+ Konuyu Yanıtla
2 / 2 İlkİlk 12
31 sonuçtan 21 --- 31 arası gösteriliyor

Konu: Ahmet Ünal ÇAM 'ın Öyküleri

  1. #21

    Son Bomba Yüreğime

    Son Bomba Yüreğime

    Amerika ve İngilterenin beraber yaptığı bombardıman, Bağdat’ın üzerine kâbus gibi çökmüştü.1998’in ramazan ayına bir gün kalmıştı.Fakat Irak halkı,oruç ayına neşeyle değil, korku, hüzün ve yoklukla giriyordu.Yıllardır zalim devlet başkanlarından çektikleri yetmiyormuş gibi şimdi de ABD’nin Saddam’ı bahane ederek yaptığı saldırılar,ambargonun getirdiği sefalet, halkı ölüm sınırına çoktan getirmişti.Dünyanın bir ucunda balinaları kurtarmak için trilyonlar harcanırken, burda insanları öldürmek için çok daha fazla para harcanıyordu.
    * * * * * * * * * *
    Yaşlı Abdullah ve ailesi de,yokluk çekenlerdendi.Sekiz yıldır süren ambargo,oğlu Hasan’ın da işlerini bozmuş,para kazanamaz olmuştu.Ailenin tek çalışanı olan oğlunun ne sıkıntılar çektiğini biliyordu.Hasan’ın fedakârlık yaptığını,bazen peşpeşe birkaç öğün hiç birşey yemediğini çok iyi biliyordu ama elinden birşey gelmiyordu.
    Son zamanlarda kendisi de torunları bir lokma fazla yesin diye sofradan aç kalkıyor,ancak yaşamını sürdürecek kadar yiyordu.Yine de sıkılıyor,utanıyor,gece gündüz ne yapabilirim diye düşünüyordu.
    Geçen yaz ortası ölen torunu Zehra gözlerinden gitmiyordu.Gerçi doktorlar,ilaç olmadığı için kurtamadıklarını söylemişti ama Abdullah dede; ”-Eğer torunum yeterince beslenseydi,zayıf düşüp hastalanmazdı” diye düşünüyordu.Zehra’nın “-Dedeciğim” deyişi aklına geldikçe yaşaran gözlerini
    zorlukla saklıyor,hemen bastonuna uzanıp, torunlarının “-Dede,nereye !..” diye seslenişlerine cevap vermeden,kendini sokağa atıyordu.
    * * * * * * * * * *
    Akşamın alaca karanlığı yavaş yavaş yaklaşırken,Abdullah dedenin evinde ailecek sofraya oturmuşlardı.Ne olduğunu anlamadığı,çok olsun diye bolca su katılmış çorbaya kaşık sallıyorlardı. Büyükler yokluğun ezikliğini paylaşıyordu.Ama çocuklar çorbaya itiraz ediyor,çocuk saflıklarıyla çaresiz büyüklerini ne kadar yaraladıklarını bilmiyorlardı.
    O sırada dışardan siren sesleri gelmeye başladı.Anlaşılan yine bombalama başlayacaktı. Sofrayı olduğu gibi bırakıp karı-koca çocuklarını kucakladılar.Son birkaç gecedir insafsızca yapılan bombardımanlarda,bu koşuşturmaya alışmışlardı. Özellikle önceki gece gördükleri manzaradan sonra daha büyük korkuyla,aceleyle sığınağa koşuyorladı.Önceki gece,bombardımanın bitiminden sonra,sığınaktan çıktıklarında kendi evlerinden az ötede,sığınağa gidemeyen bir anne ile çocuğu biribirine sarılmış olarak,feci halde ölmüştü.Son anında bile çocuğuna sarılmış olan annenin vücudunun yarısı yoktu.
    Aceleyle evden çıktılar.Henüz birkaç adım uzaklaşmışlardı ki,kucağında iki çocuğunu taşıyan Hasan,babasının çıkmadığını farketti.Hızla eve döndü.Kapıdan içeri baktığında,babasının düşünceli düşünceli oturduğunu gördü,telaşla seslendi; “Hadii babaa!.. siren seslerini duymadın mı!..”. Yaşlı Abdullah sesine öfke tonu vermeye çalışarak seslendi. “-Ben çocuk değilim,geliyorum.Sen oyalanma çocukları götür.” Kalktı bastonuna uzandı,sonra kapıda bekleyen oğluna döndü; “Bak hâlâ bekliyor. Yaşlandım diye sözüm dinlenmiyor mu artık !…” “-Estağfurullah baba.Ama sen de acele et biraz.” Bu sözüne de babasının kızabileceğini düşünerek hemen dışarı çıktı,kucağında çocuklarıyla sığınağa doğru koşmaya başladı.
    Hasan,evini görebileceği son köşeyi dönerken durdu,geri baktı.Babasının çoktan kapının önüne çıkması gerekirdi ama görünmüyordu.Acı siren sesleri arasında birkaç saniye daha bekledi ama babası çıkmadı.Geri dönmeye cesareti yoktu,babasını kırmaktan hâlâ çok çekinir,daima saygılı davranırdı.Koştu sığınağa girdi,hanımını aradı,izdiham yaşanan kalabalıkta şans eseri kısa sürede buldu.Çocuklarını hanımının yanına bıraktıktan sonra babasını aramak için geri dönmek istedi ama kalabalıkta geriye gitmesi çok zordu.Epey gayret ettikten sonra kapıya yanaşmıştı ki sığınağın kapılarının kapatıldığını gördü.O ana kadar girmiş olabileceğini ümit ederek babasını aramaya başladı, ama bir türlü bulamıyordu,gittikçe daha çok endişeleniyordu.Dışardan bomba sesleri gelmeye başlayınca Hasan birden irkildi, “-Baba !..” diye bağırarak sığınağın kapılarına hücüm etti.Yokluk içindeki aileye yük olmamak için babasının kendini feda etmek istediğini anlamıştı ama sığınağın kapılarını açtırması imkansızdı.
    * * * * * * * * * *
    Abdullah dede,evin hemen önüne koyduğu sandalyede oturmuş,gökyüzünü seyrediyordu. Gökyüzünden geçen parlak ışıltılı,alevli bombalara bakıyor,içini çekiyordu; “-Çocukken,kayan bir yıldız görünce ne çok sevinirdim.Bu bombaları atanlar da çocukken öyle sevinir miydi acep?”
    Abdullah dede,okumuş bir adamdı,kültürlüydü.Bağırdı gökyüzüne ; “-Eh Amerika, eh İngiltere mazlumun ah’ı kalır mı sanırsınız !. Sizden büyük Allah var !..” Bunu söylerken Atlantis denen kayıp ülke hakkında yıllar önce okuduğu yazıyı hatırlamıştı.O yazıda,teknolojisi ve ordusu diğer ülkelerden çok güçlü olan Atlantislilerin,diğer ülkeleri sömürdükleri,ezdikleri ve artık hiç bir gücün karşılarında duramayacağını düşündükleri bir zamanda,gökyüzünden düşen çok büyük bir meteorun çarpmasıyla tüm kıtanın okyanusa gömüldüğü anlatılıyordu.Abdullah dede,ABD’yi Atlantis’e benzetiyordu.Tekrar bağırdı; “-Mazlumun ah’ı kalmaz !..” .Şehadet getirdi,oturduğu sandalyede başını önüne eğdi,dualar mırıldanmaya başladı…


    Ahmet Ünal ÇAM
    Ahmet Ünal ÇAM
    ahmetunalcam@gmail.com

  2. #22

    Son Öyküm : Ölümüm

    Son Öyküm : Ölümüm

    Sıkıntılar içindeyim. Kaldığım pansiyonda en sevdiğim manzaraya bakarken bile huzursuzum. Ağaçların süslediği kıyıdan sahile, oradan küçük dalgalara doğru kuş kanatlarında süzülen bakışlarım ne huzur veriyor, ne de geçen yıl gelişimdeki gibi hayallere dalmamı sağlıyor.
    Bu günlüğe başlayışımda “Bir gün bunları okuyanlar olur” diye, daha özenli yazmaya çalışıyordum. Oysa şimdi, “Değerli iki satır bile yazamıyorum. Ya bunları umut bağladığım bir yayıncı da okursa” diye endişeleniyorum.
    Çok okunan bir yazar olma yoluna çıkmak üzereyken, bir türlü yazamama dönemecine nasıl mı geldim? Pekâlâ, günlük, sayfa sayfa görüyorum, ‘benden bir şey gizleme’ diyen bakışlarını. Pekâlâ, pekâlâ… Anlatacağım. Bu sıkıntıyı içime hapsetmek bile öldürüyor beni.
    “Ey beni korkutan günlük!” şaşırdın mı, ben de. Önceki sayfaları karıştırıyorum da, ne güzel sözler söylemişim sana “Sevgili günlük” diye başlayıp derdimi paylaşmışım. Oysa günlük tutmaya, sıkıntılarımı paylaşmak için başlamamıştım ki. Asıl sebep, uzun süredir öykü yazamamamdı.
    İlham perim, hayal dünyamdan bir savaşçıyla kaçmıştı sanki. Yapayalnız kalmıştım. İnsanları hüzünlendiren, ağlatan, korkutan, birkaç tane polisiye, birkaç tane gerilim hikâyesi, hatta birkaç tane de güldüren hikâye meğerse benim değilmiş. Bunu ilham perim kaçtığında anladım. Bir akşam, cebimde param kalmayıp da, akşam yemeği bile yiyemeyince, ilham perim karanlık bir gecede, Kaf dağından gelen, kara maskeli, kara savaşçının kara atının terkisine atlayıp bir veda bile etmeden uzaklaştığında anladım. Tamam, tamam, kısaca ‘Aç yazar, yazamaz’ da diyebilirdim ama düşük çenelinin biri bu sözün aslını da hatırlayabilir diye sanırım yazmamam daha iyi.
    Velhasıl, iki valizim odamda orta yerde. Pansiyoncu benden ümidi kesmiş. “Bari siz çıkın da paralı birine vereyim odayı” diyor. Sanıyor musunuz ki, borcumun üstüne yatacağım. Hayır, ödemediğim 3 günlük borcumun üzerine yatamayacağım. Çünkü pansiyoncu benden de uyanık, …senet imzalattı. Pansiyoncunun da, eşinin de ne kadar iri yarı olduğunu görseniz, zorla imzalattığını söylememe gerek kalmazdı. Oysa 2 hafta önce geldiğimde öyle güler yüzlüydüler ki, irilikleri hiç dikkatimi bile çekmemişti.
    Laf aramızda, senetle kurtardığıma seviniyorum. Yazı malzemelerime, okuduğum ve okuyacağım kitaplarıma dokunmadılar. “Bunlar benim ilham kaynaklarım ve yazma malzemelerim. Bunları alırsanız, üzerinde düşündüğüm hikâyeleri yazamam, borcumu da ödeyemem” dedim, -nasıl olduysa- ikna oldular.
    Bir haftadır borcumu ödeyeceğimi söylememe rağmen, az bir kısmını anca ödeyebilmemden öyle kuşkuya düşmüşler ki, telefon edip bana iş teklif eden yayıncıya bile inanmadılar. Hemen cebimdeki paralara ve para edecek her şeyime el koydular. Yine de 3 günlük borcum kaldı.
    Yayıncı dedim de, doğru ya onu anlatacaktım. İşte kötü yazarlık sarmış her tarafımı, bir konuyu anlatmayı bitirmeden, onu unutup diğerine geçiyorum. Fakat okuyucu unutur mu –sevgili günlük— ha, unutur mu?
    Sahilde, bir geminin yanaşmasını ve ilham perimin dönmesini boşu boşuna bekleyip, sonunda pansiyona dönmüştüm dün akşam. İçeri girdiğimde pansiyoncu borcunu almak ve beni hemen pansiyondan atmak için hazırlık yapmıştı. Kendisinin ve eşinin öfkeli bakışlarından anlamıştım bunu.
    Pansiyona girdim ve onların bütün çabasına karşı, “Gece nerde kalırım. Ayrıca pansiyonun adı çıkar, gece müşteri atıyorlar” diyerek ve de tüm maddiyatımı kaptırarak bir gece daha kalmayı başarmıştım. O esnada telefon çaldı. Telefon sayesinde beni unuturlar diye düşünürken, telefonun bana olduğunu söylediler ve o umut dolu konuşma gerçekleşti. Yani, bu kadar karamsar tablo içinde onu da yazmasam olmaz.

    İstanbul’dan bir yayınevi temsilcisi arıyordu ve benim öykülerimi çok beğendiklerini ve önümüzdeki yayın dönemi için bir kitap anlaşması yapmak istediklerini söylediler. Açıkçası hava atmak, ağırdan almak o an mümkün değildi. Hemen memnuniyetimi ve hikâyelerimin şu anda yayın hakkının boşta olduğunu söyledim, ama sonraki cümle moralimi bozdu, ‘Yayın hakkı serbest de olsa, önceden dergilerde yayınlanmış hikâyelerimi değil yenilerini istediklerini’ söylediler.

    Başımdan aşağı kaynar su döküldüğünü hissettim ama ne kadar baksam da bunu kimin yaptığını göremedim. Son cümle de beynimin duvarlarında pinpon topu gibi dolaşıp durdu, algılama merkezine geldiğinde ben henüz kendime gelememiştim. O son cümlede, “…önceden dergilerde yayınlanmış hikâyelerinizi değil yenilerini…” demişlerdi. Bu sözleri duyunca gerçekten çok gerildim. Fakat bunu yazsam gerilim hikâyesi olarak değer vermeyeceklerini de biliyorum.
    İki ay süre vermişlerdi, “Merak etmeyin zamanında göndereceğim” diye bir söz çıktı ağzımdan. Bir ayna olsa kesin kendimle kavga ederdim, “Kaç zamandır bir hikâye bile yazamadın, nerde halledeceksin, kimi kandırıyorsun” diye ağzımı burnumu dağıtırdım herhalde.
    Bu karamsarlığımı gizlemeye çalıştım, son ümitle pansiyoncuya döndüm.
    —Hikâyelerimle ilgili bir yayın anlaşması yaptım. Eh artık borcunuzu da öderim.
    —Anlaşmamı! Ne zaman para alacaksınız?
    —İki aya kadar hikâyelerimi göndereceğim, beğenirlerse paramı hemen gönderirler.
    — İki ay mı? Çok güzel… Çok güzel... Siz söz verdiğiniz gibi, yarın öğleye kadar odayı boşaltın.
    —Ama anlaşma yaptım işte.
    —Yazacaksınız da, göndereceksiniz de İki ay… Üstelik bir arkadaşınıza aratmadığınızı ne bilelim?
    —Olur mu ya! Bakın meşhur yayıncı. Gerilim romanları ve hikâyeleri yayınlıyorlar.
    —Daha fazla gerilmeyelim Ünal Bey.
    Pansiyoncunun bile benden kolay edebiyat parçalamasının moralsizliğiyle odama çıkmıştım. İşte, şimdiden valizlerimi toplamıştım. İlham perisinin dönmesi için son ümitle çıktığım balkon sefası fazla sürmedi, kapım çalındı;
    —Ünal Bey, telefonunuz var.

    Bu ucuz pansiyonda, odalara telefon almayışlarına kızsam da, …söyleyemedim. Pansiyoncu, karanlık koridorda, koca ağzıyla gülerek “Yayıncınız arıyor galiba” derken, içim konuşmama engel olacak kadar ürpermişti. Pansiyoncunun dev gövdesiyle —tasarruf için pek aydınlatılmayan— merdivenden aşağı inişinde, dev bir yaratığın, yakalamak üzere olduğu avın peşine süzülmesini görür gibi oldum.

    Telefonu elime aldığımda, yayıncıdan güzel birkaç cümle duyacağımı umuyordum;
    —Alo,
    —Alo, Ünal sen misin?
    —Evet, benim ama sizi tanıyamadım.
    —Hatırlamaman normal, uzun zaman oldu. Biz ilkokuldan arkadaşız.
    Hayallerim koşar adım Çankırı’ya Yenice köy’ün birkaç kilometre ilerisindeki ilkokula gitti. Telefonun diğer tarafından daha samimi, daha neşeli bir ses beklediğimi düşündüm.
    —Ben Cemil.
    Kolay hatırlamıştım. Niçin mi kolay hatırladım. Çünkü...


    --- DEVAMI VAR ---
    Ahmet Ünal ÇAM
    ahmetunalcam@gmail.com

  3. #23
    Kolay hatırlamıştım. Niçin mi kolay hatırladım. Çünkü onun sayesinde çocukluğumda yemek seçmeyi bırakmıştım. Bir gün onu gören annem, “Yemek seçersen Cemil gibi olursun” demişti. O belki Cemil’in sıskalığını kastetmişti ama ben ölü gibi bembeyaz yüzünü düşünmüş ve korkmuştum.
    —Cemil sen misin? Vay be ne kadar uzun yıllar geçmiş. Nerden buldun telefonumu.
    —Bir kaç gündür sana ulaşmaya çalışıyordum, arkadaşlarından buldum.
    Uzun süre kalmayı planladığımdan, pansiyonun telefon numarasını, bazı arkadaşlara ve akrabalara bıraktığımı hatırladım. Telefonun yayıncıdan olmadığını anlayan pansiyoncu, loş ışıklar altında, kuyruğunu sürükleyen bir ejderha gibi uzaklaştı. “Buranın telefon numarasını arkadaşlara bıraktığımı bilmese pansiyoncu beni öldürür müydü?” diye düşünürken, pansiyoncunun beni kaç şekilde öldürebileceğini hesaplamaya başladım. Bu hesaplar hem korkuttu beni, hem de gerilim hikâyeleri hayal dünyama süzülmeye başladı. Çevreme bakındım, kesin gelmiş ve saklanıyordu ilham perisi.
    Bu düşünceler arasına kulaklarımdan süzülen bir cümle uyandırdı beni. Cemil’in sözlerinin son kısmı beynimdeki karanlık dehlizleri aydınlattı, şimşekler çaktırdı;
    —Anlamadım Cemil, bir daha söyler misin?
    —Ünal, meşgul olduğunu tahmin ediyorum ama senden başka da arkadaşım yok. Lütfen gel.
    —Eee… şey… Ama 2 ay sonra yayıncıya teslim edeceğim hikâyelerim var, çalışmam gerek.
    —Lütfen hayır deme, sen gel, ben çalışman için sana bir oda ayırırım.
    Cemil’in sınıftaki sayılı arkadaşlarından biriydim ama evleri çok uzaktı ve ben hiç gitmemiştim. Çok zengin olduklarını duyar ve çocukken evlerini, bahçelerini, çiftliklerini gözümde canlandırmaya çalışırdım. Cemil az konuşurdu. Sanki babası tembihlemiş gibiydi. Babası pansiyoncu kadar iri değildi belki ama daha gizemli, daha korkunçtu. Bir iki defa görmüştüm, çok az konuşurdu. Az konuşmasına rağmen, arabacısı onun ne istediğini bilir gibiydi. Birkaç defa şehirden dönüşlerinde okula uğramış, Cemil’i okuldan o almıştı. Köyümüz onların yolu üstünde olduğundan çoğu kez beni de köyümüze kadar almışlardı. O adamın sessizliği, çevreye ilgisizliği beni korkutmuş, çaresiz arabaya binmiş, bir kedi yavrusu gibi köşeye sinmiştim. Bu kişiler arasında tek yabancı olduğumu düşünüp, çekinmiştim ama yol boyu görmüştüm ki, herkes birbirine yabancıydı. Oğlunun üstüne titrediğini duyduğum adam, oğluyla bile yol boyu tek kelime konuşmamıştı. Daha sonra öğrenmiştim ki, 2 kız çocuğu doğup ölen adam, Cemil doğduğunda, ‘Oğlum oldu’ diye çok sevinmiş ama Cemil’in çok zayıf doğması, bebekliğinin, hatta çocukluğunun hastanelerde geçmesi sinirlerini bozmuştu. Karısına “Ya kız doğuruyorsun, ya da hasta bir oğlan” diye bağırırmış öfkelendiği zamanlarda.. Cemil onun için önce umut olmuş, sonra hayal kırıklığı ve adamcağız hayata küsmüş.
    Köy meydanında aralarında konuşan köylüleri dinlediğimde, Cemil’in babasından çok, annesine acıdıklarını fark etmiştim. Sanki Cemil’in babası hakkında konuşmak, ismini anmak istemez gibiydiler. Ben bunun korkudan kaynaklandığını sanırdım. Adamın sessiz ve ürkütücü görünüşü bunu düşünmem için yeterliydi. Ama adamın zenginliği de etkiliydi bu tavırlarında. Köylülerin çoğu, haftalık ya da bir mevsim boyu onun çiftliğinde, tarlalarında çalıştığından, korkuyla karışık bir saygı duyuyorlardı.
    Cemil’in annesi ise, kocasının hakaretli konuşmalarından, baskılarından bunala bunala, Cemil’in ilkokulu bitirmesinden sonraki birkaç yıl içinde vefat etmiş. Bu olaydan sonra Cemil’in daha da içine kapandığını duymuştum.
    *** *** *** ***
    Cemil’in sözleri beni çocukluğumdaki, unutmaya başladığım günlere, belki de unutmak istediğim ayrıntılara götürmüştü.
    —Ne diyorsun Ünal? Lütfen kabul et, sana telefonda anlatamayacağım sıkıntılar var.
    —Evden mi arıyorsun
    —Hayır, babam eve telefon bağlatmamıştı. Evde ne elektrik ne telefon var.
    Cemil’in babasının otoritesi içimi ürpertti. Çocukluğumuzda, onların zenginliğine özendiğimizi hatırlamak bile içimi bir tür korkuyla doldurdu. Cemil hep yalnız ve oyuncaksız büyümüştü. Böyle büyüyen çocukların, çevreye saldırganlık şeklinde tepki verdiğini duymuştum ama Cemil hiç bir zaman böyle bir tip olmamıştı. Daha çok içine kapanıktı. “En iyi arkadaşlarından biriydim” demiştim ya. Ben bile ailesi hakkında bir şey bilmezdim. Derslerinde aldığı notlar da iyi olmasa, zekâ sorunlu bile sanılırdı. Bazı sorularına kısa cevap alıp, bazılarına uzun süre bekleyip de cevap alamayınca, öğretmen bile onunla uğraşmayı bırakmıştı. Hayal gibi gelip gider olmuştu sınıfa.
    —Ünal beni, duyuyor musun?
    Sesindeki kasvetli havaya rağmen, onun bu kadar konuşuyor olması garibime gidiyordu. Ayrıca sıkıntılarıma rağmen oraya gitmek, babasıyla karşılaşmak zor geliyordu. Küçüklüğümde mi bana dev gibi gelmişti, yoksa gerçekten o bir dev miydi? Birkaç kere aynı arabaya bindiğimiz halde, benimle bir kere bile konuşmamıştı. Arabalarına binebileceğimi bile arabacı söylemişti.
    —Duyuyorum Cemil. Şey baban nasıl?
    —Babam öldü.
    Birkaç saniye susunca, benim bir şey söylememi beklediğini anladım. Yüzümdeki gezinen sevinci görmemesinin rahatlığıyla, sesime bir üzüntü kattım;
    —Allah rahmet eylesin, üzüldüm.
    Böyle söyledikten sonra, bir “Sağ ol” demesini boşuna bekledim. Babasından korkan, babasının ilgisiz-soğuk davrandığı, sindirdiği çocuk, anlaşılan babasının ölümüne pek üzülmemişti. Oysa çevredeki büyüklerimden, köylülerden, Cemil doğduğunda babasının çok sevindiğini ve üzerine titrediğini duymuştum.
    Çocuğunun erkek olmasını, güçlü kuvvetli olmasını isteyen çok baba olduğu halde, Cemil’in babasının niçin daha aşırı olduğunu amcam anlatmıştı bir akşam. Bu gün gibi hatırlıyorum, Cemil’lerin at arabasıyla bizim köye bırakmışlardı beni. O gün akşam amcam karşılamıştı. Elimden tutup, arabadakilere “İyi akşamlar” demişti. Arabadakilerden hiç ses çıkmamıştı, sadece köşeyi dönenen kadar Cemil’in sessiz bakışları. Sonra köyün içine doğru yürümeye başlamıştık. Amcam,
    —Başkası olsa darılırım bu davranışına ama Sinan ağa... neyse, boşver.
    —Sinan ağa mı, Cemil’in babasının adı mı bu?
    —Evet, duymamış mıydın, Cemil söylemedi mi?
    —Cemil ailesi hakkında hiç konuşmaz ki…
    —Hatırladım, çok az konuştuğunu söylemiştin. Neyse…
    —Amca, kim bu Sinan ağa, bana da anlatsana.
    —Bildiğim kadar anlatayım. Bu Sinan ağa, daha çocukken ailesiyle, Stalin’in zulmünden kaçıp, Türkiye’ye gelmiş. Akrabalarının kimi öldürülmüş, kimi sürgünlerde kaybolmuş. Oralarda çok zenginlermiş, göz alabildiğince tarlaları varmış, emrinde çalışanları varmış. Fakat Stalin’in katliamlarını öğrenince, ailenin bir büyüğü acele davranmış ve neleri var, neleri yoksa satmışlar. Baskılar, işkenceler, zulümler arttığında aile büyüklerinin uyanıklığı sayesinde malı-mülkü paraya çevirebilmiş olan, az sayıdaki aileden biriymiş bunlar. Diğerleri ya her şeyini bırakıp kaçmış, ya da Gürcülere yok parasına vermek zorunda kalmış. Ona rağmen sürülmekten veya öldürülmekten kurtulamamış. Neyse bunlar sürgün emri gelmeden yola çıkmışlar. Geçtikleri yerlerde Rus askerlerine rüşvet vere vere gitmiş paralarının çoğu ama buralara kadar ulaşmışlar. Hatta -sen bilmezsin- şu Sarı dağın arkasında, epey ilerdeki göletin kenarına yerleşip, güzel, büyük bir konak yaptırmışlar, o civardan bolca arazi de almışlar.
    Amcam anlatırken, hikâyenin sonunu dinleyim diye yavaşlatmaya çalıştığımı, amcamın da kızdığını hatırlıyorum.
    —Hasta mısın, yorgun musun, ne oluyor?
    —Ne oldu amca?
    —Ben karanlıkta ayağın taşa gelir, düşersin diye elinden tutuyorum, sen de nerdeyse kendini bana taşıtıyorsun. Niye geri geri çekiyorsun. Doğru yürü, kızdırma kafamı.
    —Tamam amca, sen anlat.
    Amcam kolay sinirlenirdi ama hiç büyütmez, öfkesi çabucak geçerdi. Hemen ‘Neyse’ der, kapatırdı.
    —Neyse, bu Sinan ağa’nın çocukluğu, Kafkasya’da kalanlarla, ölenlerle, kaybolanlarla ilgili annesinin, ninesinin anlattıklarıyla geçmiş. Hem vatan hasretiyle, hem de intikam hayalleriyle büyümüş. Fakat delikanlı olduğunda, ailesi intikam için gitmesine izin vermemiş bir türlü. O yıllarda da oralar çok karışıktı, demirperde adıyla anılan, insanların çok kolay öldürüldüğü, dünyadan uzak bir ülke yapısı hakimdi oralarda. O da içindeki intikam hevesiyle hep ‘Güçlü, sağlıklı erkek evlatlarım olsun, onlar büyüyünce beraber gideriz atalarımızın intikamını almaya’ diye hayal kurar, her yerde de anlatırmış. Şimdiki gibi sessiz sedasız değilmiş yani.
    —Sonra, nasıl böyle olmuş?
    —Evlenmiş ama hanımı ilk iki doğumda da hem kız doğurmuş, hem de ikisi de doğdukları gün ölmüş. Bunun üzerine hanımına çok soğuk davrandığı, günlerce haftalarca ava gittiği, eve uğramadığı söyleniyor. O av gezilerinde düşüne düşüne huyu, tabiatı değişmiş sanki. İçine kapanık, kimseyle iki laf etmez biri olmuş çıkmış. Neyse birkaç yıl sonra bu Cemil olmuş, çok sevinmiş ama…
    —??? Sevinmiş mi, sevinmemiş mi?
    —Sevinmiş ama çocuk çok cılız ve hastalıklıymış. Uzun süre hastanede kaldığını duydum. Çocuğun bu durumundan bile hanımını suçladığı, onunla da pek konuşmadığını kulaktan kulağa duyduk. Yanında çalışanlar, gelip geçerken köylülere söylüyormuş. İşin daha bir garibi de… Neyse, boş ver, eve geldik.
    —Söyle amca, söyle.
    —Hanımı doğum yapacakken hastanedeymiş, sonra birden ne olduysa, ayrılmış hastaneden. Biz atıyla köyün yakınından geçerken görmüştük. Yakından görenler çok öfkeli bir suratı vardı, dediler. Fakat epey sonra da yine at üstünde, bu kez neşeyle geri dönüşünü görmüşler. Bu geliş gidişin sebebini hiç öğrenemedik. Ondan sonra da oğlu Cemil’in doğduğunu öğrendik zaten.
    *** *** *** ***
    Cemil ile bu kısa telefon konuşmasında geçmişten bir sürü sahneyi tekrar yaşamış gibi olmuştum. Cemil’in;
    —Bir dosta ihtiyacım var. Lütfen, benim için çok önemli. Cevabın ne?
    Sözleriyle, geçmişin hayallerinden sıyrıldım. Pansiyoncunun bakışları, yukarda toplanmış valizlerimi aklıma getirdi.
    —Peki Cemil, seni kıracak değilim. Yarın yola çıkarım.
    —Sağ ol, sağ ol dostum. Gümüşdöven üzerinden gelirsin değil mi?
    —Yok canım, Yenice köyden gelirim ama köye epeydir uğramıyorum. Çoğunu hatırlayamam, utanırım. Kimseye ismimden bahsetme.
    —Nasıl istersen ama Gümüşdöven üzerinden daha kolay olurdu.
    —Merak etme sen.
    Telefonu kapatırken, son konuşma aklıma takıldı bir an. Niçin, Yenice köy üzerinden girmek varken, Gümüşdöven’i önermişti.

    Odama çıkarken, Cemil’in sesindeki korkunun gerçek olmadığını, gerilim hikâyelerine konsantre olmaya çalıştığım için bana öyle geldiğini düşündüm. Aslında, pansiyoncun şirin tavrının yerine gelen korkunç bakışları da, beni gerilim hikâyelerinin içine iyice itiyordu artık.
    Hemen balkona geçtim. Gerilim hikâyeleri düşünürken, arkadan yaklaşan pansiyoncuyu son anda fark edip elinden keskin bıçağı almam, sonra ben uyurken pansiyoncunun odaya süzülüp yatakta kafama şömine maşasıyla vurması gibi hayallerin gerçeklik hissi beni rahatsız etmişti. Dayanamayıp, kilitli kapının ardına bir de masayı itekledim. Oysa cebimde beş para olmadığını öğrenen pansiyoncunun, beni öldürmek için hiç bir mantıklı sebebi yoktu.

    Bu düşüncelerle başlayan kâbuslar devam etti. Bahçede kazarak bulduğum hazineden, cebime bir elmas attım. Işığı sönük bir odanın perdeleri kıpırdar gibi geldi bir an, uzakta önce baykuş öttü, sonra vahşi kurtların uluması ortalığı kapladı. Telaşla pansiyona doğru koşmaya başlıyorum ama pansiyoncu bir an için elime aldığım elması görüyor ve bana acayip acayip gülümsüyor. Sahte-sinsi gülüşünde, altın dişinin parıltısı gözlerimi alıyor. Usul adımlarla odama çıkıyorum. Gece boyunca koridorda dolaşan ayak sesleri ve gölgeler, uyumama engel olmaya çalıyor. Hayal gücümün bütün çabasına rağmen dayanamıyorum. Sonunda, yorgun göz kapaklarım kapanıyor.
    Gece yarısı, pansiyoncunun parmaklarını boğazımdan çekmeye çabalarken, birden ter içinde uyanıyorum. Gerilim hikâyelerine adapte olmak bile zor gelmişti. Geceyi kâbuslar içinde geçirdiğim yetmezmiş gibi, sabah da korkuyla, ter içinde uyanmıştım.

    Sabah kalktığımda, kahvaltıya çağrılmadığımı anladım. Hazırlanıp, valizleri alıp aşağı indim.
    Başarılı bir yazar olma ihtimalimin sıfır olmadığını düşündüğünden midir nedir, ayrılırken pansiyoncu baba daha nazik davrandı. “Yine bekleriz” bile dedi. Karnımın açlığı düşünmeme engel oluyordu. Elimde valizlerle pansiyondan çıkıp, birkaç adım atmıştım ki, artık geri dönemeyeceğimi hesaplayan pansiyoncu ; “Seslendik ama gelmediniz, kahvaltı yapıp da gitseydiniz” diye seslendi. Poker oynamamış birisi için bile, bu teklifin blöf olduğunu anlamak zor değildi. Blöfünü görmeme rağmen, boş midem inanmam için ısrar ediyordu. Tabi ki geri dönmeyecektim ama pansiyoncunun yüreğine indirmek için durdum ve dönecekmiş gibi bir süre baktım. Sonra;
    —Artık vakit çok önemli benim için. Biliyorsunuz hikâyelerimi bekleyen çok sayıda yayıncı var. Hoşça kalın.
    Peşimdeki çok sayıdaki yayıncı sayısının, sadece bir olduğunu bildiğini belli eder bir gülümseyişle el salladı peşimden.
    --- DEVAMI VAR---
    Ahmet Ünal ÇAM
    ahmetunalcam@gmail.com

  4. #24
    hoş bir hikaye.... devamını bekliyoruz.. şiirler"de

  5. #25
    Alıntı Yaşar BİRGÜL tafarından gönderildi Mesajı Göster
    hoş bir hikaye.... devamını bekliyoruz.. şiirler"de
    Yorum eklendiğine dair mesajı göremedim sanırım, kusura bakmayınız. Oysa özel mesaj geldiğinde haber maili geliyor.

    Neyse, yorumunuz için teşekkür ediyorum. Okuyan oldukça devamını eklemek görevim.
    Sağlıcakla kalınız.


    ----Öykü Devamı----

    Peşimdeki çok sayıdaki yayıncı sayısının, sadece bir olduğunu bildiğini belli eder bir gülümseyişle el salladı peşimden.
    Pansiyoncu, yanımda para edebilecek her şeye el koyduğunu hesaplamıştı. Oysa yanımdaki romanların bir kaçı, antika sayılacak kadar eskiydi. Birkaç kitabı üzülerek de olsa satıp, karnımı doyurmayı başarmıştım. Sonra da telefon ettiğim eski bir dostum ricamı kırmayıp, -gerçi sesinde, ‘Bu kadarcık para ile kurtardım’ sevinci de vardı galiba ama- hesabıma bir miktar para gönderince rahatladım. O gün öncelikle, eskiden yazdığım hikâyeleri incelemeleri, beğenirlerse telif ödeyip yayınlamaları umuduyla birkaç yayınevine bıraktım. Öyle yoruldum ki, yola çıkmayı erteleyip, geceyi ucuz bir otelde hamam böceği yarışlarını izleyerek geçirdim.
    *** *** *** ***
    Ertesi sabah, saatin çalmasıyla gözlerimi açtım. Sanki dayak yemiş gibi bir halde kalktım. Aslında, o yorgunluğumla gecenin bittiğine kimse beni inandıramazdı ama perdeleri açıp güneşi gördüğümde ve saate baktığımda, gecenin çoktan bittiğine, öğlenin yaklaştığına inandım.
    Uyurgezer gibiydim. Nasıl olduysa, otelden çıkmış otobüs terminaline varmıştım işte.

    Uzun ve bol uykulu bir yolculuktan sonra Çankırı’nın, şehirden çok kasaba havası olan terminalinde otobüsten indim. Yıllar sonra geldiğim Çankırı da, çoğu şehir gibi betonlaşmaya teslim oluyordu. Zengin müteahhitlerin, şehir siluetlerini çirkinleştiren, acımasız beton canavarları, manzaranın yarısını yemişti bile. Köşede bucakta çocukluğumdan tarih arayarak Fidanlık dolmuşuna bindim. Kaçar gibi şehir merkezinden Fidanlığa, daha yeşil, daha kirlenmemiş yerlere doğru yola çıktık. Yol boyu şehirdeki değişiklikleri gözlemeye başladım. Şehir merkezinden uzaklaşırken artan yeşillik içime bir ferahlık katıyordu ama gördüm ki, bu tarafta da dere yatağının genişlediği kısımlara evler yapılmış, mahalleler kurulmuştu. Yıllar önceki sel felaketleri ya unutulmuş, ya da bir daha bir daha yaşanmaz sanılıyordu anlaşılan.
    Fidanlık girişine geldiğimde, otobüsün daha ileri gitmemesini hiç dert etmedim. Çocukluğumda, dedemle buradan köye çok yürümüştüm. Hatta içimi o günlerin heyecanı sarmıştı. Yaklaşan akşama, koynuma süzülmeye çalışan rüzgâra aldırmadan yola koyuldum. Sağda solda yer alan ağaçların gölgesi uzamış, kuru yapraklar esen rüzgârda çıkardıkları sesle, bir fırtınanın veya korkunç bir canavarın yaklaştığını haber verir gibi bir telaş içinde görünüyordu.
    Fidanlıktan hemen sonraki yolun, sol tarafındaki tepede mezarlık vardı. Karanlıktı, hiçbir şey göremiyordum ama çocukluktan beri buradan geçerken içimi korku kaplardı. Doğrusu, çok sevdiğim dedelerimin, ninelerimin mezarlarının da burada olması korkumu azaltmıyordu. Mezarlığı geçerken, havanın serinliğine rağmen, sırtımdan aşağı terler süzülmüştü. Köyün ilk evlerinin ışığını görünce ne kadar sevindiğimi hiç anlatmayım.
    Köye girdiğimde akşam namazından çıkan insanlar vardı. Onları görünce, köpekler için elimde sakladığım taşı bir kenara attım. İlkokuldan beri uğramadığım, yakın akrabamın kalmadığı bu köyde beni kimsenin tanıyacağını sanmıyorum. En yakından geçen birkaç amcaya seslenip, selam verdim. Derdimi anlattım. Öne çıkan amca bıyık altından güler gibiydi. Neşeli olması hoşuma gitti, ben de gülümsedim.
    —Demek Sinan ağanın konağına gideceksin.
    —Evet, oğlu Cemil’in konuğuyum.
    —Rahmetlinin oğlunun mu konuğusunuz? Nerden tanışıyorsunuz ki?
    Amcanın sorusuna cevap versem, ilkokul arkadaşlığım ve buralardan olduğum ortaya çıkacak, sonrada ‘Şunu tanıyor musun? Bunu tanıyor musun? Nasıl tanımazsın?’ faslı başlayacaktı. Sorusunu duymamış gibi yaptım.
    —Amca, nasıl giderim söyler misin?
    —Kâhyaları bana uğradı ve ‘‘Misafir gelecek ama ne zaman geleceği kesin değilmiş” deyip bir at bıraktı. Gel benimle, hemen şurada evim, gece bende kal, sabah da gidersin.
    —Gece kalmak mı, ne gerek vardı ki. Hem, niye atla? Arabayla filan gidilmez mi?
    —Evlat o yol yıllardır tamir görmedi, anca at gider o yoldan. Ama atla da bu saatte gidilmez.
    —Beni kibar şehirli çocuklardan mı sandın amca. Gidenler nasıl gidip geliyorsa, ben de giderim.
    —Şehirde gece işleri olan çıkarsa, Gümüşdüven köyü üzerinden gelip—gidiyorlar. Bu yoldan gece atla gideni görmedim. Gel bu gece misafirim ol…
    —Yok, amca, yolcu yolunda gerek. Hem bu yol daha kısadır, değil mi?
    —Valla kuş uçuşu dersen, bura daha kısa tabi ama yolu yol değil.
    —Dert etme amca. 10–15 dakikayı geçer mi oraya varmam?
    Amca inadımı görüp, gülmeye başladı. Ama bu gülüşü sinirime dokunuyordu.
    — 10–15 dakikayı mı dedin ! Geçeeeer geçer...
    Kitapların çoğunu satınca, valizim bire düşmüştü. Onun da içi pek dolu sayılmazdı ama son yürüyüş yine de yormuştu beni. Amcanın güler yüzüne bakmamaya çalışarak, eşyaları atın heybelerine aktardım. Valizi de olduğu yere bıraktım. Kenardaki yüksek taburenin sayesinde ata kolayca bindim.
    —Şu tepeyi aşınca değil mi?
    —Aşınca ya, o tepeyi aşınca, heh heh he...
    Akşam akşam amcaya eğlence olmuştuk, hâlâ gülüyordu.
    —Amca yolun başlangıcını biliyorum ama sonrası…
    —Gelen misafir yolu bilmezse, atın yularını gevşetsin o evi bulur” dedi kâhya.
    —Sağ ol amca, hayırlı akşamlar.
    Bakıp bakıp gülen amcanın yanından bir an önce kaçma isteğiyle atı tepelere doğru sürdüm.
    *** *** *** ***
    Bir saat kadar sonra amcanın güler yüzü gözümde canlandı. Kaçıncı 15 dakikanın geçtiğini hesaplamaya çalıştım. Yolun 15 dakikadan fazla süreceğini söyleyen amca her yerden yüzüme bakıp bakıp gülüyordu. Ta ki, alaca karanlıkta bastıran böcek sesleri ve nerden geldiği belirsiz boğuk kuş sesleri içimi ürpertene kadar.
    Atın yularını gevşettim. Her an varacakmışım duygusu olmasa çoktan geri dönecektim. Fakat geldiğim yollar o kadar korkunç görünmeye başlamıştı ki, akşamın ilk saatlerinde, yarı aydınlıkta içim ürpererek geçtiğim o yollara dönmeye cesaretim kalmamıştı. At üstünde oturmaya alışık olmadığımdan, her tarafım ağrımaya başlamıştı. Üzengiye basarak, atın üstünde sürekli ayağa kalmaya başladım. Beni böyle görenler acılarımı anlamadan, haşmetli göründüğümü bile düşünebilir. Ben ise sürekli bir ışık umuduyla ve ileri bakıyordum.
    Köyden ayrılırken olabildiğince uslu görünen at, zamanla üstündeki adamın acemiliğini anlamış ve söz dinlemez olmuştu. Birkaç kere durdurmayı denemiştim ama sinirli bir tepki vermişti. Bağırarak ta, çektiğim dizginlerle de durdurmayı başaramamıştım. Bu aksiliğini görünce önce, durdursam da beni bırakıp kaçar endişesine kapılmıştım, sonra da dağlardan gelen kurt ulumaları sıklaşınca, atın can korkusuyla acele ettiğine karar verip, yolu seçmeyi bıraktığım gibi hâkimiyeti de ona bırakmıştım. Dizginleri son çektiğimde, atın başını bana çevirmesi ve karanlık gecede, bulutlardan sıyrılan dolunayın ışıkları altında bana bakan iri gözlerin, içimi ürpertmesi de bu kararımda etkili olmuştu sanırım.
    Siz bakmayın, sonradan yazarken espri katıp da, korkmamışım gibi davranmama. İnanın hayatımda bir defa geçtiğim o yollardan, bir daha geçebileceğimi sanmıyorum. Yol kenarındaki çalılardan gelen hışırtılar hâlâ kulağımda. Her an bir ayı saldırabilir endişesine girmiştim. Atın korkmamaması için panik atak görünümü vermemeye çalışsam da, bacaklarımın titremesine engel olamıyordum.
    Çalılıktan tekrar bir ses geldi. Ne olduğunu göremediğim bir şeylerin yola fırladığını, arkamızdan gelen seslerden anladım. O an ani bir refleksle geriye döndüğümde, yola fırlayan yavruları ve peşlerinde koşan koca karaltıyı gördüm. Bir vuruşta kılıç yarasından beter yara açtığını duyduğum kara, iri yaratık yolun diğer tarafına geçtiğinde, patlayacak gibi çarpan nabzıma rağmen bir ‘Oh !” çektim. Kuvvetli ihtimal uzaklaşmıştı ama bunu ata anlatmamın çok zor olduğu gayet netti. “Merak etme yabani domuzmuş, uzaklaştı onlar da!” desem dinler miydi beni.
    Ürken at, sanki bana bütün deyimleri hatırlatmaya çalıyordu. “Gemi azıya almak”, ‘Dizginleri boşalmış gibi’, hatta “Delirmiş gibi” koşmaya başladı. Çaresizce sıkıca tutundum eyere. Kendimi eyerden atmaya da çalışamazdım. Çalıların arasına saklanmaya çalışmış, dev gibi taşlar, yol boyu dizilmiş, düşersem kafamı yarmak için iştahla bekleşiyordu.
    Düz yolda bile tutunmakta zorlandığım at, yokuş aşağı koşmaya başladığında, unuttuğum duaların hepsini hatırlamıştım. Yokuşun bittiği yerde göl vardı. Ay ışığında gölün karanlık suları, içinde bir timsahla veya dev bir köpek balığıyla beni bekliyor gibi göründü. Köpek balığı ne gezsin! Pek de mantıklı olamadığımın farkındayım. Fakat Aristo veya Sokrates ile mantık tartışmalarına girecek psikolojide de değilim. Sonuçta ağzımdan çığlığa benzer bir ses çıktı. Freni olmayan at, hızla su kenarına indiğinde ani bir dönüş yaptı. Ben sulara doğru düşerken, o sadece ayakları ıslanmış halde, göl kenarında yürümeye başladı. Atın üzerinden fırlayıp, karanlık sulara gömülmeden önce, ‘Hayatımda gördüğüm son sahnenin göl kenarında koşan bir at olacağını söyleyen olsa, ne derdim acaba’ diye düşünüyordum. Havada süzülüşüm ve sulara gömülüşüm esnasında, birkaç metre fırlamama rağmen, hem gölün kıyıda bu kadar derinleşmesine şaşırıyor, hem de o kısa sürede başrolünde kendimi gördüğüm, başarısız bir yazarın, boşa geçen koca bir ömürlük hayat filminden kareler izliyordum.
    Hayalimdeki köpekbalığına yakalanmamak can havliyle yüzeye fırlamışım. Nefes almaya çalışırken, yükünün azalmasından memnun olduğu belli olan atın rahvan rahvan kıyı boyunca uzaklaştığını gördüm. Serinleyen geceye ve tüm ıslaklığıma rağmen atın gittiği yöndeki köşkten süzülen ışıklar içimi ferahlattı.
    Sonunda titreyerek sudan çıktım. Köşkte daha çok pencerede ışık yanmaya başladı. Anlaşılan at köşke varmış ve -köşke varamasam da- heybelerdeki kitaplardan buralarda bir yerde olduğumu anlamışlardı. Elinde fenerlerle insanlar yaklaşırken, durumumu anlatacak söz bulamamıştım. Nasrettin hocanın “Düşmeseydim de zaten inecektim” sözü de beni kurtarmazdı sanırım. Böylece bahane arama çabalarına ara verip, titremeye döndüm.
    Yaklaşan fenerli grup ve arada duyulan bir köpek sesi, muhafızlardan kaçan mahkûm hisleriyle donatmıştı beni. Köşkün görüntüsü de gotik resimlerde veya Edgar Allen Poe’nin esrarengiz hikâyelerinden fırlamış gibiydi.
    Kahya, elindeki fenerle beni gösterip, büyük balık yakalamış gibi sevinçle yanındakilere seslendi;
    —Beyin misafiri burada, hemen üzerine bir şeyler verin.
    Allah’tan marka seçme alışkanlığım yoktu, uzatılan cekete sıkıca sarıldım.
    On-on beş dakika sonra bir şömine başındaydım. Ev sahibim henüz yüzünü gösterme zahmetine girmemişti. Acaba beni çağırdığına pişman mı olmuştu. “Eğer misafirliğimi istemezse !” biraz sesli düşünmüştüm. Sağa sola baktım “Duyan var mı ?” diye. Çevreden kimsenin olmadığını anlayınca rahatladım. Çünkü dışarıdaki zifir karanlık, artan kurt ulumalarını engellemiyordu. Bu ulumalar, ucuz kahramanlık yapar da, gece yarısı buradan çekip gidersem, buna en çok aç kurtların sevineceğini gösteriyordu.
    Şömine başında yalnız kalmak, hem uykumu getirmeye, hem de son yaşadıklarımı tekrar düşünmeye sevk etmişti.
    Köylü amcanın gülme nedeni belli olmuştu. Bu yoldan gece atla gelmek ne kadar zormuş. Az kalsın ölüyordum. Buradan geri dönerken Gümüşdöven üzerinden Korgun kasabasına inip yolu uzatmak zorunda kalacağımı biliyordum artık.
    O esnada kapı açıldı, kâhya peşindeki zayıf siluete beni gösterip uzaklaştı. Mum ışığında kısa bir süre solgun yüzünü gördüm, Cemil olmalıydı ama gölgede durmaya çalışıyor gibi bir hali vardı. Oysa ben yanıma geleceğini sanıyor, ‘Hoş geldin’ deyip sarılmasını bekliyordum.
    —Hoş geldiniz.
    —Bu ne ciddiyet Cemil.
    —İsmimle hitap ediyorsunuz. Beni nerden tanıyorsunuz?
    Şaşırmıştım. Yıllar sonra beni tanıyamadığı için mi böyle konuşmuştu.
    —Ne oldu Cemil, tanıyamadın mı? Eee… Yıllar geçti tabi. Önceki gün telefon edip çağırmıştın ya.
    —Öyle mi?
    —Öyle tabi. Hem senin sesine ne oldu, 2 gün önce böyle değildi. Sanki, sanki..
    —Biraz soğuk aldım. Kusura bakmayın, sağlık sorunlarım vardı, bir de kız kardeşimin ölümü…
    —Kız kardeşinin ölümü mü !?
    —Ben duymuşsunuzdur sanıyordum. Kız kardeşim, dün öğlen öldü.
    —Ben, ben… Doğrusu duymadım. Açıkçası kız kardeşin olduğundan bahsettiğini de hatırlamıyorum.
    Gölgede kalmaya özen gösteren Cemil’in düşecek gibi olduğunu fark ettim. Koşup destek olmak istedim ama engelledi.
    —Gerek yok ben iyiyim.
    Sesinde içimi donduran bir şey vardı. Tavırlarında, önceki günkü samimiyetinden eser yoktu. Üzüntüsünü saklayamaz bir halde sordu;
    —Kız kardeşimden daha önce de hiç bahsetmedim mi?
    —Hayır
    Sanırım, kız kardeşi öldükten sonra yaptığı haksızlıklar aklına geliyor ve, ona dair bir pişmanlıklar içinde büyüyordu.
    Doğrusu buraya geleli her şeyi normal karşılayacak olgunluğa erişmeye başlamıştım. Küçük yaşta kaybedilen anne, aşırı otoriter bir baba ve yalnızlık… Cemil’in sorunlar yaşaması bana normal gelmeye başlamıştı.
    Konuyu da değiştirmek için sordum;
    —Cemil, anlaşılan kardeşinin üzüntüsüyle unuttun. Önceki telefonla beni aradın ve ‘Telefonda anlatamayacağım sorunlarım var, mutlaka gel” demiştin ya.
    Ses tonundaki değişme, yüzünde başlayan değişmeyi haber verir gibiydi;
    —Öyle mi konuşmuştuk.
    —Evet. Hatta yayınevine yetiştirmem gereken hikâyeler var deyince, ”Sen gel, çalışman için, yazman için oda ayarlarım” demiştin.
    —Peki sorunumdan bahsetmiş miydim?
    —Hayır. Sanırım kardeşinin rahatsızlığından etkilemiş olmalısın. Kız kardeşin çok mu rahatsızdı.
    Kızgın bir ifadeyle;

    ----Devamı Var----
    Ahmet Ünal ÇAM
    ahmetunalcam@gmail.com

  6. #26
    Kızgın bir ifadeyle;
    —Hayır, çok sağlamdı. –Bir an söylemekte kararsız gibi durduktan sonra— …hatta bir erkek gibiydi.
    —Tamam, canım, tanımıyordum zaten. Öyleyse neden öldü?
    Göle düştü, boğuldu.
    —Yüzme mi bilmiyordu.
    Onun yapamayacağı bir şeyden söz etmek sanki hakaretmiş gibi öfkeyle
    —Çok iyi yüzme bilirdi.
    Gereksiz yere öfkeli konuştuğunu fark etmiş gibi, durakladı. Sonra;
    —Göl’ün sazlık bölgelerinde yüzmeye kalkmış ama çamura saplanıp boğulmuş.
    —Cemil!
    Gölgelerin içinden bana baktığını hissettim. Çok zor bir şey söylüyormuş gibiydi;
    —Evet?
    —Gerçekten mi, benimle yaptığın telefon konuşmasını hatırlamıyorsun.?
    —Söylediğim gibi kardeşimin ölümü aşırı üzdü. Son birkaç günle ilgili biraz hatırlama sorunum var.
    —Eskiyi hatırlarsın ama değil mi ? Mesela Okuldan bizim köye kadar eşeklerle gelmiştik, sen de düşmüştün, dizin fena kanamıştı.
    —Evet hatırlıyorum. Şey… Siz yorgunsunuzdur, şimdi odanızda dinlenin. Yarın size göl kenarındaki kulübeyi çalışma odası olarak hazırlattırırım. Hikâyeleriniz yazmak için rahat bir ortam olur.
    —Teşekkür ederim.
    Dönüp karanlık koridora doğru uzaklaştı. Az önce, beni davet ettiğini bile hatırlamayan birinin evinde kalmak istemediğimi düşünüyordum ama şimdi kalmam gerektiğine karar verdim. Çünkü, kardeşinin ölümüyle düştüğü şok durumu, belki de yapayalnız kalma duygusu ona son birkaç günün ötesinde bir şeyler unutturmuştu. Anlattığım çocukluk hatırası, onun hafızasını denemek için söylediğim, hiç yaşanmamış bir hatıraydı. Onun bir eşeğe bindiğini hiçbir zaman görmemiştim.
    *** *** *** ***
    Hizmetçilerin getirdiği yemeği yedikten sonra uyku tutmadı. Odada bir süre dolandım. Hatırlayamasa da, beni davet ettiğine inandığını anlamıştım. Fakat göl kenarındaki kulübeyi benim için hazırlatma sözü niyeyse beni rahat ettirmemişti. Ya beni evden uzakta tutmak ya da hikayelerimi bir an önce bitirip gitmemi istiyor, gibi gelmişti.
    Girdiği şokun etkisiyle düştüğü aşırı unutkanlıktan kurtulmasına yardım etmek istiyordum. Fakat, sanki çocukluk arkadaşım gitmiş, başka biri gelmiş gibiydi.
    Yaşadığı psikolojik baskılarla dolu hayatı göz önüne aldığımda, ancak anlayışlı bir yaklaşımla, çevresindeki yalnızlık duvarlarını geçebileceğim düşündü.
    İlkokuldan sonra uzun aralıklarla mektuplaştığımız bir dönem olmuştu. Sonra tamamen irtibatımız kesilse de, mektuplarından edebiyata olan merakı aklımda kalmıştı. Ertesi gün kardeşinin ölümü konusundan biraz uzaklaştırmak için, sevdiği şiirlerden okuyarak zihnini canlandırmak düşüncesi aklımdan geçti. Sevdiği şiirler, düşünüyorum. Hafızam bazen beni yorara, bir gün önce konuştuğum insanın ismini hatırlamak için can çekişirim. Bazen de hafızam zirveye kurulur ve asla hatırlamamın mümkün olmadığını sandığım ayrıntıları, ayna gibi karşıma kor. Şimdi de hafızamın bana bir sürpriz yapmasını bekliyordum. Bu beklentim uzun sürmedi. Sevdiği yalnızlık şiirleriydi, hüzün şiirleriydi ve birkaç tanesi geçmişten süzülüp, kalemimden kağıda dönmeye başlamıştı. Pencereden gelen esinti, içinde gölden topladığı su zerrecikleriyle yüzümü serinletiyordu. Pencere kenarındaki yatakta yıldızlarla sohbet ederek ve karşılıklı şiirler okuyarak uyumuşuz. Uyandığımda yıldızlar çoktan gitmişti bile.

    Kalktım, odadan çıkıp çevreye bakındım. Lavaboyu bulduğumda yüzümü yıkadım, odama dönmeden bir hizmetçi karşıladı beni.
    —Kalktığınızda kahvaltıya beklendiğinizi söylemem iletildi.
    Biraz sonra kahvaltı masasındaydım. Salon yine loş ışıklar altındaydı. Perdelerin bir kısmı yine çekiliydi. Özellikle Cemil’in oturduğu kısımdaki perdeler.
    Selam verip oturdum sandalyeye. “Günaydın” dediğinde sesinde dünkü halinden daha iyi bir ton vardı. Kahvaltımızı yaparken, hatırlaması için eskiden sevdiği şiirleri okudum.
    — Boşuna dalarım ufuklara, Göz yaşlarım boşunadır.Yazdıklarım raflara,Aşkım maziye atılır, Yalnızlık yine bana kalır.
    —Güzel bir şiir.
    — Yalnızlık kalesi oldu şu gönlüm,Nice dertle yine doldu şu gönlüm.Bin bir umuda sarıldı durdu,Umutsuz yarına kaldı şu gönlüm
    —Güzel şiirler de, kahvaltı sofrasına pek uygun değil.
    — Ne güzel, içmeden sarhoş olmak. Ne güzel, sonsuzluğa dalmak. Ne güzel, yalnız kalmak. Ne güzel, …ağlamak...
    —Artık amacınızı merak etmeye başladım. Sanırım içinizden büyük bir şiir okuma hevesi geldi, dayanamadınız.
    Benimle resmi konuşması, cümlelerimi değiştirmemi sağlamadı. Çocukluk arkadaşıma, ‘Siz’ diye hitap etmek çok zor geldi.
    —Hayır, hayır amacım bu değil. Neyse, şu şiiri de dinle, bakalım sana ne hatırlatacak. “Bir sabah Dalgalarla,çekip gideceğim. Ne arayanım olacak,ne soranım Bir sabah,bir sabah... Ne kadar yalnız yaşadımsa O kadar yalnız ...öleceğim.
    —Hiçbir şey hatırlatmadı.
    —Bir yerlerden şiirler bulup getirirdin, bana da okurdun. Bunlar da en sevdiğin şiirlerdendi, kaç kere okumuştun .
    —Hatırlamıyorum. Kusura bakma, elimde değil.
    —Önemli değil. Neyse, zamanla hatırlarsın sanırım.
    —Sanırım. Şey, akşamdan tembihledim göl kenarındaki kulübeyi hazırlamaların. Şimdi hazır. İstediğiniz zaman geçebilirsiniz.
    —Sağ ol, hemen geçeceğim.
    Bir an dalgın, kararsız baktı. Sonra;
    —Aslında okumayı çok severim. Ara sıra yanına gelip kitaplardan bahsetmemiz güzel olurdu.
    —Tabi, ne zaman istersen.
    Edebiyat, şiir yine muhabbet köprüsü görevini yapmıştı işte
    —Gündüz işlerim var, sen de yazacaklarına başlangıç yaparsın. Sanırım akşam olabilir. Akşam yemeğini kulübede yesek olur mu?
    —Ne demek, eski bir arkadaşımla, göl kenarında ve edebiyat sohbeti yaparak akşam yemeği. Bunu tarifim için en uygun kelime sanırım ‘Harika’ dır.
    Geldim geleli ilk defa gerçek manada gülümsediğini hissettim. Sanırım kardeşinin ölümünün etkisinden kurtuluşu, edebiyat sevgisi sayesinde olacaktı.
    *** *** *** ***
    Yemekten sonra bir erkek hizmetçi eşyalarıma yardımcı oldu, kulübemi gösterdi. Fırsattan istifade sordum;
    —Cemil bey, niçin sürekli karanlıkta veya loş ışıkta oturuyor. Yüzünde çirkin bir yara izi filan mı var.
    —Yara izi hatırlamıyorum. Cemile hanım boğulduğundan beri insanlardan kaçıyor. Onun ölümünü kabullenemedi sanırım.
    —Kardeşine aşırı bağlıydı ha.
    Hizmetçi bir an durakladı, çevreye bakındı. Söylemeye can attığı bir şey var da, söylemeye çekinir gibiydi.
    —Şey, söylediklerim aramızda kalır mı?
    —Tabi ki, bana kesinlikle güvenebilirsin.
    —Aslında çok didişirlerdi. Cemil bey kardeşiyle çok dalga geçerdi. O da ona bağırır çağırırdı.
    —Babası bir şey demez miydi.
    —Ben yıllardır buradayım. Sinan bey çok otoriter biriydi. Babaları yaşarken ikisinin de sesi çıkmazdı, çekinirlerdi. Babalarından sonra da bir süre böyle gitti ama Cemil bey gezmelere alıştıktan sonra bir şeyler değişmeye başladı. Ha… Cemil bey eve elektrik bağlatmak için de başvuru yaptırmıştı, bu günlerde tesisat döşemek için gelen olacaktı ama kardeşinin ölümüyle onu da iptal etti.
    —Tamam teşekkür ederim.
    *** *** *** ***
    Yalnız kaldıktan sonra birkaç hikayenin birden ana öyküsünü yazmıştım. Çoğu zaman konu bulmak zorken, elektriksiz, kasvetli, toplumdan uzak bu yerde konular –içime endişelerini saçarak da olsa— peş peşe geliyordu. Göl bana bazen küçük bir akarsu gibi, bazen koca bir deniz gibi geliyordu. Bazen, katiller tabancasını, dibi çamurlu göle atıyor, bazen piranhalar suya uzanmış ayaklara saldırıyordu. Bazen de dalgalı denizde, yolunu şaşırmış, benzini bitmiş bir teknede kaptan kalp krizi geçiriyor. Hayatlarında beceri gerektiren hiçbir iş yapmadan yaşayan zengin bir karı koca, köpek balıklarıyla dolu denizde yapayalnız kalıyor, fırtınayla boğuşuyordu.
    Yazarken, notlar, taslaklar hazırlarken akşamın geldiğini gördüm. Dolunayın etkisiyle gölün üzerinde küçük dalga çırpınışları başlamıştı. Karanlık göle baktıkça beni içine çektiğini düşünüyor, ürperiyordum. Tüm ürpertime rağmen, hikaye konuları bulma ümidiyle dışarı çıktım. Yarısı göle doğru uzanmış tahtaların üzerinde olan kulübenin, alt tarafına dolandım. Orda yıkık dökük gibi demirden bir kapı vardı. Göl zor ulaştığı bir noktadaydı ama alt tarafı nemden çürümeye başlamıştı. Kararan gecede, kapının olduğu yer daha bir esrarengiz, daha bir korkutucu geliyordu.
    Bulutlar ayın önünü kapattığında bir ses duyar gibi oldum. Endişem artmıştı, uzaklaşacaktım ama bir gölgenin dışarı süzüldüğünü, demir kapıyı kapattığını gördüm. Hayal gücümün bana oyun oynadığı düşüncesi, asma kilidin kitlenme sesini duymamla kayboldu. Bu bir hayal değildi, sanırım hizmetçilerden biriydi. Seslendim.
    —Hey kolay gelsin.
    Gölge, bir an bile duraklamadı, hemen diğer tarafa doğru koşarak kaçtı. Hayallerimde olsaydı, sanırım takip ederdim. Fakat bu olabildiğince gerçekti ve ben bütün itirazlarıma rağmen, cesur biri olmadığımı epey zaman önce kendime itiraf etmek zorunda kalmıştım. Ben de dönüp diğer taraftan kaçtım. Kulübeye kadar nasıl vardığımı sormayın, kapıyı kilitlediğim halde duyduğum korkuyu da. Çünkü kulübe, Nasrettin hocanın evi gibiydi. Pencerelerden girmek için ufak bir taşla camı kırmak yeterliydi.içerde yanan tüplü lambayı söndürdüm. Dışardan bir kurşuna hedef olma korkusuyla karanlık bir köşeye çömeldim.
    Aradan fazla zaman geçtiğini sanmıyorum ki, kapıda ayak sesleri duydum. Yavaşça cam tarafına geçtim. Tüm cesur insanların yapacağı gibi “Camı açıp göle atlasam mı?” diye düşündüm. Fakat, bir ayrıntı rahatsız ediyordu beni, bu gelen niçin kapıyı çalıyordu.
    —Kim o?
    —Benim Cemi.. şey Cemil.
    Cemil’in sesindeki bu ergen çocuk tonu beni rahatsız ediyordu. Sanki 12—13 yaşından beri sesi değişmemiş gibiydi. Kapıyı açtım, elinde birkaç kitapla Cemil gelmişti.
    —Niçin lüks ışığın sönük. Tüp bitmişse değiştirsinler.
    Tüpün alevinin ucuna takılan, tüle benzer parçayla yapılan aydınlatmaya ‘lüks’ dendiğini unutmuştum. Bana lüks’ü unutturan, yıllardır elektriksiz bir ortamda bulunmamam ve kısa süreli kesintilerde mumun yetmesiydi sanırım. Cemil, lüksü açıp bir yere oturdu. Gördüğüm karaltıdan bahsedip bahsetmemeye kararsız kaldım.Tekrar sordu;
    —Ay ışığında yazmıyorsunuz sanırım?
    —Yok, yazmaya ara vermiş, gölü seyrediyordum.
    —Tamam. Hazır yazmaya ara vermiş olmanız iyi oldu. Bu saatlerde yemek yediğimi bilirler. “Aynı saatte” diye tembihlemiştim, yemeği getirirler şimdi.
    Dayanamadım, sormaya karar verdim.
    —Aslında bir şey soracaktım. Bu kulübenin altında ne var?
    Yüzü ciddileşti.
    —Nasıl ne var?
    —Yani bir depo filan mı var?
    —Niçin sordunuz? Bir şey mi oldu?
    —Akşam üstü bir karaltı vardı ve beni görünce kaçtı.
    —Yanlış görmüş olmayın.
    —Hayır hayır, eminim. Demir kapıyı kapatıp, kilitleme sesini duydum, kaçışını da gördüm.
    —Eski malzemelerin konduğu bir depo var. Hizmetçilerden biri kırık kürek filan koymuştur. Uzun süredir kulübeye kimse gelip-gitmediği için de sizi görüp korkmuştur sanırım.
    —Hımm… olabilir. Sanırım böyle olmuştur. Cin görmüş gibi kaçtı zaten. Anahtarı varsa bir ara bakabilir miyim.
    —Hayır.
    Aniden cevap vermişti. Kararlı bir hali var gibiydi.
    —Orda küflü aletler var ve bazı kısımlarında çökme olduğunu da söylemişlerdi. Ben orayı açmalarını yasakladığımızı sanıyordum. Neyse hizmetçilerdeki anahtarı da alıp, yarın yasak olduğunu hatırlatırım.
    Rahatsız olmuştum, konuyu kapattım.Elindeki kitaplara göz gezdirdim. Birini elime aldım.
    —Edgar Allen Poe, harika bir yazardır. Çoğu hikayesi ilk okuduğumda içine alır beni. Fakat, ilk okuduğumda beni etkilemeyen bir hikayesi vardı ama onu da buraya gelirken hatırladım. Yol boyu sanki o hikayenin içinden geçiyor gibi hissettim kendimi.
    —Hangi hikayesi.
    —“Usher evinin çöküşü”
    —Meşhur hikayelerinden değil sanırım, ilk defa duyuyorum. Bu kitapta da yoktu ama mutlaka bulup okuyacağım.
    —İşte en büyük hayal kırıklıkları böyle başlar. Okuma zevklerimiz farklı olabilir. Bazen birinin ısrarla tavsiye ettiğini diğeri hiç duymamış veya okuyup aynı etkiyi hissetmeden, unutup gitmiş olabilir.
    —Okumuş olsam, etkisi az da olsa mutlaka hatırlarım.
    Bu sözü beni biraz şaşırttı. Oysa hafıza sorunu yaşadığını söylemişti. Kim bilir, kardeşinin ölümünden önceki hafızası böyle güçlüydü belki de.
    Hizmetçiler gelmişti, sofrayı hazırlamaya başladıklarında, yüzünü gölgede tutmaya çalışan Cemil’in, tamamen gölge bir noktaya geçtiğini gördüm. İçimde bazı sorular dolanıp duruyordu.
    O akşam yemekten sonra bir şiir ve öykü okuma ziyafeti yaşamaya başladık. Sevdiğimiz bir şiir, bir hikayeyi sırayla okuyorduk. Ben kendi şiirlerimden, hikayelerimden de okumuştum. Biraz sert unsurlar içeren ‘Sana Gönlümü Vermem’ hikayem de, ‘Gül Kız’ gibi romantik hikayem de hoşuna gitmişti. Farklı uçlardan olan edebi içeriklerden hoşlandığını görmek güzeldi. Bunu öğrenmenin rahatlığı ile seçtiğim şiirlerde de fazla tür sınırlaması yapmamıştım.
    Ortamın rahatlığı ile gölgede kalmayı unutmuş ve kitaptan okumalarını lüks ışığı altında yapmaya başlamıştı. O ışık altındayken dikkatlice baktım. Salondaki bir fotoğrafında fark ettiğim, çenesinin altındaki sakalları göreceğimi sanmıştım ama yoktu. Onu da kesmişti anlaşılan. Fakat bu zayıf, çelimsiz, kırılgan haliyle, bu sesle bir de çenesindeki bir tutam sakalı da kesmesi pek hoş olmamıştı. “Şehirde olsa bir de küpe takardı sanırım” diye düşündüm. Sanki düşüncemi okumuş gibi birden susup, dikkatlice bana baktı.
    —Bir şey mi var?
    —Hayır, yüzünü ilk defa ışık altında görüyorum da, ‘Yıllar neler değiştirmiş’ diye bakıyordum.
    Birden karanlığa doğru süzüldü.
    —Niçin gölgelere kaçıyorsun? Sanki utanacak bir şey var gibi davranıyorsun. Gördüğüm kadar yüzünde yara—bere de yok.
    —Şey… belki fark etmişsindir, köseyim.
    —Olabilir.
    —Yüzümde yeni terlemiş gibi bir bıyık ve çenemde çok az bir sakal vardı, onu da kardeşimden sonra kesmiştim. Alışmaya çalışıyorum.
    Güldüm,
    —Aman ne kadar önemli bir sebep! Neyse yine de beni ilgilendirmez.
    —Güzel bir akşamdı. Sanırım sen yazmaya başlayacaksın, gitsem iyi olacak.
    Şiir okumak, dinlemek hoşuna gitmişti anlaşılan. Sıkıntılı görünümüne rağmen gitmek istemez bir tavırda sordu;
    —Hemen yazmaya başlamayacaksan, son olarak bir kaç şiir daha okuyabiliriz.
    —Bu gün belki hiç başlayamam yazmaya. Fakat yorgunum, sen okursan dinleyebilirim.
    Memnun olduğu belli oluyordu. Önceden okuyup, sevdiği belli olan şiirlerden okumaya başladı, göl üzerinden gelen sessiz bir meltem odaya doluyordu.
    — Ay gelip ışır hayalin erişir, Güzelim Annabel Lee; Bu yıldızlar gözlerin gibi parlar , Güzelim Annabel Lee; Orda gecelerim,uzanır beklerim, Sevgilim,sevgilim,hayatım,gelinim , O azgın sahildeki, Yattığın yerde seni .
    —Teşekkür ederim. Bu güzel şiiri ilk okulda edebiyat öğretmenimiz okumuştu. Lütfen şiir okumaya, şiirler okumaya devam et.
    —Öyleyse uzun şiirlerden de okuyabilir miyim.
    —Tabi, hiç bölmeyeceğim, sadece dinleyeceğim.
    Arada içeri süzülen rüzgarın etkisiyle çırpınan tül ve romantizm şiir okumasına uysun diye yakılan bir mumun cızırtılı yanışı dışında, odanın içerisini önce derin bir sessizlik kapladı. Sonra karanlık köşeden billur bir ses “Mona Roza” şiiriyle beni imkansız aşklara götürdü,
    — Kırgın kırgın bakma yüzüme Roza. Henüz dinlemedin benden türküler. Benim aşkım uymaz öyle her saza. En güzel şarkıyı bir kurşun söyler. Kırgın kırgın bakma yüzüme Roza. Artık inan bana muhacir kızı, Dinle ve kabul et itirafımı. Bir soğuk, bir mavi, bir garip sızı Alev alev sardı her tarafımı. Artık inan bana muhacir kızı.
    Bir şairin gizli aşkı, karşılıksız aşkı içimi sızlattı, her kelimede, mısrada
    — “ Yağmurdan sonra büyürmüş başak, Meyveler sabırla olgunlaşırmış.Bir gün gözlerimin ta içine bak Anlarsın ölüler niçin yaşarmış. Yağmurdan sonra büyürmüş başak.”
    Sezai Karakoç’un ‘Mona Roza’sından sonra, Necip Fazıl’ın mısraları çıkageldi. Sonra içimde birikmiş hüzünleri artıra artıra tutup beni “Kaldırımlar” şiiriyle, karanlık, ıssız yollara götürdü..
    — “ Bana düşmez can vermek bir kucakta, Ben bu kaldırımların istediği çocuğum. Aman, sabah olmasın bu karanlık sokakta, Bu karanlık sokakta bitmesin yolculuğum. “
    Bu hüzünlerin coşkusuyla, umutla bekledim, ‘Mihriban’ı ve Abdurrahim Koç’u. Beklemem uzun sürmedi. Şairin, gerçek ismini açıklamayı uygun görmediği ve dizelerinde Mihriban ismiyle hitabı seçtiği yüreğe dokunan o güzel şiir.
    — “ Yar,deyince kalem elden düşüyor, Gözlerim görmüyor,aklım şaşıyor, Lambada titreyen alev üşüyor. Aşk kağıda yazılmıyor Mihriban ”
    Yıllar sonra Mihriban’la karşılaştı mı, yoksa bu ‘Hayali bir karşılaşma’ mıydı, bilmem. Kendisine “Unutmam” diyen Mihriban’ına, Abdurrahim Karakoç, “Gün geçer, azalır sevgi; Değişir her şeyin rengi, Bugün değil, yarin belki, Unutursun Mihriban'ım “ diyerek acı bir gerçeği hatırlatıyordu.
    En son, Kırım sürgünü olup da, Fransa’da Sen kenarında cesedi bulunan, cesedinin cebinden de bir şiir çıkan Türk’ün şiirinden bir kısım okudu;
    - Gözlerim daima engine dalar,İsterim ki her an, ana yurdumda, Dağları dumanlı yaslı Kırım’da, Duvarında mavzer ve Kur’an olan, Ata ocağında, bizim konakta, Bir bakır sinili sofra başında, İftar beklenilsin, dua edilsin, Ve sessiz sedasız yemek yenilsin
    Kırım sürgünü, Stalin’in kurbanı Türkleri acısı içimi yeniden dağladı. Yoğun bir hüznün toplandığı bu anlarda, sessizce vedalaştık. Yatağıma süzüldüğümde, bütün karşılıksız aşklar, bütün hüzünlü şarkılar gibi eşini,dostunu, çoluk çocuğunu katliamlarda kaybedenlerin sürgün acıları da hafızamda kendine yer arıyordu.

    Gece yarısı uyandım. Beni uyaran neydi, gölden süzülen esintinin taşıdığı koku mu? Ormandan gelen gece kuşlarının çığlıkları mı? İçimden süzülen ürpertinin etkisiyle kapıya baktım, kilitliydi. Dayanamayıp bir de elimle kontrol ettim. Odanın bol pencereli olması, tehlike anında kapının yetersizliğini tekrar hatırlattı. Gece yarıları uyandığımda hemen kalem kağıda sarılırdım, bir hikaye, bir şiir kalemden kağıda doğru süzülürdü. “Gecenin dehşetli, esrarengiz havasının etkisiyle yazabilir miyim!” diye cam kenarındaki masaya geçtim, günlüğümü açtım, ormandan kaçarak bu kulübeye doğru kaçtığımı hayal etmeye çalıştım. Peşimdeki ne olmalıydı! Dev bir ayı mı, kurt sürüsü mü? İlham perisi hala küs anlaşılan. Beni yeni ufuklara atacak bir macera lazım. Mesela kulübenin altındaki şu mahzen sanki bir sırrı veya bir hazineyi saklıyor gibi. Cemil’in açıklamaları içimi rahatlatmamıştı. Siluetin kaçarkenki hali hiç de onun anlattığını doğrulamıyordu. Eğer öyle olsa, en azından bir seslenir, kim var orda der veya ben seslenince cevap verirdi. Esrarengiz bir şeyler var. Ev sahibim istemese de mahzene gitmeden yapamayacağım. Şimdiden heyecanlanıyorum. Sanki mahzende ailenin yüzyıllardır sakladığı bir sırrı keşfedeceğim, gibi geliyor. Kim bilir belki de büyük bir hazine bulurum
    Kalktım, elime birkaç mum ve kibrit aldım. Yüzmeyi öğrenmesi için suya atılan bir küçük çocuk gibi tedirgin ve korku içinde açtım kilitli kapımı. İçimden haykıran bu büyük korkuya rağmen zifiri karanlığa doğru süzüldüm.
    Bu köşkü göl kenarından ilk gördüğümde dikkatimi çeken, sonra da kaçan bir silueti gördüğüm mahzene merakım tehlikeyi göze alacak kadar artmış, hatta ölümcül hale gelmişti. Ölümcül diyorum, çünkü kalp atışlarım ‘Dur, yoksa heyecandan öleceksin’ der gibi hızlı hızlı atmaya başladı. Kıyıya inmek, sonra da kulübenin altındaki mahzenin girişine ulaşmak için geniş bir kavis çizmek zorunda kaldım. Karanlıkta kayalar ve sık sazlıklardan geçmek zor gelmişti. Göl kıyısına inince mahzene doğru yaklaşmaya başladım. Sanki esrarengiz siluet orda ve beni bekliyormuş gibi korkuyordum. “Bir daha korku öyküleri, cinayet öyküleri yazmayacağım’” diye öfkeyle kendi kendime mırıldandım. Rahat, güvenilir bir ortamdayken yazdığım dehşet öyküleri bile şimdi ölüm kadar yakındı bana. Önceden canlandırdığım hayaller yine başucuma toplandı, gölün sularından çıkmaya hazır timsahlar, dev su yılanları, piranhalar nedeniyle gölden korkuyorum. Fakat ormanda sallanıp duran ağaçların çıkardığı korkunç sesler de dev bir canavarın geldiğini haber verir gibi, o yöne de kaçamıyorum. Gökyüzünde bulutlar karanlığı daha da yoğunlaştırmış. Sönmeyeceğini bilsem şimdiden mumu yakacağım.
    Mahzenin kapısına geldiğimde, üzerinde ise açık bırakılmış, eski paslı bir kilit olduğunu gördüm. Elimle göğsümü tuttum, kalp atışlarımın yavaşlaması için birkaç saniye bekledim. Sonra kapıyı omzumla itekleye itekleye biraz daha açtım, içeri süzüldüm.
    Karanlık, loş ve küf kokulu bir mağaradaydım. Girişteki kapı ve içerdeki bazı eski malzemeler, sandıklar olmasa, kendimi insanlıktan uzak bir mağarada zannedebilirdim. Böyle ortamlara alışık değilim. Bir an önce görüp, hızlıca kaçmak için kapıyı kapatmadım. Birkaç adım yürüdükten sonra mumu yaktım. Çürümüş yosun kokusunun sebebi belli oldu, gölün suları mahzenin tabanına sızmıştı. Mahzen kapıdan bir bakışta incelenecek gibi değildi, uzuyordu. Ayaklarım yer yer sulara gömülmeden ilerlemem imkansız görünüyordu. Beni geri dönmeye, kaçıp gitmeye zorlayan ayaklarımı zorla ikna ettim, titrek mum ışığında ilerlemeye başladım. Böyle sahnelerde genelde, rahatsız edilen yarasalar birden saklandığı köşelerden fırlardı ama burada ki yarasa olmaması sevindiriciydi.
    Düşmemek için duvarlara tutuna tutuna ilerlemek zorunda kalıyordum. Dönemeç gibi bir yere ulaştığımda şaşırdım. Yerde yeni kazılmış görüntüsünde su dolu bir çukur vardı. Çevresinden dolanacaktım, çünkü bir insanın sığabileceği kadar geniş bir çukurdu. Yanından zorlukla geçmeye çalışırken, bir şey dikkatimi çekti, Çankırı’da tuz madenleri meşhurdu ama burada sadece su dolu çukurda özellikle atılmış gibi insan kafası büyüklüğünde koca koca kaya tuzları vardı. Bu suda saklanacak bir şey uzun süre bozulmaz diye düşündüm. İleriye doğru geçip gitmeden, sudaki kaya tuzlarını incelmeye başladım. Bir görüntü beynimi oynattı sanki. Kaya tuzlarından biri insan başını andırıyordu. Tuzdan heykeller yapanları duymuştum ama böyle bir heykel bozulacağı için asla suya bırakılmazdı. Elimdeki mumların bir kaçını bir araya toplayıp yaktım, ışığın şiddeti artmıştı. Işığı suya doğru tuttuğumda rahatsız oldum, insan başına benzettiğim kısımdan birkaç saç teli de yüzeye doğru yönelmiş, su hareketleriyle dalgalanıyordu. İmkansız olduğunu düşündüğüm halde, bunun bir insan başı heykeli olduğuna inanmaya ve saç eklenmiş bir heykel olduğunu düşünmeye zorladım. Başka türlü bir şey olamazdı, içimde artan endişeyi, korkuyu susturmaya çalıştım. Mumları suya tutarak eğildim. Baş heykelinin yüz kısmına konmuş kaya tuzlarını elimle kenara itekledim, sonra da görüşümü engelleyen saçları…
    Elimdeki mumları nasıl düşürmedim, bilmiyorum. Bacaklarım çözülür gibi olunca kendimi kenara zor attım. İnsan yüzüydü işte, heykel filan değildi. Elimde korkudan sıktığım mumlar kırılacak gibi oldu. Koşar adım çıkacaktım ama o yüz, o yüz… Dayanamadım, mumlarla suya tekrar eğildim. Yukarı bakan donuk gözlere bir daha baktım. Cemil’e ne kadar benziyordu. Demek ki, Cemil’in kardeşi Cemile idi. Fakat cesedini niye gömmek yerine buraya koymuşlardı.
    Cesedin saçları, sanki sonradan iliştirilmiş gibi rahatsız edici bir görüntüdeydi. Mumu kuşkuyla yüzüne yaklaştırdım. Bağırmışım;
    —Aman Allah’ım sakalları var !
    Bağırdığım anda mahzenin arkamda kalan karanlık bir köşesinden gelen ufak gürültüyü duydum. Dönmeye çalıştım ama kafama inen sert cisimle gözlerim karardı, yere yığıldım.
    *** *** *** ***
    Uyandığımda, duvardan uzanan kalın zincirlerle kollarımdan bağlı olduğumu fark ettim. Ben uyanınca, karanlık köşeden tanıdık bir ses geldi;
    —Uyandınız mı ?
    —Sen misin?
    Karanlıkta köşelerde görmeye alıştığım siluet, mum ışıklarına doğru yürüdü. Halinde, bakışlarında bir farklılık vardı.
    —Demek kardeşini öldürdün.
    —İstemeden oldu.
    —Cesedini niçin gizledin.
    —Bilmiyorum, mezarını kazıp, ensesindeki yarayı görecekler, beni hapse atacaklar diye çok korktum.
    —Sonra?
    —Sonra sürüklüye sürüklüye buraya getirdim. Fırsat bulduğum zaman, yalnızca benim bileceğim bir mezara gömeceğim.
    —Göz yaşartıcı bir kardeş sevgisi.
    Gözünde yaşlarla başını doğrulttu, sesi titreyerek.
    —Bir anlık öfkeyle oldu. Ben, ben üzgünüm.
    —Aranız kötüydü sanırım.
    —Babamın erkek evlat isteği nedeniyle, o hep el üstünde tutuldu. Ben ise babam köşkteyken saklana saklana büyüdüm. İlkokulu bile ondan ayrı, annemin gayretleriyle bir köy okulunda okudum. Tabi çoğu kez gidemedim bile. Öğretmen devamsızlıklarıma rağmen yardımcı olup, nerdeyse zorla mezun etti. Sonra da tamamen bu köşke kapatıldım. Böyle bir hayata rağmen Cemil benimle hep dalga geçer, küçük görürdü.
    —Durumdan anladığım kadarıyla vaktim bol, anlatabilirsin.
    Gülümsedi.
    —Benim kadar bir işle uğraşmadığı için, sorumluluk almadığı için pek de marifetli değildi. Ben ise annemin sayesinde vakit geçirmek için çok şeyle ilgilenirdim. Resim de yapardım, marangoz gibi ahşap işleri de. Geçen hafta ağaçtan kuş heykeli çalışırken yanıma geldi, yine benle dalga geçmeye başladı. Elimde çekiçle köşeye sıkıştırdım, benden güçsüzdü. “Bir daha benimle dalga geçerse öldüreceğimi söyledim.” Oldukça korkmuştu, sanırım korkudan sizi aradı. Fakat yine de duramadı, ağaç heykelim yanlış bir darbeyle boynundan kırılmıştı. Oturmuş ağlıyordum. Beni görünce alay etti ve gülerek kaçmaya başladı. Nasıl oldu anlamadım ama bir anda çekici fırlatmıştım. Salon kapısına varamadan, ensesinden aldığı darbeyle yere yığılmıştı.
    —İlginç, hem öldürmenizden korkuyor beni arıyor, hem de sizi kızdırmaktan, alay etmekten vazgeçemiyor. Diyelim ki kazayla(!) oldu, istemeden onu öldürdün. Sonra da onun yerine geçtiniz.
    —İyileşmeye başlamıştım ama son zamanlarda sürekli hasta olan, herkesin hasta olarak bildiği bendim. Benim ölümüm daha doğal karşılanır, ceset fazla incelenemeden, yara izi bulunmadan kurtulabilirdim. Üstelik ikiz kardeşim Cemil’in yerine geçerek, bunca zaman ‘kız’ olarak yaşadığım baskılardan kurtulabileceğim düşüncesine kapıldım.
    —Sakalını kesmiş bir Cemil.
    —Cemil, köseydi. O nedenle çenesindeki bir tutam sakala önem veriyordu.
    —Peki ölüm raporu için gelen olmadı mı?
    —Aile doktorumuz vardı. Hizmetçilere sıkı sıkı tembihledim. ‘Doktor, da dahil kimsenin cesede dokunmasını istemiyorum’ diye. Doktor yüzü tülle örtülü cesedin sadece nabzını ölçtü. Açıkçası doktor beni fazla uğraştırmadı, hatta, …cesedin başında gözyaşlarına hakim olamadı. Sanırım ailemizin kaderi onu da etkiledi.
    —Cemil beni çağırdığında hemen gelseydim, belki böyle olmazdı.
    —Evet, doğru aslında. Bunu düşününce kolayca sana öfke duyabilirim.
    Gülümsedi. Mahzendeki korkunç ortama rağmen, sanki bir gece önceki sohbet ettiğim kişi geri dönüyordu. Yıllar süren yalnızlığı, sohbete karşı büyük bir ihtiyaç doğurmuştu anlaşılan. Onun bu halinden faydalanmak, ortamı biraz daha yumuşatmak istiyordum. Başarılı olabilirsem belki de beni serbest bırakır diye küçük bir umut dolaştı içimde.
    —Beni ne yapmayı düşünüyorsun
    —Köşke yeterince uzaktayız, mahzen kapısını da sıkıca kapalı tutacağım, sesini duyan olur diye umutlanıp bağırma.
    —Geçen geceki gibi biri gelirse mahzene.
    —Geçen gece gördüğün de bendim. Bu mahzene kimse uğramaz.
    Umutlarım tek tek tükeniyordu.
    —O zaman ne yapacaksın beni, yıllarca burada tutmayı düşünmüyorsun umarım.
    —Doğrusu, öldürmekten başka bir şey gelmiyor aklıma
    —Kendine bu kadar haksızlık yapma, biraz daha düşün.
    —Ne kadar düşünsem de sadece öldürme şekilleri düşünebiliyorum.
    —İlla öldüreceksen, mesela kötü şiirler beni öldürür, hele bir de kötü şiir okuyan biri okursa ölürüm.
    —Uzun bir ölüm sebebi olacak.
    —Ha.. şiir mi okuyacaktın, çok zalimce olacak ama ne yapalım, benim ölümüm de böyle olacakmış demek.
    —Hayır, pek fazla kötü şiir bilmem. Başka bir yol bulmak zorundayım.
    —Hımm, kesin kararlısın. O halde pek film seyretmediğini umarım.
    —Film mi ?
    —Evet canım, cani filmlerini, cinayet filmlerini filan izlememişsindir umarım.
    —Burada medeniyetten uzak bir hayat yaşadığımızı düşünüyorsun sanırım. Babamın tercihi ile evimizde TV’nin veya telefonun olmaması seni yanıltmasın. Çokça kitap okumuş biriyim ve…
    —Ve…
    —Ve bunların sadece romantik kitaplar olduğunu düşünüyorsan bir kez daha yanılırsın.
    —Ooo üzülme yanılmaya alışkınım. Hayatım yanılgılarımın bütünüdür. Öyleyse benim için nasıl bir yöntem düşündün.
    —Son kararı vermedim. Senin önerin nedir ?
    —Elini kana bulamana gerek yok. Ben derim ki, serbest bırak ecelimle yıllarca sürüne sürüne öleyim. Hem benim ölmek için acelem yok.
    —Maalesef ben o kadar bekleyemem.
    —Ben beklerim.
    —Aslında ölüme yakınken bu rahatlığın etkiledi beni.
    —Beni de…
    “İşte şimdi yandım” diye düşündüm. Çabuk sıkılmıştı anlaşılan. Bu da işi bir an önce bitirme isteğini beraberinde getirecek bir durumdu. Yavaşça yaklaştı yanıma. Kısa saçları güzelliğini gizleyemiyordu ama o anda duygularım arasında güzelliğinin en ufak etkisi yoktu. Bir adam öldürmüş olması ve belki de yıllar sonra iyi bir yazar olarak anılacak birini daha öldürmeye hazırlanması duygularımı etkiliyordu. Bu şartlar altında hissettiğim tek duygu korkuydu. Yaşayabilme ve bir şekilde kurtulma ümidimi bağladığım espri gücüm hızla sıfıra inmişti bile. Bir poşeti açtı ve elini içine daldırdı. Bir tabanca veya bıçak çıkacağı beklentisiyle taş kesilmiş bakıyordum. Gerilim hikâyeleri yazmak için daldığım tüm düşler, ayrıntılar benim üzerimde uygulanacak gibi geldi. Kendi tasarladığım sahnelerin korkusuyla titrediğimi hissettim. Poşetteki eli bir türlü çıkmak bilmiyordu. Zaman durmuş gibi geldi. Birden fark ettim ki, zaman durmamıştı ama o öylece durmuş, poşete diktiğim gözlerime bakıyordu. Duruma hâkimiyetinden ve benim çaresizliğimden kaynaklanan bir gülümseyişi sezdim dudaklarında. Soğuk bir tonla seslendi;
    —Poşete gözünü dikmişsin. Ne çıkmasını bekliyorsun?
    Espri gücümü tarttım, “Doğum günü pastası mı var?” demek düşüncesi beynimin kıyılarında dolaştı ama korkunun, dehşetin içindeyken sesimin acınacak halde çıkmasından korktum. ‘Bilmem’ gibilerden dudaklarımı büktüm.
    İnce parmaklı zayıf eli yavaşça çıktı poşetten. Şaşırmıştım, elinde günlüğüm vardı. Yakınımda bir yere bıraktı.
    —Kollarının bağlı olduğu zincirler çok sağlamdır ve her kolunun zincir anahtarı farklıdır.
    Ölüm zamanımın ertelendiğine dair bir görüntü vardı ve bu görüntü beni rahatlatmaya başlıyordu.
    —Mahzeni tanıtan turist rehberi olarak, bu zincirleri yapan ustayı da anlatmayacaksın sanırım.
    —Hayır, zincirlerinden birinin çözülmesiyle kurtulma ümidine düşmeni, boşuna çabalamanı istemiyorum. Buraya yıllar önce boğalar bağlanmış. Zincir boğanın kırmayacağı kadar sağlam. Boğalardan sonra da mahzene çevrilmiş.
    —Ama bir gün beni gelir diye zincirlere dokunulmamış.
    Mahzenin kapısına yakın yerden bir poşet getirdi, onu da yanıma bıraktı.
    —Bunda yiyecek var. Bir elini çözmene izin vereceğim, yemeğini yiyeceksin.
    Buna itiraz etmeyi düşünmedim bile. Kolumdaki zincirler çok da gergin değildi. Anahtarı duvarda ulaşabileceğim bir noktaya bıraktı. Alıp, sağ elimi çözdüm. Poşeti alıp, yiyecekleri yemeye başladım.
    —Peki, niyetin nedir? Öldürmeyecek misin beni ?
    —Kararımı vermedim ama fazla da ümitlenme bu mahzenden sağ çıkmana izin verecek kadar deli değilim.
    Günlüğümü tekrar eline aldı.
    —Yazdıklarını okudum. Bitirmeni istiyorum.
    Şaşkın baktığımı görünce devam etti.
    —Boştaki elinle yemeğini de yersin, yazını da yazarsın.
    Girişe başka eşyalar da bırakmıştı. Her ihtiyacımı düşündüğüne emin olduğumdan tek tek sormadım.
    —Yazdıklarını okudum.
    —Okudun mu? Anlaşılan uzun süre baygın kaldım. Neyse okur sayımın bir tane daha artmasına sevindim.
    Gülümsese de duymamış gibi devam etti cümlesine.
    —En son, “Esrarengiz bir şeyler var. Ev sahibim istemese de mahzene gitmeden yapamayacağım. Şimdiden heyecanlanıyorum. Sanki mahzende ailenin yüzyıllardır sakladığı bir sırrı keşfedeceğim, gibi geliyor. Kim bilir belki de büyük bir hazine bulurum” yazmışsın.
    Alaycı bakışlarla karşıma geçti.
    —Peki bulabildin mi?
    Kardeşinin cesedini bulmamışım gibi alaycı soruyordu. Fakat hayatım onun ellerindeyken, vereceğim cevaplar istediğim gibi olamıyordu ki.
    —Evet, bende olan bir hazineyi buldum. Canımı… Meğerse canımın kıymetini bilmiyormuşum.
    —Ah ha… bu konuda güzel sözler söyleyebilecek gibisiniz. Fakat insanların çeşitli değerlerini, sevdiklerini veya kendi sağlıklarını kaybettiklerinde kıymetini bilmeleri çok yazıldı. Senden istediğim bu değil. Günlüğünde yazdığın hikâye ilgimi çekti, onu bitirmeni istiyorum.
    —Tabi canım. Katil mahzende beni yakaladı, enseme vurup bayılttı mı yazayım.
    —Evet, ne yaşadınsa onu yaz.
    —Niçin yazayım.
    —Bunun birkaç sebebi olabilir. Sadece benim için yazsaydın sevinirdim ama istersen hikayeni yayınevine , parasının da anne-babana gönderilmesi için olabilir.
    —Buna nasıl inanabilirim ki? Sen kendini ele verecek satırları nasıl izin verebilirsin ki ? İnanmıyorum.
    —Gerekli değişiklikleri yaparak, hikayeni daktiloyla yazacağım. Sonra da istediğin adrese göndereceğim. Tabi buraya bıraktığım zarfın üzerini el yazınla doldurursan.
    —İyi hikayemin adı da “Son Öyküm Ölümüm” olsun bari.
    —Neden olmasın!
    —Öldükten sonra meşhur olmak… Sanırım şaka yapıyorsun. Hem benim yazdıklarımı değiştirmek ne demek?
    —Gayet ciddiyim. Hikayeyi okuyanın burayı değil, başka yeri zannetmesini sağlamak zorundayım. Mesela şehir değişecek, göl ismi de…
    —Tabi ki şahıs isimleri de.
    —Kesinlikle.
    —Kendimi her şeye karışan bir yayıncıyla konuşuyor gibi hissettim.
    —Yazı malzemelerini bırakıyorum. Gerisi sana kalmış.
    —Dur dur. Hikayemi tamamlamamı istemenin başka sebebi de yok mu? Asıl amacın ne?
    Durdu, bana baktı. Bakışında bir acıma duygusu sezdim. Sonra ciddiyeti dağıtmak ister gibi bir tarzda konuştu;
    —Çok kitap okudum ve bazı katillerin kurbanlarının ardından suçluluk duygusuyla kıvrandıklarını gördüm.
    —Öldürme o zaman.
    —Ölüm tek çözüm ama sen öldükten sonra ailene para gönderecek bir yol olursa, vicdanım rahatlar.
    —Emin misin? Aslında başka yolu da var. Vicdanını rahatlamak isteyenler, kurbana son arzusunu sorarlar.
    —Son arzu mu? Sanırım bir fikrin var.
    —Aslında düşünmedim ama madem soruyorsun. Güzel bir son arzu duymuştum.
    —Dinliyorum…
    —Deniz kıyısındaki villamın terasında torunumu, oğlumun altınlarını sayarken seyretmek istiyorum.
    —Bu fıkrayı duymuştum. Ben de babamı gülerken görmeyi isterdim… Kusura bakma bazı istekler olmuyor hayatta.
    Yüzündeki derin hüzünle dönüp gidecekken durakladı.
    —Bir yazarı ölümsüz yapan nedir ?
    —Yazdıklarının kusursuz olması mı ?
    —Kusursuz olması asla yetmez, önemli olan onu hatırlatacak bir şeylerin daha olmasıdır bence. Öyle değil mi?
    —İlginçlik midir, yoksa yazdıklarının hayatta karşılık bulabilmesi midir bahsettiğin?
    —Hatırlanmasını sağlayacak bir ilginçlik, mesela ölüm şekli.
    —Ah ha !... Sen beni öldürerek, ölümümü öğrenenlerin beni tanımasını ve hatırlamasını sağlayacaksın. Yazık ki, ünlü biri olmamı sağlayacak bu hediyenin sonucunu asla göremeyeceğim. Ölüm yarım bırakacak cümlelerimi!
    —Biliyor musun ! Seni hatırlamamı sağlayacak ayrıntıları artırıyorsun.
    —Lütfen beni çok fazla ünlü yapacak kadar ayrıntı düşünme, sadelikten hoşlanırım.
    —Kötü mü, herkes senden bahsedecek.
    —Arkadaşlarım da yazdıklarımı eleştirdikçe, “Bir gün herkes benden bahsedecek” derdim.
    —Tabi sana inanmazlardı, değil mi?
    —İnanırlardı ama başka türlü, “Kesin büyük bir hata yaparsın, ondan bahsederler” dediler.
    —Doğru söylemişler, şu andaki durumun hatalarının bir sonucu.

    Yüzünde bir gülümseyişle gitti.

    *** *** *** ***
    Son bir kaç gün hep aynı geçmeye başlamıştı. Beni ziyaret ediyor, yemek getiriyor, sohbet ediyordu. Bu gün de erkenden gelmişti işte.
    —Nasılsın?
    —Her günü aynı yaşıyor gibiyim. Uyanıyorum ve sen elinde kahvaltılıklarla ‘Günaydın’ diyorsun.
    —Şikayetin kahvaltıdan olmadığına göre, sanırım ‘Günaydın’ dememden.
    —Yazar olsam bile senin kadar kitap okumamışım ki bu kelime oyunların psikolojinin hangi dalına giriyor, bilemiyorum.
    —Tamam tamam, şikayetin ikisinden de değil. Öyleyse sabahları beni görmek mi üzüyor.
    —Buna evet dersem özgürlüğümü kazanamayacağıma göre başka ne olur diye düşünüyorum ve sadece, ceza olarak kahvaltımı da getirmezsin diye ‘Evet’ demiyorum.
    —Beni görmek seni üzüyorsa, başka birini mi görmek isterdin.
    —Saçlarını kesmiş, erkek kıyafetinde bir bayan yerine mi? Evet.
    —Örneğin kimi isterdin?
    —Örnek mi? Rica etsem kahvaltımı son dünya güzeli getirebilir mi?
    —Eğer o da isterse neden olmasın?
    —“Neden olmasın” mış. Bunun için bir ‘Neden’ gerekir ama sen “Neden olmasın!” diyerek olabilecek nedenlere karşı çıkıyorsun.
    —Bu kelime oyunları aç kalmana yol açacak gibi, kahvaltın için ayırdığım süre doluyor.
    —Pekala yemek yerken de konuşabiliriz.
    —Konuşmak mı! Hemen gitmemi isterdin, nefretle bakardın. Değişen ne?
    —Unutma, son günlerde gördüğüm en güzel bayan sensin.
    —Ve en çirkin.
    —Ve en güzel şiir okuyan.
    —Demek çaresizlik böyle bir duygu.
    —Yoo ondan değil. Artık kurtulma ümidini kaybettim. Sadece içimdeki duyguları söylüyorum.
    —Hımm…! Bu gün mü değişti duyguların?
    —Bir süre öncesine kadar seni başkası sanıyordum, oysa şimdi kim olduğunu biliyorum.
    —Ve gönlümü çalmayı tek çare görüyorsun.
    —Lütfen bu sözü bırak artık, konuşmayı sığlaştırıyor. Ben gerçekten biliyorum beni bırakmayacağını. Bir katil olarak ceza alma korkunu anlıyorum. Bana acıma hissinin, yakalanıp hapse atılma korkunun önüne geçebileceğine ihtimal vermiyorum. Sonunda olan yine bana olacak…Bir İbrani şarkısı vardır bilir misin! Şarkı bir küçücük kuzuyu yiyen bir kedi hikayesini anlatır.
    —Sonra
    —Sonra kediyi de bir köpek boğar
    —‘Sonra’ dememi beklemeden sonrasını anlatır mısın?
    —Sonra vurulan bir sopayla köpek ölür, sopayı bir ateş yakar, yanan sopayı suya atarlar, su ateşi söndürür, suyu bir öküz içer, öküzü kasap keser ve onun da canını Azrail alır.
    —Her yok edici, her katil cezasını bulur, diyorsun ha…Kuzunun kardeşim olduğunu mu düşünüyorsun.
    —Aslında detaylı düşünmek istemiyorum. O hikayede her kurbana bir cezasını veren vardı ama burada senin kurbanın birden fazla olacak gibi. Benim asıl demek istediğim, suçlar cezasız kalmayacağına göre, belki beni öldürmekten vazgeçersin.
    —Güzel konuşuyorsun. Aslında durumun, yani yaşamaya devam etmen bu hikayeye değil başka bir hikayeye uyuyor.
    —Ah !.. işte bunu merak ederim.
    —Bunu da yarın anlatayım.
    —Olmaz, meraktan ölürüm, …ha… şimdi anladım, beni tabancayla değil de ecelimle böyle öldüreceksin. Bu mudur planın?
    —Şaka yaptım, anlatacağım. Çankırılı bir yazarın hikayesi.
    —Dinliyorum, sanırım öğreneceklerim bir süre daha yaşamamı sağlayabilir.
    —Köylünün biri ormanda çok güzel bir kuş yakalamış. Köylü bilmiyormuş ama bu bir bülbülmüş. Çocuğu oynasın diye eve getirip bir kafese koymuş. Kuş korkudan ‘Dut yemiş bülbül’ gibi susuyormuş. Önce sevinen çocuk, kısa sürede kuştan sıkılmış. Annesi babası da kuşun beslenmesiyle, bakımıyla uğraşmak istemediklerinden salıvermeye karar vermiş.
    —Çok güzel bir fikir, tebrik ediyorum.
    —Köylü kuşu kafesiyle almış ve yakaladığı yere kadar götürmüş. Tam kafesi açacakmış ki, yaşadığı ormanı, ağaçları, çiçekleri gören bülbül özgür kalacağını düşünüp ötmeye başlamış. Bu harika sesi duyan köylü kalakalmış. O güzel sesi her gün dinlemek istediğini düşünüp, evine geri götürmüş. Kuşun özgürlük sevinciyle değil de, çiçekleri görünce öttüğünü düşünüp, pencerenin önünü güllerle donatmışlar. Bülbül güllere bakıp bakıp figan eyledikçe, onun mutluluktan öttüğünü düşünüp, ölünceye kadar kafeste tutmuşlar.
    —Bu çok kötü bir döngü. O güzel sesi özgürlüğünü yok ediyor, fakat o üzüntüyle öttükçe kendi özgürlüğünü yok ettiğini bilmiyor.
    —Evet.
    —Peki benle ilgisi ne. Susarsam özgür mü olacağım ?
    —Hayır, sana uyarlama biraz farklı. Sen güzel konuştuğun ve güzel edebiyat sohbetleri yaparak beni mutlu ettiğin için yaşamaya devam ediyorsun.
    —Sustuğum zaman kavuşacağım şey özgürlük olmayacak…
    —…ölüm.
    —Ya ölüm ya da bu işkence.
    —Sen şiirden şarkıdan örnek vermeyi seversin ya, şöyle düşün; “Acı çekmek özgürlükse, özgürüz ikimiz de”
    —Kusura bakma net cevap alamadıkça sürekli aynı soru takılıyor aklıma. Şiirlerim, sohbetim beni öldürmene engel oluyor madem, sıkıldığında bana gerçekten ne olacak, hemen mi ölüm?
    Aklımda “Sonunu düşünen kahraman olamaz” sözü geçse de, TV seyretmeyen birine bu sözün bir şey ifade etmeyebileceğini düşündüm.
    —Sonunu soruyorsun ama gülümsüyorsun, ne geçti aklından.
    Bir oyun oynamayı düşündüm.
    —Sana aşık olmaya başladım sanırım. Bunu düşünüyordum.
    —Bir kitapta okumuştum, bir ‘Stockholm sendromu’ deniyordu sanırım.
    —Rehin alınanın, kendisini rehin alana aşık olmasıydı sanırım. Dur dur, adamın ismi de aklıma geldi, Jan Erik Olsson…
    —İsimleri o kadar hatırlayamam ama şu anda yaşadığının ‘Stockholm sendromu’ olduğuna da inanmıyorum. Sözlerinin sadece beni kandırmak için bir numara olduğunu biliyorum. Merak etme, tüm sıkıntılı yıllarıma rağmen, okuduğum kitaplardan kurduğum dünya, aşırı saf olmamı engelledi.
    —Aslında yaşadığın zorlukları düşününce, senin duygu ve düşüncelerini anlamaya çalışmam, hatta aşık olma ihtimalim o kadar da az değildi.
    —Böylesine bir anlayışlılık beni hapishane yerine, sizi tımarhaneye götüren yolu açabilir.
    —Sürekli şüphecisin. Daha çok Agatha Christie, Stephen King gibi yazarlardan cinayet kitapları okudun sanırım.
    Öfkeli bir bakışla döndü bana. Gözlerinde parıldayan şimşeklerle kısa bir süre durdu, sonra yavaş yavaş öfkesinin azaldığını belli eden bir tonla.
    —Onları da okudum.
    Öfkesinin geçmesine sevinmiştim, sonuçta eli-kolu bağlı biriydim.
    —Son günlerimde tek arkadaşım ve tek düşmanım sensin ve daha güzel şeyler dinlemek/konuşmak benim hakkım olmalı.
    Kısa bir an durdu. Duruşundaki üzüntüsü beni de etkilemişti. Sonra döndü gitti.
    *** *** *** ***
    Sonraki gelişinde neşeli görünmeye, gülümsemeye çalıştım;
    —Tekrar tekrar aynı günün sabahına uyanan, aynı günü yaşayan bir adamdan bahsetmiştim ya. O adamın en büyük üzüntüsü neydi biliyor musun?
    —??
    —Sevdiği kıza aşkını ilan ediyor, gönlünü kazanıyor ve gün bitiyordu ve kız o gün yaşananları unutuyordu. Ertesi gün kız ona yine yabancı gibi bakıyordu. Yani her şey baştan yaşanıyordu.
    —Yine de güzel bir gün değil mi?
    —Sevdiği ile geçen süre olarak güzel ama yine de…
    —Yine de, her gün ümit içinde olup, hiç kavuşamamak, …zor. Böyle yaşayabileceğimi sanmıyorum.
    Ne yapsam hüzün koşar adım geliyordu.
    —Ah ha, “Böyle yaşamak” dedin de bana ne hatırlattı biliyor musun! Kısa süren bir memuriyetim olmuştu. Ofiste bacak bacak üstüne atıp, o gün boş oturan iki arkadaştan biri diğerine ; “Sabahtan beri böyle oturuyoruz!” dedi öbürü de güzel bir öneri getirecek diye, merakla sordu; “Ne yapalım” o arkadaşta üstteki bacağını indirip, diğer bacağını üste attı ve “Biraz da böyle oturalım” dedi.
    —Güzel espriymiş.
    —Kahkahalarından belli. Ne oldu, bu ne surat. Komikti bence, biraz gülümsesen fena olmazdı.
    —Yapamayacağım, dayanamıyorum artık.
    —Duyan da birinin seni yakalayıp, mahzene zincirlediğini sanır.
    —İstemeden de olsa, bir anlık öfkeyle de olsa kardeşimi öldürdüm. Kötü olan hayatım daha da çekilmez oldu.
    İlk defa yanıma yaklaştı, önce atılıp ‘kollarından yakalayım’ dedim ama sakin tavrı beni şaşırttı. Anahtarların nerde olduğunu bilmediğimden, “Anahtarlar uzaktaysa ikna edemem” diye hamle yapmaktan vazgeçtim. Merakla ne yapacağını/ne söyleyeceğini bekliyordum. Ummadığım bir şey oldu, çantasından anahtarları çıkardı, kolumu çözmem için yanıma bıraktı, geri çekildi.
    —Lütfen hemen açma zinciri.
    —Kaçman için süre mi tanıyayım. Filmlerde olduğu gibi …ooo yine gülümsemedin.
    Dudağında yine o acı gülüş vardı.
    —Hayatım bir tür hapis gibi bu köşkte geçti, şimdide hapse atılıp yine duvarlar arasında ömrümü tamamlamaktan korkuyorum.
    İçimden bir sızının, yakıp geçtiğini hissettim. Kendi halimi unutup, onun için üzüldüm. Eğer yakalanırsa, ömür boyu hapis alması çok yazık olacaktı. Kimse onun çektiği acıları hesaba katmayacaktı.
    —Ne düşünüyorsun.
    — Tactius’un sözü geldi aklıma “Ayakta ölmek, diz üstü yaşamaktan iyidir.” Bir de yine o Çankırılı yazarın “Gel ey güzel ölüm” diye bir hikayesi aklıma takılıp duruyor.Orda ihtiyarın şu sözü garibime gitmişti önce “Çok yaşa çok yaşa. Ne faydası var çok yaşamanın” demişti, genç de, “Olur mu, çok yaşasak fenamı olur. Mesela bana 200 yıl hayat verilse hayır demem” deyince ihtiyar da “İçinde hayır olmayan bir ömür, uzun olsa kaç yazar ki. Uzun yaşadıkça dostlarının,sevdiklerinin, çocuklarının tek tek ölümünü göreceksin. Bu acı dayanılmazdır.” Demişti.
    —Bilmiyorum ama uzun ömür bana güzel görünüyor. Yapmak istediğin bir sürü şeye vakit bulabilirsin. Yani bir ömrümüz uzun olsun da, sonrasına da sonra bakarız.
    —Ömrümüzün ayrıntılarını seçebilir miyiz sanıyorsun. Mesela sen kardeşini öldürmeyi bu geçen haftaya kadar hiç düşünmemiştin ama bir anlık öfkeyle her şey değişiverdi. Pekala, ‘Hayırlı’ kelimesinin önemini anlatamadım sanırım. Bir de şu hikayeyi dinle. Adamın biri araya araya Ab’ı Hayat çeşmesini buluyor. Ölümsüzlük suyundan içip çook uzun bir ömre kavuşunca doğduğu şehre dönüyor. Bir arkadaşının yanına uğruyor ve arkadaşı o gün yanlış bir şey içip ölüyor. Arkadaşını öldürdü diye onu ömür boyu hapse mahkum ediyorlar. Ve uzun ömrü hapislerde sürünmeyle geçiyor.
    Ben hikayeyi tamamladığımda gayet üzgün görünüyordu.
    —Bu hikaye gerçekten bazı şeyleri anlamama yol açtı. Ölüm yıllardır yanı başımızda dolaşıyor. Çevremizdekileri aldığında bile fark etmiyoruz, düşünmüyoruz bize de uğrayacağını. Turgenyev’in dediği gibi “Ölüm eski bir şeydir, amma her insana yeni görünür.” Üzgünüm, çok üzgün… İnsan kaderine hükmedemiyor.
    Çantasından bir silah çıkardı, ürperdim.
    —Planın nedir, zincirlerimi çözünce, kaçarken vuracak değilsin sanırım. Ha.. tamam, mahzene girmiş bir hırsızı mı vurdum diyeceksin.
    Silahı yavaşça kaldırdı, niyetini anladığımda anahtarları kaptım. Bir yandan bağırıyordum
    —Dur lütfen dur, yapma yalvarırım.
    Silahı yavaşça başına götürdüğünü anlamıştım ama aniden mahzen kapısı açıldı ve silahlı insanlar içeri doluştu. En öndeki loş mahzen ışığında zincirle bağlı beni ve elinde silahla Cemile’yi görünce düşünmeden tetiğe bastı. “Kurtardık onu” diye bağırırken mahzenin kapısına çok yorgun, çok üzgün görünümlü biri geldi.. Cemile’yi vuran adam ona döndü, “Buyurun doktor” dedi. Doktor olan adam içeri girdiğinde, yerde yatan Cemile’nin yanından yürüyüp karanlıkta zor belli olan yerdeki tuzlu su içindeki Cemil’in cesedine baktı. Gözünde yaşlarla bir cesede bir de bana baktı.
    —Ben aile doktorlarıydım. Cemile’nin cesedini bana göstermedi. Uzaktan bakarak ölüm raporu hazırlattı.
    Gözlüğünü kaldırıp, göz yaşlarını sildi.
    -Yıllardır gizledim ama bu ailede cehennem hayatı yaşayan Cemile’ye aşıktım. İlk bakışta o lüle lüle saçlarını tanıdım.
    Tuzlu sudaki cesedin Cemile’ye ait olduğunu sanıyordu. Eğildi, sudaki saçlara dokundu. Cemil’in başına yapıştırılmış saçlar yerinden oynamıştı. Doktorun dokunmasıyla bir kısmı tuzlu suyun yüzeyine doğru çıktı. Ben zincirimi açmış, Cemile’nin yanına doğru giderken, doktor şaşkınlıkla sudaki cesedi inceliyordu. Cemil’in öldükten sonra uzayan çene sakallarını gördüğünde çığlığı bastı ve yerde yatan Cemile’ye doğru atıldı. Onu engelledim, Cemile’nin başını dizime koydum. Yüzünde acı ve huzur dans ediyordu. Ağlayan doktora elimle işaret ederek susmasını söyledim. Susmasa da sesi azalmıştı.
    Cemile fısıldadı;
    —Ölüm şiirleri geliyor aklıma.
    Gülümseyerek konuştum, sesimin tonundaki ızdırabı gizleyememiştim.
    —Bu da nerden çıktı, baharı düşünsene.
    —Baharı mı ? Kaç gündür sadece hapsi düşünüyordum. Teslim olmaya cesaret edemedim.
    Yerde kanı birikiyordu. Kanadıkça gücünün tükeneceğini biliyordum. Yüzümdeki acıyı gizlemeye çalıştım;
    —Keşke teslim olsaydın, ziyaretine yeşil soğan getirecektim.
    —Onu Ahmet Arif’e götür, bana kırmızı karanfiller…
    Gözlerime baktı, yarasının acısıyla bir ‘Ah!’ çektikten sonra, ona söylediğim bir sözü içimi yakarcasına tekrarladı;
    —Ah!… Ölüm yarım bırakır cümlelerimi…
    Gücü tükeniyordu, boynunu daha bir bıraktı kollarıma.
    —“Bazen istemediklerimizi yaşarız” demiştim.
    —İstemezdim böyle olsun.
    Eli ellerimdeydi, bakışlarımız öylece kaldı. İçimi acıtarak “El-ele, göz göze, öylece kalsak seninle” dizeleri aklıma geldi. Sanki yıllar geçiyordu sessizce, omzuma bir el dokundu, “Ölmüş” diye fısıldadı.Başımı salladım “Biliyorum” diye, oysa elleri hala sımsıcaktı. İçimde, “Acaba yaşıyor mu!” düşüncesiyle, “Yaşasa da bu güzellik hapislere yakışır mı?” ile çekişiyordu.
    Yaşasa da yenilmişti, ölse de… Yıllar çok incitmişti onu. O güzel şiir okuyan dudakları ince bir kan sızısıyla boyanmıştı. “Bir de ben incitmeyim” diye korkarak çektim ellerimi ellerinden. Kapalı gözlerinde bir damla yaş, dudaklarında pes etmiş bir acı tebessüm.Başını yavaşça yere bıraktım.
    —İstemezdim böyle olsun.
    Uzanıp, günlüğümü aldım, son satırları nasıl yazacaktım nasıl!...
    Başını yere bırakmamla doktor tekrar feryada başlamıştı. Bağırdığı son söz içimi acıttı “Zavallı Cemile, zavallı Cemile!”. Mahzenden çıkıp gitmeden önce, son kez baktım. Cemile…, Cemile… İlk defa ölürken mi bulmuştu huzuru. İlk defa ölürken mi, birilerinin kendisini sevdiğini öğrenmişti. Zavallı Cemile, zavallı doktor, …zavallı ben.


    --- Sezon Sonu ---

    Yazan : Ahmet Ünal ÇAM Yazılış : 25-05-2008 ahmetunalcam@gmail.com
    Ahmet Ünal ÇAM
    ahmetunalcam@gmail.com

  7. #27

    Aşıksan vur saza… Şoförsen bas gaza

    Aşıksan vur saza… Şoförsen bas gaza



    Genç servis şoförü, minibüsünü kenara çekip, temizlik yapmıştı. İçini temizledikten sonra arabanın dışını da temizlemek için çıkarken, zemine serdiği gazeteleri de toparladı. Sağa-sola kısa bşir an baktı, sonra götürüp hemen önünde park halinde olan başka bir servis minibüsünün yanına bırakıp geri geldi. İlerdeki çöplüğe gitmeye üşenmiş, yere atılmış gazeteleri görüp de kendisine lkızan olur diye de, içinde şoförü olmayan minibüsün yanına atıvermişti.

    Arabanın radyosunda kısa bir arama yaptıktan sonra, neşeli müzikler çalan bir radyo kanalı buldu. Sigarasını da yaktıktan sonra indi aşağı. Bagajdan kova, fırça, çekçek ve kurulama bezini alıp, camlardan dış yıkamaya başladı.

    Camları bitirip, kaportayı yıkamaya başlamıştı ki iki orta yaşlı adamın aşağıdaki cami yönünden geldiğini gördü. Yaklaşanlardan birinin saçları azdı, diğerinin saçı pek dökülmemişti ama oldukça kırlaşmış, nerdeyse bembeyaz bir pamuk yumağı gibi görünüyordu.

    İlgilenmeyecekti ama kır saçlı olan, özellikle kendisine doğru bakarak yaklaşıyordu. Yaklaşınca selam verdiler;

    -Selamün aleyküm, kolay gelsin.

    -Aleyküm selam, sağ ol. Camiden her halde, Allah kabul etsin.

    -Sağ ol.

    -Bize de dua etseydiniz amca.

    -Herkese dua ettik merak etme de, bu yaptığın olmamış. Böyle çevreyi kirletince servis şöförleri hakkında kötü düşünülmesine sebep olursun.

    -Hayırdır amca ne kirletmesi?

    -Gazeteleri diyorum, yere atmasaydın keşke.

    -Ha şu gazeteler mi?

    -Evet.

    -Görmüyor musun amca, o gazeteler öndeki minibüsün yanında.

    -Yani sen atmadın mı onları?

    -Olur mu amca ben atar mıyım hiç. Şoförü de çok ikaz ettim, “Ortalığa atma, az ilerde çöp var, oraya kadar götür” dedim ya nafile.

    -Yaa !...

    Az saçlı olanın kaşları çatıldı;

    -Ayıp yahu ayıp, insanın önce kendisine saygısı olacak.

    -Öyle amca ya. Şimdi çıkıp gelse inkar da eder böyleleri.

    Kır saçlı adam içli içli söylendi;

    -İnkar eder ha! Oysa şoför dediğin mert olmalı

    -Değil mi!

    -Yalan söyleyene insan gözle bile bakmam ben.

    -Helal amca. Aynen ben de öyle diyorum.

    Kır saçlı adam oldukça üzgün görünüyordu. Diğer adamla genç şoför öndeki servisin şoförü hakkında atıp tutarken, o yürüdü, gazeteleri toparlayıp çöpe kadar götürdü. Geri geldiğinde genç şoför gülümseyerek;

    -Amca sen niye uğraşıyorsun, atmasaydın da gazeteleri şoför geldiğinde ona söyleseydiniz ya. Ben söyleyince aldırmadı, sizden utanırdı belki.

    -Yok aslanım, o gazeteleri atan şoför lafla filan utanacak biri değil.

    -Amca sanki tanıyormuş gibi konuştun.

    -Tanımıyordum ama yazık ki artık tanıyorum.

    -Tanıyor musun ? Nerden tanıyorsun ki?

    Kır saçlı adam cevap vermedi, üzgün bir yüz ifadesiyle yürüdü, iki adamın şaşkın bakışları arasında öndeki minibüsün kapısını açtı, çalıştırıp uzaklaştı.

    Diğer orta yaşlı adam önce şaşırmıştı, sonra durumu anlayıp genç şoföre dönüp öfkeyle “Yazıklar olsun!” dedi. Genç şoför utançtan kızaran yüzüyle başını yere eğdi, malzemelerini aceleyle toparlayıp, minibüse atladı, kaçar gibi uzaklaştı.


    Yazan : Ahmet Ünal ÇAM ahmetunalcam@gmail.com 27-01-2009 10:00

    Not 1 : Arabasını temizlerken, yerlere gazeteleri rastgele atan çevreye ve kendine saygısız bir servis şöförünün etkisiyle yazdığım öyküm.
    Ahmet Ünal ÇAM
    ahmetunalcam@gmail.com

  8. #28

    Monşer, DUR BAKALIM ABD NE DER ?

    DUR BAKALIM ABD NE DER ?

    Bürokratlar aylık değerlendirmelerini yapmak için toplanmıştı. Ama bu kez aralarına kurumda yeni görev alan elemanlar, genç bürokratlar da katılmıştı. Gençlerle, tecrübeliler sanki karşılıklı iki grup gibi uzun masanın iki tarafına yerleşmişti.
    Yaşlılar tecrübeleriyle yol gösterme gayretindeydiler.

    -Uluslar arası toplantılarda öncelik diplomatik nezaket kurallarındadır. Bunu asla unutmayınız. Neyse, dış gelişmelerden örneklerle görüş alışverişimize başlayalım. Önce gençler başlasın, sormak, üzerinde görüş alışverişinde bulunmak istedikleri konulardan sorsunlar.

    -Biliyorsunuz, Türkmenistan yıllar önce bize şöyle bir teklifte bulunmuştu; “Ortak çalışalım, ülkemizdeki doğal gazı çıkarıp pazarlayalım. Hem siz Rusya’dan alacağınızdan çok daha ucuz doğalgaza kavuşursunuz, hem de ülkenizden Avrupa’ya gidecek gazın satışından yüksek pay alırsınız. Demişti ama bizim yetkililer “Şu anda bütçemiz uygun değil” diye kabul etmemişti, sonuçta büyük zarara uğramıştık. Şimdi de Azerbaycan ve İran petrollerini Nabuca projesiyle Avrupa’ya taşıma projesi var ama ciddi bir ilerleme sağlanamıyor. Sizce niçin?

    -Eeee… Uluslar arası olaylara çok yönlü bakmak lazım. Biz Azerbaycan’dan, İran’dan doğalgazı getireceğiz ama önce bir araştırmak, öğrenmek lazım Rusya ne der, ABD ne der?

    -Çeçenistan meselesi de var. Sovyetlerin kendi yasasına göre, özerk Cumhuriyetler, siyasi yapı değişikliğinde birlikten ayrılma kararı alabileceklerdi. Bu zaten yasal olan hakları, batı desteği alan Estonya, Litvanya, Letonya gibi ülkelere verildi ama desteksiz kalan Çeçenistan’a verilmedi. Biz niye destek olmadık, katliamlarda bile Rusya’yı suçlamamız gerektiği halde, Rusya ağzıyla konuşup, Çeçen direnişçilere ‘Terörist’ dedik, bu yanlış değil mi ?

    -Rusya, hemen yanı başımızda yer alan bir süper güç. Çeçenlerin lehinde bir açıklama yapmadan önce Rusya ile aramızın açılmasının sonuçlarını düşünmek zorundayız. Elinde nükleer başlıklı füzeler bulunduran bir ülkeyi kızdırmak işimize gelmez tabi ki.

    -Bildiğiniz gibi, 1.Dünya savaşı sonlarında, ordumuz doğudaki birliklerini savaş olan diğer cephelere çekmiş, halk savunmasız kalmıştı. Böyle bir zamanda Rusya,İngiltere,Fransa gibi ülkelerin Ermeni vatandaşlarımızı kışkırtması, silahlandırması neticesinde, Ermeni çeteler kurulmuştu. Bu çeteler savunmasız halkı katletmeye başlamıştı. Bu çetelerin Ermeni köyleriyle organik bağı olduğundan, yiyecek, barınma desteği verdiklerinden, doğuda zaten az bırakılmış askerler bunlarla başa çıkamaz olmuştu. Ermeni çetelere karşı çaresiz kalan devletin mecburiyetten “Zorunlu Ermeni göç” olayını gerçekleştirmişti. Şimdi ABD’deki bazı lobiler de, Fransa da bu olayı aleyhimize kullanmaya çalışıyor. Peki biz Cezayir’deki, en son da Ruanda’daki katliamları uluslar arası gündeme taşımıyoruz.

    -Sen ne dediğinin farkında mısın genç meslektaşım? Biz Ruanda katliamını gündeme taşırsak, olayda sorumluluğu olan Fransa, Belçika gibi ülkeler bize ne der, nasıl bir karşı tavır alır biliyor musunuz? Neyse başka konu?

    -Çin ile iyi ilişkilerimiz olsun diyoruz tamam ama ya Doğu Türkistan’da katliam yapılan, özgürlükleri elinden alınıp, sanki uçsuz bucaksız, dev bir açık hava hapishanesinde yaşayan soydaşlarımız, dindaşlarımız ne olacak. Bunu görmezlikten mi geleceğiz.

    -Çin, nükleer güce sahip bir ülke. Ekonomisi de dev. Tabi ki görmezlikten geleceğiz. Doğu Türkistan halkına eziyet edilmesine karşısın ama biz bunu gündeme getirmeye kalkarsak Çin ne der. Çin kızarsa, ekonomik ilişkilerimiz bozulursa neler olur? Uluslar arası meydanda bir adım atmadan önce 2 defa değil, 10 defa düşünmeniz gerekir. Neyse bunları tecrübelerinizle öğreneceksiniz.

    -Irak’ta, Afganistan’da, Guantanamo’daki işkenceler için gözünü kapatıyor batı. Bosna’da sivilleri korumakla görevli Hollandalı askerler, korumaları altındaki sivillere önce ‘Biz sizi koruyacağız, silahlarınızı teslim edin’ diyerek silahlarını topladılar, sonra da insanlık suçu işleyerek, korumaları altındaki “Birleşmiş Milletler Güvenli Bölgesi” ilan edilen, Srebrenica’da akü fabrikası sahasındaki, silahsız 8 bin Boşnağı göz göre göre Sırp çetecilere teslim edip katledilmesine göz yumdular. Daha sonra utanmadan bu askerlere Hollanda Savunma Bakanı şeref madalyası takmıştı. Bizim diplomatlardan bu olaylara karşı da bir tepki duymadık.

    -Boşnakları Sırplara teslim etti diye Hollanda’da askerlerine kızıyorsun amma Hollanda Avrupa’da önemli bir ülke. Hollan’dayla aramızın bozulması aleyhimize sonuçlar doğurur.

    -Tarihi misyonumuz mazlumları korumak üzerineyken, üstelik atalarımızın yıllarca adaletle yönettiği bir coğrafyada meydana gelen olaylara, Filistin’de, özellikle Gazze’de sivillerin, çocukların misket ve ahtapot bombalarıyla katledilmesine, ciddi tepki vermemiz gerekmiyor mu?

    -Gazze’de çocuklar öldürülmesin diyorsun ama bu ortalıkta söylenir mi! İsrail’in ABD ve Avrupa’da ki destek gücünü, ayrıca dev ekonomik şirketlerdeki gücünü biliyor musun? Diplomatik olacaksın, önce bir düşün, bir incele bakalım, ciddi tepki verirsek buna İsrail ne der? Onun kayıtsız şartsız destekçisi olan ABD ne der? Tabi siz gençsiniz, zamanla tecrübelerimizden faydalanarak… bir dakika noluyor, niye ayaklandınız?

    -Merak etmeyin, sinirlenmeden önce izin aldık. Bu kadar kişiliksiz, ezik politikalar üretenleri meclisten kovalamak caizdir diye ABD başkanı Obama’dan fetva aldık.


    Ahmet Ünal ÇAM 03-01-2009 15:30
    Ahmet Ünal ÇAM
    ahmetunalcam@gmail.com

  9. #29

    Bu Belki Son Günündür

    Adam, telaşlı, öfkeli bir halde hanımına bağırıp, çağırıyordu. Babalarının sesini duyan iki çocuk ise yataklarından kalkıp salona gelmişti. Babalarının öfkesini görünce, korkmuş, sinmiş halde birer koltukta sessizce oturup kalmıştı.

    Adam, çocuklara, hanımın üzüntüsüne aldırmadan söylenip duruyordu;

    -Söyledim değil mi, söyledim. Bu gün toplantı olduğunu, açık mavi gömleği ütülemeni söyledim. “Kahverengi gömlekle gidiversen nolur!”muş. Bu gün sunum yapacağım, karamsar bir görüntü mü vereyim, dinleyenlerin içi kararsın, bu da projeye verecekleri oyu etkilesin! Bunu mu istiyorsun?

    -Tamam bey, bitti işte.

    Adam açık mavi göleği hışımla aldı;

    -Bitti, tabi bitti ama ben geç kaldıktan sonra bitmiş neye yarar.

    Hanımı çocukların korkmuş yüzlerine baktıktan sonra, yine eşini sakinleştirmeye çabaladı;

    -Dün bundan da geç çıkmıştın, vakit var, yetişirsin.

    -Anlamıyor ki, anlamıyor ki. Bu gün sunumu ben yapacağım. Herkesten önce gitmeliyim ki, gelecek önemli konuklara ‘Hoş geldi’ demeliyim.

    Adam bir sürü söz daha söylenerek, bağırarak çıktı, arabasını çalıştırıp uzaklaştı. Hanımı, direksiyon başında da öfke saçan eşinin halinden endişelendi, “Bir kaza yapmasa bari…”

    Eşi uzaklaşınca, çocuklarının yanına gidip sarıldı, rahatlatmaya çalıştı.

    -Madem erkenden kalktınız, hemen size sultanlara layık bir kahvaltı hazırlayıp getireceğim.

    Mutfağa geçti, zihnindeki huzursuzluğu dağıtmak için hemen neşeli müzikler çalan bir radyoyu açtı. Ocağa haşlamak için yumurta koydu, cezvede süt ısıtmaya başladı. Masaya zeytin, peynir, reçel koymayı da ihmal etmedi.

    Biraz sonra çocuklarına seslendi

    -Kahvaltınız hazııır!

    Çocuklar kahvaltıya otururken, radyoda müziğin birden kesilmesi dikkatini çekti. Son dakika haberi anonsuyla, radyonun sesini biraz daha açtı. Radyo’da zincirleme bir kaza haberi vardı. Ayrıntılarla biraz sonra birlikte olacağız demişti spiker ama kazanın yerini söylediği andan itibaren o sandalyesine yığılıp kalmıştı. Spikerin bahsettiği kaza yeri, kocasının her gün işe giderken geçtiği dörtlü kavşaktı.

    Eşinin bu kavşaktaki trafikten şikayetçi olduğunu, her sabah yoğun bir trafik olduğunu söyleyişi aklına geldi. “Geç kaldım diye acele edip acaba o da…” Aklına gelen düşünce içini daha da yaktı, hemen ayağa kalktı.

    -Çocuklar, unutmayın ocağa yaklaşmak yasak. Kahvaltınızı yapıp salona geçin, oynayın. Benim acil bir yere uğramam gerek, kapıyı da kimseye açmayın tamam mı?

    Çocukları uslu, söz dinler olduğu halde, çok kısa süreli de olsa evde yalnız bırakmak zorunda kalsa tekrar tekrar tembihte bulunurdu.

    Sokağa çıkmak için üzerine bir şeyler aldı, cebine de bir taksi parası aldı. Kapıya yöneldiğinde kocasının bu kazada ölmüş olabileceği endişesiyle kabaran yüreğine daha fazla dayanamayıp, ağlamaya başlamıştı. Göz yaşlarını çocukları görmesin diye, açık olan mutfak kapısına sırtını dönmeye özen gösteriyordu. İçindeki acının kocasının ölmüş olma ihtimali kadar, giderken kendisini kırması ve çocuklarının önünde bağırıp çağırmasından da kaynaklandığını anladı. Oysa her zaman böyle öfkeli değildi.

    -Eğer ölürse, çocuklarım babalarını, son gördükleri haliyle mi hatırlayacak? Kalp kıran, öfkeli bir baba olarak mı kalacak akıllarında?

    Kapıdan çıkarken, çocuklarına bir kez daha seslenecekti ama artık akan gözyaşları saklanamayacak haldeydi. Hemen kapıyı açıp dışarı çıkmak için hamle yaptı ama karşısında kapıya doğru adım atmakta olan kocası vardı.

    Adam, bir an karısının ıslak yanaklarına baktı; “Haberleri mi dinledin?” diye sordu. Hanımı, konuşamadan sadece başıyla onayladı. Adam, önce sarıldı, sonra eşinin yanaklarını sildi.Hanımı zorlukla sordu;

    -Hani önemli bir toplantına geç kalmıştın, niye döndün?

    -Kaza benim hemen yakınımda oldu. O anda toplantıdan daha önemli bir şeyi unuttuğumu hatırladım. Eğer o kazada ölseydim…

    O anda çocuklar da yanlarına gelmiş, babalarının yine öfkeli olabileceğini düşünerek, annelerinin yanında durmuştu. Adam, bütün içten, samimi gülümsemesiyle çocuklarını yanına çağırdı, boyunlarına sarıldı, yanaklarından öptü.

    -Ben bu gün büyük bir hata yaptım ve evden çıkarken, sizleri ne kadar sevdiğimi söylemeyi unuttum. Böyle önemli bir şey unutulur mu hiç. Ne yapalım, ben de geri döndüm.





    Yazan : Ahmet Ünal ÇAM ahmetunalcam@gmail.com
    Yazılış : 09-02-2009 09:00
    Ahmet Ünal ÇAM
    ahmetunalcam@gmail.com

  10. #30

    Güle Güle Ağladım

    Direksiyon başına geçenlerin, gerçekten de bir tür değişime uğradığını gördüm. Benzetmek belki abes olacak ama yaya iken sakin, mülayim denecek sessizlikte, engin bir hoşgörü içerisinde olan insanlar, direksiyon başında kuzu postundan kurtulmuş kurt gibi, hatta aslan gibi oluveriyor.

    “Ben de böyle olur muyum? Kaba, bencil davranışlara geçer miyim?” sorularıyla bir süre rahatsız olmuştum aslında ama sonra farkına varmadan yaptığım hareketleri tarttığımda rahatladım. Yolda gördüğüm bir kaplumbağa için arabayı durdurup, yolun sonuna geçirdim. Sonra dönüp, yola çıktıktan sonra fark ettim bencilce davranmadığımı. “Demek ki her direksiyon başına geçende kişilik değişikliği olmuyormuş” diye sevindim. Bundan sonra trafikteki iyi insanları, kibarları, bencillikten uzakları gözlemler oldum. Meğerse benciller daha çok göze battığı için çok zannediliyormuş. O kadar çok efendice araba kullananlar var ki, sessizce, dikkat çekmeden. Bazen yavaşlayan bir araba görüyorum, “Trafik lambası filan da yok, niye yavaşladı?” diye bir bakıyorum, yaşlı bir teyze o şoföre el sallayarak teşekkür edip, yorgun adımlarla yoldan geçiyor. Başka birinde bakıyorum, önümdeki araba sağ sinyali yakıyor, “Hayırdır, sol şerit bomboş niye kenara yanaşıyor?” diyorum. Sonra fark ediyorum ki, epey geriden gelen ambulansın ışığını görmüş, gecikmeden sol şeridi boşaltmaya çalışıyor.

    Bu tür olaylara rastlamak günümün huzurlu, neşeli geçmesine çok katkı yapıyor. Bazen aynalarda kendimi gülümserken yakalıyorum. Nedenini düşünüyorum, sonra o gün yaşadıklarımı bir filmi geri sarar gibi düşüne düşüne inceliyorum ve sonunda böyle güzel bir olaydan sonra içimde kalan güzellikten neşeli, mutlu olduğumu keşfediyorum.
    Bu gün yine hem dikkatli araba sürmeye çalışıyorum, hem de güzel bir olaya rastlarsam kaçırmayım çabasındayım. Çünkü, iş yerinde yapacağım sunum için moral ihtiyacım var. Moralli, neşeli olmak özgüvenli olmayı sağlıyor. Ki bu da başarının en önemli anahtarı.

    Bu düşünceler içindeyken, her şey bir saat gibi tıkır tıkır güzelliklere doğru yol alıyor gibiyken, ihtimalinden bile korktuğum, aklımın ucundan bile geçmesini engellediğim bir olay oluverdi. Önce bir çarpma sesi, uzun süredir içimde birikmiş korkuyla refleksleri birikmiş bir ani fren ve ben de şok.

    Çevreden koşanlar, bazıları arabamın hemen önüne koşarken, birkaç kişi de kapımı açıp beni dışarı çıkardı. Beni arabamdan çıkaranların yardım için değil, kaçmamam için kolumu sıkıca tuttuklarını anladım. Bunun rüya veya bir gün ortası kabusu olduğunu görmek ve gerçek hayata dönüp, aslında bir şey olmadığını anlayıp rahatlamak istiyorum ama olmuyor işte bitmiyor bu işkence.

    Kolumdan tutanlar beni de arabamın önüne doğru götürdüğünde bunun gerçek olduğunu anlıyorum; Başı kanayan bir çocuk ve içindekiler yerlere saçılmış bir okul çantası…

    Dizlerimin bağı çözülüyor, bunu kaçma hamlesi sananlar daha sıkı kavrayıp beni ayağa kaldırıyor. Gözlerimin bir kararıp, bir düzeldiği esnada çocuğun kolundan tutup, oturttuklarını görüyorum. “Başı kanayan bir çocuk için bu hareket doğru mu caba?” düşüncesiyle, “Allah'ım, çocuk ağlıyor, demek ki yaşıyor! ” düşüncesinin beynimde çarpışmaları gözümden yaşlara yol açıyor.

    Ağladığımı gören bir kaç kişi susmaktan vazgeçiyor sanki ve ilk defa o sesleri duyuyorum; “Adamın suçu yok, çocuk birden yola fırladı”. Bu sözleri birkaç kişi daha tekrar edince ve onaylayanlar artınca kolumu bıraktılar, arabama dayanarak zorlukla ayakta durabildim.

    Koşarak gelen kadının gözündeki yaşlar ve acı feryadı annesi olduğunun habercisiydi sanki. Çocuğuna sarılırken bana bakışındaki nefreti bana göndermeyi de unutmamıştı. Allah’tan çevredeki insaflı insanlar onun yanında da yüksek sesle suçsuz olduğumu söylediler. Bunun üzerine kadıncağız benden bakışlarını çekti.

    Bu gelişmeden sonra bakışlar benden çok çocukta yoğunlaştı ama kimse bir şey yapmıyordu. Dizinde de kanama vardı ama ordan geçen biri, “Başı kanıyor, içten beyin kanaması olabilir, acele hastaneye kaldırılmalı !” deyince ancak kendilerine geldiler. Hemen ambulans için telefon ettiler ama bu saatlerde hastane tarafından gelen trafik çok yoğundu. Oysa hastaneye doğru trafik akışı daha rahattı. Kendimi toparlamaya çalışıp, seslendim;
    -Çocuğu arka koltuğa yatırın, ben götüreyim!

    Kısa süreli bir şaşkın bakışlardan sonra çocuğu arka koltuğa taşıdılar, annesi de yanına oturdu. Birisi kulağıma eğildi;
    -Suç mahallinden arabanı hareket ettirirsen ceza alırsın.
    Gülümsedim, cevap vermedim. Kalabalığa seslendim;
    -Komşuları veya tanıdığı bir kişi daha bizle gelsin.

    Kalabalıkta bir kadın aceleyle “Arayan olursa hastaneye gittiğimi söylersin.” Diye çevresindekiler tembihlerde bulunarak bindi arabaya.

    Annem, her işinde Allah’a sığın. Senin şer zannettiğinde de bir hayır olabilir, dua et” derdi her zaman. Ama düşünüyorum düşünüyorum, bulamıyorum. Sadece daha kötü bir netice karşıma çıkmadığına, çocuğun şu anda iyi göründüğüne şükrediyorum. İnşallah iç kanama da yoksa, işte asıl o zaman rahatlayacağım.

    Hastanenin aciline çocuğu teslim ettik. Sonrasında polisler ifademi almak için tuttular ama çekip gitmek zaten uygun olmazdı. Çocuğun babası da yanıma geldi, öfkeli, öldürmek isteğinin aşikar olduğu bakışlar filan zaman zaman devam etti. Polis gözlemi altında koridorda bekledim.

    Epey bekledikten sonra, beyin tomografisinden sonra ameliyata alındığı haberini zorlukla duyabildim. Aile ile sonradan hastaneye koşan akrabalar, hatta tanıdıkları perişan halde ağlaşmaya başlamışlardı. Bu görüntü kötü bir gelişmenin habercisiydi ama gidip soramıyordum. Polis memurundan rica ettim. O da sormaya cesaret edemediği gibi, bu ağlaşmalardan, çocuğun durumunun umduğumuzdan da kötü olduğunu düşünüp, beni koridordan alıp, hastane polis bürosuna götürdü.

    Yıkılmıştım işte. Durumunu bir türlü öğrenemiyordum. Sonunda çocuğun babasının polis merkezine doğru geldiğini gördüm. Suç bende olmasa da bu babasına ne ifade edecekti ki…

    Başımı öne eğdim, kaderime razı beklemeye başladım. Çocuğun babasının geldiğini fark eden tecrübeli bir polis memuru, öylesine ayağa kalkmış gibi gelip, önüme dikildi. Beni bir saldırıdan korumaya çalıştığını anladım.

    Adam, bana bir an boş gözlerle bakıp, diğer memurlara doğru yürüdü. Ağlamaktan kızarmış gözlerini görmem için bu bakış yeterliydi.

    İlerdeki masa başında bazı evrakları imzaladığını gördüm. İster istemez içimde bir huzursuzluk oldu. Sanırım şikayet dilekçesini imzalıyordu. Şikayetten sonra, çocuğu hastaneye getirmek için bile olsa, arabamı olay yerinden hareket ettirmem de cezamı artıracaktı.

    Adam yanında başka bir polisle bana doğru yaklaştı. O polisin gözle işaret vermesiyle, beni korumaya çalışan polis kenara çekildi. Ayağa kalktım, çocuğun babası karşımdaydı işte. Kaderime razı, boynumu büktüm. Dayanamayıp bir yumruk atacağını tahmin ediyordum. Bana doğru bir adım daha atınca, gayri ihtiyari gözlerimi yumdum.

    Islanmış yanaklarını yanaklarımda hissettim. Bana sarılmıştı. Bir şeyler söylemek istedi ama konuşamadı. Bunun üzerine polisin sesini duydum;
    -Beyefendi, sizden şikayetçi olmayacağına dair evrak imzaladı. Bu kaza sayesinde çekilen beyin tomografisinde, gecikilse ölümcül olabilecek bir tümör ortaya çıkmış.

    Şaşkınlık içindeydim.
    - Ameliyat için ne dediler?
    -Merak etmeyin, erken değil, çok erken bir teşhise yol açmış bu tomografi. Doktorlar ameliyattan sonra hiç bir etkisinin kalmayacağını söylemişler.

    Annemin sözleri aklıma geldi; “Senin şer zannettiğinde de hayır olabilir!” . Göz yaşlarımı tutmaya çalışmaktan yorulmuştum artık. Hiç ağlamak hiç bu kadar güzel olmamıştı, hiç ağlarken bu kadar mutlu olmamıştım…

    Yazan : Ahmet Ünal ÇAM 02-03-2008 12:20
    ahmetunalcam@gmail.com
    Ahmet Ünal ÇAM
    ahmetunalcam@gmail.com

  11. #31
    Adı: Böbrek (1).jpg Görüntülenme: 51 Boyut: 24.0 KB
    -Merhaba Recep hoş geldin.

    -Hoşbulduk abi .

    -Eee… neticeleri aldın mı?

    -Aldım abi. Birimizin neticeleri iyi ama birimizde sorun çıktı.
    Ağabey olan Zeki yerinde rahatsızca kıpırdandı.

    -Bana bak, “ Doktor arkadaşım, ucuza, baştan aşağı muayene edecek, ikimiz beraber gidelim” dedin gittik. Karnımın altında sıkıştıran ağrımdan başka bir şeyim yoktu. Şimdi bana bir de kötü haber verme.

    -Merak etme abi, Allah çaresiz dert vermesin. İyi ki kontrole gitmişiz.

    -Niye ki. Önemli bir şey mi var.

    -Doktor arkadaşım Selim, böbreklerde sorun çıktığını söyledi.

    Zeki iyice telaşlandı;
    -Ben de mi?

    Recep abisinin telaşlı haline baktı, kısa bir sessizlikten sonra gülümsemeye çalışarak devam etti;

    -Yok yok… merak etme sende değil, bende.

    Recep, oturduğu yere yerleşti, ağırdan ağıra, yavaş yavaş konuştu;

    -Neyse, çaresi var demiştin. Neymiş çaresi?

    -Böbrek nakli.

    -Öyle mi! Böbrek bulmak kolay değil diye duymuştum. Sana ne çabuk bulundu böyle.

    -Beraber gittik ya abi.

    -Eeee…

    -Senin de her türlü bulguların hastanede kayıtlı ya, senin böbrek bana uyuyormuş.

    Zeki, kaşlarını çattı;
    -Ne diyorsun sen Recep. Ben nasıl vereyim sana böbreğimi, ben ne olacağım.


    -Abi bilmiyor musun, sağlam olduktan ve kendine dikkat ettikten sonra bir böbrek de yetiyormuş.

    -Olmaz, olmaz Recep. Bak sen benden genç olduğun halde iki böreğinde göçmüş, başkasından böbrek istiyorsun. Benim ne garantim var? Sana bir böbreğimi verdikten sonra ya diğeri de işini yapamazsa. Sen benim böbreğimle rahat rahat gezerken, ben diyaliz makinelerinde mi ömür tüketeceğim..

    Recep’in bakışlarındaki gülümseme kaybolmaya başlamıştı.

    -Şaka yapıyorsun değil mi abi.

    -Bu işlerin şakayla filan ilgisi olmaz Recep. Tamam kardeşimsin, tamam zor günümde çok borç verdin ama bu iş başka.

    -Sen benim yerimde olsaydın, düşünmeden verirdim abi. Eğer beni denemek için yapıyorsan, yapma. Sen böyle konuştukça gerçekten üzülmeye başladım.

    -Bak Recep, açık söylüyorum, eğer borcumu başıma kakıp da isteyeceksen, hemen bir takvime bağlayalım, birkaç senede ödeyim. Borç çok, hemen ödeyemem ama borcumu kullanıp bana boşuna baskı kurmaya kalkma.

    -Ben sana borç lafı açtım mı! Her zaman demedim mi, “Ne zaman müsait olursan, o zaman ödersin.” Diye. Bu iş başka abi, kardeş kardeşe böyle durumda yardımcı olmazsa, başka ne zaman gösterecek kardeşliğini.

    -Hiiiiç boşuna çeneni yorma. Sen de bekle biri organ bağışlasın diye, başkaları nasıl bekliyor.

    -Organ bağışlayan o kadar azken, yıllarca bekleyenler varken, insan kardeşinin diyaliz makinelerinde sürünmesine nasıl göz yumalbilir ki.

    -Son sözüm bu Recep, benim ki de can.

    Recep yüzü asık, morali bozuk ayağa kalktı.
    -Pekala abi, seni bir daha rahatsız etmeyeceğim. Ama ameliyat işlemlerine başlaması için kimliklerimizi doktor Selim’e bırakmıştım. Ona uğrayıp kimliğini alabilirsin.

    -Güle güle, güle güle !…

    ***** ***** *****

    Ertesi gün Zeki hastanedeydi. Biraz da eleştirmesindençekine çekine, doktor Selim’in odasına girdi;
    -İyi günler doktor bey!

    -Ooo hoşgeldiniz Zeki bey. Nasılsınız?

    -İyiyim iyiyim.

    -Az önce Recep de telefon etmişti, yarın tam ameliyat saatinde hastanede olacağını söyledi.

    -Öyle mi! Aslında ben de o konuda konuşacaktım doktor bey.

    -Buyurun.

    -Bu ameliyat olmasın diyecektim.

    -Olur mu! Siz ne diyorsunuz, diyaliz makinelerinde dolaşmak, o ağrıları çekmek, her hafta, bazen haftada iki kez hastaneye koşmak, üstelik çoğu zaman ağrı içinde sıra beklemek kolay mı sanıyorsunuz. Üstelik sizlerin durumu çok güzel, iki kardeşten biri böbrek hastası çıkıyor, aynı gün muayene olan kardeşinin de böbrekleri hem sağlam, hem de kardeşine uyumlu çıkıyor.

    -Doktor bey, kusura bakmayın, tartışmak istemiyorum. Kimliğimi alıp gideceğim, bu ameliyatı istemiyorum.

    Doktor çok şaşkındı;
    -Zeki bey, karar sizin, zorla bir şey yaptırma imkanımız yok ama bir doktor olarak bu durumu kabullenemiyorum. Gelin bir daha düşünün, bu yaptığınızın hiçbir mantıklı tarafı yok. Ameliyat masasına yatmaktan korkuyorsanız, günümüzde bu ameliyatlar oldukça başarılı yapılıyor.

    Kimliği uzattı;
    -Evraklar önümde hazır, sadece sizin imzanız kalmıştı. Bakın kardeşiniz de yarın vaktinde burada olacağını söyledi, daha ne istiyorsunuz ki, anlayamıyorum.

    -Doktor bey, bey eninde sonunda bir organ bağışlayan çıkacaktır.

    -Korkarım ki sizin o kadar vaktiniz yok.

    Zeki, içinde inceden bir sızı duyar gibi oldu.

    -Kardeşimin durumu o kadar mı kötü?

    -Kardeşinizin mi! …Recep size söylemedi mi, sizin böbreklerden biri hiç çalışmıyor, diğeri de iflas etmek üzere.
    Zeki’nin gözlerinde korku, acı, hüzün toplanırken, durumu yeni anlayan doktor bir an Zeki’nin gözlerinin içine öfkeyle baktıktan sonra ayağa kalktı;

    -Zeki bey, kardeşiniz böbreğini size vermek için yarın burada olacak. Size tavsiyem, bu evrakları imzalayıp sekreterliğe bırakın ve yarın ameliyat için burada olun.


    25-04-2007 02:00


    Ahmet Ünal ÇAM
    ahmetunalcam@gmail.com
    Ahmet Ünal ÇAM
    ahmetunalcam@gmail.com

+ Konuyu Yanıtla
2 / 2 İlkİlk 12

Tags for this Thread

Yer İmleri

Gönderme Kuralları

  • You may not post new threads
  • You may post replies
  • You may not post attachments
  • You may not edit your posts
  •