Amine Sümeyye KIVRIM

Allah ım Darlıkları Gideren o Zat a Salat Eyle...

Konuya Puan Ver
Allâh'ım! Darlıkları Gideren O Zât'a Salat Eyle...

Mekke'deki güzel günlerin ardından Medîne'de yüreğim çok acıdı. İçimdeki küçük kız, bir türlü susmak bilmedi, ağladı, ağladı.
Medîne'ye heyecanla varışımın ilk günü, uzaktan seyrettim, nazlı yârin zümrütten daha değerli kubbesini... Daldı gönül, hülyalara:

"-Geldim işte, ne bitmez bir seneydi."

Dilim dönmüyordu, bıraktım kendimi, dökülsün gönülden niyazlar...

* * *

"Allâh'ım! Bizi, Nebiler Nebisi Efendimiz Hazret-i Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in dininden ayrılmayanlardan, O'nun hürmetine tazim edip kelimesini (kelime-i şehâdet) azîz bilenlerden, ahdini (tevhid ve risâlet inancını) ve zimmetini (Kur'ân ve Sünnet) koruyanlardan, dininde samimî olan mensuplarına ve O'nun çağrısına yardım edenlerden ve O'na tâbi olanları ve O'nun ümmeti olmayı kabul edenleri çoğaltanlardan eyle! Bizi kıyamet günü, O'nun hamd sancağı altında toplanan zümreden, O'nun yoluna ve sünnetine aykırı hareket etmeyenlerden eyle!"

"Allâh'ım! Ben, O'nun sünnetine sımsıkı sarılmak istiyorum. O'nun getirdiği (emir ve yasak olan) şeyleri değiştirmekten sana sığınıyorum."

"Allâh'ım! Cesetler arasında Efendimiz Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in cesedine, ruhlar arasında Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in rûhuna, durak yerleri arasında O'nun durduğu makamlara, meşhedler (cesetlerin gömülü bulunduğu yer) arasındaki şu mübarek meşhedine, zikredilince zikrine, tarafımızdan Nebîmiz Efendimiz Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'e, âline ve tertemiz zevceleri olan annelerimize salât ve selâm eyle..."

* * *

Bu gün ziyaret etmeye hazır değildim. Çok kalabalıktı ve izdihamın olduğunu duymuştum. Ertesi gün ziyaret edecektim. Rûhumu ve bedenimi hazırlamalıydım. Medîne'deydim, artık ayaklar uzatılmamalıydı.

Şâir Nâbî geldi aklıma...

Hani şâir, hacca gitmeye niyet eder ve bir kafile ile yola koyulur. O dönemde günlerce süren meşakkatli bir yolculukla, ancak menzil-i maksuda ulaşılırmış. Şairin de içinde bulunduğu kafile, Medîne'ye yakın bir yerde, vakit geç olduğu için mola verir. Nâbî, mübarek yerlere yaklaşmış olmanın heyecanı ile bir türlü uyuyamamıştır. Gözleri etrafta gezinirken bir kişinin, farkında olmadan ayaklarını kıbleye doğru uzatarak yattığını görür. Böyle durumlarda çok hassas olan şâir, irticâlen şu mısraları söyler:

Sakın terk-i edebden kuy-ı mahbub-ı Huda'dır bu

Nazargah-ı İlâhî'dir makâm-ı Mustafa'dır bu

(Edebi terk edip edeb dışı hareket etmekten sakın!.. (Çünkü) Burası Allâh'ın Habîbi'nin beldesi; Rabbimizin her an nazar buyurduğu, Hazret-i Muhammed Mustafa'nın makamıdır!.)

Bu beyti duyan kişi, hemen toparlanır, ayağa kalkar. Davranışı kasdî değildir, ama çok utanır. Bir müddet sonra herkes toparlanır ve Medîne'ye doğru tekrar yola çıkılır. Sabah ezânları okunurken Medîne'ye yaklaşmışlardır. Fakat hayrete düşerler. Mescid-i Nebî'nin bütün minârelerinden müezzinler salâ verir gibi şu mısraları okumaktadır.

Sakın terk-i edebden kuy-ı mahbub-ı Huda'dır bu

Nazargah-ı İlâhî'dir makâm-ı Mustafa'dır bu

Namazlar kılındıktan sonra kafilede bulunanlar, büyük bir şaşkınlık içinde müezzine sorarlar:

"-Bu şiiri, şâir Nâbî, daha bu gece yolda iken söylemişti. Siz nereden biliyorsunuz?"

Aldıkları cevap hem ilginç, hem de muhteşemdir:

"-Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bu gece rüyamızda bize bu beyti öğretti ve «Ümmetimden Nâbî isimli bir zât, beni ziyarete geliyor. Onu bu beyitlerle karşılayın!» diyerek sabah ezanından önce bu mısraları okumamızı istedi." derler.

Bunları duyan Nâbî:

"-Rasûlullah Efendimiz, beni ümmetliğe kabul mu buyurdu? Bana «Ümmetim» mi dedi?" diyerek sevincinden olduğu yere yığılıverir.

* * *

Bu düşüncelerle dilimde salavâtlar başımı yastığa koyup uyumak istedim, ama nâfile!.. Heyecandan uyku tutmuyor. Zaten heyecanlı ve üzüntülü zamanlarımda hiç uyku tutmaz. Döne döne sabah namazı vaktini zor getirdim. Grubumuzdan dört-beş hanımla beraber buluşup kapıda beklemeye başladık. İçerisi çok kalabalıktı. Arkadaşlara:

"-Aman, şu andan sonra dünya kelâmına vedâ edelim. Sadece salavât-ı şerîfe getirelim." diyerek elimdeki "Delâil-i Hayrât" kitabına gömüldüm.

O sırada kapılar açıldı. Koşanlar, birbirini itenler... Birbirine kızıp bağıranlar...

"-Ayağıma bastın, dikkat etsene!.." diyenler...

Kendime telkin veriyordum. Tıka kulaklarını, duyma, duyma!.. Ve Ashâb-ı Suffa'nın mekânına geliyoruz. İki rekât şükür namazı kılıyoruz, elhamdülillah! Vazifeliler, bir tarafa Türkleri, diğer tarafa Arapları, öbür tarafa da Afrika bölgesinden gelenleri toplamaya çalışıyorlar. Tabiî bir de söz dinlemeyen uyanık tayfalar var. Bunlar, her milletten olup ezip kırmayı dökmeyi sevenler... Bunlara söz geçiremeyen görevliler, önce bu grubun önünü açıyorlar. Koşuyorlar "Cennet Bahçesi"ne doğru, iki rekat namaz kılmak için...

Tabiî, herkes aynı anda koştuğu için ezilmeler, çığlıklar ve feryatlar başlıyor. Etrafımdakiler homurdanıyorlar:

"-Saatlerdir oturuyoruz. Bize sıra gelmiyor!.." diyorlar.

Birçoğu yaşlı ve abdestlerinden endişe ediyorlar, haklı olarak...

"-Türkler öne gelsin!.." diye işaret veriliyor, ayağa kalkıp öne doğru ilerlerken arkadan büyük bir grup hızla geliyor. Hepimizi ezerek, omuz atarak çığlıklar arasında içeri dalıyorlar. Görevlinin biri, arkasını dönüp gözyaşlarını siliyor. Tekrar oturtuluyoruz. Sıcak tam başımızın üstünde...

Böylece beklerken arkadan bir hacı grubu, oturanların üzerinden ayaklara basa basa öne doğru ilerliyor. Bir teyzenin ayağına basıyorlar. Türk olan teyzemiz acıyla:

"-Allah hepinizi kahretsin! Allah belanızı versin!" diye bağırıyor.

Yanına eğiliyorum:

"-Yapma teyzeciğim, az daha sabret! Burası duâ yeri, bedduâ yeri değil!.." diyerek tesellî ediyorum, ama nâfile...

O sırada Afrikalı dört hanım, görevliye yaklaşıyor ve:

"-Siz haksızlık yapıyorsunuz! Hep Türklerle Arapları alıyorsunuz; bizim derimiz kara, biz fakiriz, biz az sayıdayız diye bizi almıyorsunuz!.." diyor.

Görevli açıklama yapmaya çalışırken onlar ağlıyorlar. Bunun üzerine görevliye:

"-Nasılsa dört kişiler, önce onları alın. Belli ki, kalpleri çok kırılmış!.." diyoruz.

Görevli onları geçirirken arkadan hızla bir grup geliyor. Biz, o izdihamla içeriye nasıl girdiğimizi anlamıyoruz.

Çok utanıyorum. Peygamber Efendimiz bizden haberdar, kim bilir nasıl üzülüyordur, diyorum. Yaşadığım her şeye, buluşma hayalimin hazin bir sonla yok oluşuna, buna sebep olanlara kırık bir kalple "Cennet Bahçesi"nde namaz kılmadan hızla çıkışa varıyorum. Ve kendi kendime bir karar alıyorum;

"-Böyle ziyaret olacaksa hiç olmasın, bir daha içeriden ziyaret etmeyeceğim!.." diyorum.

İçimde târifsiz bir hüzün... Gözyaşı döke döke otelime varıyorum. On gündür olmayan uykusuzluk sıkıntım tekrar nüksediyor. Ardından şiddetli bir grip, beş gün odamdan çıkamadan yatıyorum. Bazen kendimi iyi hissediyorum; Kubbe-i Hadrâ'nın önünde biraz oturup geri dönüyorum.

"-Ben sana dargın değilim, ben buluşmama engel olanlara sitemliyim!.. Ben dışarıdan da seni selâmlarım!.." diyorum, ama gönlüm mutmain değil...

Ayrılığın ya da kavuşamamanın altıncı günü sabahı, tatlı bir sevinçle uyanıyorum. Günlerdir sıkıntıyla boğulan yüreciğime Nebevî bir müjde veriliyor âlem-i rüyâdan... Şöyle ki:

"Yeşil Kubbe'nin önündeyim. İçeride izdiham... Koşuşan insanlar... Yine en nâzenin ziyaretimin kâbusa dönüşme korkusu içindeyken bir ses:

"-Efendimiz, ümmetinin kendisini ziyaret etmesinden hoşnut!.. Koşarak kendine gelmelerinden, kalabalıklar hâlinde olmalarından memnun!.."

* * *
halime demireşik-şebnem dergisi

Submit "Allah ım Darlıkları Gideren o Zat a Salat Eyle..." to Digg Submit "Allah ım Darlıkları Gideren o Zat a Salat Eyle..." to del.icio.us Submit "Allah ım Darlıkları Gideren o Zat a Salat Eyle..." to StumbleUpon Submit "Allah ım Darlıkları Gideren o Zat a Salat Eyle..." to Google

Categories
Katagorisiz

Yorum