+ Konuyu Yanıtla
2 / 1 12 SonSon
31 sonuçtan 1 --- 20 arası gösteriliyor

Konu: Ahmet Ünal ÇAM 'ın Öyküleri

  1. #1

    Ahmet Ünal ÇAM 'ın Öyküleri

    Eskimeyen Dost


    Çay bahçesinde oturan 55-60 yaşlarındaki adam, yanına yeni gelen aynı yaşlarındaki arkadaşına öfkeyle söyleniyordu;
    -Biraz daha gelmeseydin canım, kök salıyordum yavaş yavaş.
    -Aziz bey, insan arkadaşını böyle mi karşılar.
    Aziz bey, ayağa kalkıp arkadaşına sarıldıktan sonra sitemli konuşmalarına devam etti.
    -Ahmet bey, beni saatlerce bekletmen doğru mu!
    -Aziz bey, iyice yaşlandın. Ne saatlercesi yahu. Beklediğim otobüs geç geldi, sonra da trafiğe takıldı işte
    -Bir önceki otobüse binseydin.
    -Bak kırmaya başlıyorsun beni.
    Aziz bey, nazını götürdüğünü bildiği arkadaşına yüklenmeye devam etti;
    -Kırmak mı! Asıl kırılan benim yahu. Buluşalım, bir çay-kahve içelim diyen sensin, geç kalan yine sen.
    -Tamam yahu ettik bir kusur. Unut artık.
    -'Unut' muş, hani edebiyat sohbeti yapacaktık, şiirler okuyacaktık. Bu moralle oku okuyabilirsen. Heves mi bıraktın!
    -Azizim Aziz, unut moral bozan konuları, kapat artık. Çevrene bak; çiçekler açmış, kuşlar şen-şakrak, bir bahar rüzgarı yüzümüzde. Neşelen, kahveciye rica ederim şimdi, senin sevdiğin bir eski şarkının plağını da çalar. Daha ne istersin şu üç günlük dünyadan.
    Sözü biterken kahveciye doğru el salladı. Kahveci, bu iki ihtiyarın hemen hemen her hafta gelmesine, eski şarkılar dinleyip, şiirler okuyarak sohbet etmesine alışmıştı. Alıştığı işareti alan kahveci, uzaktan onların hafif atışmalı hallerini görünce, kendi kendine mırıldandı; “Aziz bey yine öfkeli, uygun bir şarkı çalmalı”. Diyerek plakları karıştırmaya başladı.

    Kahvecinin koyduğu plaktan, “Sen benim eski değil, eskimeyen dostumsun” şarkısı kulaklarından ruhuna yayılırken, Aziz bey yumuşadığını belli eden bir ses tonu takınsa da yine sitemli konuştu;
    -Senin keyfin yerinde, bekletilen sen değilsin.
    -Bak kalbimi kırmaya devam edersen, bir dahaki sefer daha da geç gelirim.
    -Aha!..bir de tehdit ha, “Daha da geç gelirim ha!...”
    -Kızma canım hemen, şaka yaptım, bir daha geç gelir miyim!
    -Ha şöyle yola gel.
    -…hiç gelmem.
    -Bak bak bak. Gelme de gör bakalım bir daha yüzüne bile bakmam.
    Ahmet bey gülümsemeye, Aziz beyin öfkesini neşesiyle savuşturmaya devam etti.
    -Neyse Azizim, bir öykü yazıyorum. Sanırım bu gece bitiririm. Seni darıltmak istemem, bir daha ki buluşmamızda yorumlarına ihtiyacım var.
    -Seni gidi seni, zayıf tarafımı biliyorsun değil mi!
    -Öfkenin çabuk geçmesi de olmasa çekilecek adam değilsin.
    -‘Adam değilsin’ den önce virgül mü var?
    -Yok yok, o kadar da değil. Yine kavga mı çıkaracaksın.
    Aziz bey güldü;
    -Şaka yaptım canım, sen şaka yaparken iyi de ben yapınca mı kötü. Neyse, bu günkü okuyacağımız şiirlere başlamadan kararlaştıralım, çarşamba mı uygun, perşembe mi sana?
    -Çarşamba hastane randevum var, Perşembe buluşalım.
    -Hastane mi, yok ya önemli bir şey?
    Ahmet bey, bakışlarını başka tarafa çevirdi.
    -Önemli bir şey yok canım. İhtiyarladık, bir kontrolden geçeceğiz.
    -Tamam ama sakın gecikme köprüleri atarım ha!
    Ahmet bey yine güldü;
    -Atarsan at yahu, ben seni kolay bırakmam, yeni köprüler kurarım. Senin gibi aksi ihtiyarın arkadaşsız kalmasına gönlüm razı olmaz.
    -Gül bakalım gül. Öykün kötüyse böyle gülemeyeceksin. En ufak hatanı yüzüne çarpacam, yerden yere vuracağım seni.
    -Yahu eski dostuz insaf et.
    -Neyse bırak bunları o güne kadar gülsün yüzün. Sen yeni şiirlerini oku bakalım.
    Ahmet bey, çantasını karıştırdı, bir şiir defteri çıkarıp okumaya başladı;

    NE KALDI
    İçimde gençlikten bir ses kaldı,
    Doymadım dünyaya ah! ... heves kaldı
    Neylesem, ne yapsam nafile
    Alacak bitti de verecek son nefes kaldı.


    Birbirlerine şiirler okuyarak vakit geçirdiler. Akşama doğru vedalaşıp ayrıldılar.

    **** **** **** **** **** **** **** ****
    Son edebiyat sohbetinin tadı damağında kalan Aziz bey, perşembeyi nerdeyse iple çekmişti. Elinde son dergilerden bir demet, dostuyla okumak için hevesle kahvehanenin bahçesine geldi. Bahçeye geldiğinde yüzü asıldı, arkadaşı henüz gelmemişti. Öfkeli biriydi, yine içinde öfkenin kabardığını hissediyordu;
    -Gelsin bakalım, bu kez gerçekten kırıcı konuşacağım.
    Beş dakka, on dakka derken iyice sabırsızlanmıştı;
    -Yazıklar olsun, geçen o kadar kızdığımı bildiği halde yine gecikti. Eminim yine otobüsü bahane edecektir. Hele bir gelsin, kalp kırmak nasıl oluyormuş göstereceğim.
    Bekledi bekledi… saatine baktı, yarım saat geçtiğini görünce yüzü öfkeden kızarmış halde kalktı yürüdü gitti.
    Eve vardığında öfkesinden kimse yanına yaklaşamadı. Girer girmez yüksek sesle bağırdı;
    -Ben odama geçiyorum, Ahmet’ten telefon gelirse hemen beni çağırın.
    -Arkadaşın Ahmet amcadan mı?
    -Arkadaşım, dostum filan değil artık.
    Hışımla odasına geçti. Oda da bir aşağı, bir yukarı yürüyor, Ahmet özür dilemek için aradığında söyleyeceği öfkeli sözleri düşünüyordu. Arada bir odadan çıkıp soruyordu;
    -Ahmet aradı mı?
    -Hayır, aramadı.
    -Arayınca hemen haber verin.
    Ne kadar beklese de aramadı, ertesi gün de;
    Önce, aramaya utanıyor diye düşünüyordu ama ertesi gün de aramayınca kalbinde büyük bir hüznün ağırlığını hissetti. İşte perşembeden sonra cuma günü de akşam olmuş, hala aramamıştı.
    -Yazıklar olsun Ahmet, bir arayıp özür bile dilemedin. Köprüleri atan sen oldun, yazıklar olsun, yazıklar olsun.
    İki gündür öfkesi, söyleyeceği sözler içini bunaltmıştı. Eli telefona uzandı, numaraları çevirmeye başladı. Bir yandan da, eski bir dostluğu bitirişin acısı boğazında düğüm düğüm düşünüyordu;
    -Son sözümü söyleyeceğim Ahmet, son sözümü ve bir daha yüzüne bile bakmayacağım.
    Telefonun açılma sesinden sonra karşıdan genç bir kızın sesi geldi;
    -Alo.
    Genç kıza karşı öfkeli konuşmamaya çalıştı, sesini yumuşattı;
    -Ahmet beyle görüşecektim kızım, evde mi?
    Genç kız zor konuştuğunu belli eden bir sesle cevap verdi;
    -Arkadaşı mısınız? uzun süredir kalbinden rahatsızdı, çarşamba günü vefat etti, bu gün de cuma namazından sonra Çankırı’da defnettik.




    Ahmet Ünal ÇAM 09-01-2007 09:00
    http://huzur.sehri.com

  2. #2

    Öykü : Zeliş


    Genç gelin Zeliş, bulaşık yıkarken bir yandan da hüzünlü bir halde geçmişe dalmış, düşünüyordu. Gelin olup, köyünden ayrıldığı son gün gelmişti aklına. Komşuları olan Hacer teyzenin söylediklerini düşündü;
    -Sevinsene kız, büyük şere gidiyon. Kurtuluyon tarlada, bahçede çalışmaktan
    Ne çare sevinememişti Zeliş. Oysa öbür kızlarla daha önceki konuşmalarında Zeliş de özenirdi şehre gelin gitmeye. Görücüler gelmeden daha bir-iki ay önce kızlara söyledikleri canlandı gözünde;
    -Ayşe abla, şehre gelin gitti ya artık rahat eder. Biz yok patates çapalamayla, yok buğday hasadıyla uğraşırken o evinde oturup TV seyredecek, biz ekmek için hamur açalım diye koştururken, o bakkala gidip ekmeğini alıverecek.
    O günleri hatırlarken, tekrar yaşar gibi, arkadaşlarının yanı başındaymış gibi güldü. Köyde, kızlarla konuşurken ne güzeldi, şehre gitmenin hayali de güzeldi. Şimdi şehirdeydi işte. Köyden ayrılırken kızların nasıl baktıklarını, nasıl onun yerinde olmak istediklerini fark etmişti. Oysa o istediğinin bu olmadığını çoktan anlamaya başlamıştı. ,
    Köyüne hasreti daha arabanın tekeri dönmeden, daha köyün dışına çıkmadan başlamıştı. Belki de evliliğe hiç hazır olmadığından dı, belki de “Daha onbeşindeyim, benim evlenmeme çok var” diye düşündüğündendi. Bu ani evlilik ve evlilikle beraber köyünden kopuş zor gelmişti Zeliş’e.
    “Evlenmeme çok var” diye düşünüyordu ama babası öyle düşünmemişti işte.
    Duvağını açsa, gözündeki yaşları görse babası “İstemiyorsan gitme kızım der miydi?” “Demezdi!” diye cevabını kendi verdi, “Başlık parasını aldı, cebine koydu, ‘kal kızım’ der mi artık! “
    Annesine söylemişti oysa “Anneciğim, ben evlenmek istemiyorum, bırakma beni anne! “ demişti. Ne olmuştu ki, o bile diyememişti, “Gitme kızım, gitme istemiyorsan” desin diye, nasıl da bakmıştı gözlerinin içine. Önce “Aman kızım baban duymasın kızım, ikimizi de öldürür” deyince son umudunu da tüketmiş halde, inivermişti kolu kanadı.
    Mırıldandı; “Başlık parasını aldın baba? Ödedin mi tüm borçlarını baba? “Artanıyla koyun alacam” demişsin anama, aldın mı baba? Ben ‘canım babam’ diye öperken ellerini, sen “Başlık parası kaç koyun eder?” diye mi düşünüyordun baba?
    Erken kalkıp geç yatmaktan, sürekli elinin bulaşıkta, çamaşırda olmasından üşütmüştü. Üşütme ve bitkinlik öksürüklerine yansımıştı. Öksürüklerine hakim olmaya çalışarak, gözyaşlarıyla ‘Ünzile’ şarkısını söylemeye başladı;
    -...Yağmuru kim döküyor, Ünzile kaç koyun ediyor…
    Köyden çıkmadan bir gün önce kardaşlığı Nuran ile konuşması canlandı gözünde;
    -Ne yapacağım ben Nuran, ne yapacağım? Sevmediğim adama, üstelik onbeşimde, onbeş yaş büyük adama veriyorlar beni Nuran!
    -Aaa… Ne var yaşında! Geçen sene, Hüsniye teyzegilin Safiye evlendiğinde kaçındaydı sanki. Ondördündeydi.
    _Nuran, Nuran! Bilmiyon mu, ben, ben… Başkasını seviyom. Ben, Recep’i severken, başkasına gelin gidiyom.
    Sen de iyice şehirli oldun çıktın, kızım bizim neyimize sevdiğimize kavuşmak, seversin seni isterse varırsın, istemezse içine atarsın zaten. Hemen babana söyle istersen, “Recep’in bile haberi yok ama ben onu seviyom” de, baban da sana “Aferin kızım, senin bu medeni cesaretini takdir ettim” deyip medeni bir sopayla dövecektir seni.
    -Gülme Nuran, gülme. Anam da, canım anam da anlamadı halimden, kimse sahip çıkmadı…
    -Sus, sus bir duyan olacak.
    Zeliş başını öne eğdi;
    -Sustum, sustum Nuran sustum. İçime attım hep, hep sustum Nuran.
    İçerden kaynanasının seslenmesiyle daldığı hayallerden uyandı Zeliş;
    -Kııızzz! Gelin..! Akşam yemeği vakti geldi, sen öğlen bulaşığını bitiremedin.
    Sesini toparlamaya çalıştı;
    -Bitirdim anne!
    -Anneymiş. Beni lafla tavlayacağına, işleri tut bir an önce. Aklın işe çalışsın. Çabuk geli salonu toparla, sonra akşam yemeğini hazırlarsın.
    Zeliş, “Biraz oturayım” diye düşündüğü sandalyeye baktı, sonra seslendi;
    -Geliyorum anne.
    Kayınvalidesinin yanına gidip, salonu toparlamaya başladı. Başladı ama kaynanası hemen onu çekiştirmeye, söylenmeye başlamıştı bile;
    -Geliiin, gelin! Doğru dürüst yap işini, burası köy değil.
    -Geliiin, gelin! Elbise değiştirmekle şehirli olunmaz. Köyde isli ocağı temizlediğin gibi olmaz bu evin işi. Pırıl pırıl edecen.
    -Geliiin, gelin! Markete gidiver diyecem ama köye benzemez buralar, kaybolun diye korkuyom.
    -Geliiin, gelin! Ne öksürüp duruyon hasta gibi?
    Zeliş, sürekli açığını gözleyen kayınvalidesine baktı;
    -Hastayım anne. Kocama söyledim ama iki haftayı da geçti, götürmedi beni doktora.
    -Bir şeyin yok, sapasağlamsın. Oğlan babasını doktora götürmek için zor izin aldı, bir de sapasağlamken senin için mi uğraşsın!
    -Ben de onu dedim, ‘iki kere izin alma, babamı götürürken, beni de götür’ dedim.
    -Sen kayınbabanla iddiamı ediyorsun! Oğlu değil mi, o götürecek tabi. Seni de gelecek ay götürür.
    -Gelecek ay mı! Anne, çok hastayım.
    -Sus, sus artık. İşten kaçmak için laf açıp durma. Senin derdin zayıflıktan, (mırıldanarak) yemeği de çok yiyon ama…
    Zeliş duymazlıktan geldi. Öksürükleri artarak devam ediyordu. Öksürüklerine biraz hakim olunca, hemen kaynanası başlıyordu;
    Gelin, acele et biraz, şimdi gelirler hastaneden.
    *** *** ***
    Zeliş, her gün akşama kadar koşturuyordu zaten. Kocası ve kayınbabası hastaneden gelince, hemen sofrayı hazırladı.
    Akşama kadar yaptığı işleri beğenmeyen, sürekli eleştiren kaynanası zaten yormuştu. Kocası da yemeği eleştirince omuzları çöktü. Sessizce yemeğini bitirdi. Herkes kalkınca, sofrayı kaldırıp, tekrar mutfağa, bulaşığa geçti.
    Salonda kaynana Nihal Hanım , oğlunun sırtını sıvazladı;
    Afferim oğlum, yüz verirsen tepene çıkar bu. İşini, yemeğini eleştirecen ki şımarmasın.
    Zelişin koşuşturmaktan dizlerine ağrı gelmişti. Tekrar bulaşıklarla uğraşırken, mutfağın kapısından kocası seslendi;
    -Yarın sabah kahvaltıma ekmek de kızart.
    -Tamam bey.
    Zeliş, kocasının elinde bir kitap olduğunu fark etti;
    -O elindeki kitap ne?
    Bu mu? Yeğenim Zeynep ısmarlamıştı, şiir kitabı.
    -Bulaşıktan sonra biraz okuyayım.
    -Okuyacan mı? Şiir kitabı, ne anlarsın sen!
    -Niye öyle diyorsun ki? Demet de benim yaşımda değil mi?
    -Yaşla ne alakası var? Sen ilkokul mezunusun, o liseye gidiyor. Onla kendini bir mi tutuyon?
    Kocası giderken Zeliş, kırgınlığını belli etmemek için sustu, cevap vermedi. Kırılmasını bile içine atıyor, içi daha da eziliyordu oysa.
    Ne zaman doktora götüreceğini soracaktı, onu da sormadı. “Kaç kere sordum zaten” diye düşündü. Her gün bir bahaneyle atlatıyor, götürmüyordu kocası. Tekrar öksürmeye başlayınca, bulaşığa ara verip sandalyeye oturdu.
    Kaynanasının davranışı kendini üzse de, kocasının davranışları daha çok üzüyor, kendisini yapayalnız hissettiriyordu. Köydeyken annesiyle paylaşamadıklarını kardaşlığı Nuran’la paylaşıyordu. Oysa şimdi, oysa şimdi… mutfaktaki küçük radyosundan kendisine eşlik eden şarkılarla ve hüzünlü şiirlerle doldurduğu şiir defteriyle ve gözyaşlarıyla,.
    -Anneciğim, anneciğim, senin küçücüğün , güler yüzlü çitlembiğin, gülemiyor artık. Ağlıyor…, anneciğim her gün ağlıyor…
    Kocasının bıraktığı şiir kitabını eline aldı.
    -Ben şiirden anlamazmışım! Ne zaman sordun ki, ne zaman konuştun ki benimle. “Şunu hazırla, bunu hazırla” .oysa… oysa… sorsaydın, yazdığım şiirleri okurdum sana. Nuran’a okuduğum gibi, anneme okuduğum gibi.
    Kitabı karıştırırken bir şiir dikkatini çekti;
    -‘Çitlembik’ mi? Annem de beni ‘küçüğüm, çitlembiğim’ diye severdi.
    Şiiri okumaya başladı, okudukça kendi mutsuzluğuna benzerlikler buldu şiirde; “Çitlembik kara kaşlı, Çitlembik kara gözlü,Çitlembik kara bahtlı,Karalar bağlar Çitlembik”
    Hüzünle kalktı, bulaşıkları yıkadı. Herkes çoktan yatmıştı, kocası da uyumuştu. Yatağın kenarına oturdu. Tüm yorgunluğuna, rahatsızlığına rağmen uykudan çok içindeki ızdırabı düşünüyordu. Aylardır annesine, köyüne, kardaşlığım dediği Nuran’a özlemi arttıkça artıyordu. Bu gün ise özlem birike birike, içinde volkan olmuştu. “Aşk acısı bu kadar yakmış mıydı içimi?” diye düşündü. Sonar gözünü kapatıp annesini hayal etti; “-Anneciğim, üstümü örtmeni özledim, anneciğim sabahları öperek uyandırmanı özledim.”
    İçindeki özlemi paylaşmak arzusuyla duyuyor, bir türlü uyuyamıyordu. Uyumak için kendini zorladı sağa döndü, sola döndü kıvrandı durdu, sonunda dayanamadı kalktı. Çekmeceden şiir defterini alıp salona geçti.
    İçinde paylaşmak istediği duyguları, hüzünleri yazdığı şiirlerle paylaşmaya çalışırken, dize dize dize ağlarken, bir yandan da yüksek sesle ağlamamak, öksürmemek için çabalayıp duruyordu. Aklından geçen şiiri yazmaya başladı;


    Karardı bahtım, benzim de solar
    Ah! Yüreğime acılar dolar
    Neylesem bilmem, neylesem annem
    Yaşım onbeş, saçımda ak var
    ak var annem

    Her gece resmini öpüp de yattım
    Anne kucağındaydı en son tahtım
    Gül kızın soldu, soldu karardı
    Neylesem düzelir bu kara bahtım
    neylesem annem

    Oyuncağımı aldınız, daha ben küçüktüm
    Verdiniz gurbete, kendimi büyüttüm
    Goncaydım, çiçek olmadan soldum
    Gurbet elde ömrümü öğüttüm
    kurudum, bittim annem

    Başımda zulüm, başımda dert var.
    Hayra yorsam da, bunda bir iş var,
    Her gün düşümde, köydeyim annem
    Bir selvi gölgesi, ağlayan kızlar
    dönüşüm mü yakın yoksa annem


    Sabah kocası öfkeyle yanına geldi; “-Niye uyandırmadın beni Zeliş, geç kaldım işe.”
    Oğlunun sesine Nihal Hanım la eşi de kalkmıştı. Nihal Hanım ;
    -Ben sana demedim mi ‘yüz verme’ diye. Şuna bak, hala uyuyor.
    Kocası sinirlendi, bir tekmede Zeliş’i oturduğu sandalyeyle birlikte yere yuvarladı.
    -Sana söylüyoruz, duymuyon mu?
    Şiir defteriyle, kalem de yere savrulmuştu ama kimsenin umurunda değildi. Nihal Hanım öfkeyle bakarken, birden şaşırdı. Hemen bir daha vurmaya kalkan oğlunu durdurdu.
    -Dursana oğlum, dur. Suratına baksana.
    Ben..ben.. o kadar sert vurmadım anne, korkudan beti benzi sararmış olmalı.
    -Ne korkusu, hastayım diyordu, niye götürmedin doktora?
    -Hayda… “Hasta filan değil, numara yapıyor, doktora filan götürme” diyen sen değil miydin?
    Genelde pek konuşmayan kayınbaba, gelini işaret etti; “-Bir şey söylüyor galiba.”
    Kayınvalide Nihal, kulağını gelinin ağzına yaklaştırdı; “-Buyur kızım.”
    Gelin bir ara gözlerini açıp; “Anneciğim, anneciğim” diye mırıldandı. Nihal Hanım kendisine seslendiğini zannetti; “-Buyur, buyur gelinim.”
    Geliyorum anneciğim, geliyorum.
    Zeliş, dudaklarında küçük bir tebessüm, yavaşça gözlerini kapattı
    Ahmet Ünal ÇAM
    ahmetunalcam@gmail.com

  3. #3
    ...Zeliş gibi olan o kadar insan varki...İnsanları mal gibi görüp başlık parası altında insanları satan o kadar çok insan var ki...Ve ben şuna dikakt ettim başlık parasıyla alınan birisi köy hayatından şehir hayatına geçtiği vakit hayat onun için çekilmez oluyor...

  4. #4

    Gözü Açılmış Bir Türk

    Gözü Açılmış Bir Türk

    -Sevgili dostum Sami, Fransız'caya hâkimiyetinize hayranım. Bakın ben yıllarca Türkiye’de kaldım da, hâlâ Türkçe’yi doğru dürüst öğrenemedim. Neyse ki, sizin gibi kıymetli dostlar yardımcı oldu da, rahat ettim.

    -Ne demek Pier, benim için zevkti. Asıl biz sana teşekkür etmeliyiz, sadece öğrencilerine Fransızca öğretmekle kalmadın, bizim de pratik yapmamıza katkın oldu.

    -Yok yok, o başarı sizi ve sizin gibi niceleri yetiştiren yabancı dil eğitmenlerinizindir. Ben üniversitede dil eğitimi verirken, inanın epey yetişmiş, ilerlemiş öğrencileri buldum karşımda. Tabi, Türk gençlerinin bu yabancı dil öğrenme isteği, azmi, başarıyı getiren en önemli unsur.

    Pier, Sarkozy’nin Cumhurbaşkanı seçilmesini kutlayan salondaki kalabalığa bir göz gezdirdikten sonra, ilerde fark ettiği birini işaret etti;

    -Gelin Sami bey. Şu ilerde, çevresindekilere ateşli konuşmalar yapan dostum Jack ile tanıştırayım sizi. Uluslar arası bir kabiliyet, diyebilirim. Türkiye’de de benden çok fazla kaldığını duymuştum. Ortak konular bulacağınıza eminim.

    Sami, uzun ve arkada atkuyruğu şeklinde bağlanmış saçlarının, omuzlarına dağılmış kısmını eliyle sırtına doğru attı. İçki kadehini kenara bırakıp, papyonunu da düzeltti. Sonra; “-Hadi gidelim.” dedi. Pier arkadaşını dikkatlice süzdü;

    -İnanır mısın, görünüşün tam bir Fransız. Bıyıksız, uzun saçlı bu görüntün ve harika Fransızcan ile Türk olduğunu düşünmek bile zor.

    -Teşekkür ederim.

    -Yoo, yoo iltifat değil, gerçek. Hatta bu güzel Fransızca’nız ile, başka ülkede uzun süre kalmış, bir Fransız olduğunuzu sananlar çıkabilir.

    -Beni şımartıyorsunuz.

    -Bir deneme yapmaya var mısınız?

    -Anlamadım, ne gibi bir deneme?

    -Şu ilerde, çevresindekilerin dikkatle kendisini dinlediği, heyecanla konuşan Jack var ya.

    -Evet.

    -Yıllarca Türkiye’de bulunmuş demiştim ya, inanın ne görünüşünüzden, konuşunuzdan o bile Türk olduğunuzu anlayamayacaktır.

    -Hımm, tamam, deneyelim.

    -Hadi gelin, ben sizi tanıştırayım.

    -Gruba yaklaştıklarında Jack, bir cümlesini tamamlıyordu;

    -…Cezayir’e bakın, Fas’a bakın Fransız etkisini göreceksiniz. Ama antiparantez, diğer ülkelerde İngilizlerin bizden önde olduğunu kabul etmek lazım. Oooo… kimi görüyorum, Pier !

    -Merhaba Jack. Nasılsın? Ha.. tanıştırayım, bu da senin gibi çeşitli ülkelerde çalışmış, en son Kanada’dan gelen arkadaşım Frank.

    O anda, Pier’in telefonu çalmaya başladı. Pier numaraya baktıktan sonra;

    -Kusura bakmayın, önemli bir görüşme yapmam gerekiyor.

    Pier müsaade isteyip uzaklaşırken, Sami merhabalaşıp, Jack’ın çevresindeki kalabalığa karışıp, bir köşeye geçti. Bakışlar kendisine dönünce, Jack konuşmaya devam etti;

    -Zaten modern ülkelerin, ilkel ülkelere karşı sömürgecilik şekli artık çok değişti. Ne gerek var canım, her sömürgeye askerini götürüp, nöbetçi gibi dikeceksin. Hem masrafı çok, hem askerlerimiz için tehlikeli. Ele geçirdiğin ülkede, sana taraftar olan, menfaatlerini kollayacak birilerini bırakıp gizlice de destekleyeceksin. Dostluk mesajları vere vere askerlerini geri çekeceksin, o kadar.

    Sami konuyu anlamaya çalışıyordu;

    -Kültürel gelişmelerine de destek olmak gerekmez mi?

    -Ah!.. dostum, kültürel gelişme nedir ki! Tabi, siz konuşmanın başını kaçırdınız. Şöyle belirteyim, bir Fas’lının, bir Cezayir’linin hatta Ruanda’lının kültürel gelişmesi bizim için ne kadar önemlidir ki.

    -Önemsiz mi?

    -Hayır, tamamıyla önemsiz değil. Ama önemi onlara değil, bize faydası kadar önemlidir. Onlara olacak kültürel katkımız, bizlere faydalı olmaları için, yapacakları hizmetlerin kalitesini yükseltmek içinse önemli.

    -Afedersiniz ama pek anlayamadım.

    -Onlara kendi yazarlarımızı, kendi dilimizi sunacağız tabi ama bunu onlar için değil, kendimiz için yapmalıyız, yapıyoruz. Onlarla herhangi bir irtibatımızda, ekonomik, turistik ilişkilerimizde niçin onların dilini öğrenmek zorunda kalalım ki. Veya yanımızda tercüman götürmek zahmetine, masrafına girelim ki.

    Sami içinde kabaran rahatsızlığı belli etmemeye çalıştı;

    -Yani geri kalmış ülkelerin Fransızca öğrenmesi, İngilizce öğrenmesi kendileri için değil, gelişmiş ülkeler için faydalı.

    -Azizim, sınırları kesin çizmek mümkün müdür. Onların da için de bizim dilimizi, bilim öğrenmek için kullanan vardır. Ben çoğunlukla gerçekleşen durum için söylüyorum. Ekonomik sömürgecilik kadar, kültürel sömürgecilik de vardır. Büyük devletler savaş yok denilen anda bile birbirleriyle kültürel sömürgecilik konusunda savaşa devam eder. Biz de büyük bir ülke olarak bu konuda Amerika ile İngiltere ile rekabet halindeyiz. Fas, Cezayir, Senegal, Ruanda bizim başarılı birer kültürel sömürgemiz değil midir sizce.

    -Ya Türkiye ?

    -Oh! Türkiye. Doğrusu orda bir Fransız’ın işlerine yardımcı olacak kişiler bulması, turistik geziler için rehber bulması sorunu zor da olsa halledilebilir halde. Fakat orayı asıl ele geçiren kültürel sömürgecilik İngilizce konusundadır. Siz de Türkiye’de bulunduğunuza göre görmüşsünüzdür, öylesine ileri gitmiş halde ki, Türkçe dükkan ismine rastlamak bile zor. Üstelik ‘Noluyoruz!’ diye uyanacakları yerde, bunu iyi bir şeymiş gibi sunan insanlar çok.

    Dikkatini toplar gibi Sami’ye baktı:

    -Siz niçin özellikle Türkiye’yi sordunuz?

    -En çok bulunduğum ülkelerdendir Türkiye ve orada dostlarım var.

    Sami, intikam almak ister gibi, sözlerinin etkisini tartmak ister gibi Jack’ın gözlerine bakarak, içinde kabaran hırsla konuştu;

    -Tabi o ülkeye her gidişimde, Fransız kuvvetlerini nasıl kovdukları aklıma geliyor.

    Sami’nin hafifçe gülümsediğini fark etmediler. Jack gülümseyerek cevap verdi;

    -Yoksa Türklerin ‘Sütçü İmam’ dedikleri adamı mı duydun?

    -Evet, Fransız askerleri bir Türk kadınının (Bu sözleri söylememesi gerekiyormuş gibi bir an durakladıktan sonra devam etti) başörtüsüne uzanıp, zorla çıkarmaya kalkınca Sütçü İmam’ın başlattığı isyan.

    -Kusura bakmayın, sayın Frank, siz Türkiye’de bulunmuş olabilirsiniz ama ben o ülke hakkında uzman sayılırım. Sütçü İmam’ı da Antep’li Şahin’i de bilirim. Durumu Türklerin şu atasözüyle açıklayım, belki duymuşsunuzdur; “Son gülen, iyi güler”

    -Yani

    -Türklerin başını artık biz açmıyoruz. Bizim gibi medeni olmak adına, bilim hariç herşeyimizi uyguluyorlar. Bizim gibi olmak için başörtülerini de kendileri çıkarıyorlar, hatta çıkarmayana zorla çıkarttırıyorlar.

    Sami, içinde bir sızının dolaştığını hissetti. Daha çok kısa zaman önce katıldığı “Çankaya’da eşi başörtülü birini görmek istemiyoruz” dalgasıyla başlayan mitingler aklına geldi. O düşünürken Jack da aynı konuyu açtı;

    -Öyle saf insanlar vardır ki o memlekette, “Başörtülüleri yüksek makamlarda görmek istemiyoruz” diye başlayan mitingler vardı, duydunuz mu?

    -Evet, kısa süre önce yine Türkiye’deydim.

    -Tv’leri seyrederken ne göreyim, kendisine karşı yapılan bir mitingi desteklemeye başörtülü biri de gelmişti. Ekranda görünce şaştım kaldım.

    -Şey… hatırladığım kadarıyla onlar laiklik için yürümüştü.

    -Bırakın bunları, cahiller gibi konuşmayın. Amerika’da , “Beyaz sarayda siyahi istemiyoruz” diye bir yürüyüş olsa , sonradan ismi ne kadar değiştirilmeye çalışılırsa çalışılsın hiç bir siyahi destek vermez, (gülerek) aksi halde bu tam kara mizah olur.

    -Aynı şey mi sizce ?

    -İnsanların bir kısmını seçip, bir yerlere gelmesini yasaklı hale getiriyosunuz. Başına hangi bahaneyi eklersen ekle, aynı şeydir. Her ikisi de demokrasiden uzaklaşmadır.

    Jack, ilerleyip tamamen Sami’nin karşısına geçti;

    -Bakın, ben de kısa süre önce Türkiye’deydim ve yine gideceğim. Türkleri çok iyi bilirim, çabuk ateşlenir, öfkelenir ve kolay hata yaparlar. Yani çoğu kez mantıkları tatile çıkar.

    Önemli bir şey söyleyeceğini belli eder halde, çok kısa sustu. Sonra;

    -Yıllarca demokrasiden, insan haklarından bahsedenler bile, başörtülülere binlerce yasak koymayı demokrasiyle bağdaştırmak için çabalayıp duruyor. Ne olacak biliyor musunuz (küçük bir kahkaka atıp) birisi bu yaptıklarının demokrasiyle en ufak ilgisinin olmadığını göstermek için ortaya fırlayıp ‘Kral Çıplak’ diye bağıracak sonunda.

    Sami zoraki gülümsedi;

    -Ben de Türkiye’yi iyi bilirim. Orda yobazlar, gericiler vardır. İktidarı ele geçirirlerse kendileri gibi düşünmeyenlerin haklarını kısıtlarlar.

    Frank, Sami’nin yüzüne dikkatlice baktı;

    -Öyle konuşanlara, çıkarıp bir ayna vereceksiniz, ve sonra da ; “Güç elinde olunca, başkalarının haklarını kısıtlayanlar gerçekten var, aynaya bak göreceksin” diyeceksin. Türkiye’nin böyle olmasından, bir Hıristiyan olarak çok mutluyum ama bir Türk olsaydım, sanırım bu kadar kör olmazdım. Siz de Türklerin arasında kala kala etkilendiğiniz belli oluyor. Olaylara içinden bakmak bazen yanıltır, yukardan bakın ve geneli görün.

    Sami huzursuzca;

    -Nasıl yani?

    -Düşünsenize, özgürlük için bağrışanlar, özgürlüğü sadece kendi gibi düşünen, kendi gibi yaşayanlara istiyor. Böyle bir ülkede ne birlik beraberlik olur ne de gerçek özgürlük gelir. Avrupa’ya, hatta biz Fransızlara kızdıklarını söyleyenler, Fransızlara benzemeye çalışıyor. Hatta öylesine ileri gidiyor ki, bizim yıllarca önce başlarından zorla çıkartmaya çalıştığımız örtüyü, kendileri zorla çıkarıyor, çıkarmayana hayatı zindan ediyorlar. (Kahkaha atmamak için kendini tutar gibi gülümsedi) Özgürlüğü kısıtlamanın adına da demokrasi, laiklik filan diyorlar. Ama kızmıyorum çünkü bizler Müslümanlara yasaklar getirirken Türkiye’yi Tunus’u, Fas’ı örnek gösteriyoruz, ‘Orda bile bizden daha katı kurallar var’ diye.

    -Bennn, bennn… Türkler’den pek ümitsiz değilim.

    -Bırak yahu bırak, Türk gibi konuşma, Avrupalı gözüyle bak.

    -Bu düşüncelerinizi öğrenseler, sanırım Türkler Fransızlara pek iyi gözle bakmazlar.

    -Bırakın mönşör, Türkler gözünü açsa Fransızlardan önce düşünmeleri gereken çok konu var.

    -Ne gibi.

    -Yahu siz gerçekten nerde yaşadınız, uzaydan filan mı geldiniz. Türkiye’yi tanıdığınız söylemiştiniz oysa. Tekrar düşünün ve Türkiye’nin dostlarına bakın, ABD dostu denir, ama teröristlere yardım eder, Türkiye askerleriyle Irak’ta teröristlerin yuvasına operasyon yapmasın diye uğraşır, arada izin verdiğinde ise Türkiye boş dağları bombalar geri döner. Niye çünkü dostu teröristlere haber verip, yer değiştirtmiştir. Çünkü o teröristler İran’a karşı ABD’nin müttefikidir. Sonra İsrail’le savunma anlaşması yapar, “Uçakları İsrail’e modernize ettiriyoruz, karşılığındaki ücreti tahıl veya su ihracıyla ödeyeceğiz” der. Anlaşma bittikten sonra, İsrail çıkar; “Ben ürün almaktan vazgeçtim parayı nakit verin” der, lobilerden korkudan susup, öderler. Epey sonra tartışmalar çıkar, modernize edilen uçak ve helikopterlerin İsrail ve ABD hedeflerine kitlendiği anda atış mekanizmalarının da kitlendiğine,kullanılamayacağına dair. Yani sadece İran, Suriye gibi ülkelere karşı kullanılabilecek haldedir. Kimse resmi bir açıklamayla buna itirazda bulunmaz.

    -Türkiye’nin düşmanı çok, Fransa’ya sıra gelmez mi diyorsunuz.

    -Türkiye’nin 1. düşmanı Türkiye’dir. Yumruğunu masaya vurmadıkça, başına vurup lokmasını alan çok çıkar. Turgut Özal diye bir liderleri vardı, sanırım bilirsiniz.

    -Evet.

    -Doğrusu da, yanlışı da çoktur.

    -Evet, ilk 3 yıldan sonra ailesinin etkisine girip, ülke yönetimini kötüye götürdü.

    -Onları bırak magazinciler düşünsün, daha önemlileri var.

    -Nedir ?

    -1984’e kadar PKK diye bir sorun var mıydı ?

    -Yeni yeni ismi duyuluyordu.

    -Niçin diye düşündünüz mü?

    -Öcalan diye biri çıktı.

    -Off.. off… Azizim Türkiye konusunda cahilsiniz dersem lütfen darılmayınız, çünkü bu bir gerçek.

    Sami darılmayı filan düşünecek halde değildi. Yüzündeki sıkıntılı hali cahillikten öte duygular içeriyordu;

    -Anlatınız monşör.

    -Özal, özellikle ilk yıllarında büyük hedefler içindeydi, ülkeye çağ atlatmak niyetinde olduğunu söylerdi. Bu hedefinin ilk adımlarını GAP projesiyle gösterdi. Batı ülkeleri zayıf bir Türkiye’yi dost görebilir. Güçlü bir Türkiye, kendi sorunlarını aşarsa, dostlarını da düşünmeye başlar, dostluklarını genişletir, lider ülke olur ki bunu istemeyiz. Kendi sorunlarıyla uğraşan bir Türkiye ise burnunun dibinde olanlarda bile başını kuma gömer.

    -Irak’taki gibi.

    -Tabi, Irak’ta, Filistin’de, Azerbaycan’da, Afganistan’da. Biz Osmanlı’nın devamı diye Ermeni isyanları nedeniyle zorunlu göç yapılmasında imkansızlıklardan yaşanan ölümleri abartıp Türkiye’den hesap sorarız; siz Osmanlı'nın devamısınız, bedelini ödeyin” deriz ama onlardan biri çıkıp da “Madem biz Osmanlı’nın devamıyız, öyleyse biz de eski Osmanlı topraklarındaki zulümlere karşı çıkarız” derse…

    -…derse itiraz edersiniz.

    Jack güldü;

    -Aslında biz itiraz etme hazırlığındayken, Türkiye’den birileri çıkar “Faşistler size ne oralardan!” filan diyerek, Türkiye’yi küçük düşünmeye, kabuğuna çekilmeye zorlar. Türkler çok farklı insanlardır. Kendi kahramanlarına düşmandırlar ama İngilizlerin kahramanı sayılan ama 1. dünya savaşında Türklere biyolojik bomba atılmasını öneren, hatta karşı çıkıp da “Uluslar arası anlaşmalara göre insanlara karşı biyolojik bomba atılması yasaklandı” diyenlere, “Türkler insan sayılmaz ki! “diyen İngiliz siyasetçi Churchill’i överler, onu kahraman gösteren belgeselleri Tv’lerinde yayınlarlar.

    -Hımmm…

    -Neyse Özal’ı anlatıyorduk. Özal’ın GAP projesine karşı çeşitli şeyler denendi, sol-sağ çatışmasının askeri darbeden sonra pek işe yaramayacağı görüldü, Alevi-Sünni çatışması denendi. Kısa süre ama başarılı olarak Bulgaristan’dan zorunlu göç olayıyla Türkiye uğraşmak zorunda bırakıldı, maddi zayıflatıldı. Sonra Kürt-Türk kavgası için zemin oluşturuldu.

    -Zemin ?

    -Özal zamanına kadar Türkiye’nin Kürt-Türk sorunu var mıydı ! Ne zaman Özal, GAP projesine başladı, ABD PKK denen örgütü kurdurup, Armstrong vasıtasıyla Güneydoğunun haritasını çıkarmaya, teröristlere mühimmat sığınakları yapmaya başladı.

    -Bu ciddi bir iddia.

    -Öyle mi! 80’li yılları araştırın bakalım, “-Nuh’un gemisini arıyorum !” bahanesiyle Cudi dağında dolaşmadık yer bırakmayan, yanına jandarma verilmek istenince karşı çıkan Armstrong adlı ABD’liyi.

    -Mutlaka bakacağım.

    -O zaman Müslümanları terörist gösterebilmek için benzer şekilde çalışan ‘Adam Pearlman’ı da araştırın. Veee… gelelim Özal’ın son hatasına; Batılı ülkelerden sonra Rusya’yı da karşısına almak oldu. Gerçi bu kendi ülkesi için iyiydi ama batılılar ve Rusya için pek de iyi değildi.

    -Neydi bu hata?

    -Türki cumhuriyetlerle ilişkileri geliştirmeye kalkmak. Bu Rusya’nın emperyalizm bölgesine müdahale demektir. Türki cumhuriyetlerde hala Rusya’dan korkanlar veya Rusya için çalışanlar vardı. Öğrendiğim kadarıyla Özal’ın yemekleri kontrol edildiğinden, tabaklarına zehir sürülüyormuş ve bir seferde ölüp de sorun olmaması için azar azar.

    -Aman Allah’ım !

    Sami’nin şaşkınlıkla söylediği bu söz Jack’ın gözünü açtı. Sami durumu anlayıp, aynı şaşkınlık sözünü Fransızca ve İngilizce’de söyledi.

    -O sözünüzü söyleyiş tarzınız bir an Türk olduğunuzu düşündürdü.

    Sami sadece gülümsedi. Oysa içi yanıyordu.

    -Pek, bunları Türkiye'dekiler anlamıyor, bilmiyor mu?

    -Bilenler, anlayanlar var tabi ama bir şekilde ya ön plana çıkmaları ya da ciddiye alınmaları engelleniyor. Bir sürü yazar var da böyle konulara değinenlerden şu ikisinin ismi aklımda kalmış, Fehmi Koru, İbrahim Karagül okudunuz mu hiç.

    Sami salon kapısında girmekte olan Pier’i fark etti.

    -Okumadım ama okuyacağım. Gerçekten benim için aydınlatıcı oldu. Hatta gözümü açtınız diyebilirim.

    -Ne oldu gidiyor gibisiniz.

    -Bir randevun aklıma geldi, hemen çıkmam gerek.

    Sami kapıya doğru giderken, yanlarına yaklaşan Pier gülümseyerek sesleniyordu;

    -Jack, nasıl buldun Sami beyin Fransızcasını.

    Sami, Pier’in elini aceleyle sıkıp kapıya yöneldiğinde, Jack’ın sesini duydu;

    -Sami mi, o da kim ?





    Başlama 07-05-2007 23:50 /Bitiş 17-09-2007 06:40

    Ahmet Ünal ÇAM
    Şair-Yazar http://ahmetunalcam.googlepages.com/huzur.htm

    ahmetunalcam@gmail.com

    http://siiroyku.googlepages.com/BirTurk.htm
    Ahmet Ünal ÇAM
    ahmetunalcam@gmail.com

  5. #5

    Gözü Açılmış Bir Türk - 2

    Gözü Açılmış Bir Türk - 2



    Sami, Jack'ten öğrendiklerini kolay okunur bir öykü formatına sokup gazetesindeki köşesinde yayınlamıştı. Şimdi, biraz da endişeyle tepkileri bekliyordu. Sabahın erken saati olduğu halde fazla beklemedi, kap

    ıdan asık bir suratla yazı işleri müdürü girdi;

    -Sami bey aslında ben sizinle konuşmak istiyordum ama yazınızın etkisi sanırım beni de aşacak ki, patron doğrudan aradı ve sizinle konuşmak istiyor. Benim odamdan arayın.

    Sami, yazdıklarının arkasında da olsa, başını epey ağrıtacak bir aşamanın başlayacağını biliyordu. Ayağa kalktı;

    -Şimdi burdan ararım müdür bey.

    -Anlamadınız sanırım, benim odamdan ve dinlemeye karşı parazit korumalı olduğundan kırmızı telefonla aramanız gerekiyor.

    Sami, olur manasında başını salladı. Odadan çıkmadan masasına 'veda eder gibi' baktı. Koridor boyunca, yazı işleri müdürü kırgın/kızıgın bir sesle konuştu durdu. Dalgın olan Sami bazı sözleri duyabiliyordu;

    -Sami bey, sizden böyle bir yazı beklemezdim. Neresini eleştireceğimi şaşırdım. Sizin gibi aydın birinden hiç beklemediğim şeyler. Açıkcası, size güvendiğim ve yazılarınızı denetim dışı tuttuğum için kendimi suçlu hissediyorum. Fransız kolejlerinde yetişmiş, Üniversitede Fransızca öğretmeni olmuş, aydın biri olarak gördüğüm siz..., siz...

    -Sami, cevap vermesinin boş olduğunu düşündü. Çünkü müdürün sözlerinden net bir eleştiri yoktu. İçi boş cümlelere cevap vermek, uzun süredir kendisine ağır geliyordu. Hem, patron aradığına göre, patronla görüşmesi gazetedeki konumunu netleştirecekti zaten.

    Müdürün, yazılanları yorumlamak/eleştirmekten çok, kendi görevinin sallantıda olmasından, hatta işinden olmaktan korktuğunu anlıyordu. Müdür söylenerek telefonun başına geçti, numarayı çevirdi.

    -Evet efendim, yanımda şu anda. Tamam efendim.

    Endişeli bakışlarla telefonu uzattı "Özür dile, düzelteceğiz de"

    -Buyrun Aydın bey.

    -Sami bey, sizin yazılarınız bizim için guru kaynağıydı, gazetemizin batıya bakan yüzünü temsil ediyordu.

    Sami, lafın nereye gideceğini anladığı halde "-Teşekkür ederim." dedi. Patron, ses tonunu sertleştirerek devam etti;

    -Fakat bu son yazınız, herşeyi yıktı.

    -Ben, yanlış bir şey yazdığımı sanmıyorum.

    -Sami bey, biz ticari bir kuruluşuz, unutmayınız. Bu son yazdığınız yazı, bize reklam veren kuruluşların çoğunun hoşuna gidecek bir yazı değil, bu 1. Ayrıca, özellikle Avrupa ülkelerinin ve ABD'nin aleyhine yazdığınız noktalar bizi sıkıntıya sokacaktır 2, başörtüsü gericilerin simgesiyken, hatta siz de bu konuda modern, Avrupai yorumlar yazmışken, birden bire "Kurtuluş Savaşında'ki başörülüler' , 'Sütçü İmam' filan demeniz kendi silahımızla, kendimize ateş açmaktır 3.

    -Yazdıklarımda doğru olmayan nedir ?

    -Bakın, sizi sevdiğim için bir kalemde silip atmıyorum, eleştirilere gögüz germek, bir dahaki yazılarınızda ortamı yumuşatacağınıza inanmak istiyorum ki, bu nedenle bu sorunuza cevap vereyim; İngilizlerin meşhur bir sözü vardır; "İngiltere'nin dostları değil, menfaatleri vardır" demişler. Bizim de haklılık aramamız yeterli değil. Güçlü olanlar var ve onların beğenmediği söylemleri savunursak, ne olduğumuzu anlamadan kendimizi bir sürü suçlamayla mahkemelerde buluruz.

    -Aydın bey, sizin için ticaret önce gelebilir ama ben böyle düşünmek zorunda değilim. Öğretmen ve gazeteci kimliğimle, inandıklarımı yazmamdır benim için önemli olan.

    -Biz de vatan haini değiliz herhalde Sami bey ama günümüz şartlarında aklımızdan her geçeni söylemek yetkimiz de yok. Unutmayın ki artık dünya global bir köy haline geldi. Bizim gibi çok satan bir gazetenin atacağı bir yanlış adım da, ülkemizi Fransa ile, ABD ile ters düşürebilir. Açıkcası bu konuda beni arayıp, 'yazınızı düzeltin' diye şimdilik kibarca uyarılar gelmeye başladı. Ben de, yarınki gazetemizde düzelteceğimize dair güvence verdim.

    -Aydın bey, inanın ki bu yazı bir anlık öfkeyle yazdığım bir yazı değil. Her ne kadar olanlar yaşanmış olsa da, daha önce üstün kör baktığım konuları tekrar ve ayrıntılarıyla inceledim. ABD'nin terör örgütlerini desteklediğini filan yazdım diye çekiniyorsanız, çekinmeyin çünkü doğru, Fransa'dan çekiniyorsanız, çekinmeyin çünkü onlar da bize Ermeni katliamı yalanınıyla baskı yaparken, Cezayir'de, Ruanda'da yaptıkları katliamları kanı hala ellerinde. Bize düşman olurlar diye çekiniyorsanız, merak etmeyin zaten düşmanlar. Yıllardır Avrupa Birliği mücadelemizde ne kadar dost olduklarını gördük.

    Sami'nin heyacanlı konuşurken, artık öfkeli, bağırır gibi konuşması, yazı işleri müdürü Hakan beyi telaşlandırmıştı. Karşısına geçmiş, sakin olmasını işaret edip duruyordu.

    Aydın, ses tonunu değiştirdi. Yorgun bir sesle;

    -Sami bey, yazdıklarınızın hangi mecralara uzanacağını yeterince hesaplayamıyorsunuz sanırım. Bu ülkede oturmuş bir düzen var ve resmi/gayri resmi bazı kuruluşlar var. Bu ülkede gazeteci ölümleri var.

    -Bu bir tehdit mi ?

    -Evet, bu bir tehdit ama kesinlikle benden değil Sami bey. Telefonumuz dinlenemediği için samimi söylüyorum, bana değişik yerlerden uyarılar geldi ve bazı uyarılar beni gazetem için olduğu kadar sizin için de endişeye sevketti.

    -Gazeteciler tehditle yazı yazacaksa...(hafif bir sesle de olsa, Aydın beyin acı acı güldüğünü duydu) niçin güldünüz ?

    -Tehditle dediniz, oysa tamamen ısmarlama yazan 'BÜYÜK' yazarlarımız var.

    -??

    -Neyse Sami bey, beni arayan bazı önemli kişiler, takma isminiz yerine gerçek isminizi de istedi. Ben, medyadaki gücümü kullanarak, size ulaşmalarını geçici olarak engelledim, süre istedim. Önce sizinle konuşmak için vakit kazanmaya çalıştım. Sonuçta sizinle görüşmek isteyenler vardı. Ve sizin için akşama bir toplantı ayarladım. Güvenliğinizden emin olmak için ben de katılacağımı söyledim, biraz nazlansalar da sorun çıkarmadılar. Sanırım şimdilik bir araştırma niyetindeler sadece.

    Sami, böyle birşeyi bekliyormuş gibi 'Olur' dedi sadece. Aydın, biraz da koruma iç güdüsüyle;

    -Öldürülen gazeteciler mevzunu aklından çıkarma, pek sivrilme. Şu anda birşey yapmasalar da, başka bir konuyla ilgili görünmesini sağlayacak, hedef saptıracak bir ortam bulduklarında...

    -Uğur Mumcu gibi mi !

    -... gerçekten araştırmalara başlamışsın sanırım.

    -Siz daha iyi bilirsiniz eminim ama gördüğüm kadarıyla Uğur Mumcu, dinciler tarafından değil de, terör örgütlerinin ticari bağlantılarını araştırırken, güçlü kişilere ulaştığını keşfedince, hatta bağlantıların taa....

    -Yeterli Sami bey, telefonumuz dinlenmiyor diyorum ama teknolojisi bizden iyi olup, bizim tedbirlerimizi aşanlar olabilir. Ben ise yaşlı ve huzur arayan bir insanım, kahraman değil.

    -Herkes kendi huzurunu ararsa, birlik içinde güç olunmazsa, Arap ülkelerine dönmez miyiz ?

    -Yani ?

    -Arapları küçük ülkeler bölüp, kimisini yokluğa mahkum ettiklerini, kimi küçücük devletleri de daha kolay sömürmek için zengin petrol kuyularına yerleştirdiklerini biliyorsunuzdur. Onları bekçi gibi kullanan -zengi bekçi- yapan batılılar da, korkunç petrol anlaşmalarıyla sömürmeye devam edip duruyorlar.

    - !!

    -Zenginliğiyle meşhur Brunei sultanı, bir Suudi Arabistan kralı bağımsız olduklarını söyleseler kaç yazar ki !

    Aydın beyin yorgun bir sesle;

    -Akşam görüşürüz Sami bey.

    -Tamam, görüşürüz.

    Sami telefonu kapatırken, alnı ter içinde, ezik bir halde koltuğuna gömülmüş yazı işleri müdürü Hakan beye baktı, gülümsedi;

    -Müsadenizle, yarın ki yazımı yetiştirmem lazım.

    Yazısını akşam, geç saatte telim ediyordu ama Hakan beyi yüzünde beliren korku hoşuna gitmişti.

    *** ***

    Hava kararmaya başlamıştı, kapı çalınınca, taslağını hazırladığı köşe yazısını kaydedip, bilgisayar ekrarnını kapattı. Gelen Hakan beydi;

    -Sizi almak için gelen araba aşağıdaymış.

    Sami, "-Hemen iniyorum" deyip, küçük bir dosya elinde, kapıya yöneldi. Hakan beyin, umut verici, yatıştırıcı bir cümle beklediğini görmemezlikten geldi. Asansörden inip, dışarı çıktığında, siyah camlarından içi görünmeyen arabayı gördü. Kapıcı, çekinerek sordu; "-Patron ilk defa gazeteye geliyor ve sizi almaya geliyor Sami bey. Hayırdır ?" Sami sadece gülümsedi, yürüdü. Patronla karşılaşacağını sandığı araba boştu. Şöföre sormaya gerek duymadı, anlaşılan patron arabayı göndermiş, kendisi toplantı yerinde bekliyordu.

    Şöför yol boyu ne konuşmuş, ne bir çift laf etmişti. Sami, şöförle aralarındaki cam perdeyi inceliyordu, "Ne kadar sağlam görünüyor!" diye mırıldandı. Camın sağlamlığını incelerken, araba birden ana yoldan orman yoluna sapınca içine bir korkunun yayıldığını hissetti. Daha önce bu tür arabaları duymuştu, arka tarafta içerden kapıları açamayan, tenha bir yere götürülüp tek kurşunla susturulan adamları. Sakinliğini korumaya çalıştı, hemen yolu inceledi. İlerdeki dönemeçe umutla baktı, içinden düşündü, "Tık sesi gelmedi, şöför arka kapıları kitlemeyi unutmuş olabilir. Dönemeçte hızı azalınca atlamam gerek". Eli kapının kolunda, yüzüne sakin bir ifade vermeye çalışarak uygun zamanı beklemeye başladı. "Patron uyarmıştı oysa, bir de akıllı geçiniyorum".

    Araba dönemeçe yaklaştığında yavaşladı, kapıyı hızla açtı ama dönemeçte gördükleri onu duraklattı. "Beni öldürmeyi planlasalar, patron burda olmazdı".

    Hareket halindeyken, arka kapının açılma sesini duyan şöför, acı bir fren yaptı; "Ne yapıyorsunuz, henüz araba durmadı ki ! " . Sami; "Özür dilerim, dalmışım" deyip arabadan indi.

    Patronunun yanında, gizli teşkilatların göstergesi siyah giysili, ciddi adamlar bekliyordu. üstelik bunların, çelik gibi pazulu, tabanca, bıçak gibi ölümcül silahlarla hazır olmasını bekliyordu. Gülümsedi, bu gülümsemesinin sebebinin , beklediği tipte adamlar olmaması mı, yoksa babacan bakışlarla kendisine gülümseyen, sevimli, orta yaşlı adam mı olduğuna karar veremedi. Elini sıktı.

    -Hoşgeldiniz Sami bey.

    Patronu ciddiyetini koruyordu. Ormanın içindeki villaya doğru yürüdüler. Patronun 'hoşgeldin' demyişi de, sevimli amcanın kendisini tanıtmayışı da, huzursuzluğunun geçmesine engel oluyordu.

    İçeri geçtikten sonra, konuya nasıl girildiğini bile anlamadan kendisii bir tür sorgunun içinde buluvermişti Sami. Patronunun, "Beyfendi, devletten" sözüne daha açıklayıcı bir cevap isteyecekti, vazgeçti. Sonuçta çok gizli bir şey bilmiyor, elinde önemli bilgiler saklamıyordu. Köşe yazılarıma eklemekten çekinmeyeceğim bir bilgiyi, burda paylaşmamamın da bir sakıncası olamaz" diye kendini rahatlattı.

    -Sami bey, ben Hulisi. Yazınızı okuduk.

    Sami, "Hah.. tamam Hulisi Kentmen diye aklımda kalır" diye düşündü, ciddiyetini korumaya çalıştı. Adam devam ediyordu;

    -... bazı konularda sizinle sohbet etmek istiyoruz.

    -Sorgulama değil yani.

    Patronunun kaşlarının çatıldığını yan gözle farketti. Diğer adam sevimliliğni bırakmak niyetinde değildi;

    -Hayır Sami bey, (gülümsedi) işkence aşamasına henüz var. Neyse, öncelikli şunu sorayım, bunları gerçekten yaşadınız mı?

    -Evet ama çoğu gizli bilgi değilmiş zaten.

    -Gizli değil ama ön plana çıkarılmayan, gündeme getirilmeyen/getirtilmeyen konuları işlemişsiniz yazınızda.

    -Öykümde

    -Sırf öykü olarak görülse, fazla ses getirmezdi ama güncel konulara değinmişsiniz ve bunu az satan gazetelerde yazılsaydı yine ses getirmezdi, oysa sizin gazeteniz, Aydın beyin gazetesi tirajı da, etkisi de yüksek bir gazete.

    -Yani az satan bir gazetede çıksa bu kadar sorun olmaz mıydı !

    -Kesinlikle. Duydunuz mu bilmem, ‘Her doğru her yerde söylenmez’ derler. Bir sözün söylenmesi için, doğru olması yetmez, sonuçları önemlidir.

    -Bunun sonucu kötü mü?

    -Kötü olmasını engellemeye çalışacağız. Şunu bilmenizi isteriz ki, en azından ben yazdıklarınızın çoğunun doğruluğunu biliyorum, saygı duyuyorum. Ama bazı görünmez güç ilişkileri ve görünmez mücadeleler var ülkemizde. Hatta bazı ülkeler, kendi aralarındaki çatışmaları bile ülkemizde yapacak kadar pervasız.

    -İran’lı bilim adamının İstanbul’da kaybolması gibi mi.

    -Onun gibi, İsrail’in ülkemiz üzerinden Suriye’ye saldırmaya kalkması gibi, hatta İran’ın nükleer tesislerini vurmayı palnlaması gibi.

    -Şaka yapıyorsunuz sanırım.

    -Maalesef ciddiyim. Bu kadar büyük planların yapıldığı bir ortamda, ne biz sizi koruyabiliriz ne de ölümünüze aldıran olur.

    -Bu bilgileri niçin benle paylaşıyorsunuz.

    -Birincisi, konuyla ilgili herkes bunları biliyor, hatta bazı gazeteciler köşe yazılarında değindiler. İkincisi büyük devletlerin desteklediği terör örgütlerinin gözünü kan bürüdü, sivilleri de kapsayan büyük eylemlere hazırlanıyor.

    -Bana düşeni anlamadım.

    -Siz de suç unsuru olmadığına, sizi tutuklayarak engeleyemeyeceğimize göre, açıklamamız gereken şu ki; Yazacaklarınız terör örgütlerini veya onu kullanan dış güçleri tetikleyebilir.

    -Bil ve sus.

    -Çok güzel özetlediniz.

    -Madem bilmem faydalı olacak, anlatmaya devam edin.

    -Neyi merak ediyorsunuz?

    Sami odada bir köşede ilgisiz gibi oturan iki elemana göz ucuyla baktıktan sonra;

    -Mesela, nükleer savaş ihtimali bana pek inandırıcı gelmedi.

    -Evet bazı şeyler başta inandırıcı gelmez. İşgalinden de önce bir gazeteci Irak'ın üçe bölünmek istendiğini yazmıştı, kimse ciddiye almamıştı ama gidişat ortada. Neyse gelelim nükleer sava ihtimaline, 6-Eylül-2007'de İsrail uçaklarının bizim sınırlarımıza uçak yakıt tankı düşürmesi, yani hava sahamızı işgalinin ortaya çıkması ve buna savunma yapmaya bile tenezzül etmemesi, basamaklardan sadece biriydi. İsrail, havada yakıt nakli yoluyla uçaklarını uzun menzilli kullanma denemesi yapıyordu. (http://www.yenisafak.com.tr/yazarlar...IbrahimKaragul) Suriye’de birkaç eylemden sonra İran’a karşı uygulamaya karar verilecekti. Bu eylemde Türkiye’nin desteği olmaması, Suriye’ye dostane açıklamalar etkisini gösterdi (Aydın beye sitemli bir bakış atarak) gazetelerimizde yer almasa da Suriye yönetimi Yıllardır iyi ilişkiler içinde olduğu Yunanistan’ın tepkisine rağmen,KKTC ile feribot seferleri başlattı. Neyse KKTC için çok önemli olsa da asıl konumuz başka, 6-Eylül’de israil’in hava sahamızı işgal ettiği gün, ABD’de ağır silahlarla bir B-52 uçağı havalanmaya hazırlanıyordu, üstelik asıl yükü nükleer bir bombaydı.

    -Bunu nerden bilebilirsiniz ki ?

    -Öncelikle Aydın beyden bize müsade etmesini istiyorum. Aslında çok gizli bilgilere değinmesek de, bu toplantıda olduğunun bilinmesi kayıt altına alınabilir, Sami beyi takip eden birimlerin raporuna ismi girebilir.

    Aydın bey, ayağa kalkarken sordu;

    -Kimler kayıt altına alacak ki ?

    -İstihbarat birimlerinde 'doruluğu bir kaç yoldan teyit ettirme' vardır. Yani bana soracakları soruları, ayrıntıları, benimle birlikte bulunan elemanlara da teyit ettiriler. Konuşmanın başında odadan ayrıldığınızı arkadaşların görmesi, sizin için daha hayırlı olur. Merak etmeyin, Sami beye dönüş bir araç temin edeceğim.

    Aydın bey, odadan çıkarken Sami'ye dönerek devam etti;

    -ABD farklı bir devlettir, bazen kimseye duyurmadan büyük harekatlar yaparlar, bazen de bir B-52’nin havalanması gazetecilere ulaşıp, engellenir. Yani ABD gazetelerine bu bilgi sızınca, belki de emrivakiyle başlatılacak bir nükleer savaş durmuş oldu.

    -Bu devride bir nükleer savaşa kim cesaret edebilir ki !

    -Savaş ABD’de veya Avrupa’da olmayacaktı ki ses getirsin. İsrail’le İran arasında gibi gösterilip, savaş alanı olarak da ortadoğu, kısmen de Türkiye seçilmiş olacaktı.

    -Nükleer savaş ihtimali bile korkutuyor ama öncelikle şunu sorayım, İsrail’in yakıt tankı Türkiye’ye düşmüştü ama uçağın Suriye topraklarına bomba attığını okumuştum. Suriye niçin tepki vermedi.

    -Beklenen buydu zaten, Suriye’nin İsrail’e saldırması. Bu Lübnan’da da denendi olmadı, şimdi de İsrail uçağının bomba atmasıyla denendi. ABD askeri gücünün Suriye’ye karşı kullanılması için haklı sebep/en azından kendi kamuoyunu susturacak bir sebep arıyor. Suriye yönetimi de, bu tuzağı farkedip, çaresiz sustu.

    -Bu arada Türkiye’yi hesaba katan yok.

    -Türkiye’den aykırı ses yükselirse diye her zaman tedbirleri vardır. 'Emniyet güçlerimiz c3 ve c4’ ler ele geçirdi' diye bir haber gözünüze takıldı mı bilmem.

    -Görmüş ve sevinmiştim.

    -İşte bizim, sizin kadar sevinememizin sebebi de şu, " Biz bombaların hepsini yakalayabildik mi! Yoksa günü geldiğinde Türkiye'yi cezalandırmak için bir yerde depolanmış mı ? " . ABD ısrarla bizi terör örgütüyle anlaşma yapmaya, af çıkarmaya zorluyor. Bunu bizi veya onları sevdiğinden çok, İran’a karşı kullanacağı teröristlere destek için istiyor. Biliyorsunuz, batı için kötü terörist vardır, bir de işlerine yarayan cici terörist vardır. Yani, bizi yola getirmek için birkaç Irak’ta kaybolan ve Türkiye’ye sokulduğu düşünülen bombaların, Türkiye’nin kalabalık şehirlerinde ortaya çıkarılmasından korkuyoruz. Ortaya çıktığında, bunları ABD ve İsrail’in Irak üzerinden Türkiye’ye getirdiğini de bilsek de ispatlayamayız, taşeronlar var.

    -Bunlar oldukça ciddi konular ama daha çok emniyet güçlerini ilgilendirir. Ben başka bir konuda da sormak istiyorum. Ülke olarak bize karşı yapılan suçlamalara, engellemelere veya terörü destekleyen ülkelere niye yeterli cevabı vermiyoruz? Eminim bilginiz vardır.

    -Hangi konuda, terör mü öncelikli soruyorsunuz ?

    -Teröristleri İran'a karşı kullanmak için bizi önemsemediklerini söylemiştiniz. Ermeni tasarıları konusunda da ciddi bir adım göremedim.

    -Aslında ele aldığınız konularda ve ilgili ülkelerle ilginç bir bağlantı var. Bizim hayrımız dokunan her ülke, her millet şimdi bize çelme takıyor.

    -Nasıl ? Anlayamadım.

    -Ermenilerle tarihten gelen bir dostluğumuz vardı. En rahat, huzurlu, güvenli tarih süreçlerini Türk ülkelerinde gerçekten dostane yşadılar. Hatta Osmanlı da onlara 'Emin' payesi verilmişti. Sanatta, doktorlukta önde geliyorlardı. Ta ki, Rusya ve İngilterenin kışkırtmasıyla, silah vermesiyle çeteler oluşturup, batıda savaş halindeki Osman'lıyı doğuda, zayıf noktalarında vurmaya kalkmalarına kadar sürdü bu güzel ilişkiler. Eğer Ermeniler kışkırtmalara kapılmasaydı, Türk köylerine saldırılar yapmasalardı, hala en güvenilir dostumuz olarak anacaktık. Maalesef olmadı ki, halâ batının kışkırtmlarıyla, zorunlu göç olayını, soykırım diye göstermeye çalışıyorla.

    -Evet, başka hangi dostlarımız çelme takmaya başladı.

    -Atalarını İspanya'da katliamdan kurtardığımız İsrail, şimdi bizim aleyhimize işler çeviriyor. Saddam'ın katliamından kurtardığımız Peşmergeler, askerlerimize tuzak kuruyor. Kore'de, Çin askerlerinin kuşattığı, imha edilmek üzere olan ABD ordusunu da, Türk birlikleri mucizevi bir başarıyla kurtarmıştı. ABD ordu komutanı en büyük kahramanlık nişanlarını Türk birliğine vermiş, teşekkür etmişti. Şimdi bizim insanlarımızı öldüren teröristlerde ABD silahları çıkıyor.

    - Bir şairin dediği gibi " Kime hayrım olduysa, gördüm ihanetini "

    Hulusi bey, bir an dalgınca öne egdi, arka tarafta oturan adamın farketmemesine çalışarak fısıldadı;

    -Başka tarafa bak, 05??6874712 bir sokak telefonundan bunu ara.

    Sonra konuşmaya kaldığı yerden devam ediyormuş gibi;

    -Sami bey, olayların ciddiyetini anladınız sanırım. Evet sizden ricamız, ülkemiz aleyhine dönebilecek böyle önemli konularda yazmamanız. Herşey bir kelebek etkisiyle çoğalabilir.

    -Benim önemsiz, dikkat çekmeyen yazılarım bile bir şeyleri tetikleyebilir.

    Hulusi beyin dudaklarında acı bir gülümseme dolaştı, yine kimseye belli etmemeye çalışarak fısıldadı;

    -Merak etme, bizim aydınlarımız kolay uyanmaz.

    -Teşekkür ediyorum uyarılarınız için, dikkat edeceğim.

    - Arkadaşlar sizi istediğiniz yere kadar bırakacaklar.

    Vedalaştıktan sonra Sami çıkınca,Hulusi bey rapor vermek için cep telefonundan bir numarayı çevirdi.

    -Görev tamamlandı, yazar Sami ile iribat kuruldu ve yönlendirme yapıldı.

    -Yönlendirme en son ihtimaldi. Niçin öncelik verdiniz ?

    -Kendisi vatansever birisi, öldürmek gerekmeyebileceği gibi, bizim basında gündeme gelmesini istediğimiz konuları da aktardım. Tabi kuşkulanmaması için, yazmamasını da rica ederek. Vatanseverliği ağır basıp yazacağına eminim.

    -Bir şekilde ölüm emrini vermişsin zaten. Sadece öldüren bizimkiler olmayacak.

    -Koruma vermemiz gerekecek sanırım.

    -Hayır, senden sonra başka gelişmeler oldu. Devreye başkaları girdi, üstelik öfkeli ve gözü kararmış halde. Bizim Kuzey Irak'ta yakalanan, Guantomo'ya götürülen üç ajanımızın teslimi için Sami'yi teslim etmemizi şart koştular.

    Hulusi bey, telaşlandı;

    -Umarım reddetmişsinizdir.

    -Reddetme imkanımız yoktu. İyi niyet göstergesi olarak, casuslarımızı yakaladıklarını bile açıklamamışlar, gizlice bize iletmişlerdi hatırlarsan.

    -Bir vatanseverin teslim edilmesine izin veremem.

    -Bunu bize sormuyorlar bile, emir geldi. Yabancı ülkeler bastırmasa bile, Türkiye'de de onu seven pek yok, iç siyaset konusunda yazdıkları da bazı güçlü kişileri kızdırmış. Bir kaybımız olmayacak zaten, sadece ölümünü süslememiz gerek.

    Hulusi bey, cevabı tahmin ettiği halde, sıkıntılıca sordu;

    -Nasıl ?

    -Hedef saptırmak için birşeyler yapmamız gerekecek sadece. Mesela onun adına bir yazı yayınlatalım, bir örgüt aleyhine filan cümleler olsun, sonra bir tenhada öldürüp, o örgüte aitmiş gibi bildiri yayınlatalım.

    Hulusi bey, yorgunca "Tamam" dedi. karşıdan soru geldi;

    -Bu operasyondaki adın Hulusi miydi ?

    -Evet...

    -Yardımcının adı da Şevket !

    -Evet.

    -Şevket'i telefona verir misin?

    Hulusi bey, telefonu arkadaşına uztıp, biraz uzaklaştı. Konuşulanları duymasına gerek yoktu. Bu tür olayları daha önce de yaşamıştı. Eğer kararsız kalırsa veya emredilecek zamanda Sami'yi vurmaktan vazgeçerse, arkadaşı yedek olacak ve Sami'yi öldürecekti.

    ***

    Hulusi bey, raporlarını verdikten sonra arabasıyla eve doğru yola çıkmıştı. Bir süre önce başkası adına aldığı ve kullanmadığı telefonu açtı. Bir kaç dakika sonra telefon çalmaya başladı. Parlak ay ışığında caddeden kenara doğru süzüldü, arabayı, bir ağacın loş gölgesine çekti. Arabadan inip telefonu açtı;

    -Alo!

    -Ben Sami.

    -Merhaba Sami bey, nasılsınız?

    -Teşekkür ederim, buyrun.

    -Sami bey, biliyorsunuz ki, istihbarat kuruluşları bile tek görüşteki insanlardan oluşmaz.

    -Hımm ?

    -Bizde de, size karşı farklı görüşler, yaptırımlar...

    -Cezalar...

    -Kullanmak istemediğim kelime o değildi, maalesef daha da kötüsü. Anladığınız gibi size yönelen bir tehdit var. Zamanı hemen değil, önce...

    -Yine soruyorum niçin bana anlatıyorsunuz, bu da önceki konuşmanız gibi bir yönlendirme mi?

    -Öncekinin yönlendirme lduğunu anladınız demek.

    -Hiç bir insan durup dururken, 'baksana birşey söyleyeceğim, kimseye söyleme' demez. Bu günkü konuşmalarımızda bir, Milli duyguları kışkırtma farkettim.

    -Doğru tahmin etmişsiniz. Bizim basında konuşulmasını istedğimiz bazı konuları da sizin sayenizde gündeme getirmek istiyorduk. Bunun için bazı yazarlarla anlaşmalarımız da oluyor ama zamanla farkedildiği için ve/veya farkedilme korkusuyla istediğimiz gibi keskin yazamıyorlardı. Siz ise hem son yazınızla gündem oluşturdunuz, hem de ana yönlendirmeye gerek kalmadan, zaten öfkeli bir Milli duygu ile vatanın, milletin aleyhine gördüklerinizi yazacak kıvamdaydınız.

    -Şimdi bunları söylemeniz beni yeni kuşkulara itiyor. Net soruyorum; Neden ?

    -İstihbarat teşkilatlarında karmaşık bir yapı vardır. Yukarlardan gelen emirleri fala kaşıyamazsınız, emri ilk verene ulaşamazsınız.

    -Evet.

    -Yani beni de aşan yeni bir emir var.

    -Zamanı hemen değil demiştiniz.

    -Önce hedef saptırmak isteyecekler. Birşeyler yazmanızı bekleyecek, yönlendirecek o da olmazsa sizin adınıza kendileri yazacaklar.

    Sami, huzursuzca sordu;

    -Beni koruyamaz mısınız ?

    -İlişkiler çok karışık, benim yanımda çalışan arkadaşıma dahi benim aleyhime emir gitti. Görevi tamamlamazsam...

    -Beni öldürmezseniz !

    -... o tamamlayacak.

    -Birşeyler yapamaz mıyım?

    -Gazete büyük bir güç ve patronlarınıza emir gitti, yazdıklarınız engellenmeyecek.

    -Tabi, sizin bu günkü dolduruşlarınıza, yönlendirmelerinize göre yazacağım tahmin edildiği için.

    -Evet ama siz yazarlık gücünüze göre bir çözüm bulabilir misiniz bilmem.

    Bir sessizlik oldu. Sami;

    -Aloo... alo !..

    Bir fısıltı geldi;

    -Bir dakika, arabama alıcı yerleştirilmiş sanırım.

    -Tamam, bekliyorum.

    Kısa bir sessizlikten sonra bir patlama sesi ve derin sessizlik.
    Ahmet Ünal ÇAM
    ahmetunalcam@gmail.com

  6. #6

    3 - Gözü Açılmış Bir Türk - 3

    3 - Gözü Açılmış Bir Türk - 3



    29-Ekim kutlamaları, son terör saldırılarının etkisiyle, şehit olan askerlerin ruhlardaki acısıyla daha bir farklı, daha bir duygulu kutlanıyordu bu sene. Terörün amaçladığının aksine, millet daha bir dayanışma, daha bir birlik-bütünlük içine girmeye başlamıştı. Fakat bu hassasiyet bazen, “Ben senden daha çok ülkemi seviyorum” gösterisine de dönüşüyor. Bu gösteri şekli akıl-mantık-anlayış-hoşgörü gibi güzellikler dahilinde olduğunda, bir gülümseme cevap oluyordu. Fakat bu güzelliklerin dışına çıkıldığında, bir bağnazlık şekline dönüştüğünde nahoş durumlar da ortaya çıkıyordu. Tıpkı, asansördeki yaşlı adamın öfkesinde olduğu gibi. Yaşlı adam elindeki bayrağı, başörtülü genç kadına doğru sallayan başı açık kıza öfkeyle söylendi ;

    -Sen bayrağımızı bize doğru sallayarak ne demek istiyorsun. Biz bayrağımızı vatanımızı senden az mı seviyoruz zannediyorsun ?

    Yaşlı adam bunları söylerken, biraz da öfkeyle, göğsündeki madalyayı da kıza işaret ediyordu. Bayrağı sallayan genç kız, yanındaki arkadaşlarına bir baktıktan sonra cevap verdi;

    -Sana doğru sallamadım amca. (Başörtülü kızı göz ucuyla işaret ederek) Bayrağı salladıklarım kendini bilir.

    Göğsünde madalyası ve Türk bayrağı rozeti olan yaşlı adamın kendisine destek olacağını ummuştu. Aksine adam daha da öfkelendi, başörtülü genç kadına seslendi;

    -Çıkar kızım övünç madalyasını.

    Gözleri çoktan nemlenmiş, ağlamamak için dudaklarını ısıran genç kadın, “-Gerek yok” diye itiraz edecekti ama yaşlı adamın öfkeli halini görünce ısrar etmedi. Çantasından bir plaket üzerine yerleştirilmiş, övünç madalyasını çıkardı.

    Bayrağı sallayan kız, “Şehit ailesine” ibaresini okuyunca durakladı. Yaşlı adam, zemin kata gelen asansörden inerken konuşmaya devam ediyordu. Şehidimizin, öksüz kalan torunlarımın acısıyla içimiz yanarken, gelinime söylediği söze bak. Sen dans pistinde tepinirken…

    Asansörde sessizce duran başı açık başka bir genç kız, yaşlı adamın koluna girdi;

    -Tamam babacığım, fazla heyecanlanıyorsun.

    Yaşlı adam, diğer koluna giren gelinine baktı. Sonra da geride kalan genç kızın bükülü boynuna, ağlayan gözlerine, sonra daha alçak bir sesle; “Şuna bak yahu, bizi bize düşman ediyorlar. Tuzağa düşenlere yazıklar olsun!”

    Kalabalık asansörden en son inen Sami idi. Dudağında tanık olduğu olayın acısından kalmış buruk bir gülüş olduğu halde yürüdü.

    Kızılay'ın işlek caddelerinde kararsızca yürüyordu. Kalabalıkta kendisine zarar verilme ihtimalini daha düşük görüyordu ama yakalanma ihtimali de tersine artıyordu. Telaşlıcşını belli etmemeye çalışarak bir kafeye girdi. Yiyecek bir şeyler aldı, loş köşeye oturdu. Akşam'ın karanlığı caddelere çökmeye başlamıştı ama Kızılay'da kimsenin eve gitmek için acelesi yok gibiydi. Kafede yemek yiyen, çay-kahve içenlere şöyle bir göz attı. Kimisi sohbet ediyor, kimi haberleri seyrediyordu.

    Kulağına bir ara kendi ismi çalındı. "Tanıyan mı çıktı"diye heyacanla döndü. Sohbet eden bir grup orta yaşlı adamı gördü. Birisi elindeki gazeteyi göstererek bir şeyler söylüyordu ;

    -İşte Mahmut ağa, işte senin beğendiğin yazar, bize Fehmi Koru'yu okuyun demiş.

    -Yahu demiştir ney yapayım.

    -Az önce ne söyledi kanal7 ekranında görmedin mi Fehmi Koru, 'Özal Talabani - Barzani ile ilişkileri geliştirmiş, sonraki hükümetler bunun önemini anlamamış.'

    -Ona da kızma canım.

    -Ona kızma buna kızma. Tamam Fehmi KORU, çok yeri araştırıyor, çok kaynağı okuyor ama yorumlarken yanlış yapıyor. Görüyon işte, Barzani'nin kıymetini bilmemişler demek istiyor. Yahu bu Barzani denen adamın geçmişi ben biliyorum da Koru mu bilmiyor. Taaa... 1950'lerde İsrail kurulurken, bu Irak'In kuzeyindeki Barzani kürtlerinin 120 000 kadarını önce Bağdat'ta toplayıp sonra İsrail'e göç ettirmişti.

    -Hoop, ikide bir de Kürtler deyip durma.

    -Sen hiç konuşma, benim de damadım Kürt, torunum da Kürtlük var. Ben Kürte laf söylemiyorum.

    -Tamam tamam devam et.

    -Her neyse bu Kürtler müslüman değil, Museviymiş.

    -Yahu bu söylenti dediler.

    -Yalan mı söylüyoz, araştır göreceksin, Allah Allah ! İsrail niye Barzani grubunu destekliyor sanıyorsun.

    -Tamam yine menfaati var da, sebep Kürt Yahudiler var diye değil. İran'a , Suriye'ye karşı kullanacağı insanlardan bir ara bölge istiyor.

    -O da doğru, benim dediğimde doğru.

    -Mahmut ağa, Süleyman ağanın söylediği doğru. Ben de akşam haberlerinde gördüm. 13 yıl önce de İsrail'e Yahudi Kürtler götürülmüş. Hatta bunlardan bir kadını çıkardılar, "İbraniceyi pek bilmiyoruz, geldik ama pişmanım' diyordu.

    Sami, yemeği bittikten sonra, eline çayını aldı, şöyle bir sakallarını kontrol etti. "Beni tanımaları imkansız" diye düşündükten sonra kalkıp kulak misafiri olduğu adamların olduğu masaya geçti.

    -Selamünaleyküm, sohbetinizi katılabilir miyim ?

    Adamlar zaten seslerini alçaltmadan konuşuyordu;

    -Aleykümselam, gel.

    -Bölmeyim, lütfen devam edin, yeni yeni şeyler öğreniyorum da. = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />

    Başlarıyla kısa bir selamlaştılar, sonra devam ettiler

    -Barzani dün elimizi öpmeye gelirken, şimdi niye ötmeye çalışıyor sanıyorsun. ABD, İsrail himayesinde dayılanıp duracak aklı sıra.

    -Bak Sami ne yazmış, " Kime hayrım olduysa, gördüm ihanetini ",

    -Ne diyor yani

    -Devamında açıklamış, 500 yıl önce Yahudileri İspanya'dan kurtarmışız, Kore'de ABD'li askerleri Çinlilerden kurtarmışız, Peşmergeleri de Saddam'dan kurtarmışız.

    -Şimdi hepsi birleşip, "Türk'lere borcumuzu nasıl ödeyeceğiz" diye mi düşünüyorlarmış.

    Hepsi de, içinde acının olduğunu belli eden, buruk bir gülüşle güldüler.

    Diğerlerine göre daha genç olanı;

    -Yahu amca bırak, nankörlüğü kim yaparsa yapsın, yazıklar olsun, haram olsun. Daha bir kaçgün önce Vakko'nun sahibi Cem Hakko'nun haberini internette görmediniz mi?

    -İnternetten filan biz ne anlarız, sen anlatta öğrenelim.

    -Adam içip içip, Türkler hakkında söylemediğini bırakmamış. "Biz museviler patronuz, siz Türk'ler işçisiniz, sinirlendirmeyin reklam paralarını keserim." demiş.

    -Allah Allah, biz niye duymadık. Haberlere niye çıkmadı ki ?

    -Haberin aslını alele acele internetten kaldırdılar. Yerine sadece "Cem Hakko haberin doğru olmadığını açıkladı" gibi bir yazı koydular.

    -Allah sonumuzu hayretsin. İçten-dıştan karıştırıyorlar. Bir de bizi Türk-Kürt diye birbirimize düşürmeyi başarırlarsa, işte o zaman yandık.

    -Biz bayrağımızı elimize alıp, teröristleri protesto ederken, bazıları ya cahilliğinden, ya sinsiliğinden Kürt'lere de kötü söz söylemeye kalkıyor. Bir tanesinin karşısına geçtim, een büyük bayrak da benim elimde "-Sen ne dediğini sanıyorsun, ben Kürdüm, bu ülkeyi bölmeye kalkanın alnını karışlarım. Benim askerde de şehidim var, terörristlerin baskınında köyümde de kadınlarımızdan, bebelerimizden şehidimiz de var" dedim. Valla ne yalan söyleyim, bir an durakladı, "Özür dilerim" deyip, elimi öptü gitti.

    -Ben onu bunu bilmem gardaş, millet uyanık olmak zorunda. Ne demişler, "Çivi olma çekiç ol, Sen çiviyim dersen, kafana vuran çok olur" derler. Sen saf görünürsen, kullanırlar, karıştırırlar.

    Birisi Sami'ye döndü. "Delikanlı, sen hiç konuşmuyorsun.Bu devirde, bu kadar olay olurken yok mu bir-iki lafın ?"

    -Ben, daha çok dinleyip, konuşmalarınızdan yeni şeyler öğrenmeye çalışıyorum.

    -Canım, en azından birşeyler okuyorsundur. Mesela şu Smai denen yazar, hep Fransız sanatı, Fransız edebiyatı filan yazar dururdu.

    -Evet rastladım yazılarına. Yeni yeni siyasi yazılar yazmaya başlamış.

    -Evet ama araştırmacı yazarları örnek gösterirken Uğur Mumcu'yu bile yazmamış.

    -Canım belki son yazdığı konuyla ilgili olduğu için o yazarları yazmıştır. Durun bakalım, siyasi yazıları yeni başladı.

    Konuşmayı dinleyen birisi;

    -Önceden Mine G. Kırıkkanat gibi Fransızları, Avrupalıları öven, Türkleri yeren yazılar mı yazıyordu, demiştiniz.

    Sami;

    -O kadar da değil canım, o Türkleri basbayağı hakaretler etmemiş miydi, kıllı bacakalı yaratıklar mı ne demişti. Sami'yi onla nasıl bir görürsünüz, tamam Fransız edebiyatı filan çok yazdı ama Türkleri kötülemedi ki.

    -Övmeye de dili varmadı, aynı şey değil mi !

    -Ben o yazarı çok takip ettim. Uzmanlık konusu Fransa ve Fransızcaydı onun.

    Onlar böyle konuşurken, Sami'nin sıkıştığı anlardan birinde, konuşmalar boyunca sessiz kalmış ama son anlarda Samiyi süzüp duran adam yerinde şöyle bir kıpırdadı. Birşey söyleyeceği belii olunca, genel birsessizlik oldu sanki. Her haliyle bakımlı, şık giyimli adam yavaşça başını kaldırdı;

    -Madem öyle, herkes bildiğini söyleyip, diğerlerinin dağarcığını genişletiyor. Benim de bir-iki lafım var.

    Önemli birşeyler söyleyeceğini belli eder halde, çevresindekilerde kısa bir süre gözlerini gezdirdi;

    -ABD'nin dostluğunu ilk defa Kuzey Irak'ta test etmiyoruz ki. Ben emekli bahriyeliyim, arkadaşlarımın acısı hala içimde olduğundan Muavenet Muhribi'ni anlatayım (http://onpunto.com/ShowBlog.aspx?Web...turk&CId=83828) . Bize dost görünen ABD, yıllardır kendisine bağımlı kalmamız için ne gerekirse yapıyor. Askeri gemilerimizi kendisinden değil de Almanya'dan almaya kalkınca kazayla(!) Muavenet Muhribi'mizi vuruyor. Bu öyle bir kaza ki, muhribimizi vuran, 5 arkadaşımızı şehit eden ataşlemenin gerçekleşmesi için Saratoga uçak gemisinde 4 tane salağın, aynı anda salaklık yapıp bize atış etmesi gerek. Üstelik bize gönderilen SeaSparrow füzesinden kazayla 1 değil 2 tane gönderiliyor.

    -Kuzey Irak'ta çekiç güçün başımıza bela olduğu yıllardı değil mi?

    -Evet, 1994'te. Zaten o zamanlarda dostumuz ABD peşpeşe kazalar(!) ile gemimizi, helikopterimizi vurmuştu. "Terörün kökünü kazıyacağım" diye doğya gitmeye kalkan Eşref Bitlis paşan'nın uçağıda, buzlanmanın imkansız olduğu söylenen şartlarda sebep olarak buzlanma gösterilerek düşmüştü.

    -Sizce buzlanma değil miydi?

    Acı acı güldü;

    -Olay büyümesin diye çağrılan iki uzman bir türlü buzlanma raporu vermeye yanaşmamıştı; "Bu şartlarda buzlanma verilmez" diye.

    -Nedir sebep?

    -Sebep anlaşılamadı ama zamanla her duyduğum okuduğum haber, benim için eksik parçaları tamamlamaya başladı. Mesela, NewYork'taki ikiz kulelere saldırının, uçakların uzaktan otomatik pilota müdahale ile yapıldığı söylentisi benim içimi huzursuz etti. "Böyle bir teknoloji var mı" diye her haberi okumaya başladım. Yorumlarda böyle yüksek teknolojiye ABD, İsrail gibi ülkelerin sahip olabileceği, suçlanan Arapların böyle bir teknolojinin yakınına bile yaklaşamadığı yazıldı. ABD'de sivri bir belgeselci 11-Eylül belgeseli yapıp, hükümetin diğer ülkelere saldırı için destek arayışında olduğunu söyledi, bazıları da "ABD ekonomisi göçmek üzere, Ortadoğuda petrollere konmak için herşeyi yapabilir" yazmıştı. Bunlardan taşların çoğu yerine oturmaya başlamıştı ama ben daha önce olmuş ama epey süre gizli kalmış bir bilgiyi öğrenince gerçeği kabullendim.

    Meraklı bakışlar dha bir dikkatle bakmaya başladı;

    -Yugoslavya'nın bölünmesi sırasında, Sırbistan'ın katliamlarını durdurmak için görev alan Nato birliklerine Türkiye'de katılmıştı ama Türk uçaklarına çok sınırlı bir alanda uçuş izni verilmişti. Bir gün iki uçağımız kendilerine rota dışına çıkınca, ekranları karartılmış ve bir ABD savaş uçağından mesaj gelmiş "Size ayrılan rota sınırları dışına çıktınız, ekranlarınızı kararttık. Dönmezseniz motorlarınızı da durduracağız."

    -Bu doğru mu gerçekten.

    -Bunun doğruluğunu, o zamanlar Nato birliğyle bağlantılı görevleri olan ve şu anda Türkiye'nin en önemli mevkilerinde bulunan iki kişi çok iyi biliyor. Niçin Kuzey Irak harekatını hızlıca yapıp, üç-beş çapulcuyu tepeleyip geçmiyorlar sanıyorsunuz.

    -Düşmanımızdan değil, dostumuzdan çekindiklerinden ha !..

    -Evet.

    İhtiyarın biri güldü;

    -Bir söz var ya "Allah'ım beni dostlarımdan koru, düşmanlarımla ben başa çıkarım" diye.

    -Aynen dururmumuz öyle. Şu anda dışarı bilgi verilmiyor gibi görünse de çok tartışılıyor, çapulcular saldırırken iki ihanet olmuş diye.

    -ABD mi yine.

    -1.si burdan bir kısım hain, nankör bizim askerlerin konumunu bildirip, "Şu anda savunmasız birlik var, gelin" diye haber verdi, deniyor. 2.si ise, Türk askerleri saldırıyı haber verememiş, çünkü üstün teknolojiye sahip birirleri(!) o bölgede iletişimi uydudan karartmış.

    -NAto'daki uçaklarımıza yaptıkları gibi ha !...

    -Hemen hemen diyelim.

    Herkesin başı öne eğildi. Yedi düvele karşı savaşmak da ölmek de zoruma gitmez de, bu nankörlükler, bu sinsilikler canımı yakıyor.

    Herkes derin sessizliğe gömülmek üzereyken, birisi alaycı alaycı;

    -Sami'nin köşesindeki son yazıya bak, aklı sıra şiir yazmış.

    Sami dikkatle baktı;

    -Ne yazmış?

    - " Düşerse başın dara, Hulusi'yi ara " böyle ciddi bir yazının sonuna konacak şiir mi bu.

    Sami'nin gözlerinde bir ümit ışığı parladı "Hulusi amca yaşıyor demek ki" diye düşündü. Ayağa kalktı,

    -Acele bir yere yetişmem gerek. Çok güzel bir sohbetti, istifade ettim, sağ olun.

    Sami hızla kafeden çıkarken, peşinden süzülen gölgeyi fark etmemişti.







    ÖNCESİ / DEVAMI VAR
    Ahmet Ünal ÇAM

    ahmetunalcam@gmail.com
    Ahmet Ünal ÇAM
    ahmetunalcam@gmail.com

  7. #7

    4 - Gözü Açılmış Bir Türk - 4

    4 - Gözü Açılmış Bir Türk - 4

    ….

    Herkes derin sessizliğe gömülmek üzereyken, birisi alaycı alaycı;

    -Sami'nin köşesindeki son yazıya bak, aklı sıra şiir yazmış.

    Sami dikkatle baktı;

    -Ne yazmış?

    - " Düşerse başın dara, Hulusi'yi ara " böyle ciddi bir yazının sonuna konacak şiir mi bu.

    Sami'nin gözlerinde bir ümit ışığı parladı "Hulusi amca yaşıyor demek ki" diye düşündü. Ayağa kalktı,

    -Acele bir yere yetişmem gerek. Çok güzel bir sohbetti, istifade ettim, sağolun.

    Sami hızla kafeden çıkarken, peşinden süzülen gölgeyi farketmemişti.



    Sami, Hulusi beyin yaşadığını ve yazısının sonuna eklediği dizeyle, kendisini araması için mesaj gönderdiğini düşünüyordu. Bu düşünceler içinde, yine de tedbirli olmaya çalışarak telefon kulübesi aramaya başladı. ‘Yakalanırım’ endişesiyle, ortalıktaki telefon kulübelerini kullanmak istemiyordu. Sonunda biraz kutuda kalan ve loş bir ışık altındaki dar sokaktaki telefon kulübesine yürüdü. Beş-on saniye sonra takip eden gölge de aynı sokağa girdi.

    Takip edildiğini anlayan Sami, köşeye saklanmış ve birden gölgenin üzerine atlamıştı ama ummadığı bir karşılık gördü. Sırtına atlamaya çalıştığı iri adam, daha ilk hareketinde biraz yana kaymış, onu tek kolundan yakaladığı gibi yere doğru savurmuştu. Kafasının taşlara çarpacağını görünce gözlerini kapattı. Ama beklediği olmadı, kendisini savuran adam ensesine elini koymuş ve kafasını korumuştu. Merakla baktı;

    -Siz !

    -Hayırdır Sami bey, bu ne şiddet.

    Sami adamı tanımıştı, kafede sohbet ettiği gruptaki emekli denizciydi.

    -Beni tanıyorsunuz.

    -Daha neler, bir sakal bıraktınız diye sizi tanıyamayacaksak.

    -Sami üstünü çırparak kalktı.

    -Ne istemişsiniz.

    -Gizlenmeye çalışan halinizi fark edince kafede sormak istemedim, sanırım bir şeylerden kaçıyorsunuz,.

    -Evet, son yazılarımdan sonra bazı tehdit mesajları aldım.

    -Bu kadar kolay pes etmeyin. Vural Savaş’ın beğendiğim bir sözü vardı, tam hatırlayamasam da; “Bu ülkenin ileri gitmesi için, iyiler de, kötüler kadar cesur olmak zorundadır” gibi bir şeydi.

    -Yok, pes etmiş değilim ama tedbirli olmam gerekiyor.

    Bir an denizcinin yüzüne baktı, sonra güvenebilirim gibi bir edayla ;

    -Aslında tehdidin boyutu yüksek. Bazı istihbarat birimlerinin hedefi olduğunu sanıyorum.

    -Yardım edeceğim bir şey olursa, elimden geleni yaparım.

    -Niçin tehlikeyi göze alıyorsunuz ?

    -Son yazılarınızın milli davalara hizmeti beni ziyadesiyle mutlu etti. Bu konularla hiç ilgilenmeyen bir kısım insanları yazılarınız bilgilendiriyor.

    Sami, bazı şeyleri ilk öğrendiğindeki durumunu hatırladı, mırıldandı ;

    -‘Gözünü açıyor ’ da diyebiliriz.

    -Evet.

    -Teşekkür ederim. Takibinizin tek sebebi bu muydu.

    -Hayır, sohbette bahsettiğim konuyu köşenizde yazmanızın faydalı olacağını umuyorum ve biraz daha detay vermek istiyorum.

    Sami, telefon kulübesine baktı, aramayı erteledi;

    -Peki.

    Sakarya’da çayhanelerinden birine gittiler, bir köşeye oturdular. Emekli denizci ismini söylememişti, Sami de sormadı. Direk konuya girdi;

    -Ciddi, ön yargısız bir araştırma yaptıysanız siz de fark etmişsinizdir ki, terör örgütü artık uluslar arası taşeron bir örgüt haline geldi. . Kandil'e giden İngiliz Sunday Times Gazetesi muhabiri Hala Jaber'in şu gözlemi her şeyi anlatmaya yetiyor: 'Kandil’de teröristler arasında İngilizler, Ruslar, Almanlar, Yunanlılar, İranlılar ve Araplar var.' Bu demek oluyor ki, Türkiye üç-beş çapulcu diyerek gaflete düşebilir. Ülkesini seven insanlar olarak teröristlere önem verilmesini, muhatap alınmasını istemiyoruz ama bilmek zorundayız ki, çeşitli ortamlarda elimizi sıkan dost ülkeler de bunlara destek oluyor.

    -Hımmm

    -Geleceğim konu, daha önce anlattığım, uçaklarımızı, haberleşmemizi kilitleyebilmeleri konusu mutlaka yazılmalı. Biz belli ülkelerden silah, gemi, uçak aldığımızdan ve o ülkeler gün gelip teröristlere destek olmaya kalktıklarında bize büyük zarar verebileceklerini bilmek ve tedbir almak zorundayız. Mesela ABD birlikleri bir bölgeden geçerken, çevrede uzaktan kumandalı mayınların sinyal gönderilerek patlatılmasını engelleyebiliyorlardı ama bize bu konuda destek olmadılar. Sadece uzaktan patlatılan mayınlarla verdiğimiz şehitler bile yürek dağlayıcı sayıda.

    -Bizim istihbaratımız bilmiyor mu bu konuları?

    -Biliyorlar ve bazı çok zeki mühendisleri, bu mekanizmalara karşı mekanizma geliştirmeye yönelik araştırmalarda görevlendirmişlerdi.

    Sami gülümsedi;

    -Güzel, umut besleyebiliriz yani.

    -Aselsan’da bu konularda görevlendirilmiş üç mühendis peş peşe şüpheli bir şekilde intihar etti.

    -Bu ne demek ya, üçü de mi.

    -Evet çalıştıkları konular arasında öncelikli olan, dost ülkelerce(!) uçaklarımızın, helikopterlerimizin mekanizmalarına müdahale edilmesinin, kilitlenmesinin önüne geçebilecek bir sistemdi.

    Sami’nin başı öne eğildi.

    -Her şeyi dışardan alırsak olacağı bu dur. On tane alacağımıza, aynı parayla iki tane bizim olanı yapsak, bağımsız olsak ne olurdu sanki. Biz 2 tane yapmaya başlasaydık, ABD, Rusya, Çin,Fransa gibi ülkelere güvenmeyen, onlara aşırı bağımlı olmak istemeyen ülkeler de bizden silah almaya başlardı.

    -İşte Sami bey, tehlikeli sulara şimdi geldiniz; Savunma sanayinde bağımsızlık !

    -Şimdi anlıyorum, Devrim denen ilk Türk otomobilinin niçin telaşla kötülenip, ortadan kaldırılmaya çalışıldığını.

    -Atatürk zamanında iki otomobil yapılmış ve kasıtlı mı, unutularak mı, hala emin olmadığım şekilde, Devrim otomobiline benzin konulmamış. Tabi otomobil yürümeyince, bağımsız otomobil sanayimiz doğarken ölmüş.

    -Çok acı.

    -Çok acı ama az bilinen bir acımız daha var. Özellikle havacı arkadaşlar anlatır bunu.

    -Nedir?

    -Vecihi Hürkuş adını hiç duydunuz mu? (http://www.tayyareci.com/hvtarihi/vecihihurkus)

    -Hımm, düşünüyorum hiç duymadım.

    -Üzülmeyin çoğu kişi duymadı. Bu ülke için çalışan isimsiz kahramanların çoğunun adı duyulmaz zaten.

    -Şimdi saygıyla anılan, son yıllarında Erzurum’lu Nene hatun’un açlıktan ölmemek için torunuyla zar zor geçinmeye çalıştığı gibi. Mermiler ıslanmasın diye, beşikteki bebesinin örtüsünü alıp, mermilerin üstüne örten Çankırı’lı Kara Fatma’nın hatırlanmaması gibi.

    -İçim yeterince dolu Sami bey, onları daha müsait bir zamanda konuşalım.

    Sami, denizcinin dayanamayıp gözlerini sildiğini gördü.

    -

    -Bu ülkenin nice gizli kahramanı var ki, ülke için savaşıp, sonra da bir köşeye atılan, aç kalsa bile gururdan el açmayan. Off of, anlatmakla bitmez.

    -Haklısınız. Vecihi beyi merak ettim, dinleyelim o zaman.

    -Vecihi bey, Kafkas cephesinde savaştığı günlerde bir Rus uçağını vurur ve bir ilke imza atar. Ancak bir başka hava savaşında tayyaresi isabet alır, sağ salim yere inmeyi başarır, düşman eline geçmesin diye uçağı yakar. Ruslar onu esir alır Hazar Denizi’ndeki Nargin adasına kapatırlar. Buradan Azerilerin yardımı ile kurtulur. Daha sonra Kurtuluş Savaşı sırasında Anadolu’da bırakılmak zorunda kalınmış harap Yunan uçaklarının parçalarından marangoz Şaban Efendi ile birlikte kendisine “Vecihi K VI” ismini verdiği bir uçak yapmıştı.Bazen bombayı uçaktan beline kadar sarkıp, düşmanın üzerine eliyle attığı halen anlatılır.

    -Helal olsun.

    -Maalesef, sonraki yılları o kadar parlak değil. Yerli uçak sanayi oluşsun diye yıllarca çabaladı, gerekli desteği görmedi, iflaslarla uğraşıp durdu.Yunanlıların kaçarken bıraktıkları motorları kullanarak “Vecihi K VI”yı yaptı, demiştim ya. Yapar ama havalanmak için müsaade alamaz. Uçağın kusursuz olduğunu göstermek için marşa basar, ancak ödül yerine ceza gelir, o da istifasını sunar. Hava kuvvetlerinden kopar, Türk Tayyare Cemiyeti’nde (TTC) çalışmaya başlar.Bu arada Almanya’ya gider Junkers ve Rohrbach fabrikalarında sektörün nabzını tutar. Ju A-20 tayyarelerinde bazı noksanlıklar bulup düzeltince Almanlar hayran olurlar.

    İşte tam o esnada Milli Savunma Bakanlığı Kayseri’de Tayyare ve Motor Anonim Şirketi (Tomtaş) adında bir fabrika kurmak için teşebbüse geçince Hürkuş’a gün doğar. 1926’da telgrafla memlekete çağrılır Vecihi Bey.Vecihi Bey Tomtaş malı Ju A-35’leri geliştirir, kanatların içini benzin deposuna çevirerek menzili uzatır. Düşünün Ankara’dan Tahran’a direkt uçar, Acemleri büyüler, İran’da büyük bir pazar yakalar. Eğer bu satış gerçekleşirse Tomtaş kabuğunu kırar, uluslar arası arenaya çıkar. Ancak firma o günlerde THK’nın eline geçer ve kurumun kurmayları Tomtaş’ı batırabilmek için ne gerekiyorsa onu yaparlar.

    -Anlattıklarınız uzun ama öyle ilginç ki, merakla bekliyorum Vecihi beyin maceralarını.

    -THK'nun yaptıklarına rağmen Vecihi Bey yerli uçak sevdasından kopmaz, çizimler maketler arasına dalar. Nitekim ücretsiz izin alır ve Şaban Efendi ile birlikte 3 ay içinde Vecihi K-XIV uçağını ve uçak motorlu sürat teknesini (Vecihi SK) yaparlar.(1930).İlk uçuşunu 16 Eylül 1930’da Kadıköy Fikirtepe’de büyük bir kalabalık önünde gerçekleştiren Vecihi bey Ankara semalarında da yürek hoplatmaya başlar. Başvekil İsmet İnönü tebriklerini sunsa da ona bağlı birimler (mesela İktisat Bakanlığı) bir türlü “uçabilir” izni vermez, sertifika istendiğinde “tesis yok, malzeme yok, uzman yok” gibi bahanelere sığınırlar.

    Neyse velhasıl öyle engellerle karşılaşır ki, Almanya'ya gider 4 yıllık Mühendislik Mektebini 2 yılda bitirir gelir, Bayındırlık Bakanlığı “iki yılda ihtisas mı olur” der ve ona “Tayyare Mühendisi" belgesi de vermez. Vecihi bey inat hakkı olan bu belgeyi bile davalar açıp, masraflar yapıp alır.

    Sami sinirle ayağa kalkar ;

    -Bunlardan bir tanesi bile isyan ettirir yahu. Demek ki, yabancıların söylediği, "Türklerin ilerlemesinde birinci engel yine Türklerdir" sözü doğru.

    -Velhasıl engellemeleri aşamaz, sonra kaçınılmaz ekonomik çöküş başlar. Destek olması gereken bürokratlar onu ve onun gibileri engellemeyi başarır.

    Sami acı acı söylenir;

    -Tıpkı, ilk Türk arabasındaki gibi.

    -Maalesef öyle. Onda da çıraklar benzini az koyunca araba durmuş, herkes Türk mühendislerini suçlamış. Oysa yıllar sonra bile o arabalar çalışmıştı.

    -Fakat iş işten geçmişti tabi ki, yabancı araba üreticileri, yerli sanayiyi engellemişti bile.

    -Evet, böylece kendi üretimimiz olan sanayi ürünlerine yatırım yapmak yerine, asıl zor günlerde yararlanamayacağımız hazır ürünleri almayla karşı karşıya kaldık. Sami bey vaktinizi aldım ama bir arkadaştan duyduğum, kulaktan kulağa geldiği için doğruluğuna yüzde yüz emin olamadığım bir olayı da size anlatmak isterim. Belki siz araştırabilirsiniz.

    -Buyurun, dinliyorum.

    -Kıbrıs harekatı esnasında, sözde müttefikimiz ABD bize ambargo uygulamıştı. Her yönüyle tek ülkeye bağlı kalmamazın büyük zararı önümüze engel olmuştu. Bazı uçakların motor kısmında bir kutu 2-3 senede bir ABD'ye gönderiliyor ve ayrıntısını bilmediğimiz bir işlemden sonra geri gönderiliyordu.

    -O parça olmazsa ne sorun oluyordu?

    -O günlerdeki ABD kökenli savaş uçaklarımızın pilot kabinindeki elektronik mekanizma çalışmıyordu.

    -Hımm..

    -Velhasıl, çoğu uçağın bu parçasının ABD'ye gönderilme zamanı geldiğinden, sorun olmuştu ve ABD ambargo yüzünden bu işlemi durdurmuştu. Sonunda elektronikçi bir astsubay arkadaş bu parçalardan birinin mührünü söküp açtı, bir de ne görsün !

    -???

    -İçinde normal arabalarda kullanılana benzer bir akü var.

    -Yani sadece bir akü doldurma işlemi için mi ABD'ye gönderiliyormuş o parçalar?

    -Evet, bu basit işlem için bile bir sürü masrafa giriyorduk.

    -Astsubay arkadaş iyi bir ödülü hak etmiş.

    -Sanırım kendisi de böyle ummuştur.

    -Ummuştur mu ? Böyle olmadı mı ?

    -Hayır, ABD bunu öğrenmiş ve utanacağı yerde, "Uçaklar için aramızdaki anlaşmaya göre bu kutuyu açma yetkiniz yoktu" diye tazminat istemiş, astsubay da ceza almış diye duydum.

    -Ört ki ölem... Anladık yüzü astarlı, ABD utanmazlığa devam ediyor da astsubayımızın başına gelen içimi derin yaraladı.

    -Umarım ki yanlış bir bilgidir ama soruşturma yetkisinde değilim, öğrenemedim.

    -Merak etme, bazı "Bir yetkiliden alınan bilgiye göre" diye yazan bazı gazeteciler gibi konuyu açarım ben de.

    Sami'nin gülümseyişi karşılıksız kaldı. Karşısındakinin bu konuda da epey dertli olduğunu gören Sami devam etti;

    -Elimden geleni yapacağım, merak etmeyin. ...tabi bu arada gazetede yazmam engellenmezse..

    -Engellenmezse mi? Sizin hassas konulara değindiğinizi biliyorum ama gizli servislerce korunduğunuzu düşünüyordum.

    -Korunmak mı ! Tam aksi. Neyse bilgileriniz için teşekkür ediyorum.

    -Sandığım kadar rahat değilsiniz anlaşılan. Buyurun kartımı, korunma, gizlenme veya başka ihtiyacınız olduğunda arayabilirsiniz.

    -Teşekkür ederim.

    Samimiyetle el sıkıştılar. Sami, bir vatanseverle tanışmanın huzuruyla arkasından gülümsedi. Sonra da telefon kulübesine doğru yürüdü.





    - 4. Bölüm Sonu -



    DEVAMI VAR
    Ahmet Ünal ÇAM
    ahmetunalcam@gmail.com

  8. #8

    Gözü Açılmış bir Türk- 5

    Gözü Açılmış bir Türk- 5





    Sami, telefonun ucunda Hulusi beyin sesini duyunca bir huzur hissetti.

    -Hulusi bey, sesinizi duyana kadar yaşadığınıza inanamadım doğrusu.

    -Merak etme delikanlı, biz eski toprağız.

    -Fakat, bir patlama sesi duymuştum, telefon konuşmamız kesilmeden hemen önce.

    -Arabaya dikkatlice bakmak için yanaşmıştım. Yanıp sönen ışığı farketmemle, kendimi geriye atmam bir oldu ama telefonu düşürmüşüm.

    -Geçmiş olsun. Gazetelere hiç bir haber yansımadı.

    -Bir sonuç elde etme durumumuz/ihtimalimiz yokken kendimi deşifre ettirecek bir habere izin verir miyiz sanıyorsun. Gerekli tedbirleri aldık. Neyse..., sen köşe yazılarına devam ettin bu arada.

    -Evet, yakalanma ihtimaline karşılık, bir kaç arkadaşı organize ettim, ona mail at, o diğerine fakslasın filan derken şu ana kadar atlattık. Yine de köşe yazılarımın kapatılmamasına şaşırdım.

    -Merak etme , bundan sonra da kapatılmayacak.

    -Hayırdır, ölüm emri var diye köşe bucak kaçarken ne değişti.

    -Birincisi, senin hakkındaki emri araştırttım, hiç bir aşamadaki yetkili emri sahiplenmedi. Bizi kullanmaya çalışan bir köstebek sistem oluşturulmuş. Sonra senin hakkında güvence verdim üstlerime + yazılarını ilettim. Vatan hainliği ile uzaktan yakından ilgin olmadığını, yabancı güçlerin sana karşı olduğunu söyledim. Önce nazlandılar, "Bakarız" dediler ama bölgedeki son gelişmeler üzerine, senin yazdıklarının da kendi fikirleriyle örtüştüğünü ve korunmam gerektiğini bizzat bana ilettiler.

    -Ciddi misiniz ?

    -Kesinlikle.

    -Yani yazılarımda özgür müyüm ?

    -Özgürlüğün, korunma sınırları içinde.

    -Yani ?

    -Bizim teşkilat açısından sorun ortadan kalktı ama yazdıklarının rahatsız ettiği çevreler var. Korumamız altındayken daha dikkatli olacaklardır ama dikkatli olman şart. Ve en önemlisi, her ne kadar biz senin yazmanı istesek de, kendi can güvenliğin için yazmak zorunda değilsin.

    -Benim yazmada ki tek şartım...

    -Can güvenliği mi ?

    -Onu da isterim elbet ama asıl şartım vatan için iyi olanı, doğru olanı yazabilmek. Kimsenin oyuncağı olmamak, şahsi menfaatler için yazmaya zorlanmamak.

    -Tamam Sami, biz destek olacağız ama ön plana çıkamayız. Yani, yazılarınla ilgili medyada bir tartışma çıkarsa, biz taraf görünme şansına sahip değiliz ama güvenliğine sonuna kadar destek oluruz.

    -Ve bilgi desteği.

    -Amirlerimin izin verdiği kadar bilgi desteği.

    -Onlar da kendi yazdırmak istediği bilgileri verirler.

    -Ben senin süzme yeteneğine güveniyorum. Zehirden şifayı çekip alırsın.

    -İnşallah.

    -Nerdesin ?

    -Sibirya...

    -???

    -Şaka canım, Ankara'dayım.

    -Aldırayım mı seni?

    -Merak etme, tebdili kıyafet dolaşmaya alıştım, gelirim. Gerçi yeterince başarılı değilim ama sizin teşkilat peşimde olmadıktan sonra gelirim İstanbul'a.

    -Gelince bu numaradan ararsın, görüşmek üzere.

    ***** ****** ****** ****** ******

    Sami, "Bu kez gerçekten kuş gibiyim" diye mırıldandı. Bir gazete alıp, acilen İstanbul'a doğru yola çıkmak için AŞTİ dolmuşuna bindi. gazeteyi açtı, okumaya başladığında rahatlamış yüz hatları tekrar kasıldı; 'Teröristlerin saldırısında 12 askerimiz şehit oldu". Ağlayan analar gözünde canlandı, ve Irak'ta, Kandil dağında çöreklenmiş bir karayılanın gülüşü iliklerini dondurdu. Hırsla düşündü, "Piyonlar çok güçlü, biz niye böyleyiz, ülkemizi bölmeye çalışanlara karşı niye sessiz kalıyoruz." AŞTİ'ye vardığında Hulusi beyi tekrar aradı;

    Hulusi bey bu kadar çabuk bir telefon görüşmesi beklemediğinden şaşırmıştı. Sami hemen açıkladı.

    -Kendi derdimden gazete bile okuyamamıştım bu gün. Az önce okuduğum gazetede kötü haberi öğrendim. Geldiğimde bana Güneyimizde neler döndüğü hakkında bilgi vermen mümkün mü ?

    Hulusi bey bir an sustu;

    -Evlat, tehlikeli konulara yelken açıyorsun.

    -Yıllardır sakin limanlardaydım ama eğitimli cahildim. Fırtınaya dalmazsam gerçekleri görme şansım yok ki.

    -Gel evlat, gel konuşalım.

    ***** ****** ****** ****** ******

    Sami otobüste hüzünlenmişti, şehit olan eski bir tanıdığı aklına geldi. Tanıdıkları olduğu halde, torpil işleyip işlemeyeceğini denememiş, "Ben ordumuzda böyle bir torpil olduğuna inanmam, eğer varsa da ben istemem. Şerefimle giderim, öleceksem de şerefimle ölürüm". O zamanlar ona gülümseyip geçmiş, şehit olduğunu öğrendiğinde bile onun duygularını yeterince anlayamamıştı. İçinden geçen düşünce gözlerinde iki damla yaş oldu; "Senin gibiler sayesinde ben rahatmışım meğerse, senin gibiler sayesinde balkonumda kitap okuyabiliyor, sinemaya gidebiliyormuşum meğerse. Affet beni".

    ***** ****** ****** ****** ******



    Akşamüstü İstanbul'a vardı. İneceği saati yaklaşık olarak haber verdiği Hulusi bey onu bekliyordu. Önceki karşılaşmalarına göre daha samimi olarak sarıldılar. Birbirlerine güvenen iki vatansever olarak, bir an durup birbirlerini süzdüler.

    Yola çıktıktan sonra, kısaca başlarından geçenleri birbirlerine anlattılar. Sami, Hulusi beyin hem kurtulmasına sevinmiş, hem de kendisi hakkındaki emrin kaynağını örgüt içinde arayıp, kaynaksız/sızma bir emir olduğunu öğrenmesi konusundaki gayretlerine minnettar kalmıştı.

    Hulusi bey, yan gözle baktı;

    -Yorgun musun ?

    -Hayır, aranmadığımı öğrenince stresim geçmiş, otobüste sıkı bir uyku çektim.

    -Bu akşam seni bir dostuma götüreceğim ama bazı şartlarım olacak.

    -Hayırdır, "konuştuklarımız aramızda kalmalı" mı diyeceksin

    -Hayır, tanıştıracağım arkadaş da saklanan biri. Sadece duyduklarını yazılarında kullanırsan, onun bulunmasına yol açmaya özen göster.

    -Tabi ki. Kimdir, necidir.

    - Bir İngiliz casusu.

    -Oooo, çevrem casuslarla çevrilmeye başladı.

    Sami'nin gülümsemesine, Hulusi bey de hafifçe gülümseyerek cevap verip, konuya döndü.

    -Kendisi, İngiliz haber almanın Orta Doğu masasında görevliydi. Ülkesine yıllarca hizmet verdi. Bu işlerde bazen tesadüfler yakanıza yapışıyor. Onunla, Rusya'nın dağılması esnasında Türk Cumhuriyetlerindeki görevlerimde tanıştım. Her ikimiz de Rus'lara karşı bilgi topladığımızdan, bir tür ortak gibi davrandık, sınırlı/kontrollü de olsa ufak bir bilgi alışverişimiz oldu.

    - Ajan'ın ajanla dost olabilmesi kolay değildir sanırım.

    -Yok, güven aşamasını kolay geçmedik. Güven aşamasından sonra da, "İhanete girer" diye, ülkelerimizin zararına olabilecek bilgi paylaşmadık. Fakat insan bazen karşısındakinin duygusallığını, insancıllığını fark edebiliyor. Ülkesinin yaptıklarını yanında konuştuğumuzda asla rahat olmuyordu. Bardak içinde taşmıştı ama sanki duyguları akacak bir dere, bir nehir yatağı arıyordu.

    -Bir İngiliz casusundan bahsediyoruz değil mi ! Hani şu insan haklarına verdikleri önemle anılmak istene ülke.

    -Evet, eski başbakanları Blair, kamu oyu önünde öyle bir çizgi çizmeyi seviyordu ama maalesef gerçekte yaşananlar, menfaatlerin insani değerlerin önüne geçtiğini gösteriyor.

    -Sanırım size önemli şeyler anlattı.

    -Elbette ama söylediğim gibi bu kaynak tamamen gizli.

    -Teşkilatınızdan da mı gizli.

    -Teşkilattan da gizli. Onun sözleri teşkilatı hedeflerine hizmet etmez, aksine onun bizle bağlantılı olduğu veya bizde saklandığı duyulursa ülkemiz büyük ama gizli baskılara, oyunlara, güçsüzleştirmelere maruz kalır.

    -Niçin ?

    -Bazı dokunulmazlar vardır -içime sindiremesem de - Türkler veya Müslümanlar hakkında istediğin iftirayı atabilirsin uluslararası sahada gerçekmiş gibi davranılıp senden savunma yapmanı isterler ama bazı ülkelerin gerçek işkencelerinden bahsetsen sen dışlanırsın.

    -Örneğin ?

    -Son örnekleri Ecevit'in başbakanlığında yaşamıştık. Sanırım hatırlarsın, İsrail'in Filistinlileri öldürmesi hakkında "soykırım" ifadesini kullandı diye ülkemiz üzerine çok büyük bir baskı oluşturuldu.

    -Hatırlıyorum, "Borsa, ekonomi çökmek üzere, maaşlar ödenemeyebilir" gibi haberlerin ardı arkası kesilmiyordu.

    -Ecevit'in "sözlerim yanlış anlaşıldı" demek zorunda kalmıştı. Neyse geldik, işte şurdaki evde kalıyor misafirimiz.

    Bir köy kenarındaki eve yaklaşmışlardı. Arabayı görünce kıyafetinden Türk köylüsü sanılacak birisi evden çıktı. Sami arabadan inerken usulca sordu;

    -İsmi ne ?

    -Biz ona Türkçe bir isim taktık ama köylüler gerçek ismi sandığı için ve Balkanlardan göç etmiş bir Türk sandığından sorun yaşamıyoruz. Sen o ismi de öğrenme, yabancı kimse yokken Oswald diyelim.

    -Yabancı biri olursa ?

    -İsim kullanma, taktığımız ismi duyarsan da unut. Onun güvenliği kolay değil.

    -Ben Rusya'nın casuslarını yok ettiğini duymuştum.

    -Evet diğerleri kolay duyulmaz zaten. Unutma ki haber ajansları sadece haber vermez, yönlendirme de yapar. Güneydoğumuzdaki terör olaylarını, çocukların, kadınların öldürülmesini nasıl haber verirler Avrupa'ya bilir misin ?

    - ???

    - En sert olanı bile "Gerillalar, Türkiye'ye saldırdı." şeklinde verir. Onlar için Türk'ün, Kürt'ün, çoluk çocuğun ölmesinin önemi yoktur.

    Hulusi'nin Oswald dediği adam köylü kıyafetleriyle yaklaştı, bozuk Türkçesiyle "Hoş geldiniz" dedi. Telefonla önceden haber verdiğinden, Sami'ye karşı rahat davranıyordu. Araba'yı evin yanına park etmiş, eve girmişlerdi bile.

    Kısa bir tanışma faslından sonra Hulusi bey;

    -Sami bey uzak yoldan geldi. Seni dinlemek, ufkunu genişletmek istediğini söyledi. Senin için de uygunsa Oswald.

    Oswald, şöyle bir dalgıca durdu. Bunu yanlış anlayan Sami;

    -O kadar acil değil. Başka zaman müsaitseniz de olabilir.

    Oswald;

    -Bir sürü takma ismim oldu. Bunlardan biri de Oswald. Bunu niçin seçtim biliyor musunuz ! Oswald, "Tanrının kanunu" demektir. Bu kanun benim için de işlemeye başladı. İngiliz haber alma eninde sonunda beni bulacak ama önemli olan doğruyu yapmak değil midir ?

    Hulusi bir şeyler söylemek istedi, vazgeçti. Oswald devam etti;

    -O kadar işkence çekmiş, zavallı insanlar gördüm ki. Onların gözündeki acı beni uyutmuyor.

    -İngiltere'de mi ?

    -Hayır, gönderildiğim ülkelerde. En son Özbekistan'da.

    -Yine mi Müslüman bir ülkeyi suçlayacaksınız?

    -Müslüman mı ! O ülkenin hapishaneleri işkence yapılan Müslümanlarla dolu.

    -Hadi canım.

    -Hulusi bey kısaca sizden bahsetmişti.

    Sami gülümsedi;

    -Umarım kötü bir şey söylememiştir.

    -Hayır, benim gençliğim gibi, körü körüne batı hayranı olduğunuzu söyledi.

    -???

    - Türkler barbardır, Müslümanlar barbardır. Uygar batı için bu barbarlar kontrol altında tutulmalı, gerektiğinde acımasız davranmalıdır.

    -Ben bu şekilde hiç düşünmedim.

    -Bu benim gençliğimde, bizlere öğretilenlerdi. Siz de ise nedeyse körü körüne batı hayranlığı öğretilmedi mi ?

    Sami yine acıyla TV'deki doktoru hatırladı; " Kanserin ilacını sen mi bulacaksın. Bir ilacı olsaydı Avrupa'da ABD'de bulunurdu. Onlar bulamamıştı da sen mi bulacaksın". Vücudunun acıyla titrediğini hissetti.

    -Bu konular beni de yaralıyor, İsrail tankları altında ezilen Rachel Corrie'nin yüzü gözümde canlanıyor.

    Oswald kendini toparlamaya çalışarak ;

    -Ne diyorduk, Kuzey Irak'ta neler olduğunu, neler döndüğünü merak ettiğini söylemişti Hulusi bey.

    -Evet ama sizin kendi ülkenizden böyle soğumanıza, saklanmanıza sebep olan olayları da merak ediyorum.

    -Pekala, önce o konuya değineyim. Bu bir birikim aslında. Ama her karşılaşmamda gözlerimi yumduğum, ülkemi özgürlükler ülkesi olarak görmeye devam etmeye çabaladığım bir birikimler yumağı. Ben sadece son görev aldığım ülkede yaşadıklarımdan bahsedeceğim.

    Özbekistan'dan.

    -Özbekistan'da ısrar ediyorsunuz.

    -İsterseniz Fas'tan, Cezayir'den, Somali'den, Afganistan'dan, Pakistan'dan bahsedeyim.

    -Hayır, karışmıyorum.

    Sami'nin zoraki gülümsemeye çalışırak söylediği sözlerden sonra Oswald anlatmaya başladı.

    -Aslında anlatacaklarım uzun değil ama Rachel Corrie'nin yarası zaten içimdeyken, Özbekistan'da da hiç ummadığım makamda birisi daha kendini , tankların olmasa da, kurtların önüne atarak tüm kariyerini, birikimini belki de hayatını riske atınca dayanamadım, kendimden utandım.

    Özbekistan'da da çoğu ülkede olduğu gibi Müslümanlara baskı yapan iktidar, batıdan destek görüyordu. Bu ülkede Muhalefet yok, özgür medya yok, din ve ifade hürriyeti yok. Sadece ülkeden çıkmak için değil, bir şehirden diğerine gitmek için bile vizenin olduğu bir ülke burası. Baskı iktidarıyla varlığını devam ettiren Kerimov, batı desteğine ihtiyaç duydu, ABD ve diğer batı ülkelerini arkasına almak istedi. 2001'de ABD'ye üs kurma izni verince, yaptığı haksızlıklar, baskılar, işkenceler tamamen göz ardı edilir oldu. Mart 2002'deki Bush-Kerimov görüşmesiyle “Stratejik ortak” ilan edildi. Bundan sonra bizim başbakanımız, İngiltere başbakanı Tony Blair, 2003 başlarında Özbekistan'a silah ithalatı için açık çek verdi. Kerimov'a "Benden istediğin her silahı alabilirsin" dedi.

    -ABD ve İngiltere Kerimov'un suçlarına gözlerini kapatıyor. Bunlar da demokrasiye önem veren özgürlükleri savunan ülkeler.

    Oswald acı acı gülümsedi;

    -Sadece bu iki ülke değil ki.

    Hulusi bey üzüntüyle fısıldadı;

    -Türkiye'den aldığı silahlarla Mayıs 2005'te Andican'daki o korkunç katliamı yaptı. İşkencelere göz yummalarına rağmen, kendi iktidarına yeterli destek vermediğine inandığı batı'dan kopup Rusya ve Çin'le işbirliğine yöneldiği o günlerde ortaya çıktı.

    Oswald;

    -Çoğu silahsız olan sivillerin katledildiği olaylarla ilgi birleşmiş milletler raporunda Andican olayları için bir görgü tanığının söylediği şöyleymiş; "Sokaklarda kan ve yağmur birbirine karışmıştı. Yağmur ve kan içindeydik."

    Başını çaresizce iki yana salladı;

    -Neyse biz bu katliam öncesinden bahsediyorduk.Kerimov politika oyunlarıyla istediklerini almaya başlamıştı. ABD'nin üs açmasına izin verince çok yüksek oranda dış yardım aldı ve bunun çoğunu da işkenceleriyle ünlü güvenlik kuvvetlerine aktardı.

    -ABD ve İngiltere'de en azından basın özgür değil mi, bunlara baskı yapmıyor mu ?

    -İşte burda, Filistin'liler için İsrail tanklarının önüne dikilen ve öldürülen Rachel Corrie'den sonra beni etkileyen kişi devreye giriyor. ingiltere özbekistan büyük elçisi Craig Morray. Ona çeşitli işkence haberleri ulaşıyor ve vicdanını yaralıyormuş zaten. 2002'nin ekim ayında uluslararası bir açılışta beklenmeyen bir konuşma yapmış. Müttefiki ABD büyük elçisinin renginin attığı söylenen o konuşmasında, Özbekistan'daki işkencelerden bahsetmiş ve gidişatın demokrasi yönde olmadığını söylemiş. O açılışta Murray, herkesin önünde, canlı canlı haşlanan tutuklulardan, politik ve dini nedenlerle hapsedilen binlerce insandan bahsetmiş. Bu söyledikleri İngiliz basınında destek görünce Blair onu görevden almaya cesaret edememişti. Emekli olduktan sonra ise yazdığı kitapta öğrendiği acı olaylara değiniyor.

    Elindeki sayfası açık kitabı Sami'ye uzattı;

    -Lütfen, işaretlediğim kısmı sesli okur musun;

    Sami;

    - Yaşlı adam korkudan titriyordu. Suçlananlardan biri torunuydu. Polis sorgulamasında torunu aleyhine verdiği ifade yüzüne okundu. Torununun Usame Bin Ladin'e vermek için soygun yaptığını ve Afganistan'a gidip El Kaide lideriyle buluştuğunu söylemişti.”

    “Bu senin ifaden mi, diye sordu savcı. Yaşlı adam: Ama bu doğru değil. Bunu söylemem için bana işkence yaptılar, dedi. Torunuma gözlerimin önünde işkence yaptılar. Elektrik verdiler, testislerine vurdular, maske giydirip nefes alamaz hale getirdiler. Sonra kız kardeşini getirip tecavüz etmekle tehdit ettiler. Bizler iyi Müslümanlarız ama Bin Ladin hakkında ne bilebiliriz ki..”

    “Dilubar Huderbigaynova. O, göstermelik yargılama kurbanlarından birinin kız kardeşi. Gözyaşlarına boğulmuştu. Kardeşi birazdan idam edilecekti. Nefretle doluydum. 'Üzülme, elimden gelen yardımı yapacağım' demeye çalıştım. Ama ne yapabilirdim ki… Peki bir şey yapamayacaksam burada işim neydi ?

    Sami, buğulanan gözleriyle kitabı geri uzattı.

    -Somali, Afganistan, Küba'daki hapishaneler... Bu özgürlük savunucusu ülkelerin yaptıklarına, zalim diktatörlere desteklerine dayanamayacağım.

    Oswald, bir ızdırabını boşaltır gibi derin iç çekişten sonra;

    -Madem öyle, bu konuda son söyleyeceklerim olarak, Birleşmiş Milletler işkence raportörü Theo van Boven, 2002 yılında Caşlık'ı ziyaret ettikten sonra, "sistematik işkence yapıldığı"nı raporuna geçirmesi, bizimle birlikte o ziyarette bulunan Reuters muhabiri Dimitri Solovyov'un gazetesinde de yayınladığı; Akram İkromov adlı 29 yaşındaki bir mahkûmun, "Blair ve Bush'a söyle, Bosna, Afganistan ve Irak'ta yaptıklarının hesabını, Çeçenistan ve Özbekistan'da Müslümanların öldürülmesine destek olmalarının hesabını soracağız!." diye bağırması benim içimdeki yaraları büyüttü ve Craig'in bu cesur konuşmasıyla birlikte gerçekleri daha fazla görmemekten gelemeyeceğimi anladım. İstifa ederken biraz öfkeliydim. Aleyhlerine çalışacağımı düşünüp öldürülmeme ve suçun da Kerimov'a jest olsun diye Müslüman isyancılara atılmasına karar verilmiş. Eşyalarımı, evraklarımı toparlamak için gideceğim Özbekistan'a gidecekken, bir dostun bana haber ulaştırmasıyla, yolculuğun ortasında izimi kaybettirdim. Sonunda eski dostum Hulusi'ye ulaştım ve halâ yaşıyorum.

    Hulusi bey, konuşmamaya katılmamak için gayret etmiş ama zaman zaman nemlenen gözlerini gizlemek için pencere kenarına gitmişti. Dışarıda rüzgar, kuru yaprakları oradan oraya savuruyordu.

    Zor duyulan bir sesle;

    -Gelelim Kuzey Irak'a ve olayların perde arkasına.

    Dışarda rüzğarın uğultusu gittikçe artıyor, alaca karanlık tepelerden koşar adım iniyordu sanki.
    Ahmet Ünal ÇAM
    ahmetunalcam@gmail.com

  9. #9
    hocam Allah razı olsun ellerinize emeğinize sağlık izin verirseniz bir kaç öykünüzü paylaşmak istiyorum kendi forumalrımda..

    eywallah

  10. #10
    İnternette paylaşımlarda ismim eklendikçe sorun olmaz.

    Sağolun, sizden de Allah razı olsun

    Alıntı Muammer ÖZDEMİR tafarından gönderildi Mesajı Göster
    hocam Allah razı olsun ellerinize emeğinize sağlık izin verirseniz bir kaç öykünüzü paylaşmak istiyorum kendi forumalrımda..

    eywallah
    Ahmet Ünal ÇAM
    ahmetunalcam@gmail.com

  11. #11
    Hocam Allah razı olsun ellerinize emeğinize sağlık...
    Benim bi sorum olacak;
    Gözü Açılmış Bir Türk adlı eserinizin devamı varmı?
    Bilgilendirirseniz sevinirim..

  12. #12
    İlginize teşekkür ederim. Devam edip, en azından ilgilenmeyen bazı kesimleri de çeşitli olaylardan en azından kendi bildiğim kadarından bilgilendirmek istiyordum bu öykü serisiyle. Pek de okunmuyor gibi geldiğinden yazma hevesim azaldı ama kaynak olarak biriktirdiklerim de epey arttı/beklemede.
    En son 6. bölümü yazdım, 7. bölümü tasarlamaya başladım
    6. bölümü ekleyeceğim ama bana gelen bir SLAYT(pps) dosyasını ek düzenlemeler yapıp internete ekledim. Arkadaşların bakmasından memnun olurum.
    Arkadaşlara gönderirken eklediğim açıklama ve link :

    Uzun zamandır görmediğiniz Harika Fotoğraflar
    (200 Milyonluk Müslüman ülke Endonezya'nın köy ortamlarından)

    + harika Müzik

    + ( Naçizane) ŞİİR.........: Foto _Siir.pps

    http://fonmp3.googlepages.com/Foto_Siir.pps
    Ahmet Ünal ÇAM
    ahmetunalcam@gmail.com

  13. #13

    Gözü Açılmış bir Türk-6

    Gözü Açılmış bir Türk-6


    Oswald, Hulusi beye baktı.

    -Sizinle de bu konularda pek konuşmamıştık ama tecrübelerinizle çoğundan haberdar olduğunuz veya tahminde bulunduğunuzdan eminim.

    -Sanırım öyle. Ama bilgi kaynaklarımız farklı, yeni şeyler öğreneceğimi düşünüyorum.

    -Anlatacaklarım bir Kürt olarak sizi üzmez umarım.

    -Ben Kürt'üm, arkadaşlarım da Çerkez, Boşnak, Azeri, Kafkas olabilir ama hepimiz birer Selçukluyduk, Osmanlıydık, şimdi de Türk'üz. Dedelerimiz bu ülke için omuz omuza savaştı, öldü cephe cephe. Biz asla hain olmadık, biz asla bebek katillerine, uyuşturucu kaçaklarına maşa kanıp da ülkemizin askerine, polisine silah çekmedik, hain olmadık. Hatta bu ülkeye sadık olduktan sonra Ermeni, Rum, Yahudi vatandaşlarımız da bizden biridir. Sofrasına otururuz, soframıza çağırırız, aynı filmde ağlarız, aynı milli takım için sokaklara dökülürüz.

    -Kızmana gerek yok Hulusi. Kısa süre öncesine kadar bu ülkede senden başka tanıdığım yoktu biliyorsun. Dışarıda duyduklarımın ise çoğunun yanlış, çoğunun yönlendirmeli olduğunu ise senden öğrendim.

    Hulusi bey, Özbekistan'daki Müslümanların çektiklerini duydukça zaten dolmuştu. Oswald'ın belki de iyi niyetle söyledikleri içini kabartmıştı.

    -Kızgınlığım aslında sana değil. Bu ülkenin ekmeğini yiyip, bu ülkenin şehitlerine nankörlük yapanlara. Benim de dedelerim bu insanlar için yıllarca savaştı. Çanakkale'den başlamayacağım, Yemen'de de esir düşüp bir daha ülkesine dönemeyenler oldu, Çanakkale zaten bizim savaşımızdı. Kurtuluş savaşında beraberdik, şimdi ne oluyor da üç-beş çapulcu diye diye büyüttüğümüz çeteler bizi bu hale getirebiliyor.

    Oswald'a baktı;

    -Bahsettiğim savaşlar için kızmadın umarım ?

    -Çanakkale filan mı ? Yok canım, İngiltere'nin tarihi savaşlarla dolu. Şimdiki dostlarımızla da, örneğin Fransızlarla da yıllarca savaşmışız.

    Sami'ye döndü;

    -Siz de Kürt müsünüz ?

    -Kafkas göçmeni Türk'müşüz.

    Oswald, kendine bir sandalye aldı, Sami'nin daha yakınına gelip oturdu.

    -Kuzey Irak konusunda, istihbarat birimimiz ve Avrupa basını aracılığıyla az çok bilgi sahibiydim. fakat Hulusi beyle tanıştıktan sonra detaylı bilgi sahibi olmak için gayret ettim, araştırma yaptım. Türkiye'de kaldığım sürede ise bu ülke insanının bakış açısını yakalamaya çalıştım.

    Sizlerin bakış açısına şimdilik geçmeyim. Öncelikle ulaşabildiğim bazı gizli yazışmalarda öne sürülen fikirlere göre dışardan nasıl bakıldığına değineceğim. Şu bir gerçek ki, hiç bir batı ülkesi ülkenize nasıl diyorsunuz, eee kara kaşı-kara gözü için iyi davranmaz, yardımda bulunmaz. En azından bir karşılığı mutlaka bekler. Bu normal diye kafanızı sallıyorsunuz ama insanlarınızın çoğu, eskiden yapılan her hangi bir iyiliğin ömür boyu hatırlanacağı ve artık yeni olaylarda 'karşılıksız iyilik' diye bir şeyin devam edeceğini sanıyor, buna samimiyetle inanıyor. Oysa Avrupa için her ticaret kendi şartlarını doğurur, geçmişten kalan birşeye karşı vefa gerekli görülmez.

    Bunu anlamaya başlamış olmanız gerekiyor ama bir türlü rayına oturmuyor gördüğüm kadarıyla.

    Hulusi bey biraz da üzüntüyle, geçmişteki bir dostu anar gibi;

    -Bu bizim sevdiğimiz bir özelliktir, adına da 'VEFA' deriz.

    Sami; " İstanbul'da bir semt imiş Vefa, Kan dolarmış gönüle, göz eski dostları aradıkça, Tekrar aldanırmış gönüller, tekrar tekrar aldandıkça, yanarmış eskide kalmış dostlukları andıkça"

    Hulusi bey şiiri dinlerken başını öne eğdi yavaşça.

    Oswald; " Sizin anlamanız gerektiğini söylediğimde, hemen mart tezkeresini söylemenizi bekledim. Ben de hayır daha öncesinde var diyecektim ve Kore savaşlarında ki yardımlarınıza, 1974'deki ambargoyla karşılık verdiklerini unutmayın" diyecektim. Ama siz Türk'ler, iyilikleri kolay hatırlıyor, kötülükleri ya az hatırlıyor, ya da çabuk affediyorsunuz.

    Hulusi bey cevap verecekmiş gibi hafifçe doğruldu ama sonra vageçti, geri yaslandı, iddiasız, yavaş bir ses tonuyla Sami'ye doğru;

    -Herşeye itiraz etmek maalesef doğruları savunmak olmuyor bazen. İtiraz etsem ne olacak ki, söyledikleri gerçek.

    Oswald, bir an sessizce ikisine baktıktan sonra;

    -İngiliz belgelerinde bulduğum ve önem vermediğim bir yazıyı hatırladım.

    Hulusi beye döndü;

    -Size de bahsetmedim, sizin güneydoğu sınırlarınızda terör olayları artınca hatırladım.

    Sami ve Hulusi bey daha bir dikkatle baktılar. Oswald;

    -1983 yılında bazı İngiliz Petrol şirketleri sizin Güneydoğunuzda, birkaç yerde araştırma yapmışlar. Kayıtlarda özellikle Cudi dağı ve Gabar arası not edilmiş.

    -Eveeet ?

    -Orda petrol bulmuşlar.

    -??? Terör örgütünün kurulduğu seneler...

    Oswald, lafı teörö örgütüne getirmeden devam etti.

    -Fakat petrol buldukları, küçük araştırma kuyularını betonla doldurup, gitmişler.

    Sami;

    -Haydaa... bunlar zaten petrol bulma amaçlı gelmişlerse, niye buldukları petrol kuyusunu kapatsınlar ?

    Hulusi;

    -Kimbilir, sonuçta petrol şirketi, belki çok petrol bulunması, fiyatları düşürü, kar azalır demişlerdir. Türkiye'nin dış şirketlere daha fazla yetkiyle arama vereceği günü beklemeye başlamış da olabilirler.

    Hulusi'nin son cümlesine onay ister gibi bakmasına rağmen, Oswald duymamış gibi kendi bildiklerini anlatmaya devam etti;

    -İşler bazı müttefik ülkeler arasında, çok da gizli yüremediği oluyor. Sizdeki petrol bulunuşunu ABD şirketleri, dolayısıyla hükümeti de duyuyor ve...

    Sami;

    -Ve... "Ortak olalım!" mı diyor ?

    -Az önce Hulusi beyin de söylediği gibi, Türk kanunlarının yabancıyı fazla kısıtlaması petrol şirketlerini zorluyordu. Bu nedenle ABD'den gelen öneriyi hemen kabul ettiler ve petrol kuyularının üzerini betonla kapattılar.

    -Neymiş gelen öneri ?

    -Güneydoğudaki petroller için Türkiye ile anlaşmayın, Orta doğu planı içinde biz Irak'ın işgaliyle birlikte, o bölgede sömürebileceğimiz, her dediğimiz yapacak bir kukla Peşmerge devleti kuracağız. Anlaşmaların kurallarını da biz belirleyeceğiz.

    -Ta.. o zamandan planladılar yani !

    Oswald gülümsedi;

    -Sizde sevdiğim özelliklerden biri de bu zaten uzun vadeli plan yapmıyor, gündemdekine göre tepki veriyorsunuz.

    Hulusi, rahatsız kıpırdadı;

    -Oswald, alay etmeyi bırak da esasa gel.

    -Alay etmek için değil di aslında ama bu özelliğiniz kişisel bazda güzel, ülkeyi ilgilendiren meselelerde ise aynı tarza devam etmeniz felaketinizi hazırlıyor. Petrol konusunda da uzun vadeli düşündüler ve sizin Güneydoğunuzdan topraklar vermenizi sağlamak için bir teörö örgütü kurdurttular. ABD'nin söylediği gibi ülkenizi bölmek ve petrol bölgelerini daha kolay yönetebilecekleri kişilerde bırakma planı başladı. Sizler ise hem teröristlere kzıyordunuz, hem de onları koruyan, besleyen Çekiç Güç'e göz yumdunuz.

    Çekiç güçteki bir yabancı askerin, Türk kaymakamına attığı tokadı hatırlayan Hulusi beyin rahatsızlığı iyice belli oluyor, sürekli ayak değiştiriyor, dışarılara bakıyordu. Sonunda sözün o kısmına birşeyler eklemesi gerektiğini düşündü;

    -Musul'u kolayca ele geçirttiler peşmergelere, Kerkük'e de aynısını yapacaklardı ama tehditler,korkutup, baskı uygulayıp şehirden kaçırmaya çalışmaları ve yer yer ABD askerleri güvencesinde Türkleri öldürmeleri, yeterli olmadı. Nufüs ve Tapu dairelerini ele geçirip, Türklerin çokluğunu gösteren belgelerin çoğunu yaksalar da, dünyanın tepkisini almamak için Türkler'e yaptıkları baskıları, faili meçhul cinayetleri frenlemek zorunda kaldılar. Tabi bu arada öldürülenler devam etse de büyük çapta bir katliama cesaret edemediler.

    Oswald, acı acı gülümsedi;

    -Oysa İsrail'liler aynı planı çabucak uygulamıştı Filistinlilere karşı.

    Hulusi bey;

    -Büyük katliam engellense de, tek tük Türklerin evinin yakılmasını, kaçırılmalarını, öldürülmelerini önemsem.yor değiliz. Sadece olanları yukarıya anlatmakta zorlandık, gerkli desteği alamadık.

    Oswald,

    -Sizin iyi niyetinizi Barzani de, Talabani de oldukça kötüye kullandı. Fakat hata yine sizde, ABD'nin de isteğiyle olmuş olabilir, ayrıntısını bilmiyorum ama Barzani ile Talabani'nin size karşı birleşmesini siz sağladınız.

    Hulusi bey -Maalesef doğru!" diye başıyla onaylarken, Sami şaşkınlık içindeydi;

    -Saddam'ın ordusunda kaçarken, öldürülmesin, katliam olmasın diye sınırlarımızı peşmergelere açmamızı, hayatlarınızı kurtarmamızı mı kastediyorsunuz ? Tabi sonuçta vefa yerine kalleşlik gördük.

    Bu kez her ikisi birden Sami'ye baktı. Oswald ;

    -Onlar daha yeni. Talabani ve barzani'nin aşiretleri yıllardır savaşıyorlardı. 1997 yılında Talabani kuvvetleri üstünlük sağladı, Barzani'yi ezip geçme konumuna gelmişti ki, Türkiye Barzani'ye yardımcı olup Talabani kuvvetlerini püskürttürdü.

    Sami; " Sonra ? "

    Hulusi bey; " Sonra da her ikisini defalarca Ankara'da bir araya getirip aralarını buldu, barıştırdı, birlikte hareket etmelerini sağladı."

    Sami içi burkularak; " Onlarda birlikte Musul'da,Süleymaniye'de Kerkük'teki Türklere karşı katliamlara, ev kundaklamalara başladı."

    Hulusi bey de hüzünle; " Sonuçta Ankara'daki "Barışın, birlikte çalışın" telkinleri etkili oldu. "

    Oswald; " Artık, birbirlerine karşı güç kullanmaları gerekmeyince, ortak davranışlara geçip Türkiye'ye karşı çalışmaya başladılar. Irak'taki Türklere saldırmaya başlamadan daha önce Türkiye'deki hain örgüte, 'bize dokunma da istediğini yap', dediler. Örgütten kaçanları, gün gelip Türkiye'ye karşı kullanırız diye, kendi içine alıp ZAVİTA kampında özel olarak koruyup yetiştirdiler.

    Sami; "Bu olaylar karşısında 2. Abdülhamit'in büyüklüğünü bir kez daha kabul ediyorum."

    Oswald merakla bakınca, ona hitap ederek devam etti;

    -Kusura bakma, belki sen kızacaksın ama Bulgar ve Yunan Hristiyanları konusunda bir sorundan bahsedeceğim.

    -Hayır, kızmam, tarihte olmuş bitmiş olaylar kızmaktan çok ders almak içindir. Ayrıca onlarla mezhebimiz farklı ve bizde mezhep farklılıkları sizdekinden daha derin ayrımlara yol açar. Az önce bahsettiğim Fransızlarla savaşlarımız da hep mezhep farklılıklarına dayanır.

    Sami; " Tarihe merakımın arttığı bu günlerde, bulduğum her fırsatta okuyabilmek için tarih dergileri taşıyordum çantamda. Onlardan okuduklarımdan birinde okuduklarım şöyle; Osmanlı imparatorluğunun en zayıf dönemlerinde başa geçen Abdülhamit, yıkılması beklenen İmparatorluğu 33 yıl ayakta tutmayı başarmış ve sonunda yine içteki hainlerin ihanetiyle kaybetmiş. Hainlerin kışkırttığı halka ve kendisine karşı ayaklananlara karşı ordusuyla zafer alabileceğini de biliyormuş ama 'Kardeş kanı dökülmesine razı olamam" deyip, isyancılara teslim olmuş. Onun zekasını, yönetim dahiliğini anlayamayan isyancılar, yönetimi ele geçirince art arda hatalara başlamış. Birinde hapisteki Abdülhamit'e gelip;

    'Senin zamanında yıllardır halledilemeyen sorunu hallettik' diye hava atmışlar. Abdülhamit, 'Hangi sorunu hallettiniz?'şaşkın sorunca da, 'Bulgar ve Yunan kiliseleri arasındaki sorunu çözdük' deyince, Abdülhamit 'Eyvah ! ' diye bağırmış. Haberi verip, hava atmaya çalışan subaya acı acı bakmış ve 'Biz Bulgar ve Yunanlıların bir araya gelememesi sayesinde Balkanları elde tutuyorduk. Eyvah ki eyvah, gitti Balkanlar'.... Onun bu sözlerinden birkaç ay sonra Bulgar ve Yunanlılar birleşip Osmanlıyı Balkanlardan atmaya başlamışlar.

    Oswald; " Anladım, Barzani ve Talabani arasındaki sorunları hallederek, size karşı haince birleşmelerini sağlamanız da benzer bir hata yani.

    Hulusi; " Türk düşmanları ve içimizdeki cahiller Abdülhamit'e boşuna mı kızıl sultan diyorlar"

    Sami; " Abdülhamit'e düpediz haksızlık, vefasızlık yapılmış. Tamam Türk düşmanları ona da düşman olmakta haklı ama cahil Türklerin düşmanlığını kabul edemiyorum. "

    Oswald; "İlk defa onun zamanında ülkeniz ve orta doğu için petrol haritaları yapılmıştı sanırım.Ama sonrakilerin ciddi bir faaliyeti olmadı."

    Hulusi ve Sami, başlarıyla onayladı.

    Hulusi bey; "Diyarbakırdan Batman'a, Zaho'dan Felluce'ye 65 nokta için petrol haritası çıkarttırmıştı"

    Sami çantasından bir dergi çıkardı;

    -33 yıl Osmanlıyı ayakta tutarken sanatta, bilimde, halka hizmette de çok güzel şeyler yapmış.

    Dergiden bir sayfayı açtı

    - En güvenilir tarihçiler, bakın ne yazmış onun için; "Belki de Prof.Dr.Yılmaz Öztuna’nın dediği gibi ;“Milletimiz bu hükümdarın dehasına çok şey borçludur” Prof.Dr.İlber Ortaylı da şöyle diyor ;“Osmanlının son hükümdarı,son evrensel imparator II.Abdülhamid’dir”
    Ahmet Ünal ÇAM
    ahmetunalcam@gmail.com

  14. #14
    Teşekkür ederim Ahmet Bey..
    sunu çok güzel olmuş eline sağlık..
    yazılarınızın takipçisiyiz..

  15. #15
    memnun oldum sizi burda gördüğüme bir zamanlar lamelif-çare gençlik forumlarında takip ediyordum yazılarınızı...

  16. #16

    7 - Gözü Açılmış Bir Türk - 7

    Sayın Muhammed ÖZ, sayın Feride ŞAHİN , okumanız, yorum eklemenizden mutlu oldum, sağolunuz.

    Not : Özel mesaj gelince email bildirimi alıyorum ama abone olduğum konulara mesaj eklenince email gelmiyor, sanırım bu konuda bir sorun var. Yönetici arkadaşların bilgisine.


    7 - Gözü Açılmış Bir Türk - 7


    Sami;

    -Ben yeni yeni okuyorum tarihi kaynakları, yeni yeni ilgileniyorum ama bu Kızıl Sultan diyenler neye dayanarak diyor.

    Hulusi bey, tartışmalardan yorulmuş bir halde;

    -Koltuklarına dayanarak. Şaka bir yana, Abdülhamit’e ülke menfaatlerini koruduğu için dış güçler bu ismi verdi.

    -En zor günlerde çok yüksek paralar teklif edildiği halde Filistin topraklarını satmadı diye Yahudilerden biri, değil mi !

    -Çok kişi öyle zannediyor ama değil. Doğu illerinden bir kısmını almak isteyen Ermeni diasporası çabalayıp durmaya çok önceden başlamıştı. Fransa vatandaşı bir Ermeni asıllı Fransız yazar Albert Vandal’ın “Le Sultan Rouge=Kızıl Sultan” sıfatını takmıştır.

    -Hımm, niçin ?

    -Bildiklerimi özetleyim. Abdülaziz'i tahtan indirip, bileklerini keserek öldüren Jön Türkler denen bir grup, V. Murat'ı padişah yaptılar. V. Murat'ın hastalanınca yerine, 1876 yılında II.Abdülhamit’i tahta çıkardılar. Yani Abdülhamit tahta çıkarıldığında, Jön Türkler denen grup bir padişahı indirip öldürmüş, ülkeyi kaosa sürüklemişti.

    -Abdülaziz’i ne cesaretle öldürebildiler.

    -Açıktan öldüremediler tabi, ‘intihar etti’ dediler ama güçlü, güreşçi padişah olan Abdülaziz öldürmekte o kadar telaşlı dikkatsizdiler ki, intihar görüntüsü için tek bileğini kesmek yerine ikisini de kestiler. Oysa hiçbir insan bir bileğinin şah damarı kesilmişken, onunla bir aleti tutup diğer bileğini kesemez.

    -Günümüzde hala onun intihar ettiğini söyleyenler var. Ben de duyuyorum zaman zaman ama onlar böyle bir mantıksızlığı savunuyorlarsa eğer ya cahildir ya da yalancı.

    - Kasıtlı söylüyorlar diyorsun.

    - Maalesef, Osmanlıyı sevmek, takdir etmek suçmuş gibi düşünen, düşündürülen cahil beyinler var. Osmanlı tarihte güzel sayfalar açmış ama artık tarihe mal olmuş bir devlettir. En azından Osmanlıyı adil öğrenmek de bizim görevimizdir. Yahudilerin de, Ermenilerin bir kısmı da sevmez Osmanlıyı ama…

    -Bir kısmı mı ! Sevenler de var mı ?

    -İspanya katliamından kaçtıklarında Osmanlının kucak açtığını unutmayan Yahudiler olduğu gibi, Osmanlının kendilerine “Sadık Millet” dediğini ve yönetimlerde önemli görevler verdiğini gören Ermeniler de var. Bunların en önemli savunması da, “Biz Osmanlı ülkesindeki huzuru bir daha asla bulamadık” düşüncesini seslendirmelerinden anlaşılır.

    -Evet.

    -Nerde kalmıştık, Bazı faşist Ermeniler, doğuda katliamlar yapıp, bir Ermenistan kurmak için çok çabalıyor ve Rusya, İngiltere, Fransa gibi ülkelerden silah, para alarak çeteler kurup, eylemler yapıyordu. Abdülhamit han, Hamidiye alaylarını kurup, bu çeteleri dağıttı.

    -Hamidiye alaylarını duymuştum. Abdülhamit han tahttan indirilince ayaklanan Kürtlerle ilgili bir yazı da.

    -Evet, Hamidiye alayları, Ermen çetelerinin köylerimize baskınlarına karşı bölge Kürtlerinden toplanan insanlardan kurulmuştu. Hamidiye alayları Ermeni çetelerini yenip de, Ermenilerin devlet hayallerini o zaman için durdurunca, Fransa vatandaşı bir Ermeni asıllı Fransız yazar Albert Vandal’ın “Le Sultan Rouge=Kızıl Sultan” sıfatını takmıştır.

    -Şimdi anlaşıldı. Peki bizim ülke insanımız bunu bilmiyor mu da nankörlük yapıyor.

    -Düşman düşmanlığını, hain hainliğini, nankör nankörlüğünü daima yapar ama halkımızdan da ‘Kızıl Sultan’ diyenler oluyor ya…

    -Evet, onlar niye diyor ?

    -Tek sebep cahillikleri. Abdülhamit, yıkılmakta olan, her tarafta toprak kaybeden bir ülkenin başına geçmişti, üstelik normal bir şekilde değil, kendisinden önceki padişahların nasıl indirildiklerini, hatta Abdülaziz’in öldürülüş zamanlarını yaşayarak gelmişti. Değil diğer devletlere karşı ülkeyi korumak, yönetmek, Jön Türkleri aşıp, İstanbul’a hakim olmak bile çok zordu. İşte cahilleri kandırdıkları yerlerden biri bu ayrıntı. Hani şimdikiler bazı hükümetlere der ya ‘Hükümet oldun ama iktidar olamazsın’ diye, Abdülhamit’in durumu da başta böyleydi. O başa geçtiğinde, dozerler enkazı uçurumdan iteklemeye başlamıştı, Osmanlı’nın parçaları uçurumdan aşağı düşüyordu. O 33 yıl boyunca, enkazdan pay almak için bekleyen ülkeler arasında ve uçurumun kenarındayken didişen evin içindeki kör düşmanlarla, hatta içte gizlenmiş düşmanlarla mücadele ede ede 33 yıl hüküm sürdü.

    -33 yıl, insana önce sıradan geliyor ama 5 yıl için seçilen hükümetlerin 3-4 yıl anca dayandığını, seçim baskılarının arttığını, kargaşalıkların çıktığını düşününce önemi anca anlaşılıyor.

    Oswald; -Onun sırrı da bu işte, Uçurumunun kenarındaki bu enkazdan pay almak isteyenleri, öyle bir idare ediyor ki, ‘Yıkıldı, hasta adam bitti’ diye iştahla bekleyenlere rağmen, 33 yıl daha Osmanlı’yı idare ediyor.

    Hulusi; “-Sonunda yine düşmana değil, Müslüman’ı Müslüman’a kırdırmalarından çekindiği, içteki hainlere pes ediyor”

    -Pes mi ?

    - Jön Türkler, Tanzimatçılar İstanbul içindeki askerleri birliklere hakim olmuşlardı. Abdülhamit’in emriyle ordular şehre girse, kendi ordumuzun iki kısmı birbiriyle çarpışacaktı. Vatan, Millet aşkıyla yanan biri olarak bunun ihtimaline bile dayanamadı.



    Sami;

    -Bu günlerde fırsat buldukça, yolculuklarda bile tarihi kitap okuyorum. Bakın, Abdülhamit’in kızı ne demiş ki; “Babam milletini çok severdi, yanında Ahmetçik, Mehmetçik sözü geçince, öz evladından söz ediliyor gibi heyecanlanırdı. Balkan savaşında askerlerimiz için kumaşlar getirtip, sarayda bile gecelikler, sargılar hazırlatırdı. Kızı olarak bizler de dikiş makineleri başında uyuklayana kadar çalışırdık. Arada yanımıza gelir ve bizi teşvik eder, konuşurdu. En çok da ‘Vatan! Vatan !’ diyerek adeta inlerdi.

    Hulusi bey; “Öyle biri olduğu için kendisini almaya gelen hainlere teslim olu. Kardeş kanı dökülmesin diye direnmeden teslim oldu.

    Sami; “Onu tahttan indirenlerin hainliği zaten başlı başına bir konu, tahttan indirilirken gelenler Ermeni, Yahudi, Arnavut ve Gürcü’den oluşan 4 kişilik bir grupmuş. Zaten o grubun maşası olan ihtilalci Jön Türklerden, atak, cesur ama cahil Milliyetçi denen Enver Paşa, Beylerbeyi Sarayı’nda hapis olan sultanı ziyaretten dönerken Talat Paşa’ya ağlaya ağlaya şu itirafta bulunur: “Başımıza ne geldiyse bu adama yaptıklarımızdan geldi ve daha ne gelecekse o yüzden gelecek.” demiş.

    Enver paşa hain değildi ama cahil bir milliyetçi olarak çok zarar verdi bu ülkeye. Abdülhamit’in yıkılmasını sağlayan Jön Türklerin de arasındaydı, Alman ordusu hayranlığı nedeniyle, Rusya sınırlarını bombalayan zırhlıların alınmasında da sorumluydu, Sarıkamış’ta perişan olan 90 bin şehit gencimizin ölümünden de sorumluydu. Belki çok cesur, çok ataktı ama Abdülhamit’in siyasi zekasının birazı bile onda yoktu. Sarıkamış’ın dondurucu soğuğuna, Yemen cephesinden, Trablusgarb cephesinden gelen, yani kıyafetleri yazlık olan askerlerimizi bile sürdü. Rus ordusu da sanırım bunu haber aldı, tek kurşun atmadan, sadece ordumuzun önünden kaçar gibi numaralarla savaşmadan, soğuktan ölmelerini sağladı. Soğuk, yıkanamamaktan elbiselerine düşen bit ve yine Ermeni çete artıklarının engellemeleriyle kendilerine yiyecek ulaştırılamamasından kaynaklanan açlık…

    -Hepsi çok acı ama son cümleniz yine dikkatimi çekti, Ermeni çetelerini Hamidiye alayları yenmemiş miydi ?

    -Bunlar düzenli ordu değil ki, yenip geçilsin. Ülke güçlüyken gizlenen, zayıflığında hainlik yapan çeteler. Rusya, İngiltere ve Fransa’nın bunlara yardım yaptığı, silah ve para gönderip, ayaklanma için kışkırttığına dair belgeler ele geçmişti.

    -Haa… Fransa’nın Ermenilerin bu kadar yanında görünme sebebi bu.

    -Elbette, “Siz Osmanlı içinde barış içinde, güvenlik, huzur içinde yaşarken biz isyana zorladık. Bir sürü cephede savaşırken, askeri açlıktan kırılırken, Osmanlı mecbur kalıp, sizi Suriye’ye göç ettirmeye kalkmasının mantıklı bir izahı olabilir miydi !” diyecek değil herhalde.

    -Yok, Fransa bu kadar uzun cümle kurmaz.

    Tüm acılara rağmen, Sami’nin bu kara mizahı dudaklarında bir acı gülüşe yol açtı.

    Sami; “-Yani Ermeni katliamı diye bir şey olmadı”

    Hulusi; “Bu isyanlar nedeniyle mecburi göç ve imkansızlıklar arasındaki göçün sebep olduğu yolculuktaki ölümler söz konusu. Eğer bir katliam olsaydı, Ermeniler bu ülkede kalmak için bu kadar çabalar mıydı ! Onların da yaşlıları biliyor gerçekleri, Türk köylerinde kadın, çocuk demeden yapılan asıl katliamları da biliyorlar. Fakat ülkemizden toprak koparmak için de bu bahaneyi bırakmak istemiyorlar.”

    -Katliam olmasa da, göç olsa da çok fazla Ermeni ölmüş deniyor.

    -Osmanlının düzenli kayıtlarında Ermeni nüfusuna bakanlar, iftiranın büyüklüğünü anlarlar. Sürekli artırdıkları rakamlara göre, en son 3,5 milyon Ermeninin öldürüldüğü uydurulmuştu. Ermenilerle iç bir sorun olmadığı zamanlardan tutulan kayıtlardan, son Osmanlı kayıtlarına kadar incelenmiş. Çıkarılan sonuca göre, değil göç ettirilen Ermeniler, tüm Osmanlı topraklarında bile yaşayan Ermeni nüfusu 750 binin altındaymış.

    -Yani tamamen uydurma. Niçin böyle bir şey uydursunlar ki ?

    -Ermenilerden bir kısım aşırı uçlar, tarih boyu devlet olmak için uğraşıp duruyor. Osmanlı’ya vefa gibi düşünceleri filan yok. Bunlar dışarıdaki Ermenilere milliyetçilik aşılamak ve bir arada, bir amaç yönünde tutabilmek için Ermeni Katliamı gibi bir yalanı kullanıyorlar.

    -Oysa şimdi, Ermeni Katliamı denince Hocalı, Karabağ gibi yerlerde Azerilere yaptıkları katliamlar akla geliyor.

    -Gerçekleri bilse de, kimse Türk’e adaletli davranmak istemiyor. İstesek de istemesek de, biz sadece Türk değil, Müslüman olarak da görülüyoruz ve dünyanın güçlü Hristiyan devletleri, otomatikman karşımızda gizli veya açık cepheleşiyor.

    -Irak’a saldırılarına destek arayan Bush’un, yanlışlıkla söylemiş gibi davrandığı “Bu bir haçlı seferidir” söz aslında gerçeği yansıtıyor o zaman.

    -Kesinlikle…

    Sami, yazılarını ve bazı dökümanları sakladığı iş çantasının kapağını açtı, birkaç kağıt çıkardı.

    Oswald; -“Bunlar nedir ?”

    Sami; “ – Hakir görülen ama Japonya’ya kadar Ertuğrul gemisini gönderecek kadar ufku açık II. Abdülhamit’in yaptığı işler hakkında doküman bulmuştum. Sonra bakarım, diye çantaya koymuştum ama hazır konu açılmışken, sizin yanınızda okumak isterim.

    Oswald’da Hulusi bey de, Sami’nin yakınındaki koltuklara oturdu. Sami okumaya başladı;

    -Abdülhamit zamanında gerçekleşen ilkler;

    • ilk defa elektriği,gazı getiren,ilk modern eczanemizi açtıran,
    • ilk otomobili getiren , 5 bin km kara yolunu yaptırtan,
    • Dünyanın ilk metrolarından birini Karaköy-Taksim arasına yaptıran, atlı ve elektrikli tramvaylar kuran,
    • Kudüs-Yafa,Ankara-istanbul ve Hicaz demir yollarını yaptıran ,
    • istanbul’un binlerce fotoğrafını çektiren,Arkeoloji müzeciliğini başlatan,
    • Chicago’daki turizm fuarına ülkemizi ilk kez sokan,
    • Kuduz aşısının bulunmasından sonra ülkemizin ilk Kuduz Hastanesini (ist.Darü’l-Kelb Tedavihanesi) açtıran,
    • Okullara(Hıristiyan okulları dahil) gönderdiği emirde Türkçe’nin iyi öğretilmesini isteyen ,Azerbaycan okullarında Türkçe yasağını kaldıran , Paris’te islam Külliyesi kuran !
    • Savaş sırasında saraylı hanımlara askerler için çamaşır diktiren , hastaneleri ziyaret edip hastaların ihtiyaçlarını soran , sarayın bahçesinde bile hastalara hizmet ettirten !
    • Midilli adasını eşi Fatma Pesend Hanım’ın şahsi mülkünden ısrarla verdiği para ile Fransızlardan geri alan !
    • Israrla yerli kumaş giyen , Hereke bez fabrikası ve Feshaneyi kuran,
    • Ticaret , Sanayi ve Ziraat Odalarını açtıran,
    • Yıldız çini fabrikasını , Beykoz ve Kağıthane kağıt fabrikalarını yaptıran,
    • Toplu sünnet merasimleri yaptırıp her bir çocuğa çeyrek altın gönderen ,
    • Mezuniyet törenlerinde öğrencilere hediye kitap gönderen,
    • Yoksul halkına kendi cebinden ödeyerek kömür dağıtan,
    • Doğudaki Ermeni çetelere rağmen, diğerlerine kin tutmayan ve Ermeni vatandaşı Onnik’in istek mektubu üzerine kendi parasından takma bacak yaptırtan,
    • Modern matbaa makinelerini Türkiye ye getirten , ücretsiz kitap dağıttıran , 6 bin kitabın çevrilmesini sağlayan , Beyazıt kütüphanesini kurup 30 bin kitap bağışlayan (10 bini el yazmasıdır),
    • Yabancı bilim adamı ve yazarlara Nişanlar veren,
    • Her yıl 30 bin saksı satın alıp çiçek ektiren,
    • Bizim Hekimbaşı çöplüğü dediğimiz yerde gül yetiştiriciliği yaptıran (Isparta’daki gül yetiştiriciliği de O’nun öncülüğünde başlamıştır),
    • Türkiye’nin bir çok yerinde saat kuleleri yaptıranda (izmir,Dolmabahçe..),
    O dur!
    • Hindistan,Java,Afganistan,çin,Malezya,Endonezya,Aç e,Zengibar,Orta Asya ve Japonya ya elçiler ve din adamları gönderen,
    • Latin Amerika ülkeleri ile diplomasiyi başlatan,
    • Yalova Termal kaplıcalarını kurduran , Terkos’un sularını istanbul’a taşıtan , Bursa’nın bir köyünde bile çeşme yaptırabilen O dur , (Sadece istanbul’a 40 çeşme yaptırmıştır),
    • Kendi elleri ile yaptığı marangozluk eşyalarını hediye etmeyi seven,
    • Kendisine yapılan bombalı suikast de 26 kişinin ölmesine,58 kişinin yaralanmasına rağmen Ermeni katili affedip Avrupa da hafiyelik yapmaya gönderen de O dur.
    • Doğu Türkistan’a gönderdiği askeri yardım ile çinlilere karşı onları örgütleyen,çinin göbeği Pekin’de Hamidiye üniversitesini kurdurtan da,
    • Beş vakit namazını aksatmadan kılan,hiçbir evrakı abdestsiz imzalamayan( hatta yere bile basmayan [yatağının dibinde teyemmüm tuğlası bulunduruyordu] ) ,
    • Yeni gemiler , toplar , tüfekler (çanakkale harbinde kullanılan) getiren de!
    • Telefonu Avrupa’dan 5 yıl sonra ülkemize getiren de O dur !
    • Kiliselere , sinagoglara yardım eden (hatta Vatikan da kilise yapılmasına bile yardım eden),
    • Peygamberimize , dinimize veya Osmanlıya hakaret içeren oyunları kaldırtan (Fransa-ingiltere-Roma-ABD) ,
    • ABD’nin Erzurum’da konsolosluk açmasını reddeden,izmir limanına izinsiz giremeye kalkan ABD savaş gemisini top ateşine tutturan,
    • istanbul boğazı için iki köprü projesi çizdiren (bir tanesi tam bu günkü Fatih S.M.köprüsünün bulunduğu mevkidedir),
    • Darülaceze yaptırıp içine sinagog,kilise ve cami koyduran,
    • çocuk hastanesi (şişli Etfal Hastanesi) açtıran,
    • Posta ve Telgraf teşkilatını kurduran(Sirkeci Büyük Postane binası..),
    • Abdülhamit ve Abdülmecid (dünyanın ilk torpido atan denizaltısı) adında denizaltılarımızı Taşkızak tersanesinde yaptırtan da (üstelik kendi cebinden..), O !
    • ilkokulu zorunlu tutan (kız ve erkeklere) , ilk kız okullarını açtıran ,
    • öğretmen yetiştirmek için okullar yaptıran (32 tane) ,
    • Cami yaptırdığı her köyde birde ilkokul yaptıran ,
    • Orta okul (Rüşdiye) sayısını 619’a çıkaran ,
    • Lise eğitimi için idadiler açan (109 tane) , (istanbul Erkek-Kabataş Lisesi..)
    • istanbul’da Darülfünün(üniversite)açan,Dünyanın ilk Dişçilik okulunu kuran,
    • Ayrıca Deniz Mühendis Okulu,Askeri Tıp Okulu , Kuleli Askeri okulu , Mekteb-i Harbiyeler , Askeri Baytar Okulu , Kurmay Okulu , Mekteb-i Mülkiye (Siyasal Bilgiler Fak.) , Mekteb-i Tıbbıye-i(Marmara ünv.Tıp Fak.) , Mekteb-i Hukuk , Ziraat ve Baytar Mektebi , Hendese-i Mülkiye (Yüksek Mühendis okulu) , Darül Muallim-i Adliye (Yüksek Adalet Okulu) , Maliye-i Mekteb-i Ali (Yüksek Ticaret Okulu) , Ticaret-i Bahriye (Deniz Ticaret Okulu) , Sanayi-i Nefise Mektebi (Güzel sanatlar fak.) , Hamidiye Ticaret Mektebi (iktisadi ve Ticari ilimler akademisi) , Aşiret Mektebi (Osmanlılık fikrini yaymak için) , Bursa’da ipekböcekçiliği okulu , Dilsiz ve Âmâ Okulu , Bağcılık ve Aşıcılık Okulu , Orman ve Madencilik Okulu , Polis Okulu , Ankara’da Çaban Okulu da onun tarafından kurulmuştur.



    Görülen o ki; Abdülhamit gerçekten suçluydu. Çünkü Osmanlı topraklarında petrol araması yaptırıp 65 yerde petrol buldurdu. Bunun üzerine Musul topraklarını şahsi parasıyla alıp sömürgecilerin eline geçmesine mani oldu. En zor zamanlardaki 5 milyon altın teklifine rağmen Yahudilerin Filistine yerleşmelerine izin vermedi. Japonya’ya gönderdiği Ertuğrul gemisinin yol boyu Müslüman devletlere uğrayarak, gittikçe güçlenen sömürgeci devletlere karşı, Müslüman birliğinin temelini attığı için de suçluydu. Bunlar dünyayı sömüren ülkelerin affedeceği bir suçlar değildi tabi. Prof.Dr.Yılmaz Öztuna’nın dediği gibi ; “Milletimiz bu hükümdarın dehasına çok şey borçludur”







    Yazan – Araştıran : Ahmet Ünal ÇAM ahmetunalcam@gmail.com
    Ahmet Ünal ÇAM
    ahmetunalcam@gmail.com

  17. #17

    İ N S A F

    İ N S A F
    yeni öykü Yazılış : 05-04-2008 04:00


    Bu yaşanmış bir hikayedir bu, tüm acısıyla, tüm hüznüyle ve imkansızlıklarıyla.

    Havanın soğumaya başladığı günlerdi. Kış geliyordu işte. Serin rüzgâr, sıkıca kapatmaya çalıştığım yakamdan içeri girip üşütüyordu beni.

    Onu ilk o gün görmüştüm. Servisten inmiş, evime doğru yürüyordum. Maddi sorunlarımın gittikçe arttığı günlerdi. Aklımda sıkıntılar dans ederken, onu uzaktan gördüğümde fazla dikkatimi bile çekmemişti. Nerden bilebilirdim ki, daha sonraki günlerde de karşılaşacağımızı.

    Kısa süre, göz göze gelmiştik. Sonra o yoluna ben yoluma. Soğuk sokaktan, sıcak evime bir an önce varmak için adımlarımı hızlandırmıştım. Sonraki günlerde onu her görüşümde o gün gelir aklıma. Onun soğuk sokakta üşüyerek dolaşması, benimse sıcacık evime varışım, bir suçluluk duygusuyla da birleşip yüreğimi yaralar, içimde buz gibi bir rüzgâr eser, gider.

    Her neyse, ben hikayeyi anlatmaya devam edeyim. Benim içimi yaralayan bu hikaye, belki sizi de etkiler, sizi de daha vicdanlı, insaflı olmaya yönlendirebilir. Ama sormayın bana, “Şimdi o günlere dönseniz ne yapardınız ? ” diye. Çok farklı mı davranırdım, inanınki bilmiyorum.

    Biliyorum, çocuk kadar zekası yoktu ama benim ona duygusal yaklaşmaya başlamamın sebebi bu değildi. Bir gün onu sokağımızda yavrusuyla gördüğümde, küçük oğlum komşulardan öğrendiği acı bilgiyi bana iletmiş ve bu beni açıkçası sarsmıştı; 2 yavrusu ölmüş, biriyle baş başa kalmış.

    Her sokağa çıkışımda, ‘Sokağımızda ona rastlar mıyım?’ diye bakar olmuştum. Yine soğuk günlerden birinde kapımıza geldiğinde gördüm onu. İşte kapımıza kadar gelmişti. Ne giyecek ne para … istediği sadece biraz yiyecekti. Komşularımızdan biri benim ona şefkatle yaklaştığımı görünce dayanamayıp seslendi;

    -Ahmet bey, kapına bir kere alıştırırsan, bir daha her gün gelir.

    Dudağımda acı bir gülümseme dolaştı. Oysa annem derdi ki; “Kapına geleni boş çevirme, Allah’ın gücüne gider.”

    Annemin insafı aklıma eski bir hatırayı da getirdi. Sanırım üniversiteye gittiğim yıllardı. Ben evde ders çalışırken kapı çalmıştı. Kapıdaki bir dilenciydi. Annem, bozuk paraları verdikten sonra, halini öğrenmek için birkaç soru da sormuştu. O ara aç olduğunu da öğrenince, yanıma gelip bana sormuştu, “Maça filan gitmeyeceksen, evdeysen kapıdaki dilenciye yemek vereceğim. Gideceksen ekmek arası hazırlayacağım” dedi. Evdeydim. Her neyse, dilenci eve girince, “Hayrını kapıda yapınca, sevabı da orda kalacaktı, eve aldınız sevabı, bereketi de eşikten geçti, eve girdi” dedi. Sonra karnını doyurdu, sohbetten de bizim iyi niyetimize anlayıp, açıkçası kıyamadı bize ve asıl doğru olduğunu düşündüğü sözü söyledi; “Beni aldınız ama başkasını eve almayın. Hırsızı var, katili var !” Yıllarca aklımda kalmış "Cehennemin yolları iyi niyet taşlarıyla örülüdür” sözünü de hatırlatan bu olay beni etkilemişti. "İyilik bile körü körüne olmamalı, dikkat etmek gerekli" diye düşünür olmuştum.

    Bu kadar atasözünden sonra şunu da söylemem gerek; "Can çıkmayınca huymaz çıkmaz" bazen bütün uyarılar yetersiz kalıyor. Dayanamadım komşunun ikazına rağmen yiyecek bir şeyler verdim. Hemen, uzakta duran, çekinen yavrusunu çağırdı. Aç olduğu belli olduğu halde, bir lokmayı yavrusundan önce yiyememişti.

    Takip eden günlerde komşunun ikazı haklı çıkmaya başladı. Nerdeyse her gün kapımıza gelir olmuştu. Bazen kızıyorduk, “Biraz da başkasına gitsin “ diye ama sonuçta insafa geliyorduk.

    Batıkent'teki evimiz dubleks. Bu evde bir gün bizi şaşırtan bir olay oldu. Üstü başı pek de temiz olmadığı, hatta kirli olduğu halde ve bizden izin bile almadan eve dalıverdi. Biz ne oluyor demeden üst kata çıkan merdivene çıkmaya başlamıştı bile. Hanım bana canı sıkkın, sesini yükselterek ;

    -Sen böyle davranırsan olacağı buydu. Senin yüzünün yumuşaklığından şunun yaptığına bak.

    Eve hızlıca girdiğinden, densizce yukarı çıkacağını sanmıştık ama hanım bağırır tonda konuşmaya başlayınca 4-5 basamak çıkıp durmuştu. Hanımın öfkeli sesinden sonra, insaf ister gibi bana baktı. Onun durduğunu görünce hanım hemen ona döndü;

    -Şuna bak, bastığı yerde pis ayaklarının izi kalmış, çabuk dışarı.

    Son bir umutla yine bana baktı ama sustum. Yukarı bir adım daha atmadı. Mutsuzluğu her halinden belli bir halde çıkış kapısına doğru yürüdü gitti. 'Çocuk kadar aklı yok' demiştim ya, hanım da söz dinleyeceğini beklemiyordu, şaşırmıştı. Ne kadar belli etmemeye çalışsa da vicdanının sızladığını anlamıştım.

    Hanım üzgün bir sesle mırıldandı;

    -Sanki bu evi önceden biliyor gibiydi. Bizden önce bu evde yaşamış olabilir mi.

    Aklımızdan geçen bu düşünceyle bakış açımız biraz değişse de, yani önceden yaşadığı eve özlemini anlamaya çalışsak da, sonuçta elimizden fazla bir şey gelemezdi ki.

    Bu olayın burada kalmayacağı, bu kadar kızmadan sonra, aynı densizliği tekrar tekrar yapabileceği hanımın da aklına gelmezdi sanırım..

    Birkaç gün sonra, aynı olay nerdeyse aynı ayrıntılarla tekrarlandı. Umut ile bana bakması da tekrar edince, hanım;

    -Gördün mü, senin fazla insaflı olduğunu anladı, senden medet umuyor. Günahı sana, ben evime alacak filan değilim.

    Haklıydı maalesef. Ama kapımıza geldiğinde kolay kolay yiyeceksiz göndermedik ama kara mizah sahnesi birkaç kez daha yaşandı. Üstelik öyle ki, değil sokaktan geçmesine, bahçemize sürekli girmesine bile alışmıştık. Kime şikayet edecektik ki !. Biz bahçemize girmesine bir şey demeyince bir gün, kapımız yarı açıkken, biz bahçemize doğru bir iki adım atınca, uyanıklık yapar gibi koşup eve girmişti. Hem kızıp, hem de gülmüştük. Sonrasında da yine hanımın öfkeli sesiyle olduğu yerde kalması da aynen yaşandı. Bundan sonra sıradaki sahneye, yani umut bekleyen bakışlarla bana bakmasına dayanamayacağımı düşündüğüm için hemen ortamdan uzaklaştım.

    Her ne kadar sonradan bahsederken yüzümüze bir gülümseme yayılsa da, kış gelmişti işte. Gülünecek tarafı kalmamıştı. İlk kar serpiştirdiği gün, her ne kadar hanıma belli etmesek de, gözümüz sokakta onları aradı. Küçük çocuğum Salih sorunca, “Vardır bir kalacak yeri, bu soğukta dışarıda kalınır mı ? ” desem de, içim de bir huzursuzluk dolaşıyordu.

    O gün, onları unutmaya çalışarak gün bitmiş, gece olmuştu. Evde yalnız ben uyanıktım, dışarısı karanlıktı, soğuktu ve sessizdi. Salih’e söylediğim sözü kendime de tekrarlayıp durmuştum, “Vardır bir kalacak yeri”. Uyku tutmamıştı ya, uzun süredir aklımda gezinip duran bir hikayeyi yazmak için bilgisayarımın başına gittim. Daha açılış düğmesine yeni basmıştım ki dışardan, evin oldukça yakınından bir ses geldi. Endişelendim, “Bu saatte hırlı mı, hırsız mıdır ? ” diye. Her ne kadar mahallede ne hırsızlık gibi rahatsızlık verici, polislik bir olay dahi olmamıştı, pencereler de hep demirliydi. Fakat dışarının karanlığıyla birleşen, o an ki yapayalnızlığımın stresi, kalbimin hızlı hızlı atmasına sebep olmuştu.

    Bir iki dakika sonra çaresizce cesaretimi topladım, pencereye yaklaştım. Yavaşça perdeyi açıp sokağa baktım… Oydu işte, yavaş yavaş uzaklaşıyordu. Gece karanlıktı, gece soğuktu. Vicdanımı sızlatmak için bilerek mi yaptı bilmiyorum ama köşeyi dönecekken, sokak lambasının altında bir an durup bana baktı. Göz göze geldik bir an, o bir an içimden alevler geçti. İçime işleyen bakışlarıyla sanki bir şeyler söylüyordu; “Ben bu soğukta dışarıdayken, sıcacık evinde rahat mısın ! ” der gibiydi . Göz göze geldiğimiz o kısa süreden sonra, suçluluğun bütün yükünü omuzlarıma yıktı, “Artık sözüm yok !” der gibi, üşümüş ayaklarıyla karda iz bıraka bıraka köşeyi dönüp kayboldu.

    Ertesi gün pazardı. Anca sabaha karşı yatmış, gündüz biraz geç kalmıştım. Çocuklar bendeki durgunluğun sebebini bilmiyor, sadece gece yazı yazıp uykusuz kaldığımdan.

    İçimdeki hüzün öyle büyüyordu ki, gün neşesiz, sessiz kalacağımı zannediyordum ama pencereden dışarıyı seyreden hanım, “Alışmış ya, hiçbir yere uğramadan doğru bizim kapıya doğru geliyor !” deyince, ayağa fırlayıp dışarı koştum.

    İşte yine gelmişti. Üstelik hiçbir şey değişmemişti, sözü eğmeden bükmeden, boş lafa vakit ayırmadan konuya girip doğrudan yiyecek istiyordu . Yine bana bakıp aynı şekilde sesleniyordu; “Miyaavv !”



    (Yaşanmış/yaşanmakta olan) Gerçek olaydan hikayeleştiren : Ahmet Ünal ÇAM 05-04-2008 04:00 Batıkent-Ankara

    Önemli Rica : Hikayelerimi yayınevleri veya yayınalayabilecek sponsor vb.. kuruluşların dikkatini çekebilmek, bu yönde ismimi duyurabilmek için internette veya mail gruplarında sunuyorum. Bu yönde destek için web ortamında paylaşabilirsiniz. ( Web ortamında paylaşımın, hikayelerimi alıp kendi kitaplarında bedava yayınlayanlarla uzaktan yakından ilgisi yoktur.) İlgilenler, destekleyenler için : http://ahmetunalcam.googlepages.com/telif.htm
    Ahmet Ünal ÇAM
    ahmetunalcam@gmail.com

  18. #18
    Forum Moderatörü arkadaşlara rica ;
    Devamını da yazmaya çalıştığım bu serinin ayrı başlıkta olması daha faydalı olurdu, diye düşünüyorum. mahzuru var mı ayrı bir konu olarak toparlamanın . (ya da benim ayrı konu olarak yeniden ekleyebilirim de )

    8 - Gözü Açılmış Bir Türk - 8


    Oswald; " Hulusi bey, Kürt olduğunuzu söylemiştiniz. Doğrusu sizin, son Kuzey Irak operasyonu hakkında düşüncelerinizi, duygularınızı merak ediyorum.”

    Hulusi; “ Bu ülkenin diğer vatandaşları, Çerkez’i, Laz’ı, Dadaş’ı ne hissediyorsa ben de onu hissediyorum. Kürtleri teröristlerle bir zannediyorsanız kesinlikle yanılıyorsunuz.”

    Hulusi bey, cam kenarına gitti; “Yıllardır içimi sızlatan bir anımı anlatayım isterseniz. Beni daha iyi anlayabilirsiniz belki”.

    Sami de, Oswald’da biraz daha yaklaşıp, daha dikkatlice dinlemeye başladılar.

    Hulusi; “ Gizli örgütte henüz çömez olduğum yıllardı. Bir operasyona gitmiştik. Teröristlerin örgüt evini öğrenmiştik. Hem şehrin ortasında olduğundan, sivil halk zarar görmesin diye, hem önemli dokümanların ele geçirilme ihtimalinden bahsedildiği için müdahaleyi bizim teşkilatın yapmasına karar verilmişti. Teorik derslerde çok başarılıydım ama ilk aktif görevimdi. Eve girdik, tabi bir anda bağrışmalar, toz duman. Ana salonu beklenenden de çabuk ele geçirdik, yakaladıklarımızı yere yatırıp bağladık. Tim şefimiz Orhan Atmaca, diğer odalara da gönderdi bizi. Tek tek kontrol ediyoruz. Bir odanın duvarlarında boşluk fark ettim, tekmeyi vurunca ince bir tahtayla kamufle edilmiş kısım ortaya çıktı. Karşımda şaşkın bir adam, benden 5-6 yaş büyük. Daha önce hiç kimseye ateş etmemişim. Elimde silahım, bir an öylece kaldım. Ben film seyreder gibi adamın silahını çektiğini görüyor, sanki uzaktan seyrediyorum. Adamın giyinişi hemşerilerimi hatırlatmış, afallamıştım.

    Adam silahını bana doğrulttu. Tam ateş edecekken, Orhan şefim adamı göğsünden vurdu.

    Sonra şefim, yanıma gelip bir tokat attı, adamın yöresel kıyafetinden etkilendiğimi anlamıştı. ‘Teröristin ne dini olur ne milliyeti’ dedi, gitti.

    Oswald; “İşte terörün kardeşi kardeşle karşı karşıya getirdiğinin bir delili daha.”

    Hulusi bey; “Bitmedi.” Deyip ağır ağır devam etti. Bu olaydan ay kadar sonraydı. Terör örgütünün bir köye girdiğini ve aralarında bölge sorumlusu ve en kanlı liderlerinden birinin olduğunu da haber almıştık. Köye gittik ve etrafı kuşattık. Örgütün güvendiği köylerden biri olduğu için kalabalık gelmemişlerdi. Bu nedenle ortalıkta görünmüyorlardı. Şefim; “Dikkatli olun, evlere saklanmışlardır. Her an gelebilecek ateşe de hazırlıklı olun, sivilleri vurmamaya da.’ Diye tembihledi. Gruplara ayrıldık, ben de Orhan şefimin grubundaydım. Köşeyi döndüğümüzde, bir evin perdelerinin hızla örtüldüğünü fark ettik. Hemen tedbirle eve yaklaşmaya başladık. Şefim evin önündeki genci kolundan tutup, evden uzağa doğru götürdü, “Evine git küçük, buralarda dolaşma’ dedi, başını okşadı, bize döndü. Bize doğru dönünce, tekrar eve dikkatimizi verdik ama“

    Hulusi bey kısa süre sustu, sonra; “Ama ilk silah sesi arkamızdan gelmişti. Hızla döndük, şefim yere yuvarlanırken, az önce sevdiği çocuğun elinde, dumanı tüten bir tabanca vardı. Telaşla açılan ilk ateşte çocuk ayağından vuruldu. Şefim durun diye elini kaldırıyordu. Bir arkadaş koştu çocuğun elinden silahı aldı. Ben şefimin yanına koştum, sırtından kötü vurulmuştu. Hâlâ konuşmaya çabalıyordu. ‘Çocuğu koru…’ dedi, hemen öfkeyle yanlış bir şey yaparlar diye arkadaşlara seslendim, ‘Çocuğu korumanızı istiyor.’ O anda içim sızlamıştı, ‘Çocuğa dokunmayın’ demiyordu, ‘Koru ! ‘ diyordu. Bu sözün içinde ne hırs, ne intikam duygusu ne de Kürt düşmanlığı diye bir şey yoktu. Ben şefimi ve çocuğu hastaneye kaldıran araçla oradan ayrıldım. Arkadaşlar operasyonu tamamlamış. Hastaneye giderken, aynı araç içindeki çocuğun ellerini tuttu, sırtını okşadı. Sonra kulağıma şunu söyledi; ‘ Ben bu yaraları bilirim, az sonra içte biriken kandan ciğer iş göremez olur. Hastaneye filan yetişemem” zor konuşuyordu, üzülsem de ağzımı açmadım. O zorlukla devam etti; “Bu çocuğun beni vurduğunu kimse duymayacak, ailesine sağ-salim vereceksin, söz ver.” Söz verdim, eliyle telsizi gösterdi, artık konuşamıyordu, ağzından kan gelmeye başlamıştı. İsteğini anladım, telsizi alıp, operasyondaki arkadaşlara bağlandım ‘Şefimizin Orhan Atmaca’nın emridir, şefimizin de, hastaneye götürdüğümüz çocuğunda teröristlerin ateşiyle vurulduğu dışında bir bilgi kimseye verilmeyecek.’ ‘Anlaşıldı ama neden?’ Şefime baktım, kanlı yüzüne rağmen teşekkür eder gibi gülümsedi, ‘ Şef çocuğun temiz kalmasını istiyor’ “

    Sami, “Şef kurtulamadı sanırım”

    -Evet, yolda ciğerleri kan olup öldü.

    -Çocuk ?

    - Kendi içimizden, kendi kardeşlerimizden insanları kandırabilmeleri, ülkeyi bölmek için kullanmaları öyle acıtıyor ki içimi. Ağacı baltaya vurmuşlar da, “Sapı bendendir” diye inlemiş.

    Bir derin ah çektikten sonra;

    -Çocuğu hastanede tedavi ettirdik, köyüne götürecektik ya ailesi hastanede teslim aldı.

    -Tepkileri ne oldu.

    -Başta ölen Orhan beyi hiç sormadılar bile. Kalabalık grup halinde gelmişlerdi, protesto yapacaklardı…

    -Gazeteciler filan gelmiştir.

    -Evet, basın var diye ben sadece ailesiyle görüştüm. Benden sonra çocuk da ailesine Orhan şefimin yaptıklarını anlatınca ailesi sustu. İştahla bekleyen basına ‘Kimseden şikayetçi değiliz. Çatışma ortasında kaldığından vurulmuş’ dediler.

    Şefimin vasiyetini yerine getirip, çocuğu sağ-salim ailesine teslim ettikten sonra bir daha aramak, sormak içimden gelmedi. Şefimi çok sevdiğimden içim sızlar, dayanamam diye. Ama 5-6 yıl kadar sonraydı sanırım. O günkü operasyondaki arkadaşlardan biri, yanında bir delikanlıyla yanıma geldi; ‘Tanıdın mı?’ diye sordu. Tanımıştım ama söyleyemedim. O devam etti, ‘Baksana hiç değişmemiş, nasıl tanımazsın!” baktım ısrar ediyor, ‘Tanıdım, tanıdım.’ Dedim. Delikanlı, koştu elimi öptü. Devlet parasız yatılı okulunda okuyormuş. Biraz konuştuk, Orhan şefimin ne kadar haklı olduğunu bir kere daha gördüm. Gerçekleri anlamış, bölücülüğe karşı, vatan aşkıyla dolu bir genç olmuştu. Özellikle Çanakkale gezisinden sonra ülkemizi kimlerin bölmek istediğini daha da iyi anlamış.

    Oswald; “-Yine bizi mi ima ediyorsun”

    Hulusi bey, Oswald’ döndü; ”-Ayıp ettin dostum, öyle şey ima eder miyim !” gülümseyerek “İma değil doğrudan söylüyorum.”

    -Yani siz kusursuzdunuz, hep biz yıktık.

    -Biz kusursuz değildik ama sizin de çabalarınız takdire şayan. Araplarla Türkleri düşman eden sizin Lawrence değil mi, Çanakkale’de karşımızda değil miydiniz, Yunanlılar Kütahya, Eskişehir’e kadar sizin sayenizden ilerlemedi mi ?

    -Siz de her denileni yapmasaydınız, siz bize ‘Krallığı, Kraliçeliği kaldırın!’ deseydiniz yapar mıydık.

    Sami, “Bu sözü anlayamadım. Kim kime demiş ki böyle bir şeyi ?”

    Hulusi, üzgün bir edayla Sami’ye ; “Tarihimiz sadece resmi tarihten ibaret değil”

    -Yani

    -İsmet paşa İngilizlerle görüşmelerinde vurunca masayı kırdı, ‘Şartlarımızı kabul etmezseniz savaşırız’ dedi filan derler ya.

    -Şimdi şaşıracağım bir şeyler duyacak gibiyim, ‘Masa filan kırmadı’ mı diyeceksiniz.

    -Valla masayı araştırmadım ama görüşmelerin kilitlenme sebebi özellikle İngiltere’nin zorladığı şartlarmış.

    -!!!

    -Bir sürü şartları olmuş, önce Atatürk’ün gözü arkada gitmesine yol açan ve son Osmanlı Meclisi’nin ‘Milli sınırlar içinde’ diye saydığı Musul ve Kerkük’ü alamayışımız.

    -Ama, Kerkük ve Musul’u petrol gelirlerinin %de 10’unu bize vermeleri şartıyla…

    -Hangi şartla insan memleketi kabul ettiği toprakları bırakabilir ki. Bırakmamak için de çok çabalamışız, Fevzi Paşa'nın Salihli'den, Sarıkamış'ta bulunan Doğu ve Diyarbakır'da bulunan Elcezire Cephesi Komutanlıklarına emrini okumuştum arşivlerde; ‘Musul bölgesi de Misak-ı Milli sınırlarımız içinde olduğundan, gerekirse silahla kurtarılması için komutanlıklarınızca gereken hazırlıkların yapılması ve tasarruf edilebilecek kuvvetlerin hazırlanması’

    Hulusi bey, üzüntüsünü bastırmak ister gibi kısa bir sessizlikten sonra;

    -Zaten savaş sebebi sayılacağı halde , o şartı da yerine getirmemiş Irak hükümetleri. Türkiye, kendisi ekonomik sıkıntılar, savaşı göze alamamak gibi nedenlerle hakkını arayamamış ama hiçbir zaman vazgeçtiğini de ilan etmemiş.

    Oswald; “-Kî, şu anda Türk hükümetlerinin Peşmergelerle anlaşmaya zorlanmasının 1. sebebi budur. Musul’da, Kerkük’te kurulacak bir bölgesel yönetimi tanıması demek, Osmanlıdan beri vazgeçmediği Kerkük, Musul’daki haklarından ilk defa ve resmen vazgeçmesi demektir.”

    Hulusi; “Vazgeçtiğimiz andan sonra da önce orda kukla bir devlet kurulma aşaması başlayacak. İlerde de orda gözü olan devletler saldırdığında”

    -Hangi devletlerin gözü var.

    Oswald, “Ortam İsrail için hazırlanıyor. Vaat edilmiş topraklar”

    Sami; “-İsrail’in bizle derdi ne ki, haklarımızı bırakmamız için uğraşıyor.”

    Oswald, “Türkler, 500 yıl önce İspanya’daki katliamdan kaçan Yahudileri kurtardığı için, her ne kadar yöneticiler aldırmasa da, halkın içinden Türkiye’ye düşmanlığı kabullenmeye vefakarlar var. O toprakların Türk’lerle ilgisi kalmayınca, Filistinvari bir cepheye dönüşmesi İsrail halkında daha az tepki alacaktır.

    -Fakat Peşmergelerin de İsrail’e tepkili davrandıklarını görmedim.

    -Filistinvari diye boşuna demedik. Filistinliler de Yahudilere toprak satmayı iyi bir şey zannettiler başta. Peşmergeler de kendilerine askeri eğitim veren İsrail’i, ABD’yi dost sanıyorlar ama asla Osmanlıdaki huzura kavuşamayacaklar. O petrollerin sahibi değil bekçisi olduklarını anladıklarında çok geç olacak.

    -Uzun vadeli ihtimaller gibi .

    -Yahudiler uzun ama kesin hedefleri seçer ve sabreder.

    -Peşmergeler, Kürt devleti kuracağız filan diyor.

    -Barzani de, Talabani de Kürt devletin asla düşünmez. Onlar aşiretleri için çalışır. Türkiye’de ki Kürtlerin şivesini yasaklamaya başladılar bile. Onlar yıllardır aşiretleri için ve aşiretlerinin gücüyle savaştılar. Müslümanlarla veya Müslümanlıkla ilgili bir kaygıları zaten yok ama emin olun ki, Kürtlükle ilgili de bir kaygıları yok. Türkiye’deki Kürtleri sadece Türkiye’nin Musul ve Kerkük’ten vazgeçirmek için kullanacakları birer maşa olarak görüyorlar.

    -İsrail’in ilerde orayı ele geçirmek için kendilerine yardım ettiklerini anlarlarsa ?

    Hulusi; “-Onların umduğu, İsrail’le iyi geçinirlerse, ileri bir kale, İsrail için güvenli bölge kabul edilip kollanacaklarını düşünüyorlar. Hatta asıl hayalleri İngilizlerin…”

    Oswald, “Yine İngilizlerin….”

    Hulusi; “… İngilizlerin Kuveyt’e, Katar’da ve petrol olan diğer küçük sahalarda yaptığı gibi Peşmergelerin eline de petrol arazilerini verip, kukla bir devlet kurduracağı ümidindeler.

    -Kukla diyorsun, bunu bile bile isterler mi?

    -Unutma, petrolün başındakiler, efendilerinin dediğini yaptıkları sürece kral gibi yaşarlar. Bunlar da kral olmak değil, kollanarak, korunarak kendi aşiretleriyle kral gibi yaşamak istiyorlar.

    Sami, “Çok acı şeyler bunlar ama Lozan’daki masada kalmıştık.”

    Hulusi; “-Evet, her ne kadar ‘Kemalist’im’ diyenler gizlemeye çalışsa da, Atatürk Kerkük ve Musul’un, hatta 12 adayı ve Selanik’i alamamanın acısıyla vefat etmişti. Oysa, İngiltere’nin en önemli şartını kabul etmek zorunda kalmıştı İsmet İnönü.

    -Bunlardan daha önemli ne şart olabilir ki !

    Oswald gülümseyerek söz girdi; “Ben tarihi bir olayı anlatayım, hemen anlayacaksınız.”

    Sami’nin merakı iyice artmıştı. İsmet İnönü’nün Misak- Milli sınırları içindeki Musul, Kerkük, 12 ada ve Selanik’ten vazgeçmesi, hatta daha önce duyduğu, Hatay’ın da oylama ile kendi tercihini yapmasına karar verilmesini kabul etmesine rağmen, İngiltere’nin daha büyük şartı ne olabilirdi ki.

    Oswald; “Her ne kadar İngiliz olsam da, tarihimiz sömürgelerle doludur. Gurur duymuyorum ama bu Avrupa’nın aşırı zenginleşmesinin de ilk sebebidir. İspanya, Portekiz, Fransa, Hollanda hatta Belçika diyeyim de durayım, çünkü Avrupa’da zengin olup da sömürgecilik yapmamış ülke yok. Ben asıl konuya döneyim. İngiltere ele geçirdiği ülkelere, kendisine bağlı yöneticiler atar. İsyan etmesinler, İngiltere’ye bağlı kalsınlar diye de büyük yöneticiler başata olmak üzere yöresel bazda sözü geçenlere bile dost görüntüsü altında hediyeler verirdi. İngiltere arşivlerinde, Hindistan’ın sömürgeleştirilmesi konusunda çeşitli belgeler vardır

    Hulusi bey araya girdi;

    - Eski bir haber okumuştum, “Amerikalı tanınmış gazeteci Brooks Adams, ‘Dünya kurulalı beri hiçbir yatırım, Hindistan’ın yağmasından elde edilen kazancı sağlamamıştır’ demişti. Dönemin Hindistan genel valisi Kraliçe Victoria’ya yazdığı mektupta, Hindistan’dan daha uzun seneler faydalanmak için, şu tespit ve tavsiyede bulunmak mecburiyetinde kalmıştır. ‘Hindistan, bol sütü olan büyük bir ineğe benziyor. Fakat, biz onu o kadar merhametsizce sağıyoruz ki, memeleri kanıyor. Bu memeleri daha uzun süre sağabilmemiz için, bu kadar aceleci davranmaya devam edecek olursak Hindistan, elimizden çabuk çıkacaktır.’

    Oswald;

    -Onu da hatırlıyorum ama sömürge valilerinden birinin mektubu çok önemli yer tutar. Bu mektup gönderildiğine Pakistan henüz bağımsız değildi, Hindistan’ın bir parçasıydı. Mektup da diyor ki ; “Biz halkı tarafımıza çekmek için hediyeler saçıyoruz, harcadığımız altının hesabını yapmak bile zor artık. Fakat biz ne yaparsak yapalım, İstanbul’daki Halife’nin gönderdiği bir kılıç hepsine bedel oluyor. Ona bağlılıklarını coşkuyla gösteriyorlar. Yani İstanbul’da Halife oldukça Müslümanların olduğu sömürgelerimiz asla tam ele geçirdik diyemeyiz” diye bir rapor sunuyor.

    Sami, “-Yani padişahlığın kaldırılması, bizim için önemli diyor.

    Hulusi; “Hayır, padişahlığın değil, Yavuzdan sonra padişahların kullanmaya başladığı Halifelik makamının yok edilmesini istiyor.

    Oswald; “Bu mektup İngiltere için çok önemliydi. Osmanlı imparatorluğunun çoğu yerini zaten almıştık ama Türklerin tek bir şehir boyutunda bile kalması, Hilafet yok olmadığı sürece bizim sömürgelerimizde hakimiyetimize engel oluyordu. Türklerin yenilgiyi kabul etmemesi, her cephede ölümüne çarpışması politikacılarda bölünmeye de yol açmaya başlamış, bir bakıma taraftar da toplamaya başlamıştı ama İngiltere Lozan’da ‘Halifelik kaldırılmazsa kurulacak Türk devletini tanımayacağını kesin şart olarak bildirdi”

    Hulusi; İnönü, ülkeye dönüp durumu açıkladı, Hilafet’in kaldırılması isteğini ilettiği gibi ne acı ki “Müslüman olduğumuz için bizi tanımayacaklarını bildirdiler” gibi bir cümle de kullandığı söyleniyor.

    Sami; “Aydın geçinen Ali Suavi adında bir zavallının, “Çağdaşlaşmak Müslümanlığı bırakıp Hıristiyanlığa geçelim ” dediğini okumuş, üzülmüştüm.

    Hulusi, “Adam öyle iki yüzlüymüş ki, Abdulhamid gibi uyanık bir padişahı bile kandırmaya başlayınca, Namık Kemal dayanamayıp padişaha mektup yazmış;

    ‘Ali Suavi hiç de senin tahminin gibi bir adam değildi. Bir masum yüzüne aldanmışsın. Onunla iki sene arkadaşlık ettim. O öyle bir adamdı ki, garazkâr ve dünyada misli görülmedik bir şarlatandı. Ben her şeye öyle kolay inanmadığım halde, bana kendini yedi-sekiz dil biliyormuş gibi gösterdi. O kadar cahil ve o kadar o kadar mağrurdu. Türkçe üç satır bir şey yazsa, aleme maskara olurdu.”

    Sami; “Sonuçta nasıl olmuş”

    Şimdi söyleyeceklerim kulaktan dolma ve tahmini sözler. Biliyorsun ki, bazı paşaların yazdığı kitaplar gibi, zaman zaman bazı toplantı da belgelerinin de yok edildiği olmuştu. Neyse, tahminlerle de olsa, konumuza dönelim. Özellikle Hindistan yani Pakistan’dan Kurtuluş savaşımıza gönderilen paraların Müslüman olduğumuz için, Halife’nin hatırına gönderildiğini bilen Atatürk, direnmiş ama karşımızdaki ülkelerin dünya devi olduğu, zorlarsak çok daha fazla gencimizin öleceği konuşulur olmuştu. Atatürk, Müslümanların bir arada simgesel de olsa birliğini sağlayacak bir makamın kalmasını düşünüyor, istiyordu. 1921 yazında Londra devam eden Barış Konferansında, büyük bir baskı altında görüşmeler yapıldı. Türk temsilciler direnince, İngiltere’nin şartları olmazsa, silah yardımlarıyla Yunanlıları çok daha büyük oranda destekleyeceğini açıklamış, hatta TBMM’sinin Londra’da sunulan şartları kabul etmemesi üzerine, Yunan ordusu atağa kalkıp Ankara’ya yöneldi.

    Türk halkı da, askeri de yorgun ve malzemesiz kalmaya başlamıştı, çok zor kararlar sonunda, her iki tarafın da bazı şartlardan vazgeçmeleri ile İngiltere başta olmak üzere anlaşmalara varılmaya başlandı. Londra’daki veya Fransa ile Ankara’daki bazı ön anlaşmalar sonunda, diğer ülkelerin çekilmeye başlamasıyla, ordumuzun karşısında tek kalan Yunanlıları Büyük Taarruzla yendik. Yenilince yakarak-yıkarak da olsa Ağustos sonlarından itibaren geri çekilmeye başladı. Sonunda 9-Eylül’de Türk ordusu İzmir’e girdi.

    Sonuçta Türk tarafı mecburiyetten yaptığı bazı anlaşmaları hayata geçirmeye başladı, bunlardan biri de 3-Mart-1924’da halifeliğin kaldırılmasıydı. Oysa çoğu siyasi Saltanat zaten kaldırıldığından seçilecek devlet başkanının, Cumhurbaşkanının Halifeliği de yürüteceğini sanıyordu.

    Sami ayağa kalktı; “Tamam, padişahlık devrini tamamladı, bitti. Bu devirde seçilmesinde oy kullanmadığı hiç kimsenin kendisini, ülkesini yönetmesinden memnun olmaz artık. Doğrusu da bu. Fakat en azından simgesel bir Halifeliğin kalmaması yazık olmuş. Eğer Halifelik kalsaydı, genelde Müslümanların sorunlarıyla ilgilenecek birleştirici bir makam kalsaydı dünyada Müslümanlar bu kadar zorda kalmazdı”

    Sami, Oswald’a döndü; “Mesela Papalık makamı gibi”

    Oswald gülümsemeye çalışsa da sitemli sitemli; “Her sorunda bana bakmayın, 1921’de Türklere baskı yapan hükümette ben yoktum. Ben özgürlükçü biriyim. Özbekistan örneğini anlatmıştım. Hem Filistin de soykırım yaptığını kaçırdı ya İsrailli bakan. Eee… noldu. Türkiye, Mısır veya Kuveyt’ten bile ciddi bir kınama duydunuz mu ! Siz Türkler hep başkasını suçluyorsunuz, ne kolay.”

    Hulusi bey, üzgün bir yüz ifadesiyle, başıyla onayladı ;

    -Maalesef haklısın. İsrail, ABD’nin başta teknolojik olmak üzere, her türlü desteğini almış katliamlar yapıyor. Bir bakanı ağzından “Gerekirse soykırım da yaparız.” sözünü kaçırıyor ve ertesi gün Gazze’de 80’in üzerinde insanı öldürüyor kimse ses çıkarmıyor. Ölenler değil de, katiller değil de, ‘Soykırım’ sözünün kullanılması tartışılıyor.

    Genelde dinlemeyi tercih eden Sami mırıldanır gibi konuştu; “Adamın katlettiği insan değil. Tartıştıkları ‘Soykırım’ sözünü Yahudiler dışında kullanmaya karşı olmaları. Sanki Filistinlileri, öldürecekler, öldürecekler. Sonra da ‘Bakın biz numune olarak birkaç Filistin’linin yaşamasına izin veriyoruz. Bu da demektir ki, işlediğimiz cinayetler bir milleti tamamen yok etmeye, soykırım tanımlamasına girmez’ diyecekler.”

    Hulusi, “Uluslar arası bazı kabul edilen gerçekler vardır ki, bu bizdeki ‘İMAJ HER ŞEYDİR’ sözünün karşılığına denk geliyor.

    -Yani ?

    -Yani, ne yaptığın değil, ne yaptığının tartışıldığı önemlidir. Ya da ne olduğun değil, diğerlerinin seni nasıl gördüğü önemlidir.

    Oswald; “Siz de hak ediyorsunuz canım”

    Hulusi; “Bu ne demek şimdi?”

    Oswald; “Ben kabul ediyorum, batı çok katliamlar yaptı, geçmişte yaptıklarından dolayı en azından özür dilemelidir’ diyorum ama sizin körü körüne batı hayranlığınız, batıyı suçlu konumuna, savunma zorlamasına değil, ‘Övülme, alkışlanma makamlarına taşıyor. Onlar da ona göre davranıyor. Bakın aydın geçinenlerinize, bakın burada kaldığım sürece incelediğim gazetelerinize, Tv kanallarınıza. Fransa’nın Cezayir, Raunda katliamlarına, İngiltere’nin sömürgelerine, Belçika ve Fransa’nın kışkırttığı Raunda katliamlarına değindiklerini değil, sürekli batıyı övdüklerini görüyorum. Af edersiniz ama birisi size suçlarınızı söyleyip, utandırmak yerine , pohpohlayıp durursa, siz de havalanmaz, eee şey, hah şişmez misiniz !

    Hulusi bey ayağa kalktı, Oswald’ın elini sıktı;

    -Sağ ol Oswald, Özbekistan olayları hakkındaki fikirlerinden sonra, senin samimi ve adil olduğunu anlamıştım zaten. Görüşmek üzere.

    Sami de elini uzattı;

    -Memnun oldum, sayın Oswald. İnanır mısınız, buraya gelirken, bu kadar uzun ve bu kadar derinlemesine konuşmalar olacağını, yeni şeyler öğreneceğimi sanmıyordum. Hulusi beye de, size de teşekkür ediyorum. Çok faydalandım.

    -Sağolun Sami bey. Ben insanlardan umutluyum. Gün gelecek insanlık suçu işleyenler cezalandırılacak ve yenilerini işlemeye kimse cesaret edemeyecek. Umarım sizdeki, terör örgütüne destek olan, silah veren devletler ve silah tüccarları bir gün cezasını bulacak.

    -İnşallah.

    Oswald, bir süre önce öğrendiği bu kelimeyi gülümseyerek, hafif bozuk bir şiveyle tekrarladı;

    -İnşallah.

    Yola çıktılar, Hulusi bey cep telefonundaki mesajları inceliyordu. Sami sordu;

    -Yazılarımı yarın yazacağım. Bu kadar yorgunluktan sonra iyi bir istirahatı hak ettik sanırım.

    Hulusi bey, cep telefonunu cebine korken, ‘yanılıyorsun’ der gibi bir gülümseyişle;

    -Gece dinlen, sabah seni erkenden alıp bir yere götüreceğim.

    -Aman Allahım, vatanımı, milletimi seviyorum ama artık acıyın bana, dinleneyim. Deşarj olayım.

    -Hayır önce bilgilerle şarj olmalısın.

    -Yarın sabah ne olacak, ne var sırada ?

    -Türklüğe laf söyletmem, bu ülkeyi bölmeye kalkanlara kalkan olurum ama Kürtlük kanım da kabardı.

    -Eeee…?

    -Türklerle Kürtleri birbirine kırdıranları sorguya çekmek istiyorum.

    -Ha.. tamam öyle söylesene. Zaten sıraya geçmiş, bilgi vermek için bekliyorlar.

    -Sami, bırak da senin istihbaratçının bir kaç sırrı olsun. Biz önce sorgulama metotlarında uzmanlaşırız, sonra aktif görevlere gönderiliriz.

    -Haa… yakalayacaksın birkaç terörist, sorgulayacaksın.

    Hulusi bey, sesini de çocuk azarlar gibi bir ton vererek;

    -Sus, kerata. Senin terörist dediğin piyondan başka nedir ki !

    - … anlamadım ki !

    -Bir süredir planladığım bir eylemin hazırları tamamlandı.

    -‘Planladığım !’ dediniz, ben mi yanlış anladım, amirlerinizin haberi yok mu!

    -Güvendiğim arkadaşlarla kotardığımız gizli bir görev.

    -Hah bu kez anladım, siz yeşil’siniz.

    -Yok

    -Kontur gerilla.

    -Kontur montur yok. Bilgi sızmalarına karşı gizli yapmak zorunda olduğumuz bir eylem.

    Sami saatine baktı; “-Ha gayret 3 dakika daha açıklamadan durabilirseniz, çatlayacağım.”

    Hulusi gayri ihtiyari sesini alçalttı;

    -Teröristlerle görüştüğünü tespit ettiğimiz bir konsolos var, yakalamak için uğraşıyoruz.

    -Çok güzel, tamam canım doğru ya, o bülbül gibi öter.

    -Sabret, ters sorgu diye bir taktik vardır. Filmlerde suçluları konuşturmak için iyi polis-kötü polis oynarlar ya, bu onun bir aşama ilerisi.

    -Valla biraz ipucu verdiniz ama bu sefer de yeni şaşırtmacalarla çatlama sürem baştan başladı. Nedir bu ters sorgu sistemi.

    O sırada Hulusi beyin telefonu çaldı;

    -Alo …

    -Amirim, eleman elimizde. Konuşmak için can atıyor.

    -Yarın sabaha kalmayacak mıydı operasyon.

    -Size akşamüstü attığımız mesajdan sonra yeni gelişmeler oldu.

    -Tamam, kelimeleri dikkatli seç, hatlarımız yeni de olsa, dinlenme ihtimali var. Altından kalkamayız, büyük sorun olur.

    -Efendim, kuş ötecek ama gelip yemlemeniz gerekiyor. Yarın ötecekti ama son konuşmalarında sabah şehirden ayrılacağını öğrendik.

    -Anlaşıldı, hemen geliyorum.

    Hulusi telefonu kapatırken, Sami ;

    -Sizin de işiniz zor, dinlenmeden yeni göreve ha.

    -Ya…

    Sami gülümsedi; “Ben rahat yatağımda, kıvrılmış uyurken, siz yollarda olacaksınız ha..”

    -Kusura bakma, pek rahat değildir aslında ama idare eder. Geç arka koltuğa uyumaya başla.

    -Neee !

    -Eeee vatan sevgisi, rahat yataklarda kıvrılarak yatmayla olmaz. Ankara’ya gidiyoruz.

    -Olmaz, dünyada olmaz. Ben uykusuzluktan geberiyorum.

    Sami ağırlaşan gözleriyle itiraza devam ederken, Hulusi bey direksiyonu Ankara’ya doğru çevirmişti bile.





    Yazan – Araştıran : Ahmet Ünal ÇAM ahmetunalcam@gmail.com
    Ahmet Ünal ÇAM
    ahmetunalcam@gmail.com

  19. #19

    9 - Gözü Açılmış Bir Türk – 9

    Sami yolda, arka koltuğa geçmiş uyukluyordu. Hulusi bey, Ankara girişinde arabayı, Batıkent levhasına doğru döndürdüğünde, Sami gözlerini yeni açıyordu.

    -Hulusi bey, şehir merkezine giden yoldan çıktınız.

    -Biz, yolu takip etmek için değil, yol bizi hedefe götürmek için vardır.

    -Haa !.... Şey, aslında anlamadım.

    -O yol bizi Ankara şehir merkezine götürür ama biz oraya gitmeyeceğiz ki.

    -Az daha gayret etsem anlayacakmışım, tüh !..

    -Uykuyu almış gibisiniz.

    -Ne demezsiniz. Beni boş verin de siz uykusuzluğa nasıl dayanıyorsunuz.

    -Millet olarak epey uyumuşuz, birey olarak bari az uyuyalım.

    Sami, koltukların arasından ön koltuğa zorlukla geçtikten sonra.

    -Ben İstanbul’dan geliyoruz, sanıyordum ama siz Nirvana’dan galiba. Noldu ben uyurken, benliğinize yolculuk yapıp, Nirvana’ya mı ulaştınız.

    -Hayır çekirge.

    -Ya Hulusi bey, gidiyoruz ama ben hala tam anlayamadım, ‘Tersine sorgu filan’ nedir.

    -Az sonra bir sorgulama yapacağız. Nabza göre şerbet veren biri olduğundan, bizim aleyhimize faaliyetlerini anlatmayacaktır.

    Sami gülümsedi;

    -Eee, siz sorgu yerine tersine olarak rica mı edeceksiniz ?

    -Hayır, biz biz değil başkası gibi davranacağız.

    Sami, açıklamayı yetersiz bulduğunu belli eder bir sitemle ellerini açtı;

    -Bu gün zekam fışkırıyor, hemen anlıyorum. Biz biz olmayacağız, Nirvana’dan gelen Tibet dervişleri olacağız, değil mi !

    Hulusi bey, yüzündeki gülümseme ile kısa süre Sami’ye baktı, sonra ;

    -Derviş değil, terörist olacağız.

    Gece yarısı, bulutların gölgesinde ortalık iyice karanlıktı. Arabayı, sağ taraftaki apartmanların arasına sürdü. Sessizce indiler. Sami, söze gerek kalmadan Hulusi beyi takibe başladı. Geldikleri yolun sol tarafına geçtiler. Sami Hipodroma doğru yöneldiklerini fark etti. Ana kapı yerine, geniş bir yarım daire çizdikten sonra duvardan içeri girdiler. Sami, duraklamadan ilerlemesinden, Hulusi beyin buluşma yerini daha önceden planladığını anladı. Hulusi bey durdu, fısıldayarak;

    -Elemanlarımdan Kürtçe bilenleri seçtim, sorgulayacağımız adamı inandırmak için başta Kürtçe konuşacağız.

    Sami gülümsedi;

    -Hamidiye alaylarından mı seçtin elemanları.

    Hulusi bey, birbirine düşürülmeye çalışılan Türk ve Kürtlerin, omuz omuza savaşlarını acı acı düşündü;

    -Hamidiye alaylarından, Çanakkale, Yemen , Trablusgarp cephelerinden, Kore’den, Ermeni çetelerinin elinden sağ kurtulanlardan. Neyse, sen sadece dinle, ses çıkarma. Gerçi mahkuma kulaklık taktık, sesimizi olduğundan farklı duyacak. Gün gelir, karşı karşıya gelse bile sesimizi hatırlamasın diye.

    - Kim olduğunu söylemediniz hala.

    -Doğu bölgelerimizde gizli faaliyetler yürüten ABD Adana konsolosu.

    -Farkında mısınız ! Abdülhamit’in bir öngörüşüyle yine çıktı karşımıza. ABD doğu bölgelerimize, sanırım Erzurum’a konsolosluk açmak istemiş ama II.Abdülhamit izin vermemiş, diye okumuştum.

    Hulusi bey bir şey söylemedi, bakışlarına çöken bir hüzünle ileri baktı. Az ilerdeki binaya doğru yürümeye başladılar. Saman artıklarının olduğu küçük bir pencereden girerken, Sami zorlanarak geçti. Hulusi bey ise, Sami’nin şaşkın bakışları arasında, kolayca tırmanıp, binanın içine atladı.

    Sami;

    -Direk giriyoruz, yanlışlıkla bizi vurmasınlar.

    Hulusi bey, yakasına elini bastırdı, mavi bir ışık göründü.

    -Az önce ışıkla sinyalleştik, sorun yok.

    -Aaa, ben binaya doğru bakarken, çevreyi inceliyorsunuz sanıyordum.

    -Endişelenme, bina da çok ender kullanılan bir bina. Büyük yarışlar olunca ancak atlar konuyor, diğer zamanlarda sadece saman deposu.

    - Gece güvenlikçi, bekçi filan gelmez mi ?

    -At olmadıkça, saman için hiç gelmezler.

    Binaya gelmişlerdi, karanlık bölgeden simsiyah giysileriyle zor seçilen biri aniden yaklaştı. Sami heyecanlanırken, Hulusi bey sakince konuşmaya başladı;

    - Sorgu için hazır mı ?

    - İkisi de hazır efendim.

    - İkisi de mi ! Şoförü de mi sorgulayacağız ?

    -Telefon dinlemeleri arttı diye fazla bilgi veremedik, arabada üç kişilermiş. Üzerinden çıkan belgelerde bazı gizli damgaları vardı. CIA ajanlarında rastladığımız işaretlere de rastladık. Onu da başka odaya aldık.

    -Tamam. O zaman vaktimiz daha da daralmış olabilir. Telefonlarını çaldıranlar başlamıştır, hemen kapalı yapsaydınız.

    -Efendim bu kısımda işimize gelen bir ayrıntı daha var. Yolculuklarda ya rahat etmek için ya da özel bir görüşme yaptıkları için telefonlarını kapatmışlardı.

    -Güzel, demek ki Adana’ya varma saatlerine kadar kimse endişelenip, aramayacak. Telefonları ne yaptınız.

    -Cep telefonları kapalıyken de dinleme cihazı görevi gördüğünden, konuşmaların duyulmayacağı şekilde uzağa koyduk, işimiz bitince adamların yanına bırakacağız.

    Hulusi bey, Sami’ye işaret etti;

    -Sen hiç konuşmayacaksın. Sorgu başlayınca Osman seni yan odaya alacak ve telsizden sorguyu dinleyip sana Türkçe’ye çevirecek.

    Sorgu odasına alınırlar. Sami şişman, kel bir bürokrat tipi canlandırmıştı gözünde. Ortada gözü bağlanmış, zayıf, uzun boylu olduğu belli olan biri vardı. Dudakları endişeyle titriyordu. Başına acele bulunduğu belli, ağız kısmı kesilmiş, büyük bir saman çuvalı geçirilmişti. Sami kulak kısımlarında da bir delik açılıp, ilk defa gördüğü bir kulaklığın yerleştirildiğini fark etti. Bu az önce öğrendiği, gelen sesleri farklılaştıran kulaklık olmalıydı.

    Hulusi bey açıklamak gereği duyarak, Sami’ye tutuklunun bir fotoğrafını ve alttaki açıklamayı gösterdi. Fotoğraftaki kibirli bakışlı adamın ABD Adana konsolosu Eric Green olduğu yazıyordu. Gelen işaretle, sessizce başka odaya geçtiler.

    Hulusi bey, tutukluyu inandıracak bir ortam oluşturmak için, öncelikle yanındakilere Kürtçe sorular sorup, yeni öğreniyormuş gibi bilgiler aldı. Kürtçe’yi anlayıp anlamadığını tespit için de, tuzak cümleler kurdu ama Eric Green’in endişeli tavrında önemli bir değişiklik olmadı.

    Sonra sorguya geçti;

    -Söyle bakalım, biz ABD’yi dost bilip destek vermişken, siz nasıl operasyon için destek verir,Türk’lere yardım edersiniz.

    Göreve geldiğinden beri Kürtçe lisanı az çok tanıyan, Eric Green, kim olduklarını sormaktan vazgeçti. Titreyen sesine hakim olmaya çalışarak ;

    -Yanlış bir iş yapıyorsunuz, biz sizin dostunuzuz.

    -Öyle mi, öyleyse niçin destek verdiğinizi de açıklarsınız.

    -Siz bu eylemi üstlerinizden habersiz mi yapıyorsunuz ?

    -Soruları biz soracağız ama bunu niçin sordun merak ettim.

    -Çünkü, komutanlarınızın haberi olsa buna izin vermezdi.

    -O niye o ?

    -Çünkü bizim yaptıklarımızın bütün açıklamalarını anlattık onlara.

    -Eh . bir de bize anlatırsınız arık.

    -Ama gizli bilgiler var.

    Hulusi sesine bir öfke kattı;

    -Adam gibi anlat, yoksa o bilgiler sadece sen de gizliyse, bize anlatmadığın her şey seninle toprağa girer.

    -Durun durun. Gizliliği, komutanlarınız biliyor, sizin bilmenizi istemeyebilir diye.

    -Bana bak, masal dinlemeye vaktimiz yok, başla…

    -Siz bilirsiniz. Anlatacaklarımı benden duymadınız !

    -Anlaaat !

    -Bizim amacımız Türkiye’yi Peşmergelerle masaya oturtmak.

    -Bizim örgütle değil yani.

    -Sizin örgüt de kabul etti. Kuzey Irak’ta öncelikle Türkiye’nin tanıyacağı bir Kürt devleti kurulsun, sonra Türkiye’yi bölmek daha kolay olur” diye sizin liderler de kabul etti.

    -Ha bende inandım.

    -İnanın böyle.

    -O zaman niçin Türk askerlerine uydu desteği verdiniz.

    -Türkleri masaya oturtmak kolay değildi, kısa süre destek verdik ama diğer yandan sizin çeteyi de…

    -Çete mi !...

    -Pardon, sizin örgütü de zaman zaman haberdar ettik.

    -Buna nasıl inanalım ? Sakın liderlerinizi ara sor filan deme, şu anda mümkün değil.

    -Peki. Türk askerleri bizim umduğumuzdan hızlı olarak ilerledi. Böyle bir ilerleme olunca, sizin liderlere haber verdik, örgütün çoğu elemanını bölgeden uzaklaştırdı. Hatta Türk ordusu karşısında çatışacak toplu bir grup bulamayınca dönmeye başladı.

    -Noldu, hani ABD baskısıyla çekilmişlerdi.

    -Aslında o konuda biz uyanıklık yaptık, yoksa koca orda bir günde karar alıp, çekilemez değil mi !

    -Yani ?

    -Yani, uydudan ve çeşitli bilgi paylaşımlarımızdan Türk ordusunun çekilmeye başladığını öğrenince, ‘ABD baskısı varmış da Türkler çekiliyormuş ‘ gibi bir ortam oluşturmaya çalıştık. Sizin örgüte de, Irak’lı yetkililere de bu yönde bilgi ilettik.

    -Ha !.. bu çok güzel, böylece fırsatçıların ülkeyi karıştırmasını sağladınız.

    -Ya da sazanların.

    -Espri yapabildiğinize göre rahatladınız.

    -Öyle olması gerekmez mi, aynı taraftayız.

    -Biz bir sürü Kürt gencini kaybettik bu operasyonda, bunun tek sebebi sizin planınız mıydı yani. Türkiye’yi masaya çekebilmek miydi ?

    -Ama ne yapabilirdik ki, sizin liderler de belli bir kayıbı göze almışlardı ama Türk silahlı kuvvetlerinin kış şartlarında böyle hızlı ilerleyebileceği hesaba katılmamıştı.

    -Demek örgüt liderleri bizim gençlerin ölümünü göze alabildiler ha, ne büyük fedakarlık.

    -Bir dakika, lütfen siz bölünen gruplardan mısınız, öyleyse bile bizi dost görmeniz gerekir.

    -Örgütten bölünenlerden mi ! Şimdilik bunu söylemeyeceğim, bilmen gerekmez.

    -Ama biz Türkiye içindekilere de destek oluyoruz.

    -Türkiye dışındakilerde, Suriye’den gelen Ermeni kökenlileri örgüte lider yaptınız.

    -Hayır hayır, biz örgüt içine karışmayız.

    -Neyse, bu konuya sonra döneriz. Türkiye içindekilere nasıl destek oluyorsunuz, açıkla bakalım.

    Güneydoğu haritaları hazırladık. 1980’den beri mağaralar, sığınaklar hep bizim sayemizde örgütün işine yarar hale geldi.

    -Yok canım, niçin sizin bilginiz olsun ki ?

    -Hem haritalarla destek olduk hem de helikopterlerle cephane, malzeme attık.

    -Yani bizim kullandığımız sığınakları, mağaraları hep biliyorsunuz.

    -Bilmesek nasıl helikopterlerle malzeme atalım.

    Hulusi bey, yüzündeki acıyı sesine vermemeye çalışarak devam etti.

    -Geçen yıl, 2006’da Türk’ler bir operasyon yaptı. Diyarbakır-Muş-Bingöl üçgenindeki kampımızı bombalayıp, 14 militanımızı öldürdü.

    -Şeyy… evet, duymuştum.

    -Bazı gazetelerde, bunun ABD uydularından aldığı bilgileri Türklere iletmesiyle olduğunu yazdı.

    -Bunlar uydurma, niçin böyle bir şey yapalım ki.

    -Yalan söyleme, gazeteciler bile öğrenecek de, doğuda görevli bir ABD konsolosunun mu haberi olmayacak. Haberleri hatırlıyorum. 2006 mart ayında ABD Genel kurmay başkanı Türk başbakanını ziyaret ediyor, o da hemen sonra kendi Genel Kurmay başkanını görüşmeye çağırıyor. Hemen peşi sıra kalkan uçaklar da kampı vuruyor.

    -… ayrıntıları biliyorsunuz, ne desem boş. ABD’de birbirinden habersiz adım atan teşkilatlar olabiliyor.

    -Evet, çünkü olaydan sonra ABD açıklamıştı, Bu operasyon için Türklerle bilgi paylaşıldığını. Gizlemeye çalışmanızı anlayamadım.

    - O genel politikamızın dışında, yanlış atılmış bir adımdı. Biz hemen yöneticilere bilgiler göndererek düzeltilmesi gereken bir hata olduğunu söyledik ve …

    -.Evet, ‘ve…’

    -Sizin örgüte de Türk askerleri hakkında uydu bilgileri ilettik.

    -Ayrıntısını anlat.

    -Pekala, bu olay bir yanlış adım olduğundan hemen cenazelerin kaldırılacağı Diyarbakır’da örgüt sempatizanlarına ulaşıp destek sözü verdik. Sonra örgüte Elazığ’dan yola çıkan bir askeri birliğin tuzağa düşürülmesini sağladık.

    Hulusi bey, bu dinlediklerinin Şemdin Sakık’ın web sitesinden okuduklarıyla birebir örtüşmeye başladığını fark etmişti.

    Karşısındakilerin terörist örgütten olduğunu sanan Eric Green, anlatmaya devam ediyordu;

    -…askeri konvoydaki üst düzey subayların mayınla öldürülmesini sağladık.

    -Sizin ilginiz olduğu nerden belli.

    -Üst düzey komutanların önünde de, arkasında da koruma araçları vardı. Normal bir mayın olsa öndeki araç çarpınca patlardı. Subaylar geçerken uzaktan patlatıldı.

    -Uzaktan ! Ne kadar uzaktan ?

    -Olayı incelediyseniz öğrenmişsinizdir, nasıl yapıldığını bana da iletmediler ama İsrail’in Filistinli liderlere suikast için kullandığı yönteme benziyordu.

    -Yani ?

    -Yani, sıradan bir örgüt mayınla belli bir arabayı vuramaz ve çok uzaktan mayını ateşlemek uydu bağlantısı da gerektirebilir. Sanırım anında uydu görüntüsü paylaşımı oldu ve mayın ateşlendi.

    Hulusi bey, içi yandığı halde, olaydan hatırladıklarını söyledi;

    -Bir albay ve bir binbaşı şe…(Şehit olmuştu diyecekti, kendini toparladı) şey… ölmüştü de yaralılar da vardı sanırım.

    -Evet bir yarbay ve bir asker de yaralanmıştı.

    -Ben hâlâ dostluğunuza güvenemiyorum. İkili oynuyorsunuz gibi geliyor. Osman Baydemir’i ziyaret edip ‘Arkanızdayız. ‘ demiştiniz ya …

    -Evet, bu dostluğumuzun göstergesi.

    -Birincisi ölen militanlarımızın hepsi Diyarbakır’lıydı, ikincisi bu olay çok çabuk örgüt sitesinde duyuruldu, sanki ön hazırlık çoktan yapılmıştı.

    -Yani bu örgütünüz içindeki bir sorun.

    -Bekle, bitmedi… Üçüncüsü siz de hemen gidip terör örgütümüze sempati duyduğu, militan cenazelerini belediye arabasıyla taşıttığı her yerde yazılıp çizilen birine gidip, ‘Yanınızdayız’ diyorsunuz. Sonra da cenazelerin kalkması sırasında halk ayaklanması deneniyor.

    -Bunun bizimle ilgisi yok .

    -Ve halktan 12 kişi ölüyor.

    -Eğer bir anlaşma varsa, benim haberim yok. Örgütünüz bazen ses getirmek için militanlarını feda edebiliyor.

    -Geçenlerde Hakan Gülseven diye bir yazarın köşesini okumuştum. Amerikalıların her gittiği yere kan götürdüğünü söylüyor. hatta şu cümlesi aklıma takılıyor; “Bir bayrağın girdiği her yer mi kan kokar arkadaş ! “

    Eric Green endişelenmeye başlamıştı ;

    -Lütfen, biz dostunuzuz, size özgürlük getirmek için çabalıyoruz.

    -Özgürlük mü ! Bahsettiğim yazının başlığı neydi biliyor musun! “Özgür Köpekler Ülkesi” Niçin diye sormayacak mısın ? Sormazsın değil mi, çünkü biliyorsun, Yazar şöyle açıklıyordu ; “ABD’nin girdiği ülkelerde insanlar değil, toplu mezarları eşeleyen köpekler özgürdür “

    -Lütfen, lütfen ama biz sizin için Kuzey Irak’ı Irak’tan koparmaya, size devlet kurdurmaya çalışırken, Türk askerlerinin güzergahlarını size iletirken, sizin bu konuşmalarınız hiç dostça değil. Türkleri sizlerle masaya oturmaya zorlarken.

    -Bizlerle değil, Peşmergelerle, Barzani aşiretiyle.

    -Aynı değil misiniz sanki ?

    -Aynı olsaydık, kendi lehçelerini bırakıp Türkiye Kürtlerinin lehçelerini yasaklarlar mıydı ?

    -Hepsini değil canım.

    -Hiç boşuna konuşmayın, onlar Kürtler için değil, kendi aşiretleri için mücadele ediyorlar. Türkiye Kürtlerini ise, Türkiye ye karşı kullanabilecekleri birer maşa olarak görüyorlar. Türkiye’yi birkaç kere bununla tehdit etmişlerdi. Yani buradaki Kürtlerin ne huzuru, ne canı önemli değil onlar için.

    Elemanlarından biri, elinde bir cihazla içeri girdi, Hulusi beyin kulağına bir şeyler fısıldadı. Hulusi bey;

    -Yan tarafta da bir elemanın varmış, konuşturamamışlar ama üzerinden bir kaset çıkmış. ‘Çok gizli yazıyormuş’ dinleyelim istersen. Belki ilginç bir şeyler çıkar.

    İlk defa gördükleri bir kaset çalar tipiydi, dinlemeye başladılar.



    - Türkiye’nin bizi bu kadar uğraştırması yönetimin hoşuna gitmiyor.

    - Kendilerini aciz bir ülke konumunda hissetmeleri, her şeye baş eğmeleri için ne gerekirse yaptık.

    - Çuval olayını mı diyorsunuz hâlâ, onun yarardan çok zararı oldu, bize karşı tepkiyi artırdı.

    - Çuvaldan önce de çok baskı yapmıştık ama direndiler. Şu anda da dost görünüp, Afganistan’a asker vermesi için çabalıyoruz ama yine kabullenmediler.

    - Ya diğer konu.

    - O konuda yakın bir çözüm görünmüyor. Bizim İran’la savaşmamız için bir sebebimiz yok diyorlar.

    - yani bir savaş durumunda yanımızda olmayacaklar.

    - Yanımızda olmak istemedikleri gibi, Irak savaşındaki gibi üs desteği de vermeyecekler.

    - Yazıklar olsun, 1. Dünya savaşında Almanların yaptığı gibi bir tuzak da mı yapamıyorsunuz ?

    - Efendim açıkçası bize verilen emirler gerçeğe uygun değil.

    - ???

    - Ne demek istiyorsun ?

    - Bazı raporlarımızın üstlere ulaşmadan yok edildiğine dair bilgiler geliyor kulağımıza, yetkimizi aşıp sorgulayamıyoruz. izin verirseniz bir ayrıntıyı tekrarlayım.

    - Evet ?

    - Şu anda önceliğimiz, İran’a saldırı veya bu saldırı için Türkiye’nin desteğini almak olmamalı, çünkü bu sonuç almanın kolay olmayacağı aşikar ve uzun sürecek bir hedef.

    - Hedeflere giden yol tek değildir.

    - İran kaynaklı terör olayları da şu anda inandırıcı gelmez kimseye. İran’ın başı dertteyken, komşu ülkesinin düşmanlığına sebep olmak istemeyeceği aşikar. Belki ilerde zemin oluşturabiliriz.

    - Evet, raporundaki bir ayrıntıdan bahsediyordun.

    - Evet, şu an ki hedefimiz, Türkiye’nin Kuzey Irak’ta kurulacak piyon bir devleti, kukla bir hükümeti tanımasını sağlamalıyız. Bu çok önemli.

    - Niçin öncelikli, niçin önemli ?

    - Biliyorsunuz Türkiye’nin Musul, Kerkük petrollerinden kuruluşundan beri asla vazgeçmediği bir hakkı var.

    - Çıkacak petrollerden % 10 hakkını mı diyorsunuz. ABD’ye kafa tutamaz bu konuda.

    - Evet ama biz kukla bir yönetim bırakıp çekilince yine gerginlik olacaktır. Oysa biz gittiğimizde bu sorunu halledip gidersek, bize hizmet edecek hükümet de daha az sorun yaşar ve ülkemize petrol akışı, petrol geliri akışı daha rahat olur.

    - Halletmek mi ? Türkiye’ye tazminat mı vererek.

    - Hayır yönetim bunu kabul etmez. Türkiye’yi terörden kurtarma karşılığında Talabani ve Barzani aşiretleriyle anlaşmaya zorlayarak. Eğer onların kuracağı bir Kuzey Irak hükümetini kabul ederse, Kerkük, Musul haklarından da ilk defa resmen vazgeçmiş olacak.



    Çıt sesiyle birlikte, kasetin sonuna geldikleri anlaşıldı. Hulusi ;

    -Bu kaset epey işimize yarayacak, sayın Eric Green.

    Eric Gren, üzgün görünüyordu ;

    -Konuşmaların kasete alındığından haberim yoktu.

    Hulusi bey öfkeli bir sesle;

    -Sizin kime hayrınız olsun ki, bize olsun. Demek petrol için kukla bir devlet asıl amacınız.

    -Biraz gerçekçi olun, sizin de faydanıza.

    -Atladığınız bir ayrıntı var, Peşmerge liderleri eskiden komünizmi savunurlardı, Özal zamanı Türk dostu oldular, şimdi de size güvenip Saddam’dan hayatlarını kurtaran Türk’lere düşmanlık yaptılar, Araplara karşı İsrail’le dostluk kuruyorlar ama yarın size nasıl davranacaklarını sanıyorsunuz ki !.

    -Biz sizi her zaman destekledik, biz hep özgürlükçü olduk.

    -Az önce bahsettiğim yazıdaki gibi “sizin getirdiğiniz özgürlük, daima leş yiyen köpeklere yarıyor.

    -Yapmayın, doğru değil bu.

    -Hangisi doğru değil, Filipin diktatörünü desteklediğiniz mi, Türkiye’de bir sürü insan öldükten sonra yapılan darbelerde “Bizim çocuklar başardı” diye konuşmalarınız mı? Saddam’ı Kuveyt’e saldırmaya sizin ikna ettiğiniz söyleniyordu inanmıyordum ama sonradan gördüm ki, oralara asker göndermek için de, Suudi Arabistan’ı da, Irak’ı da sömürmek için sizin böyle bahanelere ihtiyacınız varmış. Saddam birkaç casusa inanıp da “ABD bizi destekliyor sanıp Kuveyt’e girmeseydi, siz bu kadar rahat olamayacaktınız bu coğrafyada.

    -Suudi Arabistan’ı mı ?

    -Irak size saldıracak diye Suudi Arabistan’a asker silah yığışınızı, sonra da Müslümanlara bombalar yağdırışınızı unutmak mümkün değil ama “Sizin için kullandık” diye bu bombaların parasını Suudilerden almanız asla unutulacak şey değil. Böylece bu savaşı destekleyenlerin başında bombalarını pazarlayan silah tüccarlarının olduğu ortaya çıktı.

    -Size inanamıyorum, ABD ile dost sanıyordum sizi, düşman gibisiniz.

    -Bizim gençlerimizi kışkırtıp, sonra da hedef yapmanız dostluk mu !

    -Biz bölgede dost bir ülke kurulsun diye uğraşıyoruz.

    -Afganistan’ı da Ruslardan kurtarırken dosttunuz, ne oldu dostluğunuz. Bin Laden’i Cia destekledi, Taliban’ı yine siz desteklediniz ne oldu. Özgür bir ülke mi kurdunuz ?

    Hulusi bey yanındakilere döndü;

    -Diğer ABD’liyi de bu odaya getirin, zehirli gaz bombalarını atın.

    -Hayır hayır !...

    Onlar bağırırken, Hulusi bey Sami’nin odasına geçmişti.

    -Konuştuğunuz konuların etkisindeyim hâlâ ama bu yaptığınızı yakıştıramadım.

    -Neyi ?

    -Attığınız zehirli bombaları !

    Hulusi bey acı acı baktı;

    -Onlar Irak’ta misket bombaları, zehirli kimyasallar denerken, halkı birbirine düşürmek için bir Şii’ler için, bir Sunni’ler için kutsal yerleri bombalayıp kenara çekilirken yakıştırabilmiş miydiniz ?

    -Yazıklar olsun Hulusi bey, herkes kendine yakışanı yapar, o rezillikler onlara yakışıyordu belki, o insanlıktan uzak haller onlara yakışıyordu ama bu sizin yaptığınız !...

    -Dediniz ya, “Herkes kendine yakışanı yapar !” biz de bize yakışanı yaptık, korksunlar diye bayıltıcı gaz olduğunu söylemedik. Bayılınca arkadaşlar arabalarına taşıyacak, sonra yol kenarına bırakacak, merak etme.



    Yazan – Araştıran : Ahmet Ünal ÇAM
    Ahmet Ünal ÇAM
    ahmetunalcam@gmail.com

  20. #20

    10 - Gözü Açılmış Bir Türk – 10

    Hulusi beyin elemanlarından ayrıldıktan sonra, Sami ile birlikte bir arkadaşının evine geçmişti. Şifreli bir kapı çalıştan 2-3 dakika sonra eve girmişlerdi. Ev sahibi, duruma alışkın gibiydi. ‘Hoş geldiniz / hoşbulduktan’ başka söz konuşulmadan, kendilerine gösterilen odaya çekilmişlerdi bile.

    Hulusi bey;

    -Sami, gazeteye makale gönderecek misin ?

    -Çok yorgunum. Gazeteye yedek makaleler bırakmıştım. ‘Sorun çıkar da yazı gönderemezsem, bunlardan yayınlayın’ diye.

    Hulusi bey, fakir gecekondunun perdelerini aralayıp, gayri ihtiyarı karanlığı süzdükten sonra;

    -Bu geceki sorgudan umarım faydalanmışsındır.

    -Faydalıydı ama aklımda bazı ayrıntılar kaldı. Mesela ses kaydı olan kasedi üst makamlara iletecek misiniz ?

    -Kaset mi ! kaset çoktan imha oldu.

    -Hadi canım, kim imha etti.

    -Günümüzde kaset zaten delil kabul edilmiyor. O kaseti dinlediğimiz kaset çalar da, dinlerken silme işlemi de yapan bir kaset çalardı. Yanlış kişilerin eline geçerse inha işi de yapsın diye bunların içine konuyor. Eğer normal hedefine varsaydı, bu kaset çalardan çıkarıp, başkasında dinlerlerdi.

    -Siz niçin öyle yapmadınız ?

    -Bu eylemden geriye hiçbir şey kalmaması bizim için de önemliydi de ondan. Bu eylemden kendi örgütümüzün de haber yok, bu bir. Kasetin açıklanması sonuç vermez, kolayca yalanlarlar ama kaseti ele geçirenleri aramak için bir operasyon da başlar. Bunun da çeşitli zararları var ama unutma ki bu eylemi teröristler yaptı sanmalarını istiyoruz.

    -Aklıma takılmadan bir şey sorabilir miyim ?

    -Sor.

    -Bizi sorgusuz evine alan ev sahibi kim ?

    -Hadi hayırlı uykular.

    -Cevap vermediniz.

    -Sorabilirsin dedim, cevap veririm demedim ki.

    -Aha ! anladım. Ha bu arada aklımdayken, son haberi izlediniz mi ?

    Hulusi bey, yatağında hafifçe dönüp, Sami’ye baktı;

    -Önemli bir şey mi var ?

    -Bilmem, ben de izlemedim.

    Hulusi bey, Sami’nin yüzündeki yaramaz çocuk gülümseyişine baktı. Böyle zor bir günden sonra, bir gülümseyişin bile ne kadar ihtiyaç olduğunu düşündü.

    *** *** ***

    Sabah kahvaltı için uyandırıldıklarında, Sami evdeki mistik havayı fark edebildi. Salona geçtiklerinde, yaşlı bir teyze köşede namaz kılıyordu. Kendilerine kapıyı açan adam, bir koltukta oturuyordu. Hulusi bey, yanına doğru yürüyüp, elini sıkınca, koltuğun yanındaki takma bacağı gördü. O da yanına yürüyüp, elini sıktı. Hulusi bey;

    -Bilgiler aranızda kalması ricasıyla tanıştırıyorum. Gazeteci Sami bey, askerlikten arkadaşım, vatansever dostum Recep bey.

    Teyze namazını kılmıştı, elini öptüler, teyze dudağındaki dualara ara vermeden, bir kenara geçip tespih çekmeye başladı.

    Kısa bir tanışma faslından sonra, Recep bey , Sami’nin merakını gidermek için ;

    -Askerde mayına bastım.

    Hulusi bey, Recep beyin doğrudan konuya girmesine alışmıştı. Aynen o da devam etti.

    -Recep ile mahalleden de arkadaştık, beraber büyüdük. –elini Recep’in sırtına hafifçe vurarak - Az dayağını yemedim.

    Yüzlerde dolaşan bir gülümseyişten sonra, Recep ;

    -Canım sana dövüş sanatı öğretiyorduk.

    -Abi, dövüş mü, dövülüş mü ?

    -3 ay büyüğüz diye abi demeyi bırakmadın gitti.

    -Gençliğimizde neysek oyuz biz abi. Dövsen de sesimizi çıkarmayışımız boşuna mı ! Yoksa, senin sırtını yere yapıştırırım.

    Sami’ yaşlı teyzenin dudağındaki buruk acıyı görmüştü. Recep’in, Hulusi’nin şakalarına alışkın olduğu belliydi. Her ne kadar şaka yollu, neşeli bir ortam oluşturmaya çalışıyormuş gibi görünse de, Hulusi bey ciddileşerek devam etti;

    -Recep abi, -kusura bakma abi, bey demeye alışamayacağım – Recep abi, gençliğinde bizden kuvvette de, sporda da üstünde, gıpta ettiğimiz bir ağabeyimizdi. Askerden dönünce futbolcu olacam derdi, bazen de kamyon şoförlüğü hayalleri kurardı. Maalesef ikisini de olamadı. Aslında maalesef demek de yanlış, hırs etti, üniversiteyi bitirdi.

    Recep bey üzgün üzgün kafasını salladı;

    -Üniversitede bölümü 2.likle bitirdim. Çalıştığım yerlerde de çok başarılı oldum ama o mayın her yerde karşıma çıktı. Görevde yükselme sınavlarının nerdeyse hepsinde “Bedenen sağlıklı olması” diye bir maddeyi, ne yapıp edip ekliyorlardı.

    Bu sırada eşi olduğu anlaşılan bir bayan yanlarına gelmişti, ‘Hoş geldiniz’ deyip kahvaltıya buyur edince, Recep bey konunun kapandığına sevindiğini belli eder şekilde ayağa kalktı. Takma bacağa değil de, yandaki bastona uzandı.

    -Benim hayat hikayem karın doyurmaz, hadi sofraya buyurun.

    ****

    Sofraya geçtiler. Yemek yerken yaşlı teyze derin bir iç çekti, kaşığını zor götürdü ağzına. Recep bey;

    -Anacığım ne oldu yine, neye canın sıkıldı ?

    Teyze, peçeteye uzanıp gözünü sildikten sonra;

    -Kurtuluş savaşını yaptık, o sıkıntıları bir daha yaşamayız derken, gavurlar yine durmuyor. Türk’ü Kürdü birbirine düşürüyor.

    Sami, Kürt kelimesi geçince, bir an Hulusi beye baktı. Göz göze geldiler. Sami teyzenin Kürtler aleyhine bir söz söyleyeceği ve Hulusi beyin kırılacağı endişesindeydi ama Hulusi bey rahat görünüyordu. Teyze devam etti;

    -Görmüyon mu oğul, Ankara’da garibanlara bomba attılar, Diyar-ı Bekir’de attılar. Gencecik o masumlara nasıl kıydılar.

    -Eee… biz ne yapalım ana, Allah…

    -Bela anma oğul, nimetin başında.

    -Yok bela değil, Allah cezalarını versin, bu kardeş kanı dökenlerin de döktürenlerin de…

    Hulusi bey, teyzenin ellerini üstüne hafifçe dokundu;

    -Sen yemeğini ye teyze, elbet uyanacak bu millet.

    -Ben yiyeyim de, o gencecik çoluk çocuğun annesi-babası yiyebiliyor mu ki ? O bombaları atanlarda hiç mi vicdan yok, içinde hiç mi insanlık yok.

    Bir süre susup, boğazlarından lokmalar zor geçe geçe devam ettiler. Recep beyin hanımı pencereyi açtı, bahçedeki ağaçtan kuş sesleri içeri doluştu. Önceden arttığı belli olan bulguru pencere önüne itekledi. Bir iki dakika içinde kuşlar gelmiş, yemeye başlamışlardı bile.

    ****

    Yemekten sonra çaylarını bahçede içmeyi teklif etti Recep. Hulusi bey, kısa bir kararsızlıktan sonra, kabul etti.

    Recep bey;

    -Emekliliğim yaklaştı ya, gençliğimde büyük babamdan öğrendiğim Osmanlıcayı ilerletmek için kursa gitmeye başladım.

    Sami;

    -Arapça’yı veya Kuran dilini mi demek istediniz?

    -Hayır, Osmanlıca’yı. Tarihe merakım yüzünden, Üniversitedeki bir abiden öğrenmeye başlamıştım. Epey öğrendiğim halde yıllarca kullanmamıştım. Geçenlerde arşivde Osmanlıca belgeleri görünce yeniden heveslendim.

    -Milli Kütüphanede mi çalışıyorsunuz ?

    -Yok Tarih kurumundayım.

    Sami gülümseyerek;

    -İzninizle başka tahminde bulunmayım, ne desem tutturamıyorum. Ama içinde tahmin bulunmayan bir soru sorabilirim sanırım. Ne tür faydalarını gördünüz ki ?

    -Osmanlı arşivleri önemli. Ermeni yalanları için de önemli, Osmanlı’nın hükmettiği ülkelerdeki sorunlar için de.

    Hulusi bey;

    -Belki gazetelerden gözünüze çarpmıştır. Libya’nın kıta sahanlığı hakkında bir sorun vardı. Denize doğru önemsiz bir adanın mülkiyeti deniz sınırlarını genişletiyor diyeydi sanırım. ABD o ada parçasının Libya’nın olmadığını, dolayısıyla Libya deniz sınırının çok daha geride olduğunu iddia ediyordu.

    -Kardak adaları gibi değil mi ?

    -Aslında ayrıntıyı çok da iyi hatırlamıyorum ama sonuçta Türkiye’den sunulan Osmanlı belgeleri Libya’nın haklılığını ortaya koymuştu ve ABD’de bize çok bozulmuştu.

    -Yine ABD ha. Nerde sorun varsa, orda ABD.

    -Osmanlı belgeleri hâlâ günümüzü aydınlatıyor. Arşivlerde, ABD’deki Ermenilerin doğu illerimizde devlet kurmak için cinayetler işlenmesi gerektiği yazılıyor.

    Sami, gayri ihtiyari “Yok daha neler!” deyince, Recep, bey kitaplığına uzanıp, not aldığı kağıtları, belgelerden çektiği fotoğrafları gösteriyor.

    Sami;

    -Siz bu işe ciddi kendinizi vermişsiniz. Fotoğraf filan.

    -Birkaç ay görev değişikliği içen başvurdum. Osmanlı’ca sınavını geçip, arşiv tasnifleye geçtim. Tasnife de, micro film çekmeye de bakıyoruz arkadaşlarla. Bazen önemli bulduğum belgelerin fotoğrafını kopyalayıp bilgisayarıma getiriyorum. Evrak filan araması arada yapıyorlar da, hafıza kartına bakma alışkanlığı yok. Gerçi ben de öğrenmek için kopyalıyorum, zararlı bir iş için değil ama yine de yasak tabi. Neyse, şu belge fotoğrafına bakın, ABD’de 1893’de çıkan Haik adlı bir gazeteden bahsediyor; “'ERMENISTAN ADIYLA BIR EYALET TESKILI ICIN ERZURUM, VAN VE DIYARBAKIR VILAYETLERINDE CINAYET VE MEZALIM YAPILMASI …” diyor. Öbür belgede, çeteler destek olmaması için, bölgeden sürgün edilecek Ermenilerin, Kafkaslara sürgün edilmesi tartışılıyor ve Talat paşa “Rusya ile çıkacak çatışmalarda, sürgüne göndereceğimiz Ermenilerin iki ordu arasında kalıp, zarar görme ihtimali olduğundan Kafkaslara değil, güneye sürgün edilmeleri daha uygundur” diyor.

    -Osmanlı belgeleri bu kadar önemliyse iyi korunuyordur sanırım.

    -Cumhuriyetimiz yeni kurulurken bazı … neyse hak ettikleri kelimeleri söylemeyim. Bazı cahiller, “Osmanlıdan bir şey kalmasın’ diye belgeleri hurda fiyatına Bulgarlara satıyor. Bulgarlardan bir okumuş adam, bunların sıradan hurda kağıt değil, resmi evraklar, tarihi belgeler olduğunu fark edip kurtarıyor, depolara kaldırtıyor. Sonra… sonra…

    -Evet ?

    -Sonrası da oldukça acı, cahil cühelanın sattığı bu belgelerin önemi zamanla anlaşılıyor, bazı belgeler ta o zamandan ihtiyaç haline geliyor ve hurda diye sattığımız belgelerin bir kısmını kıymetli evrak olarak geri satın alıyoruz.

    -Sizin söylediğinize göre ‘Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur’ diyenlerin, ‘Türk’ün en büyük düşmanı kendisidir’ sözünü de ezberlemesi gerekiyor gibi.

    -Ne yazık ki doğru. Fakat belgeler sadece Ermenistan konusunda değil, daha bir çok yerde alnımızın açık olduğunu gösteriyor. Bakın bu da yabancı gazeteden çevrilmiş.

    Konuşurken Recep beyin sesinde duygulandığını gösteren bir titreme duyulmuştu. O nedenle çıkardığı evrakı okuması için Hulusi beye uzattı. Hulusi bey evrakın altına eklenmiş Türkçe çeviriyi okumaya başladı;

    - Reuter Telgraf Ajansı'nın Çanakkale muhabiri, Londra'daki ajans merkezine savaşın gidişatını anlatırken insanî boyutu öne çıkan bir haber geçer: "Türkler pek merdane ve soylu bir tarzda harp ediyor. Bunlardan biri şiddetli ateş altında olduğu halde askerlerimizden birinin yarasını sarmak gayretinde. Diğeri yaralı bir Avustralyalı askerin yanına bir şişe su bırakarak insanî bir harekette bulunuyor. Mert Türk askerlerinden bir başkası İngiliz siperlerinden uzak bir mevkide yaralı düşüp saatlerce aç ve güçsüz kalan İngiliz askerine ekmek vererek yüce bir davranış gösteriyor. Türklerle çarpışan İngiliz askerlerinin hemen hepsi Türkler tarafından İngiliz esirlere iyi muamele yapıldığı konusunda hem fikir."

    Recep beyin uzattığı başka notu okudu;

    -İhtilaf Devletleri’nin yasak kimyasal bombalar ve domdom kurşunu kullandığı tespit edildi.

    Çanakkale savaşına gidip, şehit olan öğrenciler nedeniyle 1921 yılına kadar kadar İstanbul Tıp Fakültesi hiç mezun vermemiştir.

    Recep bey, daha fazla dayanamayıp, belgelerin fotokopilerini toparladı, kitaplığına kaldırdı. Kaset çalara bir kaset koydu. Sami, ortamdaki hüznün dağılması için, neşeli bir müzik dinleyeceklerini sanmıştı. Recep bey;

    -Hulusi bey, bu kaseti sadece siz geldiğinizde dinliyorum. Sözlerini anlamasam da, hüzün kaplıyor içimi.

    Sami, müziğe kulak verdiğinde ‘Gönül Yarası’ filminde duyduğu ‘İncir ağacısın gam götürensin’ müziğini fark etti. Aynur Doğan’ın sesi odayı doldurduğunda, Hulusi bey gözlerini yere dikip uzaklara dalmıştı bile.

    *** *** ***

    Evden çıkmadan haber kanallarını tekrar izlemişler, konsolosla ilgili bir habere rastlamamışlardı. ABD konsolosu kaçırılıp, sorgulandığını basına duyurmamıştı anlaşılan.

    Sami;

    -Niçin duyurmadı sizce ?

    Hulusi;

    -Çeşitli sebepleri olabilir. Bu duyurulur ve kısa sürede intikamını alamazlarsa, ABD kendini küçük düşürülmüş görebilir. Biliyorsun ki bazen hedefleri vururken, bahanesini ancak duyururlar, hemen intikam aldı desinler, bizden korksunlar diye.

    -Bahanesini mi ?

    -Bazen gerçek bir intikamdır bu, bazen de aslı olmayan bir intikamdır ki, haklı görünmek için öldürdükleri kişilere suçlar uydururlar. İkinci sebep, bizim terörist olduğumuza inanmadılar ya da teröristlerin yönetiminden doğrulama istediler, onlar da ‘haberimiz yok’ deyince, kim olduğumuzu bulamayıp, şimdilik üstünü kapattılar.

    -Bunlar ne biçim insanlar ?

    -Bunlar dedin de, üçüncü sebep de, kendi içlerinde de birlik yok ve bazı olayları içlerinde de rahat tartışamıyorlar.

    -Bunu anlayamadım ?

    -Hulusi bey, elindeki gazeteyi uzatarak;

    -Ülkemizin teröristlerle masaya oturmasını isteyen Irak sorumlusu generallerden biri istifa etmiş. Yani ABD’lilerden de hem terörist yanlısı, hem bizim tarafımızı tutanlar var.

    -ABD’nin yanlışlarını, haksızlıklarını yüzüne vuran belgeselci Michael Moore’u hatırladım.

    -ABD öyle güçlü hale geldi ki, zalimliklerine karşı en büyük engel yine kendi içinden çıkabiliyor şimdi. Başka ülkelerdeki insan hayatı ne kadar önemsizse, sıradansa onlar için, kendi ülkelerinde en ufak haksızlıkta isyanlar başlıyor.

    -Hımm…

    -Afganistan’da, Somali’de , Irak’ta öldürülen insanları umursamıyorlar ama polis bir genci döverken gizli kamerayla çekip yayınlayınca ortalığı birbirine katıyorlar.

    -İnsanlar adaleti yorumlarken bile adil davranmıyorlar. -Gazetedeki başka bir resmi göstererek- Yıllar önce ilk gördüğümde beni etkileyen bir fotoğraftı bu, siyahi bir öğrenci bir öğrenci okumak istiyor, daha önce siyahların giremediği bir okula giriyor ve ondan sadece ten rengi farklı olan…

    -…olması gereken !

    -Tek farkı ten rengi olması gereken ama vicdanlarının, insanlıklarının da farklı olduğu anlaşılan beyaz öğrenciler onu hakaretlerle kovuyor.

    -Ve altına eklenmiş olan Türkiye’den fotoğraf.

    Sami’nin boğazı düğümlenerek;

    -Başörtülülere yapılan haksızlığın, bir tür ırkçılık boyutuna, okuma hakkını değil, nerdeyse yaşam hakkını engellemeye ulaştığını gösteren Türkiye’de bir okul ve bağırarak, kolundan çekiştirerek okuldan kovmaya çalıştıkları başörtülü kız.

    - Adaleti, özgürlüğü sadece kendileri için isteyen zalimler.

    -Sadece kendileri için adalet, sadece kendileri için özgürlük ve sadece kendileri gibi düşünenler arasında sanal bir demokrasi…

    -Ülkemizin kaderi bu Sami. Bu ülke insanlarından gerçekler saklanıp, yalan bir tarih yazıldı. Haklın neyi bilmesi gerektiğine karar verip, sadece onu bilmesini sağlayanlar oldu önce, sonra da daha kötüsü.

    -Daha kötüsü mü ?

    -Evet, gerçeklerin bir kısmı gizlendiği gibi, bir de olmamış, yaşanmamış,olaylar da gerçekmiş gibi anlatıldı.

    -???

    -Az önce yanından ayrıldığımız Recep bey, senin yanında bahsetmedi. Şimdiki gençlerin yalan bilgilerle donatıldığını ve birdenbire gerçeklerle karşılaşınca bir tür şoka girdiğini, kabullenmediğini söyledi.

    -Dejavu !

    - ??

    -Bir filmdeki sahneyi yaşıyor gibi oldum da. Aynı olayı tekrar yaşadığını zannetmeye ‘DEJAVU’ dendiğini söylenmişti filmde. Matrix diye bir film vardı ya, başrolündeki karakter Neo da yaşadığı her şeyin bir simülasyon, bir bilgisayar programı aracılığıyla beynine sunulduğunu öğrendiğinde kabullenmekte çok zorlanmış, isyan etmişti.

    -Şimdikiler doğrusunu öğrenme gayreti yerine, yanlışını söyleyeni öldürmeyi bile seçiyor.

    -“Hayat ne güzel, be yalan şeydir ve ne güzeldir aldanmak “

    -Evet, yalanlarla da olsa sakin bir hayat istiyor insan bazen.

    Sami, düşüncelere daldı.

    -Ne oldu ?

    -Mavi hapı mı alsaydım diyorum.

    -??

    -Filmdeki Neo yaşamına, yalanlarıyla devam etmesini sağlayacak mavi hapı mı, gerçekler dünyasına geçmesine yol açacak kırmızı hapı mı alması konusunda kararsız kalmış, sonra kırmızıyı almıştı. Ondan önce kırmızıyı alan biri ise, gerçekleri öğrenmesine rağmen pişman olmuş ve maviyle mutluydum en azından demişti.

    -Evet, bu konu benimde zihnimi hep meşgul etmiştir. Öğrenmek acı verir, bilmek acı verir.

    -Tabi duygusalsan, başkalarını da düşünebiliyorsan.

    -Başkalarını düşünmeden yaşayabiliyorsan, zaten insanlığın en büyük özelliklerinden uzaksın demektir. Fakat bilmeden yaşayabiliyorsan, küçük şeylerden mutlu olabilirsin. Mesela bir dağ başında, küçük bir bahçemle, tarlamla, hayvanlarımla yaşayabilseydim. Ülkemize, insanlarımıza oynanan oyunları hiç öğrenmeseydim, anlamasaydım ne kadar da mutlu olabilirdim diye düşünüyorum. Oysa şimdi içim yanıyor. Yetim hakkı derler ya, artık hırsızlarda söylüyor, düşünerek hissederek değil. Oysa ben bir yetim gördüğümde, bir yoksul gördüğümde dişlerimi sıkarak hırsız politikacıları, bürokratları, iş adamlarını düşünüyorum.

    -Ağlayabiliyor musunuz ?

    -Boşuna bekleme, benim göz yaşlarım çoktan kurudu. Ama biliyorum ki hala ağlayabilenler var ve eski bir siyasetçinin, yabancı diplomata söylediği “Öyle güçlü ülkeymişiz ki, yıllardır, siz dışardan, bizimkiler de içerden zarar verdiği halde yıkılmadı, dayanıyor bu ülke” sözü biraz da ağlayabilenler, dua eden temiz kalpliler, dürüstler sayesinde bu devlet sallansa da yıkılmayacağını düşündürüyor bana.

    -Uydurma bir tarihten söz etmiştiniz.

    Gazetenin önüne gelmişlerdi. Hulusi bey ;

    -Benim bir saat kadar işim var, siz de gazetede işlerinizi yazılarınızı halledin, buluşur konuşuruz.

    -En azından ana hatlarını söyleseniz, ben çatlarım.

    -Pekala, Kazım Karabekir, Çerkez Ethem, İsmet İnönü, Adnan Menderes desem. Bizi geride bırakan ihtilaller desem. 27-Mayıs, 28 Şubat desem.

    -Açıkçası, Türkiye’de mutlu azınlık gibi, hatta kendi kültürümden uzak batı özentisi biri olarak yaşamaktan öyle mutluydum ki, nerdeyse sıkıntıdan sorumsuz, kişiliksiz gençler gibi Bağdat caddesinde araba çarpıştıracak seviyeye düşmek üzereydim. Yani bu konuları ders kitapları dışında hiç okumadım, araştırmadım. Şeyy… mavi haptan kaldı mı !...

    Hulusi bey gülümsedi;

    -Siz gazeteye çıkın, işinizi yapadurun, ben mavi hap içmiş insanlar arasında biraz dolaşayım, sizin için bakarım.

    Sami el sallayıp gazeteye doğru yürüdü. Tam içeri girmişti ki, büyük bir patlama sesiyle geri döndü. Cadde kenarında park etmiş arabalardan biri patlamış, yanındaki Hulusi beyin aracına da büyük hasar vermişti. Koştu, Hulusi beyin başı direksiyondaydı.

    -Hulusi amca !

    Başını yavaşça geriye yasladı. Hulusi bey zorlukla;

    -Tekrar patlama olabilir, uzaklaş.

    -Beni bırak, seni kurtarmamız gerek.

    Hulusi bey acıyla kıvranırken, Sami’ye sevgiyle baktı. Boşuna ısrar etmek istemedi.

    -Çevrede durum nasıl, ölen gençler yok değil mi ?

    -Yok, sadece patlayan araç ve bu.

    Hulusi bey gülümsedi, şahadet getirdikten sonra mırıldandı;

    -İlk sıcaklık, geçip de kan uzaklaştıkça konuşamayacağım.

    -İyileşeceksin.

    -Oyalama beni vaktim az. Bu konuyu araştırma, bulamazsın, maşanın da maşası vardır. Sen kendi hedeflerine bak. –Acı acı gülümseyerek- mavi hapı mı arayacaksın.

    -Hayır, etkisi geçmesin diye daha fazla kırmızı hap arayacağım, yani gerçekleri.

    -Bana bir şey olursa diye Hakan’ı tembihledim. Sana ulaşacaktır. Herkese güvenme. Hedef belki de sendin.

    Hulusi bey öksürünce, dudaklarından kan sızmaya başladı.

    -Abi konuşma artık, hastaneye gidelim. Bak ambulans yaklaşıyor.

    -Ambulans mı, gözümde bir güvercin uçuyor, doğduğum yere doğru, Ağrı dağının eteklerine doğru ve memleketimde barış türküleri Edirne’den Karsa kadar söyleniyor ve uzaktan bir acı ses “İncir Ağacısı” diyor.

    Hulusi bey bir daha öksürdüğünde hali kalmamıştı, sesi iyice azaldı, zorlukla ;

    -Oku-araştır ama unutma gerçekler tehlikelidir. …artık uzaklaş, …hemen !

    Sami bir an alnından öpmek istedi ilk ve son defa ama yaklaşan polisleri görünce arkasındaki kalabalığa doğru çekildi. Çevreye baktığında ortam bir mavi, bir kırmızı oluyordu. Sonra her yer kırmızı oldu.





    Yazan – Araştıran : Ahmet Ünal ÇAM

    ---- 1. Sezon Sonu ---










    İlgi durumuna göre daha sonra 2. sezon (Yakın Tarih) yazılacak/yazılmayacaktır.

    Özel Not : Öykünün devamını yazmak için ihtiyaç duyacağım aşağıdaki kitaplardan (bazıları ciltlerce) nasip olur da bir kaçını bile bana ulaştırabilen olursa sevinirim (ahmetunalcam@gmail.com )



    “BİR EKONOMİK TETİKÇİNİN İTİRAFLARI” -- John Perkins --April Yayıncılık
    “YALAN SÖYLEYEN TARİH UTANSIN” -- Mustafa Müftüoğlu
    “KÜLLER ALTINDA YAKIN TARİH” -- Mustafa Armağan
    “KOMPLO TEORİLERİ” -- Erol Mütercimler
    “KARABEKİR ANLATIYOR” -- Uğur Mumcu
    “KAZIM KARABEKİR’İN CEVABI” --
    Ahmet Ünal ÇAM
    ahmetunalcam@gmail.com

+ Konuyu Yanıtla
2 / 1 12 SonSon

Tags for this Thread

Yer İmleri

Gönderme Kuralları

  • You may not post new threads
  • You may post replies
  • You may not post attachments
  • You may not edit your posts
  •