+ Konuyu Yanıtla
5 / 5 İlkİlk 12345
91 sonuçtan 81 --- 91 arası gösteriliyor

Konu: Türküler ve Hikayeleri

  1. #81
    Kayıtsız
    Misafir

    lütfen

    gelevera deresi kısaca öyküsünü yazar mısınız lütfen

  2. #82
    Muhtazaf M. Salih AYDIN kullanıcısının Görüntü Resmi
    Giriş
    Fri Dec 2007
    Konum
    Almanya
    İletiler
    619
    Blogdaki Konular
    1
    Gelevera Deresi Hikayesi
    Elleri titriyordu genç kızın. Simdi tanidik birileri çıkıp geliverse ve ona, onun ismiyle hitap etse yere yigilip kalacak kadar zayıf hissediyordu kendisini. Yüreginin bir yaniyla, karsisinda diz çökmüş ve biraz önce keskin bir bıçak darbesi ile yüzünde açilmis derin yarasini sevinçle karsilayan genç adama, yüreginin diger yaniyla ise daglardan aka aka tipki bir akarsu gibi vadiyi dolduran bulutlara bakiyordu. Baktiklari gördükleri ile ayni olsa idi eğer, simdi yasama sebebi saydigi, sevdigi ilk ve son erkegin güzel yüzünde o kirik, o hüzünlü bıçak yarasini açan kendisi olmayacakti elbette.

    Ve o an iki vadi arasında delicesine akan gelevere deresinin kulakları sağır eden çığlıkları, yüzlerce yillarin şahitliğini bu zamana tasimamis olsa idi ne türküler söylenirdi bu ask ve benzerleri için nede o türküleri misra misra dizelere dökenler hatirlanirdi ölümleri daha tazeliğini korurken. Ve nede utanması olmayan bir adam çikip ta hayatinda görmediği, iki dağin ortasından akıp giden gelevere deresinin kenarinda yasanan bu istirapli anlar için bir seyler yazma cesaretini bulabilirdi kendisinde. Ama gelevere deresi bizleri kendisine çagiriyordu yüzlerce binlerce fersah ötelerden…

    Çevre köylerden Yusufeli yatili bölge okuluna gelen ögrencilerin nesesine diyecek yoktu bugün. Günlerden Cumaydi ve günlerdir hasretini çektikleri evlerine iki günlüğüne de olsa kavuşacaklardı. Ögretmenleride sıkmıyordu çocukları ve zil çaldığı gibi her biri servislere doluştular güle oynaya. “Direkli köyünün servis arabası yolda ariza yapmış birazdan gelecek” diyor müdür bey, kendisine meraklı gözlerle bakan çocuklara.

    Ve onlara içerde beklemeleri için talimat veriyor öğretmenlerden birine göz ucuyla bakarak ve baslarında da hasanın durmasını tembihliyor usulca. Hasan diger köylülerinin arasında en büyüğü olmasa bile ağırbaşlı tavırları ile dikkat çekiyor diger çocukların arasında,.sekiz on çocuk baslarında bir öğretmen geçiyorlar okulun giriş kısmına. O ara Hasan bir koşu öğretmenin yanına yaklaşıp biraz utangaç anlatıyor derdini. “Öğretmenim, Elif diyor bizim komsumuzun kızı, bana emanettir. Simdi oda kız okulunun önünde bizi bekler. Haber versek”. Öğretmen cevap veriyor hasana “bir koşu okulun önüne git sen, belki okulları dağılmıştır, kimseyi bulamayabiliriz bu saatte.

    Nasıl olsa servisin söförü ikinizde oradan alir. Hasan sırtında bavuluyla kız okuluna yol alirkenmi ilk kez düşünmüştü onu yoksa okul önünde tek basına ama korkmadan bekleyip duran Elifi okulun kösesini döndüğünde gördüğü andami hiçbir zaman bilinemeyecektir. Ama elif hasanı gördüğüne o kadar sevinmistirki utanmasa sarılıverecektir. Hasan büyük adam tavırlarıyla elife selam verdi. Sonra sustu. Hafif basını öne eğerek “araba ariza yapmış bizi buradan alacak.” Sonra yeniden sustu Hasan. Ve elif henüz 15 yaşında olsa bile bir bayan olmanın cesareti ile hasana bakti. Bugün bir tuhaflik vardi Hasanda neyi vardi hasta mıydı? Yoo hayir hasta degil.. ama baksana yüzü kızarıyor ve sesi titriyor hafiften.. Gözleri ne kadar güzel. Ben ne diyorum ya. O benim abim. Allah Allah nerden abim oluyor. Elin oglu. Saçları sariya yakin, neden yeni fark ediyorum.

    Ne oluyor bana. Biran mirildanir gibi oldu Hasan Elif onu duyar gibi olunca korktu acaba yüzüm kizarmismidir. Yok ya daha neler… Yağmur yağıyor dedi hasan iki yıldır üzerinde eskittiği lacivert ceketine düsen bir iki damla yağmur damlasını görüp. “istersen okulun saçağında duralım” tamam olur dedi elif. Ve saçak altında beklemeye başladılar servis arabasını. Çok geçmedi arabada geldi zaten. Elif ön tarafta diger kızların yanına geçti. Hasan da arabanın en arka tarafında kendine bir yer buldu ve oturdu. Araba anayoldan çikip köy yoluna girdiği zaman yağmur şiddetini arttırıyordu. Sonbahar yağmurları diye düşündü hasan basını cama dayamış dışarıya bakarken. Sonra gözleri elifin saçlarına gitti. Yüreğinde yanıp duran ateşin sebebi bu saçlar mı diye sordu kendi kendisine.

    Elifin uzun kumral saçlarına bakiyordu, ara sıra basını arkadaşına taraf çevirisini, gülüşünü hayal ediyordu belki binlerce kez gördüğü halde. Onun gülüşünü aklına getirince tebessüm etti hafiften ve ayak parmak uçlarından gövdesine kadar ve oradan vücudunun her yanını sarmalayan bir sıcaklık hissetti bir anda. Biraz önce kendi haline anlam veremiyordu, simdi ise sanki bir seyler bulmuş gibi rahatladı. Doyumsuz bir ferahlık hissetti ve doğrulup yeniden basını yasladı cama. Camların buğulandığını o an gördü ve elinin tersiyle camdaki buğuyu sildi. Yolun kenarindan akan gelevere deresinin toprak rengine bürünmüş rengine bakti. Kendisini bildi bileli ilk kez bu kadar yükselmişti derenin suyu ve yağmur şiddetini artırmaya devam ediyordu. Korkusuzca etrafına bakindi, her kez susmuştu ve sileceklerin ve elinde bezle camların iç kısmını silerken söylenip duran söförün sesinden başkada bir ses duyulmuyordu arabada. Araba o kadar yavaş gitmek zorunda kalmistiki yürüyerek giden bir insan rahatlıkla onu geçebilirdi.

    Sürekli çalışan silecekler bile camları temizleyemiyordu artik. Söför arabayı durdurdu ve arkasına dönüp korkuyla kendisine bakmakta olan içerideki çocuklara seslenir gibi yapıp kendi kendine söylendi. Biraz duralım havada açılır simdi. Dışarıda hiçbir şey görünmüyordu artik. Sıklıkla çakan şimşekler kısa bir sürede olsa etrafı aydınlattığında bardaktan boşanırcasına yağan yağmurun şiddeti daha iyi anlaşılıyordu… On dakika kadar bir beklemenin ardından yağmur şiddetini biraz azaltınca Söför arabayı çalıştırıp tekrar hareket ettirdi. Ve araba daha yüz metre ileriye gidemeden yüksekçe bir yamaçtan sel gibi aşağıya inen toprakla birlikte çocukların çığlıkları arasında gelevere deresinin azgın sularına yuvarlanıverdi. Toprak kokusu, yağan yağmur ve ölüm ve gelevere deresi… Ölüm nedir. Başka bir dünyanın kapılarını açan gizli bir anahtar mı? İnsan ruhunun vücuttan çırpına çırpına çıkışımı?. Yâda ölüm, sonsuz yasamın kapılı kapılar ardındaki yansimasimidir var olan hayata. .

    Yâda olmadı ötelerde olan metafizik âlemi bizim simdi dünyanın tozu toprağı arasında aldığımız nefes kadar yalinmidir, gerçekmidir, soyutumdur mesela. Nedir ölüm. Tutku nedir. Ask nedir? Karanlık bir hücrenin içinde uzaktan uzaga gelen acikli bir türküyü dinlerken geçmişse dalip gitmek midir ask.

    Tekrar tekrar dinlememidir o aski hatırlatan şarkıları ve o an koşmayı istemek midir var olmayan bir yerde var olmadan ama esen rüzgârı hissederek ama ellerine ayaklarına batan diken parçalar ininin kesiklerini görerek kosmakmidir dağları daglar üstüne birakip sonra en yükseginin üstünden düse kalka ama inatla kosmayi istemek midir yemyeşil ve uçsuz bucak siz vadilere. Kendini unutmakmidir ask. Yada kendini unutturmak canlı cansız varliklara. Varoldugunu yasadigini anlamak için aldığı her nefesin çetelesini tutmakmidir bugünde böyle geçti duygusuyla. Bilmekmidir,anlamakmidir bakmak midir,görmek midir ask. Gecenin karanlığında kafanı yastik altina sıkıştırıp ağlamaya çalışmak sonra içeriden gelen sesleri duymamak için kulaklarını tikamakmidir iyice. Ask nedir. Ask sonsuzluğun sahibini hatırlayıp onun izni ile onun bildirdiği gibi dualar okumak mıdır sıkılarak utanarak. Çocukluğunu düşünmek degil çocuk olmayı istememidir dünyanın türlü sıkıntısı kederi içinde boğuşurken. Is çıkısı kalabalık bir otobüste çevresinde olup biteni duyarsızca ama hissederek yorumlamaya çalismakmidir ask. Gülerken gülmemidir ask ağlarken aglamakmi.

    Yâda kahkahalar atarken bir an da durup hüzne kapilmakmi sasirmakmi kendi Mutluluğuna. Ask bir kadının mimiklerinde buluvermekmiş tanrısal gücün kendisini. Ask birine seni seviyorum diyemememidir, acılar içinde kendi kendini yiyip bitirirken… O gün o kazada ölen çocukların isimleri beklide başkaları tarafından unutulup gitmiştir. Ayşe, Hümeyra, Ali, Kazım, İsmail ve digerleri. Kazadan kurtulan sadece üç kişi vardır hasan, elif ve Hamza. Hasan çakan bir şimşeğin aydınlattığı bir anda toprağın kaydığını görmüş ve yerinden fırladığı gibi elifin üzerine atlamıştı onu korumak için. Araba suya yuvarlanırken birdenbire kapısı açilmis ve güçlü kuvvetli hasan elifi kucakladığı gibi kendisi ile birlikte suya atlamıştır. Derenin kenarinda gördüğü bir ağaç köküne tutunarak kurtulmuşlardır o gün.

    Hasan, korkuyla titreyen yüzünde açilmis derin bir kesikten akan kan yüzünü kaplamış elife bakiyordu. Kızcağız hayatini kurtaran insana şaşkın gözlerle bakabiliyordu sadece. Hasan elifi gözlerine bakti. “Ne olursa olsun seni unutmayacak ve seveceğim. Eğer buradan kurtulursak bana söz vermeni istiyorum. Yüzünde açılan yaranın aynisini sende açacaksın yüzümde hemde keskin bir bıçakla.

    Çünkü ben sevdigimi seni koruyamadım” elif evet der gibi basını öne eğdi ve oracıkta bayıldı. Yârim saat sonra yardıma gelen köylüler tarafından kurtuldu ikisi de. Elifin yüzünde açılan yara onun güzelliğini söndürmüştü artik. Ama hasanın elife olan sevdası hiç bitmedi. Askerliğini yaptıktan sonra evlendiler ve her seferinde hasanın hatırlatmalarına rağmen. Elif verdiği sözü bir türlü yerine getiremiyordu.

    Taki evliliklerinin ikinci yılında hasan kanser hastalığına yakalanana kadar. Saçları dökülmüş acılar içinde yasayan hasan ölümü hissetmiş gibiydi o gün. Ve gelevere deresi elifin çığlıkları içinde hasanın yüzünün kesilmesine sahitlik yapıyordu ve akıntısının değdiği her tastan ninni sesi gibi bir türkü duyuyordu sadece duyabilenler. Koyverdin gittin beni oy.. Yüzünden silinmesin biçagimin yarasi.
    Birliğin kederi, ayrılığın safasından daha hayırlıdır. (Yahya bin Muaz)
    www.aydin-aydin.com

  3. #83
    damlanur1903
    Misafir

    ben seni sevdiğimi dünyalara bildirdim

    çok hazin bir hikayesi vardır. karadenizli 1 adamın 2 yegeni varmıs. 1 kıza asik olmus . nasıl ask sonra bu kız herkesin tadacağı ölumu tatmış bu adam cok uzulmustur bunun kardesi çok çirkinmiş ithaf edilen bu kişi en sonunda olmustur asık adam askini sarkıya dokmus

  4. #84
    Kayıtsız
    Misafir
    Bitliste Beş Minare
    Bitlis birinci dünya savaşından önce nüfusu 30000´dir lakin savaş çıkınca halk göç eder ve nufüs 3000´e düşer.

    kurtuluş savaşında baba ile oğlucepheye gider savaş biter ve baba ile oğul şehre dönerler bir tepede baba heyacandan mıdır yoksa yorgunluktan mıdır bilinmez o tepeden memleketi bitlise bakamaz ve oğluna sorar oğul bitliste ne kaldı..

    Oğul "baba bitliste beş minare kaldı"
    baba; başlar türküye bitliste beş minare beri gel oğlan beri gel...[/B]

    ]Bitliste beş minare
    Beri gel oğlan beri gel
    Yüreğim dolu yare
    Beri gel oğlan beri gel

    İsterem yanan gelem
    Beri gel oğlan beri gel
    Cebimde yok beş para
    Beri gel oğlan beri gel


    Tüfengim dolu saçma
    Beri gel oğlan beri gel
    Güzelim benden kaçma
    Beri gel oğlan beri gel

    Doksan dokuz yaram var
    Beri gel oğlan beri gel
    Bir yarada sen açma
    Beri gel oğlan beri gel

  5. #85
    Kayıtsız
    Misafir
    arkadaşlar çemberimbe gül oyayı yüklermisiniz lütfen

  6. #86
    Muhtazaf M. Salih AYDIN kullanıcısının Görüntü Resmi
    Giriş
    Fri Dec 2007
    Konum
    Almanya
    İletiler
    619
    Blogdaki Konular
    1
    Çemberimde gül oya
    Zarife ile Ümit’in hikayesi, izleyenlerinin unutamayacağı bir drama şöleni gibiydi. Kaçımız hüznü,acıyı,üzüntüyü sever ki! Sevdik onları izlerken. Öyle tatlı üzdüler ki bizi, yaşamlarımıza yer eden üzüntülerimizi gözden geçirir olduk. Gözden geçirdik ki; o üzüntüler gerçekten bizi bu denli yıpratmaya, bu gün dahi hatırlanmaya ve saya,saya bitiremediğimiz sayılı günlerimizi sonbahar melankolisi havasında geçirmeye değerler miydi! Sonra dudak büktük onlara, burun kıvırdık…çünkü; bizi bizden başka kimse üzemezdi.
    Zarife ve Ümit herkesin kendine pay çıkarabileceği bir sevda yaşıyorlardı. Sevda, aşk değil evet sevda…Aşk ile yatıp kalkan bir tarif olmuşken sevgi yüreklerimizde, kelime dağarcığımızı yokladık biz yeni nesiller! Atladığımız bir şey vardı; her ne kadar asırlardır dile yapışıp kalan bir kelime gibi gelse de, aşk yeni bir şeydi ve kaba kalıyordu Zarife ve Ümit gibi yaşanmışlıkları olanlara.
    İzlemeyenler elbette ki vardı bu incelikler şölenini. Bence kaçıranlar demek daha hoş. ‘Çemberimde Gül Oya’ ağır aksak bir türkü aslında. Hatta kitlelere dans ettirecek neşede yorumlayanlar da var. Zarife ve Ümit’in sevdasına öyle işlemişti ki dizeler, hüzünlü bir yorumla çıktı bu kez karşımıza yılların türküsü. Her satırı tek,tek ve defalarca dinledik belki de ilk kez kulaklarımız yerine kalplerimizle.
    ….elinde oyasıyla, simsiyah saçlarıyla ve o her an ağlayacakmış gibi bakan yemyeşil gözleriyle divanda otururken Zarife, ailesi ve sevdası arasında gidip, gidip gelmelerini işler durur boyuna. İçindekileri sonsuzluğa taşıdığı günden sonra hiç konuşmaz. Nefes almaz, yemez, içmez…tek yolu vardır anlatmanın; o ne söyledi ne yaptıysa anlamazlardı ya, belki böyle anlayabilirlerdi. Solgunluğuna direnerek çizdi hayattan anladıklarını oyasına. Yaşamın hayal kırıklıklarını çizdi. Bu; hüzünlü hikayesiydi Zarife’nin. Bizim aşk dediğimiz, onların sevda diye yaşadıkları bir dünyadan sorguladık kendi hikayelerimizi.
    Teknik olarak biten bir hikayenin yaşayan örnekleri bir sonuca varmadılar mı? Her birimizin kendine göre bir sonucu oldu. Benim ki; Ataol Behramoğlu’nun dizeleriyle somutlaştı.
    ‘Ve kederi de yaşamalısın, namusluca, bütün benliğinle
    Çünkü acılar da, sevinçler gibi olgunlaştırır insanı
    Kanın karışmalı hayatın büyük dolaşımına
    Dolaşmalı damarlarında hayatın sonsuz taze kanı
    Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
    Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara, göğe, bütün evrene karışırcasına
    Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır
    Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana’
    ( sevdayı unutmayanlara….)
    Türkünün Sözleri
    Çemberimde Gül Oya,
    Gülmedim Doya Doya.
    Dertlere Karıyorum,
    Günleri Saya Saya.
    Al Beni Kıyamam Seni.
    Pembe Gül İdim Soldum,
    Ak Güle İbret Oldum.
    Karşı Karşı Dururken,
    Yüzüne Hasret Kaldım.
    Al Beni Kıyamam Seni.
    Avlu Dibi Beklerim,
    Vay Benim Emeklerim.
    Dümbeleği Çala Çala,
    Yoruldu Bileklerim.
    Al Beni Kıyamam Seni.
    Birliğin kederi, ayrılığın safasından daha hayırlıdır. (Yahya bin Muaz)
    www.aydin-aydin.com

  7. #87
    Kayıtsız
    Misafir

    Yüksek Yüksek Tepelere Ev Kurmasınlar

    Bu öykü Malkara köylerinden alınmış olup belli bir kişinin dilinden yazıya geçirilmiş değildir. Çevrede herkes tarafından bilinen bir öyküdür. Söylentiye göre, çok eskiden köyün birinde Zeynep isimli çok güzel bir kız vardır. Onaltıya yeni bastığında Zeynep'i köylerindeki bir düğünde aşırı (yabancı) köylerden gelen Ali isimli bir genç görür. Ali Zeynep'i çok beğenir ve köyüne döndüğünde kızın babasına hemen görücü gönderir. Zeynep'i Ali'ye verirler. Kısa bir zaman sonra düğünleri olur. Ali, Zeynep'i alıp aşırı köyüne götürür.

    Zeynep'in gelin gittiği köy ile kendi köyü arası üç gün üç gece çeker. Bu kadar uzak olduğundan dolayı Zeynep, anasını babasını ve kardeşlerini tam yedi yıl göremez. Bu özlem Zeynep'in yüreğinde her gün biraz daha büyüyerek dayanılmaz bir hal alır. Köyün büyük bir tepesinde bulunan evinin bahçesine çıkarak kendi köyüne doğru dönüp için için kendi yaktığı türküyü mırıldanır ve gözleri uzaklarda sıla özlemini gidermeye çalışırmış.

    Oysa kocası, Zeynep'in bu özlemine pek aldırış etmez. Kaldı ki eski sevgisi de pek kalmadığından kendini fazlaca horlamaya, eziyet etmeye başlar. Sonunda bu özlem ve kocasının horlaması Zeynep'i yataklara düşürür.

    Gün geçtikçe hastalığı artan Zeynep'in düzelmesi için, köyden gelip gidenler de anasının babasının çağrılmasını salık verirler. Başka çare kalmadığını anlayan Zeynep'in kocası da anasına babasına haber vermeye gider. Altı gün altı gecelik bir yolculuktan sonra bir akşam üstü Zeynep'in anası babası köye gelirler, Zeynep'i yatakta bulurlar. Perişan bir halde Zeynep hala türküsünü mırıldanmaktadır. Aynı türküyü anasına babasına da söylemeye başlar. Çevresindeki bütün köy kadınları duygulanıp göz yaşı dökerler. Annesi fenalıklar geçirir ve bayılır.

    Zeynep hasretini giderir, giderir ama artık çok geç kalınmıştır. Bir daha onmaz, sonu ölümle biter. Herkes Zeynep için göz yaşı döker. İşte o gün bu gündür bu türkü ayrılığın türküsü olarak söylenip durur.


    Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar
    Aşrı aşrı memlekete kız vermesinler
    Annesinin bir tanesini hor görmesinler

    Uçan da kuşlara malum olsun ben annemi özledim
    Hem annemi hem babamı hem köyümü özledim

    Babamın bir atı olsa binse de gelse
    Annemin yelkeni olsa uçsa da gelse
    Kardeşlerim yolları bilse de gelse

    Uçan da kuşlara malum olsun ben annemi özledim
    Hem annemi hem babamı hem köyümü özledim

  8. #88
    Kayıtsız
    Misafir

    abiiiiiiiiiii buuuuuuuuuuuu şarkııııııııııı inanılmazzzzzzz güzellllllllllll

    Alıntı Yunus BİTİŞ tafarından gönderildi Mesajı Göster
    Kiziroğlu Mustafa Bey


    Bu türküyü dinleyen herkesin kafasında bir soru belirir. Kim bu Kiziroğlu Mustafa Bey ? Köroğlu ile ne ilgisi var? Bu türküyle ilgili birçok söylenti var ama en ilginci sanırım bu. Kizir, Kars'ın Susuz kazasına bağlı bir köydür. Bu köy Kısır dağlarının geniş eteklerine kurulmuştur. Köyün dört bir yanından ise soğuk pınarlar akar. Köy düz toprak damlı evlerden oluşmaktadır ve köyün hakim bir yerin de de bir kale kalıntısı vardır. Köylüler Kiziroğlu'nun kalesi derler buraya. Kiziroğlu bu köyde yaşamış ve bura da efsaneleşmiştir derler.

    Küçükken at binip kılıç kuşanır
    Söylentiye göre şimdiki Kiziroğlu Köyü’nün yerinde bir birinden uzak yirmi yirmi beş kadar ev bulunmaktaymış. Bölge dağlık ve ormanlık olduğu için insanları da bu nedenle olacak ki çok serttir. O zamanlar burada yaşayan insanların başında bulunan kişiye "Kizir" derlermiş. Kizir Muhtar demektir. Gün gelmiş zamanın kizirinin ünü tüm Anadolu'ya yayılmış. Tüm kötüler ondan korkar olmuş. Gel zaman git zaman Kizirin bir oğlu olmuş. Daha küçükken iyi at biner, kılıç kuşanır olmuş. İşte Kiziroğlu Mustafa Bey bu çocuk. Bütün çocukluğu Kısır Dağı’nda at binip avlanmakla geçmiş Mustafa'nın. O da babası gibi büyüyünce namlı bir yiğit olmuş, haksızlık ve adaletsizliklerle savaşmaya başlamış. Zaten onun bulunduğu çevrede kimse haksızlık etmeye cesaret edemezmiş ya .

    Köroğlu doğuya gelir
    O sırada doğuya gelen Köroğlu Kısır Dağları’nda Ferro deresine yerleşir, amacı doğudaki haksızlıkları yok etmek. Bir gün Köroğlu bir at gezisinde Kizir Köyü’nü görür, "Burada ki adaletsizlikler de benden sorulur" der ve gider orada bir kale kurar. İşlerinden dolayı bir müddet köyünden ayrı kalan Kiziroğlu köye döndüğünde Köroğlu’nun kalesini görür. Sinirlenir. Köroğlu’nun yanına gider, sertçe çıkışır "Sen kim olasın ki benim yurdumda saltanat süresin" Her ikisi de bir birlerini kötü insan olarak bilirlermiş. Köylülerin söylemesi böyle.

    Yiğitlerin kavgası
    O zamanın adaletine göre iki yiğit dövüşür, galip gelen diğerini öldürüp savaşı kazanırmış. Köroğlu ve Kiziroğlu günlerce at üstünde kavga etmişlerse de yenişememişler. Kılıç kavgasında ve güreşte de yenişememişler. Mustafa Bey’in atı Ala Paça da Köroğlu'nun atı Kırat’la güreş-mekte. Mustafa Bey şöyle bir geri bakmış ki ne görsün atı Ala Paça Köroğlu’nun atını alt etmiş duruyor. "Ola benim atım Köroğlu'nun atını alt etmiş, ben Köroğlu'nu alt etmezsem halim nic' olur" deyip gayrete gelmiş Köroğlu'nu yere vurmuş. Tam kamasını çekmiş vuracağı sırada Köroğlu "Dur yiğit, bana biraz mühlet ver yiğitlerimi göreyim karımla helalaşayım" demiş. Mustafa Bey bırakmış. Köroğlu eve gidip olanları karısına sazıyla sözüyle anlatmaya başlamış.

    Bir atı var Ala Paça peh peh peh
    Mecal vermez Kırat kaça hey hey hey
    Az kaldı ortamdan biçe
    Ağam kim, Paşam kim, Nigar kim,
    Hanım kim
    Kiziroğlu Mustafa Bey
    Bir beyin oğlu
    Zor beyin oğlu


    diye...Köroğlu geciktiği için evine kadar gelen Kiziroğlu kapı aralığından türküyü duyunca duygulanır ve utanır. Kapıyı çalıp içeri girer. Mustafa Bey’i karşısın da gören Köroğlu her şeyin bittiğini düşünürken Mustafa Bey sarılıp onu öper. "Sen benden daha yiğitsin Köroğlu" der. Köroğlu da "Ben artık buradan gideyim burada senin gibi mert ve yiğit biri varken kalmak olmaz" der ve köyü terk edip batıya gider.

    Anadolu insanının takdiri
    Köroğlu'nun Bolu Dağları’ndan çıkıp ta Kars'a gelmesi o zamanın koşullarında olanaksız gibi. Ama halk düşüncesi iki yiğidi Doğu Anadolu da önce çarpıştırıyor sonra barıştırıyor. Bu, Anadolu insanının kahramanlarına, haksızlıklara direnenlere verdiği değeri gösterir. Kiziroğlu öyküsü tepeden inmemiştir, böyle bir yiğit yaşamış ün almıştır. Halk da bu söylenceyle Kiziroğlu'nu saygı ve sevgiyle anmaktadır.
    mehabaaaaaaaaaaaa buuuuuuuuuuuuuuuuuuu şarkıyaaaaaaaaaaa bayıldımmmmmmmmmmmm

  9. #89
    Kayıtsız
    Misafir

    zeynep

    Teşekkür Ederim.

  10. #90
    Kayıtsız
    Misafir

    Oy tello can türküsünün hikayesi

    Arkadaşlar hoca bize türkçe ödevi verdi ve oy tello can türküsünün hikayesini ben buladım acaba rica etsem siz bana yardımcı lourmusunuz :)

  11. #91
    Kayıtsız
    Misafir

    Acill

    Siirt yöresine ait siirt beyaz bir gelin turkusunun hikayesini Biliyormusunuz lütfen yardımcı olun şimdiden teşekkürler.

+ Konuyu Yanıtla
5 / 5 İlkİlk 12345

Yer İmleri

Gönderme Kuralları

  • You may not post new threads
  • You may post replies
  • You may not post attachments
  • You may not edit your posts
  •