hareketliliği severdi.

    **Tavizsizdi.Hiç bir konuda taviz vermez,hakkı icra ederdi.Adalet ve hakkaniyet terazisi fire vermezdi.

    **Fetih suresinin son ayetinde,-Kâfirlere karşı şiddetliliği ile namlanmış,tavsif edilmiştir.

    **Ölümüyle ,şehit edilmesiyle fitne kapısı kırılmıştı.Fitneye setti o.

    -İki dostu gibi 63 yaşında vefat etti.

    **Hz.Ömer kendisini Mecusi olan Ebu Lü’lüün öldürdüğünü öğrenince,bir Müslüman tarafından öldürülmemiş olmasından dolayı,Allah’a hamd etti.

    **Hz.Ömerin kölesi Estak hristiyandı ve o vefat ettiğinde hristiyanlığı devam etmekte idi.Vefatı anında onun için;”Dilediğin yere git.”diyordu.

    **Hz.Ömer kölesini islama davet etmiş,Müslüman olması halinde halifelik işlerinde çalıştıracağını söylemiş,ama onu zorlamamıştı.

    **İslam Ömeri çok değiştirmişti.Bediüzzaman onun hakkında şöyle demektedir:

    “Birdenbire kalbeder; bir bedevi-i cahil, bir ârif-i münevver. Eğer mizan istersen: İslâm'dan evvel Ömer, İslâm'dan sonra Ömer...”[6]

    - Hz.Ömerden sonra olan fitneler ile ilgili olarak:

    “O hâdisata sebebiyet veren ve fesadı çeviren birkaç Yahudiden ibaret değildir ki, onları keşfetmekle fesadın önü alınsın. Çünki pek çok muhtelif milletlerin İslâmiyete girmeleriyle birbirine zıd ve muhalif çok cereyanlar ve efkâr karıştı. Bahusus bazıların gurur-u millîleri, Hazret-i Ömer'in (R.A.) darbeleriyle dehşetli yaralandığından, seciyeten intikama fırsat beklerlerdi. Çünki onların hem eski dini ibtal edilmiş, hem medar-ı şerefi olan eski hükûmeti ve saltanatı tahrib edilmiş. İntikamını, bilerek veya bilmeyerek hâkimiyet-i İslâmiyeden almağa hissen taraftar bir suret almış. Onun için, Yahudi gibi zeki ve dessas bir kısım münafıklar, o halet-i içtimaiyeden istifade ettiler denilmiş.

    -Hadisde:” "Hazret-i Ömer sağ kaldıkça, içinizde fitneler zuhur etmez!"[7]

    -Hz.Ömerin meşguliyet alanı konusunda:” Hazret-i Ömer, siyaset âlemiyle ve hilafet-i kübra ile meşgul imiş.”[8]

    -Adalet tam hakimdi:” Hazret-i Ömer, hilâfeti zamanında, âdi bir hristiyan ile mahkemede birlikte muhakeme olundular. Halbuki o hristiyan, İslâm hükûmetinin mukaddes rejimlerine, dinlerine, kanunlara muhalif iken, mahkemede, onun o hali nazara alınmaması açıkça gösterir ki adalet müessesesi hiçbir cereyana kapılmaz, hiçbir tarafgirliğe kaymaz. Bu, din ve vicdan hürriyetinin bir ana umdesidir ki; komünist olmıyan Şarkta, Garbda, bütün dünya adalet müesseselerinde câri ve hâkimdir.”[9]



    **” Eğer denilse: "Hazret-i Ömer'in (r.a.) minber üstünde, bir aylık mesafede bulunan Sâriye namındaki bir kumandanına, "Yâ Sâriye, el-cebel, el-cebel!" 1 deyip, Sâriye'ye işittirip, sevkülceyş noktasından zaferine sebebiyet veren kerâmetkârâne kumandası ne derece keskin nazarlı olduğunu gösterdiği halde, neden yanındaki katili Firuz'u o keskin nazar-ı velâyetiyle görmedi?"

    Elcevap: Hazret-i Yâkup Aleyhisselâmın verdiği cevapla cevap veririz.

    Yani , Hazret-i Yâkuptan sorulmuş ki, "Niçin Mısır'dan gelen gömleğinin kokusunu işittin de, yakınında bulunan Kenan kuyusundaki Yusuf'u görmedin?" Cevaben demiş ki:

    "Bizim halimiz şimşekler gibidir; bazan görünür, bazan saklanır. Bazı vakit olur ki, en yüksek mevkide oturup her tarafı görüyoruz gibi oluruz. Bazı vakitte de ayağımızın üstünü göremiyoruz."

    Elhasıl, insan her ne kadar fâil-i muhtar ise de, fakat ("Allah dilemedikçe siz hiçbir şeyi isteyemezsiniz." İnsan Sûresi.30)sırrınca, meşiet-i İlâhiye asıldır, kader hâkimdir. Meşiet-i İlâhiye, meşiet-i insaniyeyi geri verir,

    (Kader gelince göz kör olur.

    )hükmünü icra eder. Kader söylese, iktidar-ı beşer konuşmaz, ihtiyar-ı cüz'î susar.”[10]



    --------------------------------------------------------------------------------

    [1] Ahmed en-Nedvi, Asr-ı Saadet, Terc. Ali Genceli, İstanbul 1985, I, 317.

    [2] Hassan Hallâk, Dırâsât fî Tarihil-Hadâretil-İslamiye, Beyrut 1979, 13-15

    [3] İbn Sa'd, aynı yer; Üsdül-gâbe, IV, 153.

    [4] Üsdül-Ğâbe, IV, 151.

    [5] Suyûtî, a.g.e., 133.

    [6] Sözler.711

    [7] Mektubat.108

    [8] Age.132

    [9] Tarihçe-i Hayat. B.Said Nursi .651

    [10] Mektubat.B.Said Nursi.100

  4. #4
    H.z Osman (r.a)
    Hz. Osman, Müslüman olmadan önce ticâretle uğraşırdı. Zengin bir tüccârdı. Cemiyette, sevilen, sayılan bir kimseydi. İ’tibârı yüksek idi. Hz. Ebû Bekir’in de arkadaşı, yakın dostu idi. Önemli işlerinde ona danışır, onun fikrini alırdı. Câhiliye devrinin pisliklerine bulaşmadı.
    Peygamber kızı olsa gerek
    Müslüman olmasını şöyle anlatır:

    Benim firâset sahibi olan bir teyzem vardı. Hastalandığında ziyâretine gitmiştim. Bana dedi ki:

    - Yâ Osman! Sen öyle biri ile evleneceksin ki, ne o senden önce bir erkek görmüş olacak, ne de sen ondan önce bir kadın görmüş olacaksın. Bu kız çok güzel olup, sâliha biridir. Ayrıca bu kız, Peygamber kızı olsa gerek.
    Müslüman olmasını şöyle anlatır:

    Benim firâset sahibi olan bir teyzem vardı. Hastalandığında ziyâretine gitmiştim. Bana dedi ki:

    - Yâ Osman! Sen öyle biri ile evleneceksin ki, ne o senden önce bir erkek görmüş olacak, ne de sen ondan önce bir kadın görmüş olacaksın. Bu kız çok güzel olup, sâliha biridir. Ayrıca bu kız, Peygamber kızı olsa gerek.

    Ben teyzemin bu sözüne çok hayret ettim. Çünkü, peygamber olarak bildiğim kimse yoktu. Hiç ortada böyle bir şey yok iken, teyzem bunları nereden çıkartmıştı. Şunu da biliyordum ki, teyzem pek çok lâf etmezdi. Benim hayretler içinde kendisine baktığımı görünce konuşmasına şöyle devam etti:

    - Merak etme, O kimseye cenâb-ı Haktan vahiy gelmeye başladı. Sen O’nu bulmakta güçlük çekmiyeceksin!

    - Ey teyzem, hep sır olan şeyler söylüyorsun. Beni meraklandırıyorsun. Sözlerini biraz açarak beni meraktan kurtar.

    - Muhammed bin Abdullah’a peygamberliği bildirildi. Artık halkı hak dîne da’vete başladı. Çok zaman geçmez ki, sen O’nun dînine girer kurtulursun. O’nun dîni, bütün âlemi aydınlatacaktır.

    Bu mes’ele benim zihnimi çok meşgûl etmeye başladı. Her önemli mes’elede fikrini aldığım, Hz. Ebû Bekir’e koştum. Teyzemin söylediklerini kendisine aynen bildirdim. Bana dedi ki:

    - Teyzen doğru söylemiş. Yâ Osman, sen akıllı adamsın. Hiç görmiyen, işitmiyen, fayda veya zarar veremiyen şeye nasıl tapınılır? O nasıl ilâh olarak kabûl edilir?

    - Yâ Ebâ Bekir, doğru söylüyorsun. Ben de bu mantıksızlığın farkındayım. Fakat çâre bulamamıştım.

    - Merak etme, artık bize hak yolu gösteren zât geldi. Ben kendisinin peygamber olduğuna inandım, îmân ettim. Gel seni de huzûruna götüreyim, sen de îmân et!

    Cennete da’vet eder

    Beraberce Resûlullahın huzûruna vardık. Bana buyurdu ki:

    - Yâ Osman, Hak teâlâ seni Cennete misâfirliğe da’vet eder. Sen de bu da’veti kabûl et! Ben bütün insanlara hidâyet rehberi olarak gönderildim.

    Resûlullahın, güleryüzle gâyet samîmî bir şekilde yaptığı bu da’vet üzerine, hemen büyük bir şevkle kelime-i şehâdet getirip, Müslüman oldum.

    Daha sonra Resûlullaha, Şam’a gittiğimde gördüğüm rü’yâyı anlattım. Rü’yâmda, “Ey insanlar, uyanın! Ahmed Mekke’de zuhûr etti” diye nidâ işitmiştim. Sonra da Mekke’ye gelince de, teyzem bana Resûlullah efendimizden haber vermişti.

    Hz. Osman, çok cömert idi. İyilik yapmayı, muhtaç kimselerin ihtiyaçlarını görmeyi çok severdi. Güzel hâllerinden dolayı, Resûlullah efendimiz kendisini çok severdi.

    Peygamber efendimiz, Eshâbının ileri gelenlerinden çoğunun bulunduğu bir toplantıda, sohbet buyururken:

    - Herkes dostunun yanına varsın, buyurdu.

    Sen benim sevdiğimsin

    Herkes sevdiği arkadaşının yanına gitti. Peygamber efendimiz de, Hz. Osman’ı yanına alıp buyurdu ki:

    - Sen, dünyada ve âhırette benim sevdiğimsin.

    Hz. Âişe anlatır:

    Resûlullah efendimiz, bir gün istirahat ediyordu. Bu sırada Hz. Ebû Bekir içeri girmek için izin istedi.

    İzin verilip içeri girdi. Resûlullah hiç hâlini değiştirmedi. Sonra, Hz. Ömer izin alıp içeri girdi. Yine hâlini değiştirmedi. Uzanmış vaziyette iken onlarla sohbet ettiler.

    Daha sonra, Hz. Osman kapıya gelip içeri girmek için izin istedi. Peygamber efendimiz oturdular. Hz. Osman’ı bu şekilde kabûl ettiler.

    Hepsi gittikten sonra sordum:

    - Babam Ebû Bekir ve Hz. Ömer içeri girdiklerinde hiç hâlinizi bozmadınız. Fakat Hz. Osman içeri girince, oturdunuz. Bunun sebebi nedir?

    - Meleklerin hayâ ettikleri bir kimseden ben nasıl hayâ etmem.

    İbni Mes’ûd hazretleri anlatır:

    Bir gün gazâda, Resûlullah ile beraberdim. Yiyecek bitti, asker sıkıntı içerisindeydi. Resûl-i ekrem bu hâle vâkıf olunca buyurdu ki:

    - Allahü teâlâ size, güneş batmadan rızık gönderecektir.

    Hz. Osman bu sözü işitince, “Resûl-i ekremin her sözü muhakkak doğru çıkar” diye düşünüp, yiyecek bulmaya çalıştı. Bu rızkın gelmesine sebep olmak ve Resûlullahı memnûn etmek istiyordu.

    Bunlar nedir?

    Bir yerde dört deve yükü yiyecek buldu. Bunu yüksek fiyatla satın alıp, Resûlullahın huzûruna getirdi. Peygamber efendimiz Hz. Osman’a sordu:

    - Yâ Osman! Bunlar, nedir?

    - Osman’dan Allahü teâlânın Resûlüne hediyedir.

    Seyyid-i Kâinatın buyurdukları, gecikmeden yerine gelince, mü’minler sevindiler, münâfıklar mahzûn oldular. Server-i âlem hazretleri mübârek ellerini açıp, şöyle duâ ettiler:

    - Yâ Rabbî! Osman’a çok ecir ver.

    Hz. Osman muhtaç olanlara bol bol yemek yedirirdi. Fakat kendisi evde sirke ve zeytinyağı yerdi. Yola giderken, devesinin arkasına kölesini de alırdı. Peygamber efendimiz şöyle duâ buyurmuştur:

    - Yâ Rabbî! Osman’ın geçmiş ve gelecek gizli, âşikâr bütün günâhlarını affet.

    Müslümanlar, Medîne’ye hicret ettikleri zaman, su sıkıntısı vardı. Rûme kuyusundan başka içilecek su yoktu. Bu kuyu da bir Yahûdîye âit idi.

    Yahûdî, Müslümanları zor durumda bırakmak için, kuyudan her zaman su vermiyordu.
    Verdiği günlerde de çok yüksek fiyatla sattığı için herkes alamıyor, fakir Müslümanlar çok sıkıntı çekiyorlardı.

    Cenneti müjdeliyordu

    Peygamber efendimiz, bu durumu gördükçe üzülüyordu. Kuyuyu satın alıp, Müslümanlara sebil edecek kimsenin, Cennette karşılığını kat kat alacağını müjdeliyor, açıkça Cenneti va’dediyorlardı. Bu müjdeyi işiten Hz. Osman, hemen Yahûdînin yanına varıp, pazarlığa başladı.

    Yahûdî, Müslümanların mecbûren bu kuyuyu satın alacaklarını bildiği için, ödenmesi mümkün olmayan bir fiyat istedi. Bu duruma Hz. Osman çok üzüldü. Fakat ne yapıp yapıp bu kuyuyu satın alarak Resûlullahı memnun etmek istiyordu. Yahûdîye dedi ki:

    - Senin dediğin fiyatla bu kuyuyu ben satın alamam. Sana bir teklîfim var. Gel seninle beraber ortaklaşa bu kuyuyu işletelim. Böylece kuyu elinden çıkmamış olur. Kuyunun yarı hissesini bana sat. Birgün sen, birgün ben kuyuyu işletelim.

    Yahûdî, işin neticesinin nereye varacağını anlayamadı. Teklîf çok hoşuna gitti. On iki bin dirheme kuyunun yarı hissesini verdi. Kuyunun başında bir gün Yahûdî, diğer gün Hz. Osman durup, su veriyorlardı. Yahûdî yine yüksek fiyatla suyu satıyor, Hz. Osman ise bedava olarak veriyordu. Müslümanlar, sıra Hz. Osman’a geldiği vakit, o günün ihtiyaçlarını aldıkları gibi, ertesi günün ihtiyaçlarını da doldurup gidiyorlardı.

    Dolayısıyla ertesi gün Yahûdîye gelen olmuyordu.Yahûdî oyuna geldiğini anladı. Fakat iş işten geçmiş oldu. Sonra gelip, kuyunun diğer yarısını da aynı fiyatla Hz. Osman’a satmak istedi. Fakat Hz. Osman kabûl etmedi. Bir müddet sonra tekrar gelip, daha aşağı bir fiyat teklîf etti. Hz. Osman yine kabûl etmedi. Biliyordu ki, Yahûdî mecbûren bu kuyuyu satacaktı. Çünkü başka çâresi yoktu. Daha sonra Yahûdinin ısrârına dayanamıyarak, ucuz bir fiyatla diğer yarısını da satın aldı. Böylece kuyunun tamamı Müslümanların ihtiyaçları için sebil edildi. Peygamber efendimiz, bu habere çok sevinip Hz. Osman’a hayır duâ ettiler.

    Her adımına bir köle

    Hz. Osman, her fırsatta, Peygamber efendimizi memnûn etmek, O’nun mübârek duâsına mazhâr olmak için fırsat kollardı.

    Bir gün Hz. Osman, Resûlullah efendimizi evine da’vet etti. Resûlullah buyurdu ki:

    - Yalnız beni mi da’vet ediyorsun?

    - Eshâb-ı kirâm da da’vetlidir.

    Peygamber efendimiz, Bilâl-i Habeşî hazretlerini, bütün Eshâbına haber vermesi için yolladı. Kendisi de Hz. Ali ile, Hz. Osman’ın evine doğru yürümeye başladı.

    Hz. Osman geriden, Peygamber efendimizin adımlarını sayıyordu. Resûlullah bunu fark edip, sebebini sorduğunda, şu cevâbı verdi:

    - Yâ Resûlallah! Her adımınıza bir köle azâd edeceğim.

    Da’vetten sonra da, saydığı adım kadar köle azâd etti.

    Hz. Ömer’den sonra üstünlük sırası, Hz. Osman-ı Zinnûreyn’e gelir. Bunun hilâfeti de ümmetin icmâ’ı ile sâbittir.

    Müslüman olduktan sonra, Peygamberimizin kızı Rukayye ile evlendi. Peygamberimizin kızları Rukayye ve Ümmü Gülsüm daha önce Ebû Leheb’in oğulları Utbe ve Uteybe ile nişanlanmışlardı. Peygamberimiz, insanları Müslüman olmaya da’vete başlayınca, Ebû Leheb düşmanlık etmeye başladı. Oğulları da düşmanlık edip, Resûlullahın kızlarını almaktan vazgeçtiler. Böylece Resûlullahı sıkıntıya düşürmek istediler.

    Osman’a verirdim

    Bunun üzerine vahiy gelerek Rukayye Hz. Osman’a nikâh edildi. Rukayye, Bedir savaşından sonra vefât edince, Peygamberimizin diğer kızı Ümmü Gülsüm de Hz. Osman’a nikâh edildi. Bu bakımdan ona, Peygamberimizin iki kızıyla evlenme ni’metine kavuşmuş olduğu için, iki nûr sahibi ma’nâsına “Zinnûreyn” denilmiştir.

    Resûlullah efendimiz, ona, birbiri ardınca, iki kızını vermiştir. İkinci kızı vefât edince;

    - Bir kızım daha olsaydı, onu da Osman’a verirdim, buyurmuştur.

    İkinci kızını verdiğinde, Hz. Osman’ı gâyet medhetmişti. Düğünden sonra kızı dedi ki:

    - Ey benim gözümün nûru babam! Hz. Osman’ı gâyet medheylediniz. Buyurduğunuz kadar değil.

    Bunun üzerine Resûlullah efendimiz kızına buyurdu ki:

    - Ey benim kızım! Osman’dan gökteki melekler hayâ ederler. Ey canım kızım, Osman’a çok saygı göster. Çünkü, Eshâbım arasında, ahlâkı bana en çok benzeyen odur.

    Başka bir zaman da:

    - Ben Allahü teâlânın huzûrunda, Osman’ın düşmanlarının hasmıyım, onlara karşıyım, buyurdu.

    Bir başka zaman da:

    - Bütün peygamberler, hayatlarında bir kimse ile iftihâr etmiştir. Ben de Osman bin Affân ile iftihar ederim, buyurdu.

    Resûlullah, Hz. Osman’a buğzeden bir kimsenin cenâze namazını kılmamıştır.

    Hakkında âyet nâzil oldu

    İslâmiyet yayılmaya başlayınca, her taraftan Müslümanlar çoğalıp Medîne’ye geliyordu. Peygamberimizin mescidi dar gelmeye başlamıştı. Bunun üzerine Resûlullah efendimiz buyurdu ki:

    - Bizim mescidimizi bir zrâ genişleten Cennete gider.

    Hz. Osman dedi ki:

    - Yâ Resûlallah, malım mülküm sana fedâ olsun! Mescidi genişletme işini üzerime alıyorum.

    Mescidi 40 zrâ ya’nî 20 metre genişletti ve bütün masraflarını karşıladı. Bunun üzerine, “Allahın mescidlerini ancak, Allaha, âhiret gününe inanan, namaz kılan, zekât veren ve yalnız Allahtan korkan kimseler ta’mîr eder. İşte hidâyet üzere bulunanlardan oldukları umulanlar bunlardır” meâlindeki Tevbe sûresi 18. âyeti nâzil oldu.

    Hz. Osman, Peygamber efendimizin vahiy kâtiplerinden idi. Güzel yazar, güzel konuşurdu. Hitâbeti kuvvetli idi. Kur’ân-ı kerîmi çok okurdu. Ezberi çok ileri derecede idi. Namazda, bir rek’atte bütün Kur’ân-ı kerîmi okuyan dört kişiden biri de Hz. Osman’dır. Çok okuduğu için elinde iki mushaf eskimiştir.

    12 sene hilâfet makâmında kalan Hz. Osman, çok cesûr idi. Hiçbir felâket karşısında sarsılmamıştı. Bunun için halîfeliği çok başarılı geçmiştir. Bilhassa halîfeliğinin ilk yılları, İslâm târihinin altın yılları olmuştur. Devrinde birçok yerler fethedilmiştir. Horasan, Hindistan, Mâverâünnehir, Kafkasya, Kıbrıs adası ve Kuzey Afrika’nın birçok yerleri, O’nun devrinde İslâm topraklarına katılmıştır.

    Resûlullah efendimiz haber verdi

    Hz. Osman, herkese lâyık olduğu vazîfeyi verirdi. Onun ta’yîn ettiği vâliler, askerlikte ve memleketleri fethetmekte, en seçme kimselerdi. İslâm memleketleri batıda İspanya’ya, doğuda, Kâbil ve Belh’e kadar genişledi.

    Birgün Resûlullah efendimiz, Eshâb-ı kirâma, meydana gelecek fitneleri zikrediyordu. O sırada kendini örtmüş bir kişi geçiyordu. Server-i âlem buyurdu ki:

    - O fitne günü bu şahıs, hidâyet üzere olacaktır.

    Kalkıp o şahsa baktılar. Osman bin Affân idi.

    O şahsı Resûl-i ekreme göstererek dediler ki:

    - Yâ Resûlallah. Bu mudur?

    Resûlullah efendimiz buyurdu ki:

    - Evet.

    Yine aynı husûsta Hz. Âişe-i Sıddîka’dan rivâyet edilen hadîs-i şerîfte buyurulmuştur ki:

    (Yâ Osman! Allahü teâlâ sana hilâfet denen bir gömlek giydirecek. Eğer münâfıklar onu soymak isterlerse, bana kavuşuncaya kadar sakın onu çıkarma!)

    Bu hadîs-i şerîf sebebiyle Hz. Osman, muhâsara edildiği zaman halîfelikten çekilmemiştir.

    Halîfeliği sırasında adâlet ile davranmaya çok dikkat ederdi. Birgün bir gencin kulağını çekti. Gencin kulağı acıyıp şöyle dedi:

    - Efendim, herkesin birbirinden hakkını alacağı kıyâmet gününü düşününüz.

    Benim kulağımı çek

    Bu söz Hz. Osman’a çok te’sîr etti. Buyurdu ki:

    - Ey genç, sen de benim kulağımı çek, ödeşelim.

    Genç, Hz. Osman’ın kulağını çekti. Hz. Osman;

    - Biraz daha çek, buyurunca, genç dedi ki:

    - Siz Kıyâmet gününü düşünerek korktunuz. Ben de o günkü hesaptan korkuyorum.

    Hz. Osman buyurdu ki:

    - On şey çok zâyi olmuştur: Suâl sorulmayan âlim, amel edilmeyen ilim, kabûl edilmeyen doğru görüş, kullanılmayan silâh, içinde namaz kılınmayan mescid, okunmayan mushaf, Allah yolunda dağıtılmayan mal, binilmeyen vâsıta, dünyayı isteyenin içindeki zühd ilmi, içinde âhiret yolculuğu için azık edinilmeyen uzun ömür.

    Hz. Osman zamanında İslâm dünyası çok genişledi. Bütün Arabistan, Afrika’nın büyük bir kısmı, Irak, Hindistan, Çin, Buhara, Türkistan, İran İslâmın idâresi altına girdi. İslâm sancağı İstanbul surları önüne kadar götürüldü.

    Fethedilen yerlerdeki halk seve seve Müslüman oluyordu. Böylece Müslümanların sayısı milyonları buldu. Müslümanların bu kadar çoğalması, her milletten insanın bulunması sebebiyle, karışıklıklar da baş göstermeye başladı. Münâfıklar, Müslümanların arasına fitne tohumları ekmeye başladılar.

    İbni Sebe yapıyordu

    Yahûdîler ve diğer İslâm düşmanları, Müslümanları birbirine düşürmek için el birliği ederek gece gündüz çalışıyordu. Bunların elebaşılığını da Yemenli bir Yahûdî olan, Abdullah bin Sebe yapıyordu.

    Mısır’da fitneci kimseleri başına topladı. Kurduğu bir teşkilâtla, câhil ve başıboş Mısır kıptîlerini dünyalık şeylerle kandırarak, çapulcu alayı meydana getirdi.

    Onüç bin kişilik bu çapulcu takımı, Medîne’ye kadar yürüyüp Halîfeyi indirmek istediler. Hz. Osman’ın evini kuşattılar. Hz. Hasan, Hz. Hüseyin, Hz. Talhâ, Hz. Osman’ın kapısında nöbet tutuyorlardı.

    Hz. Osman, evini saran âsîlere seslenip dedi ki:

    - Elebaşlarınızdan iki kişi benim yanıma gelsin!

    İstediği iki kişi gelince onlara sordu:

    - Resûl-i ekrem efendimiz, Medîne’ye teşrîf ettiği vakit, Müslümanlar susuzluktan kırılıyordu. Peygamber efendimiz, Rûme kuyusunu satın alıp, Müslümanlara bedava su veren kimseye Cenneti va’detti. Bu va’d üzerine kuyuyu satın alıp, Müslümanlara vakfeden ben değil miyim?

    - Evet sen idin?

    - Darda kalan, İslâm ordusunun tamamını donatan, ben değil miyim?

    - Evet sendin?

    - Mescid dar geldiği vakit, Resûl-i ekrem efendimiz, “Cennette daha hayırlısını almak üzere, falancanın arsasını kim alıp mescide ilâve eder” buyurduğu vakit onu satın alıp, mescide katan ben değil miyim?

    - Evet sensin.

    - Resûl-i ekrem, Ebû Bekir ve Ömer ve ben, Sebir dağında otururken, dağ sallanmaya başladığında, “Ey Sebir dağı dur! Zîrâ senin üzerinde bir Peygamber, bir sıddîk ve iki şehîdden başka kimse yoktur!” buyurmadı mı?

    - Vallahi doğru söylüyorsun. Aynen öyle oldu.

    Fitneden koru

    Hz. Osman, “Allahü ekber” diye tekbîr aldı. Sonra:

    - Şâhid olun ki, ben şehîdim, buyurdu.

    Bu sırada, âsîler duvarı atlayarak içeri girdiler. Hz. Osman Kur’ân-ı kerîm okurken, saldırıp şehîd ettiler. Son nefesini verirken şöyle duâ etti:

    - Yâ Rabbî, Ümmet-i Muhammedi, tefrikadan, fitneden koru!

    Bunu üç defa tekrarladı.

    Eshâb-ı kirâmın büyüklerinden Abdullah bin Selâm hazretleri anlatır:

    “Muhâsara esnâsında, Hz. Osman’ın yanına gittim. Bana şunu anlattı:

    Bu gece rü’yâmda, şu pencereden Resûl-i ekrem efendimizi gördüm. Aramızda şu konuşma geçti:

    - Osman seni muhâsara ettiler öyle mi?

    - Evet yâ Resûlallah!

    - Seni susuz bıraktılar öyle mi?

    - Evet yâ Resûlallah!

    İftârı bizimle yap

    Bunun üzerine Resûlullah efendimiz bana bir bardak su verdi. Ve ben bu suyu içtim. Göğsümde soğukluğunu hâlâ duyuyorum. Bana buyurdu ki:

    - İstersen seni onlara galip getirelim veya istersen iftârı bizim yanımızda yap!

    - Yâ Resûlallah, ben sizin yanınızda iftâr etmeyi tercîh ederim.”

    Abdullah bin Selâm hazretleri, Hz. Osman’ın yanından çıktıktan sonra isyâncılara dedi ki:

    - Tarihte öldürülen her peygamber için yetmiş bin asker öldürülmüştür. Öldürülen her halîfe için de onbeş bin kişi öldürülmüştür. Gelin bu işten vazgeçin! Yoksa âhirette bunun cezâsını çok şiddetli olarak çekeceksiniz! Ayrıca Hz. Osman’ın üzerinizde çok hakkı vardır.

    Fakat âsîler sözünü dinlemediler, ayrıca kendisine hakâret ettiler.

    Hz. Osman, bir çocuğu doğduğu zaman, onu yedinci günü kucağına alırdı.

    Kendisine bunun sebebi sorulduğunda şu cevabı verdi.

    - Kalbime onun sevgisinin düşmesini istiyorum. Eğer ölürse göstereceğim sabır ve metânetten dolayı alacağım sevâb daha büyük olur.

    Bire yediyüz verene verdik

    Bir defasında Medîne’de kıtlık vardı. O sırada Hz. Osman’ın Şam’dan yüz deve yükü buğday kervanı gelmişti. Eshâb-ı kirâm satın almak için yanına gittiler. Hz. Osman dedi ki:

    - Sizden daha iyi alıcım var ve sizden daha fazla veren var, ona vereceğim.

    Eshâb-ı kirâm durumu Hz. Ebû Bekir’e bildirip dediler ki:

    - Kıtlık zamanında böyle yapması uygun olur mu?

    Hz. Ebû Bekir buyurdu ki:

    - Hz. Osman Resûlullahın dâmâdı olmakla şeref kazanmıştır ve Cennette onun arkadaşıdır. Siz onun sözünü yanlış anladınız, beraber gidelim.

    Hz. Ebû Bekir, Hz. Osman’ın yanına gidip durumu anlatarak buyurdu ki:

    - Yâ Osman, Eshâb-ı kirâm senin bir sözüne üzülmüşler.

    Hz. Osman şu cevabı verdi:

    - Evet ey Resûlullahın halîfesi, onlardan iyi alıcı olan, bire yediyüz veriyor. Onlar bire yedi veriyor. Biz bu buğdayı bire yediyüz verip alana verdik.

    Bundan sonra yüz deve yükü buğdayı Medîne’de bulunan fakîrlere, Eshâb-ı kirâma bedava dağıttı. Yüz deveyi de kesip fakîrlere yedirdi. Hz. Ebû Bekir bu işe çok sevinip, Hz. Osman’ın alnından öptü.




    ALINTI

Yer İmleri

Gönderme Kuralları

  • You may not post new threads
  • You may not post replies
  • You may not post attachments
  • You may not edit your posts
  •