+ Konuyu Yanıtla
4 / 1 1234 SonSon
79 sonuçtan 1 --- 20 arası gösteriliyor

Konu: Türküler ve Hikayeleri

  1. #1

    Türküler ve Hikayeleri

    Bitliste Beş Minare
    Bitlis biirinci dünya savaşından önce nufüsu 30000´dir lakin savaş çıkınca halk göç eder ve nufüs 3000´e düşer.

    kurtuluş savaşında baba ile oğlucepheye gider savaş biter ve baba ile oğul şehre dönerler bir tepede baba heyacandan mıdır yoksa yorgunluktan mıdır bilinmez o tepeden memleketi bitlise bakamaz ve oğluna sorar oğul bitliste ne kaldı..

    Oğul "baba bitliste beş minare kaldı"
    baba; başlar türküye bitliste beş minare beri gel oğlan beri gel...


    Bitliste beş minare
    Beri gel oğlan beri gel
    Yüreğim dolu yare
    Beri gel oğlan beri gel

    İsterem yanan gelem
    Beri gel oğlan beri gel
    Cebimde yok beş para
    Beri gel oğlan beri gel


    Tüfengim dolu saçma
    Beri gel oğlan beri gel
    Güzelim benden kaçma
    Beri gel oğlan beri gel

    Doksandokuz yaram var
    Beri gel oğlan beri gel
    Bir yarada sen açma
    Beri gel oğlan beri gel

  2. #2

    Çanakkale İçinde

    Anadolu halkının kahramanlığını destanlaştırdığı savaşlardan biri de Çanakkale cephelerinde olur. Büyük imkansızlık içinde verdiği bu çetin mücadelede, bağımsızlığı için gerektiğinde çok şeyler yaratabileceğini bütün Dünyaya bir kez daha anlatmıştır.

    Birinci Dünya Savaşı İtilaf Devletleri dediğimiz İngiltere, Fransa ve Rusya ile, İttifak Devletleri dediğimiz Almanya, Avusturya ve İtalya´nın birbirleriyle savaşmasıyla başlar. Almanya´ya saldırabilmesi için Rusya´nın silah ve cephane ihtiyacı vardı. Bunun için Boğazlar yoluyla Rusya´nın İngiliz ve Fransız kuvvetleriyle birleşmesi gerekiyordu. Oysa ki Osmanlı Devletinin harbe girmesi üzerine Çanakkale boğazını geçmek için Osmanlı Devletine Çanakkale´de cephe açmaları gerekti. İtilaf Devletlerine ait bir donanma 18 Mart 1915´te Çanakkale Boğazı´nı geçmeye kalkıştı. Burada kahramanca çarpışan Türk kuvvetleri karşısında büyük kayıplar vererek geri çekildi. Bu sefer Gelibolu yarımadası´nın çeşitli yerlerine kuvvetler çıkararak karadan İstanbul´a yürümeyi denediler. Ne yazık ki yapılan sayısız hücumlar Türk süngüsü karşısında eriyip gidiyordu. Son olarak büyük bir taarruzla Gelibolu yarımadası üzerinden Marmara´ya ulaşmayı denediler. Ansızın yaptıkları bu taarruz da Anafartalar ve Arıburnu, bölgelerinde benzeri görülmemiş bir müdafaa ile durduruldu. Türkleri bu cephelerde yenemeyeceklerini anlayan düşman buraları terk ederek çekilmek mecburiyetinde kaldı.

    Yüzbinlerce şehit verdiğimiz bu savaşın bütün Anadolu´da heyecan uyandırması, bu savaşa doğudan, batıdan, kuzeyden, güneyden hasılı yurdun dört bucağından gönüllü asker gitmesindendir.


    Çanakkale İçinde Aynalı Çarsı,
    Ana Ben Gidiyom Düşmana Karsı.
    Of Gençliğim Eyvah.

    Çanakkale İçinde Bir Uzun Selvi,
    Kimimiz Nişanlı Kimimiz Evli.
    Of Gençliğim Eyvah.

    Çanakkale Üstünü Duman Bürüdü,
    On Üçüncü Fırka Yürüdü.
    Of Gençliğim Eyvah.

    Çanakkale İçinde Bir Dolu Testi,
    Analar Babalar Mektubu Kesti.
    Of Gençliğim Eyvah.

  3. #3

    Çarşambayı Sel Aldı

    çarşamba deyince bir yabancı hemen çarşambayı sel aldı türküsünü anımsar..çarşamba her şeyden önce bu türküyle ünlenmiştir..bu ün ardında nice acı ve gözyaşını taşıyor..tarih boyunca yeşilırmak nice canlar almıştır..1970 lerde suat uğurlu ve hasan uğurlu barajlarıyla doğal akışa son verilmiştir..artık yeşilırmak tan insan hayvan cesetleri..evler..beşikler ve birçok hayat nesnesi geçmiyor..kısacası artık çarşamba yı sel almıyor..
    yıllardır söylenen..söylenecek olan bu güzel türküyü ve bu türkünün hikayesini hemşehrimiz sayın faik okutgen derlemiştir...

    çarşamba yı sel aldı...

    ahmet abdal deresinin kıysında yerleşmiş yoksul köy ailelerinden birinin oğluydu..baharla birlikte yıllarca süren karasevdası karşılık bulmuş..melek kalbini açmıştı..kısa zamanda yüzük takıp nişanlandılar..
    ahmet yapraklar sararmaya durduğunda orduya yollandı..melekse gözyaşlarıyla başbaşa kaldı..ağaoğlu mehmet ali melek e gözkoydu..ahmet in arkadaşları ne kadar uyardılarsa kar etmedi.. melek reddetti mehmet ali yi..bunun üzerine ağaoğlu adamlarıyla melek i dağa kaldırdı..kötü haberi kuşlar uçurdu ahmet e..kısa günde uçageldi aşkın delikanlısı..kuşandı atını silahını..arkadaşlarıyla düştü yollara..dağ tepe demedi gece gündüz melek i aradı..
    ´meleeeeek..meleeeeek..´ diye çığıra çığıra sesi uçtu..
    önce bir çakal yağmuru uç verdi..sonra şimşek şimşek içinden çıktı..çatırdadı koca gökyüzü..ışınlar çarşamba ovasını renkten renge soktu..ne yağmur ne silinen izler aşkın atlılarını durduramadı..
    tufan ikinci kez yaşanıtordu sanki..yağmur yeşilırmak ı boğuverdi..çarşamba ovası kaynayarak akan bir göle dödüştü..canik dağları ndan aşağılara doğru bir çığ gibi önüne kattığı her şeyi sürükledi sel..evler..insanlar..bebek beşikleri..hayvanlar..kağnılar..ağaçlar.. büyük küçük kayıklar çaltı burnu na doğru sürükleniyordu..
    sonunda duruverdi yağmur..güneşle parladı yeşil çarşamba..usul usul bir gökkuşağı belirdi..sular günbegün çekildi..çekildikçe hayat yeniden kurulmaya başladı..yaralar sarılıyor..evler onarılıyordu..abdal deresi nin-yeşil ırmak a katılmak üzere-döküldüğü yamanın başında ahali toplanmaya başladı..derenin eğimle indiği yamanın dibinde büyük bir kaya parçası vardı..onun üstünde ise iki insan..melek ve ahmet ti onlar..elele tutuşmuş sırtüstü öylece yatıtorlardı..ahali sel acısını unutmuş onlara yanıyordu..hüzün gözyaşına döndü.. o büyük kaya parçası..ahalinin üstünde toplandığı o taş..yedi yerinden ayrıldı..ve her birinden bir servi boyu su fışkırmaya başladı..
    bu hazin aşka doğa gözyaşı döküyordu..
    ahali şaşkınlığın ardından dualar okumaya başladı..dualar içten mırıltılara..yıllardır can alan insanların acısını dile getiren dizelere dönüştü..
    işte rivayet o rivayet..derler ve hikaye ederler ki çarşamba yı sel aldı türküsü o acı mırıltılardan doğdu..
    yedi yerinden su fışkıran kayanın olduğu yerde bir su değirmeni kuruldu.. ve o yöre o gün bu gündür değirmenbaşı olarak anıldı..(çarşamba daki değirmenbaşı mah.) çınar ağaşlarının gölgelediği ahşap değirmenin yedi taşı vardı..yedi oluğuna su veren set üzerinden yedi kez yürümek..sağ ve sol omuz üzerinden yedişer kez su atmak uğur sayıldı..her hıdrellezde bu yaşandı..1970 lerde değirmenin yıkımına değin bu gelenek sürdü.


    Çarşamba’yı Sel Aldı,
    Bir Yar Sevdim El Aldı Aman Aman.
    Keşke Sevmez Olaydım,
    Elim Koynumda Kaldı Aman Aman.

    Oy Ne İmiş Ne İmiş Aman Aman,
    Kaderim Böyle İmiş.
    Gizli Sevda Çekmesi Aman Aman,
    Ateşten Gömlek İmiş.

    Çarşamba Yazıları,
    Körpedir Kuzuları Aman Aman.
    Allah Alnıma Yazmış,
    Bu Kara Yazıları Aman Aman.

    A Dağlar Ulu Dağlar Aman Aman,
    Yarim Gurbette Ağlar.
    Yari Güzel Olanlar Aman Aman,
    Hem Ah Çeker Hem Ağlar.

    Yılan Çıkar Kamışa,
    Su Neylesin Yanmışa Aman Aman.
    Mevlâ’m Sabırlar Versin,
    Yarinden Ayrılmışa Aman Aman.

  4. #4

    Ezo Gelin Türküleri

    Ezo Gelin Türküleri

    Turnayı uçurdum Uruş köyünden Önünde sacır var, geçmez orayı
    Tilsevet gölüne battı mı dersin, Hep avcılar arar bahtı karayı,
    Bir haber alamadım Zambır köyünden Şaine Küllü´yü, hem zügarayı
    Şibib´e telinden atımı dersin Bu üç köyü şavkı tuttu mt dersin?

    Hele Devehöyük geçit yeridir. Mallarım kaçaktır, varma gümrüğe,
    Bozhöyük te gümanımın biridir, Geç Karakuyu´dan, otur Düğnü´ye,
    Alıp giden Türkmenlerin eridir Dön ha Ezo, dön ha eski yurduna,
    Bir gece Kozbaş´ta yattı mı dersin? Sahiplarin seni sattı mı dersin?

    İlk kocası "Şitto" Hanefi Açıkgöz´ün yaktığı türkü

    Üstünden al giymiş altından mavi Fırat kenarına yağmaz mı dolu
    Yarim kanatlanmış uçmanın çağı Eşinden ayrılan olmaz mı deli
    Anca şahin alır böyle bir avı Günde üç beş defa gördüğüm yari
    Gene dertli dertli gider bu gelin Şimdi yıldan yıla sabır eder gönül

    Giymişsin karayı olmuşsun tatar Salınmaz ateşi saldın özüme
    Derdimi derdine etmişsin katar Geceleri uyku girmez gözüme
    Söyler de dostlar ben inanmazdım Son zamanda sen gelirsin sözüme
    Elin dediğinden olmuşsun beter. Gene dersin ben ettiğimi bilmedim,

    Yüce dağ başında bölük bölük kar Annesi huri de benzer meleğe
    Ayrılık elinden ciğerim delik Başın için salma beni dileğe
    Bu ayrılık bize mevladan geldi. Gücüm yetmez şu imansız feleğe
    Gene dertli dertli gider bu gelin Gene dertli dertli gider bu gelin.

    TÜRKÜLERİN ÖYKÜLERİ
    Ezo Gelin Kimdir?
    Asıl adı "Zöhre" olan Ezo Gelin, 1909´da Oğuzeli ilçesinin Uruş köyünde doğdu. Babası, Bozgeyikli oymağından Emir Dede, anası Elif´tir. Nüfus kaydında halen bekar görünen Ezo´nun, üçü erkek, üçü kız altı kardeşi daha vardır.
    Ezo, erken gençliğinden itibaren, güzelliğiyle dikkatleri üzerinde topluyordu. O kadar ki; düğünlerde gözler, gelinden çok onun üzerinde gezinirdi. Ezo´yu, birçok zenginin yanı sıra, o zamanki Halep ilimizin Carablus ilçesinin Kozbaş köyünde oturan teyzeoğlu Memey (Memet) istiyordu. Taktirde yazılan tedbirde bozulmamış; Ezo´nun ilk evliliği ne bu ağalardan biriyle oldu, ne de teyzeoğluyla…

    Ezo´nun Güzelliği
    Anlatanlar, Ezo´nun güzelliğini nereye koyacaklarını bilemiyorlar. Öykümüze geçmeden, Ezo´nun güzelliği üstüne dillerde dolaşanları özetlemeye çalışalım:
    - Öylesine güzelmiş ki Ezo; görenler, iki yanağına birer elma oturtulmuş sanırlarmış.
    - Öyle güzelmiş ki Ezo; bakanlar bakmaya doyzmazlarmış.
    - Öyle güzelmiş ki, bir yaz günü kapısını çalıp bir kap ayran isteyen gurbetçi bir çerçi, Ezo´nun güzelliği karşısında şaşalayıp, Ezo´nun uzattığı ayran tasını yere düşürüp kırmış.
    - Öyle güzelmiş ki Ezo; gülümseyerek bakmasıyla, düşmanları barıştırırmış,
    - Öylesine güzelmiş ki Ezo; olursa o kadar olurmuş…

    Öykümüz Başlıyor…
    Ezo´nun güzelliği söyleyen dillere söylence olurken, Barak ovasında bir genç adamın adı dillerde dolaşır olmuştu. Bu komşu Beledin köyünden, "Şitto" Hanefi Açıkgöz´dü. Şitto´nun bağlaması, akarsulara "Siz şırıldamayın, ben şırıldayım"; seside bülbüllere, "Siz şakımayın, ben şakıyayım" diyen cinstendi. O sıralar Hanefi 30; ay´a "Sen doğma ben doğayım" diyen güzeller güzeli Ezo da 20 yaşlarındaydı.
    Gün o idi ki; Uruş köyünde Hacı Mamuş´un düğünü vardı. Düğüne Ezo da Şitto da çağrılıydılar elbet. Düğünde tüm gözler gelini de güveyi de unutup, Ezo ile Şitto´yu izledi. Şitto, Ezo´ya gönlünü kaptırdı. Şitto Hanefi´nin gönlüyle kafası aynı telden çalıyordu. Bu nedenle, Ezo´ya dünür yolladı. Hanefi, ala ala "düşünelim" cevabı aldı.
    Araya acımasız zaman girdi. Bu ara Şitto, kendi köyü Beledinden Mehmet Örtürk´le yörenin töresi olan "değişik"i uygulamaya karar verdi.( Bu töreye göre, bir erkek, hısımlarından bir kızı bir arkadaşına verir, arkadaşının hısımı bir kızı alır. Böylece iki tarafta çevrede "kalın" diye anılan başlıktan kurtulmuş olur.) Şitto halası Hazik´i Mehmet´e verecek; buna karşılık Mehmet´in kızkardeşi Selvi´yi alacaktı. Araya girenler girdi; bu "değişik" gerçekleşemedi. Öyle ki; Şitto Hanefi, eş-dostla acı-yüz (yani onların yüzüne bakamaz) oldu.

    Ezo Şitto İle Evleniyor
    Derler ya; "İnsan sarayda olmamalı. Sareay insanda olmalı…" Şitto´nun doğru dürüst evi bile yoktu ama, yüreğinde Ezo geziniyordu. Eşin dostun araya girmesiyle, Ezo Şitto´ya çatıldı. "Ele gelin gelir, bize kalın gelir" demişler. Bu evlenmede Şitto´ya kalın (başlık) da gelmeyecekti. Çünkü Şitto Ezo´yu almasına karşılık, Ezo´nun ağabeyi Zeynel´e halası Hazik´i verecekti. Alan razı veren razı…
    Güzün ortanca ayında iki düğün birden kuruldu. Şitto´yla Ezo´nun düğünü Beledin köyünde; Zeynel´le Hazik´in düğünü Uruş´ta kuruldu. Zurna öttü davul vuruldu… Alındı, verildi; iki köyde, gerdeğe girildi. Sen sağ ben selamet. Bu demektir ki iki köyde iki mutlu yuva kuruldu.
    Şitto ile Ezo, sizlere layık mutlu bir yaşamı sürdürüyordu.
    Ağızlarının tadı yerindeydi yani. Gelgelelim, mutlulukları göze geldi.
    Daha doğrusu aralarına arabozucular girdi. Yemediler-içmediler, dedikodu yaptılar. Atalarımız "Söz taşıma taş taşı" demiş ama, bazı kendini bilmezler söz taşıdılar. Hatta kendileri söz uydurup getirdiler, götürdüler…
    Bir harman sonu evlenmişlerdi; ikinci harman sonuna dek birlikte yaşayamadı Şitto ile Ezo, Şitto öykülerini bir cümlede özetler. "Kötü talih geç buldum; tez yitirdim…"
    Şitto Ezo´yu boşayınca "değişik" töresince halası Hazik de geri döndü.

    Ezo´nun İkinci Evliliği
    Efsanesel güzel Ezo, Şitto Hanefi´den ayrıldıktan sonra altı yıl dul kaldı. Yörenin ağızbirliği etmişçesine anlattıklarına göre Ezo, bu süre boyunca daha bir serpildi, daha bir güzelleşti. Öyle ki görenin gözü kalırdı. Nasıl anlatmalı: O bir ışıktı da, tüm erkekler, onun çevresinde pervane kesilmişlerdi.
    Genç-yaşlı, zengin-fakir, nice talibi çıktı Ezo´nun. Her talibi, tek tüy isteyen Hz. Süleyman´ın önünde tüm tüylerini döküverdiği söylenen yarasa örneği, neyi var-neyi yoksa önüne seriyorlardı Ezo´nun. Ezo tam altı yıl, evlenme önerilerini geri çevirdi.
    Sonunda, ailesinin de ısrarı üzerine, kendisine genç kızlığından beri talip olan Teyzeoğlu Memey´le evlenmeye razı lodu. Türkmen oymağından olan Memey Suriye´nin, Calabrus ilçesinin Türkiye sınırına yakın Kozbaş köyünde oturuyordu.
    Ezo 1936 yılının güzünde Uruş´tan Kozbaş´a gelin gitti. Bu evliliğide değişik töresine göre olmuş; onu alan Memey, bacısı Selvi´yi, Ezo´nun ağabeyi Zeynel Bozgedik´e vermişti.

    Öykünün Sonu
    Ezo´yla Memey´in iki kızları oldu. İlki fazla yaşamadan öldü. "Celile" adlı ikinci kızları halen sağdır ve Suriye´de yaşamaktadır.
    Ezo´nun ikinci kocasıyla geçimi yerindeydi. Ne var ki "gurbet" denilen bir ateş yüreğini yakıyordu da. Türk köylüsü "çalının ardı gurbet" der. Ezo da, Kozbaş´tan Türkiye´yi, Uruş´u görüyordu.Hatta ara sıra doğduğu köye gidip geliyordu ama, bunlar özlemini azaltmıyor, pekiştiriyor, dayanılmaz hale getiriyordu. Yakınları onun "Vara öleyim, tek yurdumda kalayım" dediğini anlatırlar.
    Ezo bir de "göreceksiniz bu gurbetlik beni öldürecek" der ve öldüğünde, hiç olmazsa Türkiye´yi görecek bir yere gömülmesini dilerdi.
    Dediği de oldu. Suriye´ye gidişinin yirminci yılında, 1956 güzünde Ezo yatağa düştü. Hastalığının ince hastalık (verem) olduğunu, herkes gibi kendisi de biliyordu. Ezo, kızı Celile´yi yatağının başından ayırmak istemiyordu. Ecelle kavil gününün gelip çattığını anlıyor, tek avuntuyu güzel kızı Celile´de buluyordu.
    Ve Ezo Gelin güz yağmurlarının düştüğü bir Cuma, yatsı vakti son soluğunu soludu.
    Eşi ve yakınları, casiyetini dikkate alarak, onu; arasıra tepesine çıkıp yaşlı gözlerle Türkiye´yi seyrettiği Bozhöyük´ün en yüksek noktasına gömdüler.
    "Mezarı oradadır şimdi-o kum ülkesinde…"


    EZOGELİN TÜRKÜSÜ
    Ezo gelin benim olsan seni vermem feleğe,
    Güzel yosmam başın için salma beni dileğe,
    Anası huridir de, kendi benzer meleğe
    Nenneyle de ah bahtı karam nenneyle, neneyle

    Çık Suriye dağlarına bizim ele eleyle,
    Gel bahtı karam gel sıladan ayrı yazılalım gel…

    Ezo Gelin çık Suriye dağlarının başına,
    Güneş vursun da kemerin kaşına kaşına,
    Bizi kınayanın bu ayrılık gelsin başına başına
    Nenneyle de ah bahtı karam nenneyle, neneyle

    Çık Suriye dağlarına bizim ele eleyle,
    Gel bahtı karam gel sıladan ayrı yazılalım gel…



    Sordum seni yıldızlara ay ışığına
    Dediler tam bin yıldır görmedik onu
    Sordum kadim kitaplara tozlu raflara
    Dediler o bizden önce buralardaydı

    Mağrur bir uçurum oldu kalbim
    SEn gittin gideli buralardan
    Ayrılık ne yaman bir ateşmiş
    Ne olur dön gel ezo

    Oy ezo yanlızlık ezim ezo
    Oy ezo görmüyor gözüm ezo
    Oy ezo tutmuyor dizim ezo
    Tükendim dön gel ezo

    Ceylanları emziren bir peri gibi
    Kollarında uyut beni iblise inat
    Hey rüzgarın sevgilisi orman çiçeği
    Hasretim sensin gurbetim sen günışığım sen


    Mağrur bir uçurum oldu kalbim
    Sesin deler içimde kurşun gibi
    Ayrılık ne yaman bir ateşmiş
    Ne olur dön gel ezo

    Oy ezo yanlızlık ezim ezo
    Oy ezo görmüyor gözüm ezo
    Oy ezo tutmuyor dizim ezo
    Tükendim dön gel ezo

  5. #5

    Hekimoğlu

    Hekimoğlu

    Ordu dolaylarında yaşayan Hekimoğlu, yoksul bir ailenin çocuğudur. Üstelik yoksul bir anneden başka hiç kimsesi yok. Çevresinde dürüstlüğü, akıllılığı ve yiğitliğiyle tanınan bir gençtir.

    Yörede egemenlik kurmuş bir Gürcü Beyi vardır. Bu Gürcü Beyi, Ayşa adında güzel ve narin bir kızla sözlüdür. Ne ki, bu kız Gürcü Beyini sevmemekte, Hekimoğlu´na bağlanmıştır. Bu, dostlukla, arkadaşlıkla karışık bir sevgidir. Üstelik Hekimoğlu´yla görüşmeye başlamıştır.

    İşte Bey, iki gencin ilişkisinin bu noktaya vardığını duyar duymaz Hekimoğlu´na düşman olur ve ona savaş açar. Hekimoğlu´yla teke tek görüşüp, hesaplaşmayı önerir; bir de yer belirtir. Hekimoğlu, gözüpek, mert bir gençtir. Aynalı mavzerini kuşanıp, tek başına buluşma; yerine gider. Gitmeye gider ama, Bey sözünde durmamış adamlarıyla gelmiştir. Üstelik adamlarından biri, buluşma yerine varır varmaz, sabırsızlanıp Hekimoğlu´nu yaylım ateşine tutar. Ötekiler de çevresini sararlar. Hekimoğlu´yla Beyin adamları arasında yaman bir çatışma olur. Hekimoğlu, çatışma sonunda çemberi yararak kurtulur. Olaydan hemen sonra, Bolu da tek başına yaşayan anasının yanına gider. Anasına durumu anlatır ve artık şehir yerinde duramayacağını bildirir. Anasıyla helallaşıp, yanına Mehmet adlı iki amca oğlunu alarak dağa çıkar. Çıkış bu çıkış ve ölünceye kadar Hekimoğlu artık dağdadır.

    Hekimoğlu´nun dağa çıkış nedenini ve biçimini bilen, duyan yöre köylüleri kendisine kucak açarlar. Onun mertliği, yiğitliği ve doğru sözlülüğü köylüleri daha da etkiler ve her açıdan kendisine yardım ederler. Özellikle yoksul köylülerle dostluk kurar, zenginlerden aldıklarıyla onlara yardım eder.

    Hekimoğlu, artık Gürcü Beyinin korkulu düşü olmuştur. Bu yüzden Bey,
    kendisini sürekli jandarmaya şikayet eder ve kesintisiz izletir. Hekimoğlu´nu ihbar etmeleri için çeşitli yörelerde adamlar tutar. Fakat halk koruduğu için, Hekimoğlu´nu bir türlü ele geçiremezler.

    Hatta bir defasında, Beyin adamlarından birinin ihbarı üzerine Hekimoğlu´nun kaldığı evi jandarmalar basıyorlar. Bütün çevre kuşatılmıştır. Evin altında bir fırın vardır. Hekimoğlu fırıncının yardımıyla fırının ekmek pişirilen yerini arkadan delip kaçmayı başarır.

    Hekimoğlu, kaçmaya kaçıyor ama, Beyin, iki amca oğlunu öldürttüğünü haber alıyor ve doğru Çiftlice köyüne iniyor. Gittiği ev muhtarın evidir. Bu Muhtar, Hekimoğlu´ndan yana görünüyor, oysa gerçekte Beyin adamıdır ve onunla

    işbirliği içindedir. Nitekim adamlarından biri aracılığıyla ihbarda bulunur ve Hekimoğlu jandarmalarca sarılır. Hekimoğlu, Muhtarın <<puştluğu>> yüzünden kıstırılmıştır. Büyük bir çatışma çıkar taraflar arasında. Adeta namlular kurşun kusmaktadır. Özetle <<yaman cenk>> olur orada.

    Olayın sonucuna ilişkin iki söylenti var halk arasında :

    1-Hekimoğlu, çatışma sırasında. çemberi yarıyorsa da, aldığı yaralar yüzünden fazla uzaklaşamadan ölüyor.

    2 -Atına atlıyor, elini karın bölgesinden aldığı yaralara basarak Ordu´ya kadar geliyor ve burada ölüyor.

    Hekimoğlu, tipik bir <<erdemli başkaldırıcı>> örneğidir. Haklı bir nedenle dağa çıkıyor. Mertliği, yiğitliği ve iyilikseverliğiyle halk arasında büyük ün yapıyor. Yoksulların dostu, onları ezen varsılların düşmanıdır.

    Hekimoğlu denince, hemen akla gelen bir özelliği de <<aynalı martini>> dir. Hekimoğlu Türküsü´nde geçen ve kendisinin adıyla özdeşleşen <<aynalı martin>> in özelliği şudur. Hekimoğlu, özel olarak yaptırdığı mavzerinin üstüne bir ayna taktırıyor. Çatışmaya girdiğinde, bu aynayı: düşmanının gözüne tutarak, gözünün kamaşmasına, dolayısıyla hedefini şaşırmasına yol açıyor.
    Bu yüzden Hekimoğlu´nun, adı, Hekimoğlu´nun adı "aynalı martin" le özdeşleşmiştir


    Hekimoğlu derler
    Benim aslıma
    Aynalı martini yaptırdım da narinim
    Kendi neslime

    Konaklar yaptırdım
    Mermer direkli
    Hekimoğlu geliyor da narinim
    Arslan yürekli

    Konaklar yaptırdım
    Döşedemedim
    Ünye Fatsa bir oldu da narinim
    Baş edemedim

    Ünye Fatsa arası
    Ordu da kuruldu
    Hekimoğlu dediğin de narinim
    o da vuruldu...

  6. #6

    Hastane Önün de İncir Agacı

    Hastane Önün de İncir Agacı

    Komşu kızı ile beşik kertmesi olan bir genç askerde vereme yakalanır. Hava değişimi olarak Yozgat´a (Akdağmadeni) gelir.

    Sözlüsünün ailesi gence kızlarını göstermek istemez. Genç tedavi için İstanbul´da hastaneye yatar, pencereden gördüğü incir ağacından aldığı ilhamla aşağıdaki türküyü söyler.

    Yakalandığı amansız hastalıktan kurtarılamayarak hastanede ölür. Ailesi cenazesini Yozgat´a getiremez, İstanbul´da kalır.


    Hastane Önünde İncir Ağacı
    Hastane önünde incir ağacı (Annem ağacı)
    Doktor bulamadı bana ilacı (Annem ilacı)
    Baş tabip geliyor zehirden acı (Annem vay acı)

    Garip kaldım yüreğime dert oldu
    Ellerin vatanı bana yurt oldu

    Mezarımı kazın bayıra düze (Annem vay düze)
    Yönünü çevirin sıladan yüze (Annem vay yüze)
    Benden selam söylen sevdiğinize (Sevdiğinize)

    Başını koysun karalar bağlasın
    Gurbet elde kaldım diye ağlasın

  7. #7
    Sevdiğim bir gün bana
    Yar demedin yar demedin
    Gece gündüz tenhalarda
    Ağlayanım var demedin.
    Seni sevmek suçunu bana
    Ağlıyorum yana yana
    Bir melhem verip yarama
    Sür demedin
    Bir gün bana gül demedin
    Göz yaşını sil demedin
    Bir ömür koştum peşinden
    Gül demedin yar demedin


    Bu türkü asırlar öncesine Peygamber Efendimiz'in olduğu
    döneme rast gelir.Efendimizin amcası hz Hamza cesurluğu ile meşhur bir arslan avcısıdır oda diğer sahabe hazretleri gibi
    müslümanlıkla şereflenmiştir.Efendimizin adeta gölgesidir birileri zarar vermesin diye hep yanındadır.Bedir savaşında çok azılı
    bir düşmanı öldüren Hz.Hamza 'nın da düşmanları çoğalmıştır.öldürülen düşmanın kız kardeşi bir katil kiralır ve Hz.Hamza'nın
    ciğerini ister zaman Uhud savaşının olduğu zamandır.Ve kahraman hz Hamza döne döne elinde iki kılıçla savaşır.Boş
    bulunduğu bir an adı Vahşi diye anılan siyahi katil Hz. Hamzaya bir ok atar ve ciğerini söker.Peygamber Efendimiz çok üzülür ve
    ağlar.Gel zaman git zaman Efendimiz Vahşiye bir mektup yollar ve müslümanlığa davet eder nasıl olursa olur ve Vahşi
    müslümandır.Efendimiz onu görünce acısını hatırlar ve derki ya Vahşi sen bana fazla gözükmesen.Hz. Vahşi bu sözler üzerine
    Efendimizi uzaktan seyreder ve onun hep çağırmasını bekler ne yazık ki Efendimiz gel diyemeden vefat eder.Aradan zaman
    geçer Müseyleme adında bir kafir peygamberim diye ortalarda saçmalar ve bu yalancı peygambere savaş açılır,Hz. Vahşi Hz.
    Hamza'nın kalbini sökmede kullandığı paslı mızrapla bu yalancı peygamberi öldürür ve derki şimdi huzuruna geleyim mi EY
    ALLAHIN RESULU?işte bu türkü Efendimizle aynı dönemde yaşamış ama O'nu görmekten mahrum kalmış hz Vahşinin
    türküsüdür.
    "Esaret içimizde bizi önce yüreklerimizde tutsak ettiler..."

  8. #8
    _ALBAY_ SİTE BAŞKANI Tevfik YAZICILAR kullanıcısının Görüntü Resmi
    Giriş
    Thu May 2006
    Konum
    İstanbul
    İletiler
    8,445
    Blogdaki Konular
    5
    işte bunu hiç duymamıştım. Çok ilginç bir hikayesi varmış bu türkünün yada ilahi mi demeliyim artık bilmiyorum. yani bizlerin dillerinde aşk adına yankılanan bu türkü meger hz Vahşinin Efendimize sesleniymiş... daha ögrenecek çok şey varmış çooook...
    Gün gelecek bütün dünya Hocama selam duracak!

  9. #9
    türkülerimiz hala yeni çıkma şarkılara taş çıkarıyor.şimmdiki sanatçıyım diyen kişilerin sanatla alakası yok nedenmi en hit şarkıları bile 3 ay sonra yok oluyor.
    çünkü birdayanagı yok sanal gerçek olanlar ise ömrüne ömür katıyor.tüm kötü içeriklerden uzak ve insanlara çok şey vererek.

  10. #10
    Alıntı Aslı ÖZTÜRK tafarından gönderildi Mesajı Göster
    Sevdiğim bir gün bana
    Yar demedin yar demedin
    Gece gündüz tenhalarda
    Ağlayanım var demedin.
    Seni sevmek suçunu bana
    Ağlıyorum yana yana
    Bir melhem verip yarama
    Sür demedin
    Bir gün bana gül demedin
    Göz yaşını sil demedin
    Bir ömür koştum peşinden
    Gül demedin yar demedin


    Bu türkü asırlar öncesine Peygamber Efendimiz'in olduğu
    döneme rast gelir.Efendimizin amcası hz Hamza cesurluğu ile meşhur bir arslan avcısıdır oda diğer sahabe hazretleri gibi
    müslümanlıkla şereflenmiştir.Efendimizin adeta gölgesidir birileri zarar vermesin diye hep yanındadır.Bedir savaşında çok azılı
    bir düşmanı öldüren Hz.Hamza 'nın da düşmanları çoğalmıştır.öldürülen düşmanın kız kardeşi bir katil kiralır ve Hz.Hamza'nın
    ciğerini ister zaman Uhud savaşının olduğu zamandır.Ve kahraman hz Hamza döne döne elinde iki kılıçla savaşır.Boş
    bulunduğu bir an adı Vahşi diye anılan siyahi katil Hz. Hamzaya bir ok atar ve ciğerini söker.Peygamber Efendimiz çok üzülür ve
    ağlar.Gel zaman git zaman Efendimiz Vahşiye bir mektup yollar ve müslümanlığa davet eder nasıl olursa olur ve Vahşi
    müslümandır.Efendimiz onu görünce acısını hatırlar ve derki ya Vahşi sen bana fazla gözükmesen.Hz. Vahşi bu sözler üzerine
    Efendimizi uzaktan seyreder ve onun hep çağırmasını bekler ne yazık ki Efendimiz gel diyemeden vefat eder.Aradan zaman
    geçer Müseyleme adında bir kafir peygamberim diye ortalarda saçmalar ve bu yalancı peygambere savaş açılır,Hz. Vahşi Hz.
    Hamza'nın kalbini sökmede kullandığı paslı mızrapla bu yalancı peygamberi öldürür ve derki şimdi huzuruna geleyim mi EY
    ALLAHIN RESULU?işte bu türkü Efendimizle aynı dönemde yaşamış ama O'nu görmekten mahrum kalmış hz Vahşinin
    türküsüdür.

    ...Bende bunu ilk defa okudum ve ögrendim...Teşk...

  11. #11
    Saadettin Kaynak hoş bir insandı. Büyük bestekardı, aynı zamanda imamdı.
    Bir gece Peygamber Efendimizle halvet olmuştur ve ertesi sabah onu gözyaşları içinde, ağlar bulmuşlardır.
    Saadettin Kaynak birkaç gün ortalarda gözükmeyince dostları merak ederler. Nerede olduğunu kendisi şöyle anlatır:

    gece Resulullah’la beraberdik. Artık o günlerde, bir daha dünya işleriyle alakadar olamadım.işte bu şarkı da o geceyi anlatır:


    " Muhabbet bağına girdim bu gece
    Açılmış gülleri derdim bu gece
    Vuslatın çağına erdim bu gece
    Muhabbet doyulmaz bir pınar imiş.
    Ararım ararım seni her yerde
    Sorarım ıssız gecelerde, sevdiğim nerde... "



    şarkıyı bu bilginin ışığı altında dinlemek gerekir. zira bu bilinmeyince içki masalarında güle oynaya söylenen bir şarkı yahut göbek atmakta kullanılan bir ezgi olmaktan öteye geçemez. üstadın kemiklerini sızlatmak bir yana peygamberi incitmek tehlikesi bile vardır bilinçsizce çalınıp söylendiğinde hatta dinlendiğinde..
    Müslüman çağın gözüyle İslam'a bakmaz, İslam'ın gözüyle çağa bakar...(R.Özdenören)

  12. #12
    Herkeze TŞk Ederİm
    :...YANLIZ KALSANDA ÖLSENDE,YÜRÜ
    HAK BİLDİĞİN YOLDA:...http://islamvakti.azbuz.com

  13. #13
    Alıntı Büşra KURT tafarından gönderildi Mesajı Göster
    Saadettin Kaynak hoş bir insandı. Büyük bestekardı, aynı zamanda imamdı.
    Bir gece Peygamber Efendimizle halvet olmuştur ve ertesi sabah onu gözyaşları içinde, ağlar bulmuşlardır.
    Saadettin Kaynak birkaç gün ortalarda gözükmeyince dostları merak ederler. Nerede olduğunu kendisi şöyle anlatır:

    gece Resulullah’la beraberdik. Artık o günlerde, bir daha dünya işleriyle alakadar olamadım.işte bu şarkı da o geceyi anlatır:


    " Muhabbet bağına girdim bu gece
    Açılmış gülleri derdim bu gece
    Vuslatın çağına erdim bu gece
    Muhabbet doyulmaz bir pınar imiş.
    Ararım ararım seni her yerde
    Sorarım ıssız gecelerde, sevdiğim nerde... "



    şarkıyı bu bilginin ışığı altında dinlemek gerekir. .
    :cray[1]: :cray[1]: :cray[1]: :cray[1]:
    Documents and Settings\casper\Belgelerim\Resimlerim\39db57caa7al0.gif

  14. #14
    Huma Kuşu Türküsü

    Huma kuşu adlı Erzurum yöremize ait olan uzun havamızın diğer türkülerde olduğu gibi bir hikâyesi mevcuttur. Kendini Erzurum’a adamış büyüklerimizden bizlere kalan bilgiler neticesinde hikâyemiz şöyledir.

    Seferberlik ilan edilmiş ülkedeki tüm gençler okuyan okumayan tümü askere çağrılmıştır. Erzurum’un Ilıca nahiyesine bağlı Tikkir (Çiğdemli) köyünde Mustafa ve Gülbahar'ın dillere destan aşklarını bilmeyen yoktur. Evlenmelerine izin verilir ve evlenirler. Mustafa askere alınır. Gülbahar’ın iki gözü iki çeşmedir ama yapacak bir şey yoktur. Vatan savunmasıdır. Mustafa gitmiştir ve Gülbahar her sabah kalktığında bahçeye çıkar yavuklusunun yoluna uzun uzun bakarak geleceği günü bekler. Bekler ama ne gelen var nede haber. Gülbahar’ın bu durumu kaynanasını ve kayınbabasını çok üzmektedir. Gelin her geçen gün eriyip gitmektedir. Huma kuşuna bir cennet kuşu da denir. Çok yükseklerde uçar ve bu uçuşu günlerce sürer adeta bir haberci kuşu gibidir.

    Mustafa’dan yıllarca haber gelmez. Ev halkı artık umutlarını kesmek üzeredir. Kayınbabası gelinin her sabah yavuklusunun yolunu gözlemesini uçan kuşlardan haber istemesine o kadar üzülür ki bu ağıtı yakar. Huma kuşu yuvasından havalanan ve çok yükseklerde günlerce uçan bir kuştur. Mustafa’yı da Huma kuşuna benzeterek ve yine Huma kuşunun çok yüksekte uçması haberci bir kuş olmasına atıf ederek başlar söylemeye. Gülbaharın ağlaya ağlaya göz pınarları kurumuştur.

    Kayınbabası bakın nasıl söylemiş.

    Huma Kuşu Yükseklerden Seslenir
    Yar Koynunda Bir Çift Suna Beslenir
    Sen Ağlama Kirpiklerin Islanır
    Ben Ağlim ki Belki Gönül Uslanır

    Sen Bağ Olki Ben Bahçende Gül Olim
    Layık mıdır Yanim Yanim Kül Olim
    Sen Bey Olki Ben Kapında Kul Olim
    Koy Desinler Buda Bunun Kuludur

    alıntı

  15. #15
    Alıntı Aslı ÖZTÜRK tafarından gönderildi Mesajı Göster
    Sevdiğim bir gün bana
    Yar demedin yar demedin
    Gece gündüz tenhalarda
    Ağlayanım var demedin.
    Seni sevmek suçunu bana
    Ağlıyorum yana yana
    Bir melhem verip yarama
    Sür demedin
    Bir gün bana gül demedin
    Göz yaşını sil demedin
    Bir ömür koştum peşinden
    Gül demedin yar demedin


    Bu türkü asırlar öncesine Peygamber Efendimiz'in olduğu
    döneme rast gelir.Efendimizin amcası hz Hamza cesurluğu ile meşhur bir arslan avcısıdır oda diğer sahabe hazretleri gibi
    müslümanlıkla şereflenmiştir.Efendimizin adeta gölgesidir birileri zarar vermesin diye hep yanındadır.Bedir savaşında çok azılı
    bir düşmanı öldüren Hz.Hamza 'nın da düşmanları çoğalmıştır.öldürülen düşmanın kız kardeşi bir katil kiralır ve Hz.Hamza'nın
    ciğerini ister zaman Uhud savaşının olduğu zamandır.Ve kahraman hz Hamza döne döne elinde iki kılıçla savaşır.Boş
    bulunduğu bir an adı Vahşi diye anılan siyahi katil Hz. Hamzaya bir ok atar ve ciğerini söker.Peygamber Efendimiz çok üzülür ve
    ağlar.Gel zaman git zaman Efendimiz Vahşiye bir mektup yollar ve müslümanlığa davet eder nasıl olursa olur ve Vahşi
    müslümandır.Efendimiz onu görünce acısını hatırlar ve derki ya Vahşi sen bana fazla gözükmesen.Hz. Vahşi bu sözler üzerine
    Efendimizi uzaktan seyreder ve onun hep çağırmasını bekler ne yazık ki Efendimiz gel diyemeden vefat eder.Aradan zaman
    geçer Müseyleme adında bir kafir peygamberim diye ortalarda saçmalar ve bu yalancı peygambere savaş açılır,Hz. Vahşi Hz.
    Hamza'nın kalbini sökmede kullandığı paslı mızrapla bu yalancı peygamberi öldürür ve derki şimdi huzuruna geleyim mi EY
    ALLAHIN RESULU?işte bu türkü Efendimizle aynı dönemde yaşamış ama O'nu görmekten mahrum kalmış hz Vahşinin
    türküsüdür.
    bizde (portalda)bir gelenek var hani bu tarz durumlarda...
    kaynak ? deriz...
    güzel bir hikaye olurdu ama hz vahşinin türküsü olsa arapca olurdu herhalde oysa bu türkü gayet güzel ve sade bir türkçe ile yazılmış..tercüme olmasıda mümkün değil gibi görünüyor...seslerdeki ahenk baştan beri türkçe ile yazılmış olduğunun göstergesidir..iddia sahibi kanıtlarını sunmalıdır...
    sen oradan kıracaksın zinciri
    ben buradan ve bir gün...

  16. #16
    Kırmızı Gül Demet Demet Türküsünün Hikayesi

    Kırmızı gül demet demet
    Sevda değil bir alamet
    Balam nenni yavrum nenni

    Gitti gelmez o muhannet.
    Şol revan da balam kaldı
    Yavrum kaldı balam nenni

    Kırmızı gül her dem olmaz
    Yaralara merhem olmaz
    Balam nenni yavrum nenni

    Şol revan da balam kaldı
    Yavrum kaldı balam nenni

    Kırmızı gülün hazeli
    Ağaçlar döker gazeli
    Balam nenni yavrum nenni

    Kara yağızın güzeli
    Şol reva da balam kaldı
    Yavrum kaldı, balam neni

    Nenni ya! Nenni ki nenni!. Yavrum nenni! Bir demet kırmızı gülle
    Gelen nenni!. Nasıl oluyor derseniz, türkünün dilini açmak gerek...

    Varıp sormak gerek türküye : ''Ey türkü nedir bu demet demet kırmızı gül ve de nenni!. Yavrum nenni... Balam, nenni''. Bu demet demet gül hem de kırmızısından, sevgiliye duygu mu taşıyor? Neden kırmızı gül de kır papatyaları değil? Şöyle sarılı beyazlı, düz sarılı, öküz gözü gibi, kırdan toplanmış papatyalar değil de, demet demet kırmızı gül? Onların sevgi dili yok mu?. Onlar duygu simgesi gül kat... Ama bir tek!. Benim tek gülümsün, gönlümdeki yerin kır çiçekleri kadar engin, kır çiçekleri kadar zengin ve doğal, demiş olmaz mısın? Ama senden iyisini bilecek değiliz ya!. Kırmızı gülü seçmişsin sen. Hem de demet demet...



    Ha bir de 'balam' meselesi var! Yavrum diyorsun... 'Nenni' diyorsun 'Gitti gelmez' diyorsun. Yoksa bir ananın balasına, yavrusuna çağrısı mı bu? Şol Revan'da kalan balası üstüne mi söylenmiş?. REVAN, bugünkü adıyla ERİVAN, yani günümüzde Ermenistan'ın başkenti... Türkümüze konu olan olayın geçtiği zaman ise, büyük olasılıkla 17. yüzyıl sonrası... Neden derseniz, REVAN Osmanlının önemli bir ticaret merkezi o zamanlar. Ama bir ara elden çıkmış, Safeviler işgal etmiş. Yıl 1635. Dördüncü Murat iki yüz elli bin kişilik bir orduyla REVAN seferini düzenlemiş. Sekiz ay, yirmi dokuz günlük kuşatma sonunda, REVAN yeniden Osmanlı topraklarına katılmış. Eskisi gibi kervanlar gider gelir olmuş. Mal götürüp, mal getirmişler... Memet de gidip gelen kervancılardan birisi... Anasının da tek 'balası'... Tek oğlu!. Erzurum yöresinde üç beş dönümlük tarlalarını ekip dikiyorlar... Yetiştirdikleri ürünü de kervana katıp, REVAN'da satıyor Memet... Memet de Memet hani... Karayağız bir delikanlı... Taşı tutsa, suyunu çıkaracak kadar güçlü. Bir de alışkanlığı var Memet'in. Her akşam tarla dönüşü, bahçelerden derlediği demet demet gülleri getiriyor anasına.. Anayla oğul arasında bir simge gibi kırmızı gül demeti... Sevgi saygı simgesi. Gülleri evinin duvarına asıp kurutuyor ana... Onlara baktıkça oğlunu görür gibi oluyor... Hele Memet kervandaysa. Gözü gönlü kırmızı gülün kurumuş, gazelleşmiş demetinde ananın. Rüyaları hep Memet üstüne... REVAN yollarını düşlüyor hep. Kimi zaman kara saplanmış görüyor kervanı. Kan ter içinde uyanıyor. Hayra yormaya çalışıyor. Kimi geceler de toza dumana katılmış kervanın, atının eşeğinin devesinin bir toz bulutu içinde kayboluşunu düşlüyor. Bir hortum, yutuyor kervanı. Koca kervan döne döne göğe çekiliyor. Geride ne bir at, ne de bir deve, ne de insan kalıyor. Memet'i arıyor gözleri. Kara yağız, kaytan bıyık Memet, ellerini uzatıyor anasına. 'Tut ellerimi' diyor. Ama ne gezer. Anasının elleri boşlukta kalıyor. Sözün kısası günü gelip de kervan REVAN'dan dönene kadar bu böyle sürüp gidiyor. Kervanın dönüşünü dört gözle bekliyor.



    Bazen kışın yola saldığı oğlu yazın dönüyor. Bazen de tersi oluyor. Kervanın dönüşü, bayram gibi! Kimi kocasını, kimi yavuklusunu karşılıyor. Kimi analar da oğlunu. Sarılıp, ağlayanlar, sevinç gözyaşı dökenler. Yemen seferinden döner gibi. Gerçi savaş dönüşü değil ama hastalığı sağlığı var... Karı var, ayazı var!. Bir de salgın hastalık söylentisi yayılmış. Veba hastalığı kırıp geçiriyor ortalığı. İlkin bir ateş sarıyor bünyeyi. Kusma, iltihap, baş dönmesi. En sonunda da sayıklama. Artık kurtuluşu yok. Sayıklaya sayıklaya götürüyor insanı. En erken üç gün. En geç yedi gün içinde başlıyor sayıklama... Kurduğu tüm dünya yok oluyor bir anda insanın. Sevgiliye özlem, alınan armağanlar. Söylenecek güzel sözler. ''Sensiz olamam. Sen benim her şeyimsin. Güne seninle başlıyorum. Seninle bitiyor gecem. Zaman yitirmemek gerek demiştin. Oysa günler su gibi geçti. Ne bir ses, ne bir nefes. Düşlerdeki yerin hariç. Oysa seninle her şeye yeniden başlayacaktık. Öyle demiştik. ''Yaşam o kadar kısa ki; hiç zaman yitirmek istemiyorum seninle olmak için''. Bunları sen söylemiştin. Sıcaklığın avuçlarımdaydı. Kuytu bir sokak arası mıydı?. Yoksa âşıklar yoluna girişte miydi? Bir tek gözlerin kalmış belleğimde. Bir de kuşların bitmeyen şakımaları. Ne de güzel batmıştı güneş. Alaca ışığın, alaca karanlığa dönüştüğü an. Akşam güneşinin, yavaş yavaş yok oluşu muydu güzel olan?. Yoksa alaca ışığın, alaca mutluluğa dönüştüğü an mıydı en güzeli. Bahar mı kokuyordu saçların. Yoksa gerçekten bahar günleri miydi? İşte böyle sevgili. Ben şimdi senden uzak. Seni sayıklıyorum. Ellerini tutabilsem yeniden. Yüzüme dokunsa saç tellerin. Ama ne gezer!. Kuytulardan kaybolmayı severim demiştin. Aniden yok oluyorsun düşlerimden. Ellerim boşta kalıyor. Hem anamın hıçkırığı niye. Uzattığım ellerimi tutsa ya! Ateşler içindeyim. Bildiğim türküleri mırıldanıyorum; yokluğunuzda.



    Gurbet elde baş yastığa gelende,
    Gayet yaman olur işi garibin,
    Gelen olmaz giden olmaz yanına,
    Bir çalıdır mezar taşı garibin.


    Bir çalının dibine gömüyorlar Memet'i. Söylenecek sözleri, sevgiliye, anasına özlemiyle birlikte örtüyorlar üstünü. Kara toprak alıyor bağrına.
    Gençmiş... Sevenleri varmış... Anası yavuklusu yol gözlüyormuş. Ecel bu! Kimini sele, kimini yele verir. Memet'i de Revan'da vebayla yakalıyor. Sayıklaya sayıklaya gidiyor Memet. Kucak dolusu kırmızı güller elinde kalıyor. Sevgiliye özlemi de dilinde!. Artık bir çalıdır mezar taşı Memet'in!. Bir tek Memet değil vebaya teslim olan. Kervanın çoğu kırılıyor. Sahipsiz mezar oluyor Revan ' da. Kalanlar perişan. Utangaç. Yaşıyor olmaktan utanıyorlar sanki... Sanki ölenlerin sorumlusu ölmeyenlermiş gibi... Ağır ağır Erzurum'a giriyor kervan. Analar, bacılar, sevgililer, oğullar, eşler... Meraklı gözlerle karşılıyor kervanı. Aradığını bulan sarmaş dolaş. Gözyaşları hıçkırıklara karışıyor. Aradığını bulamayanlar, ilk rastladığına soruyor. ''Oğlum Memet'im nerede. Birlikte çıktınız kervana. Nerede kaldı''. Sen sen ol da gel yanıtla. "İlkin kusma başladı. Sonra da bir ateş. En son sayıklama başladı. Tüm sevdiklerini bir bir sıraladı. Titreye titreye sayıkladı. Yedi gün dayandı Memet. Sonra... Sonra bir çalının dibine gömdük onu''. Gel de söyle bunu. Söyleyebil!. Hem de anasına... O ana deli olup dağlara düşmez mi?. Avuçlarını göğe açıp ol tabipten medet dilemez mi?. Kırmızı gülden merhemlik istemez mi?. Kara yağızın güzeli oğlunu, canından parçayı alıp götüren ölüme, ilenmez mi? Ölümün hepsi kötü. Ana, baba, anneanne, dede. Hepsi kötü. Dün var olan... Soluyan, nefes alan, nefes veren. Bir anda yok artık. Yerinde yeller esiyor. Şekli şemali, son sözleri, yavaş yavaş yok oluyor. Belleklerden siliniyor. Yaşlı ölümü neyse ne! ''Öldü de kurtuldu" diyor insan. Ya gencecik ölümler. Muradı gözünde gidenler. Anadır, alıyor veriyor. veriyor alıyor. Oluru yok. Diline kırmızı gülleri doluyor. Ol tabipten medet diliyor. Olmuyor. Ver elini dağ yolları. Dilinde türküsü. Gönlünde oğlunun hayali. Deli olup dağlara düşüyor.

    O'nu son görenler elinde bir demet kırmızı gül, dilinde ''Kırmızı gül demet demet. Sevda değil bir alamet Şol Revan'da balam kaldı. Yavrum kaldı''... diye diye haykırdığını söylediler.



    Kırmızı gül demet demet
    Sevda değil, bir alamet
    Balam nenni, yavrum nenni,
    Gitti gelmez ol muhannet,
    Şol Revan'da balam kaldı,
    Yavrum kaldı,
    Balam nenni,


    Kırmızı gül her dem olmaz,
    Yaralara merhem olmaz
    Balam nenni,
    Yavrum nenni,

    Ol tabipten derman gelmez
    Şol Revan ' da balam kaldı,
    Yavrum kaldı,
    Balam nenni.

    Kırmızı gülün hazanı,
    Ağaçlar döker gazalı,
    Karayağızın güzeli
    Şol Revan ' da balam kaldı,
    Yavrum kaldı,

    alıntı

  17. #17
    Alıntı Nazan DİNLER tafarından gönderildi Mesajı Göster
    bizde (portalda)bir gelenek var hani bu tarz durumlarda...
    kaynak ? deriz...
    güzel bir hikaye olurdu ama hz vahşinin türküsü olsa arapca olurdu herhalde oysa bu türkü gayet güzel ve sade bir türkçe ile yazılmış..tercüme olmasıda mümkün değil gibi görünüyor...seslerdeki ahenk baştan beri türkçe ile yazılmış olduğunun göstergesidir..iddia sahibi kanıtlarını sunmalıdır...
    bana kalırsa Hz.vahşi'ye ithafen sonradan yazılmış olabilir

  18. #18
    "Gesi Baglari -

    Gesi Bağları Türküsünün hikayesi;

    Kayseride annesi ile yasayan genc kız Kayseri iline baglı gesi kasabasına gelin gider ozamanın sartlarında ulasım zor oldugu için genç kız kayseriye gidip gelemez ve annesine olan özlemi onu cok üzer kocası vurdum duymaz gamsız birisidir genc kızla hic ilgilenmez kaynana ise despot ve kötü birisidir geline yapmadık eziyet bırakmaz aradan zaman gecer ve bir cocukları olur cocuğu ile avunmaya çalışır ama nafile annesine olan özlemi birtürlü dinmemistir annesinden hic haber alamadıgı için cok üzülmektedir.aylar yıllar geçer ve kötü haber gelir annesinin öldügünü ögrenen gelin üzüntüsünden gesinin güzel bagları arasında hem aglar hem de gesibagları türküsünü söyleye söyleye dolaşır durur.türkünün bilinen 64 beyiti derlenmiştir. Kaynak: Ahmet Gazi Ayhan


    (Of) Gesi Bağları'nda Dolanıyorum
    Yitirdiğim Yarimi Aman Aranıyorum
    Bir Çift Selamına Güveniyorum

    Gel Otur Yanıma Hallerimi Söyleyim
    Halimden Bilmiyor Ben O Yari Neyleyim

    (Of) Gesi Bağları'ndan Gelsin Geçilsin
    Kurulsun Masalar Rakı Konyak İçilsin
    Herkes Sevdiğini Alsın Seçilsin

    Atma Anam Atma Şu Dağların Ardına
    Kimseler Yanmasın Anam Yansın Derdime

    (Of) Gesi Bağları'nda Üç Top Gülüm Var
    Hey Allah'tan Korkmaz Sana Bana Ölüm Var
    Ölüm Varsa Şu Dünyada Zulüm Var

    Gel Otur Yanıma Hallerimi Söyleyim
    Halimden Bilmiyor Ben O Yari Neyleyim

    Kaynak: Ahmet Gazi Ayhan
    Yöre: Kayseri

    buda benden gesi kasabasına gelin gidenlere ithaftır...
    [/B]
    sen oradan kıracaksın zinciri
    ben buradan ve bir gün...

  19. #19
    SILAYA HASRET Hayriye YILMAZ kullanıcısının Görüntü Resmi
    Giriş
    Tue Feb 2007
    Konum
    FRANSA/YOZGAT/ ANTALYA
    İletiler
    242
    Slamin Alaeykum Kardesler Bide Yozgat Surmelisini Eklerseniz Sevinirim Sizin Repertuar Bayagi Yuklu Simdiden Tesekurler.
    ALLAHIM SANA TAM KULLUK YAPAMIYORUM!!!

  20. #20
    Yozgat Sürmelisi
    Yozgat şehri 1760 yılı başlarında Bozok Yaylasının, yeşillik, etrafı ormanlarla çevrili içinde binbir çeşit kuşun ötüştüğü bir sahada kurulurken; Yozgat halkı o zaman yarı göçebe ve sürülerini besleyerek hayvancılıkla uğraşır, hayatlarını bu yoldan sağlarlardı.

    [b]Bozok yaylasında otlayan bu sürülerin birini de Sürmeli Bey adında bir Türkmen Yörüğü otlatırdı. Halk tarafından sevilen bu yanık sesli halk ozanı elinde kavalı, sırtında sazı Yozgat'tan Akdağmadeni'ne uzanan ormanların içinde sürüsünün içinde dolaşırdı. Bazen bir çamın dibine rastlanır. Sazının tellerini konuşturur bazen bir derenin kenarında kavalını çalar, aşık olduğu gönlünün sevgilisini düşünürdü.

    O sevgili ki güzelliği Bozok yayla'sına yayılmış, ahu gözlü, sürmeli kaşlı, ayyüzlü bir dilberdi. Babası bir Türkmen beyi idi ve çok sert bir adamdı. Sürmeli Bey, ailesini salarak, babasından sevdiğini istetir, mağrur adam, kızını bir çobana vermeye yanaşmaz. Araya beyler, ağalar girer ama boşuna, bir türlü gönlü olmaz kızın babasının ve iki sevgili birleşemezler.

    Üzüntüsünden sürüsünü bırakan Sürmeli Bey alır sazını eline beş çamlar mevkiinde kendine bir dergah kurar. Aşkını, yanık türküleriyle dağlara ağaçlara anlatır. Küser otağına, obasına ve Akdağlar'a kadar uzanan çamların arkasında onu bir daha gören olmaz. Dertli kavalına üflediğ, işli sazına söylettiği nameler kalır geriye. O gün bu gündür dillerde yankılanır Sürmeli Bey'in türküleri.



    SÜRMELİ KIZIN ÖYKÜSÜ

    Sürmeli Yozgat'ta yaşanmış Türk Halk Edebiyatının en güzel örneklerinden birisidir. Yozgat Sürmelilerinin ortaya çıkışı 19. yy. sonlarında İkinci Cihan Harbinin sona erdiği dönemdir. Hepsi 96 beyittir.

    Sürmeli güzel gözlü sevgiliye bir hitaptır. Eskiden genç kızlar dışarıya çıkarken gözlerine sürme çekerlerdi ve gözleri daha alımlı olurdu. Bol feracelerinin içinde sadece gözleri görünürdü kızların.

    Yozgat Sürmelileri yaşanmış öykülerin getirdiği birer sevda, hatta karasevda türküleridir. Bu bir anlık sürmeli gözlere bakış, yüreklerde büyük aşklara kara sevdalara başlanmış olur kor düşen yürekler sessiz sessiz yanar, ateşini genişletir ve ağızlardan sürmelinin sözleri olarak dökülür. Söylenen sözlerde acı vardır, hasret vardır, gurbet vardır. Sürmelileri dinlerken bu kadar duygulanmamızın sebebi bu sürmeli öykülerinde yakaladığımız duyguların kendimizde de bir yeri, bir acısının olmasındandır. Kısaca kendi aşklarımızı, hasretimizi buluruz Yozgat Sürmelilerinde.

    Sürmeli Beyin en tanınmış türküsü ;

    Of ooof !
    Yozgat seni delik delik anam delerim
    Kalbur olur toprağını anam elerim
    Vay vay anam sürmelim

    Eğer sürmelini yitirirsen anam
    Koyun olur peşin sıra melerim
    Vay vay anam sürmelim

    Of oof ! Çamlığın ardında bir yuva yaptım
    Yuvamın içinde sürü otlattım
    Ben sürmelimi gurbete attım
    Vay vay anam sürmelim

    Yozgat türkülerinde hasret, sevda ve hepsinden daha çok yayla ve yayla ile ilgili konular işlenmiştir. Yozgat’ı en iyi anlatan “Türkü Yozgat Sürmelisi”dir. Sürmeli Türküsünden bir dörtlük şöyledir.

    Dersini almış da ediyor ezber
    Sürmeli gözlerin sürmeyi neyler
    Bu dert beni iflah etmez del eyler
    Benim dert çekmeye dermanım mı var
    sen oradan kıracaksın zinciri
    ben buradan ve bir gün...

+ Konuyu Yanıtla
4 / 1 1234 SonSon

Yer İmleri

Gönderme Kuralları

  • You may not post new threads
  • You may post replies
  • You may not post attachments
  • You may not edit your posts
  •